Hafız Şirazi Divanı’ndan, divan-ı aşk müptelalarına ikrâmımızdır…
Şenlenir Yûsuf’la bir gün arz-ı Ken‘an, gam yeme!
Gam evinden dûr olur feryâd ü efgân, gam yeme!
Gün gelip elbet olur bedbâht olanlar bahtiyâr
Aynı minvâl üzre devretmez bu devran, gam yeme!
Ey gönül! Varlık evin tûfâna gark olsun, bırak!
Sen ki bilmişsin ezelden Nûh’u kaptan, gam yeme!
Gittiğin menzil uzak, yollar karanlık olsa da;
Mutlaka her yol bulur bir hadd u pâyan, gam yeme!
Sapma Ey can, doğrudan -kalsan da tek- Hâfız gibi
Yoldaşındır dâimâ kalbinde Kur’ân gam yeme!
Ebedî olan ruh güzelliğidir. Bu dünyada hiçbir güzele aşık olmadan bütün güzellere aşık oldum ve her güzellikte sevdiğimden bir parça buldum. Ord. Prof. Dr. A. Süheyl ÜNVER(1898-1986)
NUTK-U ŞERİF
Ben bu kalbimde ilahî, başka sultân istemem
Dilrûbâsın tende cânım, başka bir cân istemem Yok muhakkak kalmadı bende vücud-u ârizî
Eğer kendindeki geçici varlığı, varlık olarak görmekten vazgeçersen, yani ben yağmur tanesi olacağım ama müstakil olacağım demek gafletinde bulunmazsan derya olursun demektir. Bir bardak suyu, denize dökersen bardaktaki su kaybolur amma o su artık deniz olur. Hz Mısri’nin (ks) Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün, Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi! buyurduğu makamdır burası…
Her umurum sende câri, başka ünvân istemem
Başka ünvan istemiyor ama ordinaryüs profesör, yani ünvanda gözü yok. Heyhat ünvan kazanmak için nicelerinin ayağının altına karpuz kabuğu koyanların kulakları çınlasın!
Yok bu alemde görünmüş ayrı bir dîdâr-ı yâr
Yani her sevgili hakikatte yâr-i mutlak olan Allah-ı zü’l-cemâl’in tecellisidir. Ayrı gördüğün zaman şirk olur…
Nispetimsin ta ezelden gayr-ı burhân istemem
Burhan; özel delil demektir. Her iddia bir delil ile ispatlanır. Ta ezelden, yaradılış nöbetinden beri başka bir iddia, ispatı yoktu; ben seninle beraberim zaten…
Dîde-i hakkınla baktıkça göründü birliğin
Kendi gözümle, kendi nefsimle bakarsam birliği, vahdeti göremem. Ne zamanki senin bakışınla bakarsam senin vahdet çerağını görürüm. Bu aslında bir hadis-i kutsi mealidir. “Benim öyle kullarım vardır ki nevafille bana yaklaşan, onların attıkları adım, onların tuttuktan el, onların söyledikleri söz, onların baktıkları göz; Benim gözüm, Benim elim, Benim ayağım gibidir.” Bu söylenilen, tevhidin çok önemli bir mertebesidir ki buna Tevhid-i efâl denir. Hazret-i Süheyl onu söylüyor.
Lâkin amma sûretimde şekl-i tâbân istemem Ben lisânımla “Ene’l Hak” lafzını etmem bir ân
Halimi canım bilirsin lafz-ı üryân istemem
Çıplak söz söylemem ben. “Ene’l Hak” çıplak bir sözdür, şöhretli sözdür. Halimi biliyorsun, lafa hacet yok…
Yok Süheyl’in hiçbir vücudu, var olan sensin Hüdâ
Ben bunu bildikçe yârim, başka cânân istemem
LUGÂTÇE Dilrûba: Gönül kapan, herkesi kendine bağlayan, aşık olunan güzel Vücud-u arızî: Aslında olmayıp sonradan olan, gelip geçici varlık Umur: işler (Ar. emr “iş”in çoğul şekli) Câri: Yürürlükte olan, akan Didar-ı yâr: Sevgilinin güzel yüzü Burhan: Kanıt, inkarı mümkün olmayan delil Dide-i Hak: Hakikat gözü Şekl-i taban: Parlak, ışıklı görünüm Lafz-ı üryân: Çıplak, sade söz
Cân ile gûş eyle “Ene’l Hak” nârasın Dîde-i ibretle bak, her zerre bir Mansur’dur
HÂTIRÂTINDAN Süheyl Hoca kanâatkârlığı bizzat yaşardı. Öğle vakitleri, hepsi hepsi bir çay fincanı tabağına sığacak kadar ufak bir simidin yarısını, tavla zarı kadar kesilmiş kaşar peynirlerini, çayla birlikte yer ve şükrederdi. Bu arada, “Hakka rızâ göstermek”le “hakkını aramayı” da birbirinden ayırırdı. Buyururlardı ki:
- Bilir misiniz?.. En sabırlı mahlûk örümcektir.. Ağını kurar ve kısmetini bekler. En sabırsız ve açgözlü mahlûk da sinektir. Herşeye saldırır, her yere konar. Ne iştir ki; bu en açgözlü ve sabırsız mahlûk, an gelir en sabırlı mahlûka yem olur! Siz tâlip olmayınız, matlup olmaya bakınız…” (İsteyen değil, istenen kişi olunuz.)
Noksanımız ganî elbet, yoktur sözün hadd ü keyli. Yârab lûtfunla karîb et Resûlüne ol Süheyl’i…
Bu sofradan tadanlara, zevk alanlara afiyetler, bu şerbetten nûş edenlere sıhhatler olsun.
Ey âşık, ölürüm diye mi korkuyorsun, ölümüm ancak sûretimin gözünden kalkmasıdır, iyi bak her surette görünen benim! Zekâi Efendi
Vaktiyle 5 sene boyunca vazife gördüğümüz, kainatın kalbinde sohbetlerinde bulunduğumuz Seyyid Habib Ömer el Geylani hazretlerinin meclisinde okunan bir ibtihâl vardır ki her dinleyişimizde bizi alır götürür, belki bir hayra vesile olur diye bir ucunu da size uzatalım istedik…
يا عالم السر منّا لا تهتك الستر عنا .. وعافنا واعفوا لنا وكن لنا حيثُ كنا
Ey bizim sırlarımızı bilen, üzerimizdeki örtümüzü kaldırıp gizlediklerimizi açığa vurma. Bize afiyet ver ve bizi affet. Nerede olursak olalım bizimle ol (bizimle olduğunun idrakine erdir.)
ياربّ يا عالم الحال … إليكَ وجهتُ الآمالْ
فامنُنْ عَلَينا بالاقبال … وكُن لنا واصلحِ البالْ
Ey yüce Rabbim, halimi bilensin, ümitlerimi sana yönelttim
Dualarıma icabet lutfet, yardımcım ol, işimi rast getir
Bizi maksud ikbalimize ulaştır, bizimle ol ve üzerimizdeki ataleti ıslah eyle
ياربِّ ياربّ الارباب… عبدُك فقيرُك على البابْ
أتى وقد بتَّ الاسباب … مُستدرِكاً بعد ما مالْ
Ey yüceler yücesi Rabbim, aciz ve fakir kulun kapında,
Kulun bütün esbabı geride bırakmış olduğu halde kapına geldi,
Yollarım kapanmış, azığım bitmiştir
يا واسع الجود جودك … الخير خيرك وعندك
فوق الذي رام عبدك … فادرك برحمتك في الحال
Ey cömertler cömerdi Rabbim, hayrın tamamı sendendir, sana aittir
Kulunun idrakinin de üstündedir bunlar, lutfet, rahmetinle yetiş, bana imdad et
يا موجد الخلق طرا … وموسع الكل برا
أسألك اسبال سترا … على القبائح والاخطال
Ey bütün mahlukatı var eden, herkese taatini in’am eden Rabbim
Hatalarımı örtersin diyedir ümidim, kusurlarımı, günahlarımı affetmendir niyazım
يا من يرى سرَّ قلبي … حسبي اطِّلاعُكَ حسبي
فامحُ بعفوِكَ ذنبي … واصلح قُصودي والاعمالْ
Ey kalbimin sırlarına muttali olan, herşeye hakkıyla vâkıf olman yeter
Niyetlerimi ıslah et, amellerimi müstakim kıl, günahlarımı imha et.
Sana derdimi şikayet ediyorum ağlayarak, kendi zulmümden ve töhmetlerimden
Hatalarımdan, tutamadığım emirlerinden, boş ve faydasız sözlerimden
وحب دنيا ذميمه … من كل خير عقيمه
فيها البلايا مقيمه … وحشوها آفات واشغال
Dünya sevgisi yerilmiştir ki birçok hayırdan yoksundur
Hep belalar sıkıntılar getirmiştir hem afetler ve faydasız meşguliyetlerle kuşatır insanı
يا ويح نفسي الغويه …عن السبيل السويه
أضحت تروح عليه … وقصدها الجاه والمال
Yazık azmış nefsimin haline ki doğru yoldan ayrılmıştır
Mal-mülk edinmek, şöhret derdine pek dalmıştır
يا رب قد غلبتني … وبالاماني سبتني
وفي الحظوظ كبتني … وقيدتني بالاكبال
Emellerim beni esir aldı ey Rabbim
Lezzetlere daldım, tutuklu kaldım onlara
قد استعنتك ربي … على مداواة قلبي
وحل عقدة كربي … فانظر إلى الغم ينجال
Kalbimin şifasına senden yardım istiyorum, kördüğüm olmuş sıkıntılarıma …
Sen lutfetsen açılır düğümler, gider dertlerim
يا رب يا خير كافي … احلل علينا العوافي
فليس شيء ثم خافي … عليك تفصيل وإجمال
Ey benim Rabbim, ey herşeye kâfi olan
Afiyetler ihsan et kuluna, her ne ayrıntı varsa ve de icmal
hepsi sana âyândır, senin ilminden gizli kalan hiçbir şey yoktur
Özrüyle gelmiştir, kırgındır, mağlub ve fakir…
Lutfet; kolaylaştır da gideriver zorluklarımı
Cömertsin sen, cevadsın sen, mahd-ı ikramınla fakrımı gideriver
وامنن عليك بتوبه … تغسله من كل حوبه
واعصمه من شر أو به … لكل ما عنه قد حال
Kuluna minnet et de tövbe etsin, her zerresi arınsın isyandan,
Koru rabbim her şerden sen, ona yazılmış her imtihandan başarı ver
Ol mecliste oturan ashâb-ı tarik ve erbâb-ı fütüvvet olanlar için, ayak üzre hizmette duran ihtiyar için, üstadı için gücü yettikçe, birer tuhfe hazır ede, cümlesin bir zarfa koyalar…
Hakkında “Güyâ ki o şâir-i yegâne, Gelmiş bu kitâb için cihâne” buyrulan Galata Mevlevihanesi postnişini Muhammed Esad Galip Dede Efendiyyu’l Mevlevi tarafından “Sanatına tam sahip olduğu devirlerde yazdırıldığı tahmin edilen meşhur müseddes”
MÜSEDDES Mef’ulü Mefa’ilün Mef’ulü Mefa’ilün
Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır Sen yoksun o benlikler hep vehm‐ü gümânındır Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Meyhâneyi seyrettim uşşâka matâf olmuş Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş Bir neş’e gelip meclis bîhavf u hilâf olmuş Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Ey dil sen o dildâre lâyık mı değilsin ya Dâvâyı muhabbette sâdık mı değilsin ya Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Mahzun idi bir gün dil meyhâne‐i mânâ’da İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda Bir pir gelip nâgâh pend etti alel‐âda Al destine bir bâde derd u gamı ver bâda Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Bir bâde çek, efzûn kap mecliste zeber‐dest ol Atma ayağın taşra meyhânede pâ‐best ol Alçağa akar sular, pay‐i hümâ düş mest ol Pür çûş olayım dersen Gâlib gibi ser‐mest ol Aşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
TAZELER İÇİN LUGATÇE: Pir-i muğan: Meyhanecilerin piri, üstadı, Hakk şarabını dağıtan manasına sâki. Zahirde tekke amma batında cümle alem feyiz ve neşe meyhanesi, şarap da feyiz, sevgi ve neşe, pir i mugan da o feyzi o neşeyi kadeh kadeh sunan mürşittir. Tedbirini terk et; takdir Allah Teâlâ’nındır. Sen yoksun; o benlikler, hep vehmindir; zannındır. Birden bire aşkı bul, bu armağan, bulanındır. Devran, devran olalı, temiz kişilerin, ilâhî zevk sahiplerinindir. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; feyiz ve neşe kadehini elinden bırakma, söz pîr‐i mugânındır. Meyhaneyi seyrettim; âşıkların, çevresinde dönüp durdukları yer olmuş; orada oturanlar tekliften de affedilmişler, tekellüften de. Bir neşe gelmiş; mecliste ne korku kalmış, ne aykırılık; gama dâir sohbet yapılmıyor, gamın bulanıklığı anılmıyor; hepsinin de meşrebi tertemiz bir hâle gelmiş. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Ey gönül, sen o sevgiliye lâyık mı değilsin; yoksa sevgi dâvasında gerçek mi değilsin? Azrâ’nın özrü nedir; sen Vâmık mı değilsin. Sende bu gam ne gezer; yoksa âşık mı değilsin. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Bir gün gönül, mânâ meyhanesinde mahzundu; hatıra fikirler düşmüştü de inkâra döşenmiştim. Bir pîr, ansızın geldi de alelade Öğüt verdi; eline bir şarap kadehi al, derdi de yele ver gitsin, gamı da dedi. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Bir kadeh şarap çek, içtikçe iç; mecliste yücel; sözün üstün olsun, yürüsün. Ayağını dışarıya atma; meyhanede ayak dire. Sular alçağa akar; sen de küpün ayakucuna düş; alçal. Coşup köpüreyim dersen Galib gibi sarhoş ol. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i muganındır.
buyuran XVIII. yüzyılın en velûd müellif, şârihlerinden Ulu Velî Selahaddin Abdullah Uşşâkî Hazretleri (v. 1783)’ne göre Hakk Teala, insana lütfundan ve kereminden bahşediyorsa, insan da elinden geldiği kadar diğer insanlara yardım etmelidir: Mazhar-ı lutf u kerem kıldı seni çün Mevlâ Merhem-i lutfunu men eyleme her dil-rîşden
İşbu sebepten Derviş-i dil-rîşini, ateş-i aşka salan şem’in bir ucunu da size uzatalım istedik; cümlesi ervahına fatiha ihsan buyrula ya huu
TÂZELER İÇİN LUGATÇE: Kevn: Varlık alemi, mevcudât Mekr û âl: Düzen, hile ve aldatma Kamu: Bütün, herkes Naks û kemâl: Eksiklik, kusur ve olgunluk, fazilet Sûret: Biçim, görünüş, tasvir, kılık Sivâ: Diğer, gayrı Meâl: mana Kâl: söz Muvafık: uygun, denk Temaşa: hoşlanarak bakma, seyretme Kîl ü kal: Dedikodu, boş söz Demadem: Her vakit, sık sık Şehd: Bal, zevk, lezzet: Vasıl: Kavuşan Şirin-dimâğ: aklı, şuuru hoş, tatlı olmuş Dehr: Dünya, cihan, devir Semm ü bal: Bal ve zehir Câriha: Yaralayıcı Dil-rîş: Gönlü yaralı, kederli
Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur
Unutulmaya mahkum, eskice bir kitabın sayfaları arasında, kimbilir kaç yıldır saklıyordu şefkat nazarlarını…
[Nev-niyâz ve Dedesi]
Kim bu hazret dedem?
Şeyh, Hâfız, Gülyağcı, Saatçi Bekir Necmeddîn Sıdkî Ateşli deseler tanıyabilir misin evladım… Bilmem ki nereden nasıl başlamalı; tekke ve zâviyelerin sırlanmasına kadar irşâd faaliyetini sürdüren dergâhlardan biri de İstanbul’da Alayköşkü yakınındaki Aydınoğlu Tekkesi’dir. Şimdi gidip baksan sadece bir zamanlar tekke avlusunda bulunan Hasan Ünsî Türbesi ve tekke hazîresindeki mezarları görürsün. İşte bu Aydınoğlu Tekkesi’nin son postnişîni de, tekke ve zâviyelerin kapatıldığı güne kadar adı geçen tekkede ve daha sonra Haseki Kişihatun Camii’nde imam-hatipliğe tayin edildiği andan vefatına kadar irşad faaliyetlerine devam ederek halifeler yetiştiren Ispartalı Şeyh Bekir Necmeddîn Sıdkî Kâdirî Üveysî Enverî’dir.
Peki bu tekke meşhur bir tekke midir ki mevzu-u bahis oldu?
30 Kasım 1925 tarihine kadar âyin icrasına devam edilmiş olan Aydınoğlu Tekkesinin en son postnişîni olan fotoğrafını astığımız Şeyh Efendi de Kâdirî Tarîkatının, Şeyhi Osman Nûreddîn Efendi’nin tesis ettiği Enveriyye kolunun ilk halka şeyhlerindendir. İlla şöhret arayacaksan Şeyh Bekir Efendi, Türkiye tarihinin yetiştirdiği önemli ilim ve fikir adamlarından Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil ve büyük bestekar Hafız Bekir Sıdkı Sezgin’in babası Hafız Hüseyin Sezgin Efendilere hilafet vermiştir.
Sanki orada, hemen eskimiş fotoğrafın altında bir de mektup var?
Var ya… “Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur” diye başlıyor. Bu kafesin canlarından kadim bir hatırat:
… Birbirimizi unutmak mümkün değildir. Bilirsiniz ki, kırk seneden mütecaviz bir zamandır sizinle bu dergâhda bende olduk. Bu dergâh, ne dergâhdır ki, beyanı akli külden haricdir. Kendimizi burada bildik, burada bulduk. Kendi yüzümüzü ande gördük, varlığı ande bitirdik, yokluğu ande şikâr ettik. Husûsâ sizinle hemderd idik. Ande pâk olduk, ande tâze can bulduk. Ande her müşkil fetholdu; ol ki ayni mürşidden câri feyzi hakikatdir. Nasıl unutalım. Cümleden kat’ı nazar bir pınar sızıntısıyız, ol pınardan sızıb zuhûr etmişiz, ondan bir katreyiz, mahv ü fenâmız yine ol pınarda fenâ bulur. Alelhusus hubbi sivâ, sahibi Hudaya bu kurbiyyetde mübeddel oldu. Bu muhabbet ne muhabbettir ki, beyanü imâsı kabil değildir… Yüzlerce müslüman, meclisi bezmi muhabbetde elbirliği, gönül niyazlığı derde çâresazlığı ile râhi aşkü müveddette soyunmuş, üstünde beyaz gömlek veya tennûre, sırtda haydariye, başda beyaz takke olarak kâffesi bir vücuddan bir ağız ve bir dil ile namı Hüdayı yad eylemişlerdir. Dergâhda pazar günü öğle namazından, pazartesi gecesi yatsıdan sonra, cuma ve geceleri namazı müteakip, haftada dört defa Şâbani, Kâdiri âyini yapılır, hem kuuden zikredilir hem kıyama kalkılır, hem de Halvetîlere mahsus olan şekilde devrânlar olurdu. Semâhanede iç içe halkalar teşkil edilerek genç ve ihtiyar, dînç ve nâtüvan yüzlerce âşıkan ortasında, İzzi Efendi, pervâne misali dönerlerdi. Ala yemini zâkir Mustafa Bey, Büyükefendi Osman Şems’den:
Gözü dünya mı görür âşıkı dîdâr olanın Dilberi sen gibi bir mâhi dilâzâr olanın
neşidesini okudukça her dilden envarı muhabbet berk urmağa başlardı. Efendinin terbiye ve irşâd devresi, Dergâhın kapusundan tam yirmi sekiz sene dışarı çıkmamak sûretiyle seleflerinin çoğundan fazla devam etmiştir. Şahsındaki ulviyetin tesiri ile burayı ‚”mecmai uşşak” denilecek hale getirmiştir…
Büyükefendi diye bahsi geçen Osman Şems kimdir?
Edeb Ya Hu! Ecille-i rical-i Kadiriyye ve Üveysiyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osman Nureddin-i Şems (k. s) Efendi hazretleri, hazretim kamil bir mürşid…
Sizin lugatinizde “Mürşid” kime derler, Allah ile kul arasına girilmez diyorlar ya? Fesubhanallah, Allah’ı buldun da aranıza girdik sanki. O Allah’ı kullarına, kullarını da Allah’a sevdiren ve yaklaştıran, kul ile Allah’ın arasını yapan
hazret-i insandır…
Bize O’ndan bahsetseniz…
Şeyh Osman Nûreddîn Efendi, 23 Mart 1814 Çarşamba günü İstanbul’da Bâb-ı Âlî civârında Hocapaşa Mahallesi’nde doğmuştur. Babası Maliye Bakanlığı Eshâm Kalemi Şeflerinden Nakşibendî tarîkatinden‚ Hoca Emin Efendi diye tanınan Münzevî Seyyid Muhammed Emin Efendi’dir. Hoca Emin Efendi, daha sonra Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye intisab ederek yirmiüç yıl münzevî bir hayat yaşamış, 28 Haziran 1861 tarihinde 80 yaşında vefat etmiştir. Osman Şems Efendi, seviyeli bir ilim tahsili almış olmasının yanı sıra irfan dünyasına da girmiştir. Henüz genç yaştayken evlerinin yakınında oturan Nakşibendî şeyhlerinden İsmail Efendi’ye intisab etmiş, şeyhinin 1839 yılında vefat etmesi üzerine babasının da şeyhi olan Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrahim Halvetî’ye bey’at etmiştir. İntisabından yedi sene sonra Kuşadalı’nın da vefat etmesi üzerine Osman Şems Efendi sülûkunu tamamlamak için mürşid aramağa başlamış ve sonunda Aksaray’da Kara Mehmed Paşa Mescidinde veya Sinekli Bakkal’daki evinde inzivâyı tercih eden Kâdirî-Üveysî şeyhlerinden Şeyh Abdurrahim Ünyevî’ye intisab ederek 1849 yılında irşad izni almıştır. Abdurrahim Efendi, Osman Şems Efendi’de biraz nefsânî gurur görmüş ve bunu kırmak için, eğer odun yarıcılığı yaparsa kabul edeceğini söylemiş; o da verilen emre uyarak şeyhi tarafından kabul edilmiştir. Şeyhinin 1856 yılında vefat etmesinden sonra Osman Nûreddîn Şems Efendi, Kâdirî Tarîkatı Pîri Seyyid Abdulkâdir Geylânî’nin rûhânî feyzine, dolayısıyla da manen Üveysîlik pâyesine nail olmuştur. Aynı zamanda büyük bir şair olan Osman Şems Efendi, artık hem şair, hem de şeyh olarak meşhur olmuştur. Daima diz üstü otururduğu nakledilen Osman Şems Efendi, seyrekçe beyaz sakallı, uzunca yüzlüydü. Çoğu zaman başlarına fes giyip üstüne yemeni sarardı, bazen de Kâdirî şeyh serpuşu olan tâc giyerdi. Kendisi tekkede oturan bir şeyh olmayan Osman Şems Efendi, önceleri Sirkeci Hocapaşa Mahallesindeki, sonraları Üsküdar’daki, daha sonraları da Üsküdar-Selîmiye’deki kirâ olarak oturdukları evlerinde ikâmet etmiş ve dervişlerini irşâd etmişlerdir. 27 Aralık 1893 Çarşamba gecesi Üsküdar-Selîmiye’deki evlerinde âhirete irtihâl etmişlerdir. Devrinin en şöhretli şairlerinden ve mutasavvıflarından olan Osman Şems Efendi ilim ehli ve Dîvân sahibi bir şeyhti. Osman Nûreddîn Şems Efendi Kâdiriyye-i Üveysiyye’nin Enveriyye kolu kurucu ve Pîr-i Sânî olarak sayılmakta ve tarîkatın Pîr’i olan Abdulkâdir Geylânî’ye Bâzu’l-Eşheb (Alaca Şahin) ünvânından mülhem olarak kendisine Bâzu’l-Enver (En nurlu Şahin) denmektedir.
Nezd-i âlîlerine varanlar, sohbetinin lezzetinden bıkmaz, usanmazlardı. Dâima dizüstü otururlar ve lisân-1 hikmet-i feşânından sâdır olan sözler; esrâr-ı Kur’aniyye ve ehâdis-i nebeviyyeye müteallik varidat-1 ilâhiyye idi. Hz. Şeyh’in huzuruna girildiği zaman kalbimizden mâsivâ kaydı ref olur; yerine zikr-i Hak kâim olurdu. Yanında bulunduğumuz müddetçe, cemâline baktıkça bakacağımız gelir; yanından ayrılmayı canımız istemezdi. Meclis-i şeriflerinde bulunduğumuz zamanın hâtırası ve bahusus, latif hayalleri, bir dakika gözümüzün önünden kaybolmaz: huzurlarında iken herkesin kalbinde bulunanları keşfeder, söyler idi. Ale’l-ekser, huşûan ağlarlardı. Vâridât-ı rabbâniyyeye mâlik olduklarından, sözleri pek müessir idi. Fesâhatından udebâ, maârifinden ulemâ, tahkikatından ehl-i felsefe, dakâyıkından bülegâ, eş’arından şuarâ, hikmetinden ukalâ, âdabından fukara, elhâsıl, her sınıf kendine göre, fezâil ve irfânından iktibas- ı feyz ederlerdi. Kendilerinin, zâhiri hâlde hankâhı yoktu. Fakat her müridin kalbini hankâh-ı aşk ittihâz etmiş idi. Hülâsa-ı kelâm Cenâb-ı Şeyh, ser halka-ı erbâb-ı tecrîd ve sâkî-i hum-hâne-i tevhîd olmuş idi. Şiddet i riyazet ve mücâhededen kemâl derecede zaîf halde idiler. Bellerine bağladıkları kemeri gördüm; hemen hemen bir çocuk kemeri kadar ufak idi…
Peki bu Şems adı nerden geliyor?
Asıl adı Osman Nûreddin olan Şems Efendi, Ulu Velî Kuşadalı İbrahim Efendi’den el aldıktan sonra gönlündeki ilâhî aşkın uyanarak coşup taşmasıyla yanık şiirler söylemeye, Önceki “Nurî” mahlasını bırakarak artık “Şems” mahlasını kullanmaya başlamıştır. Bu mahlası almalarının hikmetini Şeyh Vasfı Efendi (ö. 1910) ye nazîre olan bir gazelinin sonunda:
Pertev-i zâtından ey Şems ettiğim çün iktibas Yadigâr aldım bu ismi Şemsi-i Tebriz’den
beytiyle açıklar. Şeyhi Abdurrahim Ünyevî (v. 1856)’nin vefatından sonra Şems, Kâdirî tarîkatının pîri Seyyid Abdulkadir Geylânî’nin ruhanî feyzine, dolayısıyla manen Üveysîlik payesine nail olmuşlardır. Artık her iki yönden, hem şairlikten, hem de şeyhlikten ünü çevreye yayılmıştır. Şeyhliği şairliğine mâye, şâirliği de şeyliğine saye olmaya başlamıştır. Hem ariflerin hem de şairlerin takdir edecekleri beyitlerin yüzlercesini, binlercesini yazıp sevdiklerine okumuştur.
Aziz okuyucularımızın da bu manadan ve dahi hazretimin füyuzatından behredâr olmaları için teberüken Şems remizlerinden nükteler saçalım;
MÜSEDDES
Gözü, dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın
Dilberi, sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın
Gayre meyli olamaz, aşkın ile yâr olanın
Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın
Ayağı yer mi basar zülfüne berdar olanın
Aşk u şevk ile verir cân ü serî döne döne
Nâr-ı aşkınla yanan, şem’a-i kâfûr gibi
Sâf eder sînesin âyîne-i billûr gibi
Cûş eder mevc-i dili, mevc-i yem-i nûr gibi
Görünür bâng-i “Ene’llâh!” ile Mansûr gibi
Tutuşur meş’al-i âhı şecer-i Tûr gibi
Savrulur göklere her bir şereri döne döne
Sana dil-beste olan, zülf-i perîşânın ile
Mest olur gerçi mey-i la’l-i gül-efşânın ile
Hûna âğâşte olur hancer-i müjgânın ile
Âkıbet yârelenür pençe-i hicrânın ile
Saplanıp sîh-i gama âteş-i sûzânın ile
Laht-ı biryâna döner tâ ciğeri döne döne
Her tecelli kim eder aşk-ı dil-efrûz-i niğâr
İnleyip bâd açar, la’lini gül-bâğ-ı bahar
Cûylar girye edip, na’re urur murg-ı hezâr
Raks eder pîr-i felek vecd ile bî-sabr ü karâr
Kimi bî-savt ü hurûf ü kimi pür-nâle vü zâr
Zikr eder Hakk’ı cihân zir ü beri döne döne
Cezbe-i aşk ile bir âleme kıldın ki hirâm
Düşdü sermest gönül, bezmine bî-bâde vü câm
Çeşmime oldu hüveydâ nice merdân-ı kirâm
Kimi Veys ü kimi Bedr ü kimisi Şems-i be-nâm
Mevlevî gibi şebistân-ı mahabbetde müdâm
Şem’inin yanmada pervâneleri döne döne
Âh kim gerdiş-i dûlâb-ı cihân gibi, nisâb
Aksine devr ile îdüp yine cüllâbı serab
Etdi bu bâğda bir serv-i revânım kem-yâb
Kıldı üftâde-i çâh-ı çemenistân-ı türâb
Nevh-i nâlemden olup devrine zencir-i tınâb
Dil ü çeşmin dökülür eşk-i teri döne döne
Kıldı hasret beni sergeşte vü mestâne-revân
Nâr-ı firkat dilime açdı nice dâğ-ı nihân
Başdan başa olup zâr tenim dîde-i cân
Görmeğe zülfü içinde ruh-i cânânı ayân
Şems olup, hem-reviş-i mihr ü meh-i nûr-efşan
Seyr eder çarh ile şâm ü seherî döne döne
Oldu olacak bir de irfan mektebinden nutk-u şeriflerini ikram edelim:
Gel gülşen-i tevhide şu bülbül gibi yâ Hû
Nâlân olub Allah diyelim hû diyelim Hû
Gözyaş ile gül-bûn-i aşka verelim su
Giryân olub Allah diyelim hû diyelim Hû
Mânend-i sabâ nefha edüb nefha-i Rahman
Olsan çemen-i dilde maârif ğüli hândan
Bâğ-ı melekûta per açub etmeğe seyran
Perrân olub Allah diyelim hû diyelim hû
Bildik ki beka yol bize bu dâr-ı fenada
Ahvâl-i bekayı görelim râh-i Hudâ’da
Bildirmeyelim kimseye esrarı kabâda
Pinhan olub Allah, diyelim hû diyelim hû
Dergâh-ı Îlâhî’de olub bende-i ferman
Meydân-ı mahabbetde idüb zikr ile cevlân
Cezbeyle semâ eyleyelim vecd ile devran
Gerdân olub Allah diyelim hû diyelim hû
Emri tutalım eyleyelim terk-i menâhî
Çıksun feleğe nefsimizin dûde-i âhı
Tennûr-i gönülde tutuşub aşk-i ilâhî
Sûzân olub Allah diyelim hû diyelim hû
Aşk ile yanub yanmayalım nâr-ı cahîme
Mevt irmeden ivvel girelim dâr-ı naime
Beyt-i Hak olan zâviye-i kalb-i selime
Mihmân olub Allah diyelim hû diyelim hû
Dilden çıkarub meşgale-i hubb-i sivâyi
Can gözlerin açub görelim fevk-ı ulâyı
Her yüzde temâşâ edelim vech-i Hudâ’yı
Hayrân olub Allah diyelim hû diyelim hû
Envâr-ı tecellîde olub mahv ü perişan
Fânî olalım tûr-i tecellî gibi yeksan
Humhâne-i Veysî’den içüb bâde-i irfan
Sekrân olub Allah diyelim hû diyelim hû
Bul Şemsi gibi aşk-ı Muhammed’le delili
Bil âteş ile sırr-ı gülistan-ı Halil’i
Mûsâ gibi seyr etmeğe envâr-ı celîli
Pûyan olub Allah diyelim hû diyelim hû
Vasldan çün aşık-ı müstâğni eyler bir visal
Aşıka maşukdan her dem bu istiğnâ nedür
Hikmet-i dünyâ vü mâfiha bilen arif degül
Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfiha nedür
Ah u feryâdun Fuzûlî incidübdür âlemi
Ger belâ-yı ışk ile hoşnûd isen gavga nedür
Dünyada bu iksîr ile mes’ud olan ervah, Ukbada da sermest-i müdam olsun erenler Tekrar mülakî oluruz bezm-i ezelde Evvel giden ervaha selam olsun erenler
Sus ve dinle ki bir aziz ömrü tükenerek tükettin. Bir müddet de susanların bahçesinde yapayalnız dolaşman gerek. Kuru dalsan ateşe atılmaktan başka bir çaren yok, fakat yaş dalsan yeşermişsen nihayetinde yapraklanıp meyve verip eğilmen lazım. Mum ağlamadıkça, alev gülmez. Beden eriyip zayıflamadıkça can semirmez, kuvvetlenmez. Melek huyuna sahip ol da, şeytana beylik et, buyruk yürüt! Öküzün kurban oldu mu yürü ayağını gökyüzünün başına bas…
Allahım, bakışımı temizle ve temiz kullarına nasıl gösterdiysen bana da dünyayı ve manayı öyle göster. Her şey nasılsa öyle: "As is, كما هى" 1 day ago
Zerrece AşkOdu kimde olsa yakar varlığın.AşkOdu ister ki Hak'tan özge hiç vâr olmasın.Nefesi O'ndan alıp O'na verenlerin haline erdir ya huu 1 week ago
GEL DEMEZSEN biz günahkâre,1adım kadîr mi ki yol vare,çâreYOKsenden olmazsa çâre,dertliyizSENDENumarız dermân Receb'te DERMÂNIM gönder ya hu 1 week ago
Bu dünyada hiç1güzele aşık olmadan bütün güzellere aşık oldum, her güzellikte sevdiğimden1parça buldum diyen1Güzel wp.me/pmI2O-1eG2 weeks ago
Bir bardak suyu, denize dökersen bardaktaki su kaybolur amma o su artık deniz olur. Gayre bakma sende iste, sen de bul, sen de ol ya huu 2 weeks ago
Âlemin nakşını hep hayal gördüm, O hayal içre bir cemâl gördüm, Heme âlem çü mazhar-ı Hak'tır. Anın içun kamu kemâl gördüm. Güzel görene huu 3 weeks ago
"Aşk ile yandım, hakikate erdim" diyenler göreceksin. Bil ki: Sesleri çıkarsa yanmamıştır, olmamıştır. Yananın sesi çıkmaz, nuru gözükür. 3 weeks ago