Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Bakışını düzelt

Ey ara sıra kalıbına mezar taşı düşünen!
Sen şu lahzada kendi kabrinde olduğundan gafilsin! Cihân içre geçen her nefes, bazen hoş, bazen nahoş olur; sen ebedî hoş yaşama mülkünü bağışlayanın aşığı ol. Yanmamış bir odun, odundur ancak yanınca kıvılcım olur, işte beşerin canındaki o ateş, kendine yaraşan aslına gider. Mademki bütün ömrün gecesi, gündüzü, siyah ve beyazdır; başka bir ömür ara ki, ilahî nur gibi sade olsun.

kapiacik

Sana rızık vereni görmek, senin için en helal bir rızıkken, onu bırakıp da sayılı rızkın ardınca, ateşli bir gayret ile dükkandan dükkana ne koşarsın!

Şaşılacak şeydir; Leylâ ve Mecnûn ikisi de bir postun içindedir, her ikisinin de aynası sensin ama keçe içinde kalmışsın da onlar sende(n) görünmüyorlar…

Can âlemi sâfâ denizidir, kalıbın sûreti onun köpüğü…
Sâfâ denizine bak, avucunu bu köpükle niye doldurdun!
Denizin üstünde köpük hiç durmadan oynar, ne yapsın peşisıra gelen dalgaların oynaşması onu durduramaz. Köpük kıyıya gidinceye kadar büsbütün su olur. Çünkü birlik denizinin bağrında iki renkliliğe yer yoktur.

Bütün cihân birdir. Bu sayılanlar mülkün sahibi bir pâdişahın alametlerindendir. Eğer akıllı isen şu şaşı bakışını düzelt de cihana hoşça bak…

İşte öyle bir nur ile bakan duaya durmuş, gönlünü aç da gözyaşlarınla amin de:
Ya Rab, iki cihanı istemekten de koru beni, yoksulluk tacıyla başımı taçlandırıp yücelt beni, vuslat hareminde kendine mahrem et beni, sana doğru gitmeyen yoldan geri çevir beni…

Kainattır vücut dediğin!

“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyenlerin “yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halkın evliyâsı da olsa Hakka âsidir” buyuranların evlatlarına…
omur
Yunus peygamber, balık karnından çıkınca vücudu pelte gibidir. Kıyıda, çardağa sarılmış kabak ağacının gölgesinden istifade ederden dalları kurur. Hz. Yunus, buna acıyıp hüzünlenince hâtiften bir ses gelir: “Sen dikmediğin kabağa acıyorsun da biz yarattığımız halka acımaz mıyız?”

Dalı kırılan ağaca, yuvasız kuşlara, ayağına diken batan bir cana acımakla başlayıp kimseye acımamakla bitermiş ömür… Ayıran kendini ayırır; agâh olasın cümle kainattır vücut dediğin!

Buraya da bekleriz.

Açılsın artık gözlerin

Hz. Ali efendimiz (k.v.) zamanında Basra valiliği de yapan Ebû Amr Osmân ibn-i Huneyf (v. 661), Ensâr’dan sabırlı, cesur, âdil; bir mübarek sahâbî. Resul-i ekrem hazretlerinden sadece bir hadis-i şerif nakletmiş, işte o kutlu sözler:

İki gözü görmeyen a’ma bir zat,  huzur-u saadete gelerek Peygamber Efendimiz’den (aleyhi ekmelittehaya) istirhamda bulundu: “Ya Resulallah! Sen Allah’a dua ediver de, Allah benim gözümün a’malığını, körlüğünü açsın, gözüm görsün. Benim körlüğüm, a’malığım gitsin. Dua et de gören bir insan olayım ne olur ya Resulallah!”

rahmetpeygamberi

Peygamber Efendimiz saadetle buyurdular ki:
Yoksa başka bir şeye mi dua etsem sana?… Bu haline dua etmesem de, a’malık konusunun dışında başka bir şeyle mi dua etsem? Nasıl istersin?”

Yani, “Allah seni cennetlik etsin, afiyet versin filan mı desem?.. (Aslında, O bize hakikatte neyi istemenin isabetli olacağını da öğretecek susup tâbi olmayı öğrenebilsek)

Dedi ki: “Ya Resulallah! Gözümün görmemeğe başlaması, a’malık bana çok ağır geldi. Sen benim gözümün açılmasını iste, ona dua et!”

Risaletpenah hazretleri buyurdu ki: “Madem öyle, git evine sonra abdest al sonra iki rekat namaz kıl! Sonra şöylece dua ediver:

hadis_metni

(Allàhümme inni es’elüke ve eteveccehü ileyke bi-nebiyyi muhammedin SAS, nebiyyir-rahmeh… Ya muhammedü inni eteveccehü ila rabbi bike en yekşifeli an basari… Allàhümme şeffi’hü fiyye ve şeffi’ni fi nefsi…)

Duayı okudum, manasını söyleyeyim, herhalde manasını merak ediyorsunuzdur:
(Allàhümme inni es’elüke) “Ey Allah’ım, ben senden istiyorum ki, (ve eteveccehü ileyke bi-nebiyyi muhammedin SAS, nebiyyir-rahmeh..) rahmet peygamberi olan Peygamberim Muhammed-i Mustafa’nın aşkına, hatırına senden istiyorum ve sana yöneldim. Onun hatırını öne sürerek sana yöneldim ya Rabbi!..”Sonra duanın öbür tarafında, evinde diyecek ki: (Ya muhammedü inni eteveccehü ila rabbi bike en yekşifeli an basari) “Ya Muhammed! Ben Rabbime senin adını öne sürerek, senin aşkını söyleyerek teveccüh ettim, yöneldim, yakardım. Gözümün körlüğünü gidermesi için seni öne sürdüm.” Sonra yine Allah’a yönelecek, diyecek ki:(Allàhümme şeffi’hü fiyye) “Ya Rabbi! Şu Muhammed-i Mustafa’nı benim hakkımda şefaatçi eyle… (ve şeffi’ni fi nefsi) Kendimi kendim hakkında şefaatçi olarak kabul eyle…”

Böyle demesini tavsiye etmiş Peygamber Efendimiz. Anladınız mı ne dediğini?.. Türkçe olarak yeniden söyleyeyim:
“Ya Rabbi! Ben senden habibin Muhammed-i Mustafa aşkına diliyor ve dileniyorum, sana rahmet peygamberi Muhammed-i Mustafa’nın adını öne sürerek teveccüh ediyorum, sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Ben Rabbime senin adını söyleyerek teveccüh ediyorum, gözümün körlüğünü gidersin diye… Ya Rabbi! Bu Muhammed’ini benim için şefaatçi eyle, beni de kendim için şefaatçi eyle…

Dua bu… Böyle dua etmesini söylemiş. “Git evine, abdest al, iki rekat namaz kıl, bu sözleri söyle!” demiş.

Râvi diyor ki: “Adam Peygamber Efendimiz’in yanına, gözü gören bir kimse olarak, a’malığı gitmiş bir kimse olarak geri döndü.”

Allah’ın kudretine bakın, Resulallah’ın Allah indindeki kıymetine, şefaatine bakın; Resulallah aşkına dua edilince, Allah’ın nasıl kabul ettiğini anlayın!

Ey göz ve gönül aydınlığımız, ya biz kime gidelim ey Nebi, kimsesiz kaldık sana uzak bırakıldığımız çağlarda… kanadı kırık kuşlar gibi döner dururuz seni beklediğimiz mânâ kapında… ne olur bizim de can gözlerimizden gaflet perdelerini aç, kalplerimizi senin kalbinle aşina olacak ayarda tut, ömürlerimizi, hallerimizi, şahsiyetlerimizi daha dünyada senin yol ve gidişinle bir eyleyiver…

Gözünden perdeyi kaldır; mucize bir andır!
Ey çalgıcı akort et bıçaklarını, düşlerimiz kalındır

Nasıl sığacağız mezara

Ölüm dedikleridir halvet-i yâr, bu cennet dediğimiz sohbet-i yâr, kamu ağyâr gider elhamdülillâh, Hüdâ davet elhamdülillâh…
mezar

Ey söze müşteri olan can,
Ölümsüz bir canın var, ne diye korkarsın ölümden, Hak nuruna sahipsin, nasıl sığacaksın mezara… Mezarın içinden cennete kapılar açmaya gücün kuvvetin var; beden mezarında da beş duyguyu var eden, öteki aleme kapılar açmış sana… Mezarda yılan yoktur, fakat yılan sepeti sendedir, çünkü sendeki bu kötü huylar var ya bir bir hepsi de düşmandır sana… Mezarını orada geçer akçeyle doldur, şehvet, hırs, haset bakırlarıyla değil… Sen şimdi güç yetirebilirsen pencereden bak, tövbe kapısını aç, evi düz, koş hadi, durma; bizim nöbetimiz geldi işte:

Biz bir bölük âşıklarız; seni görmek hevesine düştük de uzun yollardan geldik. A tâ canının içinde yüzbinlerce cennet, hûri, köşk bulunan, ne olur hasta âşıklar topluluğuna hoşça bir bak. A sûfilerin sâkisi, ne küpten alınan, ne üzümden olan o şerâbı sun bize. O şerâbı sun ki coşkunluğunun kokusu ölülere bile can verir…

cocukvemezar

Meşhur meseldir “Kul kocayınca ana şahı ider hoş merhamet” Köle yaşlanınca, sahibi azad eder onu; bense kocaldım, yeni baştan kul ettin kendine beni. Kıyametin şiddetinden çocukların bile saçları ağarır da mezarlarından saçları bembeyaz oldukları halde kalkmazlar mı? Halbuki senin kıyametin ihtiyarların bile saçlarını karartır, gençleştirir onları.

Bir nefesinle mürde diller can bulur, kocamışlar taze olur… Bak ben de sustum işte, duaya koyulayım bari senin amin dediğin niyazlara…

Ey sevgili, önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize aşk şerabından sun; kadehi durmadan döndür!.. Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla! Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap! Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap! Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et! Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet! Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Âmin!” diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!

Ey Dost,
Bugün cuma… önce bir vahdet dükkanına uğra hele: http://atesiask.com
sonra dinle Şems remizlerinden bir remiz:

“Gerçekten de Allah’ın verdiği rızklardan başka rızkları da vardır; onlar Levh’e yazılmıştır; onları Cuma günü isteyin.”

cuma

Şimdi şu Cuma, ne hizmette bulundu ki başka günler, o hizmeti etmediler. Fakat Allah, ona lûtfetmiş; bu yücelik ona nasib olmuş.

Şu kâfirler küfür içindeler ya, küfür zahmeti içindeler, amma bir bakarsak görürüz ki o zahmet de lûtfun ta kendisi. Çünkü o, esenlik zamanında Allah’ı unutur, zahmete düştü mü hatırlar. Şu halde cehennem, kâfirin tapınağıdır, mescididir. Çünkü Allah’ı orada anar; hani zindanda, hastalıkta, diş ağrıyınca anarlar ya, onun gibi. Zahmet geldi mi, gaflet perdesi yırtılır, Hakkı ikrar eder, sızlanmaya, ağlamaya koyulur; Yâ Rabbi, ey merhametli Tanrım demeye başlar. İyileşti mi, gene gaflet perdeleri gerilir önüne; nerde Tanrı der; bulamıyorum, göremiyorum ki; neyi arayacakmışım? Zahmet, meşakkat vaktinde gördün, buldun ya; fakat şimdi görmüyorsun. Mâdem ki sıkıntıya düşünce görüyorsun, sıkıntıyı musallat eder sana da Tanrıyı anarsın. Cehennemlik, esenlikte Alah’tan gâfildi, O’nu anmazdı bile. Cehennemdeyse gece-gündüz Hakkı anar.

Allah, âlemi, göğü, yeri, Ayı, güneşi, dolaşan yıldızları, iyiyi, kötüyü, halk, kendisini ansın, kulluk etsin ona, noksan sıfatlardan arı olduğunu söylesinler diye yarattı ya; mâdem ki kâfirler, esenlikte anmıyorlar; yaratılışlarından maksat da O’nu anmaları; öyleyse yine O’nu anmaları için cehenneme atılırlar.

İnananlara gelince: Onlara sıkıntı vermeye hâcet yok; onlar, bu esenlikte o sıkıntıdan gâfil değiller; o sıkıntıyı, o zahmeti boyuna önlerinde görmedeler; akıllı çocuk gibi hani. Akıllı çocuğu bir kez falakaya yatırırlar, yeter; falakayı unutmaz o. Fakat ahmak çocuk unutur; bu yüzden de onu her solukta falakaya yatırmak gerek. Zeki at da böyledir; bir kere mahmuz yedi mi, bir daha mahmuzlamaya hâcet yoktur onu. Fakat ahmak ata her solukta mahmuz gerek. Zâti insanları taşımaya lâyık değil, pislik yüklerler onu… 

Bugün Cuma, açıldı cennetin bâb-ı nesimi, bu ne güzel koku öyle… O’nun bir nefesiyle mürde diller can bulur, kocamışlar taze olur… Bak ben de sustum işte, duaya koyulayım bari O’nun âmin dediği niyazlara…

Ver de ki versin

Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç kimselersiniz. Hâlbuki Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan), Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık olan) ancak Allah’dır. [Fâtır:15]
seyenlillah

Efendi hazretlerinin has odasında kulağımıza taktığı küpeyle oynarken, sohbetten kalanların etrafında dönüp durduk:

Evladım Helâl maldan verilen her bir sadakayı, Rahmân olan Allah (kudret) eliyle alır ve kabul eder. Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh’ın (kudret) eline geçer. Hz. Aişe (ra) annemizin fukaraya tasadduk ettiği akçelere güzel kokular sürmesini iyi anlamak lazım gelir…

Derken köprünün üstünde dilenen iki fukaraya rastladık, birisi kendince neyle demlendiği halde diğeri hep aynı cümleyi fısıldıyordu:
Ver de ki versin, ver de ki versin, ver de ki versin, ver de ki versin…

Ne biçim adamlardı bunlar… Şöyle eğilip ikisi arasındaki levhayı okumaya çalıştık, yaklaştığımızı görünce üflediği neyi bir bûse ile koynuna aldı, içimi eriten bakışlarıyla gözlerime bakarak buyurdu:
– Sana diyor oku bakalım!

Harflerin bazılarını çıkarsak da o kağıtta ne yazdığını çözemedik. Elimizden tuttu:
– Ana dilini unutturdular sana değil mi! Gerçi biz ümmiyiz amma “şey’en lillah” biliriz. Allah için bir şeyler…

Sanırım sadaka istiyor, ne kadar vermeli ki diye elimiz cepte düşünüyorken birden atıldı:
– Amma düşündün, bey baba! Eğer bana bir şey uzatacaksan, veren Hak’tır; sen me’mûrsun. Yok eğer benden bir şey saklayacaksan, vermeyen de Hak’tır; sen mâ’zûrsun.

Bu sözlerin sarhoşluğunda can havli bir sayhayla “Allaaah” deyip feryad ü figan eylerken, fukaranın tekdiri ile kendimize geldik:
– Gölge etme, tezgahı kapatıyorsun!

12 Rebiülevvel deyince

Karakışların ardından gelen mütevazı baharlar gibiydi gelişin,
Mahrumiyetlerin ardından başını çıkaran bereket gibi:
Öylesine sade, öylesine asil, öylesine umut dolu
Ah benim gelişi güzel efendim…

Nisan yağmurlarının getirdiği nadide bir inci olup düştün kâinatın yüreğine,
Sen geldiğinde can geldi, ruh geldi, susamışlığı vardı yüreklerin şefkatine
ve Sen umutların tükendiği anda,
yüklendiğin rahmet yağmurlarıyla geldin efendim
Su yürüdü yağmurlarınla, en kurak topraklara,
En izbe köşelerdeki kurumuş ağaçların köklerine bile umut oldu gelişin
ve nefesin cennetteki baharların gölgelerini getirdi yeryüzüne…
Ötelerden gelişinle tomurcuğa durdu ağaçlar, tomurcuklar güle durdu,
Sen geldin ve bir sevda oldu yaşamak…

Avuçlarında cennet vardı, ellerinle getirdin cennetin kokularını insanlığa
Ellerinin her şeyi güzelleştirdiğini bilir miydin efendim.
Dokunduğu yere nur akardı, yetim başı okşardı, gözyaşı silerdi,
Kız çocuklarını dipsiz kuyuların kenarında tutardı.
Güller dikerdi ellerin, Sen dokunduğunda gül kokardı yanakların.
Gittiğinde yolumuzu bulalım diye ellerine yerleştirdin yıldızlarını bir bir gökyüzüne
Bütün insanlığı kucaklardı; gökyüzüne, ayırmadan, seçmeden
Bütün yaratılmışlar için açılırdı ellerin
Bütün ümmetinin dualarını, tövbelerini sığdırdın avuçlarına
Ellerin çağlar öncesinden yaşanılası bir dünya kurdular, yüreğimize dokundular
Lütfen efendim günahkâr yüreklerimizi avuçlarının arasına al…

Gözlerin vardı sonra öyle sıcak, öyle samimi…
Gözlerin uçsuz bucaksız sır denizi
Başı dönmüş bir yıldız gibi dönerken Miraç’tan,
Gözlerindeydi Rabbin nurunun derin izleri
Gözlerin öyle derindi ki yürekler yetmezdi bakmaya
Sevincinle hüznün, gözlerinde birbirine karışırdı çoğu zaman
Hüzünlenirdin, hüzünlendiğinde güneşler doğup batıran kirpiklerin
Öyle sessizce yaşlara bulanırdı ki efendim
Gözlerin olmasaydı ümmetin için sonsuzluğun içinde kayboluşumuz olacaktı,
Karanlığın içinde yitip gidecektik,
Gözlerin yüreklerimize aşkın kandillerini yakmasaydı.
Gözlerin olmasaydı efendim,
Kara gözlerin olmasaydı kara sevda nedir bilmeyecektik

Kimseler bilmezdi efendim;
Rabbin sözlerinin ağırlığı ilk senin yüreğine dokunurdu
“Zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için gönderildim” buyururken
Bize kolaylaştırırken, Senin yüreğinin nasıl sızladığını hissetmezdi kimseler
İlk senin omuzların ezilirdi kulluğun ağır yükü altında,
Önce senin merhamet yüklü yüreğin incinirdi efendim,
Ümmetini incitmemek için incinirdin…
Ne kadar incindiğini,
“İnansınlar diye neredeyse kendini harap edeceksin” 1
buyuran ayetlerden anlıyoruz şimdi
Seni teselli eden Rabbimizin sözlerinden anlıyoruz, taşıdığın yükün ağırlığını

Sonra öylece gidişin geliyor aklımıza,
Bizim için katlandığın hiç bir şeyden pişman olmadan gidişin
Peygamberden çok samimi bir kul olduğun,
Rabbine gittiğin andaki vuslat sevincini hatırlıyoruz
Şehadet parmağını kaldırarak:
“Yüce dosta gidiyorum” deyişin
“Göz yaşarır, kalp hüzünlenir” deyişin geliyor aklımıza efendim
Hüzünleniyoruz, yokluğun çöküyor üstümüze,
Senin yokluğunda, yetimliğini yaşıyoruz dünyanın,
Acı çekiyoruz efendim, elimizden alınmışsın gibi
Gelişine olan sevincimizi kanatlanıp gidişinin hüznü alıp götürüyor,
Gizli köşelerde kimsesizliğine döktüğün göz yaşları gibi
Biz de senin gidişine ağlıyoruz;
Ayetlerin ağırlığı, kulluğun yükü çöküyor yokluğunda omuzlarımıza

Yokluğunu,
Sensiz ezan okumayan Bilal gibi
“O’na öldü diyeni öldürürüm” diyen Ömer gibi
Gidişinle hıçkırıklara boğulan Ebubekir gibi
“Anam babam sana feda olsun” diyen samimi sahabelerin gibi
Öylesine derinden hissediyoruz efendim
Yokluğunu, içimizin en derin köşelerinde duyuyoruz.

Teselliyi dualarında buluyoruz sonra
“Senin duaların onlar için sükûnettir” 2 diye buyuruyor ya Rabbimiz
Bizim için ettiğin dualara sığınıyoruz:
“Bilselerdi yapmazlardı” diye bizi sahiplenişine,
“Ümmetim olmazsa cenneti istemem” deyişine,
Hiçbir vakit bizden vazgeçmeyişine sığınıyoruz.
Umut oluyorsun bize, insanlığımızı yitirdiğimiz köşe başlarında
Kara gözlerini düşünüyoruz ve sen içimize doğuyorsun,
Sevdan ayın on dördü oluyor,
İçimizin göklerinde dolunay büyüyor efendim seni düşündükçe.
Gül kokan parmaklarını hissediyoruz içimizdeki sevdayı büyütürken
Çaresizliğin içine düştüğümüzde ve seni her arayışımızda yüreğimizde buluyoruz
Seni yüreğimizde yaşatıyoruz yüzyıllardır
Biliyoruz efendim:
“Sen bizim içimizdeyken Allah bize azap etmeyecek” 3
Umuyoruz ki Efendim,
Allah senin dualarının hürmetine bize azap etmeyecek
İyi ki doğdun efendim,
İyi ki yüreğimize doğdun…

_________________________________________________________________
1: Sure-i Kehf, 6
2: Sure-i Tevbe, 103
3: Sure-i Enfâl, 33

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.734 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: