Feeds:
Yazılar
Yorumlar

El-Kahhâr

Ancak Mekkî ayetlerde bahsi geçen bir Celal tecellisi olarak  el-Kahhâr

O gün, onlar (herkes, bütün sırlarıyla birlikte kabirlerinden) meydana çıkacak kimselerdir. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz! (Allah:) “Bugün mülk (hâkimiyet)kimindir?” (diye sorar). (O günün dehşetinden kimse cevab veremez de yine kendisi cevab buyurur:) “Vâhid (bir olan), Kahhâr (herşeyi kahra gücü yetici) olan Allah’ındır!” [Mü'min: 16]

kahhar

Kahr, bir şeye onu hor, hakir veya mahv ve helak edebilecek surette gâlib olmaktır. Lisan-ı Arabî’de kendisini kırmak için inen balyozu kıran sert kayaya, taşa da bu ismi verirler.

Kahr odur ki, rubûbiyyet da‘vâsında olanları helâk eyleye. Rubûbiyyet da‘vâsı da üç türlüdür. Biri; külliyyet ile Firavun, Şeddâd, Nemrûd misillilerin da‘vâsı gibi. Biri de ba‘ziyyet ile ki, anlar tanrılık da‘vâsında  değillerdir velâkin işleri onlara benzer. Zâlim pâdişâhlar ve beyler, paşalar gibi. Biri de temerrüdlük edenlerdir ki, bir işde “ben şunu şöyle  ederim, bunu böyle ederim” diye, hattâ “şu işi şöyle işlerim” dedikde inşâallâh demekde temerrüdlük, da‘vây-ı rubûbiyyetdir. Onun gibileri de Allâh te‘âlâ kahr edüb murâd etdiği işi nasîb etmez. Bu üç tâifenin üçü de makhûrlardır.  Da‘vâları mikdârı, aza az çoğa çok yine herbirisine kahr bir mahlûk yüzünden zuhûr eder, yoksa kahr eden mahlûk değildir.

Hak kulundan intikâmın yine ‘abd ile alır
Bilmeyen ‘ilm-i ledünnü anı ‘abd etdi sanır

İmdi bu kahrdan hiç kimse hâlî değildir. Her ne vakit ki kişi kendi nefsinde veya gayrıda bu sıfât-ı kahrı müşâhede ede, o kimse, Hakk  te‘âlâyı el-Kahhâru ismiyle zâkir olmuş olur, gerekse dili sâkit olsun.

El-Kahhâr olan Allah, varlığa boyun eğdirendir. O’nun ayet-i kerimeleri de (gerek satırda gerek kainatta yazılı olsun) Allah’ın akıllara boyun eğdirdiği, aciz bıraktığı yani El-Kahhar isminin tecellisi olan aletlerdir… Acz-i mutlakın idrakindeki insan da,  nefsine hoş gelse de Allah’ın yasakladığı durumlardan kendini korumak için bu isme muhtaçtır.

Eyle bu ismi vird subh u mesâ
Kahr ola sana ki kasd iden a’dâ
Hubb-ı dünyâ gide derunundan
Nefs-i emmare geçmeye sana fen
Sâlim ol mekr-i cinn ü şeytandan
Hisse al hâtem-i Süleymân’dan

Ey kulum nice bir düşmanın elinden bana ağla ve inle! Zira onu kahretmek mutlak bir iktidar sahibi olan benim elimden gelir. Benden başka kimse birşey yapamaz. Yanlız şu kaideyi koydum: Ey kulum! âciz olmana rağmen, onun kahrı için çalış ve onunla barışma, daima mücadelede bulun. Ben Allah’ım; onun kahrı için benden saygıyla ve inleyerek yardım dile. Can ve gönülden, tam bir sadakatla istersen, kendi kuvvetimi senin ellerine veririm ve senin elini, onun kahrından kuvvetli ve cesaretli yaparım. Nihayet, sen benim kuvvetimle, sıdk kılıcıyla düşmanı alt edersin. [Maarif-i Sultan Veled]

Herkesi kahrı lütuftan ayırt eder, anlar. İster bilgili olsun, ister cahil, ister aşağılık! Fakat kahır içinde gizli olan lütfu yahut lütuf içinde gizlenmiş bulunan kahrı az kişi anlar. Meğer ki gönlünde bir can mihengi olan ehlullahtan bir er olsun. [Hz. Pir Mevlana]

Tama’ ve hırsa uyup nefs ile makhûr olma
Rahatın zâil olur nâm-ı meşhûr olma
Sohbet-i ârif-i billaha eriş, dûr olma
Saltanat-ı mesned-i dünya ile mağrûr olma

El-Kahhar ismi-i şerifi sâfiyye makamının esrarıdır ve ism-i Kahhar’ın nuru hâlis siyahtır. “Ettim havâle nefsimi Kahhâr-ı âdile” deyip niyaza durduk Ey Allahım, bizleri bu siyah nurun esrarı ile zevklendir ve manasından hissedâr eyle…

Emin Dedemizin Duası

Cömertliğin, vermeye aşık olmasaydı can ne diye aşık olacaktı duaya… [Hz. Pir-i Destgir-i Münîr]

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

İnanmadığını söyleyen insanların bile çaresiz kaldıklarında duâya sarıldıklarına, içi boşaltılmış olsa da duâ kelimesinin lisânımızda önemli bir yer tuttuğuna, herkesin birbirine sık sık “Bana duâ et!” dediğine şâhid oluyoruz. Duâ etme isteği fıtrî midir?
İnanmayan insan yoktur. İnsanlar muhakkak bir şeylere inanıyorlar. İnanmıyorum dedikleri şeyler de aslında bir inançtır. Dînin kendisine imân diye teklif ettiği şeylere inanmıyor ama dinsizliğin birtakım formüllerine yahut da sloganlarına inanıyor. Zaten bu sloganlara inanmasa dîndâr olur. Meselâ; “Tanrı yoktur.” diyor. Olmayan şeyin ismi olur mu? Yani evvelâ varlığını kabul ediyor sonra reddediyor. Sen Tanrıya inanmamak konusunda tercih yapıyorsun, öteki de varlığına ve birliğine inanma kanaati taşıyor ve O’na inanıyor. Bu bakımdan bütün inançlardan, her türlü inançtan soyutlanmış nötr bir insan yoktur. Demek ki dinsizlik de imânsızlık da bir dîn gibidir. “İnanmıyorum.” diyen insana siz “Allah sizi kahretsin!” dediğinizde canı sıkılır. Bu bir bedduâdır. “Allah sana bütün iyilikleri ihsan eylesin, ne murâdın varsa versin.” gibi iltifatlarla, duâlarla dolu birtakım sözler söylediğiniz zaman o inanmayan kişi bundan memnun olur.

kazasker_dua

Safer Efendi (kuddise sırruhu’l-âlî) hazretlerinden naklen: Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Rızâeddîn Yaşar Efendiyyü’l-Cerrâhî’yi Üsküdar’da vükelâdan bir zâtın konağına mevlid cemiyetine dâvet edilmiştir. Kalabalık ve seçkin bir cemâat huzûrunda okunan mevlîd-i şerîften sonra hane sâhibi bir ufak çocuk getirerek “Efendi hazretleri çocuğumuz hasta, lütfen okur musunuz?” diye ricâ eder. Hâzırûnun içinde bulunan devrin Sıhhiye Nâzırı Hekim Paşa çocuk okunduktan sonra “Efendi hazretleri, efendi hazretleri! Bu gibi hastalıklar için zamanımızda tabâbet bir çok ilaçlar yapmıştır. Siz mürşitler bu zavallı milleti irşâd edeceğinize hâlâ okumakla hastalığı geçireceğinizi zannediyorsunuz” diye hakârette bulunur. Efendi hazretleri pür-celâl, Sıhhiye Nâzırı Paşa’ya dönerek “Bre hayvan herif, kalıbına bakılırsa adama benziyorsun, sen ne eşekmişsin” deyince, Sıhhiye Nâzırı Paşa’nın beti benzi uçar. Asabı bozularak titremeye başlar. Şeyh Efendi hazretleri “oğlum size ilacımı içirttim, bakınız bir kötü sözümle nasıl hasta oldunuz, kötü sözlerimin sizi hasta ettiği gibi kâinâtta en güzel söz Allah kelâmıdır, o güzel kelâm de o çocuğu elbette tesir edecektir” buyururlar. Paşa yerinden kalkarak şeyh efendinin elini dizini öper, özür diler ve “siz beni irşâd ettiniz, teşekkür ederim” der.

İnsan zayıf bir canlıdır. En kuvvetli, en sıhhatli zamanında bile bütün ihtiyaçlarım tek başına kendisi yapabilecek durumda değildir. Dolayısıyla ictimâî bir varlıktır, yani sosyal bir canlıdır. İnsanın dört beş sene süren bir çocukluk dönemi vardır. Sonra ikinci bir çocukluk dönemi ve öğrenim çağı, delikanlılık, orta yaş ve ihtiyarlık… Seksen yaşında felçli bir insan düşünün. Bu insanın Allah’tan başka sığınacağı, güç kuvvet kazanacağı hiçbir şey yoktur. Annesini, babasını, ablasını, bacısını tüm akrabalarım kaybetmiş, tek başına kalmış felçli hastalar vardır. Bunlar tek başlarına suyunu bile içemezler. Böyle bir canlının Yaradana ihtiyacı, duâya ihtiyacı vardır.

İnsan hem doğduğunda hem de ihtiyarladığında daha âciz ve yardıma muhtaç. Duâ ederken Yaradan karşısındaki konumumuz biraz da böyle mi olmalı?
Bu hususta büyükler şöyle diyorlar: Eğer Allah’a duâ edecekseniz duâyı fakr-ı mutlak ve acz-i mutlak halinde yapın. Fakr-ı mutlak, Allah’a olan ihtiyacımızın sonsuzluğudur. Acz-i mutlak, bizim gücümüzün yokluğudur. “Ya Rabbi! Benim kul olarak Sana hakkıyla ibâdet edecek gücüm yoktur. Ben bir hiçim.” Burada Yaradan’a karşı yaratılanın durumu söz konusudur. Eğer duâ bizim Yaradan’a olan borcumuz ise biz O’ndan isteyeceğiz. Varlığımız O’na bağlı olduğuna göre ihtiyaçlarımızın sağlanması da O’na bağlıdır. Tabiî O ekmeğimizi, sütümüzü elimize verecek değildir. Allah sebepler halkeder. Dünyaya gelmemiz için anne baba sebeptir. Başkalarının bize yardımı bir sebeptir. Allah başkalarının kalbine şefkât, merhamet düşürür, iyilik duygusunu düşürür; o iyilik duygusuyla kişi ihtiyaç sahiplerine Allah’ın lûtfu sayesinde yardım eder.

Vaktiyle Tesbihçi Asım Baba’dan dinlemiştik: “Hz. Numan Hacı Bayram-ı Veli Sultan(ks) türbesi etrafını mekan tutan muczuplardan Ali Baba, kapının kenarına oturmuş, önünde cebinden çıkardığı mendili bir tarafta, kendisi mendile sırtını dönmüş elini kaldırmış niyaz halinde, biraz yaklaştık “Ver de ki, versin, ver de ki versin…” makamında nimetin sahibine yalvarıyor…”

“Min külli şeyin sebebâ.” “Ya Rabbi! Bizim doğru yolda olmamız, ihtiyaçlarımızın karşılanması için bize hayırlı sebepler ihsan eyle.” diye duâ ederiz. “Yâ Müsebbibe’l-esbâb, ey sebepleri yaratan, ilk sebep! Bize hayırlı, uğurlu sebeplerle ihtiyaçlarımızı karşılamayı ihsan eyle!” deriz. “Yâ Mukallibe’l-kulûb, ey kalplere hükmeden Allah! Bizim kalbimizi imânda sabit kıl ve birbirimize olan muhabbetimizi, sevgimizi artır ki birbirimize yardım edebilelim.” Sevenler birbirlerine yardım edebilirler. Sevginin olmadığı yerde her şey birbirine düşmandır. “İnnemâ’l-mü’minûne ihvatün” âyeti boşuna gönderilmiş değildir. “Ey mü’minler! Siz birbirinizin kardeşisiniz. Kardeşlerin birbirini sevdiği gibi birbirinizi sevmeniz lâzımdır.” deniyor. Allah da bütün sevgilerin başına koyulmalıdır. Çünkü yaratan, yaşatan; besleyen, büyüten O’dur.

Amipten, karıncadan, file kadar hepsi Allah’ın yarattığı rızıkla besleniyorlar. Biz de koyunu, keçiyi keserek onlardan besleniyor, protein alıyoruz yahut ağaçların verdiği meyveler, ekinlerin verdiği tohumlar… Hepsi Allah’ın verdiği nimetlerdir. Bakıldığında biz Allah’ın lûtfu ve keremiyle yaşıyoruz. Her nimet şükrü gerektirir. “Aldığımız her nefeste iki tane şükür borcumuz vardır.” diyor Sadî. Onun için kâinâta, her şey bizimdir, her şey bize yardım etmelidir diye bakmamak gerekiyor.

minfadli_ozcay

Hz. Süleymân’a verilene bakılmalıdır. Bütün dünya nimetleri emrine âmâde kılınmıştır. Hatta rüzgâr bile. Bütün bunlara rağmen “Hazâ min fadlı Rabbî” demiştir. “Ya Rabbi! Bütün bu verilen nimet, devlet, servet, sultanlık, peygamberlik her şey Senin fazladan ihsanındır, keremindir.” “Ey Allah’ım! Ben de senin ihsanının, lûtfunun eseriyim. Beni ayakta tutan her şey de Senin verdiğin nimetlerdir.” Bunlar için şükretmek gerek. İslâm’ı kısa yoldan yahut da dindarlığı kısa yoldan tarif edecek olursak üç şey söylenir.

1-Fikir (geniş düşünce, tefekkür), 2-Zikir (Allah’ı zikretmek), 3-Şükür.

Şükürle tamam olur. Bütün dünyanın nimeti emrine verilse dahi Allah’a göre senin durumun sıfırdır. İster üç olsun ister milyarlar, trilyonlar, sayıyı sonsuza böldüğünüz zaman sonuç sıfır çıkar. Allah sonsuzdur. Biz mahdûd bir dünyada yaşıyoruz. Yani bizim her şeyimiz sınırlıdır. Gücümüz, ömrümüz, bilgimiz… Kaç kap kuru fasülye yiyebilirsin? Bir porsiyon yiyebilirsin, çok açsan bir porsiyon daha isteyebilirsin. Çok güzelmiş dersin üç porsiyon yiyebilirsin. Otuz porsiyon yiyemezsin. O fasulye senin midenden daha fazladır.

Her şeyimiz sınırlıdır. Midemiz, beynimiz, aklımız, ilmimiz, tecrübelerimiz, hayatımız, ömrümüz… Halbuki Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bütün imkânlar esmâıyla, gücüyle, ilmiyle, rahmetiyle, merhametiyle… Yani her yönüyle sonsuz bir kuvvet, kudretle karşı karşıyasın. O zaman sadece biz değil, bütün dünyayı, kâinâtı koysan O’na göre durumu sıfırdır. Öyleyse Hz. Ali (r.a.)’nin dediği doğrudur. Efendimiz (s.a.s.); “Hiçbir şey yokken Allah vardı, her şeyi Allah yarattı.” buyurdu. Efendimiz (s.a.s.) bunu buyurduğunda Hz. Ali (r.a.) o mecliste yoktu. “Ya Ali! Efendimiz bugün böyle buyurdu.” dediler. Hz. Ali (r.a.) de “El-ân kemâ kân – Şimdi de öyle.” dedi, öyleyse insan aczini, değerinin sıfır olduğunu bilmelidir. Eğer Allah’a duâ edeceksek karşısına geçtiğimiz anda biz sıfırız. İşte Buda’nın anlatmak istediği ‘nirvana’ budur. Yaradan karşısında kulun kendisinin sıfır olduğunu bilmesine acz-i mutlak, fakr-i mutlak diyoruz. Burası nasıl duâ edeceğimize aittir. Allah’tan istediğimiz zaman diyor ki; “Fakr-ı mutlak elbisesine bürünüp de Allah’ın karşısına geçin.” Çünkü Cenâb-ı Allah zenginlere zekâtı emrederken; ‘İnnemâ’s-sadâkatü lilfukarâi ve’l-mesâkinı diyor. (Tevbe:60) Fakirleri zekât verilecek sekiz sınıfın en başına alın, diyor. Sen de fakir olarak Allah’ın karşısına çıkarsan Allah’ın mânevi nimetlerinden, lûtfundan istifade etme hakkını elde edersin ve birinci sıraya geçersin.

Fakr-ı mutlak yüreğinde olacak ve “Ya Rabbi! Sana karşı sıfırım, hiçim! Hiç olarak huzuruna geldim, fakirim. Ben senden lütuf, merhamet, afv istiyorum.” şeklinde duâ edeceksin. Böylece Allah’tan gelecek mağfirete, rahmete, inâyete, nimete ilk nâil olacak sen olursun. Fakirler, sekiz smıfm en başında zikredilmiştir. Anladığımız zaman bu çok önemli bir noktadır. Bu, Kur’ân’ın gösterdiği yoldur, Kur’ân’ın ifadesinden ehlullahın çıkardığı mânâdır.

Atâullah el-İskenderî ve Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) fakr-ı mutlakı böyle anlatıyor. Hz. Mevlânâ da böyle anlatıyor Mesnevî-i Şerifte. Biraz da, biz anlayalım diye uzun uzun anlatıyorlar. Allah ‘ ulu’l-elbâb’ diyor. “înnefî zâlike le zikrâ li ulîl elbâb- Bütün bunlar üstün akıllılar için ibret alınacak şeylerdir” Yani aptallar bundan mânâ çıkaramaz.

Efendimiz (s.a.s.) Taif’e girince kendisini taşa tutmuşlardı, hatta Mekkeliler ile aralarına kan dâvası girmesinden korktukları için çocuklara, taşlan Efendimiz’in bacaklarına atmalarını tenbih etmişlerdi. Neticede Efendimiz (s.a.s.), bacaklarından kan sızarak çıktı Taif dışına. Orada Cebrail (a.s.) geldi ve dedi ki; “Yâ Muhammed! Allah’tan emir aldım, ne istersen onu yapacağım. İstersen şu dağları başlarına geçirip helâk edeyim hepsini!” Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ellerini açtı ve şöyle duâ etti: Ya Rabbi! Kavmim peygamber olduğumu bilmiyorlar, onları affet. Belki soylarından dînine hizmet edecek nesiller gelecektir”

Hz. Mevlânâ şöyle diyor: Sen zannediyor musun ki bu duâ sadece Taif’te kendisine işkence yapanlara ait kılınmıştır. Peygamber (s.a.s.)’in bu duâsı, kıyamete kadar gelecek bütün ümmet-i Muhammed için geçerlidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Taif’te kendisini taşlayan müşrikler için böyle diyorsa günahkâr da olsalar ümmet-i Muhammed olan insanları nasıl terk eder? Bu duâ ta kıyamete kadar bütün ümmet için geçerlidir. “Câhiliyye dönemi insanları mı daha azgındı yoksa 21. asrın insanları mı?” diye düşünebilirsiniz. Eğer câhiliyet ise aynı câhiliyet fazlasıyla devam ediyor. Zulümse, haksızlıksa aynısı kat be kat var. Taifliler için geçerli olan bu duâ, bu çağ için daha geçerlidir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm, ezelî ve ebedî, dünya durdukça hükmü bâkî kalacak olan bir kitaptır, kelâm-ı kadîmdir. Başka kitap gelmeyecektir. Dolayısıyla her devir, Peygamber devridir.

Diğer ibâdetler arasında duâ, kişinin üzerindeki tesiri ve kul-Allah ilişkisi bakımından nasıl bir yer ihtiva eder?
Bütün ibâdetler zaten duâdır. Duâ bütün ibâdetlerin başıdır. İlk ibâdet duâdır ve bütün dînlerde vardır. Kulun ihtiyacı bitmez. Bir genç kızın hayali iyi bir yuva kurmaktır. Yuva kurduğunda da ihtiyaçlar bitmez. “Ya Rabbi! Hayırlı bir evlâd ver.” denir. Evlâd verilince bu sefer de onu yetiştirme ile ilgili problemler başlar. Onun nasıl okuyacağı, meslek sahibi olacağı vs. düşünülür. Dolayısıyla insanın dünyayla olan bağlan bir türlü bitmez. Hep ihtiyaç ihtiyaç… Ve yaşadıkça ihtiyaçlarımız artar. İhtiyaçlarımız tedarik edildikçe de problemlerimiz artar. Bütün ihtiyaçlara para yetmiyor. Çünkü arzularımız, isteklerimiz çoktur.

Misal olarak anlatalım. Sakızağacı Şehitliği’ndeydik. Bir ağabeyimiz dedi ki; “Bir de Âşiyan Mezarlığından mezar yeri almak lâzım.” Başka bir ağabeyimiz; “Ya olur mu, bir insan iki defa ölmeyecek kil” dedi. “Olsun!” dedi. “Birisi yazlık, birisi kışlık olur.”

İhtiyaçlar sonsuzdur, imkânlar sınırlıdır. Bitmez tükenmez arzularımız vardır fakat bunları karşılayacak gücümüz yoktur. Ekonomik imkânlarımız da, ömrümüzün imkânları da, zamanımız da hepsini karşılamaya yetmez. O zaman bunların lüzumsuz olanlarından kurtulmak lâzımdır.  Mutlu olmak, lüzumsuz arzuları terk etmektir. Hz. Mevlânâ diyor ki; “İnsan zihnini en çok meşgul eden şey, ulaşılamayacak arzularının beyninde yer etmesidir.” Biz hep olmayacak, başaramayacağımız hayallerin peşindeyiz. En zoru da kalbin, zihnin bu olmayacak hayallerden kurtulmasıdır.

İşte biz şeytanı bunun için taşlamaktayız. O bir sembolik ifâdedir. Evvela büyük şeytanı büyük günahlardan kurtulmak için taşlıyoruz. Sonra ortanca şeytanı, daha sonra da küçük şeytanı küçük günahlardan kurtulmak için taşlıyoruz. Günlük ihtiyaçların en azından sevgisinden kurtulmalıyız ki gönlümüzde Allah sevgisine yer kalabilsin.

Peki bu dünyaperestliğimizle nasıl başa çıkacağız?
Terk edeceğiz. Sigara içenlerin sigarayı terk etmesi gibi. Terziye sipariş vermişsin yeni elbiselerin dikilmesi için. Eskileri ise tutuyorsun. Sana lâzım olmayan, ihtiyacım karşılamayan ve kullanmayacağın ne varsa verip kurtulmalısın. Aynen içindeki duygulara da bunu yapacaksın. Sigarayı terk eder, eski elbiseleri bağışlar gibi. Kaç senedir kalbinde tutuyorsun bir yazlık evin hayalini? Olmayacağını kabul et, olduğu zaman şükredersin. Dünyadan ne kadar çok şey beklersen o kadar mutsuz olursun. Çünkü en yakın kardeşin, güvendiğin adamlar bile isteklerini karşılayamazlar. O bakımdan Allah’a sığınmalıyız, Ondan istemeliyiz. Ne isteyeceksek O’ndan isteyeceğiz. O sebepleri halkeder, ayağına kadar getirir. İmkân doğar sen ona ulaşırsın.

Kavli duâ ve fiili duâ ne demektir? Mü’mine yakışan dua etme şekli ne olmalıdır?
Cebinde para var, bütün ihtiyaçların karşılanmış ve keyfin de yerinde. Kur’ân-ı Kerlm’den pek çok duâ okuyorsun ama akim fikrin başka yerde. Sadece dilin duâ yapıyor. İşte buna dil ucuyla yapılan duâ denir. Bunlar hiç işleme girmez. Dil ucuyla yapılan duâ kulak ucuyla geçilir gider. Hâşâ, Allah’ın kulağı yoktur ama Allah “Ben müminin kalbindeyim.” diyor, öyleyse duâyı yerinden yapmalısın.

Allah’ın iki tane evi vardır. Biri sembolik olarak Ka’be’dir. Allah’ın birliğine inananların kıbleye dönüp ibâdet ettikleri yerdir. Ka’be-i Muazzama denilen mübarek yere, kıbleye dönün yani İslâm ümmetlerinin birliğini sağlamak için keyfinizin istediği tarafa değil, bütün ümmetlerin döndüğü yere dönün. Bütün kuvvetler tek bir tarafa yönelirse o kuvvetler artarak çoğalır. Ama kuvveder yön birliğinden mahrum olursa birbirlerini yok etmeye uğraşırlar. Şimdi Ka’be’nin mânâsı kalmadığı için ümmet-i Muhammed birbirini yok etmeye çalışıyor. Bu bizim, kıblenin mânâsını kaybettiğimizi gösterir.

kabe_merkezinde

Bugün dünyada Müslümanların zulüm altında inim inim inleyişi kıblenin mânâsını kaybedişimizden mi?
Kuvvet katlanarak gider. Meselâ sen iki kiloluk bir kuvveti ikinci bir iki kilo ile aynı istikamete verirsen dört kiloluk bir kuvvet kazanmış olursun. Ama bunu ters tarafa verirsen sıfırlamış olursun. Halat çekme yarışlarında öyledir. Halatın her iki tarafında da sekizer kişi var diyelim. Ortada kuvvet sıfırdır. Çünkü iki taraf da halatı tam zıt yöne doğru çekmektedir. Halbuki bu kişiler aynı tarafa gelip halatı çekseler çam ağacını yerinden sökerler. Kıble de Müslümanlar kuvvet birliği, hedef birliği yapsınlar; ilimde, ibâdette, mâneviyatta yardımlaşsınlar, birlik olsunlar diyedir.

Yani fiziki olarak kıbleye dönmek yetmiyor değil mi?
Fizik kuralları ile mâneviyatın kuralları tıpatıp aynıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyuruyor; “Ed-dünya mezraatü’l- âhirah” Bu dünyada ne ekiyorsan orada onu biçeceksin. İyilik ekiyorsan iyilik biçeceksin. Fasülye ektiğinde nohut çıkmaması gibi. Yani fizik kuralları ile öbür dünyanın kuralları aynı şekilde çalışır. Hiç cehennem tohumu ekerek cennet ekini biçen var mıdır? Kötülük ekiyorsan kötülüğün getirdiği yere gideceksin. Bu gayet açıktır, formüller aynıdır. Biz bu dünyada kötülük yapan adamı nasıl ki hapse atıyorsak öbür dünyanın hapishanesi de cehennemdir.

Allah Teâlâ’nın birinci evi Ka’be’dir, buyurmuştunuz, ikinci evi…
Allah’ın ikinci evi, mü’minlerin kalbidir. Kalp ile yapılan duâ kabul olur. Yürekten yapılanı Allah kabul eder. Bir de fiilî duâ, fiilî şükür vardır. “Allah’ın sana verdiği maldan infak ediyorsun yahut Allah’ın verdiği ilimle hizmet ediyorsun. Allah sana güç kuvvet vermiş, sen de hiçbir karşılık beklemeden fakir fukaranın hizmetine koşuyorsun. Meselâ elinde file taşıyan yaşlı bir adam gördüğünde onun elinden o yükü almak, sırf Allah rızası için o yaşlı kimseye yardım etmek bedenen duâ, bedenen şükürdür. Böylece bedenin zekâtını vermiş oluyorsun. Zekât da, sadaka da, bir yere emek harcamak da bir nev’î fiilî duâdır. Şükrün en makbul olanı da fiilî olanıdır. Bir bayramda sen bana bir mendil hediye ediyorsun, ikinci bayramda ben sana bir seccade hediye ediyorum bu, fiilî bir şükür, fiilî bir yardımlaşmadır, amel-i sâlihtir. “İllellezine âmenû ve amilûs sâlihâti” denilerek amelle, fiille Müslümanlık tarif ediliyor. Namaz bir duâdır ama fiilen yapılan bir duâdır. Fiilî duâya en güzel misal de namazın kendisidir. Bir misafir geldiği zaman ayağa kalkmak, ona hürmet etmek, saygı göstermektir. Rükû dediğimiz şey de bir saygı ifadesidir. Peki secdeye kapanmak? O da bir saygı ifadesidir. Sonunda hiç oluyorsun.

Duânın hemen kabul edildiği yerler, zamanlar var mıdır?
Duâ üç yerde kabul olur deniyor: Birincisi; namazda iken secdede, sondur çünkü artık ondan sonrası yoktur. Hürmetin, Allah’a olan saygının son rüknü secdedir. Secdede de fiilen sıfırlanıyorsun, yerle bir oluyorsun. İkincisi; oruçta, iftara yakın saatlerde, ki orucun son rüknü de iftardan yarım saat öncedir. O, duâ saatidir. Üçüncüsü; hacda ihramda iken yani bütün dünya elbiselerinden soyunduğunda; “Geldiğim yerde bütün dünya elbiselerini çıkardım, Senin ihramına, Senin mahremiyetine girdim.” demiş oluyorsun. Mekke’de şehvet, hased, kıskançlık, öfke yoktur. Orada kızamazsın, kavga edemezsin. Orası ibâdet yeridir, dalaşma yeri değildir. Nasıl ki bir baba yemek sofrasmda çocuklarının birbiriyle kavga etmesini istemezse, bundan rahatsız olursa Allah da hacda bunlardan rahatsız oluyor. “Fe lâ refese ve lâ fusûka ve lâ cidâle fxl-hacc” buyuruyor Allah Teâlâ. İşte bu üç yerdeki fiil seni hiçliğe mahkum ediyor. Bir de bunu yüreğinde hissedersen bundan daha âlâsı olmaz.

Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde yer alan duâlar bize neler söylüyor?
Kur’ân-ı Kerîm’de ne varsa hepsi Müslümanlar içindir. Yani Hz. İbrahim’in duâsı, Hz. Yûnus’un, Hz. Âdem’in, Hz. İsâ’nın ve diğer peygamberlerin yaptıkları duâlar olarak aşağı yukarı Kur’ân-ı Kerîm’de yüzden fazla duâ, dilek vardır. Bunların hemen hepsi peygamberlere ait duâlardır. Hadîs-i şeriflerde bizzat Peygamber Efendimiz’in yaptığı duâlar vardır. Bunlar bize kopya verilmiştir. Yani siz de İbrahim (a.s.) gibi, Yûnus (a.s.) gibi duâ edin. Yunus (a.s.) balığın karnındayken; “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn. – Ey kendinden başka ilah olmayan! Seni teşbih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum.” Balığın karnında insanlardan veya dünya varlıklarından kimin ona yardım etmeye gücü yeter? Hz. Mevlânâ diyor ki; “îşte bu dünya balıktır. Biz de onun karnındaki Yûnus gibiyiz.” Stres dediğimiz şey dünyanın, ihtiyaçların üzerimize çökmesidir. “Allah’ım, beni bu dünya âfetlerinden, sıkıntısından, stresinden koru, hâlâs et!” diye duâ edelim. O dünya ile ilgili arzuları, istekleri terk etmedikçe dünya stresi seni terk etmez. Biraz önce anlattığımız şekilde içini evvela o isteklerden koruyacaksın. Kurtulayım derken acaba dil ile mi istiyorsun yoksa gerçekten mi istiyorsun. Gemiyi kurtarmak istiyorsan fazla yükleri atacaksın.

Bugün herkes ekonomik ve sosyal şartları ne olursa olsun aynı şeylere sahip olmak istiyor…
Dünya o kadar cazip hale getirilmiş ve ihtiyaçlar o kadar arttırılmış ki… Bir de bu ihtiyaçlar televizyon gibi başka yollarla sürekli reklam ediliyor. Bütün bunları sana en cazip renklerle, en güzel müziklerle, seslerle sunuyorlar. Hayat zorlaşmıştır ve önümüze çok büyük engeller çıkmıştır. Bütün bunlardan kurtulmak her babayiğidin kârı değildir. Eskiden bunlar yoktu. Biraz adam kendini toparlayınca bu ihtiyaçlardan silkiniyordu. Hele bir de tekkeye gittiği zaman orada mürşid varsa, ona yardım edecek ehil insanlar varsa… “Gel evlâdım, bırak dünyayı, sen şu kuyudan su çek!” deniyordu. İnsanlar, kendilerine verilen iki üç tane görevle mutlu oluyorlardı. Bugün medeniyet bizi esir almıştır. Hayat dediğimiz şey üzerimize düşman gibi yükleniyor. İnsan bugünkü ihtiyaçların altında eziliyor. Aslında biz zavallı insanlarız. Çok kötü şartlarda yaşıyoruz ve çok ihtiyaçlar var. Meselâ cep telefonu çok büyük kolaylık, hatta çoğu yerde onun için büyük nimet diyoruz. Televizyon ile bütün dünyadan haberdâr oluyoruz. Haberdâr oluşumuz bize ne veriyor? Bunun bir hesabını yapmalıdır. Amerika’da sel olmuş, 150 kişi ölmüş. Güney İngiltere’yi fırtına vurmuş vs. Bunların sana üzüntüden başka verdiği nedir? Yani bunlar senin durumunu değiştiriyor mu? Yok. Ama televizyon sürekli satıyor.

Kanıksadığımız için artık yeterince üzülemiyoruz bile…
Bu medeniyet ihtiyaçlarımızı çoğaltıyor, ruhumuzu törpülüyor, acılarımızı değiştiriyor, bizi başkalaştırıyor. Aslında bununla savaşmamız lâzım. Bu düzenle savaşmamız, buna karşı tedbir almamız lâzımdır. Bu da kendimizi çekmekle ve Allah’a sığınmakla mümkündür. Allah’a sığınacağız, başka çaremiz yoktur. Allah’a sığınmanın, yalvarmanın şartlan eski insanlarınkinden daha fazladır. Eskiler az istiyorlar, çok şükrediyorlardı. Şimdiki insanlar çok istiyorlar, az şükrediyorlar. O zaman da olmuyor.

‘Peygamberler ve velîlerin her hali duadır.’ diyor kıymetli mütefekkirimiz Nurettin Topçu. Peki duânın hal olması ne demektir?
Biz duâyı Allah’a yakınlaşmak için yapıyoruz. Onlar zaten ruhen Allah’a yakınlar. Onların her halleri duâdır derken onu kastediyor. Namaz için Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyuruyor ki; “Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet edin” Şayet sen O’nu görmüyorsan Allah’ın seni gördüğünü bil. İşte peygamberler ve ârifler Allah’ın her an kendilerini gördüğü bilinci içinde yaşarlar. Allah bizi her zaman her yerde görüyor. Bunu bildiğimiz zaman her halimiz duâdır. Attığımız adım da, yaptığımız her iş de duâdır. Mesele o imâna, o bilince erebilmektir. Söylendiği zaman anlıyoruz, ama yaşarken unutuyoruz. Meşhurdur; Hazret-i Ömer, bir gece vakti mutad olduğu üzere Medine sokaklarım dolaşırken önünden geçmekte olduğu evde bir ana kızın tartışmasına muttali oldu. Ana, kızma; “Kızım, süte biraz su karıştır!” diyordu. Kız ise; “Anacığım, halife süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” diye karşı çıkıyordu. Ana, kızının sözlerine sert çıkarak; “Kızım, gecenin bu saatinde halife süte su kattığımızı nereden bilecek?” Kız anasının bu sözlerine karşılık şöyle dedi: “Anacığım! Halîfe görmese de Allah görüyor.” Bu kız, daha sonra Emîru’l-mü’minîn’in gelini oluyor.

“Vallâhu basîrun bil ıbâd – Allah kullarını görendir”; “Vallâhu bimâ ta’melûne habîr – Ne yaparsanız haberdârdır.“Vallâhu bimâ ta’melûne basîr – Yaptıklarınızın hepsini görmektedir. Bütün bu âyetler bize bir bilinç kazandırsın diyedir. Kur’ân’a inanıyorsan, beyânlarına, ifadelerine inanıyorsan, Allah’ın sıfatlarına ve kudretlerine de inanacaksın. Allah bizi görüyor. Bitti Her yerde ve her zaman görüyor. Hatta derler ki karanlık gecede kara karıncanın kara kaya üzerinde yürüdüğünü bile görür. Allah için gece, gündüz, karanlık, aydınlık diye bir şey yoktur. “İnnellâhe latîfun habîr – Allah ince işleri görür, bilir; her şeyden haberdârdır. Biz havayı görmüyoruz ama nefes alıp verirken onu hissediyoruz, yaşıyoruz. Allah Teâlâ da hava gibi her yerdedir. Yarattıklarını başıboş bırakmamıştır. Bu bilinçle yaşadığm zaman her halin ister istemez duâ olur.

Tarikat geleneğinde virdler nasıl tertip edilmiştir, isteyen herkes vird okuyabilir mi?
Evrâd, Esmâü’l-Hüsnâ’dır. Cenâb-ı Hakkın Kur’ân-ı Kerîmdeki bütün isimlerini zikrediyoruz, söylüyoruz. Cenâb-ı Hakk; “Vezkurullâhe zikran kesîran – Allah’ı çok zikredin.” buyuruyor, ister Allah diye duâ edin, ister Rahman diye duâ edin; hangi güzel ismiyle Allah’ı anarsanız o duâdır, Allah’ı zikirdir. Kur’ân bize bu yolu açmıştır. Biz Allah’ın bütün isimlerini birlikte zikrediyoruz. Bu isimler Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiştir; Latif, Habîr, Alîm, Hakîm, Azîz, Gafur, Settâr’dır. Evradda isimleri kompozisyon halinde bir araya getirmişlerdir. Sevgiliyi bütün güzellikleri ile vasfediyorsan, her şeyi yaratan Allah’ı neden bütün güzel isimleri ile anmanın bir mahzuru olsun? Allah’ı hangi ismi ile anarsan güzeldir, bütün isimleri ile anarsan daha güzeldir.

Tarikat düşmanlığı yapıyorlar şimdi. Tarikat ehlinin yaptığı farklı bir şey yoktur. Belki senden biraz daha fazla namaz kılıyor, duâ ediyorlar. Sen de onlara duâ et. Ama tarikatı kullanıp da yanlış yapanlar vardır. Fakat onlardan bize ne! Biz doğrunun müdafaasını yapıyoruz. Birisi “Mehdiyim” diyor. Toplamış başına câhil adamları, dünya saltanatı kurmuşlar. Sen onun yanlışını neden Hz. Mevlânâ’ya, Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri’ne fatura ediyorsun. O bu işin hakikîsidir, öteki de istismarcısıdır. Zaten altının sahtesi olur, tenekenin olmaz ki! Hz. Mevlânâ buyuruyor ki; “Ehlullah size fazla bir şey söylemez.” Bir adam sırlardan çok parlak konuşuyorsa o adam sahtekârdır. Evrâd-ı Mevleviyye ile evrâd-ı Nakşbendiyye birbirinden farklı değildir. Sadece miktarlarda ve tertip sırasında birtakım değişiklikler vardır. En ağır evrâd da hakîkî Bektaşîliktedir. Çok büyük tesbihâtları vardır. Melamîlikte de vardır. Nakşîsi, Kâdirîsi, Halvetisi aynıdır. Kılık kıyafet, destar sarmak, tac giymek, şekil önemli değildir. Evrâd, zikir müşterektir. Mevleviyye’de her gün sabah namazından sonra okunacak duâlar vardır. Çekilecek tesbih vardır. Meselâ 166 tane Allah lafzı verilir. O sürekli artar. 266 olur, 1066 olur. İstediğin kadar Allah diyebilirsin fakat bu, ilaç almak gibidir, doktor tavsiyesi ile alırsan daha fazla faydasını görürsün. Kendi bildiğin gibi ilaç alırsan bazen yan tesirleri ile çarpılırsın. Başın ağrıdığında ağrı kesici alıyorsun. Bunun için doktora gitmiyorsun. Ama ciddi bir şey olduğu zaman gidip doktora görünüyorsun. O bakımdan evrâd ilaç almak gibidir. Bir bilene danışacaksın.

Mürşid, doktor ise çekilecek ya da okunacak miktarı hastasının durumuna, hastalık derecesine göre mi belirler?
Sen lisede, üniversitede okuyan bir çocuğa “Günde on bin kelime-i tevhîd çekeceksin.” dersen o çocuk dersi bırakıp teşbihi çekmeye koyulur. Ona vereceğin günlük miktar çekebileceği kadardır. Adamına göre, ihtiyaca göre vereceksin. Meselâ süt emen çocuğa bir somun ekmeği yedirebilir misin? Çok çok bir lokma ya da bir bisküvi verirsin. Gerçek mürşid bunları bilir. Adama hangi evrâdı vereceğini bilir. Bakar ki müsrif, elinde avucunda bir şey bırakmıyor, çok para harcamayı seviyorsa ona tutumlu olmayı tavsiye eder. Cimri adama da tutumlu olmayı tavsiye ederse bu adam ne olacaktır? Kendisi için bile para harcayamaz hale gelecektir. Onu para harcamaya teşvik edeceksin. “Allah sana vermiş sen de vereceksin.” diyeceksin.

Pek değerli vaktinize kıydık, affola…


… Çok döndün dolaştın, yeter artık; duaya başla; bundan böyle âmin sözüyle kulağını beze. Hele sustum ben; sen selâmımı götür, saygılarımı söyle… Elinde duadan başka bir şey olmayan ne yapabilir ki?  [Hz. Pir-i Destgir-i Münîr]

Der beyânı hal

Der beyânı hal söyler bir nutk-u şerif

ahmed_sirri_baba
Tahammül kûşesin tutsam bu bir şaşkın gedâ derler
Kemâl-i rütbe kesbetsem aceb tarz u edâ derler
Eğer sâkit olup bir kimseye sohbet dimez isem
Tekebbür kendisini almış derûnu pür-riyâ derler
Otursam ârifâne söylesem mîr kelâm olsam
Kamu halkı usandırdı yalancı dâimâ derler
Sim ü zer derdine düşsem diyeler ehl-i dünyâdır
Bu derviş olmamış hâlâ işi bâd-ı hevâ derler
Yakında olmasa hizmet çıkıp terk-i diyâr etsem
Kamu halkı dolandırdı kaçan deyne revâ derler
Türâbî kendini halka beğendirmek ne müşküldir
Alâikten berî ol sen, buna “âlem-i fenâ” derler
Turâbi Ali Baba (v.1868)



himmeti

Fâilâtün fâilâtün fâilün

İçi dışı ucb ü kibr ile dolu
Kendi olmuş nefs ü şeytanın kulu
Bulmadı Hakka giden doğru yolu
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Câh ile elin eteğin öpdürür
Hud’a ile elde varın kapdırır
Sim ü zerden kasr-ı âla yaptırır
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Bir seyisin postu giymiş eğnine
Hem cevâhir saat asmış boynuna
Aklım erişmez bu halkın oynuna
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Hükm ider kadılar aslın bilmedin
Nedir o? ben şahidim der görmedin
Der yalanı yer haramı durmadın
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Vâiz-i şehrin sorarsan halini
Kendi tutmaz dediği akvâlini
Himmetî seyret bu halkın âlini
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider
Şeyh Himmet Efendi (v. 1683)

tevhid

Hak Dostu: – Sen gitmeden O gelmez 
Halk: – Ben Hakkım (ene’l Hak) deme; O Haktır (Huve’l Hak) de kurtul
Hallac: -Ben zaten öyle diyorum ama siz O’nun gâib olduğunu söylüyorsunuz. 


Gâib:Gözönünde bulunmayan, hazır bulunmayan
Huve: O. 3. tekil şahıs zamiri esk. muhatap gâib
Ene: Ben. 1. tekil şahıs zamiri

Ummandan inciler

Vaktiyle sosyal paylaşım mekanlarında sızan nükteleri, yeri belli olsun, özünüze tesir eylesin, bir hayra vesile olsun diye derleyip topladık. Şifâ olsun efendim…

tavsiye

Ey dost,
Ömür yarının ümidiyle geçip gitmede, gafilcesine kavgalarla, gürültülerle erimede. Ömrünü içinde bulunduğun bugün say; bir bak bakalım ne sevdayla geçiyor? Gah kese kavgasıyla, gah kâse ümidiyle gidiyor ömrümüz; her nefes ömür sermayen erimede. Ölüm bir bir çekip alıyor bizi; akıllıların beti benzi onun heybetinden sararıp soluyor. Ölüm yolda durmuş bekliyor; ticarete dalansa seyre seyrana gitmede. Ölüm anıştan da yakın bize; fakat gaflete dalanın aklı ondan uzaklaşıp nerelere gitmede bilmem ki…


Ey can,
Bedeni besleyip geliştirmeye bakma, sonunda kurban olacak zaten; gönlü beslemeye bak, çünkü odur yücelere giden. Şu leşe yağlı ballı şeyleri az ver; çünkü kalıbını besleyen rezil rüsvây olup gidiyor. Cana yağlı ballı tefekkür, idrak, aşk gıdasın ver de gideceği yere kuvvetli gitsin. Nicededir saksıyı süsleyip durduğun yeter, gönül çiçeğin su bekler.

Ey ümidi gözleyen!
Ama sen yine de sevgilinin azarını görüp de ümitsizliğe düşme; oruç zahmetinden sonra bayram günü gelir çatar. Bil ki azarlama oldukça sevgi de vardır; her eksik tamam olmada, kemale doğru çekilip gitmede…

Ey Rabbimiz!
Kuruyan gönül çiçeğimize can veren senin vuslat yelindir, ümit dalına bir esinti gönder. Yüce bir yardan aşk seli geldi, Habibin aşkına olsun vuslatınla bir bend kur o sele…

su_kenarinda

Madem halis bir niyetle bu sözü tutmaya and içtin, hal ve meal bakımından tuzakların afetinden emin olasın. Bu tehlikelerle dolu pusu yerinde ebedî olarak uyanık bulunasın; öyle olsun ey âlemlerin Rabbi!

Unutma beyaz bir kağıda yazı yazarsan o yazı, kağıda bakar bakmaz okunur… “Onlar severler onu; O da onları sever” [5:54] makamı, kimi severse en küçük kusurunun bile yüz binlerce karşılığını verir; en önemsiz kusuruna dahi yüzbinlerce günah yazar; ama başkaları, dağlar kadar günah işlese kusurlarına bakmaz onların.

Madem halis bir niyetle bu sözü tutmaya and içtin, hal ve meal bakımından tuzakların afetinden emin olasın. Şu tehlikelerle dolu pusu yerinde ebedî olarak uyanık bulunasın; öyle olsun ey âlemlerin Rabbi!

Unutma beyaz bir kağıda yazı yazarsan o yazı, kağıda bakar bakmaz okunur… “Onlar severler onu; O da onları sever” [5:54] makamı, kimi severse en küçük kusurunun bile yüz binlerce karşılığını verir; en önemsiz kusuruna dahi yüzbinlerce günah yazar; ama başkaları, dağlar kadar günah işlese kusurlarına bakmaz onların. Kimin başını ovaya saldılarsa bil ki bu, yabancılık alametidir!

Bu söz, yoksullar padişahının armağanıdır. Allah sözün ve tabi olanın kadrini yüceltsin…


Bu söz, yoksullar padişahının armağanıdır. Allah sözün ve tabi olanın kadrini yüceltsin…

yoldsim_gel

Boya, boyacının o şeyi bizzat kendisinin görmek istediği, başkalarına görünmesini istediği haldir. Sıbgatullah [2:138] “Allah’ın boyası” O’nun bizi kendi nazarında görmeyi, başkasının nazarında görünmeyi murad ettiği haldir. 


Alırsın, küpüne daldırırsın; hepsini de bir renge boyarsın… Hepsi de can kesildi mi senin ışığını verir, senin izini gösterir.

Allah’dan daha güzel boyası olan kim? Çağın gürültüsünden, zamane kirlerinden el aman… Ya ilahî, bizleri ten mezbelesinden kurtar da en güzeline boyadığın Hazreti insan makamına eriştir. İşte bu makamı, yaratılmışların efendisi hürmetine bize kolaylaştır ya huu

kucuk_kus

Güneşi, bende bir zerrecik dahi ihtiyâr bırakmadı. Benim ihtiyârım olursa O’nun ihtiyârı nerde kalırdı zaten! Yaprak gibi yukarıdan aşağı sallanır, kucağından başka bir yere düşerim diye tir tir titrerim…

Her ne günah ettiyse peşiman yaprağını ayırma dâmeni pâkinden; ellere, yellere verme; ala yellere, bora yellere, kara yellere, kara yellere …



Ben garibim, Sen inâyet eyle Allah aşkına…

Büyüklere Masallar I

Paha biçilmez fakirin gönül zenginliğine, biz yine yelken açalım bir masalın enginliğine; eee ne de olsa düz bakan şaşı olmaz, masalın yaşı olmaz

Efendim, zamanın birinde, bir adamla karısı, büyük bir şehrin kenar bir mahallesinde yaşarlarmış. Adamın elinden bir iş gelmez, kadının sesine kuş gelmezmiş. Şükredermiş hallerine ama, halleri hal değilmiş. Kurttan aç, yılandan çıplakmış garipler. Üst yok, baş yok; ekmek yok, aş yok…

masal_minyatur1
Gecelerden bir gece, mumsuz evlerinin küçücük penceresinden dolunayın sızdığı ışığın aydınlığında oturmuş, gözlerini dizlerine düğümlemişler. Ne adam dört demiş, ne kadın dokuz. Bir süre öylece oturduktan sonra, kadının gırtlağına bir tıkırdı, dudağına bir lakırdı gelmiş. Demiş ki:

“Ey efendi. Bunca yıldır evliyiz. Hangi işe el attınsa eline geldi. Zamanında okumuş yazmış olsaydın; şimdi padişahın has adamı olurdun. Bak, rüya tabir edenlere bile padişah ne ihsanlarda bulunuyor. Kese kese altınlar, hatta sarayında makam veriyor. Ama sen…”

Adam, dayanamamış. Karısının sözünü kesmiş.
“Hatun kişi dinle beni! Ben cahil bir adamım. Padişah beni ne yapsın? Biz çulumuza oturup, halimizi bilelim. Sıkma canını. Rızkı veren Allah’tır. Yüce Rabbim hiç deldiği boğazı aç mı koyar?” demiş.

Kadın burnunu çekmiş, omzunu silkmiş: “Onu bunu bilmem” demiş. “Yarından tezi yok sen de rüya tabircisi olacaksın. Tellâl çıkıp da padişahın rüya gördüğünü söyler söylemez, hemen sarayın yolunu tutacaksın”
Adamcağız, ne demişse karısını razı edememiş. Kadın, direndikçe direnmiş. “Eğer dediğimi yapmazsan sana hakkımı helal etmem. Hem de alır başımı geldiğim yere giderim” demiş. Neyse ki, adam diklenmemiş de, olay daha fazla büyümemiş.

O geceki rızklarını da, tavada pişirip, sapında yemişler. Şükredip yatmışlar. Gelin görün ki; kadın yatmış sağına, dönmüş soluna, düşmüş uykunun yoluna. Adamcağızı uyku mu tutar gayrı? Dönmüş durmuş sabaha kadar. Seher yeli eserken, bir tutam uyku mu üflemiş gözlerine yoksa, ne olmuş? Eh, kirpikleri şöyle birbirine değer değmez tellâlın sesiyle sıçrayıp kalkmış. Abanmış pencerenin pervazına, kulak vermiş tellalın avazına. Tellâlın sesi de sıtma görmemiş cinstenmiş hani. Davula üç tokmak vurup, kükrüyormuş: “Duyduk duymadık demeyin ey ahâliii! Padişahımız bir rüya görmüş. Her kim ki, rüyayı tâbir etmek dilerse saraya gelsin. Duyanlar duymayana iletsiiin!..”

Adam bir karısına bakmış, bir sokakta haykıran tellâla. Giyinmiş çıkmış. Ayrandan aşağısı su. Ölmüş eşeğin kurttan olur mu korkusu. Düşmüş yola. Şehre girerken, kenar mahalleleri ana kentten ayıran surlar varmış. Surun kapısından girmeden önce, biraz soluklanmak, biraz da düşünüp cesaret toplamak için bir taşın üzerine çökmüş. Garibim başlamış düşünmeye; gidip de padişaha ne diyecek? Doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış.  İkide bir vazgeçer gibi oluyormuş ama, karısı gözünün önüne gelince yutkunup kalıyormuş.

Birden… birden bir ses duymuş. Sağına soluna bakmış, ama kimseyi görememiş. Derken, bir ses daha duyulmuş. Adam bakmış ki, kara benekli ak bir yılan, karşı duvarın göçüğünden kendisine sesleniyor. Önce korkmuş, sonra dinlemiş. Yılan: “Merhaba yabancı” demiş. “Seni bu kapıdan girerken hiç görmedim. Yoksa rüya tabir etmeye mi gidiyorsun?”

“Hee” demiş adam. “Nerden bildin yılan kardeş”
Yılan ıslık gibi gülmüş: “Gözünün duruluğundan, ağzının kuruluğundan…” demiş. Sonra da eklemiş. “Fukara ve acemi birine benziyorsun. Yaklaş, yaklaş da sana yardım edeyim ey darda kalmış adam…”

Adamcağız sesini çıkarmadan yılana yaklaşmış, araları bir adım kalınca durmuş. Yılan başlamış konuşmaya:
“Buradan doğruca saraya git” demiş. “Sakın içeri girerken ezilip büzülme. Sakın tevazu gösterip boyun bükme. Kapıdakilere büyük harflerle konuş. Ağzını büzerek, gözlerini süzerek konuş. Padişahı görebilir miyim deme, padişah beni bekliyor de. Padişahın karşısına çıkınca, kendini tanıtmak, uzun uzun laf etmek aptallığına düşme. Ona de ki, bir rüya görmüşsünüz devletli padişahım. Rüyanızda koyun görmüşsünüz. Tabiri ise şudur: Çevrenizdekiler koyun gibidirler. Senin çalacağın ıslığa göre hareket ederler. Bunların iyi bir eğitime ihtiyaçları var. Tabii, padişah hayretler içinde kalacak ve sana bol bahşiş verecek. Buradan geçerken, aldığının yarısını bana vereceksin…”

Adam, yılana teşekkür edip, sarayın yolunu tutmuş. Adam yılanın dediklerini aynen yapmış. Padişahın huzuruna çıkar çıkmaz: “Selamünaleyküm padişahım” demiş. Sonra da: “Rüyanızda koyun görmüşsünüz. Tabiri de insanlarınızın koyun gibi saf ve uysal olmalarıdır. Onları biraz eğitirseniz iyi olur…” diye eklemiş.

Padişah hayretler içinde kalmış. “Yahu” demiş. “Rüya tabirinize bir diyeceğim yok ama, kimseye anlatmadığım rüyamı nasıl bildiniz efendi?” Bizimki, yılandan aldığı derse uygun olarak, gözünün birini hafifçe kısmış, ağzını biraz çarpıtarak gülmüş. “Padişahım” demiş. “İzin verin de, bu kadarcığını bilelim. Çünkü biz, yıllarca Çin-i Mâçin’de bunun eğitimini aldık…” Eh, bir iki de anlaşılmaz laflar edince, padişah sakalını avuçlamış, hayranlıkla bu adama bakmış, bakmış. Ve iki kese altın vermiş.

Bizimki, iki kese altını görünce, az daha aklını oynatacak olmuş. Sevinçle tutmuş evinin yolunu. Tam kapıdan çıkarken, aklına yılan gelmiş. Yavaşça yılanın bulunduğu göçüğe gitmiş. Seslenmiş ama, yılan cevap vermemiş. Adamcağız, bir kese altını göçüğün içine atarak yola koyulmuş. Eve geldiğinde, karısı henüz yeni uyanmışmış. Altın dolu keseyi atmış eteğine, kadının somurtuk yüzü dönmüş bal peteğine.

Bir süre bu altınları harcayarak güzel bir hayat sürmüşler. Ve kadın, verdiği bu akıldan dolayı kendine hep payeler çıkarmış… Gel zaman, git zaman paralar suyunu çekmiş ama, padişah bir rüya daha görmüş. Tellal daha, “Ey ahaliii” der demez, kadın başlamış adamı itip dürtmeye. Adamcağız, bir önceki olayı on defa anlatmış, “Yılanı bir daha nerde bulurum?” demişse de, karısına söz dinletememiş.

Düşmüş yola. Gayrı işi öğrendi ya. Şehre girilen kale kapısının yanında durmuş. Sağına soluna bakmış. Kendini emniyete alınca da, göçüğe yaklaşmış. Başlamış yalvarmaya: “Aman yılan kardeş, yaman yılan kardeş. Paramız suyunu çekti. Bir rüya daha görmüş padişah. Rızkı veren Allah ama, sebebi de inkar etmek günah. Çıkar şuracıktan başını, sevindir kardaşını…” Önce bir tıslama sesi duyulmuş, sonra da yılanın başı görünmüş: “Merhaba dostum” demiş. “Sen sözüne sadık biriymişsin. Sana yardım etmek görevim. Yine aynı şartlarla, yani aldığının yarısını bana vermen kaydıyla sana yardım edeceğim…”

Yılan, padişahın gördüğü rüya ile tabirini bir güzel anlatmış. Yapması gereken hareketleri bir güzel ezberletmiş…
Adam düşmüş yola. Padişahın huzuruna hemen alınmış. Huzura gelir gelmez: “Selamünaleyküm padişahım” demiş adam. “Rüyanda tilki görmüşsün. Çevrendekiler tilki gibi kurnaz. Ayağını biraz denk alırsan iyi olur” Padişah, yine hayret ve hayranlıkla adamı seyretmiş. Sakalını eline alıp, bir süre düşünmüş. Adama hak vermiş. Sonra da, dört kese altın ihsan etmiş adama…

Bizimki, sevinçle eve koşmuş. Tam kale kapısından çıkacakken, aklına bir kurnazlık gelmiş. İçinden, “Yahu” demiş. “Ben deli miyim? Yılan ne yapacak altını. Şimdi şu dört kese altından ikisini neden yılana vereyim? Bu altınlar bana ömrümce yeter…”

Ayaklarının ucuna basarak, kenar kenar kapıdan çıkmış. Bir güzel tüyüvermiş oradan. Eve gelince, karı-koca altınları yere dökmüş, gözleri doyuncaya kadar şıngırdatıp seyretmişler…

Akar su yüzünde saman durur mu?.. Dünya durmadıkça zaman durur mu? Zaman akıp gitmiş, bizimkiler yaşayıp gitmişler. Gel zaman, git zaman, paralar yine suyunu çekmiş. Hazıra dağ dayanmaz. Aşına aşına bakır kaptan kalay gider. Kolay kazanılırsa, kolay gider…

Bizimkiler bol buldular ya; böreğin tazesini, suların gözesini ister olmuşlar. Har vurmuşlar, harman savurmuşlar. Geminin dibi kayaya oturunca durmuşlar… Yaradan rızkını vermez mi kulunun? Yine bir rüya görmüş padişah. Aklı başında olanlar, aklı başında rüyalar görürler. Öyle, ayakta uyuyup, kuşluk vakti kırk rüya görenlerden değilmiş padişah. Rüya görürmüş ama, rüyası riya görmezmiş. Bakınca, gönül gözü görürmüş. Görünce kabuğu değil, özü görürmüş…

Her neyse. Davula vurulup, tellal ünleyince sokakta, bizimkini sıtma tutmuş; titremiş yatakta. İçinden: “Ah ne olaydı, ne olaydı? Yılana karşı bu ihaneti yapmayaydım da, yanına varmaya yüzüm olaydı…” demiş. Sonunda, karısının da ısrarı üzerine kalkmış, düşmüş yola. Kale kapısına gelmiş ama, seslenmeye yüzü yokmuş. Bir taşın üstüne oturmuş, boynunu bükmüş durmuş. Ne kadar oturmuş bilinmez. Birden, bizim kara benekli ak yılanın başı görünmüş göçükten. “Merhaba dostum” demiş. “Yine bir müşkülün mü var?”

Adamcağız başı önünde susup durmuş. Yılan, daha fazla ezilmesine razı olmamış: “Senin günahın yok dostum” demiş. “Padişahı rüyasında tilki gören şehrin, insanlarının kurnaz olması normaldir. Kendinden bekleneni yaptın. Ben gücenmedim. Yaklaş, yaklaş da, sana yardım edeyim…”

Adam, ezile büzüle yaklaşmış. Yılan, bizimkinin suçunu hoş görüp de, yine yardım edebileceğini söyleyince işler düzelmiş. Adam, bin bir dil dökerek özürler dilemiş. Yılan da, yine alacağı altınların yarısı karşılığında, padişahın rüyasıyla yorumunu bir güzel anlatmış…

Bizimki yola düşmüş. Gayrı tanınıyor ya, hemen padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişahı hürmetle selamlayan adam, bilgiç bilgiç başlamış konuşmaya: “Sevgili padişahım. Rüyanda, dişleri kanlı kurt görmüşsün. Kurt canavardır. Yorumuna gelince. Efendim, adamlarınız kurt gibi düşünmeye başlamışlar. Birbirini parçalamak, yemek ve zarar vermek istiyorlar. Bu konunun üzerine ivedilikle eğilmeniz gerek. Aralarına muhabbet tohumları eklemelisiniz. Kurt adamlarınızı da gözden ırak tutmayınız. Ola ki, hem size, hem de çevrenizdeki iyi insanlara zarar verebilirler. Adamlarınızı iyi tanımalısınız…”

Padişah, bu yoruma çok sevinmiş ve bizim sahte tabirciye tam on kese altın ihsan etmiş. Altınlarını alan adam, sevinçle evinin yolunu tutmuş. Ama, bu defa tüymeyi düşünmemiş. Doğruca yılanın bulunduğu yere gelmiş. Yılan, duvarın göçüğünde bekliyormuş…

“Geldin mi?” diye gülmüş. “Neyse ki, bu defa dürüst davrandın. On kese altın almışsın. Beşini şu deliğe atıver de git…”
Adam, sözde keselerden beşini ayırmak için altınları yere koymuş ve. Ve yerden kaptığı irice bir taşı, yılanın kafasına fırlatmış…

Yılan, atak davranıp, başını delikten içeri çekmiş. Adamın attığı taş boşa gitmiş ama, aklı da başına gelmiş. Yaptığına pişman olmuş. Bir utanmış, bir üzülmüş ki. Ama neye yarar? Oturmuş yılanın bulunduğu göçüğün üzerine, başlamış ağlayıp yalvarmaya. O kadar yalvarmış, o kadar özürler dilemiş ki, sonunda yılan dayanamamış, başını delikten çıkarmış… “Üzülme dostum” demiş. “Padişahı rüyasında kurt gören şehrin insanlarının, birbirlerini yemesi normaldir. Ama sana bir nasihatim olacak ve bir daha da beni göremeyeceksin. Şimdi beni iyi dinle…”

Yılan, sözünün burasında delikte kaybolmuş. Tekrar çıktığında, adamın daha önce deliğe attığı altınları da çıkarmış ve demiş ki: “Bak dostum. Birine dost diyeceksen, sözün yalan olmasın. Binde bir çıkar. Dost diyeceğin kimse bir yılan olmasın. Bin düşün, bir karar ver. Bir işinde bin plan olmasın. Gereksizce, yık, köhnemiş binayı. Ama altında kalan olmasın…”

Bizimki, başı önünde, mahcup ve üzgün dinlemiş. Ama yılanın söylediği her kelime, bir ok gibi can evine saplanıyormuş…

Yılan, devam etmiş. Demiş ki: “Zamanında zulüm görmeyen kolay kolay zalim olmaz. İlimsiz alim olmaz. Taşıma suyla değirmen dönmez, üflemeyle güneş sönmez. Yaslandığın en sağlam duvar bile bir gün yıkılır. Çıktığın merdiven ne kadar dik olsa, bir gün oraya da çıkılır. Kendine dön, özünü bil. Söylediğin sözünü bil. Hop demeden hoplanmaz, dökmeden toplanmaz…”

Bizimki, her söylenene başını sallayıp, hak veriyormuş…
Yılan kızmış: “Koyun gibi başın önde, her kavala mee denilmez. Ahmak gibi dişin önde her mavala hee denilmez. Ben senden altın maltın istemiyorum. Yüce Mevlam bana layık görmüş bu toprağın altını. Ben neyleyim gümüşü, altını. Al, bu verdiğin de senin olsun. Lakin, aklını başına topla. Gelmediğin yerden gelir görünme. Bilmediğin şeyde bilir görünme. Puşulara bağlama başını, kişilere ayarlama işini. Sana vezir deme yetkisinde olan biri, yarın rezil etme yetkisine de sahipse; aldığın paye paye değildir. Yarından ötesine uzanmayan gaye, gaye değildir. Yiyebileceğin aşı, yapabileceğin işi yap. Her tencereye köz, her pencereye göz olma. Beni dinlersen şu altınlarını da al ve bu şehirden git. Bunlar seni bir süre geçindirir. Ticaretten anlarsan, sana sermaye olur. Bu arada bir sanat öğrenirsen, sana bir paye olur. Aza kanaat etmezsen, çoğu bulamazsın. Vermeye razı olmazsan, asla alamazsın. Emeğini harca, alın terine acıma. Ama, bir kazanç uğruna şeref ve haysiyetini ortaya koyma. Ver yesinler, al ye. Helal kazan, helal ye. Bana bir daha güvenme. Başkasından aldığınla caka satma. Çaldığın yatağın üstünde yatma. Ben dedikçe bende olursun, biz dersen hep önde olursun. Sözü çok uzattım. Dinledin mi, anladın mı bilemem? Anladıysan kârlısın. Şimdi ayrılık vakti geldi. Elveda dostum…”

Ak benekli kara yılan, delikte kaybolmuş. Bizim ilimsiz alim de, altınlarını ve altın değerindeki öğütlerini almış, bir başka şehre giderek, bu altınları sermaye yapmış ve ölünceye kadar mutlu ve dürüst bir hayat sürmüş. Masalımız da burada sona ermiş…

Düz bakan şaşı olmaz, masalın yaşı olmaz. Dinleyenler dinledi, anlayanlar anladı. Ve üzerine alınanların kulakları çınladı…


Ben bir küçücük sevdâlı kuştum
Aklım ermedi ellere uçtum
Yaban ellere, diken ellere
Gurbet ellere, gurbet ellere
Ben bir küçücük ak tomurcuktum
Aklım ermedi, kış günü açtım
Ala yellere, bora yellere
Kara yellere, kara yellere
Yuvasız kaldım karlara düştüm
Sılasız kaldım, çöllere düştüm
Uçsuz bucaksız yollara düştüm
Yılan yollara, yalan yollara
Duman yollara, duman yollara

Seyyid Azim Şirvanî

Köhne dünyaya, taze bir üslup getirmek gerektir. 
Seyid Azim Şirvânî (Şamahı, 1835-1888)

sa_samahi

Okuyun şiirimi kılın yâdım
Şâd olsun bu ruh-i nâşâdım
Seyyîd Azîm Şirvâni, bütün ömrünü cehalet ve hurafeyle savaşarak geçirmiştir. 20 Mayıs 1888’de Ramazanın 21. gününde câmide namaz çıkışında bıçaklanarak şehit edilmiştir. Mezarı “Şah Handân” mezarlığındadır. Kitabe-i seng-i mezarında kendi yazdığı beyit bulunmaktadır:
Merg-i cismâni ile sanma menim ölmeğimi
Seyyîdâ ölmerem alemde sesim var menim 


KASİDE
Ey tatmayan zamâne arâ’ aşk şerbetin
Bes ağzının kaçan bilisen söyle lezzetin
Git rahat ol, seninle bizim yoktu kârımız
Koy biz çekek bu bâdiyenin bâr-ı mihnetin
Ey o lezzetten habersiz zamane genci, aşk şerbetini ara. Şimdi ağzını yum, ne zaman ki o lezzeti tattın, söylersin. Bu haldeyken seninle bizim bir alışverimiz olamaz, git rahat ol. Bırak biz çekelim bu dünya çölünün zahmet  yükünü.
Biz hazîn-i emânet-i aşkız ki Kird-gâr
Sandûk-ı sinemizde koyuptur emânetin
Aşk olmasaydı olmaz idi hüsn müştehir
Hüsn olmasaydı aşk yitirmişti şöhretin
Biz aşk emanetinin hazine muhafızıyız ki Allah bu emaneti gönül sandığımıza koymuştur. Aşk olmasaydı güzellik meşhur olmazdı. Güzellik olmasaydı aşk şöhretini kaybetmişti.
Arz etti hüsn âleme ma’şûka-ı ezel
Aşk eyledi kabul onun dürd-i zahmetin
Aşk idi kim halîlini hıfz etti nârdan
Söndürdü bir hitâb ile nârın harâretin
Kendisi daha ezelde aşkla sevilen, aleme güzelliğini gösterdi. O’nun zahmet derdini aşk kabul etti. (Hüsnün, güzelliğin herkesçe istenmeyen yanı zahmetidir. Onu da aşk kabul etmiştir. Yani şarap saf içilir ya aşk hüsn şarabını her şeyiyle, bütünüyle içer) Dostunu (Halilullah olan Hz. İbrahim) Nemrud ateşinden koruyan aşk idi hemen bir hitâbı ile ateşin hararetini söndürüverdi. 
Mecnûn’u hüsn-i Leyli idi derbeder kılan,
Aşk idi artıran buların bunca rütbatın
İsa’yı çarh-ı çârüme kalkışdı aşk-ı Hak
Kim vâsıl etti hâne-i hurşîde rıf’atın
Mecnun’u perişan eyleyen Leyla’nın güzelliğiydi. Leyla ile Mecnun’un rütbesini artıran aşk idi. Hz. İsa’yı dördüncü kat göğe taşıyan Hak aşkıydı. Ki o aşk, Hz. İsa’nın mevkisi yüksekliğini, güneşin evine kadar ulaştırdı.
Şîrîn’in aşkı eyledi Ferhâd’ı telh-kâm,
Azrâ havâsı Vâmık’ın artırdı hiffetin.
Hüsn idi Yûsuf’u eleyen şöhre-i cihan,
Aşk idi artıran o Züleyhâ muhabbetin.
Vamık’ı temkinsiz kılan Azra havası, Ferhad’ı kedere boğan Şirin’in aşkı sevdası idi. Hz. Yusuf’un dünyada meşhur eyleyen güzellik idi. Züleyha’nın Hz. Yusuf’a muhabbetini artıran aşk idi.
Hüsn ile aşk olmasa hâsıl ne dehrden,
Bî-aşk kimse anlamayıb sırr-ı hilkatın.
Savt ile hüsnü nûr-ı a’lâ nûrdur gözüm,
Benden soruş bu tühfelerin kadr ü kıymetin.
Güzellik ve aşk olmasa bu alem neye yarar. Aşksız kimse yaratılış sırrını anlamaz. Hoş sâdası ve güzelliğiyle nur üstüne nurudur gözümün!  Benden sor bu hediyelerin değerini.
Dâvûd hüsn-i savtını Tâlût’tan soruş,
Câlût anlamaz bu işin sırr ü hikmetin.
Lahn-i Hûd ile şûra gelir nâki-i Arap,
Ey şeyh-i kec-menîş, oku bâri rivâyetin,
Hz. Davud’un sesinin güzelliğini Talut’tan sor. Bu işin sırrını, hikmetini Calut anlamaz. Arap develeri Hz. Hud’un nağmeleriyle kendine gelip yol alır.  Ey kötü niyetli şeyh bari bu güzellikten bahseden rivayetleri oku da aşk ehline, insafa gel.
Ey şeyh, sanma aşk-ı mecâzî bu aşkı sen,
Bu nüktenin mecâzda gördüm hakîkatin.
Her yerdedir Hudâ-yı ehad nûru cilve-ger,
Vahdet gözile bak, bilesin sırr-ı vahdetin.
Ey şeyh, bu aşkı sen karşı cinse duyduğumuz meyil sanma. İnce manalı nüktenin hakikatını böyle bir işaretle gördük. Bir olan Allah, nurunun tecellisiyle her yerdedir. Vahdet gözü ile bak ki vahdet sırrını bilesin.
Gayr ez-vücûd-ı Hak yok imiş cilve gösteren,
Gördüm ben, ayn-ı vahdet imiş cümle kesretin.
Âlemde olsa idi Hudâ-bîn olan gözün
Her şeyde sen görürdün ayâtı Hakk sûretin.
Hakkın varlığından gayrı yok imiş bir tecelliyat. Gördüm ki Hakkın tecellisiyle zuhura gelmiş bu çokluk alemi aslında aynıyla vahdettir. Kesret vahdetin zuhurundan başka bir şey değildir. Hakkı gören, gözleyen bir gözün olsa cümle mevcudatı Hak sureti, inkarı mümkün olmayan bir delil olduğunu herşeyde görürdün.  
Ol gün ki gördü yârımı Âdem behiştten
Düştü hevâ-yı vaslına, terk etti cennetin.
Âhirde oldu mu’tekif-i bâb-ı devleti,
Dârüsselâma vâsıl olub taptı behcetin.
Hz. Adem cennette, o gün Yâr-i Hakikiyi görünce O’na kavuşma arzusuna düşüp cenneti terketti. Nihayetinde saadet kapısında ibadete koyuldu da selamet yurdu olan cenneti buldu.  
Seyret Necef diyârını, kap dürr-i vahdeti,
Bundan ziyâde ben ne açam yâr sohbetin?
İnsânı halk eyledi öz sûretinde hak,
Bak âriz-i nigârıma, gel gör alâmetin.
Haydar-ı Kerrar Hz. Ali Efendimizi bağrında saklayan Necef diyarını seyret, oradan vahdet incileri devşir. Bundan ziyada Yâr sohbeti mi olur daha ne diyeyim. Hak insanı kendi suretinde(suret-i Rahman) yarattı, özüne bak. Bunun alametini sevgilinin iç yüzünde, resmin nakışlarında gör.
Varımdı Mısr-ı kalpte bir Yûsuf-ı azîz,
Hak dolduruptu gönlüme mihr u meveddetin.
Ol Yûsuf aşkı eyledi vâdâr kim beni
Tahrîr edim bu nev ile Yûsuf hikâyetin
Kalb şehrinde(Mısır’ında) aziz bir Yusuf’um var. Hak, gönlümü kendi sevgi güneşiyle doldurmuştur. Yusuf’un aşkı beni Yusuf’un hikâyesini bu şekilde yazmaya mecbur etti.
Geh kadı-yı kelâm kılır hüsn-i Yûsuf’u,
Geh fâş eder o mâha Züleyha irâdetin.
Şâyet ki remzden olan âgâh hâlime
İzhâr ide bu âşık-ı zâra inâyetin.
Gah şehrin kadısını Hz. Yusuf’un güzelliğinden bahsettirir gah Züleyha iradesinden o ay yüzlü güzele olan muhabbetini ifşa eder. Eğer işaretten anlayanlar var ise halimden bunları anlar, şu ağlayan aşığa yardımını gösterir.
Ey dil, bu hâle getti seni bâde-yi vâlâ,
İnkâr kılma pîr-i muğanın kerâmetin.
Seyyid, bir özge remz göründü bu nazmdan.
Hal ehlinin bu remz füzûn etti hâletin
O yüce aşk şerabı seni kendinden geçirip ne hale getirdi. Artık sende inkar etme, vahdet feyzini veren, aşk şerabını sunan kamil mürşidin kerametini. Ey Seyyid özel bir işaret var bu şiirde, hal ehlinin hallerini artıran, ateşi aşkı ziyade eyleyen bir işaret… 

Merhum ve mağfur Seyyid Şirvanî üstada dair müfîd bir okuma için şöyle buyrunuz.

Yazıktır denize varıp da biraz su içmeyi yahut bir testi su almayı yeterli bulmak. Herkes denizden inciler, mücevherler, kuvvet veren yüz binlerce şeyler elde ederken denizden su alıp götürmenin ne değeri vardır ki? Aklı olanlar bununla övünür mü hiç, ne yapmıştır ki bu işi yapan? Hatta dünya, bir köpüğüdür bu denizin; denizse erenlerin bilgileridir. İnci de nerede? Bu dünya, çerçöple dolu bir köpüktür amma o dalgaların çıkıp batması, yürüyüp dönmesi, denizin coşup kabarması, köpürüp kükremesi yüzünden o köpük, bir güzellik elde eder. “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” [Âl-i İmrân:14] Mademki, (züyyine) “süslenmiştir” buyurdu demek ki o güzel değildir. Güzellik, eğretidir onda, başka bir yerdendir. O, altın suyuna batırılmış, yaldızlanmış sahte paradır; yâni bir köprücükten ibaret olan şu dünya sahtedir, kadri, değeri yoktur; fakat biz onu altınla kaplamışız; çünkü “insanlar için bezenmiştir, süslenmiştir. Ama yinede şu dünyada gördüğümüz güzellikler, güzel eserler, hassas duygulu insanların gönüllerini çelerler, o eserleri yaratana götürürler. Sanki Allah yarattığı eserlerini hamal eder, canları, gönülleri onlara yükler, kendine doğru çeker. Senin aşkın, çorak toprağı gül bahçesine çevirir. Dalgan, buluta benzeyen gözü, inciler saçar bir hale kor. [Hz. Piri Destgiri Münir]

Ne isterler? ne istemezler?

Garîb-i aşkam amma sâye-i lütfunda hoş hâlim
Beni tenhâda sanman zerre perver âfitâbım var
Aşk ile garip düşmüşsem ne gam senin lütfunun gölgesinde hoşça bir halim var, Tenhada kalmışsam ne dert zerrecikleri dahi ortaya çıkaran güneşim var. 


Gedâ isem nola bâlâ-nişîn-i meclis-i kurbum
Gedâsından kaçınmaz bir şeh-i âl-i cenâbım var
Dilenciysem ne olmuş! Yakınlık meclisinin baş köşesinde oturuyorum ya! hem dilencisinden kaçınmayan, yüksünmeyen pek yüce bir sultanım var.

osman_kemali_efendi

Hayret veriyor sözlerin sırr-ı meâli
Seyrettiriyor sûret-i eşyâda cemâli
Her mısrasının noktalarından sızıyor aşk
Zevk çeşmesidir âşık’a Divân-ı Kemâlî

Melâmî, Bayramî şeyhi Osman Kemâli Efendi (v. 1954)’den
Bağdatlı Rûhi (v. 1605) Kasidesine Tahmis

Ey gönül, bil “ezelî ahde” samîm isterler
Aldığın “bâr-ı emânât”a kerîm isterler
Hâlık’ın seyrederek halka rahîm isterler
Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
Yevme lâ yenfau’da kalb-i selîm isterler

İzz ü câh, devlet ü rif’at yerine binâm ol
Merteben şâh ise de bende-i hâs u âm ol
Nik ü bed hali bırak muntazır-ı encâm ol
Berzah-ı havf ü recâdan geçegör nâkâm ol
Dem-i âhirde ne ümmid ü ne bîm isterler

Yetiş ol âleme kim olmaya anda biz, siz
Anda ne şâh u ne gümrâh ne muti’u ne hunrîz
Yokdur ol dâirede nisbet-i çiz ü nâçiz
Âlem-i bi-meh-i hurşid ü felekte hergîz
Ne mühendis ne müneccim ne hekîm isterler

Çalma ikbâl kapısın perde-yi idbâr açılır
Sohbet-i pîr ile aşıklara efkâr açılır
Ehl-i dil hâre nazâr eylese gülzâr açılır
Âlem-i keşf-i meânîde çok esrâr açılır
Giremez nefs-i gazûb anda hâlîm isterler

Gönlünü kıl heves-i nefs ü hevâdan sâlim
Kendini bil ezelî “bezm-i elest” de kâim
Iyd-i vaslı gözet ol kayd-ı sivâdan sâim
Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukîm isterler

Sıdk ile hizmet-i insâna girip insân ol
Ölmeden evvel ölüp hâtime-yi nisyân ol
Ne melâhid ü ne sofi-yi bî izân ol
Unutup bildiğini ârif isen nâdân ol
Bezm-i vahdet’te ne ilm ü ne âlim isterler

Eli boş âşıka mahbûblar el vermezler
Dikeninden çekinen ellere gül vermezler
Cân u bâş vermeyene zevk-i gönül vermezler
Harem-i ma’nide bigâneye yol vermezler
Âşina-yi ezelî yâr-i kadîm isterler

Yokluğa etme keder varına mesrûr olma
Halkı nefretle görüp âleme menfûr olma
Ehl-i irfâna kul ol nefse uyup kul olma
Cürmüne mu’terif ol tâate mağrûr olma
Ki şifâhane-yi hikmet’te sakîm isterler

Saçsa da âleme ger Nûr-i Huda pertevler
Ne gider ne götürür maksada ham peyrevler
Göremez Hakk’ı, gözü kör, dili gâfil dîvler
Kıble-yi mâ’nîyi fehmeylemeyen kiçrevler
Sehvine secde edip ecr-i azîm isterler

Her göz açtıkça bir et fâtih ile meftûhi
Hak bilir sen arama fasîd ile memdûhi
Ey Kemâlî sakın incitme dil-i mecrûhi
Ezber et nükte-i esrâr-ı dili ey Rûhî
Hâzır ol bezm-i ilâhîde nedîm isterler

Şiirin efsunkâr ikliminden dışarda mânâyı parçalamak icab ederse:
Ey gönül bilmiş ol ki ezelde ruhların verdiği sözde samimi olmanı isterler. O mecliste yüklendiğin emanet yüküne dair (iman, imtihan, akıl, sorumluluk..) vaadını yerine getirmeni isterler. Cümle mevcudata, onları vâr eden  hatrına hoşça muamele isterler.

Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halka müderris olsa da Hakk’a asidir 

Ey efendi! Sanma ki senden altın ve gümüş isteyecekler. Hayır, “Yevme la yenfau”da ancak “kalb-i selim” isterler. Beyitte Şuara suresinin 88-89. ayetlerini telmih mevcut olup يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “Yevme la yenfau malun vela benun, illa men eta’llahe bi-kalbin selim” buyurulmaktadır. Mealen “O gün (kıyamette) mal da fayda vermez, evlatlar da; ancak sağlam bir kalb ile Allah’ın huzuruna gelenler müstesna” demek olur ki şairce, ahirete temiz bir kalp ile gitmek gerektir.

Bırak itibar, büyüklük ve mevki, makam, devlet ve mevki yüksekliği kavgasını, adın sanın belli olmasın. Hakiki merteben yükseklerdeyse bile seçkin kimseler eşiğinde bende ol. İyi ve kötü hali bırak da işin sonunu gözle. Korku ve ümit merhalesinden geçip nâkâm olmaya bak. Yoksa son nefeste ne korku, ne de ümit işe yaramaz.

Fakr dergâhına varıp maaşının yüksekliğinden dem vurma. Çünkü orada asla ne üst düzey paşalar; ne de prensler (yüksek bürokratlar) isterler. Öyle bir âleme yetiş ki onda biz, siz, şah, şaşkın, itaatkâr, isyankâr, mazlum, zalim, meşhur ve hiç hükmünde olanın durumları aynıdır. (Gerçek) ay ile güneşlerin kaybolup gittiği şu dünyada ve gökkubbenin altında ne mühendis, ne müneccim, ne de filozof olmak kâr etmiyor.

Dünyada parlak ve yüksek mevkilere gelmek için uğraşma, talihin ters dönüverir. Hak Dost’unun sohbeti ile aşıkların gamı ve kederi, fikri ve endişesi açılır. Gönül ehli olan, dikene nâzâr eylese gül bahçesine çevirir. Manaların açığa çıktığı alemde nice sır perdeleri aralanır. Öfkeleri ve hiddetli olanlar giremez o âleme, orada yumuşak huylu isterler.  Bigâne olanları, manaların harem dairesine girmeye bırakmazlar. Oraya girebilmek için ta ezelden aşinalar ve kadim dostluklar (Allah’ı bilmek ve O’nun dostu olarak yaşamak) istenir.

Gönlünü boş heveslerden nefsin meyillerinden uzak tut, kendini bil de ezel meclisinde verdiğin sözde dur. Dost’a kavuşacağın bayram gününü gözet de Dost’dan başka şeylere bağlanmaktan sakın. Daima Hakk’ın rızasına teslimiyet dergâhında ikamet et. Çünkü bir kişiyi muradına erdirmek için “hizmette devamlılık” isterler.

Hâlis bir sadakatla insanlığa hizmete başlayıp Hazreti insân ol. Can bedenden uçmadan vücud ülkesine ruhunu hakim kılıp (ölmeden evvel ölüp) bu gaflete bir son ver. Ne Hak yoldan sapıp inkâr et ne de anlayışsız, ham, kaba bir sofu ol. Gösteriş nimetine gönül bağlayan gerçek fakirler; bir parça ekmek parasına karşılık Naim cennetlerini istiyorlar! (Garip doğrusu! Dilenciye çeyrek ekmek parası sadaka vermekle cenneti kazanılacak sanıyorlar). Eğer arif isen, bildiklerini (vesveselerini) unutup bilmezlik makamında kal. Çünkü vahdet bezminde, tevhid aleminde ne ilim ne de âlim isterler.

Sevgililer, işsiz güçsüz adama gönül kaptırmazlar. İşin zorluklarından çekinenlere işin semeresini vermezler. Kendini feda etmeyene, gönül zevkini tattırmazlar. Herkesin girmesine izin verilmeyen Mananın herkesin girmesine müsaade edilmeyen hususi kapısından geçiş için yabancılara izin yoktur. Kâdim sevgili ile ta ezelden tanış olmanı isterler.

Varlığa sevinme, yokluğa üzülme. Halkı nefretle görüp alemde nefret uyandırma. Nefse kul olacağına ehl-i irfana kul ol. Yaptığın iyilikle, ettiğin ibadetle gurulanacağına günahlarını itiraf et ki bu hikmet hastanesinde bakılmaya hasta isterler.

Eğer alemde Hak nurunu ışıltısı saçılmışsa da habersizce tabi olup, nurun peşi sıra giden ham yolcu ne kendisi hedefe ulaşır ne de başkasını hedefe ulaştırır. Gözü kör, gönlü basiretsiz şeytanlar Hakk’ı göremezler. Gerçek manalar kıblesini idrak edemeyen aykırı gidişatlılar, kazara bir secde ederler de hemen ardından (ömürleri taatle geçmiş gibi) en büyük ecirleri isterler.

Gözünü her açtığında, açanın da, açılanın da bir olduğunu anla. Kim fesatçı, bozuk tabiatlı kim övgüye methe değer, makbul kişiymiş onun peşine düşme, işin hakikatini Hak bilir. Ey Kemalî! sakın incitme, incinmiş, yaralı gönlü ve ey sen Ruhi! Gönül sırlarına ait kıssayı ezberleyip kendini hazırlıklı tut ki yârın Allah’ın huzuruna varıldığında tatlı dilli sohbet adamı (kulluğunda eksiği olmayan dost) isterler.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.250 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: