Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Bir ikindi sonrasının sakinliği vardı havada. Şehrin gürültüsünden sıyrılmak niyetiyle ulu camiye sığınmıştım. Birazdan duyacaklarınıza, vaktin çıkmasına yakın saatlerde, son cemaat yerinde, kalbimi dünyanın kirinden yıkamaya çalışırken şahid oldum.
parkta-sevgililer
Caminin gül bahçesini, gözlerden ırak, sakin bir köşe bilen delikanlı, kızın dizinin dibine çöküp son bir ümitle ellerini tutmuştu. Sayıp döktüğü hikayelere, gözyaşlarıyla yalvarmasına bakılırsa iki sevgilinin son konuşması olmalıydı bu.

Seni nasıl sevdiğimi daha nasıl anlatabilirim bilmiyorum…
Annemden bile daha çok dedim daha ne diyeyim güzelim.
Ama bu aşkım karşılıksız kalsın da istemem hani!
Biliyorum bende gözün yok, ama seni gerçekten seven birini sen de sevebilirsin değil mi?
Yeter ki söyle bana senin de beni sevmen için ne yapmalıyım, söyle yeter canım da, ömrüm de, ben de fedâ sana…

Giydiklerime dikkat edip dünyanın en şık giyinen adamı olayım,
Okuduklarımı artırıp en kültürlüsü tanıdıklarının,
Daha çok çalışıp ne yapıp ne edip daha zengin olayım,
Belki çok ciddi buluyorsan beni, dünyanın en komik fıkralarını belleyip eğlendireyim seni…
Yeter ki söyle bana sevgili nasıl sevdireyim kendimi…
Yeter peşinden koştuğum, ömrümün altın çağı geçmeden beğendireyim kendimi

Bir hışımla itekleyip divane aşığını, son bir bakışla azarlayarak uzaklaştı:
“Daha kendin olamamışsın, benim olsan ne yazar, buraya kadar…”

Yönümü aşıklardan seccadeye döndürdüm, kulluğumdan utandım… Sen ki seni sevdiğini söyleyenlere sana varan ipini uzatansın:
“De ki: eğer siz Allahı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün, Allah gafurdur, rahîmdir​” (3:31)

Ataiyye Hikeminden bir buyruk: “Ey talip, senin O’ndan istediklerinin hayırlısı, O’nun senden istedikleridir.”

Sen tam da benim istediğim gibi ne de güzel bir sevgilisin,
kendi istediği gibi var ettiğin beni de senin istediğin kıvama getir Ya Rab!
Ne olur bana bakma da kendi keremine bak…

Seni hakkıyla seven nice bin aşığın, Sana hakkıyla kulluk eden nice bir âbidin vardır amenna… lakin ben seni sevmeyi bile bilemedim, beceremedim…

Ne olur şu garip halime uygun düştüğü gibi değil şanına yaraşır bir hal ile muamele eyle, sevdiklerin hatrına, sevin diye yarattığın aşkına…

O’na yaklaşmak için kıldığım son iki rekattan sonra Efendi hazretleri yaklaştı yanıma, can kulağıma usulca bıraktı mana tohumunu: “Unutma, Allah insana insandan tecelli eder, agah ol evladım, cümle dillerden sanadır hitâb…”

Ayakkabılarım elimde merdivenlerden inerken, önünde mendil bir meczub gözümün ta içine bakarak yakıyordu nağmeyi:


Daha senden gayrı aşık mı yoktur
Nedir bu telaşın hay deli gönül

Mevlam sana kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsatî bu dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

Büyüklere şiirler I

[ELLERİMİZİN BÜYÜK BOŞLUĞU]
Burası dünya.
Gece, gece, gece …
Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık
araguler_cocuk


Oyun bitti, zifiri karanlıkta belalar uçuşuyor
Dünyanın yalanları, uçakları ve bombaları arasında
solup giden ömrümüzü
Kuşa çeviren yasalardan, yönetmeliklerden,
nizamnamelerden sıkıldık.
Telefon seslerinden, akıp giden televizyon görüntülerinden,
bilgisayar tıkırtılarından, gazete hışırtılarından

Alıp başımızı gitmek istiyoruz
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
Sana gelmek
Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz

Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz
Başımızın okşanmasını, gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz
Rüzgârın sesini, ırmağın sesini,
Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk
Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, nanenin nane olduğu bir dünyayı yeniden isterken
Seni istiyoruz aslında Bunu söyleyemiyoruz

Her yer gece, çok gece
Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim
Çok yenildik yetmez mi
Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında
Büyütüp durduk siyahı

Kuşlar gibi bakarken
Kuşlar gibi vurulan çocuklarla
Çok yenildik yetmez mi
Bir mermiyle değişirken dünyamız
Kulağımızda uluslararası bir kınama
Büyük büyük yokluk yurdunun uğuldayan sorusuyla
giriyoruz toprağa
Dünya değişti ama kapı nereye açılacak
Biteni biliyoruz şimdi ne başlayacak

İşaretler ortadayken çöllere daldık
Kalp verdin korkunç yaralandık
Akıl verdin, iyiliği esir aldık
Ekranda kıtadan kıtaya atılan bir füze
Gazetede karşı kaldırıma geçerken çiğnenen bir adam
Durmadan dönen bir dünyada nerede olunabilirse
Orada bile değiliz ve bilmiyoruz böyle nasıl
Çamur olabilir kan olabilir karanlık olabilir böyle nasıl
Ele geçirir dünyayı gece
Gece gece gece
Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne
Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi
Bilmiyoruz
Çünkü
Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu
Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şu an
Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları

Bu olanlar! Çok şey şüphesiz
Ama vaktimiz kalırsa oturup düşüneceğiz
Yusuf’u düşüneceğiz, Ya’kub’u, Musa’yı
İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini
Ve Efendimizi
Efendimiz

Kuyular, kuyular, kuyular kazdık
Bir nefes üflemen için yeryüzü bataklığında sazdık
Kestik kendimizi deldik yaktık
Sonra sana değil dünyaya aktık
Dünya ki mescittir, biz ona otel yapmışız
Kalktık ki yenilmişiz, değişmişiz, azmışız
Bir sızı kalmış içimizde başka şey yok
Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız

Bir çocuk oyuncağını alamamış
Bir kız sevdiğini saramamış
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu
Bir adam paramparça… bir çift göz için
Birisi ekmek götürememiş evine
Birisi aşk
Birimiz dünyayı kurtaracak
Birimiz yarını
Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor
Birimiz bomboş kalbine bakıp birini anıyor
Birimiz ayrılığın ilk günü gibi her akşam kanıyor
Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor
Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden, ellerini hâlâ açık sanıyor

Geldik işte bunlar ellerimiz
Açılmış bak, bilirsin ne diye
Ki bilirsin, biz bu ellerle neler işledik
Açtık işte bunlar ellerimiz
Burası dünya
Şu biziz
Bunlar da ellerimiz
Öyle açık, öyle acemi, öyle boş
Öyle mahcûb, öyle dalgın, öyle boş
Öyle boş

Senin değil miyiz hepimiz
Senin değil mi her şey
Alırsın kime ne, verirsin kime ne
Ve bu açtığımız eller senin değil mi
Senin değil miyiz hepimiz Rabbim
Bir yıldız, bir ağaç, bir buğday tanesi kadar

Bize dokun
Dokunmazsan uçacağız tozlar gibi uzayın derin soğukluğuna
Kahire’den Bombay’a, İstanbul’dan İsfahan’a, Kudüs’ten Paris’e
Sensiz neye baktıksa örgütlü bir yalnızlıktı
Ne yaptıksa sensiz, bir şarkısızlıktı
Hayatın bir durağından öbür durağına
Bir sevgili olmadan yürümek!
Bunu yapamıyoruz
Kundağı çıkarıp kefeni giymeden önce
Adına hayat dediğimiz o büyük sarhoşlukta
Bir ölüm adımıyla geçerken dünyanın bütün içlerinden
Ellerimizi açmış bekliyoruz
Açmış bir çiçeğin değil miyiz senin

Haber göndermedin mi bize
Şahitlerin değil miyiz
Müziğin değilsek bu sesler ne

Kimsesiziz, kime gidelim
Yaralarımız var kime
Sıcak bir şey arıyoruz, kime
Merhamet istiyoruz, kime
Bağışlanmak istiyoruz, kime gidelim
Sorumuz ve cevabımız sen değil misin
Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde, kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu, yol olduk sana geldik
Ne getirdin deme bize, senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur
Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlar da ellerimizin büyük boşluğu

Altı yönüm harab, beş duygum harab
On parmağımda on acı Ya Râb
Denize dalan bir testi nasıl tahammül etsin suya
Fırlattın beni dünyaya
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma.

Bağışla bizi diyebilir miyiz bilmiyoruz
Dilimiz varır mı buna
Affet bizi diyebilir miyiz
Bunu deniyoruz şimdi
İçimizin ve dışımızın bütün cehennemlerinin uzağında bir bekleyiş bizimki

Büyük bir kapının önünde bir karınca, vurmuş kapıyı bekliyor
Kapı açılacak, yoksa niye var
Rahmet örtecek günahı
Geride kalacak gazabın adımları
Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları
Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz
Görüneceksin durmadan kendimizden geçeceğiz
Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz
Değil mi
Değil mi
Değil mi

Ol dedin olduk senden
Gel dedin geldik sana

Yaptıklarımız için
Yapmadıklarımız için
Elimizi
Dilimizi
Allah’ım
Bağışla bizi
Bağışla bizi

Başımız yerde
Açtık elimizi sevgilinle birlikte
Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan
Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından
Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım
Yabancıysak dost ol bize, senden ayrılmayalım
Elimiz açık, başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz
Sevdiklerin aşkına, sevenlerin aşkına
İnşirah inşirah inşirah
Ayetin değil miyiz senin Yâ Allah
[Mevlana İ. Z. ]

Tekke terbiyesi

Osmanlı döneminde Türk erkeğinin iki vechesi vardı. Biri; erkeksi maço özelliği, diğeri tekke taliminden kaynaklanan romantik, derviş tarafı. Tekkeler kapatılınca estetize değerler taşıyan derviş yanınız dumûra uğradı, elinizde kaba bir maçoluk kaldı. [Ernest Gelner]

İrfandan soyulan din, siyaset aracı olarak kalıveriyor orta yerde. Ve biz ilmihal seviyesi kitaplarının sayfaları arasında manevi bunalımlarımıza çare arıyoruz…

yukyukleme_l
Yetmişikibucuk millete bir göz ile bakmayan”ı “hakikate asî” kabul eden tekke tavrı, bir devrin karanlığına ışık tutuyordu yoksa yine çok yanlış bir telakki ile medresenin “basal” (soğan) dediğine tekke “asel” (bal) demiyordu…

Medeniyetimizin son dervirlerinde, İslam dini, maneviyatından soyularak salt hukuk konularına hasredilmiştir. En derin meseleler dahi sadece ilmihal ve dil çalışmış kişilere havale edilmiştir. Medresede Arap dili çalışmış kişilere âlim diyoruz. Böyle şey olamaz. O sadece Arapça biliyor. Eğer Arapça ile hallolsaydı Ebu Cehil de Araptı, Arapça biliyordu ama anlamadı. Demek ki anlama düzeyi başka şeyler iktiza ediyor. Bizi maneviyattan soydular. El-Kaideleşme böyle çıktı ortaya. Uluslararası İslam düşmanları da buna destek verdi. Kendi geleceklerine çomak sokacak İslam irfan ve hikmetini dışlamak suretiyle İslam’ı hukuk düzeyine indirdiler. Zira bu İslam’la oynamak, tahrik etmek, toplumsal mühendislik çalışması yaparak istedikleri yöne kanalize etmek çok kolaydı.

Vaktiyle, Batı’da aydınlar sınıfındaki, bizdeki yönetici elit kesime “Tekkeleri kapat!” talimatı verildi. Bu, şu demek: tekkeler kapatılınca insanlar maddenin kasıp kavuran rüzgarı karşısında, dünya karşısında savunmasız kalacaklar, bunu çok iyi biliyorlar…

“Mahalle, teşkilatını boz, yok et!” diyorlar. Böylece toplumsal yapıyı koruyan ve dayanışmayı sağlayan teşkilat çöküyor, birey “yalnız ve korumasız” kalıyor.

İmparatorluğun son iki asrında başlayan bazı anti-irfani temayüller 1925’te dergâhların kapatılmasıyla muradına erdi. Tabii bu tercihin sonucunu da gördük. Dinde kalite kayboldu. Bu müesseselerin insan yetiştirmeleri imkânsız hale geldiği için kimi çağdaş araştırmacının “Kent Dindarı” adını takdığı “dergâh münevveri”, “tekke görmüş” insan tipi kayboldu yerini ham softaya bıraktı. Din ve dini ilimler taşraya çekildi.

Bu gibi hususlara aklımızın erdiğini hiç zannetmiyorum, hem de hiç! “Kapanınca ne olur? Bozulunca ne olur?” hiç bilemedik, hala da bilemiyoruz.

Aslında bunları yaparak toplumun dayanışma ruhunu, yani “tasavvufî terbiyeyi” kaldırıyorlar. Camiye dokunmuyor adam, büyük tepki alır…Ama tekkeye dokunuyor!

Ne mi oldu? Bir kere kibarlığımız, tekke görgüsü kayboldu. Bırakın sadece şehirli sünni bir dergâh adabını köylerdeki alevi dergâhlarına devam eden Alevi vatandaşımızın bile oturması kalkması başkadır. Dede görmüş, pîr eteği tutmuş derler. Tekke görmüş, tekke çorbası içmiş diye bir tabir vardır. Bu insanların oturması kalkması bile farklıdır. Usul, adab bilirler. Bu insanların üretildiği yerler tekkelerdi.

Peygamber Efendimiz hem beşîr (Alemlere müjdeler getiren, güleryüzlü) hem nezîr (Doğru yola getirmek için Allah’ın vereceği cezaları bildirip korkutan, uyaran, sakındıran) olarak gönderilmiştir.

Tekkeye dokunduğunuz anda… Siz sadece Nezîr sıfatıyla başbaşa kalırsınız. Beşîr sıfatının tecellisi toplum üzerinden kaldırılıyor. Halbuki insanın her ikisine de ihtiyacı var.

Malum, Nezîr daha çok caminin, Beşîr, daha çok tekkenin ana öğretisidir. Camide Beşîr, Nezîr’in ardında, tekkede Nezîr, Beşîr’in ardındadır.

Tekke birebir eğitim yeridir. Tekke terbiyesi başka bir şeydir, orada mürşitle birebir ilişki halindesiniz…

Burada mürşidin evsâfı hiç mühim değil. Karşındaki mürşid mi? Tamam… O’na gönlün aktı mı? Tamam… İşte o size hendi hâlini, hilatini giydirir. Allah’ın isimleri her mürşide farklı farklı tecelli eder. Muhtelif renkler zenginliktir. Orada bir hava, bir tat vardır.

Size birebir der ki: “Sen bir insansın, hoşça bak zâtına…Allah sana böyle böyle buyurdu, Resul de böyle böyle yaptı…Gözün korkmasın, bak ben de tam yapamıyorum zaten…”

Yapıyor da söylemiyor sana ağır gelmesin diye… Doğrudan doğruya senin gönülne hitap ediyor.

Caminin buna vakti yok, imkanı yok. O umuma hitab ediyor, onun için asık suratlı, ne yapsın hizada tutmak için korkutuyor. Öteki de “Kork camiden ama çok da korkma. Ümidini asla kaybetme…” diyor.

“Bak burada müjdeli, güleryüzlü, sıcak, muhabbetli, sana özgü işler filan var, haydi bunları yapıver” diyor, sevdiriyor.

İşte batılı güç böyle söyleyen “tekke” yi kaldırtıyor. O zamanki yönetici elitin bu sistemi koruyacak kadar basireti, kudreti, takati olsaydı Türkiye bu pragmatik kapitalizm karşısında bugün mecrasını bulur, bir başka durumda olurdu.

Son bir iki asırdır bölük-pörçük kurmaya çalıştığımız sistem işlemiyor, takılıyor. Çünkü bu bütünlüğü olan, iç bağlantıları tam olan bir sistem değil. Keşke olsaydı! Bütün dünya şapka çıkarırdı… Ama hiç değil!

Bilmiş olalım ki mutlak bilgisi yoktur insanın. Her şeyi izâfi, göreceli olarak bilir. Mutlak bilgi ancak Allah’a aittir. O’nun bilgisi kesindir. İnsanın bilmek için karşılaştırmaya ihtiyacı var. Zıddıyla öğreneceğiz, biz farkı fark ediyoruz… Yanıla yanıla doğrusunu öğreniyoruz. Epey geç kalsak da…

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak
Cümle mevcûdat zâkir, kâinat dergâhdır

Bu kapıdan geçip köprüler kurmak dileyen azîz dostlarımız için, ufuk açıcı bir okuma tavsiyesi:
tekkelerin_kapatilmasi_ozel_dosya

Nur olasın

Allah göklerin ve yerin nurudur (her şeyin aydınlığını verendir)… [Nur:35]

Nuru meydana çıksın diye karanlıktan ibaret olan şu kainatı yaratana şükürler olsun… Nuruyla kalpleri nurlandırıp sadra şifa veren, kitabını nebisinin kalbine indirene şükürler olsun… “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur” buyuran, nurun tam tecellisi Habibi Kibriya efendimize nuru miktarınca selam olsun…
sunshine

“Nur” kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Nur, mutlak olarak yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Çünkü Allah’ın zuhuru şiddetlidir ve varlıklar da O’nunla zahir olurlar. Nitekim şöyle denmiştir: “Cenabı hak o kadar zahirdir ki zuhurunun şiddetinden gaibdir…”

Varlık O’nun zahir olmasının en ciddi, en güzel resmidir. Bu meyanda yokluğa da “siyah” denmesi pek manidardır.

Bilmiş olasın ki, güneş nereye yönelse karşısında karanlık görmez. Karşısına düşen her şey aydınlık (nur) görünür. Güneşin gördüğü nur, karşısına düşen eşyayı ışıklandıran kendi yüzünün nurudur. Ama zulmetin karşısında aydınlık olmaz. Karanlık, karşısında bulunan eşyada daima karanlık görür. Bu karanlık, karşısına düşen eşyayı karartan kendi karanlığıdır. Şimdi güneş, kendine kıyasen, bütün alemin nurdan ibaret bulunduğunu zanneder. Zulmet (karanlık) ise kendisine kıyas ederek bütün eşyanın zulmetten ibaret olduğunu sanır.

Güneş, arif-i billah olan muvahhid mü’minin misalidir. Bu zaten bütün eşyada, kendi irfanının, tevhidinin, imanının ve ayanının “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.Lakin siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” [İsra:44] ayetinin ifade ettiği gibi yansımasını, nurunu görür. Halbuki aslında eşyanın bir kısmında cehalet, küfür ve isyan zulmeti vardır. Fakat o mü’minin bakışının nuru, bütün eşyayı kaplar da o, hepsinde sadece nur görür. Bütün insanlara iyi zan besler. Bu sıfat, bir insana, ancak kemale eriştiren bir mürşid-i kamilin terbiyesi altında iç tasfiyesiyle mümkün olur.

Âlemin nakşını hep hayal gördüm,
O hayal içre bir cemâl gördüm,
Heme âlem çü mazhar-ı Hak’tır.
Anın içun kamu kemâl gördüm

Zulmet ise cehalet ile kalbi kararmış cahile benzer. Bu adam, bütün eşyada bir eksiklik görür, herkeste bir ayıp arar. Cahil neye baksa, cehaletinin ve ayıbının siyahlığı o şeye akseder. Baktığı şey ne olursa olsun onda muhakkak bir ayıp ve noksan bulur. Fukara bilmez ki o, kendi ayıp ve noksanıdır, oradan kendine aksetmiştir.

Güneş, nasıl geceleyin yalnızca ay vasıtasıyla görünürse, Cenab-ı Allah’da ancak Allah’ın Resulu(sav) vasıtasıyla bilinir. Çünkü Habibi Kibriya hazretleri daima Allah’ın nuru karşısında bir dolunay gibidir. Kim dünyada Allah’ın nurunu görmek isterse Hazreti peygamberin dolunay gibi parlak olan yol ve gidişine baksın. O’ndaki emirlere ittiba etsin ki o nur, Habibi Kibriya hazretlerinin ay fenerinden kendisine doğsun…

Binaenaleyh ey Ehlullah yolunda süluk eden talip, Allah’ta mücahede et ki ruhunun güneşi battığı yerden doğsun, tutulduğu yerden açılsın, kalbinin alemleri nurlansın, nuru yüzüne vursun ve senin yüzünden karşında bulunanlara yansıyarak hepsini aydınlatsın. Karşında bulunanlar, senin ilim ve irfanının nurundan istifade etsin, senin gölgende yani cisminin ve bedeninin gölgesinde istirahat etsinler. İşte güzel huyun kemali budur. Allah, bizi de sizi de bu vasıflarla vasıflananlardan, Allah indinde ve insanlar indinde razı olunmuş ve sevilmiş olan bu huylarla huylanmış bulunanlardan eylesin amin.

Beni benden aldığın gün o bildiğin şey yok mu, işte onu yitirme benden. Yitirme de seninle sâfi nur olayım, yine o lâtif, ebedî nur kesileyim… [Hz. Pir Mevlana]

Hadi bir şeyler ver yoksullara

O sakınanlar, ferahlıkta, darlıkta mallarını yoksullara harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir ve Allah, ihsanda bulunanları sever. [Âl-i İmrân:134]

Bak ne buyurur Peygamber “Sadaka, belayı defeder ve ömrü ziyadeleştirir”. Ey yiğit, hastalığını sadaka ile tedavi et. Kullar her çeşit kazayı belayı defetmek, sıhhate kavuşmak için gizli gizli sadaka verirler. İnanırlar ki O verileni alır, daha fakirin eline düşmeden O sadakayı kabul eder. [Hz. Pir Mevlana]

ver

Aklına gelen bütün ihtiyaçlarını bir alışveriş merkezinden rahatlıkla karşılayabilen bir insan, Kafdağı’nın ardında neyi arasın? Oysa incelikler ve güzellikler inşa edilen şeylerdir, hazır satılmazlar. Sağda solda el uzatan, avuç açan, birkaç kuruş sadaka isteyen insanlar çıkıyor önümüze. Onlar günahlarımızı istiyorlar bizden, biz vermiyoruz!

Veren el gerçekten vermeye niyet ediyorsa, alan elin neyin peşinde olduğundan kime ne?

En az başkalarının samimiyetsizliğinden olduğumuz kadar, sebepsizce nasıl bu kadar emin oluyoruz kendi samimiyetimizden! Aslında bütün iyilikleri kendimize yapıyoruz.

“İnsanların en şerlisi, kendisi diri olduğu halde kıyameti kopmuş kişidir” buyuruyor, alemlere rahmet olan O Efendiler Efendisi…

[NEV-NİYAZ VE DEDESİ]
– Ne o evladım pek durgunsun.
– Efendi Babam, sıkıntılarım var, gerçi imtihan dünyası amma…
– Öyle ya dervişim… imtihan dünyası bütün imtihanların soruları gizli, Allah imtihanının soruları aşikardır. Sıkıntıyı def etmek için sadaka ver evladım.
- Veriyoruz efendim…
– Yok yok duyuyorum ben, bazen vermeyip Allah’a kabahat atıyormuşsun hem de O’nun ayetini kullanarak; esteuzubillah “israf etmeyiniz” sen bu ayeti, iki parça ekmek kırıntısı, bir parça çorba mı sanıyorsun çocuk musun sen!
- Pek mahcub olduk…
– İnsanların azalarının yaşları vardır; beynin 50 olur kulağı 3 yaşında.. Gözün 10 yaşındadır belden aşağın 17 yaşında… Bütün vucudunu bir yaşta tutmak ta bir tevhiddir… Sen ayetleri, çocuk kulağı ile dinleme gel ben sana o ayeti söyleyeyim. esteuzubillah “yiyiniz içiniz fakat Allah’sız nefeslerinizi tüketip israf etmeyiniz, Allah israf edenleri sevmez” yediğin ekmeğe, içtiğin suya hürmet et o ayrı! Fakat, en büyük imtihan mangırla (para) olur!
– Evladım, elinde fahişelik olsun kime ne verdiğini bilme!
– Efendim ben verdim içki aldı, harama harcadı.
– Bırak bu lakırdıları… Verdiğin mangırda haram varsa o harama gider! Allah helal parayı harama bulaştırtmaz! Allah herşeye kadir’dir.

hamal

Ey gül bahçesinin usûl boylu selviye benzer gülü, eli boşları gör, gözet; bir somun ver, yüz tane al, hadi, bir şeyler ver yoksullara. Peygamber sözünü duy, sadakayla altın, gümüş azalmaz buyurdu, hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Az ver, karşılığını çokça seyret. Gönül yap, övülmeyi gör, müşkülleri aç, müşküllerinin açılışına bak, hadi, bir şeyler ver yoksullara. Sadakan Allah’a ulaşmış da o darmadağın gecede sen rahatça uykuya dalmışsın, O seni bekleyip duruyor; hadi, bir şeyler ver yoksullara… Hürmet et, hürmet gör. Nimet ver, nimet bul. Acı, acısınlar; hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Ey her yoksula lûtfeden, kerem buyuran; ey her dertliye, her gam sahibine acıyan, ey din gününün sahibi, hadi Sen de bir şeyler ver yoksullara… Sesim sana vardı, sırrımı duydun, anladın, beni mahrum etme; hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Biliyorsun ki dua etmedeyim, her yerde seni övmedeyim; Seni bırakıp da kimlere gideyim ben, kimlere derdimi dökeyim? Hadi bir şeyler ver yoksullara… Civarın cennettir, huyun merhamet; hele şu anda, şu saatte; hadi bir şeyler ver yoksullara…

Dua ettik, yürüdük, semtinizden geçip savuştuk, hoşça kal, işte biz gittik, sen de durma hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Erenlerin dilinden

Târik-i Bektâşiyye erenlerinden Sâdık Baba’dan (v 1820. Beşiktaş);
– “Ey oğul! Bize namaz kılmaz demeyin, biz her vakit namazdayız” buyururken her halinin huzurda olduğunu kastetmektedir, namazın sonunda selam verip de huzurdan ayrılmayanlardandır.nazenin

Cemaatle namaz için camiye doğru aramgâhından ayrılır, yolda giderken rast geldiği dervişi:
– “Dedem nereye gidiyorsun?” diye sual eyleyince
– “Eh artık olmaz der” gitmeyip geri döner.
– “Öyle sormamalı, uğurlar olsun demeli” karşılığını verir.

Sâdık Baba’nın (ruhaniyetine selâm olsun) böyle bir suali bâtıl görmesinin sebebi “niyetinin açığa çıkması” olsa gerektir. Zira bir yere gitmeye niyet etmiş amma ulaşmaya muktedir mi? Yola çıkmış amma gidip gidemeyeceğini daha bilmiyor ki söylesin, şimdi bu suale nice cevap versin….

Hani müslümanın incelmişine derviş derler ya işte tarîki nâzenin derler pek ince yapılı, narince bir yolun uluları böyle buyurmuş erenlerim huu

***

[MECZUBÎN'DEN GENÇ OSMAN VE GEÇENLER]
Dede, Hz. Numan Hacıbayram-ı Veli Sultan (ruhaniyetine selam olsun) huzurunda, gelen geçen lüzumsuzlara söylenmektedir. Kulak kesildik:

dede

- Ne var yok dede
– Tırı vırı
– Nasıl yani?
– Faso fiso
– Halini sorduk dedem ne var ne yok?
– Biz de önce dünyanın halini söyledik
– Tamam da sende ne var ne yok?
– Allah yok mu!
– Sümme haşa, o nasıl lakırdı Allah var, şerîki yok
– Bizde başka türlü derler: Allah var, proplem yok
– Sen problemi çözmüşsün maşallah…Allah’la aran nasıl bakalım?
– Nasıl olsun hep O’nun dediği oluyor.
– Maşallah, Allah’ın dediği olur zaten
– İyi ya biz de dostuz. Arkadaşlık “peki” demekle kâimdir.

Ta böylece, daha nice divana sığmaz sözler çıktı divânesinden …

Gönülden gönüle redifli gazel

Ecille-i rical-i Kadiriyye ve Üveysiyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osman Nureddin-i Şems (k. s) Efendi hazretleri’nin 41 beyitten oluşan “gönülden gönüle” redifli gazeli için Ahmed Sâfî hazine-i irfân’ dır buyurur.
 
Vahdet-i vücuda dair pek mühim hakâyıkı câmi’dir der Hüseyin Vassaf ve ekler: Aşk-ı ilahi cidden galeyân edip bu sayede âteşîn sözler söylemeye başlamış…
 
Kemal Edib Kürkçüoğlu’na göre şeyhliği şâirliğine mâye, şairliği şeyhliğine sâye olmuştur Osman Şemsi (ks) Efendimin… 
gonulden_gonule

Görünür tâbiş-i dîdâr gönülden gönüle
Berk urur pertev-i envâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle yüzünün ışığı görünür sevgilinin
O’nun (yüzünün) nurları şimşek çakar gibi parlar gönülden gönüle

Mütekâbil iki mir’ât-ı musaffâya adîl
Aks eder hâlet-i ahyâr gönülden gönüle

Kirden, pastan arınmış ve birbirlerine denk iki ayna gibi gönülden gönüle yansır (ahyarın) yaratılıştan hayır ve iyilik üzere bulunanların halleri

Zâkiri vâsıl eder Hazret-i Mezkûr’a tamam
Nûr-ı bâlâ-rev-i ezkâr gönülden gönüle

Yüceliklerde yürüyüp giden zikirlerin nuru gönülden gönüle
Zikredeni, zikirdeki Hazrete kamilen eriştirir

Devr-i sahbâ-yı sürâhî vü piyâle gibidir;
Dökülür neş’e-i esrâr gönülden gönüle

Billur şarap şişesinden, kadehe şarabın devredildiği (döküldüğü) gibi
Yüce sırların neş’esi gönüle gönüle dökülür

Dem-i âheng-i ney-i şâh ile Mansur’a dönüp
Ratb olur sohbet-i ebrar gönülden gönüle

Şah neyin ahengindeki demden Mansur’a dönüp iyilik kötülük kaydından geçenlerin sohbetleri gönülden gönüle tazelenir.

Şah’ın nefesindeki ahenkten demlenerek Mansur gibi iyilik kötülük kaydından geçenlerin dostlukları (zaman mekan endişesi olmadan) gönülden gönüle her an devam eder, kesilmez.

Şah neyinden çıkan tok seslerin ahengindeki nefes ile (Hakkın sırlarını ifşa ile “Ene’l Hak” makamında şehid olan)
Hazreti Hallacı Mansur’a(ruhaniyetine selam olsun) döndürdü. (Şah ney akordundan daha tiz ahenge sahip mansur neye düşürdü manası da mahfuz) Olgun kimselerin sohbeti ta böylece tazelenir gönülden gönüle

Başka dil delme, bu gönlümden alıp cevr okunu
Gezmesin öyle sitemkâr gönülden gönüle

Cevir ve cefa okunu sakın bizim gönlümüzden çekip başka bir gönle atma
Bizim gönlümüzde dursun bu cevir ve cefa oku, eziyet ede ede gezmesin gönülden gönüle

Zühd ü imânını yağmaya gider ehl-i dilin,
Ateş-i aşk-ı tebeh-kâr gönülden gönüle

Gönül ehlinin imanını ve zühdünü yağmalamak için
Aşkın tebahkar ( yağmalayıcı, harap edici) ateşi, gönülden gönüle gezer durur

Tâ-müselsel erişip verdi bana feyz-i bekâ
Cezbe-i Ahmed-i Muhtar gönülden gönüle

Ahmed-i Muhtar’ın cezbesi gönülden gönüle aktarılan bir silsileyle beni sonsuzluğun feyzinden
nasiplendirdi

O bilir Ahmed-i Muhtâr’ı kime erdi ise
İlm-i mahiyyet-i Kerrâr gönülden gönüle

Döne döne savaşan (savaşta hiç durmadan hamle yapan) Ali’nin ilminin mahiyyetini gönülden gönüle aktarma yoluyla edinen bilebilir Ahmed-i Muhtar’ı

Oldu Mansûr ile ber-dâr ü Feridûn ile katl
Seyr edip neş’et-i ber-dâr gönülden gönüle

Aşk şehitlerinden Hallac-ı Mansur ile asılan, Feridûn ile katlolan
gönülden gönüle asılanlara yetişip seyretti

Lâ mekân olduğu için tutmadı âlemde mekân
Arz ider kendini dildâr gönülden gönüle

Mekandan münezzeh olduğu için alemde kendine bir mekan tutmadı
O sevgili kendini gönülden gönüle arz eder

Her zaman eyleyip bir kisve-i insânı ridâ
Azm ider Hazret-i Settâr gönülden gönüle

Her zaman bir insan suretine bürünüp
Hazret-i Settar ta böylece gönülden gönüle sefere azm eder 

Ben ne da’vi edem “ol sırrı Huda bende” deyu
Kendi eyler ânı izhar gönülden gönüle

Benim nasıl “Allah’ın sırrı bendedir” diye bir iddiam olabilir
Kendi bu iddiayı gönülden gönüle açığa vurur durur

Hızr’am ihyâ-yı dil-i mürdelere âb-ı hayât
Saky için eyledim imrâr gönülden gönüle

Gönlü ölülere can veren, hayat suyu olan Hızır gibiyim
Susuzluklarını gidermek için zaman misali geçtim gönülden gönüle

Nâmını feyzim ile münbit olan arz-ı kulûb
Görünür gülşen-i ezhâr gönülden gönüle

Adı her yana yayılan feyzim ile yerin merkezi bereketlendi
işbu sayede nice gülbahçeleri çiçekler görünür gönülden gönüle

Asumânım ki derûnumda nice şems ü kamer
Devreder sâbit ü seyyâr gönülden gönüle

Öyle bir feleğim ki içimde nice güneşler aylar var,
orada sabit duranlar, hareket edenler döner durur gönülden gönüle

Ederim meh gibi şeb-zindeye her şeb işrâk
Feyz-i cân-perver-i eshâr gönülden gönüle

Ruhu besleyen seher vakitlerinin feyzi gönülden gönüle dolaşır da
Gecelerini uykudan kesilip ihya eden her diri gönüllüyü ay gibi aydınlatır

Âb-ı rahmetle ben irvâ ederim her feleği
Rızk-ı maksum ile ikdâr gönülden gönüle

Rahmet suyuyla ben suya kandırırım her feleği
Taksim edilmiş (manevi) rızkın ilahi taksimi ile kudret veririm gönülden gönüle

Benem ol arz ki tâ zâviye-i kalbimde
Görünür kişver-i Cebbâr gönülden gönüle

Ben öyle bir yeryüzüyüm ki kalbimin bir köşesinden
Cebbar’ın ülkesi (makamı) görünür gönülden gönüle

Nice arş u nice kürsi nice âdem nice devr
Nice bin âlem-i devvâr gönülden gönüle

Nice arş, nice kürsi, nice adem, nice devir, çağ, zaman
Nice nice devreden alemler gizlidir gönülden gönüle

Benem ol maden-esma ki benim gencimden
Verilir gevher-i esrâr gönülden gönüle

O esmâ’nın mâdeni benim ki benim hazinemden
Gönülden gönüle bütün sırların cevheri verilir

Benem ol mahzen-i gencine-i halku icâd
Ederim fiilimi isdâr gönülden gönüle

Yaratılmanın, ortaya çıkmanın hazinesinin gizli kaynağı, mahzeni benim aslında
Ben fiilimi işlerimi gönülden gönüle ortaya çıkarırım

Fâlik-i habb u nevâ Gâfir u Settâr-ı uyûb
Olurum sun’ ile gir-dâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle yaratma sanatındaki kudretle
tohumu çatlatıp yaran, rızkı veren, suçları bağışlayan ayıpları örten olurum

Mâlik-i dâr-ı celâlem ki celâlimden nihân
Yakaram nar-ı ciğer-hâr gönülden gönüle

Celal diyarının maliki benim ki celâlimden gizlice
Ciğerleri yiyen ateşi yakar yandırırım gönülden gönüle

Zevk-i suzânına hasretle gelir fevc-be-fevc
Bağlanıp sâhib-i zünnâr gönülden gönüle

Zünnar sahibi bile olsa akın akın gelir
Gönülden gönüle yakıcı ateşimin hasretiyle bağlanır

Özge rıdvâna ferâdis-i cemâlem açarım
Nurdan ravza-i gül-zâr gönülden gönüle

Cemalimin Firdevsleri bir başka cennet bir başka rıdvandır
Nurdan (yapılı) gülbahçesinin ravzasını gönülden gönüle ben açarım

Nice ta’rif edeyim vasfını, gel gir gönüle
Ki olur seyri bedîdâr gönülden gönüle

Ben nasıl tarif edeyim onun nasıl olduğunu gel gir gönle
ki apaçık olan (ancak) gönülden gönüle seyredilir

Kûh-sârında gulâmânına Yusuf hayrân
Derd-i aşk ile giriftâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle aşk derdine tutulmuşların
Dağının tepesindeki delikanlılara güzellik timsali Yusuf bile hayrandır

Gül-sitânında ki hûrâna Züleyhâ meftûn
Zülf-i sevdâsına bîmâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle (var olan) gül bahçesindeki hûriler Züleyha’yı bile büyülenmiştir
Züleyha bile o hurilerin zülfünün sevdasıyla hasta olmuştur

Nice vildân-ı gül-endâm u ne hûr-ı maksûr
Arz eder bûy-ı semen-bâr gönülden gönüle

Nice gülendamlı cennet hizmetkarları, nice övülmüş huriler
Gönülden gönüle o pek kıymetli kokuyu arz ederler

Sâki-i kevser-i aşkım, kadeh-âşâm-ı rahîk
Kim olur her biri fevvâr gönülden gönüle

Aşkın hayat veren kevserini dağıtırım ki o saf, duru ve kokulu aşk şarabından kadehinden her kim içerse coşar, taşar gönülden gönüle

Cür’a-çin-i kadehi zümre-i mestân-ı Hudâ
Bâde-i aşk ile ser-şâr gönülden gönüle

Hak şarabıyla kendin geçmişler zümresinden bir yudum alanlar, insanı kendinden geçiren ilahi aşk ile lebaleb (ağzına kadar) dolarlar gönülden gönüle

Garka-i lücce-i hayret-i ebediyyü’z-zaman
Olamaz fark ile hüşyâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle sonsuza kadar hayret denizine dalmışlar
Bir daha kendilerine gelerek bu geçici alemi fark edemezler

Gül-nihâli şecer-i Tûr-ı tecelliye ‘ıyân
Gülleri nâr-ı şerer-bâr gönülden gönüle

O ağacın gülfidanı ki Tur dağında Hakkın nida ettiği tecelli onda apaçık bellidir
Gülleri kıvılcımlardan bir ateş saçar gönülden gönüle

Seyr-i ruhsârına Mûsî-i hıred âşüfte
Nûr-ı gül-bângine şeb-tar gönülden gönüle

Gönülden gönüle akseden gülbanginin nuru ile
Yüzünün seyrinin derdine düşmüş Hz. Musa’nın aklı başından gider

Nâr-ı gül-geşt-i temâşâ-yı dil-i İbrâhim
Dûdesi berd ü selâm-bâr gönülden gönüle

İbrahimin gül bahçesinde gezinen gönlü
Çırası gönülden gönüle serinlik ve selamet yağdıran ateş içindeydi

Hançer-i hârına kurban ser-i İsmâil
Cümle kurbânına ser-dâr gönülden gönüle

Hz. İsmail’in başı, delici hançerine kurban olsun ki
Gönülden gönüle kurban olanların hepsinin başıdır O

Kasr-ı vâlâsına sadr oldu tamâm mak’ad-ı sıdk
Medd-i nezzâresi dîdâr gönülden gönüle

Sadakat makamının baş köşesine, en yüce köşküne geçti oturdu
Gönülden gönüle sevgilinin yüzünü seyretmektedir sonsuz bir seyirde

Kenz-i mahfîdir, eder vahdet-i zâtiyle zuhûr,
Sırr-ı Mevlâyı cihân-dâr gönülden gönüle

Gizli bir hazinedir amma zatının tevhidiyle zuhur eder
Cihanın sahibi Mevlanın sırrı gönülden gönüle

Yeter ey Şems, yeter lâf ile keşf-i esrâr;
Keşf odur kim gide esrar gönülden gönüle

Yeter ey Şems, yeter bunca laf ile sırları orta yere dökmek, keşfetmek davası
Keşf odur ki sözsüz ve sessiz gönülden gönüle müphemiyeti giderir ( sırları gönülden gönüle iletir)

Tarz-ı etvâr-ı hâmûşânede bîsavt u huruf
Vahyolur ma’ni-i güftâr gönülden gönüle

Sessiz sedasız olarak sırları bilenlerin ve söyleyenlerin tavırları tarzı yine sözsüz sessiz ve harfsizdir. Bu tarz içre sözün özü, anlamı, gönülden gönüle bildirilir


Osman Şemi Efendi (ruhaniyetine selam olsun) 
marifetiyle sevk olunan manadan zevk alanların gönlüne, ömrüne bereket olsun ya huu

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.410 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: