Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Tokadîzâde Şekib Bey

Tokadîzâde Şekib Bey (1871-1932)
“Nâsût âleminde yaşadığımızı düşünemeyen” ve devamlı şekilde “bir âlem-i melekût arayan” bir garip âşık, ilk çocuğunu küçük yaşta kaybettikten sonra tifoya tutulup ölen ikinci çocuğu Nâsır’ın acısına dayanamayarak aynı gün idâm-ı nefs eyleyen bir dertli şâir’den sızanlar:

kabe_gonul
Huzûr-ı Hilkatte (1925)
Bitsin bu belâlı râh Rabbım,
Artık yeter âh ü vâh Rabbım!
Pek güç bu dikenli yolda gezmek
Yokmuş yaşamakta neşve gerçek…
Senden ararız penâh Rabbım
Ettin bizi pek tebâh Rabbım
Yokluk bize en büyük saâdet
Varlık senin olsun âh Rabbım!
Dünyâda nedir zavallı insân?
Bir hiç ki bî-huzûr u nâlân
Bir hiç ki muztarib, meded-hâh
Ümmîd ile dâimâ der: Allâh…
Hayfâ ki bulur hayâtı pâyân
Bin derd ile âşikâr u pinhân;
İnsanları sensin, eyleyen sen
Akliyle pür-ıztırar-ı tuğyan
Bıktım yaşamaktan âh, sad âh,
Yâ Rab, ne uzun şu ömr-i kütâh,
Müncî bize bir O’dur, bu mâlûm
Olsun diyemem adem de ma’dûm
Varlık nedir anladım ben eyvâh
Bak her nefesin bir âh-ı cangâh,
Verseydin eğer beka hayâta
Bilmem ne olurdu hâlim Allâh!

Gönlüm

Mukaddestir temâsîl-i sivâdan dûr olan gönlüm
Tecellî-zâr-ı Mevlâ’dır fezâ-yı nûr olan gönlüm

Semâvî bir cihânın Kâbe-i vîrânıdır el-hak
Cenâb-ı Hakk’a her dem nâzır u manzûr olan gönlüm

Onun ezvâkı sığmaz akla, bir mest-i ilâhîdir
Benim nâlân-ı derd-i aşk iken mesrûr olan gönlüm

Tecellî-saz eder her pâresinden vech-i bâkiye
Yed-i kudrette bir âyine-i meksûr olan gönlüm

Olur her âh-ı pür-sûzuyle ehl-i hâle vech-âver
Harîm-i aşkta hem nâle-i Mansûr olan gönlüm

Değildir âşinâ remz-i celîl-i “len terânî”ye
Kelîm-i aşk için vuslat-nümâ bir Tûr olan gönlüm

Ne âlî-câhtır şâhâna arz-ı iftihâr etmez
Benim dergâh-ı Mevlânâ’da kemter mûr olan gönlüm

Yüre bre yalan dünya

Evvel Allah dedim tuttum yolunu, Fark eyledim hem sağımı solumu
Kerbelâ’da Muhammed’in torunu, Yüzüm sürüp tavaf etmeğe geldim
yurubre

Yürü bre yalan dünya
Yalan dünya değil misin
Hasan ile Hüseyin’i
Alan dünya değil misin

Ali bindi düldül ata
Âşık dayanır firkate
Boz kurt ile kıyamete
Kalan dünya değil misin

Ali’nin Düldül’ün alıp
Arslanını dağa salıp
Yedi kere ıssız kalan
Dolan dünya değil misin

Ah şu kaşa ah şu göze
Ciğer kebap oldu köze
Muhammed’i bir ham beze
Saran dünya değil misin

Yetik Kul Himmet’im yetik
Gerçeğin eteğin tutup
İnsan gül ot gibi bitip
Dolan dünya değil misin? Kul Himmet demine, devranına, sırrına, irfanına, cümle şuheda ü uşşâk ervâhına hu diyelim huu

Gel vücûdun âteş-i aşk-ı Habîbullâh’a yak
Çeşm-i kalbi ol ziyâdan feth idüb Mevlâ’ya bak


Sînen içre nûr-ı zikr ile uyandır bir çerâğ
Ol çerâğun şu’lesiyle görine dîdâr-ı Hak

Evvelemirde bizi bizle tanıştırarak başlayalım söze; ihvân-ı bâ sâfâ kardeşlerim ve hazretim Üsküdârlı Şeyh Mustafa Zekâî Efendi (v.1812)

Üsküdar muhafızı mîr-i mîrân (beylerbeyi/vali) Hacı İbrahim Bey’in oğludur. Babası aslen Bursa Yenişehir’dendir. Üsküdar’da dünyaya geldi. Divanından İstanbul’da iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Babası İbrahim Bey’in ölümüne kadar Bâbıâli’de Dîvân-ı Hümayun Kalemi’nde çalıştı.

Hümâ-yı himmetim bâd-ı hevâya rağbetim yokdur
Kanâat kûşesinde rûzgâra minnetim yokdur

Devlet görevinde fazla kalmamış babasının ölümünden sonra tasavvuf yoluna girerek memurluktan ve İstanbul’dan ayrıldı. Simav’da Halvetiyye Şa’bâniyye’den Hacı Hasan Efendi’ye intisap ile seyr-i sülukun ikmâl eyledi. Bir kıtasından anlaşıldığına göre Şeyh Şabân-ı Velî’den de feyz almıştır:

Tarîk-ı Halvetiyye’nin pertevi nûr-ı Celî’dendir
Kemâlât-ı Velâyet anlara sırr-ı Alî’dendir
Görüp hâlât-ıla devrânımız dahl itme ey zâhid
Bize feyz-i İlâhî Şeyh Şa‘bân-ı Velî’dendir

Uzun süre ayrı kaldıktan sonra Üsküdar Doğancılar’daki evine geri döndüğünde ailesi neredeyse O’nu tanıyamamıştır. Üsküdar’da Nasûhî Hankahı’na devam ederek Seyyid Fazlullah Efendi’ye intisap etti. On beş sene onun hizmetinde bulundu; müezzinlik ve zâkirlik yaptı. Şeyhinin vefatı üzerine Simavlı Hacı Hasan Efendi’den seyri sülukunu itmam eyleyip İstanbul’a döndü(1805). Sinâniyye şeyhlerinden Çuhadar Muhammed Efendi’den de hilâfet alarak Arpa Emini Mahallesi’ndeki Ümmî Sinan Dergâhı meşihatine tayin edildi. Burada irşad vazifesini sürdürürken 1812 yılında alem-i cemâle göçtü. Aynı tekkeye sırlandı.

Şeyh Galib Dede (v. 1798), Sünbülzade Vehbî (v. 1808), Enderunlu Fâzıl (v. 1810) gibi XVIII. yy. meşhur şairleriyle çağdaş olan Hazretimin şiirlerinde Fuzulî havası sezilir. O aşk ateşiyle tutuşup yanmaktan zevk almış bir sûfîdir. Divanında Hz. Peygamber için yazdığı naatlardan başka, Kerbelâ ve Hz. Ali için yazılmış mersiye ve naatlar da dikkat çekmektedir. Şiirlerine genel olarak tasavvuf düşüncesi hâkim olsa da bazılarında rindâne, hakîmane, kalenderâne bir hava da görülür. Şeyh Muhammed Nasûhî Efendi’nin türbesinin dış cephesindeki kitabede yer alan müfred Şeyh Mustafa Zekâyî’ye aittir:

Makām-ı evliyâdur menba-ı feyz-i fütûhîdir
Edeble dâhil ol sûfî bu dergâh-ı Nasûhîdir

Mustafa Zekâyî Efendi, güftesi de kendisine ait olan evsat usulünde tevşihi (Ey nübüvvet tahtının şâhı Habîb-i Kibriyâ) ile bestekârlık gücünü de göstermiştir.

O’nun gülbahçesinden bir güldesteyi teberrüken ikram ile aradan çekilelim:

Kesil kayd-ı sivâdan âlem-i bâlâya pervâz et,
Seher vaktinde Hû ismin sürüp şevk ile âvâz et
Seher vaktinde, Hakkın HÛ ismi şerifin tekraren aşk ile feryâd eyle de seni Haktan uzak tutan bağlardan ilgini kes, bir yüce aleme yüksel!

Taallûk riştesin kat’ etmeyince kurtuluş yoktur
Denînin dâm-ı tezvîrinde kalma rütbe ihrâz et
Seni dünyaya bağlayan heveslerini kesmeyince kurtuluş yoktur, Alçak makamın (dünya) yalan ve süslü sözlerle kurduğu tuzağında kalma, hakiki bir rütbeye eriş.

Bu meydân-ı hakîkatte süvâr ol refref-i aşka
Erince seyr-i lâhûta cenâh-ı himmeti bâz et
Bu hakikat meydanında aşk bineğine bin;  sırlar alemine erince, himmet kanadını aç, halkı irşad eyle.

Oku Rûhü’l Kudüs’ten sırr-ı vahdet dersini cânâ
Koyup sandûk-ı kalbin içre tayy-ı nâme-i râz et
Cebrail Aleyhisselam’dan Risaletpenah hazretlerine inen tevhid sırrını oku, manayı dürüp kalp sandığının içinde sakla.

Bilenlerden suâl et menzil-i maksudu, var erken
Hezâr-âsâ bu vahşet-hâneden pervâza âgaz et
Evvelce hedefe ulaşmışlara  gayeyi sual eyle de erkenden yol  al. Bülbül gibi bu vahşet evinden, bela yurdundan (dünya) uçmaya başla. 

Özün Hakk’tan cüdâ sanma sözü gel bunda hatmeyle
Kelâmında Zekâyi ihtisâr et, kasr ü icâz et
Sende gizli olan özün Hakk’tan ayrı sanma da sözünü burada tamamla. Maksadını kısaca ifade et ey Zekâi, öz ve kısa kelamınla benzerini yapmada herkesi aciz bırak!

Bihimmeti Hazreti Sultan Mustafa Zekaî Üsküdarî ibni Hacı İbrahim (ruhaniyetinlerine selam olsun) rızâ en-lillâh El-fatihâ!

Birliğe ulaş

Aşka bak, âşıklara karışmış, birleşmiş; cana bak, toprak yurtla bir olmuş. Niceye bir şunu-bunu, iyiyi-kötüyü göreceksin? Bir(e) de bak da gör, bununla o, nasıl da karışmış, birleşmiş gitmiş. Ne vakte dek bu dünya, o dünya deyip duracaksın? O dünyaya bak, bu dünyayla karışmış gitmiş. Gönül bir padişaha benzer, dilse tercümanıdır onun; fakat padişaha bak ki tercümanla bir olmuş.

cocukluk_hatirasi

Karışın, katılın birbirinize çünkü şu yeryüzüyle gökyüzü de bizim için karışmış, birleşmiş. Suya, ateşe bak; toprağa, yele dikkat et; birbirine düşman bunlar fakat dostlar gibi birbirleriyle birleşmişler gitmiş. Kurtla kuzu, arslanla ceylan, dört zıt fakat kahramanın heybetinden birbirlerine katılmışlar. O Padişaha bak ki lûtfuyla gül bahçesinde dikenle gül birleşmiş. Seyret, öylesine bir bulut ki feyziyle bunca olgun suyu birleştirmiş, birbirine katmış. Eserde tecelliyi seyret birleşmeyi, birleştirmeyi bil artık; ilkbaharla güz de birbirine katılmış bir olmuş gitmiş. Birbirine aykırı, birbirine zıt amma okla yay gibi birleşmiş gitmişler.

Hiç kimse yoktur ki bir olma ümidiyle, aşk bahçesinde iki üç adım atmasın ki o bahçıvandan ona yüzlerce selam gelmesin

Artık sus bir ümitle… Bir olanla bir oldun mu ağzını kapat da ağzı yaratan anlatsın bunu; öylesine bir anlatsın ki senin diline gelemez, öyle diyemezsin sen:

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. Başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görür olup kalmışız iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye? Şu beş duyudan, altı yönden varını yoğunu birliğe çek, birliğe. Kendine gel, benlikten çık, uzak dur, insanlara karıl, insanlara, insanlarla bir ol. İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane. Ama sen canı da bir bil, bedeni de, yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine, hani bademler gibi, bademler gibi. Ama hepsindeki yağ bir. Dünyada nice diller var, nice diller ama hepsinde mânâ bir. Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider. Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak, can nasıl koşar, bunu canlara iletir…

Büyüklere masallar II

Masallar… ah şu masallar! Kahramanlarımızı masallardan seçeriz; hep kendileri gibi olmayı istediğimiz kahramanları. Düşmanlarımızı da hakeza! Kızdığımız, nefret ettiğimiz düşman tipini önce masallarda buluruz, sonra onları hayatın içerisinde ararız. Düşmanlarımız gibi olmak istemeyiz asla; ya kaçarız kendilerinden, ya savaşmayı seçeriz.

karga_tilki

Ya şu La Fontain masalları?!

Hadi önce masalın aslını bir dinleyelim:

İçinizde kargayı bilmeyeniniz yoktur hani…  Kuşkusuz hepiniz görmüşsünüzdür. Sivri gagalı, kapkara bir kuştur karga. Tüyleri çok parlaktır, ürkek bir kuştur. Çıt diye bir ses duysa pır diye uçuverir hemen. Kargaların büyük bir kusuru vardır: hırsızlık yapmaya bayılırlar. Yeni ekilmiş tarlalardaki tohumları yerler. Çiftçileri büyük zararlara uğratırlar. Çiftçiler insan var sanıp ta korksunlar, ekinleri yemesinler diye korkuluk dikerler tarlalarına. Ama bazı kargalar korkuluktan korkmazlar, dahası onların üstüne bile konarlar. O zaman çocuklar taş atarak kaçırmaya çalışır onları. Sık sık hırsızlık yaptıkları için adları hırsız kargaya çıkmıştır.

İşte böyle hırsız bir karga varmış. Bu hırsız karga bir gün nerden çaldıysa biri parça peynir çalmış. Çaldığı peynir parçasını gagasının arasına sıkıştırmış, uçarak gelmiş, bir ağaç dalının üstüne konmuş. Peyniri yemeye hazırlanmış. Tam o sırada açlıktan karnı zil çalan bir tilki dolanıyormuş orda. Peynirin kokusunu alınca ağzı sulanmış, iştahla dudaklarını şapırdatmış, karganın tünediği dalın altına gelmiş, demiş ki: “Günaydın karga kardeş, bugün ne kadar güzelsiniz. Tüyleriniz ne kadar parlak öyle. Eğer sesiniz de tüyleriniz kadar güzelse kimse boy ölçüşemez sizinle.” Hırsız karga bu sözlere öyle sevinmiş öyle sevinmiş ki sevincinden uçacakmış nerdeyse.

Tilki karganın sevindiğini görünce devam etmiş: “Lütfen bir şarkı söyler misiniz bana? Sesiniz de kendiniz kadar güzelse bu ormana kral olursunuz siz” Karga tünediği yerde dimdik durmuş. Sesinin güzelliğini göstermek üzere şarkı söylemeye hazırlanmış: “Gaagg!” diye koskocaman açmış gagasını. Gak der demez de gagasındaki peyniri yere düşürüvermiş. Kurnaz tilki bunu bekliyormuş zaten. Hemen peynirin üstüne atılmış göz açıp kapayana dek yutuvermiş peyniri. Sonrada aptal aptal kendisine bakmakta olan kargaya dönmüş: “Sana verdiğim bu dersi hiç unutma. Sen sen ol bir daha her yüze güleni, güzel sözler söyleyeni dost sanma. Dalkavuklar aptallara güzel sözler söyler böylece onların sırtından geçinirler. Verdiğim bu derse karşılık yitirdiğin peyniri çok görme bana. Bu derse değer doğrusu.” demiş…

Âgah olun da kendinizi altından koruyun erenlerim; zehiri hiçbir zaman teneke kadeh içinde sunmazlar.  Biz masalı gene bir duaya bağlayalım evvel:  Allah bizlere makyajla saklanan sahte yüzleri, kamufle edilerek süslü kaplarda sunulan zehir içecekleri ayırt etme feraseti,  yeteneği, kabiliyeti versin, idrakimizi güçlendirsin.

Gelelim masalın bir başka okumasına… Zavallı kargalar, sadece çirkin değil, aynı zamanda aptaldırlar da. Tilkiler ise kurnaz, sinsi, uyanık ve çıkarcı.

Hadi bir şarkı söyle dostum!

Karga gaklar gaklamaz peyniri düşürür. Şarkı söylemenin bedeli, peyniri kaptırmaktır! Aldatılmak, kandırılmak. O halde şarkı söylemeyin, yoksa yiyeceğinizden olursunuz.

Oysa yazar şöyle bir ders vermeyi de deneyebilirdi: şarkımı söyledim ya keyfimce, peynirimden olduysam ne gam! Peynirini kaptırmaktan korkup şarkı söylemekten kaçınmak yerine şarkı söylemeyi yeğleyin; varsın olsun, bu arada peyniriniz elinizden alınsın, n’olur!?

La Fontain’e böyle dersler vermek yakışmazdı; bu nedenle o, saf çocuklara akıllı olmayı öğütledi: -Sakın açmayın ağzınızı; yoksa peynirinizden olursunuz!

Bizler de çokluk tilkiler karşısında açmadık ağzımızı; böylelikle titizlikle korumayı başardık peynirlerimizi. Peyniri kaptırmamayı, şarkı söylememeye yeğledik hayatımız boyunca. Bilemedik ki o bed sesimizle şarkı söylemeyi göze almadıkça/alamadıkça, peynire sahip olmanın bir anlamı kalmayacaktı hayatımızda. Aldatılmamak için, ne çağırdık, ne çığırdık, sadece sessiz sessiz peynir temin etmekle uğraştık; bütün vaktimizi temin ettiğimiz o peynirleri korumakla geçirdik.

Şahsen, şarkı söylediği için ölenlere değil, şarkı bile söyleyemeden ölenlere acırım; O halde ne çekiniyorsun dostum, hadi bir şarkı da sen söyle!

Buraya da bekleriz:  Büyüklere Masallar I

Bir ikindi sonrasının sakinliği vardı havada. Şehrin gürültüsünden sıyrılmak niyetiyle ulu camiye sığınmıştım. Birazdan duyacaklarınıza, vaktin çıkmasına yakın saatlerde, son cemaat yerinde, kalbimi dünyanın kirinden yıkamaya çalışırken şahid oldum.
parkta-sevgililer
Caminin gül bahçesini, gözlerden ırak, sakin bir köşe bilen delikanlı, kızın dizinin dibine çöküp son bir ümitle ellerini tutmuştu. Sayıp döktüğü hikayelere, gözyaşlarıyla yalvarmasına bakılırsa iki sevgilinin son konuşması olmalıydı bu.

Seni nasıl sevdiğimi daha nasıl anlatabilirim bilmiyorum…
Annemden bile daha çok dedim daha ne diyeyim güzelim.
Ama bu aşkım karşılıksız kalsın da istemem hani!
Biliyorum bende gözün yok, ama seni gerçekten seven birini sen de sevebilirsin değil mi?
Yeter ki söyle bana senin de beni sevmen için ne yapmalıyım, söyle yeter canım da, ömrüm de, ben de fedâ sana…

Giydiklerime dikkat edip dünyanın en şık giyinen adamı olayım,
Okuduklarımı artırıp en kültürlüsü tanıdıklarının,
Daha çok çalışıp ne yapıp ne edip daha zengin olayım,
Belki çok ciddi buluyorsan beni, dünyanın en komik fıkralarını belleyip eğlendireyim seni…
Yeter ki söyle bana sevgili nasıl sevdireyim kendimi…
Yeter peşinden koştuğum, ömrümün altın çağı geçmeden beğendireyim kendimi

Bir hışımla itekleyip divane aşığını, son bir bakışla azarlayarak uzaklaştı:
“Daha kendin olamamışsın, benim olsan ne yazar, buraya kadar…”

Yönümü aşıklardan seccadeye döndürdüm, kulluğumdan utandım… Sen ki seni sevdiğini söyleyenlere sana varan ipini uzatansın:
“De ki: eğer siz Allahı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün, Allah gafurdur, rahîmdir​” (3:31)

Ataiyye Hikeminden bir buyruk: “Ey talip, senin O’ndan istediklerinin hayırlısı, O’nun senden istedikleridir.”

Sen tam da benim istediğim gibi ne de güzel bir sevgilisin,
kendi istediği gibi var ettiğin beni de senin istediğin kıvama getir Ya Rab!
Ne olur bana bakma da kendi keremine bak…

Seni hakkıyla seven nice bin aşığın, Sana hakkıyla kulluk eden nice bir âbidin vardır amenna… lakin ben seni sevmeyi bile bilemedim, beceremedim…

Ne olur şu garip halime uygun düştüğü gibi değil şanına yaraşır bir hal ile muamele eyle, sevdiklerin hatrına, sevin diye yarattığın aşkına…

O’na yaklaşmak için kıldığım son iki rekattan sonra Efendi hazretleri yaklaştı yanıma, can kulağıma usulca bıraktı mana tohumunu: “Unutma, Allah insana insandan tecelli eder, agah ol evladım, cümle dillerden sanadır hitâb…”

Ayakkabılarım elimde merdivenlerden inerken, önünde mendil bir meczub gözümün ta içine bakarak yakıyordu nağmeyi:


Daha senden gayrı aşık mı yoktur
Nedir bu telaşın hay deli gönül

Mevlam sana kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsatî bu dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

Büyüklere şiirler I

[ELLERİMİZİN BÜYÜK BOŞLUĞU]
Burası dünya.
Gece, gece, gece …
Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık
araguler_cocuk


Oyun bitti, zifiri karanlıkta belalar uçuşuyor
Dünyanın yalanları, uçakları ve bombaları arasında
solup giden ömrümüzü
Kuşa çeviren yasalardan, yönetmeliklerden,
nizamnamelerden sıkıldık.
Telefon seslerinden, akıp giden televizyon görüntülerinden,
bilgisayar tıkırtılarından, gazete hışırtılarından

Alıp başımızı gitmek istiyoruz
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
Sana gelmek
Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz

Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz
Başımızın okşanmasını, gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz
Rüzgârın sesini, ırmağın sesini,
Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk
Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, nanenin nane olduğu bir dünyayı yeniden isterken
Seni istiyoruz aslında Bunu söyleyemiyoruz

Her yer gece, çok gece
Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim
Çok yenildik yetmez mi
Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında
Büyütüp durduk siyahı

Kuşlar gibi bakarken
Kuşlar gibi vurulan çocuklarla
Çok yenildik yetmez mi
Bir mermiyle değişirken dünyamız
Kulağımızda uluslararası bir kınama
Büyük büyük yokluk yurdunun uğuldayan sorusuyla
giriyoruz toprağa
Dünya değişti ama kapı nereye açılacak
Biteni biliyoruz şimdi ne başlayacak

İşaretler ortadayken çöllere daldık
Kalp verdin korkunç yaralandık
Akıl verdin, iyiliği esir aldık
Ekranda kıtadan kıtaya atılan bir füze
Gazetede karşı kaldırıma geçerken çiğnenen bir adam
Durmadan dönen bir dünyada nerede olunabilirse
Orada bile değiliz ve bilmiyoruz böyle nasıl
Çamur olabilir kan olabilir karanlık olabilir böyle nasıl
Ele geçirir dünyayı gece
Gece gece gece
Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne
Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi
Bilmiyoruz
Çünkü
Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu
Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şu an
Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları

Bu olanlar! Çok şey şüphesiz
Ama vaktimiz kalırsa oturup düşüneceğiz
Yusuf’u düşüneceğiz, Ya’kub’u, Musa’yı
İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini
Ve Efendimizi
Efendimiz

Kuyular, kuyular, kuyular kazdık
Bir nefes üflemen için yeryüzü bataklığında sazdık
Kestik kendimizi deldik yaktık
Sonra sana değil dünyaya aktık
Dünya ki mescittir, biz ona otel yapmışız
Kalktık ki yenilmişiz, değişmişiz, azmışız
Bir sızı kalmış içimizde başka şey yok
Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız

Bir çocuk oyuncağını alamamış
Bir kız sevdiğini saramamış
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu
Bir adam paramparça… bir çift göz için
Birisi ekmek götürememiş evine
Birisi aşk
Birimiz dünyayı kurtaracak
Birimiz yarını
Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor
Birimiz bomboş kalbine bakıp birini anıyor
Birimiz ayrılığın ilk günü gibi her akşam kanıyor
Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor
Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden, ellerini hâlâ açık sanıyor

Geldik işte bunlar ellerimiz
Açılmış bak, bilirsin ne diye
Ki bilirsin, biz bu ellerle neler işledik
Açtık işte bunlar ellerimiz
Burası dünya
Şu biziz
Bunlar da ellerimiz
Öyle açık, öyle acemi, öyle boş
Öyle mahcûb, öyle dalgın, öyle boş
Öyle boş

Senin değil miyiz hepimiz
Senin değil mi her şey
Alırsın kime ne, verirsin kime ne
Ve bu açtığımız eller senin değil mi
Senin değil miyiz hepimiz Rabbim
Bir yıldız, bir ağaç, bir buğday tanesi kadar

Bize dokun
Dokunmazsan uçacağız tozlar gibi uzayın derin soğukluğuna
Kahire’den Bombay’a, İstanbul’dan İsfahan’a, Kudüs’ten Paris’e
Sensiz neye baktıksa örgütlü bir yalnızlıktı
Ne yaptıksa sensiz, bir şarkısızlıktı
Hayatın bir durağından öbür durağına
Bir sevgili olmadan yürümek!
Bunu yapamıyoruz
Kundağı çıkarıp kefeni giymeden önce
Adına hayat dediğimiz o büyük sarhoşlukta
Bir ölüm adımıyla geçerken dünyanın bütün içlerinden
Ellerimizi açmış bekliyoruz
Açmış bir çiçeğin değil miyiz senin

Haber göndermedin mi bize
Şahitlerin değil miyiz
Müziğin değilsek bu sesler ne

Kimsesiziz, kime gidelim
Yaralarımız var kime
Sıcak bir şey arıyoruz, kime
Merhamet istiyoruz, kime
Bağışlanmak istiyoruz, kime gidelim
Sorumuz ve cevabımız sen değil misin
Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde, kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu, yol olduk sana geldik
Ne getirdin deme bize, senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur
Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlar da ellerimizin büyük boşluğu

Altı yönüm harab, beş duygum harab
On parmağımda on acı Ya Râb
Denize dalan bir testi nasıl tahammül etsin suya
Fırlattın beni dünyaya
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma.

Bağışla bizi diyebilir miyiz bilmiyoruz
Dilimiz varır mı buna
Affet bizi diyebilir miyiz
Bunu deniyoruz şimdi
İçimizin ve dışımızın bütün cehennemlerinin uzağında bir bekleyiş bizimki

Büyük bir kapının önünde bir karınca, vurmuş kapıyı bekliyor
Kapı açılacak, yoksa niye var
Rahmet örtecek günahı
Geride kalacak gazabın adımları
Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları
Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz
Görüneceksin durmadan kendimizden geçeceğiz
Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz
Değil mi
Değil mi
Değil mi

Ol dedin olduk senden
Gel dedin geldik sana

Yaptıklarımız için
Yapmadıklarımız için
Elimizi
Dilimizi
Allah’ım
Bağışla bizi
Bağışla bizi

Başımız yerde
Açtık elimizi sevgilinle birlikte
Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan
Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından
Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım
Yabancıysak dost ol bize, senden ayrılmayalım
Elimiz açık, başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz
Sevdiklerin aşkına, sevenlerin aşkına
İnşirah inşirah inşirah
Ayetin değil miyiz senin Yâ Allah
[Mevlana İ. Z. ]

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.540 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: