Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Gussadan mahlas dilersen ey gönül
Adını dîvân-ı aşka yazdır

Mâlumâliniz, din, pedagojik bir süreçle müntesiplerinde oturmuş bir kimlik inşâ eder. Bu kurum insanı yükselten ve ilerleten bir yapı olmak itibâriyle kuşa benzetilebilir. Nasıl ki kuş yükselir ve ilerler dinin de yolundan gidenleri hedefe vardıracak “muhabbet” ve “mükellefiyet” diye iki kanadı vardır.

Dünyaya hâkim olmuş din anlayışı sadece mükellefiyetlerin yerine getirilmesine, emir ve yasaklar mecmuası ağırlığına saplanıp kalmıştır. Lâkin dinin muhabbet tarafı olmayınca sadece mükellefiyetler insanı dinden soğutur. Bugün toplumun hali budur; soğuk ve ruhsuz.

Hayatı neyin bereketlendirdiğini, bir topluluğun istikametini nelerin hayırda tuttuğunu unutur hale geldik. Dinî vecibeleri yerine getirmek zaten her inanan insanın görevi lakin ille muhabbet ille muhabbet…

Maddenin kasıp kavurduğu bu soğuk iklimden kurtulmak adına günlerin efendisi olan Cuma gecesi göklere yayılacak bir “salâ”, bir izhâr-ı muhabbet, bir insan sedâsı, sadece tekrarlanan cümlelerden ibaret değildir.

Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Rasulallah!
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Habiballah!
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Nûre Arşillah!
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Hayra Halqillah!
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Seyyidel Evveline Vel Ahirin!
Vel Hamdü Lillahi Rabbil Alemin!cuma_salasi

Bu salâdan, selamlamadan sâdır olan şuâlar vardır. İşte herhangi bir minareden bu nidâ yükseldiğinde, bir takım varlıklar sayesinde yüksek bir enerji açığa çıkar. Açığa çıkan bu mânâ insanın kalbini tatmin eder, nefsinin makamını yükseltir! O itminân ile adam olmaya, Hazret-i insan ile yol ve gidişatımızı bir eylemeye yollar açılır. O ki:

عند ذكر الأولياء تنزل الرحمة
“Evliyânın, salihlerin anıldığı yere rahmetim yağar”

buyuruken O’nun Habîbinin adı bir fazla anılsa ne olur. O zaten bize bizden yakın amma bu hatırlamadan, bu zikirden bizi o şuura yükseltilecek feyizler yağar.

Muhabbetinin izhârı niyetiyle, O’na yakınlaşmaya vesile olsun diye, ism-i şeriflerinin yâd edildiği, güne, haftaya, ömre, kente, alemlere, nurundan yayılan “taze bir gündem” teşkili, “yeni bir kimlik” inşâsı için harekete geçmeye davet ediyoruz.

Nazımızın geçtiği, hatrımızı kırmayacak canlardan; siz azîz dostlarımızdan, bu hususta gayrete gelmenizi önemle rica ederiz.

İşbu satırların sahibinin ve dâhi gönül bağladığı makamın sizlerden dileği, okuyup geçilmesi, beğenilmesi değil paylaşılması ve en azından kayıtlı, yasal bir kanaldan başvuruda bulunulmasıdır.

Meselemiz budur; “Perşembeyi Cumaya bağlamak” Bazı günler var ki damlaya damlaya gül oluyor…

Şimdi “bir benim dilekçem” ile “bir kişinin başvurusundan” ne çıkar denilebilir ama yarın damla damla ummân olduğunda sevenleri arasında adınız kalır efendim…

O kulaklar önce fethin sembolü İstanbul’da, ardından bulunduğunuz şehirde Cuma Salâsı’nı duyacak, O’nun adına susamış gönüller “O’nun şerab-ı tahûr”undan kana kana içecek inşâallah, sizlerin de gayretleriyle…

İkilikten edip azad, teselli kıl, tecelli kıl ne olur Yâ Rab!

Eyâ alemlerin şâhı, tecelli kıl, teselli kıl
Gönüller burcunun mâhı tecelli kıl, teselli kıl
Habîbine bizi kıl yâr, muhabbet şem’ini uyar
Eyâ Leyli-sıfat dildâr tecelli kıl, teselli kıl
Bu Merkezî kulun candan, seni ister yine senden
Açıp hüsnün nikâbından tecelli kıl, teselli kıl

Uzun lafın kısası ne istiyoruz; örnek dilekçe metnini posta yoluyla veya aşağıdaki elektronik kanallardan muhatabına ulaştırınız, lütfen ertelemeyiniz, ihmâl eylemeyiniz!

Cumhurbaşkanlığı;
https://basvuru.tccb.gov.tr/Forms/pgDefault.aspx

BİMER; E-devlet veya
http://www.bimer.gov.tr/Forms/pgApplication.aspx

Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı’na  elektronik ortamda Bilgi Edinme Kanunu kapsamında “Neden böyle bir uygulamanız var” diye de soralım
http://www.diyanet.gov.tr/tr/bilgi-edinme

HÂMİŞ:
Senlik de yokdur, benlik de bizde;
Zerrât-ı âbız bir tek denizde!
Sâhi bu denizde, lüzümu hâlinde “biz” diyeceğimiz kaç kişiyiz erenlerim? Benler büyürken bizler azalmış mı bir bakalım…
Sayım var, maktada hizaya dizil!
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!

ÖRNEK DİLEKÇE METNİ:
Yeniden düzenlenebilir cuma_sala_dilekce
Doğrudan çıktı alabileceğiniz cuma_sala_dilekce

*****

NİHAYET GECESİ SÜMBÜL, TÜRKÇESİ BÜLBÜL KOKAN CÂNIM İSTANBUL İÇİN GÖNÜLLER SULTÂNININ MURÂDI GÜL OLDU; 4 ŞUBAT 2015, 26 REBİÜL ÂHİR 1437 PERŞEMBE’Yİ CUMA’YA AŞKLA BAĞLAMAYA KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EYLEDİK.

Ta ezelde Nûr-ı Ahmed incilâsı okundu
Arş u ferşi işbu nûrun istilâsı okundu

Oldu hayrân hep melekler Sırr-ı Nûr-i Ahmed’e
Her birinden ism-i pâkin ibtilâsı okundu

Ol Muhammed Ahmed ü Mahmûd u Hâmid ü Hamîd
İsminin her dilde ancak l’tilâsı okundu

Hakk teâlâ çün buyurdu: “Kullarım etsin salât”
İnd-i Hakk’ta evvelen nâm-ı bâlâsı okundu

Farz-ı ayndır müminine bil salavât okumak
Âlem-i lâhütta zikr-i muallâsı okundu

Beş asır bu Belde-i Tayyibe âsumânında
Şâh-ı risâlet için ta’zim salâsı okundu

Bir zaman nisyanla gaflet eyledikse el-amân
Şefâat kânının melce-i vâlâsı okundu

Hamdulillah lutf-ı Hakk’la bahş olundu bizlere
Şimdi emr-i ilâhînin isti’lâsı okundu

Geldi “Himmet-i Murâdi” târihi tâm oldu bak
“Islambul’a Leyle-i Cuma salâsı okundu”

700+737=1437 ile Mahvî dilinden Murâdî gönlünden tarih düşürülmüştür.

Gelibolulu Âlî Mustafa Efendi

necmeddin_okyay

Her şey Hezarfen Necmeddîn Okyay (v. 1976) üstâdımın Ta’lîk ziyâfetine müşteri olmakla başladı:
Habîbin sev takarrübse murâdın Hakka ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâya rengîn intisâb olmaz

Bir sanat eseri olarak levhâyı ne takdire layıkız, ne de tahlîline muktedir. Lâkin beyitte geçen Âlî’den uzatılan ipte takılı kalan fakîrden, gazelin tamamına bir yol açıldı, mânâya köprüler kuruldu, bakın görün hele daha neler neler oldu…

Bu satırların yazarının da vaktiyle vazife gördüğü Suudi Arabistan Cidde’de (ipin ucunu kendine bağlamasa olmaz) Sancakbeyi iken emâneti teslîm eden (v. 1600) velûd bir tarihçi, hattat, şâir Gelibolulu Mustafa Âli Efendi‘nin (Nusretnâme’den alınan alttaki minyatürde kolunda “müellif-i kitap” yazan hazretim) bizi avlayan beytiyle başlayalım evvelâ:

gelibolulu_mustafa
Habîbin sev dilersen mağfiret takrîbin ey Âlî

Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz
Seni mağfiretine yaklaştıracak bir bahane istersen O’nun sevdiğini sev. Aynı sevgiliye gönül verenlerden her biri rakip ise Mevlaya rakip olmak gibi hoş, latif intisab, âidiyet olamaz.

Aslında ser-levhâda yazan beyit bu kadar. Lâkin gelin yolun burasında kalmayıp, lezzetin bu kadarına kanmayıp, gazelin tamamına bir bakalım hem böylece nasıl da yavaş yavaş tavına getirilip can evinden vurulduğumuz ayan beyân görülsün.

İnâyet her kime yüz tutsa isyânı nikâb olmaz
Güneş togdukda zîrâ perde-i zulmet hicâb olmaz
Hakkın lütfu ve yardımı kime ulaşırsa artık onun için isyan perdesi altında kalmak yoktur. Çünkü bu, güneşin doğduğunda gecenin örtüsünü yırtması, zulmeti gidermesi gibidir. Zirâ güneş doğunca karanlığın perdesi artık örtemez ve kapatamaz olur hiç bir şeyi.

Burada şair-i muazzam, “perde-i zulmet” ile “güneşin doğuşu” arasında kurduğu bağlamı gazel boyunca devam ettiriyor. Yani şiir ilerledikçe, manzara tamamlanıyor; “güneşin doğuşu ile aydınlığın, karanlığı, zulmet perdesini aralaması” beyit beyit resmediliyor.

Zülâl-i mağfiret çıkdukça sahrâ-yı meşiyyetden
Ne denlü teşne sâ’il gelse saklanmaz serâb olmaz
Allah’ın irâde, takdir sahrasında lütuf ve merhametiyle kullarının günahlarını affetmesi, bağışlaması, içimi hoş, tatlı, latîf, saf bir su şeklinde çıkar. Dua eden kul, susuzluktan yanan dilenci misali ne kadar çok isterse, ısrarla niyaza devam ederse, bu sayede serap kalmaz o çölde, su serap değil artık hakikattir. Veya kulların yalvarıp yakarması (sahray-ı meşiyyet) çöl gibidir amma eğer hakikaten teşneler, ziyâde susamışlar, dilenciler gibi yalvarıp yakarırlarsa o çölden mağfiret pınarları kaynar.  Artık serab olmaz o çölde, su gerçek olur.

Dikkat buyurursanız, Hz. Hacer validemizin niyazıyla, zemzemin çıkmasının anlatıldığı kıssaya dair güzel bir telmih var. Madem bahis Hicaz illerine dayandı. Tam da burada biraz soluklanıp Nâbî-veş niyâza duralım:

Gel gönül, azm-i reh-i Beyt-i Hüdâ eyleyelüm
Sa’y idüp Merve’ye tahsîl-i sefâ eyleyelüm
Leb-i lebbeyk-zen u çeşm-i sirişk-efşânı
Kûçe-i hâhiş-i rahmetde gedâ eyleyelüm
Kâse kâse çeh-i Zemzem’den içüp âb-ı hayât
Cân-ı pür-illeti leb-rîz-i şifâ eyleyelüm
Alalum gevher-i rahmet, virelüm nakd-i günâh
Dili, sevdâ-ger-i bâzâr-ı Minâ eyleyelüm
Defter-i cürmi yakup eyleyelüm hâkister
Nâbiyâ! Âyîne-i kalbe cilâ eyleyelüm
(Gel gönül! Beytullah yoluna yönelelim, Kabe’ye varalım da Merve’ye sa’y edip sefâ hasıl edelim veya Safâ’ya ulaşalım. O rahmet pazarında, lebbeyk diyen dudakları, yaş saçan gözleri dilenci eyleyelim. Zemzem kuyusundan kâse kâse âb-ı hayât içip, hastalık dolu olan ruhu, ağzına kadar şifa dolduralım. Para yerine günah verip mukabilinde rahmet mücevherlerini alalım; gönlü Mina pazarında tüccar eyleyelim. Ey Nâbî! Cürüm ve günah dolu amel defterlerimizi bu suretle yakıp kül ederek gönül aynasını cilalandıralım.)

Çekenler muhtesib mîzânı havfın zât-ı nâkısdur
Kemâl ehlinde eksüklik bulınmaz ol hisâb olmaz
Hesap kaygısıyla, sevap günah tüccarlığı içinde ceza korkusu çekenler tam olmayan, kusurlu kişilerdir. Olgun kişilerde ise eksiklik bulunmadığından o hesaptan muaftırlar. Veyâ korku terazisinde tartıp duranlar, mümkün değil ki tam olarak tartabilsinler, titreyen elleriyle teraziyi denge tutmak ne mümkün. Zaten eksiktirler, nasıl eksiksiz tartacaklar. Kemal ehlinde bu türden bir noksan sıfat olmadığından, onlar böyle bir hesabın içinde de olmazlar.

Recâ yazusına dök eşk-i çeşmün cûybâr eyle
Kayırma nâme-i amâli mahv olmaz kitâb olmaz
Ümit yazısına dök gözünün yaşını, bırak sel olup aksın. Korkma amel defterindeki günah dolu sayfalardan ki su ile silinmeyecek, mahvolmayacak kitap yoktur. Gözyaşı günah defterini bile yıkar, ayıpları siler, kusurları temizler.

Bu ve bir önceki beyitte havf ü reca, korku ve ümit bahsi işleniyor.

Be vâiz âteş-i dûzahdan ol gâfil sakınsun kim
Koyup nâ-puhte cismin âteş-i ışka kebâb olmaz
Ey vâiz, cehennem ateşinden gafiller sakınsın ki ateş pişmemiş cisimler içindir. O’nun âteş-i aşkı ile yanmışlara ateş daha ne yapsın. Veyâ o gafil kişi  cehennem ateşinden korksun ki,  pişmemiş, çiğ varlığını aşkın ateşine kebab etmemiştir. Cehennem ateşi pişmişleri değil çiğ olanları yakacaktır.

Giceyle hâb u gündüz gaflet oldı bâis-i hayret
Bize dünyânun inkârı gibi hâzır-cevâb olmaz
Geceyle gelen uyku, gündüzle bulunan gaflet, hayret sebebidir. Bize hazırcevap olarak dünyanın gecesi ile gündüzünün bu hali yeter.

Burada gecenin uyku ve dinlenme, gündüzün bir maişet, çalışma vakti kılınması, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, gündüzün onu süratle takip eden gece ile örtülmesine dair ayetlere telmih vardır.

Geceyi gündüzün içine sokarsın ve gündüzü gecenin içinden çıkarırsın. Diriden ölü, ölüden diri çıkarırsın. Ve dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın. [3:27] Ve geceleyin sizi vefat ettiren (uykuya sokan), gündüzleri ne kazandığınızı bilen, sonra “ecel-i müsemmanın” (belirlenmiş zamanın, ömrün) tamamlanması için gündüzün içinde sizi tekrar dirilten O’dur. Sizin dönüşünüz sonra O’nadır. Sonra, yapmış olduklarınızı size haber verecek. [6:60] Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki âyet (delil) yaptık. Gece delili ayı sil(ip rahatlık için karanlık yap)tık, (arkasından da) gündüz âyetini (getirip) Rabbiniz’den bol nimet aramanız, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz için aydınlatıcı yaptık. (Böylece biz) her şeyi genişçe anlattık.  [17:12] Gece ve gündüz gerek uyumanız, gerekse O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız, O’nun (kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için elbette ibretler vardır. [30:23]

Habîbin sev dilersen magfiret takrîbin ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz
Hakkın habibini sev, mağfireten Hakk’a takrib için ey Ali. Hakkın “rakîb” ismi ile yakınlık elde etmek gibi  hoş, parlak renkli bir intisâb başka türlü ele geçmez.

(ﻗﺮﻳﺐ) (kurb “yaklaşmak, yakın olmak” tan karîb) ve Arapça aynı kök harflerle (ﺭﻗﻴﺐ)  rekâbet “gözetmek, beklemek” ten rakîb) aynı kök harflerin yinelenmesi ile ayrı bir ses sanatı. Tam da burada Er-Rakîb ism-i şerîfini yâd etmek gerek:

Araplar bir şeyi koruyan ve devamlı kontrol altında bulundurana “Rakîb” derler. Bunun tahakkuku ilim ve hıfzâ tâbidir. Allah’ı er-Rakîb ismiyle tanımak, kulun terbiyesi için ne yüce bir fırsattır. Bütün harekât ve sekenâtımız O’nun muhasebesi (kontrolü) altındadır. Fiillerimizden, sözlerimizden, niyetlerimizden hiçbiri O’ndan gizli kalmaz. Mâdem din, kişide oturmuş bir kimlik inşasını hedefleyen pedogojik bir süreçtir. Bu süreçte kulun kendisini denetleniyor, gözetleniyor bilmesi, terbiyesini kolaylaştıracaktır. Tek başınıza namaz kılarken odaya birinin girivermesi, yalnız başınıza ders çalışırken başka birinin daha aynı mekânda çalışmak üzere oraya gelivermesiyle birden kendine çekidüzen verip toparlanmaz mısınız? Mükemmelleştirme yollarından bir tanesi de hal ve gidişatımızı, beşeri tabiatımızdan kaynaklanan, istenmeyen hallerden uzak tutmaktır. Bunda da ikinci bir kişinin sadece varlığı (ister denetlesin isterse sadece kendi işiyle uğraşıp başkasıyla hiç ilgilenmesin, sadece varlığını bilelim) yeterlidir. Rakîb olan Allah Teala ise insanın cümle işlerini gözetlemekle kalmayıp aynı zamanda onları muhafaza ettiğini bildirir.

“Habibini sev” tavsiyesi doğrudan bir ayet-i kerimeye bağlanıyor: (Ey Resûlüm!) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. [Âl-i İmrân:31]

Allah, Nebisinin ismini kendi ismine ekledi,
Beş vakit müezzin “eşhedu” dediği zaman.
Yüceltmek için kendi isminden O’na ayırdı,
Arşın sahibi Mahmud, O ise Muhammed.
[Şairi’n-nebî Hz. Hassan bin Sabit]

Zâtına mir’at edindim zâtını
Bile yazdım, adım ile adını
[Süleyman Çelebi Dede]

… İşte böyle efendim. Muhabbet, Mevlâ ile rekâbete(sümme haşa) yegâne açık saha. O sahada muvaffak olmak ne mümkün lâkin onlara karîb olsak bile ne güzel olur!

El-aman yâ Vedûd

Meşreb-i dervişân


dervish1

Bileyim dersen eğer meşreb-i dervişânı
Sevenin bendesidir, sevmeyenin sultânı

Ehl-i aşkın ezelî böyle imiş kâidesi
Terk-i cân eylemeyince bulamaz cânânı

Kimse mâni olamaz varsa eğer bir bende
Dergâhında o şâhın olmaz imiş derbânı

Her taraftan varılır kûy-ı visâl-i yâre
Şeş cihet kaydını itme yol imiş her yanı

Mahvolur âşık-ı bîçâre görünce yârin
Katre kendin bulamaz bulsa eğer ummânı

Bahr-ı ıtlâka düşenler bulamaz kendin
Aklı yok fark idemez mertebe-i imkânı

Gel bu varlık hevesinden idegör kat’-ı ümîd
Âlem-i marifetin tâ olasın hakanı

Gösterir pertev-i hüsnün yine kesretden o şûh
Zâtın vahdete çekmiş idüben pinhânî

Yâr ile hem-dem olup irmez ise vaslına el
İrmedi sırr-ı hüviyette Sezâyî cânı


Sahibul nutuk Hasan Sezâyi Gülşenî hazretleri ile arayı iyi edip bâlâda saçılan esrara vâkıf olmak niyyetiyle, aşıklara vuslat, bi sırrı Pîr el-fâtihâ

Akkirmânî’de Zikr

Ey gönül cümle sivâdan pâk olup dergâha gel
Başla sağdan “Lâ ilâhe” solda “illâllah”a gel
zikr_tevhid

Nîce mecrûh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikr ile döğ başına eyle kısâs

… Şeyh efendi, dervişine tevhid’i telkîn ederek bir vehim olan vücudun yokluğunu ve bütün varlıkta Hakk’ın var olduğunu bildirir ve ona zikr-i kalbi’yi ta’lim eder. Yani kalbin daima Allah-u Tealayı anmasını emreder. Tenbihde dervişe şunu bildirmeden olmaz: Kalben zikrullah ile bir müddet meşgul olduktan sonra zikri unutmuş olsa, hatırına geldikte yine devam etmelidir. Bu unutuş bir günde yüz kere vâkî olmuşsa, yarın biri, öbür gün biri eksile eksile bir gün gelir ki, kalp evvelce Hakk-ı unuttuğu gibi, şimdi de mâsivâyı unutur. Evvelce masiva yerleşen kalbe şimdi zikrullah yerleşir. Kalb zikrullah ile aşina olunca, zikr-i gayr kalmaz. Gide gide göz başka görür, kulağı başka işitir. Velhasıl zikir değiştikce fikir değişir. Gide gide derviş kendinde bir vücud göremez ki o vücud ile bir şey yapabilsin. Mesela elinde kılıç olan bir asi, elinde kılıç bulunurken ettiği isyanı, kılıç elinden alındıktan sonra yapamaz. Kezalik kendi vücudu ile kaim olduğunu zanneden bir gafil, terk-i vücud edince tabii bir şey yapamaz…

Dervişler arasında zikir; Allah’ı anmak, hatırdan çıkarmamak ve unutmamak şeklinde ifade edilir. Riyâzetin en önemli esâsı, kulun Rabb’ine yaklaşmasını sağlayan en büyük ibadet olarak bilinir. Zikir; belli kelime ve ibareleri çeşitli miktar ve yerlerde edebli bir şekilde ferdî ya da toplu olarak söylenmesidir. Zikrin hakikati zikreden kişinin kendinden geçip Allah’ın dışında her şeyi unutmasıdır. Zikir, müşahede ve keşfi sağlayan huzur halidir. Zikir bir nurdur ki kalbi kapladığı ve hakimiyeti altına aldığı zaman kalbi de kalp gözlerini de nurlandırır. Böylece kişi daha önce görmesine engel olan karanlık yerlerde bile eşyayı bu kalp gözü ile görebilir. Nitekim ölüm döşeğinde olan bir kimse de yanında hazır olanların göremediklerini görebilir. Bu konuda Hak Teala “İşte senden perdeyi kaldırdık. Bugün gözün ne kadar keskindir.” [Kaf:22] buyurmuştur.

Zikrin kısımlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
Lisanın zikri: Kişinin diliyle sürekli olarak Allah’ı anmasıdır. Lisan zikretmek suretiyle kalbe unuttuğu Allah’ın zikrini hatırlatır.
Kalbin zikri: Sevilenin hakikatinin kalpte tasavvuru ve bu tasavvurda yoğunlaşmaktır. Kalble zikir havassın zikridir. Kul kalbin daimi zikrine lisanın zikri ile ulaşır. Kalbin zikri kendi derinliğindeki celâl ve cemâli temaşa etmesidir.
Sırrın zikri: Zikredenin topyekün zikredilende erimesi ve sonunda da izinin kaybolması şeklinde tecelli eder. Bu durumda zikreden kaybolur, zikredilen zikreden olur.

Kur’an-ı Kerim’de “Ey inananlar Allah’ı çokça zikredin” [Ahzab:41] buyrularak zikrin önemine işaret edilmiştir. Kur’anda zikrin önemi ve âdâbına dâir pek çok âyet bulunmaktadır. Zikir, Hakk’a giden yolda kuvvetli bir esastır. Hatta, Kuşeyrî’ye göre, bu yolda temel şart, zikirdir. Devamlı zikir müstesna, başka bir şekilde hiçbir kimse Allah’a ulaşamaz. Zikrin özelliklerinden biri de belli bir vaktinin olmayışıdır. Namaz, bütün ibadetlerin içinde en çok vurgu yapılanı olduğu hâlde bazı vakitlerde kılınması caiz değildir. Halbuki kalp ile zikre her halükârda devam edilebilir.

Gönlümüze düşürülen Halvetiyye, Ramazaniyye ulularından Şeyh Nakşî Ali Akkirmânî Hazretleri’ne (v. 1655) göre zikir hakikate ulaşma yolunda en önemli vasıtalardan biridir. Hakikate ulaşmak isteyen kişi nefsini idrak ederek sürekli Hakk’ı zikretmelidir.
Bilmek istersen hakîkat iş bu Nakşî’n remzini
Fehm idüp öz kendi nefsin Hakk’ı zikr it dâimâ

Akkirmânî’ye göre Hakk’ı zikretmek öyle bir cevherdir ki onun sürekli olarak zikredilmesiyle en basit şeyler en kıymetli şeylere dönüşür. Kişinin her gördüğü şey Allah’ı çağrıştırır, zikri Allah olduğu için fikri de Allah olur. O, bu düşüncelerini şöyle nazma döker:
Kâl olup altun ola çün ey hümâ
Hakkı tâ zikr etmek ile dâ’ima
Kande baksa gördigi Allah ola
Fikri zikri dâ’ima ol şâh ola

Devamlı zikir, Allah’tan başka her şeyi unutarak sadece onu zikretmek, her dâim Allah’ın zikri ile hemhâl olmak demektir. Mutasavvıfımız bâtın ehlini anlatırken onların gece gündüz Hakk’ı zikrettiklerini, onun zikrinden başka bir şeyle meşgul olmadıklarını şöyle dile getirmektedir:
Gice gündüz hakkı anmak işleri
Andan özge dahı yok teşvişleri

Akkirmânî’ye göre Hak yoluna giren kişinin yapması gereken temel şeylerden biri de zikru’llahtır. Kişi ömür sermayesini boşa geçirmemeli, her dâim zikrullah ile meşgul olmalıdır.
Tâlib-i Hak olsa bir kes kârı zikru’llâh olur
Zâyi’ itmez ğayre ‘ömrin her işi Allâh olur

En faziletli zikir “la ilahe illallah” cümlesidir. Çünkü bu ifade nefy ve isbattan oluşmaktadır. Nefy’ -lâ ilahe- de nefse muhalefet etme, heva ve heveslere karşı çıkma vardır. Nefy bölümü, kalp ve gönül hastalıklarına sebep olan, ruhu çeşitli meşgalelerle bağlayan, nefsi kuvvetlendirip güçlendiren zararlı heves ve arzuları yok eder. Bunlar da kötü ahlâk ile bedenî isteklerdir. İsbat –illallah – ta ise Allah’ı, peygamberi, Kur’an ve sünneti kabul etme vardır. İsbat bölümü kalbin sıhhat ve selâmetini temin ederek kötü huylardan kurtarır, aslî hüviyetinden sapmasını önler. Allah’ın nuru ile kişinin huy ve hayatının düzenlenmesini sağlar.

Nefy u İsbat zikri, Abdülhâlık Gücdevânî’ye dayandırılmıştır. Nefy u isbat zikrinde nefes tutularak vücudun sağ ve sol tarafına vurdurulmasıyla sâlikin Hakk’a vasıl olmasının önünde birer engel olan yetmiş perde ortadan kalkar, kalpten mâsivâ kalkınca kalp Hakk’ı isbatta huzurun kaynağı olur. Fenâ makamına ulaşan sâlik varlığın birliğine şâhid olur.

Lâ perdesinden geçmeyenler yani nefsine muhalefet etmeyip onun arzu ve isteklerinin esiri olanlar, yaratılışındaki ilâhî özü bilmeyenler karanlıklar içinde kalmaya mahkûmdurlar ve bu kimseler illâ’ya yani Hakk’a kavuşamayacaklardır. Akkirmânî, bu düşüncesini şöyle dile getirmiştir:
Geçmeyüp lâ perdesinden bilmeyenler nefsini
Çahı zulmet içre kaldı bilmedi illa’sını.

Sâlik’in sırrı ‘la ilahe illallah’ zikrinin -yukarıda zikrettiğimiz- mânâsını idrak ettiğinde zikredenin izafî benliği zikredilenin ezelî benliğinde yok olur, kaybolur. Bu durumda zikir maddî kayıtlardan sıyrılarak harf ve ses kalıbını terk eder. Böylece zikir, zâkir ve mezkûr bir olur.

Akkirmânî’nin bu sözlerinin temelinde fenâ makamı vardır. Fenâ makamında kul fâiliyet şuurunu kaybeder kişinin yerine fâil olarak Allah geçer. Böylece kul adına iş yapan Allah olur. Bu kişinin makamına da fenâ fi’l-mezkûr denir. Nefy u İsbat zikrini lâyıkı vechiyle bilip, onu hayat felsefesi yapanlar mutasavvıfların “şehir” olarak isimlendirdiği gönle Allah’tan başkasının sevgisini koymazlar. Nitekim zikrin, insanı kemale erdirmesi, Hakk’a vuslata bir vesile olması da buna dayanmaktadır. Şeyhimiz bu düşüncelerini şöyle ifade eder:
Bilenler la vü illanun nedür nefy ile isbatı
Çıkarlar aradan anlar komazlar şehre ağyarı

Mutasavvıfımız aşağıdaki beytinde Rabb’inden lâ ile tüm bağları kesip illâ’ya ulaşmayı büyük bir tazarru ve yakarış ile niyaz etmektedir.
Geçür la perdesinden gel beni lutf eyle sultânım
Halas it gayriden cânı meded ayırma illâ’dan

Hülasa-i kelâm, Allah’ı hatırdan çıkarmamayı, onu sürekli hatırlamayı ifade eden zikir, mutasavvıflar tarafından Hakk’a vuslatın temel şartı olarak görülmüş hatta devamlı zikir müstesna, başka hiçbir şekilde Allah’a ulaşılamaz denilmiştir.Mutasavvıfımıza göre zikir Hakikate ulaşma yolunda en önemli vasıtalardandır. Ona göre hakikate ulaşmak isteyen kişi nefsini tanıyarak sürekli Hakk’ı zikretmelidir. Akkirmânî zikrin kısımlarından olan sırrın zikrini nefy u ispat paralelinde değerlendirerek fenâ makamı ile temellendirmiştir. Sırrın zikrinde kişi maddi kayıtlardan kurtularak fenâ fi’l-mezkûr olur, fâiliyet şuurunu kaybeder ve kul adına iş yapan Allah olur.

Bâlâda mezkur cümle erenlerin ervâhı şeriflerinin şâd u handân, biz kârîlerinden razı vü hoşnud olmaklıkları için bi sırrı Pîr el-fâtihâ

Ümidin hayâli

Göz gördü, gönül sevdi seni ey yüzü mâhım, kurbânın olam var mı benim bunda günâhım…

naatVücudu daha latîf, cismi daha zarîf, canı daha şerîf ve nefsi daha nefîs olan kimsenin, cevherinden doğan görünüşünde, o mâdenin nuru (Peygamberî Cemâl) pek zâhirdir. Beğenilen herşeyde o güzelliğin tesiri vardır. Çünkü kâinatın her bir zerresi, Hakk’ın fiilinden kaynaklanan bir cana sahiptir. O’nda, mahsûsen beğenilen şeylerdeki tecelli-i zât ve sıfatlar nimetine mübâşir olan bir taraf ve Hakk’tan başkasını görmeyen bir göz vardır.

Cemal mâdenine ne kadar yaklaşırsa aşk ahdine de o kadar yakınlaşmış olur. Akıl cennetinin çayırındaki aslan ve fazilet dağındaki avcının -salavatların en faziletlisi ve tahiyyatların en kâmili O’nun üzerine olsun-, aşkın tazeliğinden dolayı, Ma’şûkun nezdindeki bahçelere ne kadar yeni gelmiş olursa olsun, O’nu süratle öptüğünü ve alnına koyduğunu görmezsin. Onu öpmek, aşkın şehvetinden kaynaklanan kadim bir fiilin ruhla mübaşereti; alna koymak ise yakının da yakınını istemek anlamına gelmektedir. Gözün, gözden başka, cemal seyrinden mâada hazzı yoktur. Çünkü gözde, o kaynaktan bakan göz görüşür. Zira göze, canın penceresi olma vazifesi yüklenmiştir. Ruh, bu pencereden mülk âlemini seyreder.

gulsun

Cevher-i cânsın letâfet maden olmuştur sana
Nakd-i ömrümsün ki sînem mahzen olmuştur sana
Malum maden ocağından cevher çıkar, bakır madeninden bakır. Eğer hoşluk ve güzellik bir maden olsaydı, bu kaynaktan elde edilen cevher senin canın olurdu. Benim de ömrümün sermayesi, varlığı sensin. Bu değerli hazineyi bir maden, bir ambar, bir mahzen olan kalbimde saklıyorum.

Gün gibi tenvîr eder bu nükteyi şems-i ruhun
Matla’-ı mihr-i kıyâmet revzen olmuştur sana
Ruhunun ışığı, bu ince manayı güneş gibi nurlandırırken kıyamet güneşinin doğduğu yer pencerendir. Kıyametin büyük alametlerinden olan, güneşin batıdan doğacak olmasından mülhem Ganiyy-i Muhtefi hazretlerinden:
“Şemsin garbdan doğması” ne büyük bir saadet!
Nefsinde tulû’ eden bu vak’adan um medet.
Budur Rûh’un bedenden ayrılma habercisi;
Mi’râc’ına attığın adımın birincisi.

Târ ü bûd-ı pertevinden âftâb-ı ‘iffetin
Bir perend îcâd olunmuş dâmen olmuştur sana
Senin iffet ve temizlik güneşinin ışığından, dokumadaki atkı ve çözgü iplikleri bir araya gelip yeni bir kumaş icad olunmuştur ki vücudunun alt kısmı için bir örtü olmuştur sana.

Hak seni izhâr için bir ruh tasvîr eylemiş
Sonra gül-berg-i hayâ pîrâhen olmuştur sana
Hak seni açığa çıkarıp göstermek için bir ruh tasvir etmiş, bir gül yaprağı mesâbesinde olan hayâ da sana gömlek olup mübarek vücudunun üstünü örtmüştür.

Reng-i gül bûy-ı semen rûh-ı revân nûr-i basar
Birbiriyle itmiş âmiziş ten olmuştur sana
Gülün rengi, yâseminin kokusu, ruhun akıcılığı, ferahlığı, gözün nuru, birbiriyle güzelce karışıp ten olmuştur sana.

Ferve-i sammûrda mir’ât-ı cismindir ‘ıyân
Âb-ı hayvânsın ki zulmet mesken olmuştur sana
Cisminin yansıması, görünüşü elmas değerindeki samurun kürkü gibidir. Sen ebedi hayat kaynağısın, karanlık meskenin olmuştur. Kürk ile kesret ve zulmet arasında tevhidin hakikati açısından mühim bir irtibat vardır. Buna göre cisminin yansıması, dış görünüşü samurun kürkü gibi gayet sık (kesret) fakat karanlıktır (vahdet). İbn-i Arabi hazretlerinin kabulüne göre hakikatin kaynağı karanlıkta saklıdır. (Taayyünden önce ama). Tevhid, samur kürkünün içinde, yani kesretin ötesindedir. Kesretten vahdete, ince bir yoldan tevhidin hakikatine varılır.

Nûr-i subh-ı gülşen-i cennet beyâz-ı çeşm-i hûr
Şir ü şekkerle karışmış gerden olmuştur sana
Cennet kızının gözünün beyazlığı ile cennetin gül bağında sabah vaktiyle doğan nur, süt ve şekerle karışmış da gerdan olmuştur sana.

Nûrdan bir gülsün ey ser-mest-i âteş-rûy kim
Ümmîd-i zârın hayâli gülşen olmuştur sana
Ey ateş gibi parlak ve yakıcı yüzünden sarhoş olduğum sevgili sen öyle bir nurdan gülsün ki ümit içinde ağlayıp inleyen, zayıf ve dermansız aşığının hayali, bir  gül bahçesi olmuştur sana.

… Memnûn-ı visâl eyle beni gel kereminle, yansın hased âteşlerine baht-ı siyâhım …

Hân-ı yağma

… Yiyiniz, içiniz fakat isrâf etmeyiniz. Şüphesiz Allah isrâf edenleri sevmez. [A’râf:31]
sofra
Başlığa aldanıp Tevfik Fikret’in aynı adlı şiirinden esinlenerek
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
diye devam edeceğimizi sananlara
Aşık isen cân baş üzre gel beri
Münkîr isen bak kapıdan dön geri
diyerek şöyle bir yol verelim…

İy Mîr-î âb biğşâ on çeşm-i revanrâ
Tâ çeşmhâ guşâyed zeşkûfe bûstanrâ

Ey suyun başını tutan, o akan rahmet çeşmesini, ilahî çeşmeyi aç, aç da gönül bahçeleri uyansın, aşk çiçekleri gözlerini açsın.

İnananların sofrasında yemekten sonra şükür bâbından edilen dualar umumiyetle serlevha olarak sunduğumuz ayet-i kerime ile başlar ve sofra sahibinin zevkine, meşrebine göre devam eder. Biz dahi kendi yolumuz üzre sofra usülünden bahsetmek dileriz.

… Yemek pişer pişmez canlar kabı yere indirirler ve Kazancı dedenin gülbangine aminhân oldukları halde: “Tabh-ı şîrîn ola (pişirilmesi, hoşa gidecek niteliklere sâhip, sevimli, iç açıcı ve tatlı olsun) Hak berekâtın vere, yiyenlere nûr-i imân dola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Sırr-ı Ateşbâz-ı Velî, kerem-i İmâm-ı Ali Hû diyelim…” uzunca bir nefes müddetince hep beraber Hûû çekilir.

matbah

Yemek vakti gelince matbahın, yemek yemeye mahsus olan kısmında sofralar kurulur. Sofra, müdevver büyük bir tahtadır. Birbirine geçme tahtadan bir iskemle üstüne konur. Sofranın çevresine postlar serilir. Kaşıklar, yüzleri sola, sapları sağa gelmek üzere sofranın kenarına, yüzleri yere gelmek şartıyla konur. Sûfiler, kaşığı açık korlar, “duâda” derler. Mevleviler kapalı korlar; “niyazda” derler. İşin esâsıysa, kir göstermemek, ayıp örtmektir. Kaşıkla yenen yemekte herkes, kaşığından çorba, yahut herhangi bir şey içince, her defasında, kaşığını yüzü koyun kor. Kaşıklar dizildikten sonra herkesin önüne bir tutam tuz konur. Su verecek canlar, testileri, bardakları hazırlarlar. Yemekler kaplara kotarılır ve matbahın yemek yenmeye mahsus olan sofasının sekisine dizilir. Yemek vaktini haber vermeye memur olan derviş, önce şeyh dairesinin önünde, sonra hücrelerin bulunduğu koridorda, ayaklarını mühürleyip baş keserek, yüksek sesle, «Hû… Somata salâ» diye, «Hû» yu biraz, «salâ»yı soluk miktarı çekerek nidâ eyler.

Hücrelerden çıkanlar matbaha varıp kapıda baş keserek sağ ayaklarıyla içeriye girerler. Şeyh de gelir; beraberce sofraya oturulur ve sofrayla görüşülür. Ortaya çorba gelir. Yemek, bir kaptan yenir ve yemekte hiç konuşulmaz. Herkes, şahadet parmağını önündeki tuza banıp tadarak yemeğe başlar. Kaşık, dâima kapalı ve sola müteveccih olarak konur. Yemek yenirken ağız şapırdatmak, sağa – sola bakmak, başkasının önünden yemek câiz değildir. Herkes diz çökmüştür. Çorba bereketlenince, hizmete memur olan derviş, kabı alırken, bir diğer derviş öbür yemeği kor. Kalabalığa göre iki, üç can, ayakları mühürlü olarak, sol ellerinde testi, sağ ellerinde bardak beklerler. Su isteyenleri gözetirler. Su içmek isteyen, bir lokma ekmek koparır, sağ elindeki lokmayı sol omuz hizasında tutar ve su verecek can bakar. Can, hemen su dolu bardağı alt tarafıyla görüşerek su isteyene sunar. Suyu alan, içinceye dek herkes, yemekten el çeker, bekler. Suyu içince şeyh, sessizce su içene «Aşkolsun» der gibi elini kalbinin üstüne koyup hafif bir baş keser; o da aynı tarzda mukabelede bulunur ve bardağı gene alt tarafıyla görüşüp sâkiye sunar. O da alıp gene aynı tarzda görüşerek yerine gidip testiden su doldurur ve ayağını mühürleyip eskisi gibi durur. Pilav, gelince herkes düzelir. Şeyh, şeyh yoksa aşçıbaşı, şu gülbangi çeker:

“Mâ sûfiyân-ı râhîm mâ tabla-hâr-ı şâhîm
Pâyende-dâr yârab în kâserâ vu hanrâ” *
Salli ve sellim ve bârik alâ es’adi ve eşrefi nûrı cemi’-il enbiyâi vel mürselin; vel hamdü billâhi rabbil âlemînel Fâtiha.»

Fâtiha’dan sonra;

«Nân-ı merdân, ni’met-i Yezdân, berekât-ı Halil’ür – Rahmân. Elhamdü lillâh, eşşükrü lillâh; Lokma nûr, sofra zuhûr. Bu gitti ğânisi gele, Hak berekâtın vere; yiyenlere nûr-ı iman ola; Erenlerin hân-ı keremleri, nân-u nimetleri müzdâd, sâhibül – hayrât-ı güzeştegânın ervâh-ı şerifeleri şâd ü handân, bâkıyleri selâmette ola; demler, saflar ziyâde ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Ateş – bâz-ı Veli, kerem-i imam-ı Ali Hû diyelim.»

Elhamdülillahi hamden kesiren tayyiben, mübareken, Allahümme barik lena fima rezaktena va’ğfir lena ver’hamna ve et’ımna hayran minhü, Allahümme’ec-alha ni’meten meşkureten muttasılaten ila ni’met’il-cenneh, Allahümme zid ve la tenkus bu hurmeti-Seyyid-il Mürselin, velhamdü lillahi Rabb-il Alemin.
Güzel, bol ve temiz hamd ancak Allah’a mahsustur. Allahım! Bize verdiğin rızkı bereketli kıl, bizi bağışla, bize merhamet et, daha güzel nimetler ihsan et, üzerimizdeki nimetini tamamla. Allahım! Bu sofrayı, şükrü edâ edilmiş ve bir ucu cennete kadar uzanan sofralardan eyle. Peygamberlerin Efendisi hürmetine arttır Alahım eksiltme! Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

* Bu işin âdâbı böyledir lakin pilav gelince çekilen gülbange takılıp kaldık erenlerim. Manası bir ummandı “Biz vahdet yoluna düşmüş sûfileriz. Biz pâdişahın (Hakk’ın) sofrasına oturmuşuz; O’nun nimetini yiyenleriz biz. Yarabbî, şu kâseyi, şu sofrayı, nîmeti ebedî kıl” Bu beyitleri Dîvân-ı Kebîr’in birinci cildinde bulup (Gazel no: 186; Terc. I, 226) ilgili gazelin öncesine ve sonrasına da bakalım dedik ve yandık, buyrun efendim bir ucunu da size uzatalım:

• Ben-i Âdem’in cümlesi, oynaya oynaya şu besbedava sayısız dünya nimetlerine şükretmek için Hakk’ın dergahından gelmiş sufîleriz. Hak aşıklarıyız.
• Bize ikram edilen çeşit çeşit nimetlere yalnız şükretmek değil, can versek yerindedir. Zaten şu bol bol hazineye karşı sufînin canının ne kıymeti olurki!
• Şu cihan nimetlerinin konduğu kabın kapağı göktür. Sofrasından nasıl bahsedeyim, bu dilin harcı mı o bahis! (Bütün canlılara, insanlara, hayvanlara, kuşlara, balıklara ikram edilen bu umumî dünya sofrasında ikram edilen nimetlerin konduğu büyük kabın kapağı göktür. Bu sofranın ihtişamından, ikram edilen çeşitli yemeklerin nefis oluşundan, tatlarından, kokularından, renklerinden, güzel oluşundan nasıl bahsedeyim?Dilim dönmüyor, konuşamıyorum.)
• Biz Hakk yoluna düşmüş süfîleriz. Biz padişahlar padişahının nimetlerini yiyenlerdeniz. Ya Rabbi! Bu kaseyi, bu sofrayı ebedî kıl, kıyamete kadar yaşat.
• Padişahlar padişahının kâsesindeki nimetleri elde etmek için boş kaseden başka bir şey getiremedin. Biz yoksul kişileriz. Amelimiz yok, ibadetimiz yok. Dilenciler gibi boş kâselerimizi o nimetlere uzatmaktan başka hünerimiz, karımız yok. Zaten her ham kişi de bu kaseyi, bu ekmeği elde edemez.

Yazının sonuna geldiğimiz şu demde han-ı yağma, (yağma sofrası) nerde kaldı dediğinizi duyar gibiyiz. Biraz sabır erenlerim. “Yağma sofrası” herkesin faydalandığı nîmetler, tabiatın herkese bol bol verdiği ihsanlar manasında kullanılıyor. Burdan mülhem olsa gerek eskiden büyükler ve zenginler tarafından düğün, bayram gibi günlerde kurulan yemeğin sonunda örtü, çatal, kaşık vb. bütün eşyânın diş kirâsı olarak yiyenler tarafından kapışıldığı büyük ziyâfet sofrasına da “hân-ı yağma” denir imiş.

Mektubun sonuna sakladığımız inciyi nihayet çıkarıyoruz Nef’i kaleminden:
Veliyyü’n-ni’met-i âlem desem haktır sözüm zîrâ
Sımât-ı cûdu dünyâya çekilmiş hân-ı yağmâdır

Alem, Hakkın, canlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeden lutufta, ihsanda bulunduğu, keremini serdiği kerem sofrası sanki bir “hân-ı yağma”dır. Alem, Hakkın velinimetidir, nimetinden faydalandığımız, bir çok şeyini kendisine borçlu olduğumuzun ikramıdır hâsılı “Veliyyü’n-ni’met-i âlem” desem doğrudur sözüm.

Şahane bir tecelli, enfes bir zuhur olan kâinât sofrasında, can ikramıyla, O’nun lokmasını yiyip O’na isyân etmeyene âşk olsun ya huu

Bugün senin doğum günün efendim

Bugün senin doğum günün efendim…

Vakit mevsimler ötesi bir geceydi, sen bereketli yağmurlar gibi sonsuzluktan geliyordun. Geleceğini bildiği için dönüyordu başı kâînatın ve beklemek nedir öğrenildiğinden beri yeryüzünde yüzyıllardır bekleniyordun.

Sonra deden İbrahim’in duası, kardeşin İsa’nın muştusu, annen Amine’nin rüyâsı olup sessiz bir sabaha doğuverdin. Gözlerin yıldızlara karışmıştı, için dışın bembeyaz nur, sesin tomurcukları güle çeviren ılık bir bâd-ı sabâ…

Kurumuş topraklarımıza rahmet gibi indiğinde efendim senin küçücük yüreğindeki merhamet vuruşlarıyla canlandı bu ölümlü dünya…

Sen gölgesiz ve nurdan kanatlı yolcusu alemin!
Seninle başladı hikayemiz sen ki zamansız insanı kainatın!
Zaman biraz olsun anılmaya değerse eğer senin 63 yıllık güzel ömrün hürmetine…

Senden önce ve sonra hala doğuyorsa her sabah güneş, geceleri dolunay büyütorsa yavaş yavaş, kuşlar hala terketmediyse gökyüzünü, hala yerli yerindeyse dünya ve hiç bitmiyorsa insanlığa dair umudumuz, senin yerde ve gökte öğülmüş “Muhammed” adının hürmetine…

Ey sözleri taşa sabır, aya ışık, toprağa bereket, yüreğimize ferman,
Ne varsa bu dünyada anılmaya değer senin yüzün suyu hürmetine…
Biliyoruz ey sevgili uzaklaşıyor sözlerimizden kıyamet, senin yağmurlara gizlenen duaların ve Rabbine yalvaran kara gözlerin hürmetine…

Ey kara gözlerinden ölümsüzlüğü içtiğimiz,
Ey en içli dualarımıza mühür diye güzel adını eklediğimiz
Gül yüzünü görmeden sözlerine ve kokusuna vurulduğumuz,
Ne kadar düşünüyorsak seni o kadar azalıyor azâbımız ve karanlığımız.

Biliyoruz ki sen doğru yol üzerine gönderilensin, biz bilmeyiz bu yolları efendim!
Bir kez daha yol göster bize ve yürüyüp geç yüreğimizden en derin izlerinle,
bir kez daha efendim o nurdan kanatlarını indir ve bir kez daha nurunla doğ üstümüze bu gece…

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 6.407 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: