Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Ayna ayna söyle bana

Aynadaki aksime,

Ya senin aynan niçin vermez akis
Çünkü tutmuş üstü kat kat pas ve is
Pas ve isten kurtarırsan aynanı
Parlatır nûruyla aynan her yanı


Ser-levhamız bir hadis-i şeriften mülhem: “El-mü’minü mir’atü’l-mümin – Mümin müminin aynasıdır” manasında… Hadisin tam metni şöyledir: “Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir. Gerektiğinde onun geçimine yardım eder, gıyabında onu himaye eder, savunur.” [Ebu Davud, Edeb, 49]

Bu Hadis-i şerif ile ikram olunan nebevi ikâzlar pek mühim:
Evvelen, Risalepenâh Efendimiz tavsiye buyuruyorlar ki: Birbirinizin kusurlarını başkaları fark etmeden görün ve onların düzeltilmesi için birbirinize yardımcı olun. Akabinde, mümin kardeşiniz size kusurlarınızı söyleyince, ondan rencide olmayın, ona kızmayın, hatta ona teşekkür edin. Çünkü o size bir nevi ayna olmuş oluyor ve kendinizi ıslâh etmenize imkân sağlıyor.

Erbâb-ı safâya eyle kalbin me’nûs
Tâ keşf ola sırr-ı ittihâd-ı nüfûs
Mir’ât ile mir’atı mukâbil tutsan
Birbirine hem âkis olur hem ma’kûs

Safa sahiplerine kalbini dost kıl ki nefislerin birliği ortaya çıksın, tevhid sırrı aşikar olsun. Aynayı aynanın karşısına tutsan bunlar hem yansıyan olur hem yansıtan…

ayna

Kişi gönül aynasını temiz tutmalı ki başkalarına ayna olsun, ayrıca gönül aynası tertemiz olanları kendine dost edinmeli ki, kendi hatâlarını görsün. Mânevi olgunlaşmanın yollarından biri de, kusurlarımızı, noksanlarımızı bize bildirecek, kâmil bir insanın, bir mü’minin arkamızda olmasıdır, insanın kendi kusurlarını görebilmesi nâdiren mümkündür. Bize kusur ve meziyetlerimizi gösterecek sahih aynaya sâhip olmak bir nimettir. Kâmil insanlar tıpkı bir ayna gibi insanların hakikatini yansıtırlar. Hatâlarımızı görmenin yollarından biri de mü’min kardeşlerimize bakmamızdır.

Kültürümüzde ayna benzetmesinin çok zengin bir kullanımı vardır, “Gönül, kalp aynası” bunlardan biridir. Kalp temiz, berrak bir ayna olarak yaratılır. Sonra kötü huy ve davranışlar kalp aynasına birer leke bırakır. Evdeki aynamızın üzerine konan lekeleri küçük sayıp mühimsemezsek bir süre sonra toz tabakasından görünmez hâle gelir. Kalp aynası da böyledir, en ufak kire bile tahammül edemez. O, dâima rahmet damlalarıyla, tövbe ve istiğfar suyuyla silinip temizlenmelidir. Bu takdirde hak ve hakikatin iyi bir yansıtıcısı olabilir.

Dilhanesi mir’ât-ı Hak,
Sırr-ı cemalullah’ı gör.
Maksûd olan keşf-i sebâk,
Seyr-i cemalullah’ı gör.
Âdemdedir kenz-i ezel,
Gayre bakub etme zelel.
Dil zevkine verme halel,
Fikr-i cemalullah’ı gör.
Cümle bilir Sen’sin ayan,
Ancak cemâlindir nihân.
Oldu Nasuhî gark-ı ân,
Bahr-ı cemalullah’ı gör.


Şöyle güzel bir yorum da vardır: “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadisindeki birinci “Mümin” kelimesi, Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından olan “Mü’min” dir. Mânâsı emniyet ve güven bahşedici demektir. “Mü’min” olan Hak Teala kalbi saf olan müminde, bu isimle zâhir olduğu vakit, onu şüphelerden uzaklaştırır, onda yakîn hâsıl olur. Demek ki kalbi saf olmayana İlâhi sırlar açılmaz.

Hadisteki ikinci “Mü’min” kelimesi Allah’a izâfe edildiği takdirde şu anlaşılır: Mü’min kul Allah’ın aynasıdır. Zîra insan en çok ilâhî tecellîye mazhar olan varlıktır. Allah’ın isim ve sıfatları başka mevcûdatta daha mahdut ve parça parça iken, insanda daha çok ve topluca bulunmaktadır. O eşref-i mahlukattır. Bu hâliyle Hak Teâlâ’nın aynası sayılır.

İsmâil Hakkı Bursevî Şerh-i Usûl-i Aşere’de özetle şöyle buyurur: “Beni anın ki ben de siz anayım” [Bakara:152] âyeti kerimesinde zikreden ve zikredilenin birbirine ayna olması sözkonusudur. Âyete göre zâkir ve mezkûr (zikreden ve zikredilen) hem kul hem de Hak Taâlâ oluyor. Zâkiri (kulu) göz önüne getirirsen mezkûru (Hakk’ı) bulursun, zîra zâkir Hak’ta fânidir. Mezkûru düşünürsen zâkiri (kulu) bulursun, zîra o Hak’la bâkîdir. Yâni biz ikimiz birliğe yetmişiz ve birbirimize ayna olmuşuz. Kulun aynası Hak’tır, nitekim kudsî hadiste “… Benimle işitir, benimle görür” buyrulur. Hakk’ın aynası da insandır.

Allah peygamberinin (kulunun) diliyle “Semi Allahü limen hamideh” der. [Müslim, Salat:62]

Şeyhül Ekber İbn-i Arabi’ye göre; âlem dümdüz, ruhsuz, cilâsız bir halde iken Allah Âdemi yaratınca yokluk aynası da denilen âlem cilâlanmış oldu. İnsan aynasında Allah, öbür varlık aynalarında olduğundan daha ziyâde tecellî etmiştir.

İnsan-ı kâmilin en büyük örneği ve Nûr-ı Muhammedi’nin hâmili olan Resûl-i Ekrem efendimiz ise aynaların en parlağıdır.

Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim


Birgün Ebu Cehil Resulullah’ı görüyor, -Ne kadar çirkinsin ya MUHAMMED (sav) diyor. Hz.Peygamber(sav) -Doğru söyledin, güzel diyor. Ardısıra Hz. Ebu Bekir (r.a.) geliyor. -Ne kadar güzelsin Ya Resulullah, sana baktığım da kainatı seyrediyorum diyor. Ona da -güzel diye cevap veriyor… Bu iki olaya da şahit olan sahabi soruyor. -Ya Resulullah sana çirkin diyene de güzel dedin, güzel diyene de güzel dedin hikmeti ne ola ki? Resulullah (sav): -Biz bir aynayız bize bakan kendini görür. Ebu Cehil baktı kendi çirkinliğini gördü. Ebu Bekr baktı kendi güzelliğini gördü …

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür

İşte böyle efendim.. Habibi Kibriya’ya Hz. Ebu Bekir(ra) bakınca Allah Resulünü gördü, Ebu Cehil bakınca Abdullah’ın yetimini gördü.

Vaktiyle Sargon Erdem’den dinlemiştik, belki bir hayra vesile olur: “Rüyamda Hz. Peygamberi gördüm. Daha önce de görmüştüm ama hiç bu kadar güzel bir halde değil hattâ tam tersi, çirkin ve şahsına yakışmaz hallerde gördüğüm dahi olmuştu. Hemen kendimle yorumlamıştım o halleri. Çünkü Mümin müminin aynasıdır ve aynaların en temizi, en net göstereni Hz. Peygamberdir. Bu nedenle rüya tâbircileri onda görülen çirkinlikleri rüyayı gören kişide ararlar ve bunları, kendini düzeltmesi için ona yapılmış birer uyarı sayarlar.”

Ayna kendimizi görmeye hatâ ve savâbımızı farketmeye yarar. Kemal yolunda ilerlemek için böyle bir ölçüye her zaman ihtiyaç vardır. Bu yolda şöyle durumlar söz konusu olabilir:

  • Mü’min kendini, karşısındaki mü’minde seyreder, onun iyi halleriyle kendini kıyaslar ve kendine çekidüzen verebilir.
  • Mümin kişi, kardeşine bakınca onda birtakım kusurlar görebilir. Bu yüzden onu kınamak yerine dönüp kendine bakmalı. “Acaba karşımdaki kişi kendi kusurlarımı seyrettiğim bir ayna mıdır? Bende de o kusurlar var mıdır?” diye sormalı. Hattâ ben neden kusur görücü oldum diye kendi kendini sorguya çekmeli.
  • Mü’min muhâtabı olan mü’mine ayna olmalı ve onun hatâlarını uygun bir dille, gönlünü incitmeden hatırlatıp düzeltmesine yardımcı olmalı.
  • Birisi bize böyle davranınca o mümine kızmamalı, aksine teşekkür etmeli. Zîra o aynalık yapmıştır. Aynalara kızılmaz.

Mü’min mümine ayna olunca, karşısındakinde hoşlanmadığı bir huy gören akıllı insana düşen, hemen kendine dönüp düşünmektir. Kendisinde de o kötü huyların benzeri varsa düzeltme yoluna gitmektir. Böylece “ayna” hayırlı bir hizmet görmüş olur.

Bakmasını bilen için Hak dostları kâmil insanlar düzgün gösteren birer ayna gibidir. Onlara bakıp kıyaslamalar yaparak kendi hâlimizi görebiliriz. Böylece kusurlarımızı düzeltme yoluna gidebiliriz. Niyâzî-i Mısrî Hazretleri ne güzel buyurmuş;

Halk içre bir âyîneyim herkes bakar bir ân görür
Her ne görür kendin görür ger yahşi ger yaman görür

Hz. Pir Mevlânanın FîhiMâfih’teki şu sözleri dikkat çekicidir: “Eğer sen kardeşinde bir ayıp görüyorsan, o sende bulunan ayıbın aksinden ibarettir. Alem de işte böyle bir ayna gibidir. “Mü’min mü’minin aynasıdır.” Sen o ayıbı kendinden uzaklaştır. Bir fili sulamak için pınarın başına getirdiler. Fil suda kendini görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendinden ürktüğünü bilmiyor. Sende zulüm, kin, haset, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün kötü huylar olduğu halde bundan üzülmüyorsun. Bir başkasında görünce üzülüp ürkersin.”

“Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve mîdesi bulanmaz. Fakat yemek yiyen bir başkasının etinde çıban veya yara görse, o yemekten iğrenir. İşte kötü huylar da yara ve çıbanlara benzer. İnsan kendinde olunca onlardan fazla rahatsız olmaz, fakat başkasında görünce nefret eder.”

Konya’da Mevlana Müzesinde yer alan 1292 tarihli “İzzet” imzalı bir hat levhasında “ayna” kelimesi şöyle ilgi çekici bir ifadeye şahid olduk: “Etme mir’âtı şikeste seni yüz surete kor.”

Yâni: “Aynayı kırmayasın, yoksa seni yüz şekle sokar” Düzgün bir aynadan beklenen, karşısındakini olduğu gibi göstermesidir. Fakat aynayı kırdığınız takdirde her parçasından ayrı ayrı ve parça parça görüntünüzü seyredersiniz. Vahdet gitmiş, kesret ortaya çıkmıştır.

Gönül mir’âtı kim sad pâre-i dest-i celâlindir
Yine her pâresinde cilveger baksam cemâlindir
Gönül aynası senin celalinin elinde yüz parça olmuşsa da bu haliyle bile baksam her parçasından görülen cemalindir…

Bu ayna, Hakkın kendisidir. O sanır ki ayna ondan başkasıdır. Bununla beraber aynaya dönenlere ayna da karşılık verir. Aynanın meylinden dolayı onun da aynaya karşı meyli vardır. O tersine olarak aynayı kırmış olsaydı beni de kırardı. «Ben gönlü kırıkların yanındayım,» buyurulmadı mı? Sözün kısası, aynanın kendi kendine eğilmesi ve ihtiyat göstermesi imkansızdır. O bir mihenk taşı ve terazi gibidir; meyli de daima Hakka doğrudur.

Kalp de bir aynadır. Bir mü’minin veya karşındakinin kalbini kırıp parçaladığın takdirde, sen kendini orada aslî hüviyetinle göremez olursun, onun kırgınlığı sana da yansır. Yâhut da o seni kırılan kalbiyle doğru dürüst tanıyamaz, incinmiş, parçalanmış bir kalpten sağlıklı ve düzgün bir algılayış ve görüş beklenemez.

Mürşid-i kâmil âdemi câm-ı cihân-nümâ eder
Câm-ı cihan-nümâ nedir âyine-i Hudâ eder

GMürşid-i kâmil insanı cihanı gösteren bir cam kadeh eyler, cihanı gösteren kadah de ne oluyor ki? İnsanı Hakk’ın aynesı kılar…

Hâsılı Hak dostun sohbetiyle bereketlenen gönlünü ilahi ahlaka ayna kılana aşk olsun, Kur’ân’ı kendine ayna yapıp onu Efendimizin aşkı nuruyla okuyan o aynadan kendini müşahede eyleyene müjdeler olsun ya huu

Der beyânı hal

Der beyânı hal söyler bir nutk-u şerif

ahmed_sirri_baba
Tahammül kûşesin tutsam bu bir şaşkın gedâ derler
Kemâl-i rütbe kesbetsem aceb tarz u edâ derler
Eğer sâkit olup bir kimseye sohbet dimez isem
Tekebbür kendisini almış derûnu pür-riyâ derler
Otursam ârifâne söylesem mîr kelâm olsam
Kamu halkı usandırdı yalancı dâimâ derler
Sim ü zer derdine düşsem diyeler ehl-i dünyâdır
Bu derviş olmamış hâlâ işi bâd-ı hevâ derler
Yakında olmasa hizmet çıkıp terk-i diyâr etsem
Kamu halkı dolandırdı kaçan deyne revâ derler
Türâbî kendini halka beğendirmek ne müşküldir
Alâikten berî ol sen, buna “âlem-i fenâ” derler
Turâbi Ali Baba (v.1868)



himmeti

Fâilâtün fâilâtün fâilün

İçi dışı ucb ü kibr ile dolu
Kendi olmuş nefs ü şeytanın kulu
Bulmadı Hakka giden doğru yolu
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Câh ile elin eteğin öpdürür
Hud’a ile elde varın kapdırır
Sim ü zerden kasr-ı âla yaptırır
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Bir seyisin postu giymiş eğnine
Hem cevâhir saat asmış boynuna
Aklım erişmez bu halkın oynuna
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Hükm ider kadılar aslın bilmedin
Nedir o? ben şahidim der görmedin
Der yalanı yer haramı durmadın
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Vâiz-i şehrin sorarsan halini
Kendi tutmaz dediği akvâlini
Himmetî seyret bu halkın âlini
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider
Şeyh Himmet Efendi (v. 1683)

Ummandan inciler

Vaktiyle sosyal paylaşım mekanlarında sızan nükteleri, yeri belli olsun, özünüze tesir eylesin, bir hayra vesile olsun diye derleyip topladık. Şifâ olsun efendim…

tavsiye

Ey dost,
Ömür yarının ümidiyle geçip gitmede, gafilcesine kavgalarla, gürültülerle erimede. Ömrünü içinde bulunduğun bugün say; bir bak bakalım ne sevdayla geçiyor? Gah kese kavgasıyla, gah kâse ümidiyle gidiyor ömrümüz; her nefes ömür sermayen erimede. Ölüm bir bir çekip alıyor bizi; akıllıların beti benzi onun heybetinden sararıp soluyor. Ölüm yolda durmuş bekliyor; ticarete dalansa seyre seyrana gitmede. Ölüm anıştan da yakın bize; fakat gaflete dalanın aklı ondan uzaklaşıp nerelere gitmede bilmem ki…


Ey can,
Bedeni besleyip geliştirmeye bakma, sonunda kurban olacak zaten; gönlü beslemeye bak, çünkü odur yücelere giden. Şu leşe yağlı ballı şeyleri az ver; çünkü kalıbını besleyen rezil rüsvây olup gidiyor. Cana yağlı ballı tefekkür, idrak, aşk gıdasın ver de gideceği yere kuvvetli gitsin. Nicededir saksıyı süsleyip durduğun yeter, gönül çiçeğin su bekler.

Ey ümidi gözleyen!
Ama sen yine de sevgilinin azarını görüp de ümitsizliğe düşme; oruç zahmetinden sonra bayram günü gelir çatar. Bil ki azarlama oldukça sevgi de vardır; her eksik tamam olmada, kemale doğru çekilip gitmede…

Ey Rabbimiz!
Kuruyan gönül çiçeğimize can veren senin vuslat yelindir, ümit dalına bir esinti gönder. Yüce bir yardan aşk seli geldi, Habibin aşkına olsun vuslatınla bir bend kur o sele…

su_kenarinda

Madem halis bir niyetle bu sözü tutmaya and içtin, hal ve meal bakımından tuzakların afetinden emin olasın. Bu tehlikelerle dolu pusu yerinde ebedî olarak uyanık bulunasın; öyle olsun ey âlemlerin Rabbi!

Unutma beyaz bir kağıda yazı yazarsan o yazı, kağıda bakar bakmaz okunur… “Onlar severler onu; O da onları sever” [5:54] makamı, kimi severse en küçük kusurunun bile yüz binlerce karşılığını verir; en önemsiz kusuruna dahi yüzbinlerce günah yazar; ama başkaları, dağlar kadar günah işlese kusurlarına bakmaz onların.

Madem halis bir niyetle bu sözü tutmaya and içtin, hal ve meal bakımından tuzakların afetinden emin olasın. Şu tehlikelerle dolu pusu yerinde ebedî olarak uyanık bulunasın; öyle olsun ey âlemlerin Rabbi!

Unutma beyaz bir kağıda yazı yazarsan o yazı, kağıda bakar bakmaz okunur… “Onlar severler onu; O da onları sever” [5:54] makamı, kimi severse en küçük kusurunun bile yüz binlerce karşılığını verir; en önemsiz kusuruna dahi yüzbinlerce günah yazar; ama başkaları, dağlar kadar günah işlese kusurlarına bakmaz onların. Kimin başını ovaya saldılarsa bil ki bu, yabancılık alametidir!

Bu söz, yoksullar padişahının armağanıdır. Allah sözün ve tabi olanın kadrini yüceltsin…


Bu söz, yoksullar padişahının armağanıdır. Allah sözün ve tabi olanın kadrini yüceltsin…

yoldsim_gel

Boya, boyacının o şeyi bizzat kendisinin görmek istediği, başkalarına görünmesini istediği haldir. Sıbgatullah [2:138] “Allah’ın boyası” O’nun bizi kendi nazarında görmeyi, başkasının nazarında görünmeyi murad ettiği haldir. 


Alırsın, küpüne daldırırsın; hepsini de bir renge boyarsın… Hepsi de can kesildi mi senin ışığını verir, senin izini gösterir.

Allah’dan daha güzel boyası olan kim? Çağın gürültüsünden, zamane kirlerinden el aman… Ya ilahî, bizleri ten mezbelesinden kurtar da en güzeline boyadığın Hazreti insan makamına eriştir. İşte bu makamı, yaratılmışların efendisi hürmetine bize kolaylaştır ya huu

kucuk_kus

Güneşi, bende bir zerrecik dahi ihtiyâr bırakmadı. Benim ihtiyârım olursa O’nun ihtiyârı nerde kalırdı zaten! Yaprak gibi yukarıdan aşağı sallanır, kucağından başka bir yere düşerim diye tir tir titrerim…

Her ne günah ettiyse peşiman yaprağını ayırma dâmeni pâkinden; ellere, yellere verme; ala yellere, bora yellere, kara yellere, kara yellere …



Ben garibim, Sen inâyet eyle Allah aşkına…

Büyüklere Masallar I

Paha biçilmez fakirin gönül zenginliğine, biz yine yelken açalım bir masalın enginliğine; eee ne de olsa düz bakan şaşı olmaz, masalın yaşı olmaz

Efendim, zamanın birinde, bir adamla karısı, büyük bir şehrin kenar bir mahallesinde yaşarlarmış. Adamın elinden bir iş gelmez, kadının sesine kuş gelmezmiş. Şükredermiş hallerine ama, halleri hal değilmiş. Kurttan aç, yılandan çıplakmış garipler. Üst yok, baş yok; ekmek yok, aş yok…

masal_minyatur1
Gecelerden bir gece, mumsuz evlerinin küçücük penceresinden dolunayın sızdığı ışığın aydınlığında oturmuş, gözlerini dizlerine düğümlemişler. Ne adam dört demiş, ne kadın dokuz. Bir süre öylece oturduktan sonra, kadının gırtlağına bir tıkırdı, dudağına bir lakırdı gelmiş. Demiş ki:

“Ey efendi. Bunca yıldır evliyiz. Hangi işe el attınsa eline geldi. Zamanında okumuş yazmış olsaydın; şimdi padişahın has adamı olurdun. Bak, rüya tabir edenlere bile padişah ne ihsanlarda bulunuyor. Kese kese altınlar, hatta sarayında makam veriyor. Ama sen…”

Adam, dayanamamış. Karısının sözünü kesmiş.
“Hatun kişi dinle beni! Ben cahil bir adamım. Padişah beni ne yapsın? Biz çulumuza oturup, halimizi bilelim. Sıkma canını. Rızkı veren Allah’tır. Yüce Rabbim hiç deldiği boğazı aç mı koyar?” demiş.

Kadın burnunu çekmiş, omzunu silkmiş: “Onu bunu bilmem” demiş. “Yarından tezi yok sen de rüya tabircisi olacaksın. Tellâl çıkıp da padişahın rüya gördüğünü söyler söylemez, hemen sarayın yolunu tutacaksın”
Adamcağız, ne demişse karısını razı edememiş. Kadın, direndikçe direnmiş. “Eğer dediğimi yapmazsan sana hakkımı helal etmem. Hem de alır başımı geldiğim yere giderim” demiş. Neyse ki, adam diklenmemiş de, olay daha fazla büyümemiş.

O geceki rızklarını da, tavada pişirip, sapında yemişler. Şükredip yatmışlar. Gelin görün ki; kadın yatmış sağına, dönmüş soluna, düşmüş uykunun yoluna. Adamcağızı uyku mu tutar gayrı? Dönmüş durmuş sabaha kadar. Seher yeli eserken, bir tutam uyku mu üflemiş gözlerine yoksa, ne olmuş? Eh, kirpikleri şöyle birbirine değer değmez tellâlın sesiyle sıçrayıp kalkmış. Abanmış pencerenin pervazına, kulak vermiş tellalın avazına. Tellâlın sesi de sıtma görmemiş cinstenmiş hani. Davula üç tokmak vurup, kükrüyormuş: “Duyduk duymadık demeyin ey ahâliii! Padişahımız bir rüya görmüş. Her kim ki, rüyayı tâbir etmek dilerse saraya gelsin. Duyanlar duymayana iletsiiin!..”

Adam bir karısına bakmış, bir sokakta haykıran tellâla. Giyinmiş çıkmış. Ayrandan aşağısı su. Ölmüş eşeğin kurttan olur mu korkusu. Düşmüş yola. Şehre girerken, kenar mahalleleri ana kentten ayıran surlar varmış. Surun kapısından girmeden önce, biraz soluklanmak, biraz da düşünüp cesaret toplamak için bir taşın üzerine çökmüş. Garibim başlamış düşünmeye; gidip de padişaha ne diyecek? Doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış.  İkide bir vazgeçer gibi oluyormuş ama, karısı gözünün önüne gelince yutkunup kalıyormuş.

Birden… birden bir ses duymuş. Sağına soluna bakmış, ama kimseyi görememiş. Derken, bir ses daha duyulmuş. Adam bakmış ki, kara benekli ak bir yılan, karşı duvarın göçüğünden kendisine sesleniyor. Önce korkmuş, sonra dinlemiş. Yılan: “Merhaba yabancı” demiş. “Seni bu kapıdan girerken hiç görmedim. Yoksa rüya tabir etmeye mi gidiyorsun?”

“Hee” demiş adam. “Nerden bildin yılan kardeş”
Yılan ıslık gibi gülmüş: “Gözünün duruluğundan, ağzının kuruluğundan…” demiş. Sonra da eklemiş. “Fukara ve acemi birine benziyorsun. Yaklaş, yaklaş da sana yardım edeyim ey darda kalmış adam…”

Adamcağız sesini çıkarmadan yılana yaklaşmış, araları bir adım kalınca durmuş. Yılan başlamış konuşmaya:
“Buradan doğruca saraya git” demiş. “Sakın içeri girerken ezilip büzülme. Sakın tevazu gösterip boyun bükme. Kapıdakilere büyük harflerle konuş. Ağzını büzerek, gözlerini süzerek konuş. Padişahı görebilir miyim deme, padişah beni bekliyor de. Padişahın karşısına çıkınca, kendini tanıtmak, uzun uzun laf etmek aptallığına düşme. Ona de ki, bir rüya görmüşsünüz devletli padişahım. Rüyanızda koyun görmüşsünüz. Tabiri ise şudur: Çevrenizdekiler koyun gibidirler. Senin çalacağın ıslığa göre hareket ederler. Bunların iyi bir eğitime ihtiyaçları var. Tabii, padişah hayretler içinde kalacak ve sana bol bahşiş verecek. Buradan geçerken, aldığının yarısını bana vereceksin…”

Adam, yılana teşekkür edip, sarayın yolunu tutmuş. Adam yılanın dediklerini aynen yapmış. Padişahın huzuruna çıkar çıkmaz: “Selamünaleyküm padişahım” demiş. Sonra da: “Rüyanızda koyun görmüşsünüz. Tabiri de insanlarınızın koyun gibi saf ve uysal olmalarıdır. Onları biraz eğitirseniz iyi olur…” diye eklemiş.

Padişah hayretler içinde kalmış. “Yahu” demiş. “Rüya tabirinize bir diyeceğim yok ama, kimseye anlatmadığım rüyamı nasıl bildiniz efendi?” Bizimki, yılandan aldığı derse uygun olarak, gözünün birini hafifçe kısmış, ağzını biraz çarpıtarak gülmüş. “Padişahım” demiş. “İzin verin de, bu kadarcığını bilelim. Çünkü biz, yıllarca Çin-i Mâçin’de bunun eğitimini aldık…” Eh, bir iki de anlaşılmaz laflar edince, padişah sakalını avuçlamış, hayranlıkla bu adama bakmış, bakmış. Ve iki kese altın vermiş.

Bizimki, iki kese altını görünce, az daha aklını oynatacak olmuş. Sevinçle tutmuş evinin yolunu. Tam kapıdan çıkarken, aklına yılan gelmiş. Yavaşça yılanın bulunduğu göçüğe gitmiş. Seslenmiş ama, yılan cevap vermemiş. Adamcağız, bir kese altını göçüğün içine atarak yola koyulmuş. Eve geldiğinde, karısı henüz yeni uyanmışmış. Altın dolu keseyi atmış eteğine, kadının somurtuk yüzü dönmüş bal peteğine.

Bir süre bu altınları harcayarak güzel bir hayat sürmüşler. Ve kadın, verdiği bu akıldan dolayı kendine hep payeler çıkarmış… Gel zaman, git zaman paralar suyunu çekmiş ama, padişah bir rüya daha görmüş. Tellal daha, “Ey ahaliii” der demez, kadın başlamış adamı itip dürtmeye. Adamcağız, bir önceki olayı on defa anlatmış, “Yılanı bir daha nerde bulurum?” demişse de, karısına söz dinletememiş.

Düşmüş yola. Gayrı işi öğrendi ya. Şehre girilen kale kapısının yanında durmuş. Sağına soluna bakmış. Kendini emniyete alınca da, göçüğe yaklaşmış. Başlamış yalvarmaya: “Aman yılan kardeş, yaman yılan kardeş. Paramız suyunu çekti. Bir rüya daha görmüş padişah. Rızkı veren Allah ama, sebebi de inkar etmek günah. Çıkar şuracıktan başını, sevindir kardaşını…” Önce bir tıslama sesi duyulmuş, sonra da yılanın başı görünmüş: “Merhaba dostum” demiş. “Sen sözüne sadık biriymişsin. Sana yardım etmek görevim. Yine aynı şartlarla, yani aldığının yarısını bana vermen kaydıyla sana yardım edeceğim…”

Yılan, padişahın gördüğü rüya ile tabirini bir güzel anlatmış. Yapması gereken hareketleri bir güzel ezberletmiş…
Adam düşmüş yola. Padişahın huzuruna hemen alınmış. Huzura gelir gelmez: “Selamünaleyküm padişahım” demiş adam. “Rüyanda tilki görmüşsün. Çevrendekiler tilki gibi kurnaz. Ayağını biraz denk alırsan iyi olur” Padişah, yine hayret ve hayranlıkla adamı seyretmiş. Sakalını eline alıp, bir süre düşünmüş. Adama hak vermiş. Sonra da, dört kese altın ihsan etmiş adama…

Bizimki, sevinçle eve koşmuş. Tam kale kapısından çıkacakken, aklına bir kurnazlık gelmiş. İçinden, “Yahu” demiş. “Ben deli miyim? Yılan ne yapacak altını. Şimdi şu dört kese altından ikisini neden yılana vereyim? Bu altınlar bana ömrümce yeter…”

Ayaklarının ucuna basarak, kenar kenar kapıdan çıkmış. Bir güzel tüyüvermiş oradan. Eve gelince, karı-koca altınları yere dökmüş, gözleri doyuncaya kadar şıngırdatıp seyretmişler…

Akar su yüzünde saman durur mu?.. Dünya durmadıkça zaman durur mu? Zaman akıp gitmiş, bizimkiler yaşayıp gitmişler. Gel zaman, git zaman, paralar yine suyunu çekmiş. Hazıra dağ dayanmaz. Aşına aşına bakır kaptan kalay gider. Kolay kazanılırsa, kolay gider…

Bizimkiler bol buldular ya; böreğin tazesini, suların gözesini ister olmuşlar. Har vurmuşlar, harman savurmuşlar. Geminin dibi kayaya oturunca durmuşlar… Yaradan rızkını vermez mi kulunun? Yine bir rüya görmüş padişah. Aklı başında olanlar, aklı başında rüyalar görürler. Öyle, ayakta uyuyup, kuşluk vakti kırk rüya görenlerden değilmiş padişah. Rüya görürmüş ama, rüyası riya görmezmiş. Bakınca, gönül gözü görürmüş. Görünce kabuğu değil, özü görürmüş…

Her neyse. Davula vurulup, tellal ünleyince sokakta, bizimkini sıtma tutmuş; titremiş yatakta. İçinden: “Ah ne olaydı, ne olaydı? Yılana karşı bu ihaneti yapmayaydım da, yanına varmaya yüzüm olaydı…” demiş. Sonunda, karısının da ısrarı üzerine kalkmış, düşmüş yola. Kale kapısına gelmiş ama, seslenmeye yüzü yokmuş. Bir taşın üstüne oturmuş, boynunu bükmüş durmuş. Ne kadar oturmuş bilinmez. Birden, bizim kara benekli ak yılanın başı görünmüş göçükten. “Merhaba dostum” demiş. “Yine bir müşkülün mü var?”

Adamcağız başı önünde susup durmuş. Yılan, daha fazla ezilmesine razı olmamış: “Senin günahın yok dostum” demiş. “Padişahı rüyasında tilki gören şehrin, insanlarının kurnaz olması normaldir. Kendinden bekleneni yaptın. Ben gücenmedim. Yaklaş, yaklaş da, sana yardım edeyim…”

Adam, ezile büzüle yaklaşmış. Yılan, bizimkinin suçunu hoş görüp de, yine yardım edebileceğini söyleyince işler düzelmiş. Adam, bin bir dil dökerek özürler dilemiş. Yılan da, yine alacağı altınların yarısı karşılığında, padişahın rüyasıyla yorumunu bir güzel anlatmış…

Bizimki yola düşmüş. Gayrı tanınıyor ya, hemen padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişahı hürmetle selamlayan adam, bilgiç bilgiç başlamış konuşmaya: “Sevgili padişahım. Rüyanda, dişleri kanlı kurt görmüşsün. Kurt canavardır. Yorumuna gelince. Efendim, adamlarınız kurt gibi düşünmeye başlamışlar. Birbirini parçalamak, yemek ve zarar vermek istiyorlar. Bu konunun üzerine ivedilikle eğilmeniz gerek. Aralarına muhabbet tohumları eklemelisiniz. Kurt adamlarınızı da gözden ırak tutmayınız. Ola ki, hem size, hem de çevrenizdeki iyi insanlara zarar verebilirler. Adamlarınızı iyi tanımalısınız…”

Padişah, bu yoruma çok sevinmiş ve bizim sahte tabirciye tam on kese altın ihsan etmiş. Altınlarını alan adam, sevinçle evinin yolunu tutmuş. Ama, bu defa tüymeyi düşünmemiş. Doğruca yılanın bulunduğu yere gelmiş. Yılan, duvarın göçüğünde bekliyormuş…

“Geldin mi?” diye gülmüş. “Neyse ki, bu defa dürüst davrandın. On kese altın almışsın. Beşini şu deliğe atıver de git…”
Adam, sözde keselerden beşini ayırmak için altınları yere koymuş ve. Ve yerden kaptığı irice bir taşı, yılanın kafasına fırlatmış…

Yılan, atak davranıp, başını delikten içeri çekmiş. Adamın attığı taş boşa gitmiş ama, aklı da başına gelmiş. Yaptığına pişman olmuş. Bir utanmış, bir üzülmüş ki. Ama neye yarar? Oturmuş yılanın bulunduğu göçüğün üzerine, başlamış ağlayıp yalvarmaya. O kadar yalvarmış, o kadar özürler dilemiş ki, sonunda yılan dayanamamış, başını delikten çıkarmış… “Üzülme dostum” demiş. “Padişahı rüyasında kurt gören şehrin insanlarının, birbirlerini yemesi normaldir. Ama sana bir nasihatim olacak ve bir daha da beni göremeyeceksin. Şimdi beni iyi dinle…”

Yılan, sözünün burasında delikte kaybolmuş. Tekrar çıktığında, adamın daha önce deliğe attığı altınları da çıkarmış ve demiş ki: “Bak dostum. Birine dost diyeceksen, sözün yalan olmasın. Binde bir çıkar. Dost diyeceğin kimse bir yılan olmasın. Bin düşün, bir karar ver. Bir işinde bin plan olmasın. Gereksizce, yık, köhnemiş binayı. Ama altında kalan olmasın…”

Bizimki, başı önünde, mahcup ve üzgün dinlemiş. Ama yılanın söylediği her kelime, bir ok gibi can evine saplanıyormuş…

Yılan, devam etmiş. Demiş ki: “Zamanında zulüm görmeyen kolay kolay zalim olmaz. İlimsiz alim olmaz. Taşıma suyla değirmen dönmez, üflemeyle güneş sönmez. Yaslandığın en sağlam duvar bile bir gün yıkılır. Çıktığın merdiven ne kadar dik olsa, bir gün oraya da çıkılır. Kendine dön, özünü bil. Söylediğin sözünü bil. Hop demeden hoplanmaz, dökmeden toplanmaz…”

Bizimki, her söylenene başını sallayıp, hak veriyormuş…
Yılan kızmış: “Koyun gibi başın önde, her kavala mee denilmez. Ahmak gibi dişin önde her mavala hee denilmez. Ben senden altın maltın istemiyorum. Yüce Mevlam bana layık görmüş bu toprağın altını. Ben neyleyim gümüşü, altını. Al, bu verdiğin de senin olsun. Lakin, aklını başına topla. Gelmediğin yerden gelir görünme. Bilmediğin şeyde bilir görünme. Puşulara bağlama başını, kişilere ayarlama işini. Sana vezir deme yetkisinde olan biri, yarın rezil etme yetkisine de sahipse; aldığın paye paye değildir. Yarından ötesine uzanmayan gaye, gaye değildir. Yiyebileceğin aşı, yapabileceğin işi yap. Her tencereye köz, her pencereye göz olma. Beni dinlersen şu altınlarını da al ve bu şehirden git. Bunlar seni bir süre geçindirir. Ticaretten anlarsan, sana sermaye olur. Bu arada bir sanat öğrenirsen, sana bir paye olur. Aza kanaat etmezsen, çoğu bulamazsın. Vermeye razı olmazsan, asla alamazsın. Emeğini harca, alın terine acıma. Ama, bir kazanç uğruna şeref ve haysiyetini ortaya koyma. Ver yesinler, al ye. Helal kazan, helal ye. Bana bir daha güvenme. Başkasından aldığınla caka satma. Çaldığın yatağın üstünde yatma. Ben dedikçe bende olursun, biz dersen hep önde olursun. Sözü çok uzattım. Dinledin mi, anladın mı bilemem? Anladıysan kârlısın. Şimdi ayrılık vakti geldi. Elveda dostum…”

Ak benekli kara yılan, delikte kaybolmuş. Bizim ilimsiz alim de, altınlarını ve altın değerindeki öğütlerini almış, bir başka şehre giderek, bu altınları sermaye yapmış ve ölünceye kadar mutlu ve dürüst bir hayat sürmüş. Masalımız da burada sona ermiş…

Düz bakan şaşı olmaz, masalın yaşı olmaz. Dinleyenler dinledi, anlayanlar anladı. Ve üzerine alınanların kulakları çınladı…


Ben bir küçücük sevdâlı kuştum
Aklım ermedi ellere uçtum
Yaban ellere, diken ellere
Gurbet ellere, gurbet ellere
Ben bir küçücük ak tomurcuktum
Aklım ermedi, kış günü açtım
Ala yellere, bora yellere
Kara yellere, kara yellere
Yuvasız kaldım karlara düştüm
Sılasız kaldım, çöllere düştüm
Uçsuz bucaksız yollara düştüm
Yılan yollara, yalan yollara
Duman yollara, duman yollara

Seyyid Azim Şirvanî

Köhne dünyaya, taze bir üslup getirmek gerektir. 
Seyid Azim Şirvânî (Şamahı, 1835-1888)

sa_samahi

Okuyun şiirimi kılın yâdım
Şâd olsun bu ruh-i nâşâdım
Seyyîd Azîm Şirvâni, bütün ömrünü cehalet ve hurafeyle savaşarak geçirmiştir. 20 Mayıs 1888’de Ramazanın 21. gününde câmide namaz çıkışında bıçaklanarak şehit edilmiştir. Mezarı “Şah Handân” mezarlığındadır. Kitabe-i seng-i mezarında kendi yazdığı beyit bulunmaktadır:
Merg-i cismâni ile sanma menim ölmeğimi
Seyyîdâ ölmerem alemde sesim var menim 


KASİDE
Ey tatmayan zamâne arâ’ aşk şerbetin
Bes ağzının kaçan bilisen söyle lezzetin
Git rahat ol, seninle bizim yoktu kârımız
Koy biz çekek bu bâdiyenin bâr-ı mihnetin
Ey o lezzetten habersiz zamane genci, aşk şerbetini ara. Şimdi ağzını yum, ne zaman ki o lezzeti tattın, söylersin. Bu haldeyken seninle bizim bir alışverimiz olamaz, git rahat ol. Bırak biz çekelim bu dünya çölünün zahmet  yükünü.
Biz hazîn-i emânet-i aşkız ki Kird-gâr
Sandûk-ı sinemizde koyuptur emânetin
Aşk olmasaydı olmaz idi hüsn müştehir
Hüsn olmasaydı aşk yitirmişti şöhretin
Biz aşk emanetinin hazine muhafızıyız ki Allah bu emaneti gönül sandığımıza koymuştur. Aşk olmasaydı güzellik meşhur olmazdı. Güzellik olmasaydı aşk şöhretini kaybetmişti.
Arz etti hüsn âleme ma’şûka-ı ezel
Aşk eyledi kabul onun dürd-i zahmetin
Aşk idi kim halîlini hıfz etti nârdan
Söndürdü bir hitâb ile nârın harâretin
Kendisi daha ezelde aşkla sevilen, aleme güzelliğini gösterdi. O’nun zahmet derdini aşk kabul etti. (Hüsnün, güzelliğin herkesçe istenmeyen yanı zahmetidir. Onu da aşk kabul etmiştir. Yani şarap saf içilir ya aşk hüsn şarabını her şeyiyle, bütünüyle içer) Dostunu (Halilullah olan Hz. İbrahim) Nemrud ateşinden koruyan aşk idi hemen bir hitâbı ile ateşin hararetini söndürüverdi. 
Mecnûn’u hüsn-i Leyli idi derbeder kılan,
Aşk idi artıran buların bunca rütbatın
İsa’yı çarh-ı çârüme kalkışdı aşk-ı Hak
Kim vâsıl etti hâne-i hurşîde rıf’atın
Mecnun’u perişan eyleyen Leyla’nın güzelliğiydi. Leyla ile Mecnun’un rütbesini artıran aşk idi. Hz. İsa’yı dördüncü kat göğe taşıyan Hak aşkıydı. Ki o aşk, Hz. İsa’nın mevkisi yüksekliğini, güneşin evine kadar ulaştırdı.
Şîrîn’in aşkı eyledi Ferhâd’ı telh-kâm,
Azrâ havâsı Vâmık’ın artırdı hiffetin.
Hüsn idi Yûsuf’u eleyen şöhre-i cihan,
Aşk idi artıran o Züleyhâ muhabbetin.
Vamık’ı temkinsiz kılan Azra havası, Ferhad’ı kedere boğan Şirin’in aşkı sevdası idi. Hz. Yusuf’un dünyada meşhur eyleyen güzellik idi. Züleyha’nın Hz. Yusuf’a muhabbetini artıran aşk idi.
Hüsn ile aşk olmasa hâsıl ne dehrden,
Bî-aşk kimse anlamayıb sırr-ı hilkatın.
Savt ile hüsnü nûr-ı a’lâ nûrdur gözüm,
Benden soruş bu tühfelerin kadr ü kıymetin.
Güzellik ve aşk olmasa bu alem neye yarar. Aşksız kimse yaratılış sırrını anlamaz. Hoş sâdası ve güzelliğiyle nur üstüne nurudur gözümün!  Benden sor bu hediyelerin değerini.
Dâvûd hüsn-i savtını Tâlût’tan soruş,
Câlût anlamaz bu işin sırr ü hikmetin.
Lahn-i Hûd ile şûra gelir nâki-i Arap,
Ey şeyh-i kec-menîş, oku bâri rivâyetin,
Hz. Davud’un sesinin güzelliğini Talut’tan sor. Bu işin sırrını, hikmetini Calut anlamaz. Arap develeri Hz. Hud’un nağmeleriyle kendine gelip yol alır.  Ey kötü niyetli şeyh bari bu güzellikten bahseden rivayetleri oku da aşk ehline, insafa gel.
Ey şeyh, sanma aşk-ı mecâzî bu aşkı sen,
Bu nüktenin mecâzda gördüm hakîkatin.
Her yerdedir Hudâ-yı ehad nûru cilve-ger,
Vahdet gözile bak, bilesin sırr-ı vahdetin.
Ey şeyh, bu aşkı sen karşı cinse duyduğumuz meyil sanma. İnce manalı nüktenin hakikatını böyle bir işaretle gördük. Bir olan Allah, nurunun tecellisiyle her yerdedir. Vahdet gözü ile bak ki vahdet sırrını bilesin.
Gayr ez-vücûd-ı Hak yok imiş cilve gösteren,
Gördüm ben, ayn-ı vahdet imiş cümle kesretin.
Âlemde olsa idi Hudâ-bîn olan gözün
Her şeyde sen görürdün ayâtı Hakk sûretin.
Hakkın varlığından gayrı yok imiş bir tecelliyat. Gördüm ki Hakkın tecellisiyle zuhura gelmiş bu çokluk alemi aslında aynıyla vahdettir. Kesret vahdetin zuhurundan başka bir şey değildir. Hakkı gören, gözleyen bir gözün olsa cümle mevcudatı Hak sureti, inkarı mümkün olmayan bir delil olduğunu herşeyde görürdün.  
Ol gün ki gördü yârımı Âdem behiştten
Düştü hevâ-yı vaslına, terk etti cennetin.
Âhirde oldu mu’tekif-i bâb-ı devleti,
Dârüsselâma vâsıl olub taptı behcetin.
Hz. Adem cennette, o gün Yâr-i Hakikiyi görünce O’na kavuşma arzusuna düşüp cenneti terketti. Nihayetinde saadet kapısında ibadete koyuldu da selamet yurdu olan cenneti buldu.  
Seyret Necef diyârını, kap dürr-i vahdeti,
Bundan ziyâde ben ne açam yâr sohbetin?
İnsânı halk eyledi öz sûretinde hak,
Bak âriz-i nigârıma, gel gör alâmetin.
Haydar-ı Kerrar Hz. Ali Efendimizi bağrında saklayan Necef diyarını seyret, oradan vahdet incileri devşir. Bundan ziyada Yâr sohbeti mi olur daha ne diyeyim. Hak insanı kendi suretinde(suret-i Rahman) yarattı, özüne bak. Bunun alametini sevgilinin iç yüzünde, resmin nakışlarında gör.
Varımdı Mısr-ı kalpte bir Yûsuf-ı azîz,
Hak dolduruptu gönlüme mihr u meveddetin.
Ol Yûsuf aşkı eyledi vâdâr kim beni
Tahrîr edim bu nev ile Yûsuf hikâyetin
Kalb şehrinde(Mısır’ında) aziz bir Yusuf’um var. Hak, gönlümü kendi sevgi güneşiyle doldurmuştur. Yusuf’un aşkı beni Yusuf’un hikâyesini bu şekilde yazmaya mecbur etti.
Geh kadı-yı kelâm kılır hüsn-i Yûsuf’u,
Geh fâş eder o mâha Züleyha irâdetin.
Şâyet ki remzden olan âgâh hâlime
İzhâr ide bu âşık-ı zâra inâyetin.
Gah şehrin kadısını Hz. Yusuf’un güzelliğinden bahsettirir gah Züleyha iradesinden o ay yüzlü güzele olan muhabbetini ifşa eder. Eğer işaretten anlayanlar var ise halimden bunları anlar, şu ağlayan aşığa yardımını gösterir.
Ey dil, bu hâle getti seni bâde-yi vâlâ,
İnkâr kılma pîr-i muğanın kerâmetin.
Seyyid, bir özge remz göründü bu nazmdan.
Hal ehlinin bu remz füzûn etti hâletin
O yüce aşk şerabı seni kendinden geçirip ne hale getirdi. Artık sende inkar etme, vahdet feyzini veren, aşk şerabını sunan kamil mürşidin kerametini. Ey Seyyid özel bir işaret var bu şiirde, hal ehlinin hallerini artıran, ateşi aşkı ziyade eyleyen bir işaret… 

Merhum ve mağfur Seyyid Şirvanî üstada dair müfîd bir okuma için şöyle buyrunuz.

Yazıktır denize varıp da biraz su içmeyi yahut bir testi su almayı yeterli bulmak. Herkes denizden inciler, mücevherler, kuvvet veren yüz binlerce şeyler elde ederken denizden su alıp götürmenin ne değeri vardır ki? Aklı olanlar bununla övünür mü hiç, ne yapmıştır ki bu işi yapan? Hatta dünya, bir köpüğüdür bu denizin; denizse erenlerin bilgileridir. İnci de nerede? Bu dünya, çerçöple dolu bir köpüktür amma o dalgaların çıkıp batması, yürüyüp dönmesi, denizin coşup kabarması, köpürüp kükremesi yüzünden o köpük, bir güzellik elde eder. “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” [Âl-i İmrân:14] Mademki, (züyyine) “süslenmiştir” buyurdu demek ki o güzel değildir. Güzellik, eğretidir onda, başka bir yerdendir. O, altın suyuna batırılmış, yaldızlanmış sahte paradır; yâni bir köprücükten ibaret olan şu dünya sahtedir, kadri, değeri yoktur; fakat biz onu altınla kaplamışız; çünkü “insanlar için bezenmiştir, süslenmiştir. Ama yinede şu dünyada gördüğümüz güzellikler, güzel eserler, hassas duygulu insanların gönüllerini çelerler, o eserleri yaratana götürürler. Sanki Allah yarattığı eserlerini hamal eder, canları, gönülleri onlara yükler, kendine doğru çeker. Senin aşkın, çorak toprağı gül bahçesine çevirir. Dalgan, buluta benzeyen gözü, inciler saçar bir hale kor. [Hz. Piri Destgiri Münir]

Ne isterler? ne istemezler?

Garîb-i aşkam amma sâye-i lütfunda hoş hâlim
Beni tenhâda sanman zerre perver âfitâbım var
Aşk ile garip düşmüşsem ne gam senin lütfunun gölgesinde hoşça bir halim var, Tenhada kalmışsam ne dert zerrecikleri dahi ortaya çıkaran güneşim var. 


Gedâ isem nola bâlâ-nişîn-i meclis-i kurbum
Gedâsından kaçınmaz bir şeh-i âl-i cenâbım var
Dilenciysem ne olmuş! Yakınlık meclisinin baş köşesinde oturuyorum ya! hem dilencisinden kaçınmayan, yüksünmeyen pek yüce bir sultanım var.

osman_kemali_efendi

Hayret veriyor sözlerin sırr-ı meâli
Seyrettiriyor sûret-i eşyâda cemâli
Her mısrasının noktalarından sızıyor aşk
Zevk çeşmesidir âşık’a Divân-ı Kemâlî

Melâmî, Bayramî şeyhi Osman Kemâli Efendi (v. 1954)’den
Bağdatlı Rûhi (v. 1605) Kasidesine Tahmis

Ey gönül, bil “ezelî ahde” samîm isterler
Aldığın “bâr-ı emânât”a kerîm isterler
Hâlık’ın seyrederek halka rahîm isterler
Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
Yevme lâ yenfau’da kalb-i selîm isterler

İzz ü câh, devlet ü rif’at yerine binâm ol
Merteben şâh ise de bende-i hâs u âm ol
Nik ü bed hali bırak muntazır-ı encâm ol
Berzah-ı havf ü recâdan geçegör nâkâm ol
Dem-i âhirde ne ümmid ü ne bîm isterler

Yetiş ol âleme kim olmaya anda biz, siz
Anda ne şâh u ne gümrâh ne muti’u ne hunrîz
Yokdur ol dâirede nisbet-i çiz ü nâçiz
Âlem-i bi-meh-i hurşid ü felekte hergîz
Ne mühendis ne müneccim ne hekîm isterler

Çalma ikbâl kapısın perde-yi idbâr açılır
Sohbet-i pîr ile aşıklara efkâr açılır
Ehl-i dil hâre nazâr eylese gülzâr açılır
Âlem-i keşf-i meânîde çok esrâr açılır
Giremez nefs-i gazûb anda hâlîm isterler

Gönlünü kıl heves-i nefs ü hevâdan sâlim
Kendini bil ezelî “bezm-i elest” de kâim
Iyd-i vaslı gözet ol kayd-ı sivâdan sâim
Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukîm isterler

Sıdk ile hizmet-i insâna girip insân ol
Ölmeden evvel ölüp hâtime-yi nisyân ol
Ne melâhid ü ne sofi-yi bî izân ol
Unutup bildiğini ârif isen nâdân ol
Bezm-i vahdet’te ne ilm ü ne âlim isterler

Eli boş âşıka mahbûblar el vermezler
Dikeninden çekinen ellere gül vermezler
Cân u bâş vermeyene zevk-i gönül vermezler
Harem-i ma’nide bigâneye yol vermezler
Âşina-yi ezelî yâr-i kadîm isterler

Yokluğa etme keder varına mesrûr olma
Halkı nefretle görüp âleme menfûr olma
Ehl-i irfâna kul ol nefse uyup kul olma
Cürmüne mu’terif ol tâate mağrûr olma
Ki şifâhane-yi hikmet’te sakîm isterler

Saçsa da âleme ger Nûr-i Huda pertevler
Ne gider ne götürür maksada ham peyrevler
Göremez Hakk’ı, gözü kör, dili gâfil dîvler
Kıble-yi mâ’nîyi fehmeylemeyen kiçrevler
Sehvine secde edip ecr-i azîm isterler

Her göz açtıkça bir et fâtih ile meftûhi
Hak bilir sen arama fasîd ile memdûhi
Ey Kemâlî sakın incitme dil-i mecrûhi
Ezber et nükte-i esrâr-ı dili ey Rûhî
Hâzır ol bezm-i ilâhîde nedîm isterler

Şiirin efsunkâr ikliminden dışarda mânâyı parçalamak icab ederse:
Ey gönül bilmiş ol ki ezelde ruhların verdiği sözde samimi olmanı isterler. O mecliste yüklendiğin emanet yüküne dair (iman, imtihan, akıl, sorumluluk..) vaadını yerine getirmeni isterler. Cümle mevcudata, onları vâr eden  hatrına hoşça muamele isterler.

Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halka müderris olsa da Hakk’a asidir 

Ey efendi! Sanma ki senden altın ve gümüş isteyecekler. Hayır, “Yevme la yenfau”da ancak “kalb-i selim” isterler. Beyitte Şuara suresinin 88-89. ayetlerini telmih mevcut olup يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “Yevme la yenfau malun vela benun, illa men eta’llahe bi-kalbin selim” buyurulmaktadır. Mealen “O gün (kıyamette) mal da fayda vermez, evlatlar da; ancak sağlam bir kalb ile Allah’ın huzuruna gelenler müstesna” demek olur ki şairce, ahirete temiz bir kalp ile gitmek gerektir.

Bırak itibar, büyüklük ve mevki, makam, devlet ve mevki yüksekliği kavgasını, adın sanın belli olmasın. Hakiki merteben yükseklerdeyse bile seçkin kimseler eşiğinde bende ol. İyi ve kötü hali bırak da işin sonunu gözle. Korku ve ümit merhalesinden geçip nâkâm olmaya bak. Yoksa son nefeste ne korku, ne de ümit işe yaramaz.

Fakr dergâhına varıp maaşının yüksekliğinden dem vurma. Çünkü orada asla ne üst düzey paşalar; ne de prensler (yüksek bürokratlar) isterler. Öyle bir âleme yetiş ki onda biz, siz, şah, şaşkın, itaatkâr, isyankâr, mazlum, zalim, meşhur ve hiç hükmünde olanın durumları aynıdır. (Gerçek) ay ile güneşlerin kaybolup gittiği şu dünyada ve gökkubbenin altında ne mühendis, ne müneccim, ne de filozof olmak kâr etmiyor.

Dünyada parlak ve yüksek mevkilere gelmek için uğraşma, talihin ters dönüverir. Hak Dost’unun sohbeti ile aşıkların gamı ve kederi, fikri ve endişesi açılır. Gönül ehli olan, dikene nâzâr eylese gül bahçesine çevirir. Manaların açığa çıktığı alemde nice sır perdeleri aralanır. Öfkeleri ve hiddetli olanlar giremez o âleme, orada yumuşak huylu isterler.  Bigâne olanları, manaların harem dairesine girmeye bırakmazlar. Oraya girebilmek için ta ezelden aşinalar ve kadim dostluklar (Allah’ı bilmek ve O’nun dostu olarak yaşamak) istenir.

Gönlünü boş heveslerden nefsin meyillerinden uzak tut, kendini bil de ezel meclisinde verdiğin sözde dur. Dost’a kavuşacağın bayram gününü gözet de Dost’dan başka şeylere bağlanmaktan sakın. Daima Hakk’ın rızasına teslimiyet dergâhında ikamet et. Çünkü bir kişiyi muradına erdirmek için “hizmette devamlılık” isterler.

Hâlis bir sadakatla insanlığa hizmete başlayıp Hazreti insân ol. Can bedenden uçmadan vücud ülkesine ruhunu hakim kılıp (ölmeden evvel ölüp) bu gaflete bir son ver. Ne Hak yoldan sapıp inkâr et ne de anlayışsız, ham, kaba bir sofu ol. Gösteriş nimetine gönül bağlayan gerçek fakirler; bir parça ekmek parasına karşılık Naim cennetlerini istiyorlar! (Garip doğrusu! Dilenciye çeyrek ekmek parası sadaka vermekle cenneti kazanılacak sanıyorlar). Eğer arif isen, bildiklerini (vesveselerini) unutup bilmezlik makamında kal. Çünkü vahdet bezminde, tevhid aleminde ne ilim ne de âlim isterler.

Sevgililer, işsiz güçsüz adama gönül kaptırmazlar. İşin zorluklarından çekinenlere işin semeresini vermezler. Kendini feda etmeyene, gönül zevkini tattırmazlar. Herkesin girmesine izin verilmeyen Mananın herkesin girmesine müsaade edilmeyen hususi kapısından geçiş için yabancılara izin yoktur. Kâdim sevgili ile ta ezelden tanış olmanı isterler.

Varlığa sevinme, yokluğa üzülme. Halkı nefretle görüp alemde nefret uyandırma. Nefse kul olacağına ehl-i irfana kul ol. Yaptığın iyilikle, ettiğin ibadetle gurulanacağına günahlarını itiraf et ki bu hikmet hastanesinde bakılmaya hasta isterler.

Eğer alemde Hak nurunu ışıltısı saçılmışsa da habersizce tabi olup, nurun peşi sıra giden ham yolcu ne kendisi hedefe ulaşır ne de başkasını hedefe ulaştırır. Gözü kör, gönlü basiretsiz şeytanlar Hakk’ı göremezler. Gerçek manalar kıblesini idrak edemeyen aykırı gidişatlılar, kazara bir secde ederler de hemen ardından (ömürleri taatle geçmiş gibi) en büyük ecirleri isterler.

Gözünü her açtığında, açanın da, açılanın da bir olduğunu anla. Kim fesatçı, bozuk tabiatlı kim övgüye methe değer, makbul kişiymiş onun peşine düşme, işin hakikatini Hak bilir. Ey Kemalî! sakın incitme, incinmiş, yaralı gönlü ve ey sen Ruhi! Gönül sırlarına ait kıssayı ezberleyip kendini hazırlıklı tut ki yârın Allah’ın huzuruna varıldığında tatlı dilli sohbet adamı (kulluğunda eksiği olmayan dost) isterler.

Ali Ulvî KURUCU

Ali Ulvi KURUCU (3 Mart 1922 – 3 Şubat 2002 – Medinetü’n-Nebi)

Efendimiz’in ismi anılırken bile dudağı titrer, gözleri yaşarırdı…

kurucu

Konya’dan Kahire’ye, sonra Mekke´ya gitti. Sevgili’nin yoluna yüzünü sürdü gitti,
Dil de çıksın söylesin vuslatın tarihini, Hey dostlar, “Ali Ulvi Kurucu Dost’a gitti.”


Kendi ilhamıyla “Tecellîlerle mest olmuş seher vaktinde ârifler, semâdan arş-ı âlâdan inen envârı seyreyler” buyurduğu 1422 Haccından mukaddem vuslat şerbetini nûş eyledi…

56 sene Medine-i Münevvere’de mücavir olduğu halde aşk ocağında, halvet der-encümen bir hayat geçiren bir ilim ve irfan erbabı: Ali Ulvi Kurucu “Ümidim var yine mağfur u mesrur olurum” buyurduğu “o gün”ü bugün buldu. Gafur ve Rahim’in gölgesine sığınmaktan başka kurtuluşu yok kulların. El-Ğafur’un “mağfur” ettiğini er-Rahim de “mesrûr” eder elbet…
ali_ulvi_kurucu


Çoğaldı cürm ü isyanım benim pek ya Rasulallah
Kat’i müşkil huzur-i Hakk’a gelmek ya Rasulallah
Erişmezse bana lutfun efendim rûz-i mahşerde
Mekânım nâr-ı duzeh ola bî-şek ya Rasulallah
Bırakma bendeni ol gün açılır çün Liva-ül-hamd
Beni de ol livânın tahtına çek ya Rasulallah
Ümidim var, yine mağfur ü mesrûr olurum ol gün
Girince destime pay-i mübarek ya Rasulallah
Bihakkı Hazret-i Zehra, bihakkı Hazret-i Sıbteyn
Sana geldi kulun Ulvi, dahilek ya Rasulallah!

Aşk-ı Habibi Kibriya yolundan giderek eren, yücelen aziz ruhları için el-fatiha

Merhum ve mağfur Ali Ulvi Kurucu üstada dair müfîd bir okuma için şöyle buyrunuz.

Bir zamanlar adalet deyince

Ey Nebi, sana Allah ve müminlerden tâbi olan kimseler yeter. [Enfal:64]
Ben duanın kabul edilmemesi kaygısı taşımam. İçimde dua etme isteğinin olmaması kaygısı taşırım. [Hz. Ömer (ra)]

ScreenShot002

Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu; gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu…

Ömer ikinci dost ve âdil
Hakk’ı korur, yok eder bâtıl
Bâtılı ayırdı haktan, oldu Faruk
Başı erişti sancağın Ayyûka
Hz. Ömer’den (ra) bahsetmek, cahiliyede geçen 33 yıllık samimi bir hayattan sonra Peygamber duası ile teslim olan bir güzel insandan bahsetmek demektir. O ki küfründe bile samimiydi; İslam’la müşerref olunca Hak yolda samimiyeti daha bir ziyadeleşti. Özündeki samimiyetten olacak ki, Risaletpenah Efendimiz O’na ve dayısı olan Ebû Cehil’e müslüman olması için dua etmekteydi. “Allahım! şu iki adamdan -Ömer bin Hattab veya Amr bin Hişam (Ebu Cehil)- sana hangisi daha hoş geliyorsa onunla İslam’ı izzetli kıl”
Öyle dua buyurdu, öyle yazıldı, öyle oldu… Duadaki zerafete bakar mısınız? Ne istediğini kendine hoş geldiği için istiyor, ne de istediğinin kendine verilmesini…

Hz. Ömer(ra) bu kutlu duayla müslüman olduktan sonra boyuna ağlardı ve “Ey Allah’ın elçisi!” derdi “Ya Ebu Cehil’in adını önce ansaydın da “Rabbim!” deseydin “Dinime ya Ebu Cehil’le yardım et ya Ömer’le” “Ne olurdu halim benim, sapıklıkta kalakalırdım…”

Hz. Ömer (ra) imana geldiğinde, Habibi Kibriya Efendimiz mübarek elini Hz. Ömer’in göğsüne koyup üç kere “Allah’ım! Bunun göğsündeki kötü sıfatları, hastalıkları giderip yerine imân ve hikmet ver!” buyurmuştur. Ardından Risaletpenah Hazretleri Hz. Ömer’e (ra) “Fâruk” lakabını vermişti. Hakkı bâtıldan ayırdığı ve İslâm dinini kabul edip dini kuvvetlendirdiği için bu lakap kendisine hediyye edilmiştir.

Habibi Kibriya Efendimiz’in kayınpederi (Kızı Hafsa(ra) ile Risaletpenah hazretlerinin izdivacı), Hz. Ali’nin(kv) damadı  (Hz. Fâtıma’nın (ra.) kerimeleri Ümmü Gülsûm(ra) ile izdivacı) Hz. Ömer(ra) efendimiz hakkında İbni Mes’ud (ra) buyurdular ki: “Hz. Ömer’in (ra) müslüman olması, müminlere bir fetih, rahmet ve nusret kaynağı oldu. O müslüman olmadan önce İslam dini âşikâr olmamış ve Habibi Kibriya Efendimiz dışında müminlerden hiç kimse Kabe-i Muazzama’da namaz kılamamıştı.”

Hz. Ömer(ra) Efendimizin halifeliğine daha ilk günden biat eden  Hz. Ali(kv) Efendimiz, O’nun hicretini şöyle anlatır: “Ömer’den başka gizlenmeye ihtiyaç duymadan hicret eden hiçbir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâbe’ye gitti. Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâbe’yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim’de iki rekat namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; “Yazıklar olsun size! Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin.” dedi. Onlardan hiçbiri Ömer’i engellemeye cesaret edemedi.”

Hilafeti esnasında Hz. Ömer(ra), görev yerlerine gitmeden önce valilerin bütün servetlerini kaydettirir, servetlerinde aşırı miktarda artış olanların durumlarını araştırır, gerekirse servetlerinin bir kısmına el koyardı. Devlet idaresinde âdil olunması (Mâide:8), işlerin ehline havale edilmesi (Nisâ:58) gibi Kur’an esaslarına ve bilhassa istişareye (Âl-i İmrân:159; Şûrâ:38) büyük önem vermiştir.

İşte O’nun esâslı duruşundan, her biri zamane müslümanların verdiği pozlara şamar gibi çarpan sahneler… 


adaletle_hukmedin

Bir gün Hazreti Ömer (ra) mescidde oturuyordu. Bizans imparatorunun elçisi geldi. Bazı hediyelerle beraber bir doğan kuşu, bir tazı ve bir şişe de zehir getirdi.
- Ey halife! Bu doğan hangi kuşu istersen yakalar, havada hiç bir kuş pençesinden kurtulamaz. Bu tazıyı, avda, hangi hayvana salarsan yakalar, karada elinden av kurtulmaz. Bu şişedeki zehirden düşmanlarına bir damla içirsen hemen ölür. Hiç bir ilâçla da tedavisi olmaz. Bunlar, acaib şeyler olduğundan bir sultanın hazinesinde bulunması icab eder diyerek imparatorumuz size gönderdi, dedi. Hazreti Ömer (ra):
- Bu kuşun insana ne faydası vardır? Hâl ehli olan kuşu eline alıp da amellerini zayi etmez diyerek, doğan kuşunun bağlarını çözüp salıverdi. İnsân, köpeği ne yapsın? O mekrûh hayvanı evine koyup arkasında gezdirmeye ne lüzum var diyerek köpeğin zincirlerini açıp serbest bıraktı. İçi zehir dolu şişeyi mübarek eline aldı. Benim dünyada nefsimden azılı düşmanım yok, buyurdu. Besmele çekerek şişedeki zehrin hepsini içti. Elçi bu hâli görünce kendinden geçip düştü. Bir müddet sonra ayılınca Hazreti Ömer(ra)’in sıhhatte olduğunu gördü. Hemen Hazreti Ömer’in ayaklarına kapanıp:
- Ya halife, bana imanı öğret, dedi. Hazreti Ömer, elçiye imânı, İslâm’ı öğretti. Elçi müslüman olduktan sonra, bir daha Bizans’a gitmeyip, geri kalan ömrünü Hazreti Ömer’in hizmetinde geçirdi.
***
Allah O’ndan râzı olsun, Hz. Ömer’e armağanlar getirdiler, bir de zehir dolu bir kâse sundular. Bu neye yarar dedi. Dediler ki: Birisini apaçık öldürmeyi uygun bulmazlarsa bundan birazcık sunarlar ona; içer, gizlice ölür gider. Kılıçla öldürülemeyecek bir düşman varsa gizlice ona, bundan birazcık sunup öldürürler onu. Hz. Ömer, pek güzel bir şey getirdin dedi; verin bana onu da içeyim. Bende pek büyük bir düşman var, kılıç erişmiyor ona; dünyâda ondan daha düşman kimsecik yok bana. Hepsini birden içmeye hacet yok, bunun bir zerresi yeter; bu, yüz bin kişiye yeter dediler. Bu düşman da bir kişi değil dedi Hz. Ömer; bin kişinin yerini tutar; yüz binlerce kişiyi tepesi üstü yerlere yıkmıştır. Kâseyi aldı, birden başına dikti. Ömer, zehri içince orada bulunanlar, bir uğurdan Müslüman oldular; senin dinin gerçek dediler. Ömer dedi ki: Hepiniz Müslüman oldunuz da bu kâfir nefis, hâlâ Müslüman olmadı! [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]
***
Hz. Ömer’e (ra) Rum kayserinden bir elçi gelmişti. Hz. Ömer’in hanımı bir dinar borç alıp o parayla güzel kokular satın alarak bir şişenin içinde Kayser’in hanımına göndermişti. Elçi hediyeleri Kayser’in hanımına sunmuş, o da kokuları çok beğenerek şişelerin içine inci doldurup geri göndermişti. Elçi hediye şişeleri getirince Hz. Ömer’in hanımı incileri bir tabağa boşaltıp seyrederken. Hz. Ömer içeri girdi. Önündeki incileri görünce nereden geldiğini sual eyledi. Hanımının cevabına istinaden Hz. Ömer:
- Eğer siz halife hanımı olmasaydınız, size bu incilerden bir tanesini bile göndermezlerdi. Size ve halifeye gelen hediyeler beytü’l mal’indir. Ancak bunların içinden, borç aldığınız bir dirhem sizindir buyurdu. Hz. Ömer incileri sattırıp içinden bir dirhemi hanımına teslim etti. Geri kalanını ise beytü’l mal’e bıraktı.
***
hz_omer_umutrehberiNakledildiğine göre Hz. Ömer(ra) halka bir şeyi yasak ettiği zaman bütün ev halkını ve akrabasını toplar:
- Dikkat edin; insanları düzeltebilmemiz için önce kendimizi düzeltmemiz gerekir. Şimdi bütün halkı, Hakk’ın emrettiği üzere falan şeyden men ettim. Yasakladığım işi yapmamaya sizin daha fazla dikkat etmeniz gerekir. Sizden birini o işi yaparsa başkalarına vereceğim cezanın daha fazlasıyla cezalandırırım, buyururdu. Ondan sonra o şeyi yasaklardı. Akrabaları da o işi yapmamaya daha çok dikkat ederlerdi.

***

Server-i Kâinat ve Mefhâr-i Mevcûdat Aleyhi Efdalü’s-Salavat ve’t-tahiyyat, bir gün mescidde kabir azabını, Münker ve Nekir’in heybetle nasıl sual ettiklerini beyân buyuruyorlardı. Orada hazır bulunan Hazreti Ömer (ra):

- Ya Resûlallah, kabre konulduktan sonra sual zamanında şimdiki aklımız bize verilir mi, verilmez mi? diye sordu. Server-i Alem:
- Şimdiki aklınız nasılsa, kabirde de öyle olursunuz, buyurdu. Hazreti Ömer:
- Böyle olduktan sonra korku ve elem çekmeye lüzum yoktur, dedi. Hazreti Ömer vefat edince, Hazreti Ali’nin(kv) aklına bu hâdise geldi.
- Hazreti Ömer vaktiyle mertlik etmişti, bakalım Münker ve Nekir’e nasıl cevap verecek, davasının eri olacak mı? dedi. Gözlerini yumdu. Kalbi şeriflerini Hazreti Ömer’in hâline yöneltip, tam teveccüh ile murâkabeye vardı. Hakk Teâlâ gözünden perdeyi kaldırdı. Münker ve Nekîr’in heybetle geldiklerini gördü. Hazreti Ömer’e:
- Rabbin kim? Dînin nedir? Peygamberin kim? şeklinde sorular sordular. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Münker ve Nekir’e:
- Nereden geliyorsunuz? diye sordu. Onlar:
- Yedinci kat gökten geliyoruz, dediler. Hazreti Ömer:
- Yedinci kat gökten burası ne kadar yoldur? buyurdu. Melekler:
- Yedi bin yıllık yoldur, dediler. Hazreti Ömer:
- Siz yedi bin yıllık yoldan geldiğiniz halde Rabbinizi unutmadınız. Ben bugün evimden çıktım, kabire gelinceye kadar Rabbimi, dînimi, Peygamberimizi niçin unutayım? buyurdu. Melekler:
- Biz senin böyle cevap vereceğini biliyorduk. Fakat bu heybetle gelip sual etmeye memuruz, dediler. Hazreti Ali(kv) Efendimiz bu hali gördükten sonra gözlerini açtı.
- Yâ Ömer! Allah mübarek etsin, dâvanın eriymişsin, buyurdu.
***
Geceleri sevgilinin derdiyle, korkusuyla, uyuyamayanlar korkusuzca huzur içinde ölürler… Burada ota tapan öküzlerse eşek gibi çürür giderler. Sevgilinin bakışına kapılanlar, güle oynaya feda ederler kendilerini o bakışa. Pâdişah onları lütuf kucağına alır, bağrına basar. O bakışa kul köle olan, hor hakîr bir halde ölmez. Mustafa’yı arayanlar, O’nun huyuyla huylanmak isteyenler, Ebu Bekir gibi Ömer gibi ölürler. Yokluk, ölüm uzaktır onlardan amma bunu ölürerse diye söyledim işte! [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]


Hz. Ömer(ra) ‘den şöyle rivâyet edilmiştir. Resulullah Efendimiz (sav) buyurdular ki: “Günah zilletinden kurtulup da takva izzetine yükselen kimseyi Cenab-ı Hak, malı mülkü olmadan zengin eder. Hısmı, akrabası, dayısı olmadan üstün kılar. Kendisine verilen az rızığa razı olan kulun Allah da az amelinden razı olur.”

Ariflerin canlarını, itaat ve ittibâ ufuklarında uçuran, onları nehy buyruğuyla günahtan uzak tutan; aşıkların kalplerine muhabbet şerabını içirip onları mest eyleyen; gönüllere kendi zikrini sürekli ilham eden; verdiği belâya sabredene sevabının bolluğunu gösteren ve böylece belânın acısını tatlıya çeviren; zenginlik verdiği kimselere halka karşı ihsan ve iyilikte bulunmayı emrederek kendisine hamd ve şükür etmeyi gerekli kılan Allah-u Teâla’ya hamd olsun. Sevdiği kimselerin kalbini muhabbetine karargâh yapıp aşkını o kalplerin en derinlerine yerleştiren Allah ne yücedir! Tevhid ve marifetinin delillerini ariflerinin canlarına nakşedip ruhlara, cemâlini görebilmek için cennetin ortasına doğru sevinçle uçmayı ilham ederek kendisine müştak kılan Allah ne yücedir! Sahibini ilahi azap ve kahırdan koruyan bir şehadetle bilirim ve bildiririm ki Allah’tan başka tapılacak yoktur, O bir tektir, eşi, ortağı ve misli yoktur. Yine Hz. Muhammed’in (sav) O’nun kulu ve elçisi olduğunu bilir ve bildiririm ki O’nun şeriati en son şeriat olup peygamberlik mührü de O’nunla son bulmuştur. Allah-u Teâla O’na, en hayırlı aile olan ailesine, ashabına, inananlarına, raşit halifelerine, bilhassa sözünde ve inancında doğru olan, muttaki, sıddik olan Ebu Bekir’e (ra), hak ile batılı ayırt etmiş, nâki, faruk olan Ömer’e (ra), kalbini marifeti ile nurlandırdığı zekî, pâk Osman-ı zinnureyn’e (ra), ahlak ve siretinden razı olunmuş vefî, vefâlı Murtaza olan Ali’ye (ra), rahmet ve kurbiyetiyle şereflendirdiği Hasan ve Hüseyin Efendilerimize (ra), bütün Muhacir ve Ensar’a ve kendisine tâbi olan herkes üzerine bol bol salât ve selam eylesin…


Madem Hz. Aişe (ra) annemiz “Ömer anılınca adalet anılmış olur, adalet anılınca Allah anılmış olur, Allah anılınca da rahmet iner” buyurmuş, bizim dahi adını anmakla şereflenen yazımızın hitâmında, niyazımız o dur ki: samimiyet kalbininiz esası olsun ki, salihlerin duasını alabilesiniz, farukiyet aklınızın esası olsun ki, Hakkın yanında yer alıp, batılın karşısında durabilesiniz. Adalet fiillerinizin esası olsun ki, her hak sahibine hakkını iade edebilesiniz. Kuvvet elinizin esası olsun ki, Hakkın iradesinin ikamesi için otorite sağlayabilesiniz. Rahmet hayatınızın esası olsun ki, merhamet gösterip merhamet bulabilesiniz ya huu…
___________________________________________________________
Hz. Ömer (ra) Efendimiz’e dair müfîd bir okuma için şöyle buyrunuz.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.255 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: