Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Bir Değirmendir Bu Dünya

Serîr-i bezmgâh-ı fakrı her bir câna vermezler Değil her cânâ yâhû, belki cânâna vermezler Efendi, umma sen âb-ı hayat-ı bâdeden hisse, Anı insana tahsis ettiler, hayvana vermezler Kadem rencîde kılma, zahmet etme zâhidâ, zîrâ, Sımat-ı bezm-i irfânı kuru unvâna vermezler Gidip beyhûde bâr olma miyân-ı cur’a-nûşâna, Bu işretgâh-ı mânâda sana peymâne vermezler Vücudun hâk-ı hırmen etmeyince seng-i ğam, Fahrî! Hakîkat hırmeninden kimseye bir dâne vermezler

kabe_kadim

Meâlen izah edersek: Fakr meclisinde, baş köşeyi sıradan insana vermezler, her insana değil, belki sevgiliye bile vermezler. Ey efendi! sonsuz hayatın kapısı olan fakr bâdesinden bir hisse bekleme, çünkü o kâmil insanların hakkıdır. Onu, nefs-i emmâre seviyesinde, hayvan gibi yaşayanlara vermezler. Ey zahîd! sen ayağını yorma ve zahmet edip o meclise gitme! Zira, irfan sofrasına oturmayı, kuru unvana vermezler. O mânâ şarabından içenlerin yanına gidip boş yere onlara yük olma, o mânâ meclisinde, sana bir yudum bir şey vermezler. Ey Fahrî! gam değirmenin taşı, senin benliğini öğütüp yok etmeyince hakîkat harmanından kimseye bir dane vermezler.

Hadi ey âb-ı hayat, bir nağmeye başla da döndür değirmen gibi beni… Şu varlık buğdayı tezce un olsaydı, halkın varlık metâsı şu değirmenden dışarıda kalırdı. [Hz. Pir Mevlana]

Bir değirmen metaforudur gidiyoruz günlerdir, sadece başımız değil ömrümüz dönüyor andıkça değirmen misalini… Önce Cahit Zarifoğlu’nun bir denemesini koyalım sofraya:

Adaşım Cahidî Ahmet Efendi’nin bir beyti var, şöyle:

Akil isen can gözün aç, tut kulak bu sözüme Bir değirmendir bu dünya öğütür bir gün bizi

Elbistanlı Muzaffer Hoca’yla konuşuyoruz. -Dünya bir evcik’tir. Esas ev ötede, diyor. Bir ağabeyimiz, kendisine servetini çoğaltmasını ve saklamasını telkin eden bir rüya görüyor. Ve kendi kendine: -Herhalde bir kıtlık, bir afet, bir yokluk meydana gelecek. Zor günler gelecek. Bunun için de böyle bir rüya gördüm. Bari bundan böyle hesabımı bileyim, israfta bulunmayayım, malıma sahip olayım da zor günlerde zorluk çekmeyeyim, diyor. Ancak rüyasını ulu bir zata tabir ettirmenin daha isabetli olacağını düşünerek, böyle bir zata gidiyor ve rüyasını anlatıyor. O mübarek zat şöyle diyor: -Güzel bir rüya görmüşsün. Elbette servete sahip olmak, onu çoğaltmak gereklidir. Serveti çoğaltmak demek ise onu tasadduk etmek, muhtaçları arayıp onlara dağıtmak ve sevdiklerine hediyeler vermektir…

Bu mübarek sözlerden de anlaşılmalı ki servet, insanı bir değirmen gibi öğüten bu evcik için değil, ötedeki esas ev için. Selef-i salihîn Allah’a yalan olmakta birbirleriyle yarış ederlerdi. Cennet ve cehenneme ve bunların el’an yaratılmış olduğuna inanır ve ayet gereğince “cennete girmek için yarışırlar”dı. Kalbinde “zerre miktar iman” olan kişi, Peygamber Efendimiz’in müjdesi ile, cehennemde kalmayacağım, öte dünyada, o büyük ve esas evde cennete dahil olacağını umabilir. Evcik’te nasıl yaşanması gerektiğinin binlerce tarifinden bir tarif, bir yol, tek başına bir ışık, bir kurtarıcı olan hadisi şerif şöyle: Buyuruyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: -Kalbinde zerre miktarı iman olanın cennete gireceği umulur. Bu müjdeyi duyan sahabe sorar: -Ya Resulallah, zerre miktar iman nedir? -Bir Müslüman vakit namazlarından birini elinde olmadan kaçırır, bir sonraki namazın vakti girdikten sonra hatırlar da, bundan dolayı kalbine şiş saplanmış gibi olursa, onda zerre miktar iman vardır.

Evcik, güzel, doyumsuz, ama meşakkat ve görevler dolu. Evcik sevimli bir kelime. Muzaffer hoca bu küçültme takısı ile onu sevimli gösteriyor, onun lanetlenmemesi konusundaki, gereği gibi sevilip değerlendirilmesi konusundaki görevleri hatırlatıyor. Ancak bir yandan da her şeyin iyisini ve büyüğünü isteyen insana (bize), evin de, malın da, sevabın da en çoğunu isteyeceğimizi düşünerek, evcik’le büyük ev’den söz etmeye bir yol açıyor, bize asıl menfaatin büyüğünü işaret ediyor. Gönlünüzü, enerjinizi, dikkatinizi, bu küçük kulübe ile bu evcik’le fazla eğleştirmeyin demek istiyor. Zira bu evcik, bu sevimli ve tadı şey insanları dişlileri arasına alıyor ve bağırıp çağırmalarına aldırmadan kanını kemiğine katarak öğütüp bir gün toprağa atıveriyor.

Dünya var olduğundan bu yana değirmen misali dönmekte, insanlar da iki taşın arasında öğütülen buğday tâneleri misali hayatın acı tatlı olaylarıyla ömrünü geçirmekte…

Gerçek âşık Dost yolunda ün eyler Darb-ı tevhid ile bağrın hûn eyler Değirmen daneyi döner un eyler Derviş hu der döner kâfir mi olur?

Değirmen taneyi döne döne un eylerken tavaftaki müslüman her bir devirle özünde olmayan kirleri atıp aslına dönüyor; Lebbeyk, lebbeyk ey kerem sahibi, başımda senin sevdan var, senin suyunla değirmen taşı gibi dönüp durmadayım…

yurukdegirmen

devran

Sultânü’l-âşikîn Yûnus Emre [v. 1320] (kuddise sırruhu) hazretleri bir nutk-ı şerîfinde haremdeki tavaf manzarasını anadolu insanı gözünden ne de güzel resmediyordu… Sözcükleriyle sanki kalbime doğru sızıyor, içinden kavrayarak yüreğimi avucunun içine alıyor, beş asır sonrasından İsmail Dedemin Hicaz’daki şehnaz bestesini de alarak el ele verip devrana kalkıyoruz:

Yürük değirmenler gibi dönerler El ele vermişler Hakk’a giderler Gönül Kabesini tavaf ederler Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Semâda melekler kanat açarlar Önde bir kılavuz Hakk’a uçarlar Müminler üstüne rahmet saçarlar Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Hep turnalar gibi yüksek uçarlar Kanadıyla halka rahmet saçarlar Ab-ı kevser şarabından içerler Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Derviş Yunus ider görün n’oldu bana Aşkın muhabbeti dokunur cana Aklını başına devşir divane Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Buradan sonra sus yol almaya bak, bunu da iyiden iyiye bil ki su garibin başını değirmen gibi döndürür ha döndürür… Bir teferrüc eyleyip baktım cihânın yüzüne Her neye baktım ise ibret göründü gözüme Âkil isen cân kulağın aç nazar kıl sözüme Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Alt taşı değirmenin yeryüzün tutmuş karâr Göklere kılsam nazar nicedir leyl ü nehâr Nice yüz bin enbiyâ toprağa kıldı karâr Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Âline aldanma sakın mekr ile hîle kılar Verdiğini geri alır sanma kim bâkî kalır İki taşın arasında dânenin hâli n’olur Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Halk edipdir kudretinden kâr-âgâh ol Hudâ Çark içinde dânesin ömrü ona oldu gıdâ Bulmadı iflâh ecelden enbiyâ şâh u gedâ İki cihânın güneşi fahr-i âlem Mustafâ Bir değirmendir bu dünyâ un ider bir gün bizi Câhidî geç bu hayâlden bakma dünyâ malına Zehr olur her kim ki yerse sunma onun balına Âkil isen kıl seyâhat, gir Rasûlün yoluna Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni

Rûhu’l-Beyân’da; “Beyt’in Rabbine kulluk etsinler” ifadesindeki “Beyt”den maksat kalptir ki o, Kabe-i Hakiki’dir. Vâridât ve ilhâmâtın metafıdır (tavaf alanıdır)” buyrulur. Şimdi Kabe-ı Muazzama’ya ziyaret farz-ı ilahidir. Nedir O? Taştan yapılmış bir binadır, O’nun şerefi yerindedir. Bina olmasa da orada yine de yeri tavaf olunur. Asıl o yerdedir mukaddeslik ama yeryüzü topraktır. Cenab-ı Hak efdal-i mahluk olarak insanı yaratmıştır. Mü’minin kamili, meleklerden de üstündür. Asıl kabe, kabe-i hakiki insan-ı kamildir… Burada gidip dönüyoruz o dönmek zahiridir. Asıl düşünen insanlara lazım olan insan-ı kamili bulup da etrafında dönmesi, hizmetinde bulunmasıdır. Bir taş binanın etrafında dönmek kolaydır, imkanı olan herkes yapar onu. Fakat kamil mümini bulup da O’nun etrafında dönmek, sohbetine nail olup sözünü dinlemek, hizmetinde bulunmak, insanı kemale o ulaştırır işte.

Peygamber efendimiz’in asr-ı saadetinde müslüman olmuş, O’nu tanımış, O’nun çevresinde dönen müslümanlara sahabe diyoruz. Sahabe-i kiram Peygamber SAS Efendimiz’i nasıl dinlermiş? Tasvir, anlatım, ta’rif şöyle: “Sanki başlarının üzerine ürkek bir kuş konmuş gibi… Sanki kıpırdandıkları zaman bu kuş ürküp kaçacakmış gibi… O kuş kaçmasın diye, hiç kıpırdamadan, nefesini bile dikkatle alıp vererek, Peygamber Efendimiz’i öyle dinlerlerdi.” Evladını gömen insanlardan asr-ı saadet içre ashab-ı kiram yapan işte Hazreti Peygambere olan tabiyetin, hizmetin, muhabbetin mükafatıdır. Nitekim Resuli Kibriya hazretleri bir gün ashabına: “Kalkınız ve savaşınız” buyurduğunda Sa’d bin Ubâde’nin “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki atlarımızla birlikte denize dalmayı emretsen hiç tereddütsüz denize dalarız” demesinde bu adanmışlık duygusu, bu hizmet aşkı vardır.

Peygamber-i ahir zamana varis olanlar kıyamete kadar eksik olmayacaktır. Kabe-i hakiki olan O varisleri bulup onların etrafında belki peyklerin döndüğü gibi dönmek, O’nun hizmetinde bulunmak, sözünü dinlemek, gösterdiği yoldan dışarı çıkmamak gerektir. Hal böyle olunca Kabe-i hakikiye götürecek olan yolları aramak her mü’min-i muvahhidin boynunun borcu olsa gerektir.

Bir zamanlar adalet deyince

Ey Nebi, sana Allah ve müminlerden tâbi olan kimseler yeter. [Enfal:64] Ben duanın kabul edilmemesi kaygısı taşımam. İçimde dua etme isteğinin olmaması kaygısı taşırım. [Hz. Ömer (ra)]

ScreenShot002

Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu; gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu…

Ömer ikinci dost ve âdil Hakk’ı korur, yok eder bâtıl Bâtılı ayırdı haktan, oldu Faruk Başı erişti sancağın Ayyûka Hz. Ömer’den (ra) bahsetmek, cahiliyede geçen 33 yıllık samimi bir hayattan sonra Peygamber duası ile teslim olan bir güzel insandan bahsetmek demektir. O ki küfründe bile samimiydi; İslam’la müşerref olunca Hak yolda samimiyeti daha bir ziyadeleşti. Özündeki samimiyetten olacak ki, Risaletpenah Efendimiz O’na ve dayısı olan Ebû Cehil’e müslüman olması için dua etmekteydi. “Allahım! şu iki adamdan -Ömer bin Hattab veya Amr bin Hişam (Ebu Cehil)- sana hangisi daha hoş geliyorsa onunla İslam’ı izzetli kıl” Öyle dua buyurdu, öyle yazıldı, öyle oldu… Duadaki zerafete bakar mısınız? Ne istediğini kendine hoş geldiği için istiyor, ne de istediğinin kendine verilmesini…

Hz. Ömer(ra) bu kutlu duayla müslüman olduktan sonra boyuna ağlardı ve “Ey Allah’ın elçisi!” derdi “Ya Ebu Cehil’in adını önce ansaydın da “Rabbim!” deseydin “Dinime ya Ebu Cehil’le yardım et ya Ömer’le” “Ne olurdu halim benim, sapıklıkta kalakalırdım…”

Hz. Ömer (ra) imana geldiğinde, Habibi Kibriya Efendimiz mübarek elini Hz. Ömer’in göğsüne koyup üç kere “Allah’ım! Bunun göğsündeki kötü sıfatları, hastalıkları giderip yerine imân ve hikmet ver!” buyurmuştur. Ardından Risaletpenah Hazretleri Hz. Ömer’e (ra) “Fâruk” lakabını vermişti. Hakkı bâtıldan ayırdığı ve İslâm dinini kabul edip dini kuvvetlendirdiği için bu lakap kendisine hediyye edilmiştir.

Habibi Kibriya Efendimiz’in kayınpederi (Kızı Hafsa(ra) ile Risaletpenah hazretlerinin izdivacı), Hz. Ali’nin(kv) damadı  (Hz. Fâtıma’nın (ra.) kerimeleri Ümmü Gülsûm(ra) ile izdivacı) Hz. Ömer(ra) efendimiz hakkında İbni Mes’ud (ra) buyurdular ki: “Hz. Ömer’in (ra) müslüman olması, müminlere bir fetih, rahmet ve nusret kaynağı oldu. O müslüman olmadan önce İslam dini âşikâr olmamış ve Habibi Kibriya Efendimiz dışında müminlerden hiç kimse Kabe-i Muazzama’da namaz kılamamıştı.”

Hz. Ömer(ra) Efendimizin halifeliğine daha ilk günden biat eden  Hz. Ali(kv) Efendimiz, O’nun hicretini şöyle anlatır: “Ömer’den başka gizlenmeye ihtiyaç duymadan hicret eden hiçbir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâbe’ye gitti. Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâbe’yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim’de iki rekat namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; “Yazıklar olsun size! Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin.” dedi. Onlardan hiçbiri Ömer’i engellemeye cesaret edemedi.”

Hilafeti esnasında Hz. Ömer(ra), görev yerlerine gitmeden önce valilerin bütün servetlerini kaydettirir, servetlerinde aşırı miktarda artış olanların durumlarını araştırır, gerekirse servetlerinin bir kısmına el koyardı. Devlet idaresinde âdil olunması (Mâide:8), işlerin ehline havale edilmesi (Nisâ:58) gibi Kur’an esaslarına ve bilhassa istişareye (Âl-i İmrân:159; Şûrâ:38) büyük önem vermiştir.

İşte O’nun esâslı duruşundan, her biri zamane müslümanların verdiği pozlara şamar gibi çarpan sahneler…

adaletle_hukmedin

Bir gün Hazreti Ömer (ra) mescidde oturuyordu. Bizans imparatorunun elçisi geldi. Bazı hediyelerle beraber bir doğan kuşu, bir tazı ve bir şişe de zehir getirdi. – Ey halife! Bu doğan hangi kuşu istersen yakalar, havada hiç bir kuş pençesinden kurtulamaz. Bu tazıyı, avda, hangi hayvana salarsan yakalar, karada elinden av kurtulmaz. Bu şişedeki zehirden düşmanlarına bir damla içirsen hemen ölür. Hiç bir ilâçla da tedavisi olmaz. Bunlar, acaib şeyler olduğundan bir sultanın hazinesinde bulunması icab eder diyerek imparatorumuz size gönderdi, dedi. Hazreti Ömer (ra): – Bu kuşun insana ne faydası vardır? Hâl ehli olan kuşu eline alıp da amellerini zayi etmez diyerek, doğan kuşunun bağlarını çözüp salıverdi. İnsân, köpeği ne yapsın? O mekrûh hayvanı evine koyup arkasında gezdirmeye ne lüzum var diyerek köpeğin zincirlerini açıp serbest bıraktı. İçi zehir dolu şişeyi mübarek eline aldı. Benim dünyada nefsimden azılı düşmanım yok, buyurdu. Besmele çekerek şişedeki zehrin hepsini içti. Elçi bu hâli görünce kendinden geçip düştü. Bir müddet sonra ayılınca Hazreti Ömer(ra)’in sıhhatte olduğunu gördü. Hemen Hazreti Ömer’in ayaklarına kapanıp: – Ya halife, bana imanı öğret, dedi. Hazreti Ömer, elçiye imânı, İslâm’ı öğretti. Elçi müslüman olduktan sonra, bir daha Bizans’a gitmeyip, geri kalan ömrünü Hazreti Ömer’in hizmetinde geçirdi. *** Allah O’ndan râzı olsun, Hz. Ömer’e armağanlar getirdiler, bir de zehir dolu bir kâse sundular. Bu neye yarar dedi. Dediler ki: Birisini apaçık öldürmeyi uygun bulmazlarsa bundan birazcık sunarlar ona; içer, gizlice ölür gider. Kılıçla öldürülemeyecek bir düşman varsa gizlice ona, bundan birazcık sunup öldürürler onu. Hz. Ömer, pek güzel bir şey getirdin dedi; verin bana onu da içeyim. Bende pek büyük bir düşman var, kılıç erişmiyor ona; dünyâda ondan daha düşman kimsecik yok bana. Hepsini birden içmeye hacet yok, bunun bir zerresi yeter; bu, yüz bin kişiye yeter dediler. Bu düşman da bir kişi değil dedi Hz. Ömer; bin kişinin yerini tutar; yüz binlerce kişiyi tepesi üstü yerlere yıkmıştır. Kâseyi aldı, birden başına dikti. Ömer, zehri içince orada bulunanlar, bir uğurdan Müslüman oldular; senin dinin gerçek dediler. Ömer dedi ki: Hepiniz Müslüman oldunuz da bu kâfir nefis, hâlâ Müslüman olmadı! [Hz. Pir-i Destgir-i Münir] *** Hz. Ömer’e (ra) Rum kayserinden bir elçi gelmişti. Hz. Ömer’in hanımı bir dinar borç alıp o parayla güzel kokular satın alarak bir şişenin içinde Kayser’in hanımına göndermişti. Elçi hediyeleri Kayser’in hanımına sunmuş, o da kokuları çok beğenerek şişelerin içine inci doldurup geri göndermişti. Elçi hediye şişeleri getirince Hz. Ömer’in hanımı incileri bir tabağa boşaltıp seyrederken. Hz. Ömer içeri girdi. Önündeki incileri görünce nereden geldiğini sual eyledi. Hanımının cevabına istinaden Hz. Ömer: – Eğer siz halife hanımı olmasaydınız, size bu incilerden bir tanesini bile göndermezlerdi. Size ve halifeye gelen hediyeler beytü’l mal’indir. Ancak bunların içinden, borç aldığınız bir dirhem sizindir buyurdu. Hz. Ömer incileri sattırıp içinden bir dirhemi hanımına teslim etti. Geri kalanını ise beytü’l mal’e bıraktı. *** hz_omer_umutrehberiNakledildiğine göre Hz. Ömer(ra) halka bir şeyi yasak ettiği zaman bütün ev halkını ve akrabasını toplar: – Dikkat edin; insanları düzeltebilmemiz için önce kendimizi düzeltmemiz gerekir. Şimdi bütün halkı, Hakk’ın emrettiği üzere falan şeyden men ettim. Yasakladığım işi yapmamaya sizin daha fazla dikkat etmeniz gerekir. Sizden birini o işi yaparsa başkalarına vereceğim cezanın daha fazlasıyla cezalandırırım, buyururdu. Ondan sonra o şeyi yasaklardı. Akrabaları da o işi yapmamaya daha çok dikkat ederlerdi.

***

Server-i Kâinat ve Mefhâr-i Mevcûdat Aleyhi Efdalü’s-Salavat ve’t-tahiyyat, bir gün mescidde kabir azabını, Münker ve Nekir’in heybetle nasıl sual ettiklerini beyân buyuruyorlardı. Orada hazır bulunan Hazreti Ömer (ra):

– Ya Resûlallah, kabre konulduktan sonra sual zamanında şimdiki aklımız bize verilir mi, verilmez mi? diye sordu. Server-i Alem: – Şimdiki aklınız nasılsa, kabirde de öyle olursunuz, buyurdu. Hazreti Ömer: – Böyle olduktan sonra korku ve elem çekmeye lüzum yoktur, dedi. Hazreti Ömer vefat edince, Hazreti Ali’nin(kv) aklına bu hâdise geldi. – Hazreti Ömer vaktiyle mertlik etmişti, bakalım Münker ve Nekir’e nasıl cevap verecek, davasının eri olacak mı? dedi. Gözlerini yumdu. Kalbi şeriflerini Hazreti Ömer’in hâline yöneltip, tam teveccüh ile murâkabeye vardı. Hakk Teâlâ gözünden perdeyi kaldırdı. Münker ve Nekîr’in heybetle geldiklerini gördü. Hazreti Ömer’e: – Rabbin kim? Dînin nedir? Peygamberin kim? şeklinde sorular sordular. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Münker ve Nekir’e: – Nereden geliyorsunuz? diye sordu. Onlar: – Yedinci kat gökten geliyoruz, dediler. Hazreti Ömer: – Yedinci kat gökten burası ne kadar yoldur? buyurdu. Melekler: – Yedi bin yıllık yoldur, dediler. Hazreti Ömer: – Siz yedi bin yıllık yoldan geldiğiniz halde Rabbinizi unutmadınız. Ben bugün evimden çıktım, kabire gelinceye kadar Rabbimi, dînimi, Peygamberimizi niçin unutayım? buyurdu. Melekler: – Biz senin böyle cevap vereceğini biliyorduk. Fakat bu heybetle gelip sual etmeye memuruz, dediler. Hazreti Ali(kv) Efendimiz bu hali gördükten sonra gözlerini açtı. – Yâ Ömer! Allah mübarek etsin, dâvanın eriymişsin, buyurdu. *** Geceleri sevgilinin derdiyle, korkusuyla, uyuyamayanlar korkusuzca huzur içinde ölürler… Burada ota tapan öküzlerse eşek gibi çürür giderler. Sevgilinin bakışına kapılanlar, güle oynaya feda ederler kendilerini o bakışa. Pâdişah onları lütuf kucağına alır, bağrına basar. O bakışa kul köle olan, hor hakîr bir halde ölmez. Mustafa’yı arayanlar, O’nun huyuyla huylanmak isteyenler, Ebu Bekir gibi Ömer gibi ölürler. Yokluk, ölüm uzaktır onlardan amma bunu ölürerse diye söyledim işte! [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

Hz. Ömer(ra) ‘den şöyle rivâyet edilmiştir. Resulullah Efendimiz (sav) buyurdular ki: “Günah zilletinden kurtulup da takva izzetine yükselen kimseyi Cenab-ı Hak, malı mülkü olmadan zengin eder. Hısmı, akrabası, dayısı olmadan üstün kılar. Kendisine verilen az rızığa razı olan kulun Allah da az amelinden razı olur.”

Ariflerin canlarını, itaat ve ittibâ ufuklarında uçuran, onları nehy buyruğuyla günahtan uzak tutan; aşıkların kalplerine muhabbet şerabını içirip onları mest eyleyen; gönüllere kendi zikrini sürekli ilham eden; verdiği belâya sabredene sevabının bolluğunu gösteren ve böylece belânın acısını tatlıya çeviren; zenginlik verdiği kimselere halka karşı ihsan ve iyilikte bulunmayı emrederek kendisine hamd ve şükür etmeyi gerekli kılan Allah-u Teâla’ya hamd olsun. Sevdiği kimselerin kalbini muhabbetine karargâh yapıp aşkını o kalplerin en derinlerine yerleştiren Allah ne yücedir! Tevhid ve marifetinin delillerini ariflerinin canlarına nakşedip ruhlara, cemâlini görebilmek için cennetin ortasına doğru sevinçle uçmayı ilham ederek kendisine müştak kılan Allah ne yücedir! Sahibini ilahi azap ve kahırdan koruyan bir şehadetle bilirim ve bildiririm ki Allah’tan başka tapılacak yoktur, O bir tektir, eşi, ortağı ve misli yoktur. Yine Hz. Muhammed’in (sav) O’nun kulu ve elçisi olduğunu bilir ve bildiririm ki O’nun şeriati en son şeriat olup peygamberlik mührü de O’nunla son bulmuştur. Allah-u Teâla O’na, en hayırlı aile olan ailesine, ashabına, inananlarına, raşit halifelerine, bilhassa sözünde ve inancında doğru olan, muttaki, sıddik olan Ebu Bekir’e (ra), hak ile batılı ayırt etmiş, nâki, faruk olan Ömer’e (ra), kalbini marifeti ile nurlandırdığı zekî, pâk Osman-ı zinnureyn’e (ra), ahlak ve siretinden razı olunmuş vefî, vefâlı Murtaza olan Ali’ye (ra), rahmet ve kurbiyetiyle şereflendirdiği Hasan ve Hüseyin Efendilerimize (ra), bütün Muhacir ve Ensar’a ve kendisine tâbi olan herkes üzerine bol bol salât ve selam eylesin…

Madem Hz. Aişe (ra) annemiz “Ömer anılınca adalet anılmış olur, adalet anılınca Allah anılmış olur, Allah anılınca da rahmet iner” buyurmuş, bizim dahi adını anmakla şereflenen yazımızın hitâmında, niyazımız o dur ki: samimiyet kalbininiz esası olsun ki, salihlerin duasını alabilesiniz, farukiyet aklınızın esası olsun ki, Hakkın yanında yer alıp, batılın karşısında durabilesiniz. Adalet fiillerinizin esası olsun ki, her hak sahibine hakkını iade edebilesiniz. Kuvvet elinizin esası olsun ki, Hakkın iradesinin ikamesi için otorite sağlayabilesiniz. Rahmet hayatınızın esası olsun ki, merhamet gösterip merhamet bulabilesiniz ya huu… ___________________________________________________________ Hz. Ömer (ra) Efendimiz’e dair müfîd bir okuma için şöyle buyrunuz.

Bir hedefte muvaffâk olabilmek için o hedefin Muhammedî olması gerektiği kadar, o hedefe varmak için kullanılacak metodun da Muhammedî olması gerekir.

Söze, ilâhî nizâmın, kâinatın gözbebeği olan insana ve onun hayatına verdiği değerden bahsederek başlamak dileriz: “Haksız yere bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir, bir insana da hayat vermek, bütün insanlığa hayat vermek gibidir” buyuran çağlar ötesi vahyin anlamı ne kadar kapsayıcı ve derindir. Hz. Peygamber’in yol ve gidişinde insan, ölüsüyle, dirisiyle sırf “insân” olduğu için hürmete ziyadesiyle lâyıktır. Bir gün Hz. Peygamber, bir cenaze geçerken ayağa kalkıyor. Sahabe, cenazenin bir gayr-i müslime ait olduğunu, ölenin bir Yahudi olduğunu söylüyor. Hz. Peygamber de ölümün düşündürücü olduğunu, kim olursa olsun ölenin bir insan olduğunu, saygı göstermek gerektiğini oradakilere telkin ediyor. Hz. Peygamber”in bu davranışı tarihte emsali olmayan ince bir duruştur.

Hz. Peygamber’in gönlü, kim olursa olsun, insan olarak dünyaya gelmiş birisinin inançsız ve müşrik olarak ölmesini de razı değildir. Nice eziyet ve hakaretlerini gördüğü azılı düşmanlarının bile imansız olarak bu dünyayı terk etmelerini istememiştir. Nitekim, Bedir savaşında ölen müşriklerin insan onuruna halel gelmeyecek şekilde gömülmelerini emrediyor ve müşriklerin gömüldüğü çukurun başına gelip, ölülerin ve babalarının isimlerini birer birer söyleyerek bir hitapta bulunuyor. Bu hitabında, herkesin beklediği ve diyebileceği bir söz olan “Cezanızı buldunuz, Allah sizi kahretti, sizi nasıl hakladık, oh oldu” gibi şeyler söylemiyor. Kendisinden çok çektiği İslam düşmanı Ebu Cehil’in de içinde bulunduğu bu müşrik cesetlere hitaben mealen şöyle buyuruyor: “Siz Allah’a ve Resûlullah’a itaat etmiş olsaydınız, itaatiniz sizi sevindirir miydi? (Elbette sevindirirdi) Ben size demedim mi? Keşke beni dinlemiş olsaydınız…. Müşrik olarak öldünüz de iyi mi oldu! Şimdi, Allah’ın ve Resûlünün size va’d ettiği şeyi hak ve gerçek olarak buldunuz mu?” O’nun bu hitabının, cihan tarihinde bir benzeri daha yoktur…

Açılan bu pencereden sonra, kimi zaman dinî değerlere yönelik aşağılayıcı nitelikte olan ifadelere karşı Müslümanların tepkilerine dair Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç hocamızla yapılan röportajdan bir bölümü sizlerle paylaşmak isteriz:

islam_sanati

– Bazı düşünce anarşistlerinin İslam’a ve onun değerlerine yönelik tahkir ve tahakkümlerine karşı Müslümanların tepkisi ne olmalı sizce?
– Her şeyden evvel Müslümanların tepkisel tavrı rahatsız edici. Müslüman, bir harekete dış tesirin tahrikiyle başlamaz. Ben varoluşumu ortaya koyarım, insanlar bundan hoşlanırlar veya hoşlanmazlar; ötekine bakarak kendini biçimlendirmenin ciddi bir hata olduğunu düşünüyorum. Bir karikatür dergisi sizin dininizle alay edecek ve siz onun üzerine ayaklanacaksınız, sokaklara döküleceksiniz, hatta bu tepkiyi dile getirirken birbirinize girip 40 kişiyi öldüreceksiniz! Bu tepkiyi dile getirişte ciddi bir sorun var. Demek ki biri bizi tahrik etmese bir şeyler söyleyecek değiliz. Başkasının müdahalesi olmadığı zamanlarda uyku modunda olan, “öteki”ne endeksli bir hareket hâline getirdiler İslami düşünceyi. Bu zihniyette İslam, ancak “kâfir”lerin zıttı olarak çalışan bir sistem. Biz böyle değildik, klasik İslam anlayışında küfre ve kâfirlerin yapıp ediş tarzlarına göre hareket etmezdik. Kendi eğitimimiz, felsefemiz, estetiğimiz, şiirimiz, edebiyatımız vardı; bunları ortaya koyardık. Şu an İslam dünyasının hatası bence kendi varoluşuna ait şeyleri ortaya koymaktan ziyade, “öteki”nden gelecek tenkidi bekleyip, cevap moduna girmek. Fakat siz her ne kadar bahsettiğim Müslümanca duruşu, bir medeniyet içinde estetize olmuş İslam’ı ortaya koysanız da, bazıları sizi tenkit etmeye devam edecektir. Verilecek en güzel cevap, dine hakaretin edildiği bu “değerler sistemi”nin açmazlarını göstermek ve bütün dünya insanlarının manevi bunalımlarına cevap verebilecek İslam maneviyatını ortaya koymaktır. Bir zamanlar ABD ve Avrupa entelektüellerini etkileyen bir İslam maneviyatı vardı, bu en güzel cevaptı Batı’ya. İhtida eden, eserler yazan, Müslüman olmasa bile İslam’a hayranlığını dile getiren insanlar vardı; bunun en güzel örneği Annemarie Schimmel… Schimmel son kertede Müslüman olmamış olabilir, Allah bilir, ama İslam kültürüne birçok Müslümandan daha vakıf, Allah’a imanının ve Hz. Peygamber’e saygısının yanında İslam maneviyatına, kültürüne, zarafetine iman etmiş bir insandı. Onu sıradan bir “kâfir” olarak tanımlayamazsınız.

– İslam geleneğinde dine hakaret nasıl karşılanmış, buna nasıl tepki verilmiştir?
– İlk dönemde Peygamberimiz yapılan hakaretlere hep merhametle mukabele etmiş ve hakaret edenlerin seviyesine inmemeye çaba göstermiştir. O mübareğin sırtına hayvan dışkısı koyduklarında, “Bir yumruk da ben çakayım!” demedi, aldı o pisliği bir kenara koydu. Taif’te taşladıklarında, “Onlar bilmiyorlar.” dedi. İlk dönemde Efendimizin çektiği eziyetlere, hep sabırla yaklaşması sayesinde kazandığı çok insan var. Onu öldürmeye gelenler onda dirilirdi, en başta Hz. Ömer Efendimiz… Hz. Peygamber için o kadar kötü düşünceye sahipken, Efendimiz Ömer’i kazanma yoluna gitmiştir. İslami tavır, son noktaya kadar merhametle yaklaşmaktır. Lakin bunun kırmızı çizgisi vardır. O da izzet ve vakarı müdafaa noktasıdır. Efendimizi merhametli yaklaşımına rağmen ömür boyu taciz ettiler. Israrla, ikazlara rağmen ve uzun dönem -20 yıl boyunca- melanetini kusmaya devam eden, sadece sözlü değil fiziki olarak da Müslümanların önüne çıkan, namaza gidenlerin yolunu kesen, tehdit ve hakaret eden insanlar oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Şu 10 ismi veriyorum, bu kişiler tövbe etseler bile yanınıza almayın.” demiştir. Bir diğer husus da şudur: Müslümanlar hakaret durumunda bireysel bir tavır alamazlar, yani 16-18 yaşında bir delikanlı, “Benim dinime hakaret edenleri gidip bombalayayım.” hükmünü veremez. Din ile ilgili gelişme ilgili merciye iletilir. O merci, -şeyhülislam mı ya da İslami temsil kurumu mu her kimse- ikazda bulunur. Fakat üç beş kişinin “Allahu ekber” diyerek bilet kesmeye soyunması İslam’a aykırıdır. Bir karikatür merkezine saldırıp, yanlı yansız herkesi öldürdüğünüzde İslam’ın muazzez yönünü kontrolsüz tavırlarla zedelemiş olursunuz. Yapılan saldırılar sonucunda Batı’da bütün düşmanlıklara rağmen varlığını sürdüren olumlu İslam imajının yerine “terörist Müslüman” imajı hâsıl oldu. Burada ben çuvaldızı biraz da kendimize batıracağım: Biz nasıl emredildiysek o şekilde olmak zorundayız, ama vakıaya baktığınızda ortada masum insanları İslam adıyla öldüren bir terör örgütü var. Bunlara düşünsel anlamda müsamaha gösterilmesi kabul edilemez. Müslüman cemaat bunlarla irtibatını kopararak, bu zihniyeti dışlayarak cezalandırmalıdır. 11 Eylül’e kadar sanatımızla, edebiyatımızla, sufi konserleriyle dünyayı kuşatmışken, şiddet yanlısı insanlar bu damarları kestiler. İngiltere, ABD ve Fransa’daki kitap evlerinin raflarında İslam tasavvufuna dair binlerce kitap varken, 11 Eylül’den sonra hepsi kesildi. O yüksek akım bu genç ve cahil arkadaşları kullanarak çok başarılı bir proje gerçekleştirdi, olumlu İslam imajını yıkmış oldu. Öte yandan Müslümanların hâlâ ciddi manada ortaya bir varlık koyamadığını görmekteyiz.

– İslam kültüründe hicvin yeri nedir?
– Hakaret içeren alaylar hiçbir gelenekte, dinde, kültürde uygun görülmemiştir. Kimse kendisiyle alay edilmesinden hoşlanmaz. Ama sert köşeli ifadelerin haricinde kırçıllı alanlar da var. Bu alanlarda insanlar birbirlerine latife yaparlar. Latifeli bir anlayış hayatı estetize eder ve bunun dinde de yeri vardır. Mesela Hoca Nasreddin bir fıkıhçıdır, ama mizahında derin bir felsefe yatmaktadır.

Hz. Peygamberin latifeleri bulunmaktadır. Sahabeden birine, “Gel buraya uzun kulaklı.” demiştir. Yaşlı bir kadını gördüğü zaman, “Teyze biliyor musun yaşlılar cennete giremeyecek.” demiştir. Üzülen teyzeye ise hemen ardından, “Çünkü cennete girdiğinde bu hâlinle değil, 33 yaşındaki hâlinle cennette olacaksın.” demiştir. Hz. Ebu Bekirle şakalaşmaları söz konusudur. Tasavvufta latife yapan şeyhler vardır. Bunlar güzelliktir; şahsiyet zedeleyici, tahkir edici ifadelere zaten şaka denemez. Saygı sınırını aşmayan, hakarete varmayan latifeleşme İslam’ın zenginliği, şu anki modern Müslümanların da eksikliğidir. Efendimiz’in İslam’ı alay konusu yapanlara karşı tavrında dönem dönem değişiklikler olmuş mu? Ben bir farklılık olduğu kanaatinde değilim. Güçsüzken “eyvallah” demek, güçlüyken başka davranmak peygambere yakışmaz. Onun asli tavrı her zaman için neyse oydu. Ama tekrar ediyorum, burada stratejik anlamdan ziyade, saldırının tahammül sınırlarının ötesine geçmesi ve ikazlara rağmen ısrarla devam etmesi şartı aranıyor. İnsan kızgınlık neticesinde bir hakarette bulunabilir. Bizim Adana yöremizin küfürlerinden birisi hâşâ Allah’a sövmektir. Oradaki yanlış kültür, zaman içerisinde bu cümleyi anlamından o kadar saptırmış ki 5 vakit namazında olup bu küfrü eden insan tanıdım ben. Bu durumlarda kişinin hiddetten çıkması beklenir. Sonra, “Kardeşim belki senin ağzından çıkanı kulağın duymuyor, ama sen az evvel şöyle bir cümle sarfettin. Bu çok büyük bir söz.” diye ikazda bulunulur. Hakaret edenin hemen biletini kesmek Peygamberi tavırla da uyuşmuyor. İlk çıkarılan kart hiçbir zaman ceza hukuku değil. Bazı dinî cemaatlerin kendi dinlerine yapılan hakaretler konusunda sessiz ve tepkisiz kalmayı bir strateji olarak belirlediklerine şahit olunuyor. İslam geleneği dikkate alındığında, “tepkisizlik” en büyük tepki olabilir mi? Tepkisizlik bir tepki olabilir. Tepkilerini ortaya koyanlar doğru tepki mi gösteriyorlar ona bakmak lazım.

hebdo

Karikatür Danimarka’da çizildi, Pakistan’da protesto eylemlerinde Müslümanlar birbirlerini öldürdü. Böyle tepki yerine tepkisizlik daha iyi. En güzel tepki düzgün, asil, vakur, ciddi, bireysel olmayan, felsefenle, medeniyetinle vereceğin tepkidir. Yaşadığın yere sanatını getir, edebiyatını getir; ancak yaşadığın yere Hafız’ı getirirsen Goethe’yi kaparsın. Ama getiremeyip üstüne bir de sürekli karşındakine “kâfir” dersen çatışma kültürünü beslemiş olursun sadece. Ben Müslümanların bu hakaretleri ciddiye almamalarını, onları kendi içlerinde mahkûm etmelerini öneriyorum. Charlie Hebdo 1 milyon baskı yaptı, kimse bilmezdi bu dergiyi, şimdi hepimiz Peygamberimize yönelik o pis karikatürü görmüş olduk. Kale almamak, hakareti kendi içine hapsetmek en güzel cevap. Bu cevabı Schimmel, Guénon, Martin Lings gibi insanlar verdi. Bizimse bir İslam şairimiz yok Avrupa’da, romancımız, filozofumuz, tarihçimiz yok. Bunları çıkarmadığımız sürece hayıflanmanın bir anlamı da yok. Tepkisel davrananlar, kendi varlıkları olmayanlardır.

***
Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar ve onlar yalan yanlış söyler dururlar. [En’âm:116]

… Defalarca böyle tecrübelerden geçmiş olanların bildiği şeyi ben de biliyorum; bugün kim ok işaretlerine bakarak yön değiştiriyor ve sesini, öfkesini, nefretini şuursuzca yükseltiyorsa, bilsin ki, kendisini kimseye hayrı olmayan bir cepheleşmenin tahkimat malzemesi kılıyor. Bir gün onu orada bütün kullanılıp atılmışlığı ve kendini çoğaltan kalp kırıklıkları içinde bir savaş artığı olarak bırakıp gidecekler. Şuur, biriktirilmesi gereken bir şeydir, tarihsiz, derinliksiz, idraksiz olmaz. Rüzgar nereden ve hangi şiddetle eserse essin, örselenmek pahasına kendi öz duruşuyla karşısında durabilen, sürüklenmemek için ruh köklerine sıkı sıkıya tutunabilendir insan!

… Ve dedeme yazıyı okuyunca hışımla buyurdu:
Biz böyle değildik evlâdım… yahu ne ince adamlar gelip geçmişler biz nasıl kaybettik bu hazineyi ki neyi kaybettiğimizden dâhi haberimiz yok
Ef’î nigâh o sûfi-i nâ-sâf-tıynetün
Misvâkı ile başını ezsem ura ura
Engerek yılanı bakışlı, kötü, habis nazarlı, mayası saf olmayan sufinin, başını misvak ile vurarak ezmek gerek…
(Başını ezmek: Birini kımıldayamaz, canlanamaz ve kötülük yapamaz duruma getirmek)

Ezbere bildiğimiz ama olamadığımız nice kelime ile irtibatımızı tazelemek için yazdırıldı bu yazı, o niyetle okunsun, mânâyı aslına mayalasın isteriz

camide_cocuk

Kitâb-ı aşkını baştan okudum ser-te-ser ezber
Dahi öğrenmeden varıp muallimden elif-bâyı

Vaktiniz varsa buyrun bir kelimeyi didikleyelim bereber (ﺍﺯﺑﺮ)
Lisân-ı Fârisî’de ez- “-den” ve ber “göğüs veya üst” ile ez-ber “göğüsten” yâhut “üstten”; bir sözü, bir metni kitaba bakmadan aynen tekrar edebilecek şekilde zihinde tutma, hıfzetme mânâsında kullanılıyor. Biz de isteriz ki, sözler içimizden gelerek söylensin. Farsçası ile söyleyecek olursak “ezber” den.. yani göğüsten…

Ne kötü ki, ezber demek artık içtenliksizlik anlamına gelir olmuş.

Sözün inanılarak, içten söylenilenini sevdim şimdiye dek. Şüphesiz şimdiden sonra da böyle olacak.

Vaktiyle bir Şeyhülislam’a dahi
Mescidde riyâ-pîşeler etsin ko riyâyı
Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâyî
dedirten zihniyet yine saflarda dolaşıyor…

Maksadım şikayet değil ama yalan yok, camideki zorâki vaazdan, bıkkın, bezgin imamın sesinden de yoruldum. Sadece hutbenin sonunda para toplanacağını duyuracağı zaman içtenlikle, önemseyerek, kelimelerini yankı bulabilecek tarzda ağzından döken imamlardan bıktım.

Ah Ya Rabbim emanete ne yaptık; “bu nasıl dünya hikayesi zor, mekanı bir satıh!”

Maksadım şikayet değil.

Sadece demek istiyorum ki; insan sahici olanı özlüyor böylesi anlarda. Aslı ile yapmacık olanın karıştığı; iyi ile kötü olanın ayırd edilmesinin zorlaştığı bir dönemde insan daha çok özlüyor ‹asli› bir sesi. Asli bir duruşu.

Gördü mü teslim olası geliyor. Görmedi mi özlüyor.

“Güzel olan hiç bir şey hülasa edilemez” demiş Valéry. Güzel’in kaynağı el-cemîl bildiğimiz “Güzel”dir de onun için mi acaba hülasa edilemez.

Gözümüz güzel olanı görmek ister. Sadece hissetmek yetmiyor mu acaba. Yani güzellikleri fiiliyata da geçirmemiz gerektiği anlamına mı geliyor bu? Ve zor mudur güzel olan bir hissi, bir hali eylemlerimize, işlerimize aksettirebilmek. Tam da eyleme geçiriyorum derken niyeti bozulabilir mi mesela insanın? Bu bozulmadan kurtarabilmesi insanın kendisini kolay mıdır?

Sahici, içtenlikli sözler duymak, okumak istiyorum.

Bazı güzel görünümlü kelimeler ürkütüyor beni. Tedirgin ediyor. Kelimelerin sıradanlaşması ne kötü şey!

Yapay gülümsemeler, resmi saygı göstermeler… Birbirlerini hissetmeyen, fark etmeyen insanlar. Hal hatır sormanın sadece sormakla kalacağını, sorulan hatırın kimi sorumluluklar doğurabileceğini sanki hiç bilmezcesine hal hatır soran insanlar. Bu yüzden midir bilmem eski güzel insanların âdâbında hal hatır sormak büyüğün haddineymiş, “şöyle bir sıkıntım var” dese, bir yarasına merhem olacak, işini görebilecek olan başlarmış hal hatır faslına…

Binlerce, on binlerce insanlar. Ne tebessümü, ne ağlamayı keşfedemeyenler..

Kahkaha ile tebessümün farkından bihaber yaşayıp tebessümün açtığı güzellikleri göremeyenler, zırlama ile ağlamanın farkından habersiz ağlamanın güzelliklerini kaçırıverenler…

“Birisi bana bir şey söylesin. Güzel bir şey söylesin. İçinde kendisi olan bir şey. İnandığı ve yaşadığı bir şey…” dedi meczûb

Duyduk: Cenab-ı Hak senin dilini talep ve dua için çözdüğünde, istediğini sana vermeyi murad ediyor demekmiş, işittik ve uyduk, hazret-i azizimin durduğu duaya:
“Rabbim söylerken güzel söyleyebilmeyi, güzel söylemeye alışmamayı, alışıp sıradanlaşmamayı, tekdüzeleşmemeyi, muhatap olduğumuz her nesne ile Efendimiz gibi muhatap olabilmeyi nasip eylesin. Efendimizin yağmur damlasına ‘‘Bu Rabbimden yeni geliyor’’ deyip tazeliğe göğsünü açması gibi hep bir tazeliğe göğüs açabilmeyi, diriliği dileyebilmeyi, diri olabilmeyi, uykuyu bile “alimin uykusu” eyleyebilmeyi, güzel söylemekten güzel eylemeye geçebilmeyi nasip etsin…”

Bize ve “Ahir zaman güzelleri” kardeşlerime de…

Ben firakı kazıdım gönlümün ezberine,
Sen de adımı kaydet muhibler defterine

Dindar ailelerin çocukları II

Hayâsız bir dünyanın kirlettiği, uygunsuz görüntüleri, haram sesleri, Hakkın nazargâhı olmaya namzet gönüllerden içeri alarak, anlık bir zevki, ebedî huzura fedâ eden, bağımlı ruhlara hitâbımız, ihtârımızdır.
p

İlk defa kelimelerle dokunmak istediğimiz uçurum bir konunun, uzaklarında dolaşarak başlamak zorundayız söze… Zirâ bu çetin meselenin ziyadesiyle mahrem, kendimizi temize çıkararak, yok sayıp yadırgayarak kapatılmaya müsait kaygan bir zemini var.

Yazının başlığı seçerken bile soğuk soğuk terler döktük, karar kıldığımız dindar kelimesiyle, “dini dar bir pencereden yorumlayan” ironisine sığındığımızı itirafla başlayalım söze…

Neredeyse 30 yıldır uğraştığımız meslek icabı, en yakınlarımızdan, bizimle ilk tanışanlara varıncaya kadar (işin burasını en iyi doktorlar anlayacaktır) hep muhatap olduğumuz klişe cümleler vardır:
– Bilgisayarın, programın, akıllı telefonun şurasında şöyle bir sorunum var
diye açılan nice kapılardan geçtik, sağlam köprüler kurduk…

Ne yazıktır ki yan komşumuzdan, aile dostumuza, çalıştığımız kurumun idarecisinden, amcamıza, iş arkadaşımızın oğlundan, her zaman gittiğimiz dişçinin külüstür laptopuna, servisci amcanın iPhone’nundan mahalle imamının masaüstüne varıncaya dek, hemen hepsindeki sorunları düzeltirken şahid olduğumuz, yüzüne vurmaktan çekindiğimiz tuzak hep aynıydı: “pornografi”

Yaşadığımız mütedeyyin! çevrede bunları dile getirmek yerine üstünü örterek geçti yıllar, ta ki bu mektubu okuyana dek:
Sözüm ona Müslüman! bir ailede yetişen genç bir kızın itiraflarıydı bunlar:

… Pornografi yüzünden, baktığın tek kadının annem olmadığının farkına vardım. Her zaman yaptığımız şeyleri yaparken senin etrafı gözetleyen gözlerinin farkındaydım. Bu bana bütün erkeklerin gözünün dışarda olduğunu ve güvenilmeyeceğini öğretti. Ancak sen Allah’ın “Gözünüzü haramdan sakının” emrinin çoktan dışına çıkmıştın…

Çeşm-i insâf gibi kâmile mizân olmaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz
Kendi hayatının ufacık meselelerine takılıp kalan insanların, bütün gününü devasa insanlık meselelerini çözmeye hasretmesi ne acı! Etraftaki bütün mikropları öldürdüğümüzde temiz olmuyor dünya, geriye kendi pisliğimiz kalmış oluyor sadece! Kendimizi, çevremizi temize çıkarmadan insaf gözüyle bir bakalım gündelik hayatımıza: HERKES KENDİ İÇİNE BAKSIN!


“Dünya her tarafıma bulaştı, içim rahat etmiyor. Ben de bu lekeden âri değilim” dedi biri. “İçinden bir abdest al!” dedi meczûp!

Mektuplarımıza aşina olanların ser-levhada görmeye alışık oldukları incileri bu sefer en sona sakladık: Sure-i Me’âric’den 29-31. ayetler:

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ *** اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُوم۪ينَۚ *** فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ

Onlar ki, edep yerlerini (cinsel organlarını) aşırılıktan korurlar. Eşleri; yani (nikah yoluyla) meşrû şekilde sahip oldukları dışında (isteklerini frenleyenler) çünkü ancak o zaman hiçbir kınamaya uğramazlar. Bunlardan başkasını isteyenlere (bunun ötesini arayanlara) gelince, onlardır aşırı gidenlerin, haddi aşanların ta kendileri.

Serkeş atlar zapt olunur dizginleri çekilerek
Benim bu azgın nefsim, kimler yola getirecek
Ey Rabbimiz, kalplerimizi şu azgın nefsin hoyratlığı içinde hantallaşmaktan muhâfaza buyur ve sen ey kapitalizmin kolayca avlamak için apartman dairelerinde, alışveriş merkezlerinde yalnız ve savunmasız bıraktığı çaresiz insan!

Ey heveslere kapılıp oturan, ey iki kulağını da tıkayan, başını öne eğen adam: Kulağındaki gaflet pamuğunu çıkar da şunu duymaya bak: Şu azgınlık pusudadır; adamı yoldaşsız, yalnız gördü mü hah der, işte gafil bir adam… Hakikate ulaşmayı istiyorsan, ulaşmış erlerle düşüp kal.. Kavuşmayı, gerçekten kavuşmuş adamdan iste. Kendi noksanın yüzünden olgunluğa varamazsan, Hak Dost şimdicek kendi kemaliyle oldurur seni… [Hz. Pir Mevlana]

İçimize tuttuğumuz aynadaki buğulardan sıyrılıp, kendimizi toparlayamadık, mektubun sonunu layıkıyla getiremediysek de affola, birazcık hatırımız varsa, lütfen paylaştığımız ayetleri yeniden okuyun, videoyu bir kez daha seyredin insâf sahiplerine vaiz olarak yetecektir! Sanki hiç bir şey olmamış gibi, bizzat size söylenen bu sözleri, üzerinize alınmadan geçip gitmeyin yeter!

Buraya da bekleriz…

Bakışını düzelt

Ey ara sıra kalıbına mezar taşı düşünen!
Sen şu lahzada kendi kabrinde olduğundan gafilsin! Cihân içre geçen her nefes, bazen hoş, bazen nahoş olur; sen ebedî hoş yaşama mülkünü bağışlayanın aşığı ol. Yanmamış bir odun, odundur ancak yanınca kıvılcım olur, işte beşerin canındaki o ateş, kendine yaraşan aslına gider. Mademki bütün ömrün gecesi, gündüzü, siyah ve beyazdır; başka bir ömür ara ki, ilahî nur gibi sade olsun.

kapiacik

Sana rızık vereni görmek, senin için en helal bir rızıkken, onu bırakıp da sayılı rızkın ardınca, ateşli bir gayret ile dükkandan dükkana ne koşarsın!

Şaşılacak şeydir; Leylâ ve Mecnûn ikisi de bir postun içindedir, her ikisinin de aynası sensin ama keçe içinde kalmışsın da onlar sende(n) görünmüyorlar…

Can âlemi sâfâ denizidir, kalıbın sûreti onun köpüğü…
Sâfâ denizine bak, avucunu bu köpükle niye doldurdun!
Denizin üstünde köpük hiç durmadan oynar, ne yapsın peşisıra gelen dalgaların oynaşması onu durduramaz. Köpük kıyıya gidinceye kadar büsbütün su olur. Çünkü birlik denizinin bağrında iki renkliliğe yer yoktur.

Bütün cihân birdir. Bu sayılanlar mülkün sahibi bir pâdişahın alametlerindendir. Eğer akıllı isen şu şaşı bakışını düzelt de cihana hoşça bak…

İşte öyle bir nur ile bakan duaya durmuş, gönlünü aç da gözyaşlarınla amin de:
Ya Rab, iki cihanı istemekten de koru beni, yoksulluk tacıyla başımı taçlandırıp yücelt beni, vuslat hareminde kendine mahrem et beni, sana doğru gitmeyen yoldan geri çevir beni…

Kainattır vücut dediğin!

“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyenlerin “yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halkın evliyâsı da olsa Hakka âsidir” buyuranların evlatlarına…
omur
Yunus peygamber, balık karnından çıkınca vücudu pelte gibidir. Kıyıda, çardağa sarılmış kabak ağacının gölgesinden istifade ederden dalları kurur. Hz. Yunus, buna acıyıp hüzünlenince hâtiften bir ses gelir: “Sen dikmediğin kabağa acıyorsun da biz yarattığımız halka acımaz mıyız?”

Dalı kırılan ağaca, yuvasız kuşlara, ayağına diken batan bir cana acımakla başlayıp kimseye acımamakla bitermiş ömür… Ayıran kendini ayırır; agâh olasın cümle kainattır vücut dediğin!

Buraya da bekleriz.

Açılsın artık gözlerin

Hz. Ali efendimiz (k.v.) zamanında Basra valiliği de yapan Ebû Amr Osmân ibn-i Huneyf (v. 661), Ensâr’dan sabırlı, cesur, âdil; bir mübarek sahâbî. Resul-i ekrem hazretlerinden sadece bir hadis-i şerif nakletmiş, işte o kutlu sözler:

İki gözü görmeyen a’ma bir zat,  huzur-u saadete gelerek Peygamber Efendimiz’den (aleyhi ekmelittehaya) istirhamda bulundu: “Ya Resulallah! Sen Allah’a dua ediver de, Allah benim gözümün a’malığını, körlüğünü açsın, gözüm görsün. Benim körlüğüm, a’malığım gitsin. Dua et de gören bir insan olayım ne olur ya Resulallah!”

rahmetpeygamberi

Peygamber Efendimiz saadetle buyurdular ki:
Yoksa başka bir şeye mi dua etsem sana?… Bu haline dua etmesem de, a’malık konusunun dışında başka bir şeyle mi dua etsem? Nasıl istersin?”

Yani, “Allah seni cennetlik etsin, afiyet versin filan mı desem?.. (Aslında, O bize hakikatte neyi istemenin isabetli olacağını da öğretecek susup tâbi olmayı öğrenebilsek)

Dedi ki: “Ya Resulallah! Gözümün görmemeğe başlaması, a’malık bana çok ağır geldi. Sen benim gözümün açılmasını iste, ona dua et!”

Risaletpenah hazretleri buyurdu ki: “Madem öyle, git evine sonra abdest al sonra iki rekat namaz kıl! Sonra şöylece dua ediver:

hadis_metni

(Allàhümme inni es’elüke ve eteveccehü ileyke bi-nebiyyi muhammedin SAS, nebiyyir-rahmeh… Ya muhammedü inni eteveccehü ila rabbi bike en yekşifeli an basari… Allàhümme şeffi’hü fiyye ve şeffi’ni fi nefsi…)

Duayı okudum, manasını söyleyeyim, herhalde manasını merak ediyorsunuzdur:
(Allàhümme inni es’elüke) “Ey Allah’ım, ben senden istiyorum ki, (ve eteveccehü ileyke bi-nebiyyi muhammedin SAS, nebiyyir-rahmeh..) rahmet peygamberi olan Peygamberim Muhammed-i Mustafa’nın aşkına, hatırına senden istiyorum ve sana yöneldim. Onun hatırını öne sürerek sana yöneldim ya Rabbi!..”Sonra duanın öbür tarafında, evinde diyecek ki: (Ya muhammedü inni eteveccehü ila rabbi bike en yekşifeli an basari) “Ya Muhammed! Ben Rabbime senin adını öne sürerek, senin aşkını söyleyerek teveccüh ettim, yöneldim, yakardım. Gözümün körlüğünü gidermesi için seni öne sürdüm.” Sonra yine Allah’a yönelecek, diyecek ki:(Allàhümme şeffi’hü fiyye) “Ya Rabbi! Şu Muhammed-i Mustafa’nı benim hakkımda şefaatçi eyle… (ve şeffi’ni fi nefsi) Kendimi kendim hakkında şefaatçi olarak kabul eyle…”

Böyle demesini tavsiye etmiş Peygamber Efendimiz. Anladınız mı ne dediğini?.. Türkçe olarak yeniden söyleyeyim:
“Ya Rabbi! Ben senden habibin Muhammed-i Mustafa aşkına diliyor ve dileniyorum, sana rahmet peygamberi Muhammed-i Mustafa’nın adını öne sürerek teveccüh ediyorum, sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Ben Rabbime senin adını söyleyerek teveccüh ediyorum, gözümün körlüğünü gidersin diye… Ya Rabbi! Bu Muhammed’ini benim için şefaatçi eyle, beni de kendim için şefaatçi eyle…

Dua bu… Böyle dua etmesini söylemiş. “Git evine, abdest al, iki rekat namaz kıl, bu sözleri söyle!” demiş.

Râvi diyor ki: “Adam Peygamber Efendimiz’in yanına, gözü gören bir kimse olarak, a’malığı gitmiş bir kimse olarak geri döndü.”

Allah’ın kudretine bakın, Resulallah’ın Allah indindeki kıymetine, şefaatine bakın; Resulallah aşkına dua edilince, Allah’ın nasıl kabul ettiğini anlayın!

Ey göz ve gönül aydınlığımız, ya biz kime gidelim ey Nebi, kimsesiz kaldık sana uzak bırakıldığımız çağlarda… kanadı kırık kuşlar gibi döner dururuz seni beklediğimiz mânâ kapında… ne olur bizim de can gözlerimizden gaflet perdelerini aç, kalplerimizi senin kalbinle aşina olacak ayarda tut, ömürlerimizi, hallerimizi, şahsiyetlerimizi daha dünyada senin yol ve gidişinle bir eyleyiver…

Gözünden perdeyi kaldır; mucize bir andır!
Ey çalgıcı akort et bıçaklarını, düşlerimiz kalındır

Nasıl sığacağız mezara

Ölüm dedikleridir halvet-i yâr, bu cennet dediğimiz sohbet-i yâr, kamu ağyâr gider elhamdülillâh, Hüdâ davet elhamdülillâh…
mezar

Ey söze müşteri olan can,
Ölümsüz bir canın var, ne diye korkarsın ölümden, Hak nuruna sahipsin, nasıl sığacaksın mezara… Mezarın içinden cennete kapılar açmaya gücün kuvvetin var; beden mezarında da beş duyguyu var eden, öteki aleme kapılar açmış sana… Mezarda yılan yoktur, fakat yılan sepeti sendedir, çünkü sendeki bu kötü huylar var ya bir bir hepsi de düşmandır sana… Mezarını orada geçer akçeyle doldur, şehvet, hırs, haset bakırlarıyla değil… Sen şimdi güç yetirebilirsen pencereden bak, tövbe kapısını aç, evi düz, koş hadi, durma; bizim nöbetimiz geldi işte:

Biz bir bölük âşıklarız; seni görmek hevesine düştük de uzun yollardan geldik. A tâ canının içinde yüzbinlerce cennet, hûri, köşk bulunan, ne olur hasta âşıklar topluluğuna hoşça bir bak. A sûfilerin sâkisi, ne küpten alınan, ne üzümden olan o şerâbı sun bize. O şerâbı sun ki coşkunluğunun kokusu ölülere bile can verir…

cocukvemezar

Meşhur meseldir “Kul kocayınca ana şahı ider hoş merhamet” Köle yaşlanınca, sahibi azad eder onu; bense kocaldım, yeni baştan kul ettin kendine beni. Kıyametin şiddetinden çocukların bile saçları ağarır da mezarlarından saçları bembeyaz oldukları halde kalkmazlar mı? Halbuki senin kıyametin ihtiyarların bile saçlarını karartır, gençleştirir onları.

Bir nefesinle mürde diller can bulur, kocamışlar taze olur… Bak ben de sustum işte, duaya koyulayım bari senin amin dediğin niyazlara…

Ey sevgili, önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize aşk şerabından sun; kadehi durmadan döndür!.. Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla! Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap! Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap! Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et! Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet! Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Âmin!” diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.814 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: