Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Mevlevîler dönek değildir

Tende can oldukça sadık bendeyim Kuran’a ben
Zerre-i râh-ı rasûl oldum da erdim şâna ben
Çıksa eger hakkımda bundan başka söz nakleden
Bil ki bizarem o sözden ve o söyleyenden ben
vuslat
– Ay siz ne güzel dönüyorsunuz öyle düşmeden
– Eh vücud ülkesinde de eczayı tevhid eylemek lazım; bizim başımızla kalıbımız bir dönüyor.
– Sadece başı döndürürsek düşeriz yani…
– Hem asıl soru nasıl değil niçin olmalı!

- Bil ki Mevlevîler dönek değildir, ikrarlarında sabit kademdirler,olsa olsa semâ’ ederler

Görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
Döner döner bakarım kûy-ı yare ah ederim

- Ama biz her 17 Aralık’da gelip Konya’ya pek bir zevkleniriz.

- Aaah efendim, vaktiyle takvimler 5 Cemaziyelahir’i gösterdiğinde 3 kıtada 174 mevlevihane’de Hz. Piri Destgiri münir efendimiz’in (ruhaniyetine selam olsun) aziz hatırası şeb-i arûs ile yâd edilir, mukabele-i şerif tertip edilirdi, şimdilerde Konya’ya hapsolundu… Düşünce ufkumuzu, idrak sınırlarımızı alemlere yaymışız, Konya’ya nasıl sığdıralım efendim, Hazretimin, Rabbülalemin’in kulu, Rahmeten lil alemin’in ümmetinden olduğunu unuttuk…

- Ah cânım Mevlana’yı pek severiz, pek hoşgörülü ne güzel…

- Olmaz öyle ben sana hayran, sen cama tırman; O da seni sevsin de delilin olsun istersen: bir sözünü bil, mucibince amel eyle yoksa bu nasıl sevmek, lâfla mı? Hangi adımını onlara uydurdun, hangi hâlini onlara benzettin de “seviyorum” diyorsun?

Ne senden ruku’ ne benden kıyam.
Selamün aleyküm aleyküm selam.

Âgâh olun erenler, Hz. Mevlânâ (ruhaniyetine selâm olsun) deryâsı ne “hümanizm” fincanına ne Konya toprağına sığar!

Allah’ım! Cennet karşılığında, müminlerin canlarını, mallarını satın aldığın gibi, kereminle, bizim su küpümüzü, testimizi de kabul buyur. Şu beş duygudan meydana gelen, şu beş musluklu beden testisini; içindeki suyu, her çeşit kirlilikten, pislikten sen koru, sen temiz tut…Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver… [Hz Pir-i Destgir-i Münir (ks) ]

Kabul sevinciyle

De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (kıbleye) doğrultun. Ona — dînde ancak kendine (bağlı, gösterişden bayağı emellerden uzak hâlis ve) muhlis (insan) lar olarak — ibâdet edin. ilkin sizi yarattığı gibi yine (O’na) döneceksiniz. [7:29]

Baştacı ettiğimiz ayete kulak verdiyseniz, “secdeyle yüzünü, özünü O’na tut” emrinden de haberdarsınızdır.

İbadetler oldu olacak oysa yapıp ettiğimiz günahlar tastamam oldu bitti… Arzına cü’ret ettiğimiz kulluğumuz bunca eksiği, kusuru ile kabule layık olmaktan ne de uzak. Yine de acaba dergâh-ı izzetinde kabule şâyân mıdır diye düşünür dururuz.

secde_yerinde

Kabulü noktasında kaygılanırız, içimizde bir şüphe… Belki taze bir niyetle yenileriz abdestimizi, namazımızı, orucumuzu: “Kabul edildi mi acaba?”

Fakat en az bunun kadar belki bundan da fazla gündemde kalmayı hak eden bir kabul sorgusu daha var: Ya Allah bizi ibadete kabul etmeseydi huzuruna çağırmasaydı?

İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman gel (ip geç) di ki (o vakit) o, anılmaya değer bir şey bile değildi. [76:1]

Hiç var olmasaydık yahut var olduğumuz halde ibadet edenler arasında olmasaydık belirgin bir eksiklik olmayacaktı kâinatta…

Şu kesin ki biz hiç var olmasaydık. Allah’ın kulları eksilmeyecekti. Yeryüzünde hatta göklerde ve ikisi arasında Allah’a ibadet edenler hep secde halinde, sonsuz itaat içinde olacaktı. Biz “ibadet eden” olmasaydık da Allah’a ibadet eden sayısız şuur sahibi, Allah’ı tesbih eden nice canlı, cansız! bizi aratmayacaktı. Biz ibadet etmiyoruz diye Allah’ın yegâne ilâh oluşu gerçeği değişecek, manası azalacak değildi.

Biz eksik olacaktık sadece, eksikliğimizle kaybeden -hâşâ Allah değil, elbette biz olacaktık. Ama ne güzel ki O’na kul olmak bize de düşmüş. O’nun varlığına ve birliğine şahit olmak bize de nasip olmuş. Ne güzel bir nasiptir bu?

Ne eşsiz ve beklenmedik bir şereftir ki Allah bizi namaza kabul ediyor. “Yıkıl karşımdan o günahkâr kalıbınla nasıl kıyâma durursun” demiyor. “Sus bakayım, senin yalancı diline, benim tertemiz ayetlerim yakışmaz” demiyor. “Senin nefesin, senin sesin benim sözlerimi taşıyamaz!” demiyor. “Kaldır başını yerden, içinde çağın gürültüsü o kafayla secde olmaz!” demiyor.

Sözün özü bir kere daha düşünmeli… Memnuniyetle demeli ki “Rabbim ibadetimi kabul etti mi bilmem ama eminim ki beni ibâdete kabul etti”

Kâinatın sahibi’nin kabul edilmişi olmak ve huzurda bu kabul edilmişliği doya doya hissetmek, ölü iken diriye sayılmak ne de şükredilesi bir hal değil mi…

(Evet, secdeye da’vet edilecekler) gözleri düşük, kendilerini bir zillet sarmış olarak. Halbuki onlar bu secdeye (dünyâda) herşeyden salim ve sapasağlam iken da’vet ediliyorlardı. [68:43]

Makamların en âlisi olan secdeye daha dünyada, hem de her gün defalarca kabul edilmek ikramı, şerefi, ihsânı yetmez mi? Daha ne olsun…

O su gene dereye geldi, şimdi testini taşa çal; secde et, bir şey söyleme, çünkü bu meclis, padişah meclisi. [Hz. Pir Destgir-i Münîr]

Tokadîzâde Şekib Bey

Tokadîzâde Şekib Bey (1871-1932)
“Nâsût âleminde yaşadığımızı düşünemeyen” ve devamlı şekilde “bir âlem-i melekût arayan” bir garip âşık, ilk çocuğunu küçük yaşta kaybettikten sonra tifoya tutulup ölen ikinci çocuğu Nâsır’ın acısına dayanamayarak aynı gün idâm-ı nefs eyleyen bir dertli şâir’den sızanlar:

kabe_gonul
Huzûr-ı Hilkatte (1925)
Bitsin bu belâlı râh Rabbım,
Artık yeter âh ü vâh Rabbım!
Pek güç bu dikenli yolda gezmek
Yokmuş yaşamakta neşve gerçek…
Senden ararız penâh Rabbım
Ettin bizi pek tebâh Rabbım
Yokluk bize en büyük saâdet
Varlık senin olsun âh Rabbım!
Dünyâda nedir zavallı insân?
Bir hiç ki bî-huzûr u nâlân
Bir hiç ki muztarib, meded-hâh
Ümmîd ile dâimâ der: Allâh…
Hayfâ ki bulur hayâtı pâyân
Bin derd ile âşikâr u pinhân;
İnsanları sensin, eyleyen sen
Akliyle pür-ıztırar-ı tuğyan
Bıktım yaşamaktan âh, sad âh,
Yâ Rab, ne uzun şu ömr-i kütâh,
Müncî bize bir O’dur, bu mâlûm
Olsun diyemem adem de ma’dûm
Varlık nedir anladım ben eyvâh
Bak her nefesin bir âh-ı cangâh,
Verseydin eğer beka hayâta
Bilmem ne olurdu hâlim Allâh!

Gönlüm

Mukaddestir temâsîl-i sivâdan dûr olan gönlüm
Tecellî-zâr-ı Mevlâ’dır fezâ-yı nûr olan gönlüm

Semâvî bir cihânın Kâbe-i vîrânıdır el-hak
Cenâb-ı Hakk’a her dem nâzır u manzûr olan gönlüm

Onun ezvâkı sığmaz akla, bir mest-i ilâhîdir
Benim nâlân-ı derd-i aşk iken mesrûr olan gönlüm

Tecellî-saz eder her pâresinden vech-i bâkiye
Yed-i kudrette bir âyine-i meksûr olan gönlüm

Olur her âh-ı pür-sûzuyle ehl-i hâle vech-âver
Harîm-i aşkta hem nâle-i Mansûr olan gönlüm

Değildir âşinâ remz-i celîl-i “len terânî”ye
Kelîm-i aşk için vuslat-nümâ bir Tûr olan gönlüm

Ne âlî-câhtır şâhâna arz-ı iftihâr etmez
Benim dergâh-ı Mevlânâ’da kemter mûr olan gönlüm

Yüre bre yalan dünya

Evvel Allah dedim tuttum yolunu, Fark eyledim hem sağımı solumu
Kerbelâ’da Muhammed’in torunu, Yüzüm sürüp tavaf etmeğe geldim
yurubre

Yürü bre yalan dünya
Yalan dünya değil misin
Hasan ile Hüseyin’i
Alan dünya değil misin

Ali bindi düldül ata
Âşık dayanır firkate
Boz kurt ile kıyamete
Kalan dünya değil misin

Ali’nin Düldül’ün alıp
Arslanını dağa salıp
Yedi kere ıssız kalan
Dolan dünya değil misin

Ah şu kaşa ah şu göze
Ciğer kebap oldu köze
Muhammed’i bir ham beze
Saran dünya değil misin

Yetik Kul Himmet’im yetik
Gerçeğin eteğin tutup
İnsan gül ot gibi bitip
Dolan dünya değil misin? Kul Himmet demine, devranına, sırrına, irfanına, cümle şuheda ü uşşâk ervâhına hu diyelim huu

Gel vücûdun âteş-i aşk-ı Habîbullâh’a yak
Çeşm-i kalbi ol ziyâdan feth idüb Mevlâ’ya bak


Sînen içre nûr-ı zikr ile uyandır bir çerâğ
Ol çerâğun şu’lesiyle görine dîdâr-ı Hak

Evvelemirde bizi bizle tanıştırarak başlayalım söze; ihvân-ı bâ sâfâ kardeşlerim ve hazretim Üsküdârlı Şeyh Mustafa Zekâî Efendi (v.1812)

Üsküdar muhafızı mîr-i mîrân (beylerbeyi/vali) Hacı İbrahim Bey’in oğludur. Babası aslen Bursa Yenişehir’dendir. Üsküdar’da dünyaya geldi. Divanından İstanbul’da iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Babası İbrahim Bey’in ölümüne kadar Bâbıâli’de Dîvân-ı Hümayun Kalemi’nde çalıştı.

Hümâ-yı himmetim bâd-ı hevâya rağbetim yokdur
Kanâat kûşesinde rûzgâra minnetim yokdur

Devlet görevinde fazla kalmamış babasının ölümünden sonra tasavvuf yoluna girerek memurluktan ve İstanbul’dan ayrıldı. Simav’da Halvetiyye Şa’bâniyye’den Hacı Hasan Efendi’ye intisap ile seyr-i sülukun ikmâl eyledi. Bir kıtasından anlaşıldığına göre Şeyh Şabân-ı Velî’den de feyz almıştır:

Tarîk-ı Halvetiyye’nin pertevi nûr-ı Celî’dendir
Kemâlât-ı Velâyet anlara sırr-ı Alî’dendir
Görüp hâlât-ıla devrânımız dahl itme ey zâhid
Bize feyz-i İlâhî Şeyh Şa‘bân-ı Velî’dendir

Uzun süre ayrı kaldıktan sonra Üsküdar Doğancılar’daki evine geri döndüğünde ailesi neredeyse O’nu tanıyamamıştır. Üsküdar’da Nasûhî Hankahı’na devam ederek Seyyid Fazlullah Efendi’ye intisap etti. On beş sene onun hizmetinde bulundu; müezzinlik ve zâkirlik yaptı. Şeyhinin vefatı üzerine Simavlı Hacı Hasan Efendi’den seyri sülukunu itmam eyleyip İstanbul’a döndü(1805). Sinâniyye şeyhlerinden Çuhadar Muhammed Efendi’den de hilâfet alarak Arpa Emini Mahallesi’ndeki Ümmî Sinan Dergâhı meşihatine tayin edildi. Burada irşad vazifesini sürdürürken 1812 yılında alem-i cemâle göçtü. Aynı tekkeye sırlandı.

Şeyh Galib Dede (v. 1798), Sünbülzade Vehbî (v. 1808), Enderunlu Fâzıl (v. 1810) gibi XVIII. yy. meşhur şairleriyle çağdaş olan Hazretimin şiirlerinde Fuzulî havası sezilir. O aşk ateşiyle tutuşup yanmaktan zevk almış bir sûfîdir. Divanında Hz. Peygamber için yazdığı naatlardan başka, Kerbelâ ve Hz. Ali için yazılmış mersiye ve naatlar da dikkat çekmektedir. Şiirlerine genel olarak tasavvuf düşüncesi hâkim olsa da bazılarında rindâne, hakîmane, kalenderâne bir hava da görülür. Şeyh Muhammed Nasûhî Efendi’nin türbesinin dış cephesindeki kitabede yer alan müfred Şeyh Mustafa Zekâyî’ye aittir:

Makām-ı evliyâdur menba-ı feyz-i fütûhîdir
Edeble dâhil ol sûfî bu dergâh-ı Nasûhîdir

Mustafa Zekâyî Efendi, güftesi de kendisine ait olan evsat usulünde tevşihi (Ey nübüvvet tahtının şâhı Habîb-i Kibriyâ) ile bestekârlık gücünü de göstermiştir.

O’nun gülbahçesinden bir güldesteyi teberrüken ikram ile aradan çekilelim:

Kesil kayd-ı sivâdan âlem-i bâlâya pervâz et,
Seher vaktinde Hû ismin sürüp şevk ile âvâz et
Seher vaktinde, Hakkın HÛ ismi şerifin tekraren aşk ile feryâd eyle de seni Haktan uzak tutan bağlardan ilgini kes, bir yüce aleme yüksel!

Taallûk riştesin kat’ etmeyince kurtuluş yoktur
Denînin dâm-ı tezvîrinde kalma rütbe ihrâz et
Seni dünyaya bağlayan heveslerini kesmeyince kurtuluş yoktur, Alçak makamın (dünya) yalan ve süslü sözlerle kurduğu tuzağında kalma, hakiki bir rütbeye eriş.

Bu meydân-ı hakîkatte süvâr ol refref-i aşka
Erince seyr-i lâhûta cenâh-ı himmeti bâz et
Bu hakikat meydanında aşk bineğine bin;  sırlar alemine erince, himmet kanadını aç, halkı irşad eyle.

Oku Rûhü’l Kudüs’ten sırr-ı vahdet dersini cânâ
Koyup sandûk-ı kalbin içre tayy-ı nâme-i râz et
Cebrail Aleyhisselam’dan Risaletpenah hazretlerine inen tevhid sırrını oku, manayı dürüp kalp sandığının içinde sakla.

Bilenlerden suâl et menzil-i maksudu, var erken
Hezâr-âsâ bu vahşet-hâneden pervâza âgaz et
Evvelce hedefe ulaşmışlara  gayeyi sual eyle de erkenden yol  al. Bülbül gibi bu vahşet evinden, bela yurdundan (dünya) uçmaya başla. 

Özün Hakk’tan cüdâ sanma sözü gel bunda hatmeyle
Kelâmında Zekâyi ihtisâr et, kasr ü icâz et
Sende gizli olan özün Hakk’tan ayrı sanma da sözünü burada tamamla. Maksadını kısaca ifade et ey Zekâi, öz ve kısa kelamınla benzerini yapmada herkesi aciz bırak!

Bihimmeti Hazreti Sultan Mustafa Zekaî Üsküdarî ibni Hacı İbrahim (ruhaniyetinlerine selam olsun) rızâ en-lillâh El-fatihâ!

Birliğe ulaş

Aşka bak, âşıklara karışmış, birleşmiş; cana bak, toprak yurtla bir olmuş. Niceye bir şunu-bunu, iyiyi-kötüyü göreceksin? Bir(e) de bak da gör, bununla o, nasıl da karışmış, birleşmiş gitmiş. Ne vakte dek bu dünya, o dünya deyip duracaksın? O dünyaya bak, bu dünyayla karışmış gitmiş. Gönül bir padişaha benzer, dilse tercümanıdır onun; fakat padişaha bak ki tercümanla bir olmuş.

cocukluk_hatirasi

Karışın, katılın birbirinize çünkü şu yeryüzüyle gökyüzü de bizim için karışmış, birleşmiş. Suya, ateşe bak; toprağa, yele dikkat et; birbirine düşman bunlar fakat dostlar gibi birbirleriyle birleşmişler gitmiş. Kurtla kuzu, arslanla ceylan, dört zıt fakat kahramanın heybetinden birbirlerine katılmışlar. O Padişaha bak ki lûtfuyla gül bahçesinde dikenle gül birleşmiş. Seyret, öylesine bir bulut ki feyziyle bunca olgun suyu birleştirmiş, birbirine katmış. Eserde tecelliyi seyret birleşmeyi, birleştirmeyi bil artık; ilkbaharla güz de birbirine katılmış bir olmuş gitmiş. Birbirine aykırı, birbirine zıt amma okla yay gibi birleşmiş gitmişler.

Hiç kimse yoktur ki bir olma ümidiyle, aşk bahçesinde iki üç adım atmasın ki o bahçıvandan ona yüzlerce selam gelmesin

Artık sus bir ümitle… Bir olanla bir oldun mu ağzını kapat da ağzı yaratan anlatsın bunu; öylesine bir anlatsın ki senin diline gelemez, öyle diyemezsin sen:

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. Başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görür olup kalmışız iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye? Şu beş duyudan, altı yönden varını yoğunu birliğe çek, birliğe. Kendine gel, benlikten çık, uzak dur, insanlara karıl, insanlara, insanlarla bir ol. İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane. Ama sen canı da bir bil, bedeni de, yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine, hani bademler gibi, bademler gibi. Ama hepsindeki yağ bir. Dünyada nice diller var, nice diller ama hepsinde mânâ bir. Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider. Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak, can nasıl koşar, bunu canlara iletir…

Büyüklere masallar II

Masallar… ah şu masallar! Kahramanlarımızı masallardan seçeriz; hep kendileri gibi olmayı istediğimiz kahramanları. Düşmanlarımızı da hakeza! Kızdığımız, nefret ettiğimiz düşman tipini önce masallarda buluruz, sonra onları hayatın içerisinde ararız. Düşmanlarımız gibi olmak istemeyiz asla; ya kaçarız kendilerinden, ya savaşmayı seçeriz.

karga_tilki

Ya şu La Fontain masalları?!

Hadi önce masalın aslını bir dinleyelim:

İçinizde kargayı bilmeyeniniz yoktur hani…  Kuşkusuz hepiniz görmüşsünüzdür. Sivri gagalı, kapkara bir kuştur karga. Tüyleri çok parlaktır, ürkek bir kuştur. Çıt diye bir ses duysa pır diye uçuverir hemen. Kargaların büyük bir kusuru vardır: hırsızlık yapmaya bayılırlar. Yeni ekilmiş tarlalardaki tohumları yerler. Çiftçileri büyük zararlara uğratırlar. Çiftçiler insan var sanıp ta korksunlar, ekinleri yemesinler diye korkuluk dikerler tarlalarına. Ama bazı kargalar korkuluktan korkmazlar, dahası onların üstüne bile konarlar. O zaman çocuklar taş atarak kaçırmaya çalışır onları. Sık sık hırsızlık yaptıkları için adları hırsız kargaya çıkmıştır.

İşte böyle hırsız bir karga varmış. Bu hırsız karga bir gün nerden çaldıysa biri parça peynir çalmış. Çaldığı peynir parçasını gagasının arasına sıkıştırmış, uçarak gelmiş, bir ağaç dalının üstüne konmuş. Peyniri yemeye hazırlanmış. Tam o sırada açlıktan karnı zil çalan bir tilki dolanıyormuş orda. Peynirin kokusunu alınca ağzı sulanmış, iştahla dudaklarını şapırdatmış, karganın tünediği dalın altına gelmiş, demiş ki: “Günaydın karga kardeş, bugün ne kadar güzelsiniz. Tüyleriniz ne kadar parlak öyle. Eğer sesiniz de tüyleriniz kadar güzelse kimse boy ölçüşemez sizinle.” Hırsız karga bu sözlere öyle sevinmiş öyle sevinmiş ki sevincinden uçacakmış nerdeyse.

Tilki karganın sevindiğini görünce devam etmiş: “Lütfen bir şarkı söyler misiniz bana? Sesiniz de kendiniz kadar güzelse bu ormana kral olursunuz siz” Karga tünediği yerde dimdik durmuş. Sesinin güzelliğini göstermek üzere şarkı söylemeye hazırlanmış: “Gaagg!” diye koskocaman açmış gagasını. Gak der demez de gagasındaki peyniri yere düşürüvermiş. Kurnaz tilki bunu bekliyormuş zaten. Hemen peynirin üstüne atılmış göz açıp kapayana dek yutuvermiş peyniri. Sonrada aptal aptal kendisine bakmakta olan kargaya dönmüş: “Sana verdiğim bu dersi hiç unutma. Sen sen ol bir daha her yüze güleni, güzel sözler söyleyeni dost sanma. Dalkavuklar aptallara güzel sözler söyler böylece onların sırtından geçinirler. Verdiğim bu derse karşılık yitirdiğin peyniri çok görme bana. Bu derse değer doğrusu.” demiş…

Âgah olun da kendinizi altından koruyun erenlerim; zehiri hiçbir zaman teneke kadeh içinde sunmazlar.  Biz masalı gene bir duaya bağlayalım evvel:  Allah bizlere makyajla saklanan sahte yüzleri, kamufle edilerek süslü kaplarda sunulan zehir içecekleri ayırt etme feraseti,  yeteneği, kabiliyeti versin, idrakimizi güçlendirsin.

Gelelim masalın bir başka okumasına… Zavallı kargalar, sadece çirkin değil, aynı zamanda aptaldırlar da. Tilkiler ise kurnaz, sinsi, uyanık ve çıkarcı.

Hadi bir şarkı söyle dostum!

Karga gaklar gaklamaz peyniri düşürür. Şarkı söylemenin bedeli, peyniri kaptırmaktır! Aldatılmak, kandırılmak. O halde şarkı söylemeyin, yoksa yiyeceğinizden olursunuz.

Oysa yazar şöyle bir ders vermeyi de deneyebilirdi: şarkımı söyledim ya keyfimce, peynirimden olduysam ne gam! Peynirini kaptırmaktan korkup şarkı söylemekten kaçınmak yerine şarkı söylemeyi yeğleyin; varsın olsun, bu arada peyniriniz elinizden alınsın, n’olur!?

La Fontain’e böyle dersler vermek yakışmazdı; bu nedenle o, saf çocuklara akıllı olmayı öğütledi: -Sakın açmayın ağzınızı; yoksa peynirinizden olursunuz!

Bizler de çokluk tilkiler karşısında açmadık ağzımızı; böylelikle titizlikle korumayı başardık peynirlerimizi. Peyniri kaptırmamayı, şarkı söylememeye yeğledik hayatımız boyunca. Bilemedik ki o bed sesimizle şarkı söylemeyi göze almadıkça/alamadıkça, peynire sahip olmanın bir anlamı kalmayacaktı hayatımızda. Aldatılmamak için, ne çağırdık, ne çığırdık, sadece sessiz sessiz peynir temin etmekle uğraştık; bütün vaktimizi temin ettiğimiz o peynirleri korumakla geçirdik.

Şahsen, şarkı söylediği için ölenlere değil, şarkı bile söyleyemeden ölenlere acırım; O halde ne çekiniyorsun dostum, hadi bir şarkı da sen söyle!

Buraya da bekleriz:  Büyüklere Masallar I

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.569 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: