Kıssa-yı Mansûr

KISSÂ-YI MANSÛR
Cenâb-ı Hallâc-ı Mansûr Mesnevîsi

Gönüller sultânı, aşk ve irfân menba’ı, Pîr-i Sâni-i Halvetî Seyyîd Yahyâ-yi Şirvânî Dedemizin Farsça manzûm eserleri arasında yer alan “Kıssâ-i Mansûr” başlıklı mesnevîsinin aslı 72 beyitten mürekkep olup arûzun hazec bahri “mefaîlûn mefaîlûn mefaîlu” kalıbıyla hakîkat tâliplerine işâret olarak ikrâm olunmuştur.

Hak Teâlâ kendine susamış cümle canlara, “fakr” yoluyla Hazret-i Pîr gerçeğini, Muhammedî nûrun ‘Alî sırrını yaşamayı nasîb ü müyesser eyleye.

Ol dem ki düştü üzerine Mansûr-u yek-reng
Halktan yağdı üzerine bî-nihâyet seng

Divânenin biri, geldi dâr ağacının altına
Oradan baktı ve çokça güldü Mansûr’a

Heyhât hançeri gördüğünde dest-i cellâd
Kalbinden bir feryâd koptu ki ne feryâd

Bir âh çekti hemen dedi: İmdâd elinden
Şâd olmuş bir kalp görmedim elinden

“Ene’l Hak” şerâbıyla Hakk’ın rengine boyanan, tek renk olan günahsız Mansûr’un üzerine, kendinden habersiz gafil cemaat acımasızca, hadsiz hesapsız taşlar yağdırdığı zaman, dârağacının altına bir divane geldi, Mansûr’a çok güldü. Ancak, cellâdın elindeki hançeri görünce, divânenin gönlünden feryat yükseldi. “Amân senin elinden” diyerek ah çekti, “Senin elinden mutlu olmuş bir can görmedim”.

Elini ayağını kesti Mansûr’un attı bir yana
Başını kesmeye hazırlanırken cellâd tam da

Bir kahkaha vurdu onu kim dîvâne-i mest
Daha güldü ve bir dem vurdu dest-ber-dest

Pes hemân dedi: Ey cellâd-ı kâfir
Bismillah de sen hem Allahuekber

Cellât, Hazreti Mansûr’un elini, ayağını kesip başını da ayırmak için hazırlanırken kendinden geçmiş o sarhoş divâne kahkahayı bastı daha da gülerek ellerini birbirine vurmaya başladı. Divâne, o halde: “Ey Hakk’ı örten kâfir cellâd! Sen, Bismillah ve AllahuEkber, de” dedi.

Cellâd-ı kâfir tamlaması, perdelenen oyunun sonunda söyledikleri gibi: “Yıktın perdeyi eyledin virân…” gazelinden mülhem bilmeme, küfür perdesini yırtan, kaldıran manâsında da düşünülebilir. Sonrasında gelen besmele ve tekbir sözleri; perdeleri kaldırmak, kilitleri açmak ya da okuyamadığını okur hâle gelmek için söylenegelen tılsımlı, açar kelimeler değil midir?

Zebânı söyler oldu Mansûr’un ez ser-dâr
Ki: “Ey dîvâne-i ser-mest hem gaddâr”

Az evvel geldiğinde meclisimize
Bize baktın ve güldün bî-mehâbe

Bu hâlimiz gülmenin ne yeri ne zamânı
Geçiyorlar canından bî-günâh nâ-tuvânı

Şimdi başımı vurmaya kasdetmişken cellâd
Diyorsun ki: Bismillâh’ı unutma! Eyle yâd

Elimi ayağımı kesip attığı vakit
Şâd u handân idin sen o vakit

Şimdi başıma kasdedince dest-i cellâd
Hem söylenir hem de eylersin feryâd

Bu dört ahvâlden bir haber ver bana
Merd isen artık neşter vurma yarama

Hazreti Mansûr, darağacının başında ey gaddar ve ey sarhoş divane, ey insafsız ey merhametsiz oldu mu bu şimdi ya! diye söylendi. Bizim meclisimize ilk geldiğinde, büyük ve heybetli kimselerin, hadiselerin karşısında duyulan çekinme ve korku hissini göremedik sende hatta alay edercesine hayli güldün bize. Güçsüz, çâresiz, zavallı bir insan günahsız yere öldürülüyor burada; o vakit kahkaha ile gülmenin yeri midir?

Cellâd başımı kesmeye kastettiği anda ise “Bismillah’ı aklına getir!” diyorsun. Cellâd, elimi ve ayağımı kesip atınca neşelenip sevindin de! Şimdi ise cellâdın başımı kesmeye yeltendiği şu anda sen de feryat ediyorsun! Eğer merd isen, cellâdım başımı kesmeden önce beni bu dört halden haberdar eyle.

Dile geldi mecnûn ve başladı anlatmaya
Dinle şimdi: Bir bir cevap vereyim sana

Çünkü evvel pây-i dârına geldiğimde
Besât-ı hayy u hû’yu bes gördüğümde

Şaşırıp güldüm ki önünde bunca halâik
Nasıl da âşikâr eylemiş kendini Hâlık

Böylesi bir işi kim, nerede görmüş
Düşüncesiz halk galeyâna gelmiş

Meydândakine âşinâ olduğum için düşündüm ki
Neden Mansûr’u bu yerde dâire içinde almış ki

Kendi kendime dedim: Kimdir bu Mansûr
Bu hengâmede bile olmuş böylesine mağrûr

Sonunda malûmum oldu ki toplandı bu cemâat
“Ene’l-Hak” sözüne mâni olmak için bu inat

O mecnun dile gelerek “Sana bir bir cevap vereyim” dedi. “Senin darağacının yanına ilk vardığımda bir kargaşadır almış yürümüş gördüm.”

Dâr ağacının altına manâsına “pây-i dâr” tamlaması kullanılarak payidarına geldiğimde ifadesiyle yaşamaya devam ettiğinin, bekâ makamında olduğunun remzi vardır. Divâne, Hayy diri olanın, Hû: O olduğu meydanda, ikilik görmediği için de gülmüştür.

Divânenin, dâr ağacının altına geldiğimde, demek için kullandığı “pây-i dâr” tamlaması; kelimenin, “kalıcı yani bâki olan” anlamını da çağrıştırır, hatırlatır.

“Böyle bir kalabalıkta Hâlik kendini nasıl bu kadar açık eder, belli eder diye tebessüm ettim. Bunca yaradılmışın gözü önünde, yaradanın kendini nasıl da ifşâ ettiğini, kendini böyle sergilediğini görünce ister istemez daha da gülmeye başladım.

“Kem-endîş: düşüncesi eksik” topluluk tarifi, kendi efendilerini öldürmeye kasd eylemiş olduklarını farketmeyen cemaat içindir. “Dâver” adaletli hükümdar “daire” benzeşmesi içinde, “daire içine almak” hem yargılamak hem özel muhafazasına almak manâlarıyla alınırsa, yargılayan ile yargılananın bir olduğunu gördüm.

Hem kıt düşünceli kölelerin efendilerine kastetmek için toplandığını kim görmüştür? Bu halkı buraya sen toplamışsındır diye düşündüm. Mansûr ne de şaşkındır! diye kendi kendime söylendim. Zamanın şiddetine rağmen mağrurdur. Meğer bu kalabalığın seni “Enel Hak”tan alıkoyarak incittiğini neden sonra anladım.”

Hele bir vakit sabrettim ki göreyim seni
O demde hâlin nice olacak göreyim seni

Cellâd gelip de hançerini kaldırınca
Elini ayağını kesip tastamam dağılınca

Bir nazar saldım âsumâna o dem
Niyâza durdum işte dem bu dem

Hemân gördüğüme senin âhını da söyledim
Hudâ’nın elinden feryâd içre feryâd eyledim

Devâmında ahvalinin nasıl olacağı aşikâr olana kadar bir vakit sabrettim. Cellat gelip senin elini ve ayağını tamamen kesmek için hançeri alınca ben de göğe doğru bakıp o an dua ettim. Sana yapılan zulmü görünce Allah’ın elinden imdat imdat diyordum.

Yâ ilâhî halktan gizlediğini benden de gizleseydin ben de “Ene’l Hak” demezdim veyâ bana gösterdiğini halka da gösterseydin onlar da itiraf etmeden duramazlardı. [Tevâsîn’den]

Devâmında ahvâlinin nasıl olacağı aşikâr olana kadar bir vakit sabrettim. Cellâd gelip senin elini ve ayağını tamamen kesmek için hançeri alınca ben de göğe doğru bakıp o an dua ettim. Sana yapılan zulmü görünce Allah’ın elinden imdat imdat diyordum.

Yâ ilâhî halktan gizlediğini Mansûr’dan da gizleseydin O da “Ene’l Hak” demezdi veyâ O’na gösterdiğini halka da gösterseydin onlar da itiraf etmeden duramazlardı.

Bir hâtif-i manâ çağırdı beni: Hâmûş ol
Dilini ateşten çek, daha coşma! Sâkin ol

Herkes bu sırrı taşımaya takât getiremez
Bu demde nefes almaya bile güç yetiremez

Tasarrûfu geç de teferrüc eyle
Tasarrûfu Hudâ’ya havâle eyle

Bir hatıf bana dedi ki: sus, ağzını kapat! Yangına körükle gitme! Burada kimsenin yardıma cesareti, konuşmaya fırsatı olmaz. Gaybden çağıran görünmeyen bir ses dedi ki bana: Sus, sessiz ol! Bu tür ateşli sözlerden dilini çek! Coşup taşmayı bırak yoksa kendinden geçeceksin, kendinden geçenlerin hâlini görmüyor musun! Ey katre-i âvâre bu cûşûn bu hurûşun ahengine uymazsan emîn ol boğulursun!

Rahatla, cedeli mücadeleyi bırak. Mücadele etmeyi sen Allah’a bırak. Tasarrufda bulunmayı, eşya üzerinde hüküm yürütmeyi, hadisâtı idare etmeyi Allah’a bırak, sen teferrüç eylemene, seyr içinde genişlemene, tevhid zevkiyle seyretmene bak.

Gördüm ki senin elin ayağın kesildiğinde
Her damla kanın “Ene’l Hak” söyler yine

Fikrini sormadılar canına kasdederken
Tâ cellâd kılıcını boynunda bilerken

Bu defâ şöyle nazâr eyledim ayyûka
Ki hâlini arz eyledim böyle maşûka

Senin elinin, ayağının kesildiğini gördüğümde senin kanından “Enel Hak” nidası duyuluyordu. Cellâdın kılıçla boynunu vurmaya neden kastettiğini sana sormadılar. Bu kez maşuğun huzurunda halini ayyuka doğru arz ettiğini gördüm.

Ayyûk: Kuzey yarımküredeki en parlak yıldız: Alpha Aurigae, Keçi Yıldızı Teşmîlen nazarın eriştiği göğün en yüksek noktası.

Gördüm ki Hudâ bî-cihet geldi
Senin dâr ağacını tavâf eyledi

Cellâdın kulağına dedi: Ey gâfil âgâh olasın
Bizi yâd etmeden pûlad kılıcı vurmayasın

Nazâr eyledim tâ pîş-i mahbûb
Nasıl can vere Mansûr-u matlûb

Hakk’ın sebepsizce, altı yönden münezzeh olarak gelip senin darağacının etrafında tavaf ettiğini gördüm. Cellâdın can kulağına diyordu. Bizi zikretmeden keskin çelik kılıcını vurma. Sevilen Mansûr’un nasıl can verdiğini mahbubun yanında izledim. Şöyle seyrettim ki sevgilinin gözleri önünde, sevgilinin istediği canı nasıl fedâ ediyor Merd-i Hudâ olan Mansur, benim demeden…

O demde beni bir gülmektir aldı ey yâr
Hem işi yapan hem başı tutan o yâr

Bu nasıl bir haldir ki hem seni eyler zebûn
Akan kanını gördüğünde kendi olur mahzûn

O yar darağacının etrafında dolaşmaya başlayınca ondan dolayı gülmem geldi. Bu ne haldır ki o seni tutsak ettirmiştir. Senin kanını döktüklerini de görüyor ya mahzun olan da yine kendisidir.

Zebânı dile geldi ki o Mansûr-u maktûl
“Sen ey divâne-i sermest-i makbûl”

Seni bu hâlden âgâh ettim ki o demde
Gamsız cellâd başımı niçin kesiyor deme

Âşıkânın aşk sırrını fâş edenler
Elleri kesilir başsız ayaksız giderler

O katledilen Mansûr dilini açtı. “Ey sarhoş ve sevilen divane!” Gamsız Cellâdın benim başımı neden kestiğini hemen sana anlatayım! Çünkü âşıkların aşk sırrını başsız, ayaksız olan kişi söyleyebilir.

Hükümet-i Rabbânî’nin sırrını açık edenler, müstakil iş görme azâlarını kaybederler, Hak ile yeksân olup öyle giderler.

Sonra cellâdına gülümseyerek dedi
“Ey merd-i bî-derd tez davran” dedi

Cevâben dedi o cellâd-ı mağrur
Ölmek için acelen ne ey Mansûr

Dedi: Benim istediğim o hâldir ki
Göreyim hemen sıfât-ı zü’l celâlî

Sonra Cellâda döndü. Ey dertsiz adam hemen benim başımı vur! O mağrur cellâd “ Ölmek için acelen nedir Mansûr ” diye cevap verdi. Mansûr, Zülcelal’in sıfatlarını göreceğim bir hâl istiyorum, diye ona cevap verdi.

Başı gövdeden ayrılınca gör imdi
Baş, dîvâneden yana yuvarlanıverdi

Dile gelip dedi: Ey telâşlı divâne
Rumûz-u aşkı şimdi benden dinle

Ne vakittir sır dilimden çözülmek ister
Hem aşkımın kendi sırrı gizlenmek ister

Onun başını bedeninden ayırıp attı. Başı divaneye doğru top gibi yuvarlanıyordu. Ona dedi ki: Ey divane acele et. Aşkın sırlarını şimdi sen anla. Bu başta bu dil oldukça kendi aşkımı sır gibi saklayacağım, dedi.

Onun başını bedeninden ayırıp attı. Başı divâneye doğru top gibi yuvarlanıyordu. Ona dedi ki: Ey divâne artık acele etme. Telaşlanmayı bırak, kâh çocuk gibi güldün el çırptın kâh aşıklar gibi feryat ettin, şimdi sakin ol da beni dinle. Aşkın sırlarını şimdi benden dinle. Bu başta bu dil oldukça kendi aşkımı sır gibi saklayacağım, dedi. Her ne kadar aşk, kendini sır gibi saklarsa da nihayet başım bedenimden koptu da dilimin de bağı çözüldü.

Bil ki içinde bu bazâr-ı Bağdâd
Her biri biziz gamgîn veyâ dilşâd

Her yüzümüzden kendimizle başka cilve eyledik
Her rengte görünen biz idik böyle murâd eyledik

Bil ki bu Bağdat pazarında gönlü üzgünler de vardır, mutlu olanlar da. Biz insanlar kendimizi sade gibi gösteririz ancak renkten renge gireriz. Giymiş suret gezerim, türlü işler düzerim.

Bil ki bu Bağdat pazarında gönlü üzgünler de vardır, mutlu olanlar da. Biz insanlar kendimizi sade biri gibi gösteririz; renk vermeyiz biz! Ancak, renkten renge gireriz. Giymiş suret gezen türlü işler düzen biziz biz.

Elinde keskin kılıcı tutan cellâd benim
Hem o dem canı bedenden ayrılan benim

Birisi kendi eliyle kendine yara açıyorsa eğer
Kendi ağrısını kendi hisseder kendi rahmeder

O keskin kılıçlı cellâd benim. Ten de can da benim ey sevgili! Bir kimse kendini yaralarsa artık onun derdi, kendi kendine yardımcı olur, kendi yarasına kendi dermân olur, tam hisseden kendi olur.

Kâh bende olurum kâh Hudâvend
Kâh azâde olurum kâh der-bend

Kâh semâ kâh iki yer olurum
Kâh latîf rûh kâh kesîf toprak olurum

Kâh bârân kâh bulut olurum
Kâh huşyâr kâh medhûş olurum

Kâh merhem kâh yara olurum
Kâh konuşurum kâh hâmûş olurum

Kâh maşûk olurum kâh âşık
Kâh Azrâ olurum kâh Vâmık

Bazen kuldum, bazen efendi; bazen özgürdüm, bazen mahpus. Bazen mukayyed kul olurum bazen mutlak hükümdar, bazen her tür bağdan kurtulmuş kayıtsız hür gezerim bazen de eli kolu bağlı…

Bazen gök bazen yer oldum. Bazen ruhum yüksekte bazen yerde oldu. Bazen yağmur bazen bulutum; bazen aklım başımda olur, bazen aklım başımdan gider. Bazen yağmuru tutan olurum bazen yağmurla düşen, bazen kendinin farkında ayık olurum bazen de şaşırıp kendimden geçerim.

Bazen merhem olurum bazen yara, bazen konuşurum, bazen susarım. Bazen maşuk olurum, bazen âşık; bazen Azra bazen Vamık oluruz. Sevilen ve seven rolünü oynayan Azrâ (delinmemiş inci) ve Vâmık (âşık) adı ilk defa ikinci asırda papirüs ve mozaik üzerinde okunmuştur.

Kâh dîvâne kâh hüşyâr kâh da mest olurum
Kâh denizim kâh balık kâh da tuzak olurum

Kâh Kâbe’de kâh puthânede olurum
Kâh şerden görünürüm kâh hayr olurum

Bize bir söz söylecek cesâret kimde var
Hânede hâne sâhibinden başka kim var

Bazen divane, bazen uyanık, bazen sarhoş; bazen deniz bazen balık bazen oltayım. Bazen Kâbe’de olurum bazen kilisede; bazen şer bazen hayır görünürüm. Bazen konuşmaya cesareti olur. Yoksa bizden başka kim o kimsenin varlığını söyler.

Bazen divâne, bazen uyanık, bazen sarhoş; bazen deniz bazen balık, bazen oltayım. Bazen Kâbe’de olurum bazen kilisede; bazen şer bazen hayır görünürüm. Bazen konuşmaya cesaretimiz olur. Yoksa bizden başka kim diğer kimsenin varlığını söylebilsin. Bizim katlimize hükmeden de yine kendisidir. Leyse fi’d-dâr gayrühü’d-deyyâr deyimindeki “dâr” da, dârağacını çağrıştırıyor. Bütün bu düzeneği kuran da kendisidir oyanayan da…

Eğer ben başka, Mansûr başka olaydım
Hançer yarası değdiğinde nasıl sızlardım

Benim küllerim benim deryâmı coşturmuşsa eğer
Yine benim hırkamın altında hemen söner

Eğer ki bu işlerde fitnenin başı hep benim
Böylesi coşkudan bu defa niye söyleneneyim

Cümle halk bu sohbete kulak kesilmişti
Sonra Mansûr’dan bu sözler işitilmişti

Ben başkasıysam Mansûr da başkasıysa neden hançer yarasından sızım oldu, o ağrı nasıl duyuldu? Eğer benim külüm denizi coştursa da benim hırkamın önünde nasıl aciz kalır.

Ben başkasıysam Mansûr da başkasıysa neden hançer yarasından sızım oldu, o ağrı nasıl duyuldu? Eğer benim külüm denizi coşturuyorsa yine benim hırkamın önünde nasıl aciz kalır. Kendi külümle kendi denizimi coşturur, kendi hırkam ile ateşimi söndürürüm.

Hazreti Mansûr’un külü göğe savruldu, düştüğü ırmak taştı çağladı, vasiyeti üzre hırkasını nehre salınca nehir sultanın fermanını dinledi, sakinleşti ağladı.

Eğer bu işte fitne başıysam bir an dahi nasıl coşmadan otururum. Halk, kulak kabartınca Mansûr ’un o sözlerini duydu.

Fitne kelimesi, sözlükte “altın ve gümüş gibi değerli madenleri saflığını anlamak için ateşte eritmek” mânasına gelen fetn (fütûn) kökünden türemiştir. Kelimenin bu anlamıyla bakınca beyite, kendi saflığını halka göstermek için, sözüne inanmaları için, belki de bu ölüm, bu ateş ile değeri anlaşılacak kıymetli altını –bu idrâki- bundan sonra kendilerine sermaye etmeleri için oldu bütün macera…

Bî-cihet bir Nûr oldu ayân nâgehan
Fitnecibaşına hem fitneye oldu nişân

Bir nidâ işitti işte O Nûr’dan hazır olanlar
Biziz aslı hem suyu toprağı Mansûr olan anlar

Fitne kelimesinde imtihan manası da vardır, fitnecibaşı ortalığı karıştıran hem de âfet gibi güzel kadın anlamında kullanılır.

Birden nedensiz bir nur ortaya çıktı. Hem fitnenin başıydı hem de fitne alametiydi. Halk o nurdan Mansûr ’un aslı, suyu ve toprağı biziz diye bir nida işitti.

O dîvâne tarafından bu nîdâ duyuldu
Bir dem yılan gibi kendi üstüne yığıldı

Bir nâra vurdu: ey mabûd-u mutlâk
Âgâh eyle beni nedir sırr-ı Ene’l Hak

Kan ve toprak arasında başı kesik kuş gibi
Bî-dil mecnûn çırpındı durdu ölüyor gibi

Birdenbire bu zindandan kurtuldular
Bir saat içinde o deryâ-resen oldular

Divanenin kendisi o nidayı işittiği an yılan gibi kıvrıldı. Ey mutlak İlah! Beni Enalhak sırrından haberdar et, diye nara atıyordu. Bismil kuşu gibi toprak ve kan içinde o aşık mecnun yuvarlanıyordu. Birdenbire bu zindandan kurtuldular. Bir anda o denize ulaştılar.

Divânenin kendisi o nidâyı işittiği an yılan gibi kıvrıldı. Ey mutlak İlah! Beni “Ene’l Hak” sırrından haberdar et, diye diye nara atıyordu. Bismil kuşu gibi toprak ve kan içinde cezbeye tutulmuş divane aşık yuvarlanıyordu. Birdenbire bu zindandan kurtuldular. Bir anda o denize ulaştılar.

Saat kelimesi kıyamet ve genişlik anlamında okunursa mana daha da açılacaktır. Deryâ-resen deryaya erişen olur.

Ey Yahyâ! Esrâr-ı merdândır suskun ol suskun
Ki binde birini demeye gücün yetmez bunun

Meğer geçesin içinden tâ merdûm
Deryâ-yı bî-payân içre olasın gûm

Velî Şeyhü’l-İslâm-ı zamânî
Görmemiştir sende bu nişânı

Rumûz-u Dost’u nice bulasın sen
Her iki kevne de yüzünü dönersen

Tevfîkini refîk eyle ey Mevlâ-ı Kerîm
Ki aşk yükünü menzîle eriştireyim

Sus, Yahyâ! Sen yiğitlerin sırlarının binde birini söyleyemezsin. Ancak halktan kaçtığın zaman bu sonsuz denizde kaybolursun.

Beden kaydından, insanlık arızalarından geçesin, “merdüm” gözbebeği olarak okunursa maddeden manaya geçen ışık gibi sonsuza incelesin, o sınırsız denizin içinde gaybolasın öyle ya denizde damlayı kim bula. Dünya ehline ukbâ, ukbâ ehline dünya, ehlullah’a her iki âlem haramdır.

Ancak zamanın Şeyhülislamı bu nişanı sende bulamaz. Her iki dünyadan da yüz çevirmedikçe dostun sırlarını asla bulamazsın. Ey Allah’ım, o zaferi ver o fethi nasib eyle ki aşkın yüküyle dağılmadan menzile ulaşayım.

Bak şu Mansûr’un işine halkı üşürmüş başına
Ene’l-Hakk’ın firâşına düşenlere timâr olmaz

Zât-ı Mansûr’dan “Ene’l Hak” râzını ifşâ eyleyüp
Sûret-i Mansûr’a isnâd ile berdâr eyledi

İsim: Varlıkları, şeyleri birbirinden ayırmaya yarayan kelime
Eşyâ: Şey’in çoğulu zuhûra gelen her şey

Ki yânî hiç eşyâ kalmayınca
Vücûd-ı Hak’dır diyen “Ene’l Hak”
Hulûsî bu bahirde mahvolunca
Lisân-ı Hak der “Ene’l Hak” muhakkak

BU ESERİN DE YER ALDIĞI KİTABA ULAŞMAK İÇİN ŞÖYLE BUYRUNUZ

Serbest Tercüme’den 1

Ötede yatan şey ancak zihin hareketsizse bulunabilir… Espriyi anlamak için mühim olan yegâne şey, zihnin hareketsiz olmasıdır. Ancak durgun su, derinlerini gösterebilir.
[Krishnamurti]

Bu sahnede var görünen her ne varsa, dört ananın (hava-ateş-su-toprak) üç evladından (mâden-bitki-hayvan) süzülerek sûretlenebilir.

Dünyada bu kadar su var, hepsinin aktığı musluğun ardına geçmek gibi.

Bu kadar balonda hava bu kadar ocakta bunca ateş var, bütün bunların kaynağına, madenine, doğduğu yere, bütün sayıların, bütün kitapların kaynağına “O” noktasına inmek, zâhirden bâtına, âhirden evvele geçmek mesele…

Bunun için eve ışık dolması gerek…

Aydınlanma anında her şey, ama her şey düşer
(öyle ya tutunacağı bir kimse kalmayınca)

Âniden altınızdaki zemîn yok oluyor ve hooop yalnızsınız.

Âlem dolu ama ben tenhadayım da ondan yalnızım değil, başkasının olmadığını anladığın için yalnızsın; ayrılık yoktur.

Sadece sen varsın, sadece Öz, sadece sınırsız Boşluk, mutlak bilinç, saf farkındalık, adına ne dersen, hoş demesen daha hoş zira diyecek olandan boş.

Zihin ve ondan beslenen ego, bu manzarayı korkunç görünüyor. Sınırsızlığa ve boşluğa baktığında anlamsızlık ve çaresizlik görür.

(Öyle ya boşluğun neresini değiştirecek, neyi kontrol edecek, kime ne gösterecek)

Ancak, zihin bir kerecik serbest bırakıldığında, korku dolu bu görünüş, bitmeyen bir neşeye ve tatlı bir meraka dönüşür.

Evet aydınlandığınızda yalnız kalırsınız.

Artık herhangi bir desteğe ihtiyacınız yok çünkü desteklenecek bir şey yok; ayrı bir sen yok artık. Birikmiş tüm ego deneyiminin çürük bir yanılsama olduğunun farkındasın.

Tek başınasın ama asla asla yalnız değilsin çünkü baktığın her yerde tek gördüğün O ve Sen O’nun bir ismi olarak sahnedesin.

– Uyanış, kişinin sahip olduğu başka bir manevi deneyim midir?

Uyanış, senin uyandığın anlamına gelmez. Bu sadece “uyanıklık” olduğu anlamına gelir. Senden, benden uyanmaktır.

Bunca uyuyan kimse arasında uyanık olan “sen” yoktur, sadece uyanıklık vardır.

Uyanık olan ya da olmayan bir “sen” ile özdeşleştiğin sürece, hâlâ rüyâ görüyorsun demektir. Uyanış, “ayrı bir kendim” rüyasından basitçe “Uyanıklık” olmak için uyanmaktır.

(İrfan ocaklarında, uykuya mihman olmuş canlar, sabahın seherinde yastıkları hafifçe pış pış edilerek: “Âgâh olasın erenlerim” dâvetiyle, kalıba sokulur.
ÂGÂH: Uyanık, basîret sâhibi, haberi olan, farkında olan)

– Bir kişi uyanıp aydınlandığında, aynı zamanda aşk ve irfan dolu olur mu?

Tekrarında faide var: uyanan bir kişi yok, kişi hâlinden uyanmak var.

Uyandığında, kişiyi yel alır nesi varsa sel alır. Kişi-sel her şey sona erer.

Uyanık olmak, kim olmadığınızı ve ne olduğunuzu doğrudan deneyimleyerek fark etmek anlamına gelir.

Hiçbir şey olmuyorsun, ayrı bir şeye dönüşmüyorsun.

Tüm oluşlar, zihinde tutulan zamandadır. Uyanış zamanın ötesindedir; bir anda, zamandan zamansız olana uyanırsınız. Bilgelik ve sevgi, kendi benliğinizin doğal veçheleridir ve bu nedenle yaratılmaları veya sürdürülmeleri gerekmez.

Birçok insan daha bilge ve daha sevecen olmaya çalışır ve kendileriyle sürekli bir savaş içinde kalırlar.

Bu yaklaşım asla işe yaramaz çünkü daha iyi bir insan olmak isteyen ayrı bir “siz” olduğunu varsayar.

Rüya olan sensin, ve bu da sadece zihinde tutulan bir düşünce. Varlığın akışı olan hayatın bir eylemi olan “Kendinizi” ayrı bir varlık olarak kabul ederek, kendi doğal parfümünüz olan aşk ve irfanı da örtmüş, bütünü sınırlamış oluyorsunuz.

(Allahümme yâ Settâr u Yâ Settâr)

– Aydınlanmayı elde etmiş gibi göründüğüm anlar oluyor, bir ışık çakıyor… Akabinde ve devamında, bir süre sonra bu durum ortadan kayboluyor. Kaybetmediğimiz zamanlar da gelir mi?

“Aydınlanma” kelimesi kim olduğunuzu gösterir. Kim olduğunuz, kazanılabilecek veya kaybedilebilecek bir durum değildir.

Bu manevi bir deneyim değildir. Tüm durumlar ve deneyimler gelir ve gider. Kim olduğunuz, durumlar ve deneyimlerden bağımsız olarak şu anda var olan kalıcı saf farkındalıktır.

Aksi halde kişi maneviyat yaşarsa karanlıkta şimşek çakmasıyla yürümeye benzer. Sokma akılla yedi adım yürüsen sonra sağa sola bakarsın “ben nerdeyim” diye…

Neredeyse gözlerini kapıverecek olan şimşek önlerini aydınlattığında onun ışığında yürürler; üzerlerine karanlık çökünce dikilip kalırlar.
[Bakara:20’den]

Aydınlanmış yaşam bir anlamda tam bir güvensizliktir; Bilinmeyen’de-n yaşıyor ve hareket ediyorsun.

Konfor alanında, zihnimizin sağladığı çarpık güvenlik duygusuyla hareket etmeye alışkınız ancak “Gerçek Özgürlük” bu şekilde işlemez.

Aman ya rabbi nasıl bir paradoks.

Tam olarak bilmediğin ve bilmediğini bildiğin için, her an tâze bilmeye kapı sonuna kadar açık.

İşte o zaman her an yeniden bilebilirsiniz, yeniden boşaltır bilmeyiverirsiniz.

Bilmemenin içinde yüzerek her nefes dinlenince anda lazım olan bilgi doğal olarak gelir.

Kendi içine bakmak’ ve “ben diyeceğini” bulamamak, bulmaktır!

Ben ve benim’e olan hayranlık ortadan kalktığında, artık farkındalığınızın merkezinde “benlik üssü” yer almadığında, o zaman ben’in yokluğunda geriye kalan her şey açığa çıkar vesselâm.

Orta Yol

O’nun bir ismi de “Câmi’ul Ezdâd: Zıtları toplayan”dır. “Orta Yol” karşıtları uzlaştırmanın yoludur. Sol ve sağ, yukarı ve aşağı, geçmiş ve geleceğin dengeyi beslemek için birbirini öptüğü, kalbe kurulan köprüden geçince varılan boş alandır.
[Abdal Kadrî]

Tamamı zihinde geçen bu filmde, zihne ait her şey hatta zihnin kendisi bir illüzyondur. Ama bunların hepsi Gerçek’ten doğar, Gerçek’ten pay alır. Gerçek, bir yanılsamadır, tıpkı bir film ekranındaki görüntülerin film boyunca parlayan ışığın gerçek bir yansıması olması gibi. Yaşam, çarpıtılmış algılarımız sonucunda oluşturduğumuz sahte bir gerçekliktir. Gerçek her zaman “Orta Yol”da bulunur.
[R. Young]

Zihin veya beden olmadığınızı anlamak sâdece ilk adımdır. Sâdece bunu fark ederek rüya gibi bir masalın içinde sonsuza dek mutlu mutlu yaşamıyorsunuz. Ayrı bir yaşayanı olmadan, an-be-an bu farkındalığı solumak, varlığın akışı olan sonsuz yaşam sanatıdır.

Yaşayan Gerçekleşme: “Orta Yol”

Eğer kendinizi yoğun veya sık sık gidip gelmeler içinde BULUYORSAK, şimdilik bu yazının devâmını okumamanız önerilir.

Bunun yerine, önceki bölümlerdeki ana dâvete ve işaretçilere bağlı kalın.

ANA DÂVET:

Evvel kapı: Farkındalığı tanımak
(Tanırsam fark edebilirim)

Sonrasında: Tüm görünüşler olduğu gibi olsun
(Olsun bakalım; zîrâ olanda hayır vardır)

Nihâyet: Görünüşlerin, tecelliyâtın ayrılmaz olduğunu görün.
(Bir imiş meğer)

Bu bölümü, an-be-an ayrı bir benliğe olan inancınızı gerçekten gördüğünüz zamanlar için ayırın. Bu yazı dizisindeki diğer bölümleri hazmetmeden, hazır olmadan bu bölüme gelirseniz, gerisi kafa karıştırıcı veya yararsız görünebilir.

Ana Dâvet’in Ötesine Geçmek

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinin gâyesi, şimdiki deneyimin sürekli akışı içinde, herhangi bir görünüşün sâhipliğini üstlenecek ayrı bir “Ben”in olmadığını birinci elden görmenize yardımcı olmaktı.

Kimliğiniz, benlik merkezi hikâyesinden, farkındalığın kendisine kaymış gibi görünebilir. Ve böylece görünüşler artık farkındalıktan ayrı hissedilmeyebilir.

Dolayısıyla, gerçekleşen bu anlayışı ifade etmenin en basit ve en doğrudan yolu, “Hepsi farkındalıktır” veya “Hayat non-dualdir” yâni “İki değildir”

İkilik yok birlik var, yalnız bunda dirlik var…

Daha önceki bölümlerin zevk edilmesiyle, zihin daha sessiz hâle gelir. Kalp bölgesi açılmaya başlar. Kişi hâlinin yükünden boşalan beden, daha şeffaf ve hafif hissedilir.

Farkındalık içinde dinlenmek artık yapmanız gereken bir uygulama gibi gelmiyor. Farkındalık doğrudan tanınır ve yaşam doğal olarak huzurlu hissettirir.

Şimdiki ânın, bu doğal, dinlendirici deneyimi, hayatın basitçe, “olduğu gibi” nasıl “öylece” aktığından kaynaklanır.

Doğal olarak sâkin bir zihin, kişisel bir hikâyenin üst üste binmesiyle, şahsî kaplama tabakasıyla yâni benlik filtresiyle özdeşleşmeden “şimdiki ânı” deneyimler.

Bu son derece huzurlu ve gerçekten tatmin edicidir.

Eğer kendimizi O’na bıraktıysak, bizim için tek bir kural vardır: “şimdiki ânın ifâsı” Bunda ruh, tüy kadar hafif, su kadar akışkan ve bir çocuk kadar basittir.
[J. P. Caussade]

Yine de dikkât edecek olursanız, dingin bir zihnin düşünmeye karşı bir pozisyonu yoktur. Düşünceler ortaya çıksa bile daha sessiz, daha boş ve daha şeffaftır…

Nesneler artık -düşünceler, duygu-duyumlar dışında ve farkındalığın kendisinden ayrı olarak- kendi başlarına ortaya çıkıyormuş gibi görünmüyorlar.

Bâzen bir öğretinin ipuçlarını aldığımızda, işâret edilene değil de işâretlere inanmaya başlarız. Bunun yaşanmış bir idrak, an-be-an özgürlük ve tam doluluğun doğrudan tadı olduğunu unutuyoruz.

Gerçekleştirmeyi doğal olarak yaşamak ve tamamen açık kalmak yerine, ayrılıklar yaratmaya, sınır çizmeye dâir eski “ben olma alışkanlığımıza” geri dönmeye meyilli olabiliriz.

Bu o kadar inceden akar ki bunu yaptığımızın farkına bile varmayız. Bir de bakmışız, kendimizi eski inançları, yenileriyle değiştirirken buluyoruz.

Koşullanmış zihinde tutulan eski kişisel hikâyeyi, benlik duygusu için manevi iç görüleri vurgulayan yeni bir hikayeyle değiştiririz.

Mesela, zihinsel olarak vâr olmama veya “Birlik” hakkında aşırı, sabit bakış açılarına saplanabilir, geleneksel, göreceli varoluşu tamamen reddedebiliriz.

Benlik duygusu, bu sabit bakış açılarında kendini yeniden ortaya koyar. “Orta Yol” bizi, zihinsel hapishane kalıntılarından ve iki uçta ortaya çıkan aşırılıklardan kurtarır.

Orta Yol, her tür aşırı görüşlerden özgürlüktür.

Orta Yol, dualist dünyanın aşırılıklardan kurtulmaktır. Bu, ayrılığa olan inancın tamamen anlaşılmasıyla kendini göstermeye başlayan pek önemli, pek değerli bir inceliktir.

“Orta Yol” siyah ve beyaz arasında gri renkte yaşamak değil. Bu her canlı renkte ve her gölgede kendini gösteren tonların varlığını tam hissetmektir…

Her şeyin ayrı ayrı, münferit olarak vâr olduğu aşırı görüşten de hiçbir şeyin var olmadığı görüşünden de özgürlüktür.

Zıtlara, karşıtlık barındıran yüzlere içkin, sabit, objektif veya ayrı şeyler muamelesi yapmaktan özgürlüktür.

Orta Yol’da,

Öz-öz olmayan
Hiçbir şey-her şey
Yokluk-varlık
Gerçeklik-Yanılsama
Düşünceden bağımsız-düşünce
Sessizlik-gürültü
Boşluk-form
Mutlak-göreli
Birlik-ikilik
Farkındalık-görünüş
Bilinç-içerik
Vârlık-oluşum
Vahdet-kesret
Tek-çok

gibi aşırı zıt uçlara dayanmanın, karşıt hallere güvenmenin ötesine geçiyoruz.

Bütün bu bakış açılarının ve diğer tüm karşıtların oldukları gibi olmalarına izin veriyoruz. Ama hepsinin bir aile ve birbiriyle akraba olduğu görülüyor.

Tıpkı tüm göreceli bakış açıları gibi, hiçbir iz bırakmadan deneyimlerimizi silip süpürürler.

Tüm bu zıtların, birlikte ortaya çıktığını ve karşılıklı olarak birbirine bağımlı olduğunu görüyoruz. Basitçe söylemek gerekirse, biri olmadan diğerine sahip olamazsınız. Onlar ayrılmaz ikililerdir.

Bunlardan herhangi birinin, kendi nihai gerçeği olduğuna inanıyorsanız, bir şekilde ayrı bir şey olarak tek başına duruyorsanız, bunun üzerinde evvelen bahsi geçen “Bulunamayan Sorgulama” tekniğini kullanın.

Mutlak olanı bulmaya çalışın. İkiliği bulmaya çalışın. Dualitesizliği bulmaya çalışın. Bir varlık bulmaya çalışın. Oluş bulmaya çalışın. Yokluğu bulmaya çalışın.

Bütün bu ifâdeler ancak karşıtlarıyla birlikte ortaya çıkabilirler. Tek başına duramazlar.

“Bulunamayan Sorgulama” tekniğini kullandığımızda görüyoruz ki hiçbir şey, ayrı bir şey veya gerçek olarak bulunamaz.

Ve yine de her şey, geleneksel veya göreli olarak, nispeten var görünür. Vâr olana, yok demiyoruz, “göründüğü gibi değil” diyoruz işte “Orta Yol” budur.

En yaygın sabit pozisyonlardan biri, farkındalığa olan inançtır ki bu sâdece düşüncede yer alan bir tür zihinsel indirgemeciliktir.

Düşünce, sanki farkındalık tek gerçeklikmiş ve nesneler dünyası yokmuş gibi, farkındalık ve görünüşler arasında katı bir zihinsel ayrım yaratır ve araya perde çeker.

Orta Yol’da, şeylerin var olmadığını ya da dünyanın gerçek olmadığını söylemiyoruz. Bulunamaz olduklarını söylüyoruz yani ayrı bir doğadan yoksunlar ama yine de ortaya çıkıyorlar.

Her şeyi zihinsel olarak farkındalığa indirgediğimizde, farkındalığı özselleştiriyoruz. Farkındalığı özselleştirmek, şeylerin göreceli olarak göründüğünü inkâr etmektir. Farkındalığı tek gerçek şey olarak ele almak, böylece formların benzersiz oyununu reddetmek, bizim için süslenmiş zâhir dünyâyı inkâr etmektir.

Buraya kadar, yeni bir inanç sistemi olarak değil yaşanmış, birinci elden bir deneyim olarak farkındalıktan ayrılamaz olduğunu görmek için “kendi doğrudan deneyimimize” bakmayı öğrendik.

Her şeyi zihinsel olarak farkındalığa indirgemek, asıl davetin sözlerini tam anlamıyla yeni bir inanç sistemi olarak almışız demektir.

Yemek masasında oturduğunuzu ve birinden “tuzu” uzatmasını isteyemediğinizi düşünsenize … Çünkü hepsi farkındalık!

Bu zihinsel indirgemecilik veya esasçılıktır. Farkındalık nasıl uzatılabilir? Tuzluk gibi birinden, diğerine geçebilir.

Kendinizi sürekli sansürlediğinizi, göreceli bir görüşü ifade etmekten veya bir şeyler hakkında geleneksel bir şekilde yaygın bir yanılgıyla konuşmaktan rahatsız olduğunuzu fark ederseniz, “farkındalığı özleştiriyor” ve dilin işlevselliğini ve yaşamın çeşitli görünümlerini inkar ediyor olabilirsiniz. Ki bu hâliniz de bir inanç sistemidir, sâbit pozisyonlardan bağımsız, bizzât deneyimlenmiş bir gerçekleşme değil.

Cümle eşyânın sensin matlubu
Mazhar-ı câmi sahip-fermansın
Cemal-i yâri zevkle görenler
Her renge Basrî gibi boyansın
[Hasan Basri Taptık Baba]

Farkındalığı esâs alıyorsanız veya hatta ayrı bir tanığın varlığına inanıyorsanız, bu inanç kalıplarını çözmek için yine “Bulunmayan Sorgulama” tekniğini kullanın.

Meselâ, ayrı bir “farkındalık” bulmaya çalışın. Farkındalık konusunda bu tekniği kullanmak, silahı kendine doğru tutmak gibi mantıksız görünebilir. Ama bu noktada, kuru bir inançtan başka kaybedecek neyiniz var?

Derinden baktığınızda, yalnızca bir boşluk veya dinlenme hissi, farkındalık ile görünen arasında hayali ayrım çizgileri yaratan zihinsel görüntüler, “Bu farkındalıktır” gibi bir düşünce veya deneyiminizde sürekli hareket eden ve akan diğer görünümlerden başka ne bulabilirsiniz ki?

Farkındalığı kendine has bir şey olarak bulamamak, onu bir inanç ya da içkin, ayrı bir zemin olarak salıverir.

Tüm gizemi, çeşitliliği ve ayrılmazlığıyla hayatın akışının olduğu gibi olmasına izin verilir.

Bu sizi “Mutlak” fikrine saplanıp kalmaktan alıkoyar.

İnsanların, nesnelerin ve görüşlerin geleneksel dünyası hayatın akışıdır.

Geleneksel, ayrı anlamına gelmez. Algı, düşünce, duygu-duyumların oyunu yoluyla geçici olarak ortaya çıkan, ayrı bir doğadan yoksun olarak deneyimlenen her şeye, bir cümbüşe atıfta bulunur.

Hazır olduğunuzda, bâtındaki farkındalığı açığa çıkarmak derinden özgürleştirici olabilir. Bu özgürlüğün derinliği, size üzerinde durabileceğiniz hiçbir zihinsel zemin bırakmaz. Evet bu çok radikal!

Zihinsel bir zemine sahip olmamak, diğerlerini inkar ederken belirli bakış açılarına büyük ölçüde güvenmenizi engeller; hem o hem bu, ne o ne bu!

“Her şey farkındalıktır” bir bakış açısıdır. Gerçek hakkında söylediğiniz veya düşündüğünüz her şey de nihayetinde bir düşüncedir; gelip gidiyor işte.

Burada söylenenleri sadece entellektüelleştirmek, zihne bulamak, çerçeveleyip duvara asmak yerine, “Bulanamayan Sorgulama” tekniğini gerçekten daha sık kullanmalısınız.

Kendinizi, kendiniz, başkaları, dünya ve hatta bu yöntemden kaynaklanan iç görüler hakkında sabit zihinsel pozisyonlardan ne kadar kurtarırsanız, hayatı o kadar doğal bir neşe, rahatlık, esenlik, sevgi ve hafiflikle deneyimlersiniz.

Nihilizm, bu vâdide ortaya çıkabilecek başka bir aşırı görüş, diğer bir varta.

Nihilizm, hayatın anlamsız veya amaçsız olduğuna dair zihinsel görüştür ki geleneksel varoluşu tamamen reddetmekten ya da farkındalığı özleştirmekten kaynaklanır.

Nihilizmin görüşü “hiçbir şey gerçek değildir”, “hiçbir şey yoktur” veya “hayat anlamsızdır” şeklindedir.

Aslında bunlar, onları gerçek olarak savunan ve koruyan bir “benlik merkezi” tarafından tutulan inançlardır.

Bu inançlar ve boşluk hissi, ciddi depresyonlara bile yol açabilir.

“Bulanamayan Sorgulama” tekniğiyle “hiçbir şey” veya “anlamsızlık” neyse onu da bulmaya çalışın. Elbette algı, düşünce, duygu-duyumlar dışında gerçek şeyler olarak bulunamazlar.

Bu aşırı pozisyonları vurgulama tuzağının ötesine geçtiğimizde, hayata ve onun çeşitli bakış açılarına tam bir açıklık ortaya çıkıyor.

Daha dengeli ve bütünsel bir varoluş ve yaşama biçimini deneyimliyoruz.

Kendimize birçok farklı bakış açısı alabilir, istersek bunların arasında özgürce hareket edebilir ya da hiçbir şey düşünmeden sessizce dinlenebiliriz.

Hiçbir şeyi inkâr etmeden de dünyada hareket edebiliyoruz işte…

Orta Yol’da, “hiçbir şey yoktur” ve “her şey vardır” görüşlerinin, sanki biri doğru, diğeri yanlışmış gibi, birbirinden ayrı doğrular veya gerçekler olarak ayrı durabileceğini iddia etmek imkânsız hâle gelir.

Orta Yol, sıcak ve soğuk arasında ılık değildir ve bağırmak ve susmak arasında değildir. Orta Yol “öyle” ile “öyle değil” arasında dengede durur; ne öyle ne öyle değil, hem öyle hem öyle değil…

Sâdece, hayatımızda ne olduğunun bir önemi olmadığına dair derin bir his yaşarız. Sonuçlardan ve bağlardan bir o kadar özgürüz.

Yine de olup biten her şeyi derinden ve doğal olarak umursarız çünkü geleneksel, göreli varoluşta her şeyin diğer her şeye bağlı ve ondan ayrılamaz olduğunu görürüz.

Rüyada da olsa her şey burada ama serap gibi ve ayrılmaz bir bütünlükte görünüyor. Dolayısıyla serap gibi görünen şeylerden uzaklaşmak için hiçbir neden yoktur. Bu deneyime tam bir bağlılıktır, ondan uzaklaşmak değil.

Eğer bir şeyden yüz çeviriyorsanız, o şeyi ayrı tutmanız mümkündür. Ona bir göz atın ve “Bulanamayan Sorgulama” tekniğini kullanın.

Orta Yol’da, dil nasıl belirli ayrımlar yapıyormuş gibi görünürse görünsün, diğer her şeyden ayrı olarak hiçbir şey veya görüş bu boşlukta münferit olarak vâr olamaz.

Farkındalık ve görünüş arasındaki içsel çizgi, sanal sınır tamamen yıkılır.

Her ayrı kişi, ancak şey ve görünüş arasındaki doğal çizgi içinden görünebilir.

Tüm çeşitlilik memnuniyetle karşılanır ancak ayrılık asla bulunmaz. Bütün zıtlıklar birbirine bağımlıdır; gerçek, sahtesi olmadan görünemez. Doğru, yanlış olmadan ortaya çıkamaz. Siyah, beyaza atıfta bulunmadan yüz gösteremez.

Birlik, çokluk-çeşitlilik dünyasına atıfta bulunmadan bilinemez.

Sınır çizen, ikiye bölen herhangi bir çitin, bir tarafında durup diğer tarafını inkar etmek imkânsız hâle gelir.

Diğer tüm ifadeler ve görünümler olmaksızın, hiçbir ifade veya görünüm tek başına duramaz. Tüm görünümler diğer görünümlere bağlıdır. Tüm görüşler kısmî ve eksiktir, birbirini tamamlar ve farklı deneyim dokusunu oluşturur.

Orta Yol’da, ne zihinsel olarak gerçeği onaylıyoruz ne de inkar ediyoruz. Ne zihinsel olarak Birliği onaylarız ne de inkar ederiz, Lâ ve illâ arasında merkezde dengeyiz.

Bu zevk, zihni, nihai gerçek olarak herhangi bir katı bakış açısına saplanmaktan kurtarırken, tutunma olmadığı için, tüm görüşlerin deneyimin içine ve dışına akmasına izin verir.

“Bulanamayan Sorgulama” tekniğini kullanarak benliği bulamasak bile “benlik yok” görüşüne sağlam bir şekilde inemeyeceğimizi görüyoruz.

Geleneksel varoluşa tamamen izin vermek sizi “hiçbir şeyin var olmadığı” ya da “benliğin olmadığı” sabit bir pozisyonda durmaktan alıkoyuyor.

Ayrı bir benliğin ve ayrı bir ötekinin olmadığını görüyoruz ama yine de ismimize ve hikayemize atıfta bulunmaya devam etmeye tamamen açığız elbette onunla özdeşleşmeden.

Bedenimize ve sağlığımıza oldukça iyi bakabilir, kendimizi, kendine özgü bir şekilde ifade edebilir ve başkalarına hizmet edebiliriz.

Geleneksel varoluştan bahsetmeyi ya da onu sayıp ona hürmet etmeyi reddettiğimizi düşünelim. Açlıktan kıvranan bir çocuğa ya da ihtiyacı olan zor durumda bir arkadaşa cevap veremeyiz çünkü “onlar yok.”

Bu durumlarda, şefkatli olacak kimsenin olmadığı ve şefkat alacak kimsenin olmadığı inancı lehine varlığın akışı olan “doğal merhameti” reddediyor olacağız.

Bu ifadelerde tam olarak bir paradoks ya da çelişki görmüyoruz çünkü dişlerimizi herhangi bir dualistik zihinsel aşırılığa saplamış değiliz.

Tüm sınırların şeffaf olduğunu ve tüm ayrılıkların hayâlî olduğunu görmeye geldik. Yine de lüzûmu hâlinde akıllıca ayrımcılık yapma ve uygun olduğunda ilişkilerde geleneksel sınırlara saygı gösterme kapasitesini tam olarak koruyoruz.

Nihayetinde savunacak sabit bir pozisyonumuz yok. Hâlâ “Orta Yol” gibi nihai bir görüşe sahip olabiliriz ancak bunu hafifçe okşuyoruz, sâbit bir inanç olarak köklenmiş değiliz.

Bu yazı dizisinde bahsi geçen “Canlı Gerçekleştirme” yönteminin bir araç olduğuna inanıyoruz. Hepsi bu.

Nihayetinde her araç, artık işe yaramayana kadar kullanışlıdır. Artık işe yaramayan şeylerden vazgeçilir!

Buradaki davet, sanki o pozisyon tek gerçek duruşmuş gibi “Yaşayan Gerçekleşme” adı verilen başka bir inanç ya da zihinsel konumla özdeş olmamaktır.

Hiçbir öğretinin, öğretmenin, yöntemin veya görüşün münhasıran özgürlüğü barındırmadığını görüyoruz zira hiçbir öğreti, öğretmen, yöntem veya görüş, diğer her şeyden ayrı duramaz ve nihai gerçeklik olarak hareket edemez.

Kullandığımız dilin kapsayıcı ağında ağında her şey birbirine görünmez iplerle bağlıdır ve bu nedenle hiç bir şey, hiçbir şeyden, hiç bir yolla ayrılamaz. Var görünen her şey, geçici olarak olur.

Sabit bir kavramsal çerçeveden veya ezberlenmiş bir kavrayış camından bakmak yerine, her ânı olduğu tâze görün.

Hem “Canlı Gerçekleştirme” hem de “Orta Yol” eğer bakacak olsanız bulunamaz şeylerdir.

Bunlar, düşünceyle özdeşleşmeden yaşamanıza ve “bu ben-im hayat-ım” demeden hayattan zevk almanıza izin veren geleneksel öğretilerdir.

Kendi içlerinde boş ve bulunamaz oldukları için, artık diğer çabaları, ilgi alanları ve bakış açıları izleyerek yaşamda ilerleyebilir ve bu yöntemin sağladığı faydanın tadını çıkarabilirsiniz.

Bilim, sanat, politika, hükümet ve diğer kurumlarda reform yapmak, çocuk yetiştirmek, başkalarına yardım etmek, kariyer, diğer yöntemler veya sadece evde, doğada basit bir hayat ilginizi çekebilir.

Bütün bunlar, hayatı renklendiren ve zekamızı benzersiz şekillerde bilgilendiren bakış açılarıdır. Hayat keşiftir. Bu yöntemden elde edilen fayda, sizi bunları yapmak ve hayatı size en özgün şekilde yaşamak ya da “sadece olmak” konusunda özgür kılar.

Şeylerin Boşluğu

Orta Yol’u, geleneksel varoluşu inkar etmeden, her şeyin boş doğasını deneyimleyerek gerçekleştiriyoruz.

Dünyanın dolgu maddesi boşluktur. İnsan bir ilişkiler ağından başka bir şey değildir ve onun için yalnızca bunlar önemlidir. İçsel insan yoktur, insan dünyadadır ve sadece dünyada, iç ve dışın bütünlüğünde kendini bilebilir. [M. Ponty]

“Bulunamayan Sorgulama” tekniği ile hiçbir şey bulunamadı ancak her şey hâlâ görünüyor. Algı, düşünceler, duygu-duyumlar, onları bir deneyim hâline dönüştürene kadar, tüm nesneler kendilerine ait herhangi bir kavramsal içerikten yoksundur.

Burada “boşluğun” gerçekten ne anlama geldiğini anlamak önemlidir. Bu yöntemde “farkındalık” ve “boşluk” aynı şey değildir.

Farkındalık, gözlemleme kapasitesidir. Bir görünüşün gelip geçtiği şey budur, bir filmin aktığı perde gibi…

“Orta Yolu” tam olarak anlamak için “farkındalık” kelimesini bırakmak ve her şeyi boş ve fânî görmeye başlamak daha faydalı olabilir.

Boşluk, gözlemleme kapasitesi değildir; “benlik” gibi bir şeyin kendi içinde ayrı, objektif bir doğası olmadığının anlaşılmasını tanımlamak için kullandığımız kelimedir.

Sadece kendine has, münferit bir varlıktan yoksundu. Bir şey, kendi başına var olabilseydi, onun algısı olmadan ortaya çıkabilirdi.

Etrafınıza bakın. Hiçbir şey öyle görünmüyor. Biz bakana, düşünene, dokunana, tadına bakana, duyumsayana ve hissedene kadar nesneler ve insanlar içerikten yoksundur.

Nesneler kime görünür? Sana

Onları aydınlatırsın. Farkındalık boşluğu aydınlatır

Nesneler bilince işaret eder ve sadece farkındalığı kanıtlar. Farkındalık olmadan nesne, ne ise ne… Her ne oluyorsa, her zaman sâdece onu algılayan zihinde oluyor.
[R. Balsekar]

Algılama, düşünme, hissetme ve duyum yoluyla deneyime boyanırlar. Ve onlara objektif olmayan, ayrı olmayan biricik görünümlerini veren şey de budur, ne aynısı ne gayrısı bulunur…

Orta Yol’u gerçekleştirmeye yönelik en doğrudan yaklaşım, “Bulunamayan Sorgulama” tekniğini, her şeyden ayrı olarak var olduğuna inandığınız her şeyde, her durumda kullanmaktır.

Bu tekniği kullanarak algı, düşünce, duygu-duyulardan başka hiçbir şey bulunamaz ve yine de her şey kendine özgü bir şekilde var görünür.

Bu, takdir edilmesi için yaşanması gereken lezzetli bir ironidir.

Her an her yerde bu “bulunamazlığı” fark etmeye başladığımızda, zihin doğal olarak ayrı ve objektif nesne ve görüş ve kişilere dâir sürekli analizinden, bunlara bağlılığından ve kör inancından uzaklaşır.

Geriye kalan tek şey geleneksel, göreli varoluş, sürekli hareket eden, durmaksızın serap misali görünüşlerin oyunu, zuhûrâtın cümbüşüdür.

Bu akıcı ve dinamik, capcanlı ve heyecanlı oyunun gerçekleşmesine izin veren de bu görünüşlerin boşluğudur.

Artık kendimizi ve başkalarını sâbit görmüyoruz. Böylece bir zamanlar, türlü ilişkilerde yaşadığımız ıstırap, arayış ve çatışma yerini daha büyük bir neşe, rahatlık, huzur, sevgi, esenlik ve hafiflik duygusuna bırakır.

Bu, zorlayıcı insanlar ve çetin hallerin, hastalık, acı, boşanma ve ölümün yaşam oyununda ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez.

Bu sadece, bu olaylarda deneyimlemeye devam ettiğimiz herhangi bir ıstırap, arayış veya çatışmanın, ayrılığa olan inatçı inancın kalıntılarından kaynaklandığı anlamına gelir.

Aslında bu, acı, arayış veya çatışma her ortaya çıktığında, ortaya çıkan “ayrılık” duygusunu görmek için iyi bir fırsattır.

Düşüncelerin, duyguların ve duyumların bir araya getirilmesi, kaynaşması deneyimi, algılanan bir kişinin veya şeyin ayrı olduğu, her şeyden ayrı olarak kendi tarafında münferit zâtıyla vâr olduğu hissini verir.

Ayrılığa inandığımızda, görünüşe göre insanlar ve nesneler, içlerinde gömülü kavramlarla ortaya çıkıyor.

“Dırdırcı kayınvalidem az önce geldi.”
“Arkadaşım tam bir pislik.”
“Ben bir kurbanım.”

Bu misallerde de görüldüğü gibi, zihin, o anda ortaya çıkan düşünce, duygu ve duyumlardan bağımsız olarak, insanların ve şeylerin ayrı ve nesnel olarak deneyimlenebileceği inancı etrafında dolanır durur.

Bu algılama, düşünme, hissetme kapasitesi nedeniyle, insanların ve nesnelerin tüm geleneksel dünyası deneyimlenebilir ve onurlandırılabilir, aynı zamanda öyle de görülebilir.

Görünen hiçbir şey sabit ve nesnel görünmüyor. Hiçbir şeyin kendine has ayrı bir doğası yok. Dünya öyle görünüyorsa da bu bir yanılsamadır.

Objektiflik İnancıyla Görmek

Objektifliğe olan inancı yakınan görmek, Orta Yol’da önemli bir kavrayıştır.

Objektiflik, olayları gerçekte oldukları gibi gördüğünüzün yanlış algısıdır.

Artık objeleri objektif olarak, tarafsız gördüğünüze inanmamak, ne olursa olsun, ne kadar entelektüel veya o manevi ses kulağa ne kadar inandırıcı gelirse gelsin, düşüncelerinizin kesinlikle doğru olduğuna inanmaktan sizi kurtarır. Bunlar sadece göreceli bakış açılarıdır.

Bu, sizi doğru olma, hep haklı çıkma ve başkalarını yanlış yapma ihtiyacınızdan kurtarırken, yine de kendinizi özgürce ifade etmenize izin verir.

Her ânı, objektif olarak görmek, her şeyin, size göründüğü gibi sevinçle deneyimlenmesini sağlar.

Öznel deneyimlerinizde ve bakış açılarınızda, şeyleri ve olayları asla gerçekte oldukları gibi görmediğinizi bilerek rahat edersiniz.

Orta Yol’da, “hiçbir şey yoktur” gibi özel görüşte sabitlenmek yerine, her şeyin hâlâ göründüğünü, ancak şeylerin ayrı, nesnel bir doğadan yoksun olduğunu görüyoruz.

Çok ve çeşitli form dünyası, hâlâ tam olarak deneyimlenebilir ancak düşüncenin kendisi de dahil olmak üzere daha yarı saydam, geçirgen bir niteliğe sahiptir.

Düşünce ortaya çıktığında, bağımsız, objektif doğası olmayan şeylerin resimlerini çizer. Ama yine de, iç içe geçmiş ve ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı olan bu şeylerin görünümü var.

Biçim oyununda benzersizlik her yerdedir ama hiçbir şeyin objektif bir doğası yoktur. Bir şeyin nasıl göründüğü, onun düşünüldüğü, hissedildiği ve algılandığı açıya bağlıdır.

Bir bedenin görünüşü şeffaf olduğu miktarda, size ve diğer şeylere, dünyaya ve evrene baktığınız belirli bir fiziksel açı verir.

Konuştuğunuz dil size ve o dili konuşan diğer kişilere özgüdür.

Kendinizi belirli bir kültürün içinde, bilinçli veya bilinçsiz olarak bu kültürel normları izleyerek bulmaya devam edebilirsiniz.

Düşüncelerinizin, deneyimleriniz, eğitiminiz, tarihiniz, kültürünüz ve yetiştirilme tarzınızla renklenen, dünyanın ve evrenin belirli bir resmini çizdiğini görüyorsunuz.

Her an benzersiz bir mercekten bakıyorsunuz. Bu, hayatın gerçekte nasıl olduğuna dair doğru görüşe sahip “ayrı bir ben” olduğunuza inanmadan, dünyayı benzersiz bir şekilde deneyimlemenizi sağlar.

Bu koşullanmayı ne kadar çok görürseniz, ondan o kadar özgür olursunuz ve düşüncelerinizin objektif olarak doğru olduğuna o kadar az inanırsınız.

Dünyanın tamamen burada olduğu görülüyor ancak o görüntü, göreceli hikayelerin bir araya gelmesiyle oluşuyor.

Her şey, geleneksel varoluşla ilişkilidir

Geleneksel varoluşta, hiçbir şey kendi başına, bir boşlukta, kendi tarafında vâr olmaz.

Aslında, şeyler, sadece başka şeylerle ilişki içinde var olabilirler. Bu, herhangi bir şeyin deneyiminin, onu oluşturan düşüncelere, duygu-duyumlara ve onunla ilgili diğer şeylere bağlı olduğu ve bunlardan ayrılamaz olduğu anlamına gelir.

Bir şeyin başka şeylere bağımlı olması, başka şeylerle ilişkilendirilmeden bilinemeyeceği veya deneyimlenemeyeceği anlamına gelir.

Daha önceki bölümlerde bahsi geçen “Temel eksiliği olan benlik” buna en iyi örnektir. Yalnızca belirli düşünceler, duygu-duyumlarla özdeşleştiğinizde eksik bir benlik yaşarsınız.

“Bulunamayan Sorgulama” tekniğini kullanırken, bu benliğin de bulunamaz olduğunu görürsünüz; ayrı doğadan yoksundur, boştur.

Bu kimlik, “Yeterince iyi değilim” veya “Ben sevilecek biri değilim” gibi düşüncelere bağlıdır. Bu düşüncelerle ortaya çıkan duygu-duyumlara bağlıdır. Daha yakından baktığımızda, hikayeyi size geri yansıtıyormuş gibi görünen hayatınızdaki diğer insanlara ve nesnelere bile bağımlıdır ve onlardan ayrılamaz.

Meselâ kendinizi karşılaştırabileceğiniz başkaları yoksa (yeterince iyi ya da sevimli olan başkaları) kendinizi nasıl eksik olarak görebilirsiniz ki?

Bunu açıkça görmek, içsel, nesnel, ayrı bir benlik duygusu için kendinizi başkalarıyla karşılaştırma eğilimini serbest bırakır, dahası için “arayış” ihtiyâcını serbest bırakır.

Aradığın şey, yalnızca yoksun olduğunuzu düşündüğünüz şeyin bir yansımasıdır. Doğuştan oraya konmuş filan değil. Ancak bir ilişki içinde, şeyler var görünebilir.

Benlik, sadece düşüncesiz farkındalık içinde dinlenirken olmadığı için değil, aynı zamanda bunu düşündüğünüzde bile, kendinizi başkalarıyla karşılaştırmadan ne olduğunu bilemeyeceğiniz için “boştur”.

Ayrı bir doğası yoktur. Hayatınızdaki tüm insanlarla ilgili olarak kendinizin panoramik görünümüne geri dönün.

Hayatınızdaki herkesin, etrafınızda bir daire içinde oturduğu, merkezde bir sandalyede olduğunuzu hayâl edin.

Olduğunuzu sandığınız kimlik, kimliğinizi size geri yansıtan, çevredeki bu diğerlerine bağlıdır.

Ve bu kimlik sabit değildir. Her ilişkide değişir. Baba olmak için çocukları deneyimlemelisin. Çalışanlar olmadan kendinizi patron olarak göremezsiniz. Aydınlanmamış olarak algıladığınız başkaları olmadan kendinizi aydınlanmış olarak göremezsiniz. Başkalarının yanlışlarını görmeden kendinizi doğru göremezsiniz.

Geleneksel varoluşa karşılıklı bağımlılık merceğinden bakmak, her şeyin boşluğunun ve ayrılmazlığının kavranmasını daha da derinleştirir.

Hiçbir şey tek başına, her şeyden ayrı değildir. İçsel, nesnel, ayrı bir benlik duygusu asla deneyimlenmez.

Karşılaşmak, aynalaşmaktır…

Her şey, her an diğer her şeye ayna tutuyor ve yansıtıyor. Bu farkındalık ne kadar derin olursa, bir ilişkide o kadar az ıstırap, arayış ve çatışma yaşarsınız.

Geriye yalnızca düşünceler, duygu-duyumlar aracılığıyla ve yalnızca başkalarıyla ilişkilerin aynasında bilinebilen ve deneyimlenen geleneksel bir benlik kalır.

Ve diğerleri, ancak aynı düşünce, duygu-duyum oyunuyla bilinir ve deneyimlenir.

Herkes ortaya çıkıyor ve ilişki oluyor ama serap gibi, şeffaf, boş bir şekilde.

Bu şekilde, varoluşu tamamen yadsımazsınız, bu aşırı bir görüş olur.

Benzersizlik oyunu benimsenir, ancak hiçbir şey ayrı değildir, her şeyden ayrı, tek başına duruyor değildir. Boşlukta tek başına hiçbir şey yoktur. Karşılıklı bağımlılık her yerdedir.

Sâdece insanların boşluğuyla yetinmeyin. Diğer her şeyin de boş olduğunu görün. Geleneksel varoluşta, şu anda gördüğünüz her şey, diğer her şeye bağlıdır.

“Lamba” düşüncesine, ışık duyusuna, karanlık kavramına, abajurun yumuşaklığına, ısı duyusuna ve lamba olmayan diğer şeylere, örneğin masalara, zemine, bulunduğu kata, binaya ve gördüğün diğer her şeye atıfta bulunmadan, bir lambanın ne olduğunu nasıl bilebilirsiniz?

Oturduğunuz sandalye, onu oluşturan parçalara ve hammaddelere olduğu kadar, bir yerde bir fabrikada lambayı yaratan insanlara da bağlıdır. Hammaddeler moleküllere, atomlara ve atom altı parçacıklara ayrılabilir.

Sandalye, oturduğu odaya bağlıdır. Oda, bir eve bağlıdır. Ev, sokağınıza ve yaşadığınız şehre bağlıdır. Şehir bir ülkeye, ülke Dünya’ya bağımlıdır. Dünya Samanyolu’na bağımlıdır. Her yönden, her yöne bakın.

Geleneksel varoluşta, her şey birbiriyle derinden bağlantılıdır, hiçbir yönden ayrılmaz.

Doğuştan ayrılığa inandığımızda, kendimizi acı çekmeye, arayışa ve çatışmaya hazırlarız.

Bir kıyametle bu yalancı inanç sarsıldığında ve her şey boş görüldüğünde, diğer her şey ve insanlar arasında muhteşem bir yakınlık yaşarız.

Bu, “ayrılmazlığın” kavranmasını daha da derinleştirir ve onu somut bir şekilde gündelik, geleneksel yaşamlarımıza sokar.

Bu noktada, “Boşluk her şeydir” gibi son bir zihinsel iniş noktasına doğru çekildiğini hissedebilirsiniz.

Bu sadece başka bir aşırı, dualist pozisyondur. Zihin, kendini konumlandırmayı sever çünkü güvenlik arar. Ve güvenlik, her zaman güvensiz olan “eksik bir benlik” duygusundan kaynaklanır.

Boşluğun boş olduğunu ve bu kelimeyle özdeşleşmeye çalışan güvensiz benliğin de boş olduğunu görün.

Sanki tek gerçek şeymiş gibi, boşluğu kendi başına var olan, münferit bir şey olarak bulmaya çalışın.

“Boşluk” kelimesi o mu? Bu sadece bir düşünce. Sâkin bir zihin mi? Hayır, bu sâdece düşüncenin yokluğu. Boşluk bir madde gibi her yerde yüzüyor mu? Peki onu düşünmezken o madde nerede? Boşluk farkındalık mıdır? Hayır, farkındalık gözlemleme kapasitesidir.

Boşluk, şeylerin hâlâ göründüklerini, ancak ayrı bir doğaları olmadığını anlamak için kullanılan bir kelimedir. Boşluğu bir inanca dönüştürme, ona ihtiyacın yok.

Boşluk, form olmadan yani sabit şekli olan nesneler olmadan kendi başına var olabilir mi?

Bir şeyi, en başta deneyimlemeden, bir şeyin boşluğunun farkına nasıl varırsınız?

Boşluk formdur, form da boşluk…
[Kalp Sutrası’ndan]

Boşluk, biçim olmadan deneyimlenemez ve bunun tersi de geçerlidir.

Hiçbir şeyin, deneyimde tek başına duramayacağı inanılmaz bir gizemin içinde yaşıyoruz.

Boşluk ve biçim, tüm karşıtlar gibi birlikte ortaya çıkar ve karşılıklı olarak birbirine bağımlı ve birbirinden ayrılmazdır.

Bu zıtlıklar ancak düşünme yoluyla yaşanır. Boşluk ve biçim arasındaki ayrım yalnızca gelenekseldir.

Boşluk, formun altında, arkasında, ötesinde ya da formdan ayrı saklanan bir şey değildir. Boşluğa, bu şekilde davranmak, farkındalığı bağımsız, görünüşlerin altında, arkasında, ötesinde ya da ayrı bir şey olarak görmekle aynı tuzağa düşmek olur.

Düşüncenin yaptığı budur. Hayatı parçalara ayırır. Bu parçalar, düşünceye inanılmadıkça ayrı görünmezler. Ve böylece form boşluktan ayrılamaz. Boşluk da formdan ayrılamaz bir bütündür.

Kendinizin, başkalarının, ilişkinin ve ortaya çıkan dünyanın boşluğunun tadını çıkarın.

Nefesi fark edin ve olanın farklı olmasını istemeden şu andaki deneyiminizin keyfini çıkarın, birlik zevkini sürün…

İnsan ve doğa, maneviyat ve maddiyat, sol ve sağ, tüm bu ikili kavramların, dünyanın döndüğü eksen olduğunu düşünmek için kandırıldık. Aradaki boşluğu araştırmak yerine taraf seçip “Evet” veya “Hayır” dememiz öğretildi. Oysa gündüz olmadan gece olmaz. İki kutbu birleştiren eksen, Dünya’nın dönmesini sağlayan şeydir. “Orta Yol” zevkinde Güney’in yerine Kuzey’in vâr olduğuna inanmayı tercih etmiyoruz.
[Abdal Kadrî]

İşitecek kulağı olanlar, Varlığın Sevinci’nden duymuşlardır:
“Hayru’l umûru evsatuhâ: İşlerin en hayırlı olanı, orta yollu olandır.”

Allahumme ihdinassırate’l-mustakîm
Bizi doğru yola kılavuzla

Başka bir yazı dizisinde karşılaşmak, aynalaşmak üzere hoşça bakınız zâtınıza…

Bulunamayan Sorgulama

Resimler çiziyoruz, hikâyeler yazıyoruz sonra da bunlara inanıp ağlıyoruz, gülüyoruz…

Eğer her görünen göründüğü gibi olsaydı, İnsanlığın Târifi olan peygamber o kadar keskin, o kadar aydın (münevver) ve o kadar aydınlatıcı (münevvir) nazarıyla gene de:
“Bize her şeyi olduğu gibi göster, göründüğü gibi değil”

Tuzağa düşmeyelim, rengine kanmayalım…. Der miydi a güzel!
[Cenâbı Mevlevî]

Bulunamayan Sorgulama

Bu yazı dizisinde birlikte incelediğimiz gibi, ayrılık inancı yürürlükte iken, objektif olarak görüyor değiliz yâni olanları gerçekte oldukları gibi görmeyiz.

Onları düşüncelerimiz, duygularımız ve duyumlarımız onları nasıl boyadıysa ancak öyle görürüz. Tamamı zihinde geçen bu filmde, herkes mutlak bir dünyada değil, kendi göreceli dünyasında yaşıyor.

Farkındalığı tanırken, her nesnenin, tümü o anda deneyimlenen farkındalıktan ayrılamaz olan düşünceler, duygu-duyumlar tarafından ve bunlar aracılığıyla deneyimlendiğini görürüz.

Bu, her anın sürekli değişen, kesintisiz deneyimin bir duvar halısı gibi tek parça olduğunu ortaya koyuyor.

Baktığınız her yerde, duyduğunuz, hissettiğiniz, dokunduğunuz, tattığınız ve kokladığınız her yerde algı, anında ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa dönüşüyor.

Düşünce de anında ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa doğar ve bu kesintisiz deneyimi, görünüşte ayrı şeylerle birleştirir.

Ayrılmazlığın bu şekilde görülmesi, yaşamdaki olayları yönetme ve kontrol etme çabalarımızda doğal bir gevşemeyle sonuçlanır zîrâ bunların hepsi boş, sabit olmayan, birbirinden bağımsız, nesnel olmayan ve sürekli değişen bir akış olarak görülür.

Hepsinin “olan”ın kesintisiz akışı olarak özgürce ve kesintisiz hareket etmelerine izin verilir.

Bulunamayan Sorgulama, ayrı nesnelere olan inancı görmek için çok güçlü bir araçtır.

Bu yazı dizisini okurken ve ana davetimizi, kendi doğrudan deneyiminizde kullanırken etrafta oyalanmaya devam eden “ayrılık yarası” için özellikle yararlıdır.

Her şeyin ayrı bir doğadan yoksun olduğunu görmek, bizi bir sonraki bölümde değinilecek olan Orta Yol’un daha derin kavrayışına götürecektir.

Bulunamayan Sorgulama

Bu soruşturma sadece iki adımdır: Onu adlandırın ve onu bulun.

1. Ayrı bir doğaya sahip gibi görünen nesneyi adlandırın.
2. Nesneyi bulmaya çalışın.

Nesneyi oluşturan ana düşüncelerin, duyguların ve duyumların her birini tek tek gözden geçirin.

Her görünüm için “Bu mu?” diye sorun. (Bu düşünce nesne midir? Bu duygu nesne midir? Bu duyum nesne midir?)

Burada “nesne” kelimesinden kasdımız belli bir ağırlığı, maddesi ve hacmi olan her türlü münferit varlık, eşyânın tekili olan şeydir.

Eğer ayrı bir benlik arıyorsanız alternatif olarak “Bu o mu?”
“Bu ben miyim” sorularını tercih edebilirsiniz.

Bulunamayan Sorguya Bir Misal

Bu misalde, bir kolaylaştırıcı, arayan birisinin soruşturmayı tamamlamasına yardım ediyor.

Sorgulamayı başka biriyle yapmak faydalı olabilir. Sorgulamayı kağıt üzerinde kendiniz de yapabilirsiniz. Sorgulamayı daha yakından tanıdıkça, sadece düşüncelere, duygu-duyumlara farkındalıkta göründükleri gibi bakarak, bunu kendi başınıza yapmak daha kolay olacaktır.

Giderek bir ortağa ihtiyacınız olmayacak ve hatta hiçbir şey yazmanıza da gerek kalmayacak.

Kolaylaştırıcı: Deneyimlemek ve bulmak istediğiniz nesneyi adlandırın.
Arayıcı: Kendimi bulmak istiyorum, kendi benlik merkezimi…

Kolaylaştırıcı: Tamam, ama biraz daha spesifik olalım. Dünyada milyonlarca benlik var, kendinizi tam olarak kim olarak kabul ediyorsunuz?
Arayıcı: Kendimi, hep bir kurban olarak düşündüm. Hayat bana haksızlık ediyor. Çoğu zaman mutsuzum. Mesela dün… Bütün gün kendimi yalnız hissederek öyle oturdum.

Kolaylaştırıcı: Öyleyse bulmaya çalıştığınız nesneyi “Ümit, kurban olan kişi” yapalım. Onu bulmaya çalışın. Farkındalık olarak dinlenin ve kafanızdaki sesi dinleyin “Ümit” kelimesini söyleyin. Sonra kendinize şunu sorun, “Ümit kelimesi ben miyim yoksa kurban mı?”
Arayıcı: Hayır, bu sadece bir isim, sadece bir kelime.

Kolaylaştırıcı: “Hayat bana haksızlık ediyor?” sözlerine ne dersiniz? Bu sen misin yoksa kurban mı?
Arayıcı: Bu ben miyim? Hayır, bu da sadece bir düşünce.

Kolaylaştırıcı: Sadece zihni kullanarak cevap vermemeye dikkat edin. Doğrudan farkındalıkla bakın. Ve vücudunuza dikkat etmeyi unutmayın. “Hayat bana haksızlık ediyor” sözlerini gördüğünüzde beden bir şekilde tepki veriyor mu?
Arayıcı: Evet, göğsümde bir darlık, bir üzüntü ve kasılma var.

Kolaylaştırıcı: “Üzüntü ve kasılma” kelimelerini farkındalıkla gözlemleyin. Bu sözler sana mı işaret ediyor, kurbana mı?
Arayıcı: Hayır, bu sözlere bana ait değil.

Kolaylaştırıcı: Bu kelimelerin dinlenmesine ve üzerinde kelimeler ve resimler olmadan doğrudan bedendeki enerjinin deneyimlemesine izin verin. Bu enerji sen misin, kurban mı?
Arayıcı: Hayır, bu sadece enerji. Ve şimdi rahatlıyor.

Kolaylaştırıcı: “Ben bir kurbanım” sözleri size mi ait?
Arayıcı: Hayır, bunlar sadece kelimeler.

Kolaylaştırıcı: “Çoğu zaman mutsuzum” sözlerini zihninizde bir resim çerçevesine koyun. Bu kelimeler siz misiniz, kurban olan benlik mi?
Arayıcı: Evet, bu kesinlikle bana benziyor. Bakın işte üzüntü ve kasılma geri döndü.

Kolaylaştırıcı: Herhangi bir düşünce nesne gibi hissettiğinde, her zaman düşünceyle birlikte bir duygu veya duyumun ortaya çıktığı anlamına gelir. Duygular ve duyumlar, bedeninizde olmanızı ve duyguları doğrudan hissetmenizi hatırlatan alarm zilleri gibidir. Bu yüzden tüm kelimeleri ve resimleri gevşetin, rahatlayın ve farkındalık olarak dinlenin. Sadece göğsünüzdeki isimsiz enerjiye dikkat edin. İhtiyacınız olduğu kadar zaman ayırın. Rahatlayın ve bu enerjinin olduğu gibi olmasına izin verin. Ve sonra kendinize sorun, “Bu enerji ben miyim, kurban mı?”
Arayıcı: O enerji şimdi bana benziyor.

Kolaylaştırıcı: Tamam, ne zaman bir duygu ya da duyum, benlik gibi hissediyorsa, bu sadece onunla birlikte hâlâ bir düşüncenin doğmakta olduğu anlamına gelir. Hangi düşünce ortaya çıkıyor?
Arayıcı: “Bu benim” düşüncesi.

Kolaylaştırıcı: Bu kelimeleri çerçeveleyin. “Bu benim” sözleri sen misin, kurban mı?Arayıcı: Hayır, bunların sadece kelimeler olduğunu açıkça görebiliyorum. Şimdi gittiler.

Kolaylaştırıcı: Herhangi bir kelime veya resim olmadan dikkati tekrar bedene getirin. Bu enerji siz misiniz, kurban olan benlik mi?
Arayıcı: Hayır, bu sadece enerji. Üzerinde bir hikaye yok.

Kolaylaştırıcı: Dün oturup kendinizi yalnız hissederkenki resme yani hatıraya bakın. O resim sen misin?
Arayıcı: Bir resim olduğunu görebiliyorum ama sanki bir kurbanmış gibi hissettiriyor. Üzüntü ve kasılma yeniden ortaya çıktı.

Kolaylaştırıcı: “Üzüntü ve kasılma” kelimeleri kurban mı? Arayıcı: Hayır, bunlar sadece kelimeler.
Kolaylaştırıcı: Üzüntü ve kasılmanın farkında olun, ancak isimlerini vermeden. Bu enerji sen misin?
Arayıcı: Evet, şimdi o enerji bana bir kurban gibi geliyor.

Kolaylaştırıcı: Enerji sizin gibi hissettiğinde, düşüncelerle hâlâ özdeşleşme olur. Bazen düşünceler kelimeler yerine zihinsel resimler olarak görünür. Bu zihinsel resimler, zihin tarafından duyuma veya duyguya yansıtılır. Gözlerini kapat ve herhangi bir zihinsel resim görüp görmediğini söyle.
Arayıcı: Evet, enerji bir düğümde saklı gibi geliyor. Düğümün resmini görüyorum.

Kolaylaştırıcı: Sadece düğümün resmine bakın. Yardımcı olacaksa, resmi hayali bir çerçeveye koyun. Resmi tanımlamadan, kendi kendine şekil değiştirmeye başlayana kadar yavaşça gözlemleyin. Bu resim sen misin, kurban mı?
Arayıcı: Hayır, sadece bir resim olduğunu görebiliyorum ve rahatladığını… Ama şimdi hüzün iyice artıyor.

Kolaylaştırıcı: Tüm kelimeleri ve resimleri gevşetin ve sadece o enerjiyi deneyimleyin, tam olarak olduğu gibi olmasına izin verin. Acele etmeyin. Bu enerji sen misin?
Arayıcı: Vay canına, hayır! Sadece geçti. Duygulara hiçbir kelime veya resim yerleştirilmediği zaman, bunun bir kurban olmadığını şimdi anlıyorum. Kendimi kurban gibi hissetmiyorum.

Kolaylaştırıcı: Şimdi farkındalık olarak dinlenin, her şeyin doğal olarak ortaya çıkmasına ve geçmesine izin verin. Kurban olan kendini bulabilir misin?
Arayıcı: Burada ve orada bir düşünce görüyorum ama “Bu ben miyim?” diye sorduğumda… Bunun sadece bir düşünce olduğunu görebiliyorum ve kayboluyor. Bir duygu var… Ama onun içinde dinlendiğimde o da kayboluyor. Kurbanı bulamıyorum. Aslında bir ben bulamıyorum, bu kadar basit ve etkili. Kelimenin tam anlamıyla kendimi gerçekten baktığımda bulamadığım bir şey olarak düşünüyorum.

Birkaç Faydalı İpucu

Yukarıdaki sorgulamaya geri dönelim ve bu sorgulamayı kendi başınıza yapmaya başladığınızda size yardımcı olabilecek bazı ipuçları ekleyelim. Aşağıdaki ipuçları için kendinizi Arayıcı’nın yerine koyun.

Düşünceleri, kelimelere veya resimlere indirgeyene kadar basitleştirin

Deneyiminize bakarsanız, düşüncelerin iki farklı yoldan biriyle ortaya çıktığını görebilirsiniz: kelimeler veya resimler.

Kelimeler, kelimenin tam anlamıyla “Ümit” veya “Ben bir kurbanım” gibi şeylerdir.
Resimler, dün oturmanın ve yalnız hissetmenin resmi yani hafıza veya bir vücut parçasının veya bir düğümün resmi gibi, farkındalık için ortaya çıkan zihinsel görüntülerdir.

Kelimeler ve resimler arasındaki farkı görmek ve bunlardan hangisinin size “ayrı bir nesne hissi vermek için” ortaya çıktığını tam olarak fark etmek iyidir.

Belirli kelimeleri veya resimleri çerçevelemek de faydalı olabilir. Mesela, zihninizde bir resim çerçevesi içinde “Çoğu zaman mutsuzum” ifadesini hayal edin. Doğrudan çerçevedeki içeriğe bakın ve ardından “Kurban bu ben miyim?” diye sorun.

“Bu mu?” sorusuna cevap vermeye çalışmaktan kaçının

Kolaylaştırıcının Ümit’ten entelektüel olarak akıldan cevap vermemesini istediğine dikkat edin. Cevabını düşünmeyin. Soruyu analiz etmeyin. Cevabı bulmak için hikayenizin diğer bölümlerine başvurmayın. Şu anda sadece bir düşünceye bakın.

Düşünceye, rengi adlandırmadan, doğrudan, çıplak gözlemle, bir renge bakacağınız şekilde bakın. Bu doğrudan gözlemden yola çıkarak, “Bu ben miyim yoksa kurban mı?” diye sorun. Entelektüel olarak, bunun nesne “kurban” değil, sadece bir düşünce olduğunu görebilirsiniz.

Ancak sorgulama sırasında daima bedeninize dikkat edin. Vücudun bir duygu veya his ile tepki verdiğine dikkat edin. Bu, vücudun, bir düzeyde, o düşüncenin siz olduğuna inandığınızı size bildirme şeklidir.

Kolaylaştırıcı, “Hayat bana adaletsiz davranıyor” düşüncesinin kendisi olup olmadığını sorduğunda Arayan’ın entelektüelleştiğine, zihne bulandığına dikkat edin.

Kolaylaştırıcı daha sonra bu düşünceyle birlikte üzüntü ve kasılma hissettiğini söyledikten sonra vücuduna daha fazla dikkat etmesi için onu teşvik etti.

“Bu ben miyim?” sorusuna verdiğiniz cevabı basit bir evet veya hayır olarak muhafaza edin.

Cevaba ayrıntılı analiz eklemeyin. Mesela, gerçekten bir kurbansanız ve o kurban burada, bedeniniz ve zihninizde mevcutsa, onu bulmak zor olmamalı.

Onu, detaylandırmaya gerek kalmadan, doğrudan, mevcut deneyiminizde hemen bulabilmelisiniz.

Diyelim ki dolapta bir çift ayakkabı arıyoruz. Bir gömlek alırsanız, gömleğin ayakkabı olmaması için beş sebep saymanıza gerek yoktur. Bunun bir çift ayakkabı olmadığını biliyorsun. Detaylandırmaya gerek yok; sen ayakkabıları aramaya devam et.

Bu soruşturmayı da aynı şekilde ele alın. Basit bir evet veya hayır ile nesneyi bulmaya çalışın.

Bu sorgulama sırasında, sorular arasında sıklıkla farkındalık olarak dinlenmek çok faydalıdır. Farkındalık, araştırmayı bir entelektüel düşünce ya da analiz çılgınlığına dönüştürmekten sizi alıkoyar.

Unutmayın, amaç dinlenmek, gözlemlemek ve “Bu ben miyim?” diye sormaktır. Mesele soruları ve cevapları yâni onların işaret ettiği nesneyi analiz etmek değil. Sadece farkındalık ve gözlem olarak dinlenirken basit bir evet veya hayır yeterlidir.

Nesneyi aradığınızı unutmayın, nesne kanıtını veya ona işaret eden düşünceleri ve zihinsel imgeleri değil…

Sorgulama esnasında, karşılaştığınız her geçici düşünce, duygu ve duyum, nesnenin “parçası”, onun kanıtı veya ona işaret ediyormuş gibi görünebilir.

Bu tür düşüncelerle yetinmeyin. Daha derine inin. Nesnenin kendisini arayın. Tüm bu geçici şeyler onu gösteriyorsa, SİZ neredesiniz – gerçek, kalıcı, ayrı, gerçek kurban?

Bütün kelimeler onu tarif ediyorsa, neredesin. Bu görünüşler sadece bir parçasıysa, bütünü olan SEN neredesiniz? SİZ – asıl kurban – aradığınız şeydir.

Mesela, kendiniz olduğunu sandığınız kurbanı arıyorsanız, şöyle görünebilir; “Hayat bana haksız davranıyor” ise kurbanın bir parçasıdır.

Parça bulmayı unutun. Kurbanın kendisini arayın “Hayat bana haksız davranıyor” düşüncesinde, asıl kurban siz misiniz?

Uygun soru bu. Genellikle bu tür düşüncelerin, düşüncelerin altında gerçekten orada olan gerçek, doğuştan gelen bir kurbanı tanımladığını veya işaret ettiğini varsayıyoruz.

Mağdurun düşüncelerin altında orada olmadığını kanıtlamak için, mağduru tarif eden veya işaret eden herhangi bir düşünceyi bırakın.

Bu düşüncelerden vazgeçtiğinizde kurbanı bulamayacağınıza dikkat edin. Ama düşünceler oradayken de onu bulamazsın. Sadece birbiri ardına düşünceler buluyorsunuz, gerçek kurban yok…

Bir düşünceye bakıyorsanız ve düşünce nesne gibi görünüyorsa, bu her zaman düşünceyle birlikte ortaya çıkan bir duyum veya duygu olduğu anlamına gelir.

Eğer beden herhangi bir şekilde “Bu düşünce ben miyim?” sorusuna tepki verirse. sadece “Evet, bu benim” deyin. Sonra çıplak dikkatinizi hemen bedene getirin ve duyguyu veya hissi doğrudan deneyimleyin, değiştirmeye veya ondan kurtulmaya çalışmadan tam olarak olduğu gibi olmasına izin vererek, sâkin sâkin izleyin.

Zihninizin duyumu veya hissi “üzüntü” veya “daralma” gibi kelimelerle etiketlediğini fark ederseniz, kendinize sorun, “Üzüntü kelimesi bana mı ait?” “Daralma kelimesi bana mı ait?”

Değilse, tüm düşünceleri birkaç saniye gevşetin ve herhangi bir etiket olmadan duygunun veya duyumun enerjisini deneyimleyin.

Ham duyusal deneyimin kendisiyle oturun, düşünceden bağımsız farkındalıkta dinlenin.

Ve sonra, “Bu enerji ben miyim yoksa kurban mı?” diye sorun.
Nesne olmadığını görürseniz, onu değiştirmeye veya ondan kurtulmaya çalışmadan, olduğu gibi olmasına izin verin.

Bu, doğal olarak hareket etme ve değişme enerjisini serbest bırakır ve genellikle kendi başına çözülür.

Ama asıl mesele, hiçbir şeyden kurtulmaya çalışmak değil. Bu daha çok arayış. Mesele, enerjinin nesne olmadığını görmektir.

Hiçbir düşünce, duygu ya da duyumun bir “nesne” olmadığını gördüğünüzde, bunların ortaya çıkıp çıkmaması artık önemli değildir.

Herhangi bir görünüş gelip gidebilir ancak kurban asla bulunmaz.

Bu, hikayenin ve duyguların doğal ve zahmetsizce sakinleşmesini sağlar.

Acı, arayış ve çatışma, ancak bu görünümlerin ayrı bir nesne oluşturduğuna bilinçsizce inanmaktan kaynaklanan deneyimlerimizde ortaya çıkabilir.

Bedendeki bir duygu ya da duyum nesne gibi görünüyorsa, bu her zaman duyum ya da duyguyla birlikte ortaya çıkan bir düşünce olduğu anlamına gelir.

Yine böyle olursa, hangi düşüncenin yani hangi kelimelerin veya resimlerin, duyum veya duygu ile geldiğini görmek için düşünce akışını gözlemleyin.

Sonra doğrudan o düşünceye bakın ve “Bu ben miyim?” diye sorun. Bir duygu ya da duyum, ancak onunla birlikte “Bu benim” gibi özdeşleştirici bir düşünce ortaya çıktığında nesne gibi görünebilir.

Belli duygu ve duyumları içeriyormuş gibi görünen, bedenin kısımlarının ve diğer formların ve şekillerin görüntüleri gibi ince zihinsel resimlere özellikle dikkat edin.

Duyguları ve duyumları yaşarken herhangi bir resim görürseniz, o resmin nesne olup olmadığını sorun.

Mesela bu düğüm resmi kurban mı? Bunların sadece zihinsel imgeler olduğunu ve nesne olmadıklarını gördüğünüzde, resimler kendiliğinden değişmeye veya kaybolmaya meyillidir.

Hem etrafta kalsalar bile, kurban olmadıklarını görünce o kadar da önemli olmayacak.

Düşüncelerin, duygu-duyumların aslında birbirine kaynamadığını görün.

Ayrı bir nesne deneyimlediğinizi düşündüğünüzde, düşüncelerin, duyguların ve duyumların birbirine kaynaşmış gibi göründüğüne dikkat edin.

Mesela “Ben bir kurbanım” düşüncesi ortaya çıktığında, üzüntünün düşünceyle kaynaştığını ve kasılma hissinin düşünce ve duyguyla kaynaştığı hissine kapılabilirsiniz.

Her düşünceyi, duyum ve hissi gerçekten ayırıp, “Bu ben miyim?” diye sormak her biri birbirine düğümlenmiş düşünce, duyguların ve duyumların arap saçına dönmüş düğümünü çözmenin etkili bir yoludur.

Hiçbir düşüncenin, duygunun ya da duyumun kendi başına nesne olmadığını görünce, kurban kimliğinin (ya da hangi nesneyi araştırıyorsan onu) boşluğu görülür.

Bu sorgulamayı birkaç kez yaptıktan sonra artık “bu ben miyim?” sorusunu sormanıza gerek kalmayabilir.

Bu sorgulamanın, farkındalığı tanımanın ve tüm görünümlerin ayrılmaz bir şekilde, dinamik ve geçici olarak ortaya çıktığını ve kaybolduğunu, asla katı, ayrı nesneler oluşturmadığını, doğrudan deneyime işaret etmenin başka bir yolu olduğunu görmeye başlayabilirsiniz.

Sorgulama her nesne üzerinde yapılabilir

Herhangi bir nesne ayrı göründüğünde bu keşfedilemez soruşturmayı kullanabilirsiniz. Cansız görünen bir fiziksel nesne (örneğin bir kaya, alkol, bir ev), kendiniz, başka bir kişi, bir grup, din, felsefe, bilimsel teori, kültür, politik veya başka bir bakış açısı, zihin, kalp, beden, bir hastalık, iş, finansal güvensizlik, Türkiye veya kış. Ayrıca bağımlılık, takıntı, depresyon ve kaygı gibi şeylere de uygulanabilir.

Mesela size “anksiyete-kaygı” adı verilen ayrı bir şey olduğu fikrini alın.

Düşünce “kaygı” mı? Değilse, düşünceyi gevşetin ve “Para durumumun geleceği için endişeleniyorum” gibi bir sonraki düşünceye geçin. Eğer düşünce öyle görünüyorsa, her zaman düşünceyle birlikte bir duyum veya duygunun ortaya çıktığı anlamına gelir.

Dikkatinizi ham, çıplak farkındalıkla bedene getirin. Üzerinde etiket olmadan duyguyu yaşayın.

Bu isimsiz enerji kaygı mı? Bedensel enerjiyi bir hikaye veya etiket olmadan deneyimlediğinizde, onu sadece enerji olarak görmek daha kolaydır, bu daha sonra daha özgürce ve kesintisiz hareket edebilen, genellikle kendi kendine çözülen bir akıştır.

Enerji öyle görünüyorsa, her zaman enerjiyle birlikte bir düşüncenin (yani kelimelerin veya resimlerin) ortaya çıktığı anlamına gelir.

Vücudun iç alanını nazikçe ama doğrudan gözlemlemeye başladığınızda, zihinsel bir görüntü olarak bedenin belirli kısmının bir resmi ortaya çıkabilir. Veya enerjiyi içeriyormuş gibi görünen başka bir zihinsel imge ortaya çıkabilir (bir tür form veya şekil gibi).

Resme doğrudan bakın ve “Endişe bu mu?” diye sorun. Bunun yalnızca zihinsel bir resim olduğunu görün, sonra resmin doğal olarak değişmesine veya çözülmesine izin verin.

Enerji, çok ince tanımlayıcı düşüncelerle belli bir şekilde boyanabilir. Belki de bedensel enerji kaygı gibi hissettiğinde, kelimeler enerjiye anlam vermek için geri geliyor.

Meselâ “Bu kaygı asla ortadan kalkmayacak, bu hiç bitmeyecek” sözleri o kadar kurnazca ortaya çıkıyor ki gerçekten daha yakından bakana kadar bu düşünceyi görmediniz.

Kendinize sorun, “Bu düşünce kaygı mı?” Bunun yalnızca bir düşünce olduğunu görün ve ardından düşüncesiz farkındalıkta dinlenerek onu gevşetin. Bunu yaptığınızda, kaygının kendi, “ayrı nesnesi olmadığını” görmek daha kolay. Bu, zihin etiketlerinin deneyimlenmesi, çoğu zaman enerjiyle birlikte her türlü hikaye, etiket ve resmi yaratıp dokuyarak, sanki tüm bu görünüşler “kaygı” adı verilen katı bir nesnede birleşiyormuş gibi hissettirir.

“Kaygı” dediğiniz şeyin boşluğunu görerek, görünümler farkındalık yoluyla birer birer daha özgürce hareket edebilir.

Enerji bu şekilde hareket ettiğinde ve artık “bir benlik merkezine ait” olarak etiketlenmediğinde güçlü bir şifa vardır.

Temel Eksiklik ve İlişki

Temel eksiklik, benlik merkeziyle ilgili temel hikayedir. Çoğu insan, olduğunu düşündükleri kişinin tam merkezinde duran bir eksiklik hikayesi taşır.

Ayrılık duygusu, bir şekilde eksik olmanın zihinsel hikayesiyle birlikte ortaya çıkan duygusal bir yarayı da beraberinde taşır. Bu temel eksiklik genellikle ilişkilerde tetiklenir.

Her ilişkinin, yerleşik bir yansıtma etkisi vardır. Bir şekilde “eksik” olduğumuzu düşünerek büyüyoruz. Yaşamda ilerledikçe, insanlar ve diğer nesneler bize bu öz, eksik benliği yansıtıyor gibi görünüyor.

Dikkatli bakarsanız bu yansıtma etkisi her yönde oluyor. Meselâ, “başarılı olanların hep diğerleri” olduğu fikri genellikle eksik, “başarısız bir benliği” yansıtır.

Sevilen biri, size beklediğiniz şekilde yanıt vermediğinde veya romantik bir ilişki sona erdiğinde, bu genellikle “sevilmeyen bir kişiyi” yansıtır. Kendi kendine” cazibesi olan insanlar “çekici olmayan benliğe” ayna tutarlar.

Dünyada önemli görünen insanlar “önemsiz-değersiz benliğe” ayna tutarlar.

Biri sizi yargıladığında veya eleştirdiğinde, bu yeterince iyi olmayan bir benliği yansıtabilir. Kibirli veya otoriter görünen biri sizi rahatsız ettiğinde, bu zayıf, güçsüz, güvensiz veya küçük bir benlik duygusunu yansıtır.

Aydınlanma, iyileşme ve kendini geliştirme gibi gelecekteki nesneler bile, şu anda tamamlanmamış veya eksik görünen bir benliğe ayna tutar.

Eksiklik hikayesinin, günlük hayatta ve ilişkilerde davranış şeklinizi ne kadar etkilediğini anlamak için, bunu bir deneyin.

Kendinizi -eksik benliği- bir odanın ortasında, hayatınızdaki tüm insanlar ve diğer nesneler etrafınızda bir daire içinde otururken hayal edin.

Her nesneye ve kişiye bakarak tüm daireyi dolaşın. Her bir kişiye veya nesneye bakarken, bir şekilde eksik olduğunuzu size nasıl yansıttıklarına dikkat edin.

Hayatınızdaki insanların ve nesnelerin bu panoramik görüntüsü, kendiniz olarak kabul ettiğiniz belirli eksik benliği görmenize ve adlandırmanıza yardımcı olacaktır.

Eksiklik hikayesi, kendimizde eksik olduğunu düşündüğümüz şeyleri kendi dışımızda, nesnelerde ve insanlarda arama eğilimi yaratır.

Sevgi, ilgi, teşekkür ve onay arıyoruz.

Hikaye aynı zamanda, ilişkide yaşadığımız dengesizliği ve kutuplaşmayı eşitlemek amacıyla, başkalarını yargılama ve eleştirme ya da kendimizi onlarla karşılaştırma eğilimi yaratır. Her ne pahasına olursa olsun “haklı olmak” istememize neden olur çünkü yanlış olma ihtimali, örtülü “eksiklik hissini” yüzeye çıkarır.

Kendimize, inandığımızdan daha iyi veya daha sevimli, önemli, mükemmel, güçlü, çekici, bilgili veya manevi görünen başkalarını kıskanabilir ve onları çekemeyebiliriz.

Bunun tersi de doğrudur. Aşırı önemli, güçlü veya diğerlerinden daha uygun veya değerli olduğumuza yanlış bir şekilde inandığımızda, bu sahte kimliği desteklemeleri, yansıtmaları için diğerlerine bakarız.

Kendimize karşı son derece dürüst olduğumuzda, diğerlerinden daha iyi olduğumuza inanmamızın tek sebebinin özünde kendimizi eksik hissetmemiz olduğunu görürüz.

Eksikliği, zihinle aşırı telafi ederek gizleriz, bu eksikliği başkalarından ve kendimizden gizlemek için sahte bir benlik duygusu yaratırız.

Bütün bunlar, doğuştan gelen ayrılığa olan inançtan kaynaklanmaktadır. Bu inancın temelinde de “eksiklik hikayesi” yatmaktadır.

Eksiklik hikayesinin, her gün ilişkilerimizde bize nasıl yansıdığının farkında olmadığımızda, sürekli ıstırap, arayış ve çatışma yaşarız.

İyi haber şu ki, bu yansıtma etkisine ilişkin tutumumuzu değiştirebilir ve onu ayrı, eksik bir benliğe olan inancımızı görmek için bir araç olarak kullanabiliriz.

Bir ilişkide ne zaman tetiklenseniz, sorgulamayı şu şekilde kullanın:

Kendinize bu kişinin veya nesnenin eksik bir benlik merkezi hakkında size neyi yansıttığını sorun.

Ardından, eksik benlik merkezine belirli bir isim verin (örneğin, sevilmeyen benlik, doyumsuz benlik, eksik benlik, yetersiz benlik, kırık benlik, başarısız benlik veya geçersiz benlik).

Bu eksik benliği adlandırdıktan sonra, daha önce bahsi geçen Bulunamayan Sorgulama tekniğini kullanarak onu bulmaya çalışın.

Eksik benliği analiz etmeyin. Sadece onu bulmaya çalışın. Ne yapsanız onu bulamayınca, ilişkideki uyumsuzluk kendiliğinden çözülür.

Eksiklik hikayesini birkaç saniyeliğine gevşetmeye ve duygusal enerjinin özgürce yükselip düşmesine izin vermeye açıksanız, “Bulunamayan Sorgulama”yı kullanmak zorunda bile değilsiniz.

Eksiklik hikayesiyle ilgili en acı verici duygularla oturun, ancak bunları analiz etmeye, etkisiz hale getirmeye, değiştirmeye veya onlardan kurtulmaya çalışmadan.

Bunu yapamıyorsanız, “Bulunamayan Sorgulama” eksik benliğin boşluğunu görmenize yardımcı olabilir.

Eksik bir benliğin sahte duygusundan özgürlüğü deneyimledikçe, açık bir zihin ve açık, korkusuz bir kalple, ilişkide daha özverili ve kendinden emin bir şekilde akmak, hareket etmek ve yanıt vermek doğal olarak daha kolay hale gelir.

Aşk, kendiliğinden ortaya çıkar. Onu geliştirmeniz ya da sevgi dolu ya da manevi bir insan olmak gibi yanlış bir davranış sergilemeniz bile gerekmez.

Aşk, ayrılık inancı tam olarak görüldüğünde, insan deneyiminin doğasıdır.

Aşk, bütün evrenin, cümle âlemin dillenip “Âmin” deme biçimidir.

Beden Kimliği Saptama

Beden kalıbıyla özdeşleşme yaşıyorsanız, “Bulunamayan Sorgulama” tekniğini kullanın. Kalıbı bulmaya çalışın. Düşünce “beden” midir? Peki ya karıncalanma hissi? Kasılma hissine ne dersin? “Kasılma” kelimesine veya “karıncalanma” kelimesine ne dersiniz? Göğsünüzün zihinsel resmi beden mi? “Bu benim bedenim” düşüncesi gerçek beden midir? Bedenin kendisinin veya etrafındaki zihinsel taslağın resmine ne dersiniz?

Bir duyum bedene benziyorsa, onunla ince bir kelimeyi veya zihinsel resmi vurguladığınızı fark edin.

Mesela midenizdeki bir his, vücudunuz gibi hissedilebilir. Duyumla birlikte ortaya çıkan midenizin ince zihinsel resmine dikkat edin. Doğrudan o resme bakın. Beden bu mu? Üzerine resim koymadığınız zaman, duyum beden midir?

Bedeni tam olarak belirleyemediğinizi gördüğünüz gibi, sadece birer birer gelen ve giden bu görünümler, bedenin içsel fizikselliği ve onunla özdeşleşme duygusu doğal olarak gevşer. Bedenin ayrı bir doğadan yoksun olduğu görülür; kalıp bulunamaz.

Bulunamayan Diğerleri

Sizinle yakın bağınız olan insanlar hayatınızda göründüğünde, gerçekte neler olduğuna bir bakın.

Mesela eşiniz sanki tam olarak olduğu gibi, karşınıza çıkıyor gibi görünebilir.

Eşinizin kim olduğuna dair hikaye, düşünceleriniz, duyumlarınız ve hisleriniz ne olursa olsun, neredeyse onun vücuduna gömülü, tamamen kendi tarafında var gibi görünebilir. Sanki onu objektif olarak görüyormuşsunuz gibi, sanki o gerçekten onu gördüğünüz gibi, “harika eşim” veya “bütün gün bana dırdır eden hanımefendi” gibi görünüyor.

Daha yakından incelendiğinde, olan bu değil. Eşiniz göründüğünde yanıp sönen bakış açılarına dikkat edin.

Üzerine türlü türlü hatıralar yerleşir; belki dün söylediği incitici bir şeyin hatırası ya da ilk tanıştığınızda işlerin nasıl olduğuna dair bir hatıra.

Ve anılar genellikle duygular ve duyumlarla birlikte ortaya çıkar.

Peki eşinizi gördüğünüzde gerçekten ne hissediyorsunuz?
Deneyimlediğiniz şeyin ayrı bir kişiye işaret ediyormuş gibi görünen düşünceler, duygular ve duyumlar olduğuna dikkat edin. Tüm düşüncelerden, duygulardan ve duyumlardan ayrı fiziksel bir nesne varmış gibi görünebilir, ancak daha yakından bakın.

Bulunmayan Sorgulama tekniğini kullanın. Eşinizin yanına gidin ve yumuşak et hissini fark ederek omzuna yakından dokunun. Kendinize “Bu his ona mı ait?” diye sorun. Duyumun kendisinin bir hikaye anlatmadığına dikkat edin. Bu sadece yumuşaklık hissidir, kendi başına size “eşim” diye fısıldamaz. Bunu yapan sadece bir düşüncedir.

“Eş” düşüncesi senin gerçek eşin mi? Bunun sadece bir düşünce olduğunu görün.

Sonra onun hakkında sahip olduğunuz daha duygusal bakış açılarına bakın.

Mesela “Bütün gün bana dırdır ediyor” düşüncesi senin eşin mi? Bunun sadece bir düşünce olduğu görülüyorsa, ortaya çıkan bir sonraki düşünceye geçin. Bu düşünce sizin eşinizmiş gibi görünüyorsa, bu sadece o düşünceyle bir duygu veya duyumun ortaya çıktığı anlamına gelir.

Dikkatinizi bedendeki duyguya veya duyuma “etiketlemeden” yönlendirin. Enerjinin eşiniz olmadığını görene kadar onu doğrudan deneyimleyin.

Bu bir duygu veya sansasyondur. Enerji eşiniz gibi görünüyorsa, enerjiyle birlikte kelimeler veya resimler şeklinde bazı düşüncelerin yükseldiğine dikkat edin.

Düşünceyi doğrudan, yargılamadan gözlemleyin ve “Bu benim eşim mi?” diye sorun. Bunun sadece bir düşünce olduğunu görün.

Düşünceler ve ortaya çıkan duygu-duyumlar arasında gidip gelirken ve ayrı bir kişinin – eşinizin – resmini çizdikçe, düşünceler duygu-duyumlarla daha az kaynaşmış gibi hissetmeye başlar.

Her iki hikaye de, “karı” ve “koca” daha boş, daha az katı, daha az ayrı ve daha az nesnel görünüyor.

Ayrılığın buzdan evinin eriyişi izlenirken, aşk doğal olarak mevcuttur. Bu, bir duygu olarak deneyimlediğimiz aşk değil (o da orada olabilir), daha çok, ayrılmazlığın farkına varmaktan kaynaklanan daha derin, daha deneyimsel ve koşulsuz bir sevgi akışıdır.

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ