Dervîş-nâme

İnsanı, Hakk’ın kudretinin tecellîlerini müşâhededen bir an geri bırakmayan, kâinâttaki umûmî âhengin canları teshîr eden esrârını rûhlara duyuran neş’eden bir neş’e, hakîkatine susamış âşıklara ikrâm oluna…dervis_neyzen
Ferâğ-ı dâğ-ı kesret kıl eger dervîş iseñ dervîş
Yerâğ-ı bâğ-ı vahdet kıl eger dervîş iseñ dervîş

Göñül virme denî dehre tehammül eyle her kahre
Ki vahdetden ire behre eger dervîş iseñ dervîş

Adûv nefsi melâmet kıl derûnuñ sen selâmet kıl
Muhabbetden ‘alâmet kıl eger dervîş iseñ dervîş

Libâs-ı ‘ırzuñı çâk it tenezzülde özüñ hâk it
Yirüñ ‘Îsî-veş eflâk it eger dervîş iseñ dervîş

Olub şehbâz-ı lâhûtî şikâr it mürğ-i nâsûtı
Unutma teng-i tâbûtı eger dervîş iseñ dervîş

Erenler pâyine sür yüz nazar kıl anlara düpdüz
Mücâhid ol gice gündüz eger dervîş iseñ dervîş

Rızâ-yı pîrüñi her dem gözet tâ görmeyesin gam
Şeker ‘add it sunarsa sem eger dervîş iseñ dervîş

Özüñ yôğ eyle var itme göñüllerde ğubâr itme
Ne hizmet olsa ‘âr itme eger dervîş iseñ dervîş

Dilerse cânı cânânuñ belâdan dönme vir cânuñ
Unutma ‘ahd ü peymânuñ eger dervîş iseñ dervîş

Göñülden yu sivâ fikrin unutma hiç Hüdâ zikrin
Şikâr it sırlaruñ bikrin eger dervîş iseñ dervîş

Hüdâ her yirde hâzır bil kulûba cümle nâzır bil
Sınık dillerde nâsır bil eger dervîş iseñ dervîş

Senüñdür ma‘nevî her dil Sikender gözgüsi-veş sil
Tefekkür it bu remzi bil eger dervîş iseñ dervîş

Göñül yıkmağa kasd itme yola a‘mâ gibi gitme
Mekesle mûrı incitme eger dervîş iseñ dervîş

Harabâtîye hor bakma özüñi odlara yakma
Sakın hiçbir göñül yıkma eger dervîş iseñ dervîş

Sözüñi lûtf-ile söyle yüzüñi hâk-i râh eyle
Dime şu şöyle bu böyle eger dervîş iseñ dervîş

Cefâ vü cevri terk eyle vefâ vü ‘ahdi berk eyle
Çalış maksûdı derk eyle eger dervîş iseñ dervîş

Sözüñ benlikle feth itme özüñ yirmekle medh itme
Adûñı dahî kadh itme eger dervîş iseñ dervîş

Yıkub bu varlığuñ şehrin sıyırdub git safâ nehrin
Bulı gör vahdetüñ bahrin eger dervîş iseñ dervîş

Elin öp kim seni dögse du‘â eyle saña sögse
Gurûr itme seni ögse eger dervîş iseñ dervîş

Menâlüñ târ u mâr eyle mezellet ihtiyâr eyle
Seni sen saña yâr eyle eger dervîş iseñ dervîş

Sehâvet eyle kılletde şecâ‘at eyle fursatda
Kanâ‘at eyle zilletde eger dervîş iseñ dervîş

Özüñ ‘ilme’l-yakîn sevk it görüb ‘ayne’l-yakîn şevk it
Bulub Hakka’l-yakîn zevk it eger dervîş iseñ dervîş

Gider benligi sen senden tılâ lâ eyleyüb tenden
İşâret bes saña benden eger dervîş iseñ dervîş

Şerî‘at birle ol hem-dem tarîkatle yüri her-dem
Hakîkat birle ol mahrem eger dervîş iseñ dervîş

Tecellâ bul huzûr eyle tesellâ bul sürûr eyle
Vücûduñ cümle nûr eyle eger dervîş iseñ dervîş

Halîli kavlüñi tut var saña nâr ola tâ gülzâr
Ecel irişmedin zinhâr eger dervîş iseñ dervîş

AYVANSARAY TEKKESİ MEŞÂYÎHİNDEN
KONYALI ŞEYH YÛSUF EFENDİ EL-HALVETÎ (v. 1587)

Bir yerde, Allah dolu bir gün

 

besmele_baslarken
Eyle bismillah ile feth-i kelâm
Tâ açılsın hayr ile bâb-ı merâm

Şehirlerin anası Mekke-i Mükerreme’de bir gün…
Kureyş’in önde gelen müşriklerinden Übey b. Halef, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın yanına gelir. Elinde çürümüş bir deve kemiği vardır. Übey, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın karşısına geçip kemiği ufalar. Sonra, avucuna birikmiş kemik tozlarını da ona karşı üfleyip mağrur bir edâyla sorar: “Ölümden sonra yeniden diriliş olduğunu söylüyormuşsun. Çürüyüp un-ufak olmuş bu kemikleri kim diriltecek?”

Âhiret hakîkatine ve haşr gerçeğine ilişen bu mağrûr soruya cevap, âlemlere rahmet diye gönderilen Gâye İnsân’ın bâtını olan, Âlemlerin Rabbi’nden gelir: “O insan görmedi mi ki biz onu bir spermden (öz taşıyan kabuk) yarattık… Bu gerçeğe rağmen şimdi o apaçık bir hasımdır! (Kendini ayırır) Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş hâldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi. De ki: “Onları daha önce inşa eden diriltip hayat verecektir! ‘HÛ’ Esmâ’sıyla her yaratışı Alîm’dir (tam bilen).” [Yasin:77-79]

Mekke yıllarında yaşanan bu olay, hem varlık kitabını doğru okumanın ipucunu gösterir hem de varoluşu yanlış okumanın esâsen ne kadar basit bir noktadan başladığını. Öldükten sonra yeniden dirilişi aklı almayan Übey, hiçten ve yoktan bir Übey’in nasıl olup da varedildiğini hiç düşünemediği için bu haldedir. Mevcut hali, zaten kazanılmış verilmiş “garanti bir durum” olarak kabul etmiş, bu halin nasıl mevcut olduğu üzerine hiç düşünmemiştir. Düşünse, doğumundan bir sene önce varlığından asla sözü edilemez halde olup kudret eliyle ete kemiğe büründüğünü görecek dolayısıyla “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” gibisinden sorular sormaya girişmeyecektir. Çünkü yeniden dirilmenin delîli zaten ortadadır.

Burhan sorardım aslıma, aslım bana burhân imiş…

“Kim ilk olarak inşa edip yarattıysa, O diriltecek. Kim ilk olarak ete kemiğe bürüyüp hayat verdiyse, O diriltecek.”

Übey’in daima gözü önündeki varoluş gerçeği üzerine bir kez olsun düşünememiş olmasına karşılık, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın bu gerçeği gözardı ettiği tek bir ân, hayatında O’nsuz geçen bir zaman yoktur. Asr-ı saâdet denilen ömür kitabında tefekkürü ve tezekkürü, ibadeti ve duası, hâsılı bir bütün olarak kulluğu bunun şâhididir.

O’nun her gününde, her işinde muhakkak mührünü gördüğümüz bir söz ise, ahitnâmesi niteliğindedir: Bismillah!

Hadîs külliyâtları ve siyer kitapları gösterir ki, Peygamber aleyhissalâtu vesselâm, bâtından zâhire çıkan, görünen her bir halde, ‘Allah’ın ismi’ni anar. O’nun evinden dışarı adım atışı da ‘Allah’ın ismiyle’dir, evine tekrar girişi de, yemeğe başlaması da, söze başlaması da, bineğine binmesi de, uyuması ve uyanması da.

Varlığın sevinci, her (hayırlı) işin başında, muhakkak “Bismillah” demektedir. O’ndan bize ulaşan rivayetler uyarınca, bizim de unutmadığımız sürece, her güzel işe başlarken söylemeye çalıştığımız bir söz, bir paroladır Bismillah. Ama onun Bismillah’ı ile bizimki arasında büyük bir fark vardır. Hemen bir misâlle açacak olursak: Biz, kapıyı “biz açarken” Bismillah deriz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm ise, gerçekte kapıyı açanın O olduğunun idrâkiyle, Allah’ın kuldaki taayyünü manâsına Bismillâh der. O’nun Bismillah’ı, varolan herşey O’nun ismiyle varolduğı içindir. ‘Olan’ herşey O’nun ismiyle; O’nun dilemesi, O’nun izni, O’nun ilmi, O’nun kudreti ile var göründüğü içindir.

Açıkçası, biz elbette iyi niyetle, elbette O’nun öyle buyurmasına hürmetle deriz. Ama bu Bismillah, gafletten büsbütün âzâde değildir. Bir bakıma, taklidîdir. İnsan dili, insalığın târifi’nin yol ve gidişini taklîden Bismillah derken, akıl kapıyı açanın biz olduğumuzu düşünmektedir. Oysa varlığın hammadesi, akl-ı küll sahibi “nebînin aklı” bütün varoluşu “O’nun ismiyle” bilir. Kâinat kitabında var görünen bütün her şeyde O’nun ismini okur. Dilinin söylediği Bismillah, aklının gördüğü ve kalbinin tasdik ettiği bir gerçeğin dil ile ifâdesidir: Her şey O’nun ismiyle vukuâ gelir, O ismin bir sıfatına bürünerek kendini gösterir.

Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinat
Hangi harfi yoklasan manâsı Allah çıkar

besmele-1[1]

Edelim âşıklara feth-i kelâm
Diyelim sâdıkların hâlin tamâm

O’NUNLA BAŞLAMAK
Übey B. Halef’in yaşadığı yanılgı, aslında bütün nefisler için geçerlidir. Übey’i o derece kör bir gururla inkâr ve şirke götüren, nefsinin yaşadığı bu körlüğe aklını ve kalbini de ortak etmesidir. Baksak, bizim nefislerimizin de, mevcut halimizi kim vâretti, nasıl vâretti diye düşünmeden, kazanılmış bir hak, zaten verilmiş bir durum olarak kabul ettiğini görürüz. Âdeta öylesine, kendiliğinden oluvermiş. O yüzden, âlemlerin Rabbinin bize bizden daha yakın olduğunu bildiren Kur’an âyetleri karşısında, nefsimizin bu gafleti, kendi aklımızı da şaşkınlığa düşürür.

Mesela âyet “O size şahdamarınızdan, kendinizden daha yakındır” diye bize haber verdiğinde, bir bocalama yaşar ilkin. Kur’ân’ın “Nerede olursanız olun, O sizinle birliktedir” haberini duyduğumuz anda da aynı bocalama hali bizi kuşatır. Halbuki, bu apaçık bir gerçek değil midir? Herşey O’nun “Ol!” demesiyle oluyorsa, bütün oluşlar O’nun isminin eseri ve cilvesi değil midir? Bizi yoktan vâreden, bâtından zâhire çıkaran O ise, bunun apaçık karşılığı O’nun bize bizden, bize şahdamarımızdan daha yakın olması değil midir? Şahdamarımızı da O varetmiş değil midir?

Peygamber aleyhissalâtu vesselâm’ın her işindeki Bismillah’ın, işte böylece okunması bir b.aşka berekettir. Varlığın gâyesi olan o ufuk insan, her işin başında dilinden dökülen Besmele ile olanın aslını, vâr oluşun sırrını ifşa etmektedir bize. Herşey O’nun ismiyle vâr edilip, görünüp durmaktadır. Var sanılan bu görüntü ise o mazharın sınırları mikdârınca, kendi taayyününden gayrısı olamaz!

O halde Bismillah, başta söylenen sonra terk edilen bir söz değildir. Bilakis, bütün varoluş, mülkünde gayrısı olamayanın kapsama alanındadır ve cümle kâinat Bismillâh’ın ülkesidir. Diğer bir deyişle, esasında Bismillah’la başlanmaz, Bismillah’a başlanır. Bu güneşin ardından doğan bütün düşünceler, bütün zikirler, bütün hamdler ve tesbihler, bir bakıma anıldığı o mahalle, Bismillah’ın nurunun vurması, bir manânın açılımı ve hakikatın tercümesidir.

Bu, âlemlerin Rabbinin Kelâm-ı kadîminde bizzat nazara verdiği bir gerçektir. İnsanın ikiz kardeşi olan kitaptaki Neml süresinin 30. âyetinde, Süleyman aleyhisselamın bir mektubundan bahsederken; “İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrahim” buyrulmaktadır. Yani: “O muhakkak Süleyman’dandır ve muhakkak ki o, bismillâhirrahmânirrahim’dir.”

Mektupta yazan tek söz, elbette ki Besmele değildir. Ama sonraki bütün sözler Bismillah’ın kapsama alanı içinde ve o anahtarın bir açılımı niteliğinde olduğu için, âlemlerin Rabbi, peygamberinin yazdığı mektubun bütün mesajını Besmele’ye hasretmektedir.

Allah adıyle kılup feth-i kelâm
Virelüm hamd ü senâya intizâm

O’NUNLA YAŞAMAK
Pencerene sığdığı kadardır gökyüzü…

İnsan, ibret nazarıyla, birlik neşesi ile her ne yana baksa her gördüğü, O’nu gösteren bir pencere, kesrette ve gaflette yalnız ise O’na perdedir. Bu gerçeği en iyi bilen olarak, insanlığın târifi’nin her işinde mutlaka Bismillah vardır.

Uyku, uyanış, eve giriş, evden çıkış, yürüyüş, oturuş, yeme-içme, konuşma… Bir günün içinde aklımıza hangi fiil geliyorsa, Peygamber aleyhissalâtu vesselâam hepsini ‘O’nun ismiyle’ yapar; ismi için yaşar, ismiyle yaşar, isminde yaşar!

Meselâ, on sene hizmetinde bulunma şerefine eren Enes’in anlattığı üzere, evinden çıkması hep “Bismillah” iledir. Evinden çıkarken, çoğunlukla “Bismillahi ve billâhi lâ havle velâ kuvvete illa billah, tevekkeltu alellah,” yani “Allah’ın ismiyle, varlığında eriyerek… Masiyetten uzak tutacak bütün havl ve taat işlemeye kuvvet ancak Allah’tandır. Dayanağım Allah’tır” buyurmuştur.

Yine, “Allah’ın ismiyle, Allah’a tevekkül ettim. Allahım! Zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillik etmekten, ve bunların bize yapılmasından Sana sığınırız” buyurduğu rivayet edilmektedir. O’nun eve girişi de Bismillah iledir. Sahabileri, eve giriş için ondan şu duayı öğrenmişlerdir: “Allahım! Senden hayırla girişler, hayırla çıkışlar istiyorum. Allah’ın ismiyle girdik, Allah’ın ismiyle çıktık. Rabbimiz Allah’a tevekkül ettik.”

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, her taze günde ‘O’nun ismini’ anar ve yine 0’nun ismiyle hazineyi açar. Yatarken söylediği “Allahım! Senin ismin ile hayat bulur, Senin isminle ölürüm” sözü ne kadar da yerli yerindedir. O’nun şehrinin kapısı olan Hz. Ali’nin bildirdiğine göre, yatacağı zaman şu duayı terennüm etmektedir: “Allahım! Kerim olan Zatın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, nâsiyesinden tutmuş olduğun hayvanların şerrinden Sana sığınırım.”

Sahabiler, O’ndan her sabah ve her akşam yani ömrün elimizdeki tek versiyonu olan, yeni günün başında ve sonunda, üç kere söylemek üzere Bismillah ile başlayan şu münacatı öğrenmişlerdir: “O’nun ismi ile; ki O’nun ismi sayesinde, yerdeki ve gökteki hiçbir şey bize zarar veremez. Ve O herşeyi gören (herşeyin O’ndan gördüğü) herşeyi işitendir.”

Bir sahabisi, yatma zamanı için, her adımında Allah’ın isminin anıldığı şu tavsiyeyi işitmiştir: “Kapını kapa, Allah’ın ismini zikret. Kandilini söndür, Allah’ın ismini zikret. Yemek kabının ağzını kapa, Allah’ın ismini zikret…”

Bir yolculuk için ayağını bineğinin üzengisine koyduğunda sahabilerin, O Nur’dan sızdığına şahit oldukları söz, yine Bismillah’tır: “Bismillah! Allahım! (…) Bize arz! dür, seferi kolaylaştır…”

Hummaya ve bütün ağrılara karşı okumayı öğrettiği dua yine Bismillah’la başlar: ” Allahu ekber ismiyle! Kanla kabaran her bir damardan ve ateş hararetinin şerrinden Kebîr olan Allah’a sığınırım.”

Her lokması için bütün kainat tezgâhının çalıştırıldığı bir yemeği ağzına almadan önce de O’nun mübarek dilinden aynı kelam dökülür. Çünkü o yemek, O’nun ismiyle varedilmiştir ve ağzımıza alıp sindirmemiz yine O’nun ismi iledir: “Sizden kim bir şey yerse Bismillah desin. Başta söylemeye unutmuşsa, sonunda şöyle söylesin: Başında da, sonunda da Bismillah.”

Bismillah demeden hemen yemeğe başlayan birini şöyle uyardığı bildirilir: “Şeytan, üzerine Allah’ın ismi zikredilmeyen yemeği kendine helal sayar…”

“Biz yiyoruz, ama bir türlü doymuyoruz” diyen bazı sahabilerine ise, yemeği beraberce yemelerini tavsiye etmiş, ardından şöyle buyurmuştur: “Yemeğe Allah’m ismini zikrederek başlayın. Böyle yaparsanız, yemeğiniz hakkınızda bereketli kılınır.”

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’nin oğlu ve Peygamber aleyhissalâtu vesselamın oğulluğu Ömer b. Ebi Seleme’nin, küçük bir çocukken aldığı bir nebevi terbiye yine Bismillah’la ilgilidir. “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın terbiyesinde bir çocuktum” diye anlatır Ebu Seleme’nin oğlu Ömer. “Yemekte elim tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah bana îkazda bulundu: “Evlat! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” “Bundan sonra hep böyle yedim.”

Sahabiler, Bismillah’a dâir, O’ndan şu haberi de nakletmişlerdir: “Kim evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah’ın ismini zikrederse, şeytan (avenelerine): ‘Size burada gecelemek de yok, akşam yemeği de yok’ der. Ama kişi eve girerken Allah’ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan (avenelerine): ‘Akşam yemeğine kavuştunuz ama burada gecelemeniz mümkün değil!’ der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken Bismillah diyerek Allah’ı zikretmezse, şeytan ‘Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!’ der. Bu nebevi uyarı, şeytanın üflediği küfür dolu vehim ve vesveselerin zihnimizi ve kalbimizi mesken tutmaması için de Bismillah’ın kritik önemine dikkat çekmektedir.

Bütün bunlar Peygamberin bir gününde Bismillah’a dair, birkaç örnekten ibârettir. Hadis kitapları, Peygamberin bir gününden aklımıza gelen hangi fiil olursa olsun, onun muhakkak Bismillah’a b.aktığını ve Bismillah’la başladığını bildirmektedir. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm, her fiilinde Bismillah’la, varoluşun aslını, fiili yapan, fiilden etkilenen ve fiilin aynı güzelin binbir yüzü olduğunu bizlere tâlim etmektedir.

Bir isimden bütün isimlere, noktadan kitaba…

ALLAH ismi, bir târife göre, lafza-i celâl’dir. Yani, Allah ism-i celâli, âlemlerin Rabbinin bütün güzel isimlerini de içerir ve hepsini birden hatıra getirir. Biraz daha açarsak; Allah dediğimizde, Kâdir, Rahîm, Azîm, Hakîm… gibi bütün isimleri de zımnen söylemiş oluruz.

Mesela “Lâ ilâhe illallah,” bu şuurla söylendiğinde, Lâ hâlika illallah, Lâ kâdire illallah, Lâ râzıka illallah, Lâ rahîme illallah manâlarını da zımnında taşır. Hem sadece onları değil bütün güzel isimleri; O’ndan başka rab, mâbud, kerîm, azîm, hakîm… olmadığı manâlarını da.

O halde, “Bismillah” gerçekte bütün isimleri özünde taşıyan bir çekirdek gibidir. Buna göre, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın “Bismillah’ın içinde, âlemlerin Rabbinin bütün güzel isimleri vardır: “Kâdir olan, her şeye gücü yeten Allah’ın ismiyle,” “Rezzâk olan, her şeyi besleyen Allah’ın ismiyle,” “Rahîm olan, her şeye merhamet eden Allah’ın ismiyle,” “Kerîm olan Allah’ın ismiyle..:’ Bütün varoluşu ‘yaratan Rabbinin ismiyle’ okuyarak “La ilâhe illallah”ı “Bütün güzel isimler O’nundur” derinliğiyle haykıran kutlu elçi, herşeyin ve her oluşun bütün güzel isimler kendisine ait olan “Allah’ın ismiyle” varolduğunu, her fiiline yansıyan “Bismillah” sırrıyla bizlere öğretir.

Peygamber aleyhissalâtu vesselamın tefekkürüne, tezekkürüne, duasına ve besmelesine sinmiş bu esmâ-i hüsnâ’nin, bir de insanın kendisine, ahlâkına ve davranışına bakan veçhesi vardır. Herşey O’nun ismiyle varoluyorsa, insan da her halinde O’nun ismini bildirir, gerçeğini gösterir bir ayna olmalı değil midir? Bütün kâinat O’nun güzel isimlerini yansıtıyorsa, insanın yaşayış ve davranışı da O’nun güzel isimlerini yansıtmalı değil midir? İnsanlığın târifi’nin bir hadisi, doğruca bunu ifade eder: “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız.” Yâni halinizde ve hareketinizde, ahlâkınızda ve yaşayışınızda rehberiniz, O’nun güzel isimleri olsun. Her halinizden ve her fiilinizden, O’nun güzel isimleri okunsun.

Âyinedir bu âlem her şey hak ile kâim
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim

Bunun nasıl olacağını, o hidayet rehberi, kendi hayatıyla, bizzat gösterir. Gündelik hayatın içinde öyle veya böyle olmasını bizim pek de umursamadığımız ‘basit’ bir davranış bile onun elinde, esmâ-i hüsnâ ahlâkıyla aydınlanıp nurlanmakta, bâtınındaki hakikati zahire taşımaktadır. Nasıl mı? İşte o en parlak aynadan, bir kaç gerçek parıltısı…

TEK… Varlığın Sevinci’nin bir gününe, damgasını vuran kelimelerden biri, budur. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, günün içinde, nice fiilinde, hep teki seçer. Meselâ suyu iki veya dört yudumda değil, üç yudumda içer. Abdestte de, gusulde de suyu iki, dört veya altı kere değil; üç kere almayı tercih eder. Her namazdan sonra yaptığı tesbihat için seçtiği rakam, 33’tür. Sübhânallah’ı da Elhamdülillah’ı da, Allahuekber’i de 33 kere söyler.

“Kim gözüne sürme çekerse teklesin” demiştir sonra. “Kim abdest bozduktan sonra taş kullanarak temizlenirse, teklesin” “Biriniz istincada taş kullanırsa teklesin.’ Keza, O’nun vücudundan kan aldırdığı hacamat günü, ayın günleri içinde ya onyedinci, ya ondokuzuncu yahut yirmibirincidir.’ Ramazan bayramında, sayıca tek olan birkaç hurma yemedikçe namaza gitmez. Ya bir hurma yer, ya üç, ya beş. Ama iki, dört veya altı değil.’ “Taş kullanmak tektir. Şeytana atılan taş tektir. Safâ ile Merve arasında sa’y tektir, tavaf da tektir. Öyle ise sizden biri taş kullanacaksa bunu da tek kılsın” buyurduğu bildirilir.

Sebep? “Allahu Teâlâ tektir, teki sever. Öyleyse ey ehl-i Kur’an siz de tek yapın, vitri kılın.” Enes’in bildirdiği üzere, bunca fiilinde hep teki tercih etmesi de bu sebeptendir: “İnnallâhe vitrun, yuhibbul vitr.” Yani: “Allah tektir, teki sever.” Teki tercih, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam için umumî prensiptir. Öyle ki, esmâ-i hüsnâyı dahi tek rakamla tarif eder: “Allahu Teâlânın doksandokuz ismi vardır; yüzden bir eksik. O tektir, teki sever.”

Bu esmâ-i hüsnâ ahlâkı, yalnızca ‘tek’e dair değildir elbet. Onun o dillere destan temizliği, cömertliği, ikramı, merhameti, affediciliği, hep O’nun güzel isimleriyle doğrudan ilgilidir ve ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’nın birer timsalidir.

Meselâ, yapılan işin elden geldiğince güzel yapılmasını sever kudsî nebî. Temizliği, ikramı ve nezaketi, hem de cömertliği… Neden? “Allahu Teâlâ tayyib’dir, tayyib olanı sever; nazîftir, nezafeti sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever. Şöyle de demiştir ümmetine: “Allah pak ve naziftir, paklığı ve nezafeti sever; kerim ve cömerttir, keremi ve cömertliği sever. Öyleyse, avlularınızı ve boş sahalarınızı temiz tutun. Yahudilere de benzemeyin; onlar çöplerini evlerde toplarlar.” Yahut: “Ey insanlar! Allahu Teala tayyibdir, tayyibden başka birşey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır.”

Kudsî nebî, bir gün üstü başı darmadağınık bir adam görür. Ondan, kendisine çeki-düzen vermesini ister. Çünkü, “Allah güzeldir, güzelliği sever. Bir seferden dönülmektedir. Yolculuk hali, herkesin saçı başı bir derece dağınık, üstü başı ise bir derece tozlanmıştır. Medine’nin yakınına gelindiğinde, “Sizler kardeşlerinizin yanına varacaksınız. Binek hayvanlarınızı düzene koyun, elbiselerinize çeki-düzen verin ki, insanlar arasında yüzdeki güzellik timsali ben gibi olun” der sahabilerine. Çünkü Allah çirkin, gözleri rahatsız eden görünüşü ve duyanı inciten kötü sözü sevmez.

Başka bir zaman sahabiler O’nun “Kalbinde zerre mikdârı kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir” buyurduğunu işitirler. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkar ve “Fakat yâ Rasûlallah! Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever” diyerek bunun da kibre girip girmediği endişesini dile getirir. Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın cevabı şu şekildedir: “Allahu Teâlâ güzeldir, güzelliği sever! Kibir ise hakkın iptali, insanların tahkiridir.”

Başka bir gün, açıkta yıkanan bir adama rastgelir. Derhal minbere çıkar ve Allah’a hamd ü senadan sonra, ashâbına yine esmâ-i hüsnâ ahlâkını ders verir: “Allah diridir ve ayıpları örtücüdür, hayâyı ve örtünmeyi sever. Öyleyse biriniz yıkanınca örtünsün.”

Bir sahabisini inşaat için harç hazırlarken belli bir özellikte kumu seçer getirir halde görür, sebebini öğrenince, onu över ve “İşini iyi yapana Allah rahmetini esirgemesin” diye duacı olur. Çünkü, Allah Zü’l-kemal’dir, kulun işini iyi yapmasını sever. En küçük oğlu İbrahim’in defninde, sahabiler toprağı mezarın üstüne atıp gitmek üzereyken, mezarın üstündeki taşı topağı ayıklayıp toprağı elleriyle düzeltmelerini rica eder. Çünkü Allah Zülkemal vel cemal’dir. Ebu Mes’ud el-Bedrî’nin anlattığı üzere, Resulullah aleyhissalatu vesselamın namazda omuzlarına eliyle dokunup “Düzgün olun, karışık durmayın, hizayı bozmayın. Sonra kalplerinize de karışıklık ve ihtilaf girer…” demesinde de bu hususa bakan bir veçhe vardır.

O’nun dillere destan infakı, yine ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’nın bir nişanesidir. O, bir kudsî hadiste, âlemlerin Rabbinin kuluna “Sen infak et ki, ben de sana infak edeyim: ver ki verilsin” buyurduktan sonra, şu haberi verir: “Allah’ın cömertlik eli doludur. Gece ve gündüz arkası kesilmez onu azaltamaz. Arz ve semavatın yaratılışından beri Allah’ın infak ettiklerini düşünün…” Buna binaen, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın, kendisinden birşey istendiğinde asla “Yok” demediği bildirilir.

Esma binti Ebubekir’e şöyle demiştir: “Kesenin ağzımı sıkma! Allah da sana sıkarak verir.” Allahu Teâlâ kullarına ne demektedir? “Ey ademoğlu! Enfik, ünfik aleyke!” Yani: “ Sen infak et ki, sana da infak olunsun!” Bir gün, “Size insanların en kötüsünü haber vermeyeyim mi?” diye sormuş, kendi sorusuna şu cevabı vermiştir kendisi: “Allah’tan isteyip, Allah adına vermeyendir.”

Sahabiler, bir gün, “borçluyu sıkıştırmayın” tavsiyesini işitirler kendisinden. Bu da ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’ sırrıyla ilgilidir: “Kıyamet gününün sıkıntılarından Allah’ın kendisini kurtarmasından hoşlanan kimse, borcunu ödeyemeyene mühlet tanısın veya ondan bir bölümünü indirsin.” Öte yandan, kulun kula zelilâne el açması da ona ağır gelir. Burada da bir esmâ-i hüsnâ talimi vardır: “Kim istiğna gösterirse, Allah da onu gani kılar.” Buna karşılık, “Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse, onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” “Allah’ın fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever.” “Allahu Teala kendisinden istemeyene gadab eder.”

Bir adam infakta bulunduğu bir zeminde infakı doğrudan O’na izafe ederek konuştuğunda, yine esmâ-i hüsnâ ahlâkını ders veren bir ikaz işitilir kudsî nebîden: “Ben verici değil (el-Mu’ti) sadece taksim ediciyim. (El-kâsım) Veren ise azîz ve celîl olan Allah’tır.”

Abdullah b. Ömer, Peygamberin bir gününde bu esmâ-i hüsnâ ahlâkının nasıl hayatın her karesine sirayet ettiğini şu olayla örneklendirir: “Resûlullah bevl ederken bir adam ona uğradı ve selam verdi. Ancak Resûlullah selamına mukabelede bulunmadı. Sonra adama özrünü beyan etti: ‘Ben temiz değilken Allah’ı zikretmeyi uygun bulmadım.’”

O, ashâbına şefkati ve yumuşak huyluluğu tavsiye ediyorsa, bu da esmâ-i hüsnâ ahlâkıyla ilgilidir: “Allah Refîk’tir, rıfkı sever, rıfk sebebiyle razı olur, rıfka mahsus bir yardımı vardır ki, şiddet sahipleri bu yardımı göremez.” Ardından, mahlukata merhametle muamele tavsiyesi gelir: “Öyleyse, dili olmayan bu hayvanlara bindiğiniz zaman bunlara konaklama yerlerinde mola verin, dinlendirin.” Âlemler Rabbinin Rahmân, Rahîm, Raûf, Refîk gibi isimlerini hatıra getirerek mahlukata merhameti tavsiye eden kudsî nebî, elbette insanlara merhameti de ihmal etmeyecektir: “İnsanlara merhametli olmayana Allahu Teâlâ merhamet etmez.”

Karanlık dünyamızı aydınlatan, nurdan parıldamalar tâ böylece çoğalır gider, önümüzü, ömrümüzü nur eyler: Allah muhsin’dir; ihsanı sever. Afuvv’dur, affediciliği sever. Halîmdir, hilmi sever… ilâ ahir.

Ârif olan için, Varlığın Sevinci, İnsanlığın Târifi’nin bir gününde esmâ-i hüsnâ ahlâkına dâir bunca işâret, âşık olan içinse, Habîbullâh’ın “Kişi, sevdiğiyle birliktedir” renginde tek bir beşâret (müjde) yeter vesselâm…

Gönüller açılır gûş eyleyenden fasl olur gussa
Ne dem feth-i kelâm olsa kitâb-i hüsn-i bâbından

dua_besmele

‘Alem kaldırsa bir yerde kaçan sultân-ı Bi’smi’llâh
Olur lâhûtiyân ârâyîş-i dîvân-ı Bi’smi’llâh
Sırât-ı Müstakîm’i anla hatt-ı istivâsından
Varır Allâh’a doğru menhec-i âsân-ı Bi’smi’llâh
Tokatlı Ebûbekir Kânî Münşeâtından [v. 1792]

Ne vakit bir yerde Besmele sultânı sancak kaldırsa, O sultânın divanını, ulûhiyet âleminin melekleri süslerler. Besmele’nin ortasından geçen düz hatta bak da Sırat-ı Müstakim (Dosdoğru yol, Hak Yolu) nedir iyi anla: Varır Allah’a doğru, Besmele’nin kolay ve geniş yolu.

Be ile mim arasındaki sin harfinin çekilen yeri, sırat-ı müstakime benzetilmiş ve o köprü şeklindeki çizgi Besmele’nin sonundaki Allah kelimesine varıyor. Diğer yandan da Bismillah demesi insanı kısa ve kestirme bir yoldan Allah’a ulaştırıyor. Hem şeklen hem manen bir terkiple pek lâtif bir inşa ile imbikten süzülerek idraklerimize, Hattat: Hacı Mehmed Nazîf Efendi [v. 1913] kaleminden nazarlarımıza ikrâm buyruluyor elhamdulillah

Kul, O’nun güzel ismi anıldığında, kendi sanal varlığını unutursa o işi bizzât Hak yapar.
Can özünden Besmeleyi çekince, dil yanmazsa BEN yanarım SULTÂNIM

İşin hakîkatini bilene,
Allah’a göre “Kün: OL” emri ne ise,

kul görünenin besmelesi de odur!
[Hz. Şeyhü’l-Ekber v. 1240]

En güzel bir ayna

Ahmed’deki mim perdesini kaldır da bir bak, ardında kim duruyor…salavat_savGelip geçerken günler, hayatın içinde Mu­ham­me­di­yet’in yan­sı­ma­la­rı­nı gö­re­bil­mek, imanın ke­mâ­lin­den olsa gerektir. Zi­ra her şey, bir mer­te­be­nin işa­ret ta­şı­dır ve oradan da bir son­ra­ki­ne da­vet eder. Mü­min, so­nu ol­ma­yan bir yol­da yü­rü­yen ki­şi­dir. Onun eş­ya­ya ba­kı­şı ber­rak ve keskin­dir, ke­sif­li­ğe gö­mül­me­miş­tir. Eş­ya­yı “ol­du­ğu gi­bi” (fark ve cem’ bi­ra­ra­da­lı­ğı içe­ri­sin­de) sey­re­de­bi­len ki­şi­dir mü­min. Kü­für eh­li ise, ka­ran­lık­la­ra bat­tı­ğı için eş­ya­nın “gö­rü­nen” (fark) veç­he­sin­de ka­rar kı­lan kim­se­dir. Ki bu ikin­ci­ler, ba­zen “gö­rü­nen”in as­lı­nı bil­mek nok­ta­sın­da in­sa­nın ye­ter­siz ol­du­ğu­nu, ba­zen de “asl”ın “gö­rü­nen”in biz­zat kendisin­den iba­ret ol­du­ğu­nu id­di­a ede­cek ka­dar bed­baht ve cü­ret­kâr­dır.

Ken­di­le­ri ha­yal­ler içe­ri­sin­de yü­zen­le­rin, şey­le­ri “ol­du­ğu gi­bi” sey­re­den­le­ri hayal­pe­rest­lik­le suç­la­ma­la­rı ne za­val­lı bir tu­tum­dur. Hal­bu­ki eh­li­ne ma­lûm ol­duğu üze­re, eş­ya­nın as­lı in­san ta­ra­fın­dan -Hak ona bil­dir­me­dik­çe- bi­li­ne­mez amma Hak bil­di­rin­ce “gayb” (bi­lin­me­yen) ar­tık “şu­hud”a (şa­hit­lik de­re­ce­sin­de bi­li­nen’e) dö­ner. O se­bep­le mer­te­be­si­ne gö­re her­ke­sin gayb’ı da şu­hud’u da ay­rı ay­rı­dır. Ki­mi­ne gayb olan, bir di­ğe­ri­nin şu­hud’udur.

Su­fi­ler kla­sik bil­gi te­ori­si­ne de­ğer­li bir kat­kı sa­yı­la­bi­le­cek bu fark­lı ve öz­gün ba­kış ile in­sa­nın yet­kin­lik­le­ri­ni ve za­af­la­rı­nı ye­ni­den ta­nım­la­mış­lar­dır. İn­san, bil­mek hu­su­sun­da ne da­ra­cık sı­nır­lar içe­ri­si­ne hap­sol­muş­tur, ne de her şey üze­rin­de ni­haî söz söy­le­yi­ci­dir. Fa­kat o, ipi sa­hi­bi­nin elin­de­ki bir kö­le gi­bi­dir: Şa­yet kö­le (kul), sa­hi­bi­ni (Rab­bi­ni) “cüz’î ira­de­siy­le” mer­ha­me­te ge­ti­rir­se sa­hi­bi ipi bol­laş­tı­ra­rak onun ha­re­ket da­ire­si­ni ge­niş­le­tir ama kız­dı­rır­sa sa­hi­bi de ipi da­ral­tır (cüz’î ira­de, kö­le­nin sı­nır­lı hürriyet ala­nı­dır). Öy­ley­se in­san ‘or­ta’da olan­dır ya­hut bu-ara­da-olan’dır. “Ya bu, ya da şu­dur; bir üçün­cü yol yok­tur!” di­yen­le­re ce­va­ben su­fi­ler “ne o, ne de şu­dur; de­ğil üçün­cü yol, ikin­ci­si da­hi yok­tur!” di­ye­rek in­sa­nın ‘or­ta’da­ki ye­ri­ne işa­ret et­miş­ler­dir. Bu or­ta­da oluş, ki­mi za­man “den­ge”nin işa­re­ti­dir (yet­kin­lik), ki­mi za­man da “or­ta­da kal­mış­lı­ğın” (za­af) ifa­de­si­dir.

Su­fi­le­re gö­re bil­me, “ya/ya da” iki­li­ğin­de açık­la­na­maz ve bil­gi pe­kâ­lâ derecelendirilebilir. Fark’tan cem’e gi­den ve da­ha son­ra “fark ve cem’ bi­ra­dalığı”na dö­nü­şen bil­me se­rü­ve­ni, ey­le­me’den ba­ğım­sız de­ğil­dir: sa’y ve gay­ret ge­rek­ti­rir, ama sa’y ve gay­ret yet­mez; Hakk’ın ih­sa­nı ve inâyeti de ge­re­kir.

Bu bil­me se­rü­ve­nin­de Hakk’ın ih­san­la­rın­dan il­ki Hz. Ri­sa­let­pe­nah’ın (s.a.v.) zat-ı pâ­ki­dir; çün­kü Cenâbı Mev­lâ­na Ce­lâ­led­din’in de­yi­şiy­le, “şa­yet o Yi­ğit, atı­nı ka­ran­lık va­di­ler üze­ri­ne sü­rüp et­ra­fı ay­dın­la­ta­rak yo­lu­mu­zu aç­ma­say­dı, biz­ler yo­lu­mu­zu bu­la­maz­dık.” İş­te yo­lun­dan gi­den­le­re kar­şı bu de­re­ce şef­kat­li olan varlığın sevinci olan O Yi­ğit, ih­sa­nı bol Pa­di­şah’ın ken­di is­miy­le mü­sem­ma kıl­dı­ğı Ga­fur ve Ra­him olan Kâ­mil İn­san’dır [Tevbe:128].

İs­ma­il Hak­kı Bur­se­vî, onun her âlem­de­ki te­za­hü­rü­nün fark­lı ol­du­ğu­nu söy­le­miş ve bu âlem­de (dün­ya­da) Mu­ham­med ola­rak gö­rün­dü­ğü­nü, ha­ki­ka­tın­da Ah­med ol­du­ğu­nu, öte âlem­de (uk­bâ­da) ise Mah­mud ola­ca­ğı­nı be­yan et­miş­tir. Bu isim­le­rin iş­le­ri, görünüşleri elbette bir­bi­rin­den fark­lı­dır. Mü­min­le­rin hep­si Mu­ham­med cep­he­si­ni ta­nır­ken, Ah­med cep­he­si­ni yal­nız ve­li­ler ta­nır ve bu is­min es­ra­rı pek bü­yük­tür. Ha­san Se­za­i-i Gül­şe­nî Sultânımız bir tev­şi­hin­de onu şöy­le an­lat­mış­tır:

Mu­ham­med’dir ce­mâl-i Hakk’a mir’ât
Mu­ham­med’den gö­rün­dü ken­di biz­zât

Hz. Şâ­ri’ vah­ye mu­ha­tap ol­muş ve onu uy­gu­la­mış­tır ki onun eliy­le ve sö­züy­le meydanana ge­len iş­le­rin hiç­bi­ri Hakk’ın ira­de­sin­den ay­rı de­ğil­dir. “At­tı­ğın­da sen at­ma­dın, Al­lah at­tı.” [Enfâl:17] aye­ti bu­nun de­li­li­dir ve yi­ne “Sa­na bi­at eden­ler, an­cak Al­lah’a bi­at et­miş­tir. Al­lah’ın eli on­la­rın el­le­ri üs­tün­de­dir.” [Fetih:10] aye­ti de bu­na işa­ret eder ni­te­kim Hz. Re­sul bi­at­ta eli­ni yu­ka­rı­da tutardı.

Al­lah her şey­de te­cel­li eder ve gö­rü­nür (Zâ­hir) ama bun­la­rın hiç­bi­ri­si za­tî tecelli de­ğil­dir. Za­tıy­la te­cel­li eder­se, ken­din­den baş­ka bir şey bı­rak­maz ve her ne var­sa yok eder. [Mümin:16]

Her şey is­ti­da­dı nis­pe­tin­ce Hakk’a ay­na­dır ama ya­ra­tıl­mış­la­rın en üs­tü­nü olan Kâ­mil İn­san en ber­rak ay­na­dır ve on­da­ki te­cel­li za­tî te­cel­li­dir. Ni­te­kim su­fi­ler “Rab­bi da­ğa te­cel­li et­ti ve onu pa­ram­par­ça et­ti.” [Araf:143] aye­tin­de dağ ile kas­to­lu­na­nı -iş’arî bir yön­tem­le- dağ­lar gi­bi bü­yük­le­nen sah­te ben­lik, cüz’î ira­de, sanal varlık şek­lin­de tef­sir et­miş­ler­dir. Do­la­yı­sıy­la Hz. Mu­ham­med ce­malullah’a en güzel ay­na­dır ve on­dan Hakk’ın za­tı gö­rü­nür. Bu se­bep­le­dir ki, Der­viş Tâ­cî Hazretleri bir tev­şi­hin­de:

Mü­sâ­vî­dir se­ni gör­mek gü­zel Al­lah’ı gör­mek­le
Yü­zün âyi­ne-i nûr-i Hu­dâ’dır yâ Re­sû­lâl­lah
buyurmuştur. Ah­med’de giz­le­nen, ‘Hû’dur. Su­fi­ler bu­nu ifa­de et­mek için per­de-i mîm de­yi­şi­ne sık­lık­la baş­vu­rur ve “Ah­med’de­ki mim per­de­si­ni kal­dır da bir bak, ar­dın­da kim du­ru­yor!” der­ler.

Arap­ça­da “Ah­med: ﺍﺣﻤﺪ” ke­li­me­si­nin ya­zı­lı­şın­da­ki imkân-ı mim har­fi kal­dı­rı­lır­sa, ge­ri­ye “Ahad: ﺍﺣﺪ ” ka­lır. Bir baş­ka de­yiş­le, Mu­ham­med Kâ­mil İn­san’ın va­hi­di­yet (birlik) mer­te­be­sin­de­ki is­mi­dir, Ah­med ise aha­di­yet (teklik) mer­te­be­sin­de­ki ismidir.

Mu­ham­med’den vü­cû­da gel­di ek­vân
Mu­ham­med râ­î vü mer’î vü mir’ât
Su­fi on­to­lo­ji­de var görünenlerin hep­si “Tek Var­lık” ta­ra­fın­dan mey­da­na getirilmiştir hat­ta onun çe­şit­li mertebelerdeki gö­rün­tü­le­ri­dir. Bu mey­da­na gelişin faili, mü­seb­bi­bi Hakk (Vü­cûd-ı Mut­lak), se­be­bi kavl/söz “Kün!, ne­ti­ce­si ise nur­dur (nûr-ı Mu­ham­me­dî). Di­ğer var görünenlerin hep­si, o nu­run çe­şit­li seviye­ler­de­ki açı­ğa çı­kış­la­rı­ndan ibârettir. Ma­dem­ki var olan­lar (ek­vân) Muhamed’den zu­hur et­miş­tir öy­ley­se ba­kan (râ­î), ba­kı­lan (mer’î) ve bak­ma eyleminin ger­çek­leş­ti­ği yer olan ay­na (mir’ât) Mu­ham­med’in ta ken­di­si­dir.

Bu­nu da­ha fark­lı şe­kil­ler­de açık­la­yan mu­ta­sav­vıf­lar da ol­muş­tur ve bu ba­his burada dibi bulunamayacak ka­dar de­rin ve uzun­dur.

Gö­rün­dü çün sı­fâ­tı bî-çün iken Ol
Ni­ce derk ide der­râk ânı hey­hât

Ken­di­si her­han­gi bir se­be­be bağ­lı ol­mak­tan mü­nez­zeh olan Zat-ı Hakk’ın bü­tün isim­le­ri en açık ve ber­rak şek­liy­le Mu­ham­med ay­na­sın­da gö­rün­müş­tür. Bu­nun böy­le ol­du­ğu­nu id­rak et­mek ise doğ­ru­su pek güç­tür çün­kü bu mey­dan­da akıl­lar kes­mez olur. Cenabı Mev­lâ­na’nın me­ta­fo­rik bir şe­kil­de ifa­de­len­dir­di­ği gi­bi “akıl, bu me­se­le­ler­de ça­mu­ra sap­lan­mış eşek gi­bi­dir.”

Baş­lan­gıç­ta sö­zü­nü et­ti­ği­miz epis­te­mik kav­ra­yı­şa bu­ra­da işa­ret var­dır: İn­san, ken­di ba­şı­na Al­lah’ı bi­le­mez, do­la­yı­sıy­la Hakk’ın bil­dir­me­si­ne muh­taç­tır. Ancak O bil­di­rir­se, in­san bi­lenlerden olur. Zün­nûn-ı Mıs­rî Hazretleri’ne Allah’ı bilir misin diye sual edildiğinde “Allah, bu kuluna dilediği kadar kendini bildirmiştir.” buyurmuştur ve yine “Al­lah’ı ne ile bil­din?” suâline karşılığı da “Al­lah’ı Al­lah’la bil­dim.” olmuştur.

Ki bu idrâk Hacı Bayram-ı Veliyullâh Efendimizin ifşâsı ile aynı yerden olasa gerektir:
Bayrâm özünü bildi
Bileni anda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni

Yeniden Hasan Sezai Sultanımızın tevşihine dönecek olursak:
Mu­ham­med şer­hi­dir en­füs ü âfâk
Anı cüm­le be­yân ey­ler ri­vâ­yât

İç­te ve dış­ta olan her ne var­sa -Kur’an (en­füs) ve Kâi­nat ki­ta­bı (âfâk)- Muhammed’in açık­lan­ma­sı­dır, hep­si onu an­la­tır. Oku­ma­sı­nı bil­me­yen ise elbette an­la­tı­lan­dan bi­ha­ber­dir “Al­lah oku­ma­sı­nı öğ­ret­ti.” [Rahman:1-2]

Tevhid bahçesinin güllerinden Hasan Basri Baba’dan bu hakîkat şöyle sızıyor:
Esmâ, sıfat zattan vücûd istedi
Kendi vücûdiyle mevcûd eyledi
Alleme’l esmâ’yı ta’lim eyledi
Oldu âdem ol dem nâtık-ı Kur’an

Do­la­yı­sıy­la Hz. Mu­ham­med ya­şa­yan Kur’an’dır, Kur’an ise ya­zı­lı Mu­ham­med’dir.

Edip Harabî Baba Sultan da bu sırra âgâh olanlardandır:
Hak kendini halka bildirmek içün
İnsânı kendine timsâl eyledi
Kur’ân-ı nâtıkın tefsîri içün
Kur’ân-ı sâmiti inzâl eyledi

Satır-ı Furkân (Kitab-ı sâmit) ile bilinmedi ol Subhân. Sadr-ı Kur’ân (Kitab-ı nâtık) ile bilindi sırr-ı Subhân. Bu sırra agâh olan imsâk-ı kelâm eyledi.

Kitap ve Pey­gam­ber “bir­lik­te­li­ği” -Hı­ris­ti­yan­lar­da­ki gi­bi “bir­li­ği” de­ğil!- hem Ki­tap’ta “Doğ­ru­su si­ze bir Nur [Mu­ham­med] ve apa­çık bir Ki­tap [Kur’an] gel­miş­tir.”) [Madide:15] hem de Pey­gam­ber’in söz­le­rin­de (“Si­ze iki mi­ras bı­rak­tım, on­la­ra uyar­sa­nız yo­lu­nu­zu şa­şır­maz­sı­nız: Kur’an ve ehl-i bey­tim.”) ıs­rar­la vurgulanmıştır.

Bu ki­tap-pey­gam­ber bir­lik­te­li­ği­ni ve Hakk’ın Kâ­mil İn­san’a olan öv­gü­sü­nü (tahmidd) Mu­al­lim Na­ci yaz­dı­ğı na­at­ta:

Hüsn-i Kur’ân’ı gö­rür in­sân olur hay­rân sa­na
Dest-i kud­ret­le ya­zıl­mış hil­ye­dir Kur’ân sa­na
mıs­ra­la­rıy­la di­le ge­tir­miş­tir.

Se­zâ­î cem’ olur Ah­med’de cüm­le
Ne kim var­dır bi­dâ­yât ü ni­hâ­yât

Var görünenlerin hep­si Cenâb-ı Ah­med’de top­la­nır ve bu “her an ye­ni bir iş, oluş, görünüş” [Rahmân:29] ile de­vam eder ki bu olu­şun ne baş­lan­gı­cı vardır ne de bir so­nu …


Bu me­se­le, na­za­rî ola­rak ne­ti­ce bul­maz, ame­lî ir­fan ol­maz­sa da asla bi­lin­mez cânım efendim…

isminebi_salavat

 

İçin dışa zuhûrâtı

Nasıl bir dünyâda yaşadığıma anlam veremiyorum, hayat giderek kısır bir döngü haline geliyor, boğulacak gibi oluyorum… Tâze bir nefese o kadar ihtiyâcım var ki Hû hû Dedem, ben nîdem?

Önce şunu kabul etmeliyiz güzeller güzeli: İnsan dünyada değil dünya insanda yaşamaktadır. Dünyâyı olduğu gibi değil olduğumuz gibi görürüz.

alem2Bütün bunları havsalam almıyor, zihnim bir mengenede gibi… sıkıldıkça sıkılıyor?
İnsan, dıştan içe doğru, duyu organlarından gelen bilgileri (hayâlât) zihninde okuyor, yorumluyor ve bilinçaltına kaydediyor, o gözle âlemi seyrediyor. Yâni beyninde oluşturduğu “veri tabanı ile sınırlı” yaşamı “küçük dünyam” olarak algılıyor.

Dünya bu işte? Görüp bildiğinden başkası var mı ki insan için?
Fakat insanın bir de içten dışa okuduğu gerçek hayat var: Şifre çözmeyi (kuş dili) öğrendiği mikdarda, özündeki hakikati algılayarak, yaşamına geçirebildiği (zuhûrât) oranda mükemmele ulaşabilme imkanına sahip, pek özel bir varlıktır insan dediğin.

Asırlar öncesinden Mısrî sultanımız bu işin parolasını ifşâ etmiş okuyana:
Dışın içe hayâlâtı, için dışa zuhûrâtı
Birinden ol birine tuhfeler her-bâr olur peydâ

Sırf şu beyit açılsa, başlı başına bir dünya görüşü, tevhid anlayışı inşâya yeter de artar erenlerim.

Dıştan murâd, kesret-i şuûnât: bilinmekliğim için “her an bir iş, oluş, görümdeyim” [Rahman:29] buyuranın binbir yüzüdür. İçten murâd ise bir man’a olan zâtının birliğidir ve manâlar sûret giyinmeden görünemezler!

“Kamû zıllı hayâl ancak hakikat özüne hikmettir” yâni dışarda sana var gibi gelen her ne varsa gölgedir (ama senin gölgen), hayaldir (yine senin hayâlin) çünkü bu görüntüleri sana böyle gösteren özündür, içindeki benden içeri olan ben’dir. O halde bu görüntünün kaynağını dışarıda değil içeride aramak lâzımdır!

Şimdi bir süreliğine gözünü kapat gözlerinin içine bak; âlem var mı?
Senin dışında dünyada her ne varsa yoktur. Ne ararsan kendinde ara çünkü her aradığın sendedir.

Gözümü o tarafa yumduğumda dünyadan dışarı çıkmış mı oldum?
Dürtünün içten geldiğini anlayarak yavaşlamış oldun… Zâten nereye bu gidiş nereye! Yavaşla! Bu dünyadan bir defâ geçeceksin… Sadece şimdiyi hisset, akışı durdur da biricik ân’a gel… Nefesinin farkında olursan “anda yaşam provası” derler buna. Zâten içinden çıkılmadıkça dünya bilinmez. “Çağın içinde ama ağın dışında; hayatta ama dünyada değil!” bir ayar veriyoruz kendi kendimize…

Ama acele etmem lazım, bunlarla oyalanamam lâzım hem işlerim yarım kalacak
Burası dünya, burada işler hep yarım kalır!

Dünyânın kendi yansıman olduğunu, içinin dışa yansıması olduğunu farkettiğin anda, dünyadan bağımsız olursun! Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan, iç.eriden bakan uyanır çünkü kapı ancak içeriden açılır! Nasıl gördüğünü değiştir; nasıl değiştiğini göreceksin! İçeride, özünde Hakk’ı bulursan ki pek yakın, sana senden yakın, hep oradadır gizli hazînen olan Hak varlığı! İşte O Hakk’ı (bâtında) bulursan eşyayı O’ndan görürsün, eşyanın hakikatinin de (zâhirde) Hak olduğuna şâhid olursun.

Böyle düşündükçe, neye baktığım ne gördüğüm hepsi silindi gözümden ne varsa bir hayâl oldu şimdi!
Emîn ol, herhangi bir şeye baktığımızda, ilk önce kendimizi görürüz. Benim dediğin bu gözler, sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.

uykudasin

İnsanlığın târifinin bir sözü geldi hatrımıza: “İnsanlar uykudadır ancak öldüğünde uyanır”  Sanırım er kişilerden: A. Schimmel bu hakikatin, mezar taşına nakşedilmesini istemişti?
İnsan doğduğunda ilk rüyâsı başlar sonra her gün, her gece rüyâ içinde rüyâ görür. Meğer uykusunu alanın, bir ân’da can gözünü açıverirlerse o başka…

Bir defa ‘uyanan’ bir daha rüyâ göremez mi olur!
Duyu organlarından gelen bilgilerle sınırlı ve sorunlu beynimizde oluşturduğumuz, sanal benlikle ve “benim gözümle” baktıkça bu dünyayı, bu rüyayı gerçek sanıp uykumuza devam ederiz. Ancak kendi içimize uzun bakışlarla, “bende ben diyeni” tanıdıkça, aslımızın “Öz” olduğunu fark ettiğimizde, rüyadan uyanırız. Ancak o vakit benim dışımda herşeyin “benden çıkan görüntüler” olduğuna şâhid oluruz.

İki gözünün de arkasındaki derin bir boşlukta projekte edilen bir görüntüyü izliyorsun, evet evet için dışa yansımasını izliyor ve adına dünya diyorsun. Her şey sanal, hayal, gölge, yalan, tek gerçek sensin! Herşey senin rüyan! Sense bu beden değil, bu beden örtüsüne bürünen öz’sün!

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Kendine hoşça bir bak, âlemin özü sensin! Hak varlığının gözbebeği, yaradılıştan muradı olan hazret-i insan’sın sen!

Yani ben dünyanın içinde değilim dünya benim içimde!
Günaydınlar olsun! Ne varsa senin içinde! Madem düğümlerin çözüldü, hadi bir abdest al da salat-ı dâimûn’a başla!

Ama âgâh olasın dünya bu, gene aldatır: Yüzümüz kendi özümüze dönük olmalı ki zihin senaryosunda, sanal algılarda kendimizi kaybetmeyelim, aslen kim olduğumuzu unutmayalım, insanlığın, kulluğun hakkını verelim! Yeter ki O güzel gözlerle bakmasını bilelim!

Yok olmadan vâr olmaz, var dahi yoktan olmaz
Anladım çün ben beni, hep görünen Hak oldu
Gül kokanlar gül oldu bülbüle dîdâr oldu
Kaf’tan kaf’a hükmeden mülke Süleymân oldu

Görüntüler bulandıkça bu ân’a bekleriz erenlerim hû! Hakîkat bu!

İnsanlık Kasîdesi

Kasîde-i Âdemiyyet

Dü âlem zâhir u bâtın hakîkat bir işârettir
Dil-i âdemde dem dem çalınan tabl-ı beşârettir
Vaktiyle, şehrin sembolü bir kale fethedildiği zaman çalınan müjdeci davula “tabl-ı beşâret” denirmiş.

Beden farz olsa âlem, can-ı âlem vech-i âdemdir
Zemin ü âsumânın nûru âdemden kinâyettir

Murâdım vech-i âdemden benim, Nûr-ı Muhammed’dir
Oku sen “Rahmeten li’l-âlemîn”i gör ne âyettir
Seni âlemlere rahmet olmaktan başka bir şey için göndermedik. [Enbiyâ:107]

Şu can kim, âdemin ilmine kabil etmedi kalbin
O can sûrette âdem olsa da kârı hasarettir.
Kim ki “allamel esmâ” [Bakara:21] da âdeme tamamı yüklenen bu ilmi kabul etmedi, surette âdem olsa da işi hasrettir, kendini bilmediğinden hakikatine daima bir özlem içindedir.

Oluptur vech-i âdem, nutk ile kalb-i müstesnâ
Cihan kışr (kabuk) oldu, lübb (öz) âdem, nutuk Hakk’tan inâyettir

Yüzüne karşı tutmuştur yüzünü cümle mevcûdât
Ne izzettir, ne devlettir, ne hikmet, ne saâdettir

Nümudârın (nümûne) durur ay u güneşle cümle yıldızlar
Senin zâtından oldu âşikâre, gör ne hâlettir

Göz açıp gördüğün kendi yüzündür zâhir ü bâtın
Gözün yumsan nihânında (gizlendiğinde) nihân olur hüviyyettir

Muhît-i külli şey’, zâtın vücûdunda nihân etmiş
İyânen görmek istersen, nazar kıl gör ne ibrettir
Her şeyi içeriden çepeçevre kuşatan, dışarıdan boşluk bırakmaksızın kuşatan kendi zatını insanın varlığından gizlemiştir. Açıkça görmek istersen Hak gözüyle bak gör ne şaşılacak şeydir.

Yüzün âyinesinde Hak sıfatın âşikâr etti
Söz olup söyleye zât u sıfatından ki gâyettir

Taayünden münezzeh oldu zâtında ulûhiyyet
Sıfatında kemâliyle zuhûr-u ayn-ı rahmettir [Enbiyâ:107]

Senin zâtın sıfatıdır, bu mevcûdât bu meşhûdât
Sıfatında şühûdun ayn-ı cem’-i zât-ı vahdettir

Kadîm ü Kadir ü Hayy u Mürid u Âlim ü Dânâ
Sen oldun, âriyet sanma bunlar, senden asâlettir

Yine kendi yüzündür gördüğün mir’ât-ı âlemde
Basîr isen gözünün gördüğü yüz ayn-ı rüyettir

Semi’ isen söze gel, ey tılsım-ı allemel-esmâ [Bakara:31]
Diyen ve işiten özündurur, gayb u şehâdettir

O âdem kim özün, zâtın, sıfatın eyledi idrâk
Görür kim, gayri yok, zâhir olan sırr-ı mâiyyettir [Hadîd:4 Kaf:16]

O kim zımn-ı mukayyedde, vücûd-u mutlâkı görmez
Değildir âdemoğlu ol, esîr-i dâm-ı mihnettir
Her kim ki sonsuz sınırsız manânın, sonlu, sınırlı ve sorumlu olan âdemin iç yüzünde mutlak vücûdu görmez, öylesine âdem manâsı, hilâfet sırrı mîras olarak kalmamıştır, zahmet yurdu olan dünya tuzağına yakalanmış bir esirdir belki.

Vücûd-u mutlâkın âyinesi insan-ı kâmildir
Bu âyine, kemâlâtıyla ma’nâ-yı hilâfettir

Meâl ol kim: Haberdâr olasın zât u sıfatından
Kişi, zât u sıfatın bilmemek asl-ı dalâlettir

Senin zâtınla kâimdir sıfatın, ey cihân cânı
Bu baş gözüyle görülmez, gören ayn-ı basîrettir

Kaçan zâtın, sıfatın varlığından varlığın alsa
Neden ayrıldığın ol dem bilirsin, vakt-i hasrettir

Muhabbet bâdesin içsen bu neş’ede bilirdin sen
“Sekâhum rabbuhum” dedikleri şerbet ne şerbettir
Yüksek ilim sahipleri; zâhiri görünüşün için dışa zuhuratı, dışın içten yansıması zevkindedirler ve halleri; Rablerinden sunulan ilmin özüne, tüm berraklığıyla kavuşma durumudur. [İnsan:21]

Bu âdem donunu giymezden evvel hangi don giydin
Bu donun hakkını vermez isen sana seyâhattir

Kemâlât-ı ilâhiyye bu sûrette olur hâsıl
Eğer bu sûreti yavı kılarsan (kaybedersen) sonu gurbettir

Bu âdem sûretin canın bürününce neler çekti (transit gelmedin)
Yine devre düşersen, menzîlin esfelde zulmettir

Kamu eşyâya sâri zât durur zımn-ı mukayyedde
Vücûd-u mutlâkın seyr-i tamamı işbu sûrettir

Bu halkıyyet, bu hakkiyyet, bu gayriyyet, bu aynîyyet
Hakîkatte senin zât u sıfâtından ibârettir

Cemâlinin kemâlini, kemâlinin cemâlini
Yüzünde zâhir etti Hak, makâm-ı vâhidiyettir

Hızır derviş lisanından bu nazmın, nâzımı Hakk’tır
Bunu Hakk’tan işiten mahzen-i sırr-ı hidâyettir

Eğer Hızr’ın cemâlini görmeye müştâk isen âşık
Nazar kıl sûret-i İbrâhim’e, eyyâm-ı fırsattır

İmdi cânım efendim, zâhiri Halk olan, kahramân diye sahneye aldığını, Süpermen kostümüyle zîna ederken, hırsızlık yaparken, şahsî menfâat peşinde koşarken, hâsılı kendine zulmederken yakalarsa, o donu üzerinden çıkarıp şehirden sürmez mi?

Bir kul zina işlediğinde iman ondan çıkar ve bir gölge gibi başı üzerinde olur. O kimse o (masiyetten) çekilince geri döner.
Râvi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Râmuz El-Ehâdis [49:5]

Ârife bir işâret, âşığa bir beşâret (müjde) yeter!

Sırf bu manânın tekrâr tekrâr tefekkürü, benlik perdesini aralamaya, uykusunu alanları uyandırmaya yeter bî-iznillâh

BOSNALI HASAN KÂİMΠNA’TI

Bismihû ve bihi nestâin,
Hamd varlığını izhâr eden Allâh’a, salât u selâm zâtı, Hakk’ın zâtına ayna kılınan Habîbullah Efendimiz’e ve yakınlarına ve haklarında “Ashâbım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” buyrulanlara ve “İki torun, Hasan ve Hüseyin, ehl-i sünnetin gözbebeği ve ehl-i cennetin delikanlıları ve Ümmet-i Muhammed’in makbul şefâatçilerdir” ile müjdelenen evlatlarına âittir.

Ehl-i Beyt’in hubbudur lezzet veren eşyâya hep
Âb-ı Kevser’den irer mi katre, münkîre acep
meded_eyEs-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ Resulallâh
Es-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ Habîballâh
Es-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ men kerremehullâh
Ve yâ hayre halkullah,  yâ emîne vahyullâh
Yâ nûr-ı ‘arşullâh, Yâ Hak Habîballâh
Yâ Seyyîd-i veled-i Âdem, yâ Hak yâ destûr

Yâ Beşer-i Hudâ, yâ Nûr-u Yezdân, yâ Merd-i Meydân
Yâ Fettâh Haydar, yâ İmâm-ı Aliyyü’l Murtazâ, yâ Hak yâ destûr

Yâ Haticetül Kübra, ya Fatımatu’l Zehra
Yâ Hulk-u Rıza, ya Hulk-u Cemi’
Yâ İmam Hasan, ya İmam şâh-ı şehîd-i Kerbela,
Yâ Sahibu’z-zaman Meded Mehdî.
Yâ Geylanî Kaddesallahu Sırrahul alî
Yâ Hayru’n Nas, yâ Şeyh-i Enâm
Yâ Hak Yâ Destûr…

Arşın nuru yere indi
Suyun rengi nûra döndü
Hep susuzlar suya kandı
Muhammed doğduğu gece

Vesîle-i şâhânesiyle bizleri yeniden buluşturan ve hakkında “Kerâmât-ı bâhire ve makâmât-ı kâşife ile meşhûr ve ilm-i cifrde mahâret ile ma’mûr ve sâhib-i cezbe olmağla mürettep divanı Bosnevîler mâbeyninde hayli makbuldür” buyrulan Halvetî Kadirî meşâyıhından Bosnalı Şeyh Hasan Kâimî Hazretleri‘nin (v. 1691) “Yâ Muhammed Ahmed Yâ Nûr-ı ‘Arşullâh” nakaratlı müsellesidir ki bir zamanların tevhid meydanlarında, devranlarda besteli olarak gürül gürül çağlar imiş erenlerim:

Ey gönül tâlib isen aşkına Muhammed’in
Gel bu mecliste dönelim şevkine Muhammed’in

Zâkirbaşı, “Es-salâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah” der. Perde perde sesi olan zevatın hepsine teklif ve rica eder: “Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habîbellah; Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ nûr-ı arşullah; es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ seyyide’l-evvelîn ve’l-âhirîn; ve’l-hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn” diyerek nevbeye hitam verilir. Oturulup aşr-ı şerif kıraat olunur. Dua edilerek ttâ böylece tevhîd-i şerife başlanırmış ki ne saâdet ne saâdet…

Biz dahi, aşk ocağından ikrâm olunan feyz ile Murâdi Sultân’ın “na’t ile hemhal olanlara dair hayr duasına” nâil olmak ümidindeyiz; o halde buyrun irfan sofrasına:

DER NA’T-I NEBÎ MEDH-İ NÛR-I ‘ARŞULLÂH
Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün

Gark iken deryâ-yı vahdette felekler mihr mâh
Kendi, kendi birliğine şâhid idi ol ilâh
Bunu deyip kendözüne sırrile ol pâdişâh
Yâ Muhammed Ahmed Yâ Nûr-ı ‘Arşullâh

Vahdet deryâsında felekler, ay ve güneş henüz fark edilmeyip bir ile bir iken (lâ taayyün), ol ilâh (Allâh) kendi birliğine yine kendisi şâhid idi [3:18] “Ey arşın nûru, Ey Muhammed Ahmed” zikrindeydi kendi sırrında…

Dürr-i bî-hemtâ yarattı “kün” deyip ızhâr için
Bî-hurûf ü lafz ü savt ol sûret-i envâr için
Yek nazar kıldı aña bu ‘âlemi âşkâr için
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Varlığın sevincini açığa çıkarmak için, zâtının nûrunun zuhûrundan eşi, benzeri olmayan bir inciyi, o nur sûretinde bir safâ nazarı ile, harfsiz, sessiz âşikâr eyledi: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Feyz-i akdes’ten ‘amâda kodu hubbile dilek
Mülk düzeldi ‘âlem oldı çarha girdi nüh felek
Vahy-i Hak’da dedi ervâh-ı beşer cinn ü melek
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mutlak bilinmezlik âleminde, ilm-i ilâhîde biçim kazanan varlıkların zâhir âlemine çıkmasını yâni a’yân-ı sâbitelerinin istîdâdına göre zuhur etmesini sağlayan bir tecellî  için murâd-ı ilâhi, alemleri değişik mertebelerde muhabbetle vâr eyledi. İlk insan Hz. Adem cesetlerin evveli iken ruhların evveli bütün mahlukatın dilinde O idi: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh  

Eyledi zıyk-ı ‘ademden hem şefâat bunlara
Kangı neye lâyık ise erdi tevfîk cânlara
Gayret-i Hak zâhir oldı çün girildi donlara
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Yokluğun daraltısından istîdat halindeki varlığa şefâat erişti, her kim ezelden yatkınlık olarak her neye lâyık ise, canına tevfik-i ilahi erişti, Hakk’ın kayırması zâhir oldu ve her var bir sûrete büründü, vücût buldu: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Şol “e-lestu bi-rabbikum” vaktinde kıldığı cevâb
Anı ızhâr eyledi bunda ‘ıkâb u bâ-sevâb
Kimi âşkâr kimi gizli bu sözü der bâ-savâb
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Allah’ın ruhları yarattıktan sonra sorduğu, “Elestü bi-rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sual eylediği o ezel meclisindeki ikrar üzre dünyâ aleminde imtihan için bu cevabı doğrulama imkanı doğdu. Kimi açıkça, kimi gizliden “Sen, bizim Rabbimizsin” hitâbını söyler durur: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Korkuya sâlih düşünce nite ola zâlimîn
Bunda özünü kayıranlar anda olur sâlimîn
Bâ-husûsan ola şâfi’ rahmeten-lil-‘âlemîn
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Bu imtihân, zâlimler için korku dolu bir düşüncedri. Oysa burada kendi hakikatlerini gözetenler, orada gam ve kederden, korku ve endişeden uzakta olurlar ki bu da ancak âlemlere rahmet olanın husûsî şefâati ile mümkün olacaktır: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hubb-ı Hakk’a lâyık olan hey ‘aceb ne hâk ola
Çok salavât okuya hem sâhib-i levlâk ola
Yoluna baş oynayanlar ol zamân bî-bâk ola
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hakk’ın muhabbetine lâyık olan, severek yarattığı insan, bedenden ibâret midir ki çürüyüp toprak olsun. Her insan kendi aslı, hakikati ile yeniden tanışmak için çok salavat okumalıdır ki “SEN OLMASAN ALEMLERİ YARATMAZDIM:LEVLAKE MAKAMI” sâhibi ile aradaki mesafeleri kaldırsın. Bu yolda canından geçenler yârın Hak divanında korkusuzca yiğitçesine dolaşırlar: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Def’ olur bunlarla dâ’im ümmete gelse kazâ
Bu hasebde bu nesebde zâhir ü bâtın rızâ
Şeyh ‘Abdü’l-kâdir’in ceddi Resûl-i Murtezâ
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

İşte böyle, (hakikatini bilen) korkusuz Hak erenleri ile ümmetin üzerine gelecek kazâ ve belâ def edilir, bu asâlet ve bu nurun zâhir olduğu soy silsilesi zâhir ve bâtın kazaya rızâ makamındadır. Aynı silsileden gelen Şeyh Abdulkâdir Geylâni hazretlerinin de ceddi kendisinden hoşnut ve râzı olunmuş o resüldür: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Enbiyâ vü evliyâ Hakdır vücûd oldur hemân
On sekiz bin ‘âlem ile bu zemîn ü âsumân
İsm-i a’zam kendi ismi Kâimî yoktur gümân
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

O nurun, varlık âlemine düşen gölgesi nebîler ve velîler Haktır ve âlem boş değildir. Lâ-taayyün âleminden insan-ı kâmil’e gelene dek her ne var ise bu nurdan ibarettir. Varlık bâtında La ilahe illallah, zâhirde Muhammedun Resulullah olduğundan hiç şüphesiz bil ki ism-i a’zâm da kendi ismidir ey Kâimî: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Bâng okunur günde beş kez tâ kıyâmet dem-be-dem
Dîn-i İslâm zâhiren buldu ikâmet dem-be-dem
Putları bâtıl itti işbu ‘alâmet dem-be-dem
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Ezan ile günde beş kez kıyamete kadar dünyanın her yerinde her nefes Hakça hakikat haykırılır. İslam dini, zâhiren salat-ı ikâme ile dâimâ böyle ayakta durur . İşte bu tevhid remzi ile bütün putlar hükmünü yitirmeye mahkumdur her nefes: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Sözün üzre söz bulunmaz ins ü cinn hayrân durur
Bastığın yere göz ermez ne ‘aceb seyrân durur
Senden ayrı câmi’ uçmak ‘âşıka deyrân durur
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

İnsanları ve cinleri hayran bırakmada senin sözünün üzerine söz bulunmaz. Hâssaten mirâcındaki seyre hayran kalmamak ne mümkün; senin dolaştığın yerleri, görebilmek, idrak edebilmek haddimiz değil. Seninle ayrı düşüp cennete uçmak, camide bulunmak aşık için kilisede (kesret) olmak gibidir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hakk ile nâtık olup edyânı bâtıl eyledin
Cümle mahlûku geçip Hakk ile Hak’da söyledin
Hak’dan artık kimse bilmez anda n’itdin n’eyledin
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mirâcında Hak ile konuşup bütün diğer dinleri iptâl eyledin. Varlık sınırının ötesinde, ikincisi olmaksızın Hak ile Hak’ta söyledin. Hak’tan başka kimse bilemez ki orada o anda ne yaptın ne söyledin: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hükm-i Kurân ile zâhir şer’i ibrâz etmeyi
Ehl-i ‘aklı nice mümkün sırra hem-râz etmeyi
Kendinden geçmez ki bula keşf ile râz etmeyi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin getirdiğin kitabın hükmü olan şeriatı ibrâz edenlerin, sırf akılla bu sırları idrak etmeleri, kendi benliklerinden geçmeyenlerin bu yüce sırları keşf etmeleri ne mümkün: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Âlim ü dânâ alub yaptı şerî’at nüktesin
Âşık u sâdıklar aldı bu tarîkat nüktesin
Nedir ol kümmel ki buldu hakîkat nüktesin
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Bu dinin âlimleri, bilginleri şerîat nüktesi ile söz söylediler. Âşıklar ve sâdıklar tarîkat nüktesini aldılar. Nedir o kâmiller ki buldu hakîkat nüktesini: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh.

Şerîatın sözleri hakîkatsiz bilinmez
Hakîkatin sırları tarîkatsız bulunmaz

Feth-i Mekkî yâ Fusûs yâ Mağrib-i Ekber gibi
Şeyh ‘Abdü’lkâdirî yâ Mevlevî rehber gibi
Âleme bir bir gelenler Sâhib-i Kamber gibi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Fütuhât ve Füsûs sahibi Şeyhü’l Ekber gibi ya Şeyh Abdulkâdir Geylâni veya Mevlâna Hazretleri gibi bir rehber olsun hepsi Mâye-i Muhammedîyi, Şâh-ı Merdan olan Hz. Ali Efendimizden mirâs kalan manâyı nesilden nesile, erden ere taşırlar.

Hatm-i mürsel zâhirindir, bâtının hem hâliyâ
Âşikâre ‘âlem içre ‘ilm-i hâl-i evliyâ
Hâtemin hükmü velî sâhib-zamândır mehdiyâ
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Zâhiren nübüvvet seninle son bulduysa da “Levlâke sırrı” gereği bâtında şimdide vâr olan da ancak sensin ki evliyâullah hazerâtının tevhîd hâliyle, ledün ilminden sızarak âşikâr olan da ancak sensin. Mührünün taşıyıcısı Hazret-i Mehdî zamanın sahibidir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mu’cizâtın âşikâre nazm-ı Kur’ân şakk-ı mâh
Ne belâ’-i rû-siyâhdur Bû Cehil ey pâdişâh
Buna şâhid çâr ‘unsur taş ağaç sahrâ giyâh
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Apaçık mucîzelerinden olarak, hem senin âlemi okuma biçimin olan Kuran’ın metni, sözdizimi, manâsı hem de pek çok şâhidi olan “ayın yarılması” hadîsesi ortada iken bunların şâhitlerinden biri olduğu halde cehâlet karanlığında kalan Ebu Cehil’in (nur düşmeyen) kara yüzü ne büyük bir belâdır ey pâdişâh. Ki senden zâhir olan birliğe hava, ateş, su toprak, ağaç, çöl ve otlak dahi şâhid: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hamd-i Hâmid zât-i pâk-i “Kul Hüvallâhu Ehad”
Hazretindir Hak meşhûr ol ki “Allâhu’s-Samed”
Doğmadı doğurmadı birdir vücûdu tâ ebed
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Kulları tarafından sonsuza dek övülen, kemâl sıfatları zikredilerek kendisine hamdedilen manâsına Hâmid hem esmâ-i hüsnâ’dan hem esmâ-i nebî’dendir. Cümle övgüler senden sanadır ki bunda ihlâs sırrı olan “Huvellahu Ehad” mahfûzdur. Senden zuhûr eden bâtınındaki Hak’tır, seni gören Hakkı görmüştür ki bu esrâr ancak “Samediyet” perdesi açılanlara ilân edilir. Kendisinden ikinci bir varlık zuhûra gelmemiştir, kendisini var eden de yoktur, sonsuz-sınırsız tek bir bütündür O: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Zâta lâyık hamd ü kulluk senden özge kim ide
Enbiyâ vü evliyâ çün ‘acz ile gelip gide
Kapı açan cümleye sensin zuhûr u ma’nîde
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

O zâtın hüviyyetini bilen ancak sensin, senden başka kim var ki O’na lâyık hamd, kulluk izhâr ide. Senin manânı taşıyan nebîler, velîler gelirler ve acziyetlerini îtiraf ederek şöyle bir görünüp giderler. Cümlesinden görünen öz de ancak senin manândır: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mûsa’ya nûrun şecerden kendin ızhâr eyledi
Âyet-i “innî enellâh” gördü ikrâr eyledi
Küfr-i zülfün bir kılı Mansûr’u berdâr eyledi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin nûrun Hz. Musâ’ya “İnni enellâh” sadâsı ile bir ağaçtan kendini gösterdi ve Hz. Musâ, o sıfatın ardındaki hakikati görerek ikrâr eyledi. Bir gece misali saçının telinin karanlığı düşünce Hz. Hallâc-ı Mansûr’un üzerine o tele asılıp îdam edildi: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Len-terânî darbesin Mûsî nebîye urdılar
Ümmetine rü’yeti beş vaktde her gün virdiler
Çok mudur çün taht-gâhın ‘arş-ı a’lâ kodılar
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

“Sen, benliğinde oldukça mutlak ben’i göremezsin: Len terânî” darbesini Hz. Musa nebîye vurdular. Oysa senin rabbin ile görüştüğün miracın sembolü olan salâtı ikâme ile “birlikte görüşme” nimetini ümmetine günde beş vakit farz eylediler. Senin ümmetinin kadri bile nebîlerden yüce iken, senin zâtın gibi bir sultânın tahtının bulunduğu makam arş-ı alâ olsa elbet çok değildir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Ümmetin şol denli feth ü nusret ü şevket bula
Hîç verilmiş mi bu devlet ‘âlem içre bir kula
Şevk u zevkin “kâbe kavseyn” ötesinde yol bula
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Sırf, her bir vakti “mirac ihtimali” olan salat-ı ikâme farzı kadar büyük bir fetih, yardım, haşmet olamaz. Meğer böylesi bir idrâk ve saâdet, âlem içinde ümmetinden bir kula nasîb ola, şevkinden zevkinden “ikilikten: azaptan kurtulma makamı” senin elinden ikrâm oluna:  Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Dem ne demdir ola doksan bin kelâmın zât ile
Hem şerî’at hem hakîkat ma’rifet âyât ile
İnse cinne geldin ızhâr eyledin isbât ile
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

O nasıl bir vakittir ki sessiz, harfsiz doksan bin kelâm geçti kendinden kendine. Nice inkârı imkansız deliller şeriat, hakikat ve marifet kapısından geçti. Risâlet gereği insanlara ve cinlere o apaçık delilleri varlığınla ispât ederek âşikâr eyledin: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Cümle cânlar senden oldu, sen bu cânlarda nihân
Bir cihânda eğlenirsin yokdur bu cihân
Bir dil ile söyleşirsin sığmaz anda bu lisân
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Varlğın aslı mâye-i Muhammedî olduğundan sen tohum iken ağaçta gizlisin. Âlemler içre insanın ve kâinâtın adını anılmazken senin nurun, ruhun vâr idi. Mutlak bilinmez olan zât ve ilk tecellisi sıfatı olarak öyle bir dil ile söyleşilir ki o ana lisan sığmaz zira ikilik girer araya: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Bir vesâyitsiz vürûdı kopdurur dilde ilâh
Bu celâlile cemâlin her biri say mihr ü mâh
Kanda baksan ‘âlem içre zerreler olmuş güvâh
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Arası olmadığın için elbette aracısız olarak eriştirir dilde ilâh. Bu celâl yüzünü bir güneş ve cemâl yüzünü bir ay gibi haşmeti ve tesiri vardır. Âlemde her nereye baksan zerrelerin bu hâkikâte şâhid olduğu görülür: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

İbtidâdan ibtidâdır bahr-i vahdet vech-i zât
‘Ayna geldi sûretinle görene cümle sıfât
Şevkin ile zevkin ile zâhir oldı kâinât
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Evvelin evvelidir bir kıyısız ummân olan, vahdet ve zâtının vechi. Kendisi ancak senin suretinle, cümle sıfattan yüz gösterir oldu. “Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim” Şevkin ile, zevkin ile, bâtından zâhire çıktı kâinât: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Olmayaydı olmazidi bu zemîn ü âsmân
Rûh-ı a’zâm sırr-ı zât ü eşref-i halk-ı zamân
Dâimâ nâzın geçer Tanrı katında bî-gümân
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Sen olmasaydın yer ve gök, ruh-u azâm, zat sırrı olan zamanın en şereflisi insan olmazdı. Hiç şüphesiz, daima senin nazın geçer Tanrı katında. Kılavuzlar bizi Hakk’a komaz râh-ı dalâletde / Sözü Mevlâ’sına geçen Resûlullah’ımız vardır. Amân Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

‘Aşkın ile şevke geldi sun’-ı zât-ı kibriyâ
Âdem’in alnında nûrun ‘âleme verdi ziyâ
Secde kıldılar melâik vây ana kim uymaya
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin aşkın ile şevke geldi, Zât-ı Kibriyâ’nın sanâtı. Târih sahnesinde Hz. Âdem’in alnında görülemeye başlanan nurundur âlemi aydınlığa kavuşturan. Meleklerin Hz. Âdem’de görüp de secde kıldığı toprak değil işbu nur îdi, kim bunu tâbi olmaz, O’na boyun eğmezse, aslını bilmediğinden şaşılır böylesine: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mu’cizâtın bir bahirdir enbiyâdır katresi
Sensin ancak kâinâtın intihâ vü fıtresi
Hem kelâm-ı nâtık hem kâğıd hem kitresi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Aklı âciz bırakan mucîzelerin bir ulu ummândır ki, nebîler o ummânda bir damla misâli.  Kâinatın açılışı ve kapanışı ancak seninledir. Hem Kelâm-ı İlâhî’nin söze bürünmüş hâli hem o sözün yazıldığı malzeme hem de o sözü kağıda naşetmeye yarayan hususî irtibatı (zamk: kitre) yine sensin: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Âlem ü Âdem Hudâ aslı vü faslı şeş cihât
Âşık u ma’şûk u kahr u lutf ü iltifât
Senden açıldı bilindi zât ü ef’âl ü sıfât
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Âlem, insan, altı yön yâni mekân ve zaman, asıl öz olan Hudâ’nın faslı, açılmış, türlü mertebelerde açığa çıkmış hâlidir. Seven ve sevilen, kahır ve lütûf ve iltifât mayasını senden alarak zuhûr edip bilinir oldu: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Küfr ü şirk içinde kalırdı halk bilinmezdi ‘aceb
Merhabâ geldiñ vücûda oldun a’yâna sebeb
Dîn-i İslâm’dır açıldı senden ey Şâh-ı ‘Arab
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Eğer sen olmasaydın, örttüğü kendi hakikatiyle küfür ve şirk hali içinde kalan halk, “bilinmekliği muradıyla var edilen” zâtın hakikatini bilemezdi, ancak senin vücûda gelmen ile apaçık görülür oldu senin sıfatlarından O’nun eseri. Ey Arabın şâhı, murâd-ı ilâhi’de bir tohum misâli gizli olan İslâm dini senin vücûdunla çiçek açtı: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Ka’be’yi büt-hâne buldun feth idüb pâk eyledin
Bir nefesle ehl-i şirkin sînesin çâk eyledin
‘Irk-ı Bû Cehl’[i] kesip şeytânı gamnâk eyledin
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Zat makâmının sembolü olan Kabe-i muazzama, fetihten önce nice türlü putlar ile doluyken, senin elinle şirkten temizlenip tertemiz oldu, aslî hâline döndü. Nefhâ-i Rahman olan El-Hâdi tecellîsi nefesinle şirk ehlinin kalplerini aslına mayaladın. Ehl-i şirkin tecessüm etmiş hali olan Ebu Cehil ve zürriyetini kesip El-Mudill tecellisi şeytânı kedere saldın: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

On sekiz bin ‘âlemi kıldın musahhar tapına
İns ü cinn ile melâik kulluk eyler bâbına
Enbiyâ vü evliyâ müştâk olurlar kapına
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Onsekiz bin âlemi emrine teslim olup huzurunda boyun eğerler. İnsanlar, cinler ve melekler kapına kulluk eylerler. Nebîler ve veliler senin hasretini çekerler: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mülkün oldu ‘arş-ı a’lâ nüh felek yedi zemîn
Gökdeki şol dört mukarreb biri Cibrîl-i emîn
Yerdeki ekmel vezîrin çâr-yâr-ı hâkimîn
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

En yüce arş, dokuz kat gök, yedi kat yer senin idâren altındadır. Semâdaki Hakk’a yaklaştırılmış dört melek ki biri emîn olan Cebrâil’dir ve yerde pek kâmil buyruğunu yürüten Hazeratı Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali senin buyruğunu okur: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Yere geçti çok kilîsâ doğduğun dem anadan
Nice yüz bin ‘âlem ızhâr eyledin yek dâneden
Yeğ durur bir sâde mescid nice bin büt-hâneden
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin doğumunla şirkin, kesret yanılgısının sembolü pek çok kilise yere geçti. Zîra bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Nasıl noktadan, harfler, cümleler, kitaplar hâsıl olursa sen gibi bir tohum, maya ve nûr ile bir taneden yüz bin âlem açığa çıktı. Bu tevhidin âlemlere yayıldığı vahdet sembolü sâde bir mescitten, nice bin puthane, kesret sahnesi daha üstündür: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Her nebîye bir mu’ayyen mescîd ola kulluğa
Cânları mürgı yetişmez bu dikensiz güllüğe
Senden ayrı Hakk’ile kimler ider bu yolluğa
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Her nebî için kulluğa tahsîs edilen belirli bir mescid verilmiş iken yeryüzünün her yeri sana ve ümmetine mescid kılınmıştır. Diğer ümmetlerin, can kuşları böylesi mahzâ saâdete, dikensiz güllüğe yetişemezler de ümmetinden olmanın hasretiyle yanarlar. Mirâcınla Hakk ile olan seyrine, ümmetine ne güzel bir sünnet bıraktın: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Cümle mümkin secde-gâh ola saña vü ümmete
Bir hakîm-hâzık iremez ‘aklile bu hikmete
Senden ayrı kim var ola kasd ide bu himmete
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Her mekân, her can sana ve ümmetine secde mahallidir ki aklını kullanarak bu hikmete hiç bir düşünür, usta filozof akıl erdiremez. Bu ihsâna senden başka kim niyet eyleye: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Oldu hep Îrân ü Tûrân Hind ü Sind ü ümmetin
Umarız işbu diyâr-ı Üngürûs’dur hikmetin
Hükm-i feyyâzile ola işbu fethe himmetin
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Fars, Türk, Hind, Pakistan illeri hep senin ümmetinden oldu, umarız ve dileriz ki Üngürüs (nazım-ı muhterem döneminin Macaristan civarı) illeri de feth olunur, senin hükmün bu topraklara da feyz verir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Şeyh ‘Abdü’l-kâdir’iñ sâhib-tarîkat bendesi
Kâimî müflisdir el-hak ‘âşıkân efgendesi
Enbiyâ vü evliyâ Hak yek-nazar turfendesi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Şeyh Abdulkâdir-i Geylâni’nin yolunun bendesi olan (nâzım-ı muhterem) Kâimî müflistir ve gerçekten aşıkların en düşkünü, çâresizidir. Nebîler ve velîlerin Hak olan bir nazarı ile tazecik ortaya çıkmış bir şeydir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Lutf-ı pâkindir erişti bu otuz yıllık oruç
Devr-i mehdîdür dem-â-dem ‘afv olunsa bunca suç
Hürmetin’çün ola âsân ümmetine cümle güç
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Otuz yıllık söz orucu hitamında tertemiz ihsânın erişti bu na’t-ı şerîf vücûd buldu. Sahib-zaman’ın hidâyetiyle uyanınca her nefese affolunsa bütün suçlar. Ümmetin içine düştüğü bütün zorluklar, senin hürmetine kolaylaştırılıverse: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Şol mahabbet hürmetiçün Hakk’ile arandadır
Bu taraf ahvel baksan ümmetin nîrândadır
Nusret-i Hak her zamânda bir dil-i vîrândadır
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Habîbullâh olan zâtın ile Hak zâtı arasındaki muhabbet hürmeti için dileriz ve dileniriz. Zîra günahlarında ötürü ümmetinden tarafa, vahdetten kesrete eğer iltifat nazarıyla bakmazsan, biz de ikilikte, ateşlerde kalırız. Allah’ın yardımı her zamanda bir kâmilin gönlünde, kederli kalptedir:  Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Nefs ü şeytân azdurubdur ümmetini ser-te-ser
Şer’ini tutmazlar imiş kılıcı nice keser
Sen kerem-kândan umarız merhamet yeli eser
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Ümmetin hepsini, nefs ve şeytan azdırdığından, şeriat-ı garra-i Muhammedî’yi emrini tutmazlar, tevhidden uzak bu haliyle ümmet olarak güçlerini kaybettiler, kılıçları kesmez oldu. Sen cömertlik kaynağısın, kerem eyle bir merhamet rüzgârı essin de üzerimizdeki gaflet bulutları dağılsın: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Sensin ol hulk-ı ‘azîm ey rûh-ı a’zam Mustafâ
Sûret-i insânda şer’iñ hükm ider kâf’dan kaf’a
Mu’cizâtın tab’-ı ‘ilmi çâr-yâr-ı bâ-safâ
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Pek yüce bir ahlak [Kalem:4] diye övülen, seçilmiş ruh-u azam sensin. İnsan sûretinde hükmün tutulur baştan başa cümle varlık ülkesinde. Mucizelerinin ilim suretinde tabiatında mevcuttur o dört safâlı sevgilinin; hzerâtı Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali’nin: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

İhtiyâr-ı hâdim-i şer’in olan server gerek
Nefsinin ârzûların zabt eylemiş bir er gerek
Lâyık ola hizmetine böyle kutlu ser gerek
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin tesis ettiğin parlak şeriâtı, aşk ve irfân kanuna hâdim olmayı seçen, insan-ı kâmiller (hadîmu’l fukâra), kavminin (dervişler)  ileri geleni olsa gerektir. Nefsinin arzularını kontrol altına almış bir can gerek ki ancak böyle kutlu bir inanç eri layıktır sen gibi bir yüce Sultân’ın hizmetine: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

O’na salat ve selâm olsun, O’nun Hak katındaki hürmeti mikdarınca…

Aşıklar kutbunun,
Varlığın yağmaya verdi erdi manâ-yı Resûl
Ol kapudan gir içeri yürü var kıl a hazır

buyurduğu makamda, varlığın sevincinin şefaâti, erenlerin himmeti, Murâdî olan nefesiyle “Âhir Muhammet nûru balkıdı içimizden” zevkinin ikrâm olunmaklığı niyâzıyla hû

menehabbeAşk kervânı gelsin hele, yol görünür elbet kalbe
Madem “mer’ü men ehâbbe” gurbet nedir yâ Nebî
Salli ala Habibinâ Ahmed, Muhammed, Mustafâ

Tasavvuf’un Aslına Dâir

Son devir insân-ı kâmillerinden Hüseyin Rahmî Yananlı (v. 2013) üstâdın Mehmed Ali Aynî’den (v. 1945) müntakilen hazırladığı “İslam Tasavvuf Tarihi” isimli çalışmasının sonuna ilâve ettiği, tasavvufun en doğru şekilde nasıl anlaşılması gerektiğine, tasavvufun ruhuna, işin özüne dâir işbu gönül yazısı, gölgelerden usanmış, aslına susamış gerçek tâliplere ikrâm olunur…

tasavvuf_minyatur

Tasavvuf Kelimesinin Aslı ve Anlamı
Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği, aslının ve anlamının ne olduğu hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu kelimenin kökünü, doğuya Çin ve Hind diyarlarına kadar götürdüğü gibi kimisi de batıya eski Yunan ve Roma kültürüne dayamak istemiştir. Nitekim onun Sanskritçeden geldiğini ileri sürenler bulunduğu gibi eski Yunancada “sofos” kelimesinin Arapçalaşmış şeklinden ibâret olduğunu söyleyenler de vardır.

Sofos: Yunanca “sophia”. “Yunan dilinde bilgelik için kullanılan sıfat. Sokrates’te, insanı iyi kılan, insanın doğasını gerçekleştirmesini ve mutluluğa erişmesini sağlayan, neyin iyi ve neyin kötü olduğuna ilişkin bilgi, pratik bilgelik. Aristoteles’te ise, en yüksek entelektüel erdem olarak tanımlanan teorik bilgelik. İnsanın biricik ve tanrısal bir şey olan doğası sayesinde ortaya çıkan, vâr olan her şeyin ilk ilkeleri üzerinde düşünmek ve akıl yürütmekle, ezelî-ebedî, olduğundan başka türlü olamayan, değişmez ve zorunlu varlıkların bilgisiyle gerçekleşen ve insanı Tanrı’ya gerçekten yaklaştıran bilgelik türü. Aynı zamanda deneyim ve sevgi ile algılanabilen bilgi demektir. Pythagoras’a bir öğrencisi “Siz bir sofos’sunuz.” dediğinde; “Hayır” der Pythagoras, bilginin sevgi ile deneyimlenebileceğini vurgulayarak “Ben philo-sofos’um: Bilgeliği seven” der.

Bu görüşler yanında Tasavvuf kelimesinin Arapça’da “yün” anlamına gelen “sof” kelimesinden türetilmiş olduğunu iddia edenler de var. Bunlara göre daha önceleri Hazret-i İsa’nın havarileri, ondan sonra Hristiyan rahiplerin zühd ve takva yolunda olanları, inzivaya çekilip riyazetle nefslerini terbiye ederken sâde ve gösterişten uzak olan yün elbiseler giyerlerdi. Bu sebeple yün elbise giymek, tevazunun, inzivâ ve riyâzet yolunu seçenlerin alâmeti oldu. Daha sonraki asırlarda bu gelenek Müslüman sûfilere de geçti; böylece onlar da Hristiyan râhipler gibi dünyadan el etek çekmelerinin, riyâ, kibir ve gurur elbiselerinden soyunmanın alâmeti olmak üzere sof elbiseler giymeye başladılar. Bundan dolayı onlara “sûfiyyun” ve mesleklerine de “tasavvuf” denildi.

Diğer bir görüşün açıklamasına göre tasavvuf kelimesi “sofa” kelimesinden gelmiştir. Bunun da sebebi, Resulullâh Efendimiz’in hususi ve mahrem sohbetlerine devam eden seçkin sahabenin Peygamberimizin mescidinin sofasında toplanmaları ve işleri Resulullâh Efendimizin irşatlarıyla ilahî hakikatleri anlamak olan bu faziletli sahabenin “ashab-u sûffe: sofa ehli” adıyla tanınmış olmasıdır. Sonradan bunların yolunda gidenlere onlara nisbetle “sûfiyyun” denilmiş ve daha sonra bu yol, ilkeleri, esasları ve usulleri tedvin edilen bir ilim ve irfan mesleği hâline getirilerek tasavvuf adı ile anılmaya başlamıştır.

Suffe: Mescid-i Nebevî’nin bitişiğinde yoksul sahabilerin barınması için yapılan ve giderek bir eğitim kurumu haline gelen yer. Sözlükte “gölgelik” anlamına gelen suffe, Mescid-i Nebevi’nin giriş kısmında Medine’de evleri ve kalabilecek yakınları olmayan sahâbilerin barınması için yapılan mekânın adı olmuştur. Burada kalan ve çoğunluğunu muhacirlerden oluşan topluluğun “ashabü’s-Suffe, ashab-ı Suffe” veya “ehlü’s-Suffe, ehl-i Suffe” denilmiştir. Ashab-ı Suffe, ihtiyaçları Resûl-i Ekrem ve zengin sahabiler tarafından karşılandığı için “adyafül-islam” (müslümanların misafirleri), Çeşitli kabilelere mensup olmaları dolayısıyla “evfad” diye de isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber, Medine’ye hicretinin ardından Mescid-i Nebevî’yi inşa ettirirken ailesine ait odaların yanı sıra mescidin güney tarafına düşen giriş kısmında kimsesiz fakir sahâbilerin barınması için bir gölgelik yaptırdı. Kâbe’nin kıble olmasıyla birlikte bu gölgelik mescidin kuzeyine alındı, daha sonra genişletilen Mescid-i Nebevi’ye dahil edildi. Gerek Mekke muhacirlerinden gerekse daha sonra İslam’ı kabul edip Medine’ye hicret edenlerden yoksul, bekar ve yakını bulunmayan sahâbiler burada kalıyordu. Ayrıca ensar’dan ve Abdullah bin Ömer gibi evleri olan muhâcirlerden bazılarının Suffe ehline imrenerek onlarla birlikte kaldıkları ve onlardan sayıldıkları bilinmektedir. Yeni katılanlar veya evlenip ayrılanlar olduğu için ashab-ı Sûffe’nin sayısı sürekli değişiyordu. Çeşitli zamanlarda kalanların toplam sayısının 400’e ulaştığı ifade edilmektedir. Medine’ye gelip orada bir tanıdığı bulunmayanlar ve Medine’ye gelen heyetler de genellikle Suffe’de ağırlanırdı. Hurmaların hasat zamanı gelince herkes gücüne göre hurma salkımlarını getirir, mescide asar, ehl-i Suffe karınlarını bunlarla doyururdu. Ashâb-ı Suffe’den güç sahibi olanlar, gündüzleri mescide su taşıyarak ve dağdan getirdikleri odunları satarak ihtiyaçlarını temin etmeye çalışır, geceleri de Kur’an tilâveti ve ilimle meşgul olurlardı. Bununla birlikte Ashâb-ı Suffe geçim darlığı içinde zâhidâne bir hayat yaşıyordu. Hatta pek çoğunun üzerine giyebilecek uygun bir elbisesi dahi bulunmadığına ve bazılarının açlıktan dolayı namazda ayakta durmakta zorlandıklarına dair rivayetler vardır. Kur’an’da “kendilerini Allah yoluna vakfedip yeryüzünde dolaşarak geçimlerini sağlama imkânı bulamayan yoksullar” ifadesiyle [Bakara:273] bütün zamanlarını Resûl-i Ekrem’i dinlemeye ayırmaları sebebiyle geçimlerini kazanamayan Ashâb-ı Suffe’ye işaret edildiği bildirilmektedir. Suffe, Ashâb-ı Suffe’nin vakitlerini Resûlullah’ı dinleyip ondan İslâm’ın esaslarını öğrenerek geçirmeleri dolayısıyla kısa zamanda bir eğitim kurumu haline geldi. Zaman zaman Kur’an’ın nüzûlüne şahit olan Suffe ehli, Hz. Peygamber’e sorular sorarak birçok meselenin aydınlanmasına vesile olurdu. Başta Ebu Hureyre olmak üzere çok hadis rivayet eden sahabiler burada bulunurdu. Ebû Hüreyre, diğer sahâbîlerin neden kendisi kadar hadis rivayet etmediklerini soranlara muhacirler çarşıda ticaretle, ensar da malları ve mülkleriyle meşgulken ehl-i Suffe’den biri olarak Resûlullah’ın yanından ayrılmadığını, diğer sahâbîlerin bulunmadığı meclislere katılıp onların duymadığı hadisleri duyup ezberlediğini söylemiştir. Suffe ehlinin İslâmî ilimlerin gelişmesine doğrudan etkisi olmuştur. İslâm hukuku alanında ortaya çıkan ehl-i hadîs ve ehl-i re’y ekollerinin ilk temsilcileri kabul edilen Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Mes‘ûd gibi birçok sahâbî de Suffe’den yetişmiştir. Bunun yanında ilk dönem zühd hareketlerinin ehl-i Suffe ile başladığı, Suffe’nin tasavvufun nüvesini teşkil ettiği kabul edilmektedir.

Bütün bu görüşlerde zaman zaman birer hakikat pırıltısı görülmekle beraber hiç biri tek başına ve tamamıyla tasavvufun aslını tatmin edici bir açıklıkla ortaya koyamamıştır. Esasen bunların hiç biri tasavvuf ehlinin görüşlerini yansıtmaz. Çünkü hiç bir tasavvuf ehli bu yolda dışa dönük bir fikir beyan etmemiş. Belki de onlar, onun sözüyle meşgul olacak yerde kendisiyle meşgul olmayı tercih ettiklerinden böyle hareketi tercih buyurmuşlardır. Böylece bunlar, tasavvuf konusuna dışarıdan bakanların sözleri olarak kalmıştır.

Sayılmayız parmak ile
Tükenmeyiz kırmak ile
Taşramızdan sormak ile
Kimse bilmez ahvâlimiz

Onlar da ne gariptir ki Mevlânâ Hazretleri’nin âmâ fil bakıcıları gibi tasavvufu karanlıkta el yordamıyla tanıyabildikleri kadarıyla tanıtmaya kalkınca ortaya böyle çelişkili ve zaman zaman oldukça acayip tavsifler çıkmıştır.

Önce şunu belirtmek gerektir ki tasavvuf, ezel ile ebedi, insanın sırrında ve Allah’ın hakikatinde birleştirerek mutlak tevhîdi gerçekleştiren bir meslek (yol ve gidiş) olduğu için onun başlangıcı ve sonu yoktur. Bu itibarla o, Hind, Çin, eski Yunan ve Roma medeniyetlerinden çok eskidir ve bütün bu medeniyetlerle beraber daha unutulmuş nice eski medeniyet ve çağları da içine alır. Öyle ki onun feyzi, etkisi ve hükmü dışında hiç bir çağ, hiç bir topluluk ve kişi yoktur. Ancak onu hisseden, farkeden, bilen veya bilmeyenler vardır. Bundan dolayı tasavvufun bazı ilkelerini insanlığın herhangi bir çağında veya herhangi bir kültür topluluğunda görmek her zaman mümkün olup bunda şaşılacak bir şey yoktur.

Asıl şaşılacak şey, onun ilke ve esaslarından tamamen yoksun olan herhangi bir topluluğun var olabileceğini düşünmektir. O ki Allah’ın hakikati, insanın özü ve mayasıdır, ondan mahrum olan bir insan topluluğu tasavvur etmek hiç mümkün müdür? İşte bu beşeri ve evrensel özelliğinden dolayı insanlık tarihini inceleyen bilginler tasavvufun çeşitli eserlerini hemen bütün büyük medeniyet ve kültür toplumlarında müşahede ederek onun şu veya bu kültür kökünden geldiği hususunda bazen tereddüt, bazen de saplantılara düşmüşlerdir. Bu sebeple tasavvufun kaynağını yalnız bir kültür topluluğuna hasrederek oradan çıkıp bütün büyük dinlere yayıldığını sanmışlardır.

Halbuki tasavvuf, ilk insan ve ilk vahy ile arz üzerinde zuhura gelmiş bir ilâhî tecelli ve ilmî harekettir. Çünkü tasavvuf, insanın aslına dönüşünün, başlangıçla sonu tevhid edişin yörüngesi, önceleri bilmediği ve tanımadığı için Allah’dan korkuyla kaçan kulun Rabbinden ve Rabbin de kulundan razı olarak dönüp Rabbine varışının teminatı olan bir terbiye ve irşat (yetişme) yoludur.

Bu bakımdan tasavvufun başlangıcına ait hikâyeleri, insanlığın arz üzerinde başlangıcını temsil eden Hazret-i Adem’in yaratılışı, nefsine uyduğu için Cennetten kovuluşu, tekrar tevbe ile Rabbine yönelişi hikâyesiyle birleşir. Ondan sonra gelen bütün peygamberler, aynı yoldan yetişerek önce Allah tarafından velâyet sırrına mazhar kılınıp kalp içre vahy alacak kemâl seviyesine yükseltilir.

Bu suretle Allah’dan aldıkları haberleri nübüvvet makamından insanlara tebliğ ederek Allah indindeki dini, insanlar arasında yaymaya çalışırlar. Böylece Allah katındaki yegâne din olan İslâm dini ve onun özü olan “kâmil insan yetiştirme yolu”, Hazret-i Adem’den günümüze kadar kesintisiz olarak devam edegelir. Bu öz ezelî olduğu için ebediyete kadar da böylece devam edeceği şüphesizdir.

Tasavvuf kelimesinin nereden geldiğine gelince, onu dışından inceleyenlerin gözlerinin hep dış görünüşlere takıldığını* bu yüzden onun sof’tan veya sofadan yahut Yunanca Sofos’tan geldiğini ileri sürdüklerini söylemiştik.

Bu konuda, görünüşle özü, iç ile dışı birbirine uymayan insanlar anlatan güzel bir hikâye vardır. Yazarın murâdına misal teşkil edecek bu güzel hikâye şöyle: Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır. Ve ona sorar: “Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?” Derviş kendini savunur; “Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Baktım kaçmıyor, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.” Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki; “Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış, tuzak kurmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?” Kuş kendini savunur. “Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’ı heryerde hazır ve nazır bilirler, diye düşündüm ve kaçrnadım.” Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasa kısasın yerine getirilmesini ister. “Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder. Kuş o anda; “Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır. “Neden” diye sorar Hz. Süleyman. Kuş sebebini şöyle açıklar; “Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar… Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın… Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra zâhire bakıp içi dışı bir olmayanlara aldanmasın!”

Tasavvufa içeriden bakanların kesin görüşlerince bunlar birer benzetmeden ibaret olup tasavvuf ehli mesleklerinin isimlerini böyle kendi nazarlarında son derece önemsiz ve sathi olan şeylerden almış olamazlar. Onlar, insan gönlüne, insan gönlünün arınmışlığına, saflığına, temizliğine ve berraklığına kıymet verdikleri ve başka hiç bir şeyi o değerde tutmadıkları için mesleklerinin adı da bu “saf” kökünden alınmış olsa gerektir.

Gerçekten bu kelime kökünden baktığımız zaman tasavvufun anlamının yerli yerine oturduğunu görürüz. Öyle ki bu “saf” kökü üzerine oturduğu zaman “tasavvuf” kendi özünden aldığı feyzle dal dal gelişip yaprak yaprak açılarak rengârenk çiçekler ve nice lezîz meyveler verir.

“Saf” kelimesi, başka şeylerden arınıp sırf kendi aslî mahiyetinden ibaret kalmış nesnenin sıfatıdır. Saf altın, saf su gibi deyimler nasıl o şeyde altından başka şeylerin ve sudan başka nesnelerin temizlendiğini, altının sırf altından ve suyun sırf sudan ibaret kaldığını ifade ederse Adem aleyhisselâm hakkında “Safîyullah” tabirinin kullanılması da onun Allah’dan gelen arı-duru fıtratının, saflığını bozan bütün gayriyetlerden tamamen temizlenmiş olduğunu ifade eder. Böylece Adem hakkında kullanılan ve tasavvufun kökü olan bu tabir, hem tasavvufun ilk insanla başladığını ve hem de onun gayesinin insanı yaratılışındaki ilk saflığa eriştirmek olduğunu gösterir. Nitekim değil insanlığın, varlığın gayesi, dinin tamamlayıcısı, kâmil insan yetiştirme (tasavvuf) ve tevhit yolunun başı ile sonunun birleştiricisi, peygamberlerin başı ve peygamberlik yüzüğünün kaşı olan son peygamberin isminin de aynı kökten gelen “Mustafa” kelimesi olması bir tesadüf değildir. “Saf” kökünden “Mustafa” ismine kadar gelen birçok sıfat ve fiil isimleri daha vardır ki hepsi de tasavvufla doğrudan doğruya ilgilidir: Saf, safi, safvet, safa, asfiyâ, tasfiye, musaffa, istifa, Mustafa gibi… Tasavvufun yün, aba veya başka bir şey giymekle ilgisi olmayıp tam aksine bu gibi dışını süslemekle ilgili riya giysilerinden soyunarak gönül saflığı kazanmakla ilgili olduğunu en yetkili mutasavvıflardan Niyazi-i Mısrî Hazretleri sofilik iddiasında bulunan “gösteriş dervişine” hitaben şöyle ifade buyuruyor:

Gel ey sofi, çıkar sofu kıl insaf
Ko suret düzmeği, kıl içini sâf

Riya ile bu ömr-i nâzenini
Nice bir sarf edip edersin israf

Arıt pâk eyle kalbin, eyle hâlis
Beğenmez böyle kalbi, anla sarraf

Oğlanlar Tekkesi şeyhi ve Yunus Emre gibi yaşadığı devre göre çok duru bir Türkçe ile derin tasavvufî zevkleri terennüm etmiş “Dil-i Dânâ” sahibi İbrahim Efendi Hazretleri de tasavvufun çeşitli yönlerden bir çok tariflerini kapsayan ünlü “Tasavvuf” manzumesinin bir beytinde diyor ki:

Bu âb u kil libasından tasavvuf âri olmaktır
Tasavvuf cism-i sâfi, nur-u Yezdân olmağa derler

Tasavvuf “kul kefâ bi’llâh” ile davet dürür halkı
Tasavvuf “irci’î” lafzıyle mestân olmağa derler

Bu tariflere göre tasavvuf, ilk saflığa, fıtri pâklığa erişmek, gönle sonradan karışmış ve kalbe bulaşarak gayb nurlarının tecelli zeminini bulandırmış olan masivâyı gönülden tasfiye etmek cehdidir. Bundan dolayıdır ki tasavvufa “nefsin temizlenmesi ve ruhun tasfiyesi” yolu denilmiştir. Sünbülzâde Vehbî’nin şu beyti bu mânâyı ifade edicidir:

Okusan ilm-i tasavvuf ne zarar
Pâk bil tasfiye-i bâtın eder

Aynı kökten gelen “mustafa” kelimesi de “tasfive edilmiş. arıtılmış ve süzülmüş” anlamına gelir. Bazı karışık ve bulanık şeylerin arınmış ve süzülmüş halini anlatmak için kullanılır.

Hâfız Şîrâzî’nin şu beyti de aynı arı duru muhtevaya sahiptir:

Pâk u sâfî şov u ez çâh-ı tabîat be der ây
Ki safâyî ne-dehed âb-ı türâb-âlûde
Arı duru bir hale gel de tabiat kuyusundan çık. Bulanık suyun safâsı olmaz ki!

Arı su, saf içki, süzme bal anlamına gelen “mâ-i musaffa, câm-ı musaffa, asel-i musaffa” terkiplerinde de geçer. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Muhammed sûresinin 15. ayetinde “süzme bal” terkibiyle şöyle geçmektedir: “Cennette bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeven sütten ırmaklar, içene lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan (asel-in musaffaen) ırmaklar vardır.”

Musaffa kelimesivle yapılan terkipler edebiyatımızda çok kullanılmıştır. Aşağıdaki beytinde Şemsi Paşa onu “saf içki” terkibi içinde tasavvufî ve mecazî anlamda kullanmıştır:

Muhabbet bezmünin nûş etmeyen câm-ı musaffâsın
Çeker gerdûn-u dûnun yüz bin türlü kavgasın aynen

İlâhî aşk ve muhabbet meclisinin saf sohbet içkisini içmeyen kimse, bu alçak dünyanın yüz bin türlü kavgasını açık seçik, olduğu gibi çeker.

Bu meyânda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın semâzen tarifi pek hoştur: Gerçekten musaffâ ruh hâlinde iki yana açık kolları ve rızâ ile bükülmüş boyunları ile döne döne semâvâta çıkıyorlardı…”

Yine aynı kökten gelen “ıstıfâ” kelimesi de tasavvufun temel tabirlerindendir. Istıfa, arınma, seçilme, sonradan karışan yabancı nesnelerden temizlenip kendi aslî mahiyetinden ibaret kalma, aslına rücu etme gibi geniş ve derin anlamları kapsar. En saf ve temizini seçip alma, seçkin duruma getirilme anlamında “Mustafa” ismi de bu kelimenin masdarı olarak ondan türemiştir.

Bu ıstıfâ manası Fuzûli sultânın dilinden su olup yâre akar:

Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüptür (serper) mu’cizâtı âteş-i eşrâra su

Bu isim, alemlere rahmet olan Peygamberimizin, izafet ilişkilerinden ve mâsivâ gölgesinden tamamen arınmış olarak yüksek ahlâkı ve temiz fıtratı ile âlemler içinde temayüz etmiş, böylece Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş, başlangıçta ve sonda seçkin kılınıp üstün tutulmuş olduğunu ifade eder. Adem’deki safîyullah fıtratı, Adem’in gönül aynasının mâsivâ tozlarıyla gölgelenmesinden ve böylece İlâhî nurların tecellisini tam gösteremez hâle gelmesinden sonra asıl saffetine kavuşabilmek için tasfiye olan ıstıfâ padişahı Mustafa’ya kadar gelmiş ve ancak onunla miraç devletine yükselerek aslına sâdık olduğunu ispât etmiştir.

Bu saflık tâcını Süleymân Çelebî hazretleri ne de güzel tavsîf buyurur:

Geldi sûret âlemine Mustafâ
Anın ile buldu âlem hoş safâ

Bu surette O, başlangıçla sonucun birleşmesinin, tasavvufun esası olan tasfiyeden sonra gerçekleşeceğini ortaya koymuştur. Gerçi insanlık bugüne kadar birçok manevi tasfiye yolları görmüştür fakat bunların hiç biri asıl saffeti üzre kalamamış, çeşitli yönlerden etkilenerek zamanla değişikliğe uğramıştır. Ancak âlemlerin kendisi için yaratıldığı, varlığın sebebi ve gayesi, ıstıfâ ikliminin padişahı Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmü ve tasarrufu altında bulunan tasavvufî tasfiye yolu, yolların en emniyetlisi, en düzgünü ve doğrusu olarak kâmil insanlar yetiştirmeye devam etmekte ve kıyamete kadar devam edecektir. İşte Mustafa’nın bu ıstıfâ ülkesinin aslî sahibi, hâkimi ve padişahı olması tasavvuf edebiyâtımızda O’nun hakkında nice seçkin beyitlerin söylenmesine sebep olmuştur.

Padişah-ı ıstıfâ-taht u muallâ-câhsın
Kim harîm-i limaallâhî’de giydin efseri
[Üsküdarlı Hakkı Bey]

“Istıfâ tahtında oturan ve yüksek mevki sahibi olan bir padişahsın, “Benim Allahla öyle bir vaktim var ki aramıza ne melek-i mukarreb ne de nebî-yi mürsel girebilir” hadisinin ifade ettiği mahremiyet içinde tâc giydin” manâsına gelir.

Yine tasavvuf edebiyatımızdan şu iki misal de aynı nükteyi dile getirir.

Mesnet-ârâyı le-amrük, tacdâr-ı ıstıfâ
Limaallah tahtının sultânı, levlâk efseri
[Nazîm]

Muhammedâ, sen o dürr-ü yetîmsin ki sana
Makamdır sedef-i bahr-i ıstıfâ-yı vücûd
[Nevres]

Istıfâ kelimesi çeşitli çekimleri ve türevleri ile insanın kardeşi olan kitapta da çok geçer. Ve geçtiği yerlerde hep bu derûnî, tsavvufî arınma, mâsivâdan temizlenme, seçilme ve seçkinleşme anlamlarını ifâde eder. Bu kelimenin geçtiği âyetlerden bazılarını burada delîl olarak sıralamak Mustafâ manâsının iyice anlamada yararlı olacaktır.

Bakara süresinin 130-132. âyetlerinde bu kelime, “beğenip seçme, mâsivadan temizleme, tasfiye etme” anlamlarında İbrahim aleyhisselâm hakkında ve Yakub aleyhisselâm’ın oğullarına vasiyeti sırasında olmak üzere iki kere geçmektedir:

“Kendini alçaltan akılsızlardan, kendini bilmeyen ahmaklardan başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirir ? Andolsun biz onu dünyada ıstıfâ ettik (beğenip seçmiştik) ( إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى gönlünü mâsivâdan tasfiye ederek arıtmıştık). Hiç şüphesiz o, âhirette de iyi kişilerdendir. Rabbi ona: “İslâm ol (Alemlerin Rabbine teslimiyetle tâbi ol),” demişti. O da: “Ben Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum.” dedi. İbrahim bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Yakub da vasiyet ederek: “Ey oğullarım, Allah sizin için bu dini (Allah’a teslim olma sistemi’ni) ıstıfâ buyurdu (seçti) (dinini sonradan karışmış şeylerden temizleyip arıttı, onu aslî saffeti üzre yeniden ihya etti); o halde siz de muhakkak müslümanlar (Rabbine rıza ve teslimiyetle tâbi olanlar) olarak ölün.” dedi.”

Başka bir yerde de aynı ıstıfâ tabiri, Adem, Nuh, İbrahim ailesi ve İmran ailesi hakkında kullanılarak buyruluyor ki:

“Hiç şüphesiz Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini süzdü (temizleyip arıtarak) âlemler üzerine ıstıfâ buyurdu (seçkin kıldı). [Al-i İmrân:33]

Daha sonra Hazret-i Meryem hakkında da Allah, aynı kelimeyi kullanarak şöyle buyuruyor:

“Melekler demişti ki: – Ey Meryem! Allah seni süzdü (seçip arıttı), kötülükleri senden giderip temizledi ve âlemlerin bütün kadınlar üzerine seni ıstıfâ buyurdu (seçip ayırdı).” [Al-i İmrân:42]

Bu seçme ve arıtma tabiri Kur’an’da belirli, büyük peygamberlerle, seçkin peygamber aileleri ve Hz. Meryem hakkında kullanıldığı gibi daha sonra Allah’ın bütün “kullarını” içine alabilecek bir kapsamda genişletilerek bu ıstıfâ keyfiyetinin umumiliği ve devamlılığı şöyle ifade edilmektedir:

“Ey Musa! Hiç şüphesiz ben seni elçiliğimle (sana kendi katımdan gönderdiğim manevi nimetlerimle) ve sana söylediklerimle seni arıtıp temizleyerek insanlar üzerine seçkin kıldım. O halde sana ne verirsem al ve şükrünü bilenlerden ol!” [Araf:144]

Sonra Allah, elçi seçiminin ufkunu daha da genişletip deruni ıstıfâ ve tasfiye yoluyla gerçekleşen bu seçim dairesinin insanları ve melekleri kapsadığını belirterek buyurdu ki:

“Allah, meleklerden de elçi süzer (seçer), insanlardan da. Yâni onları, isyan ve kötülüklerden, kalp içre Allah’tan haber almasını engelleyen mâsivâ ve izafet kirlerinden temizleyerek elçilik vazifesini sadakatla ifâ edecek şekilde terbiye ettikten, içini ve dışını ahlak güzellikleriyle donattıktan sonra elçilik görevi vererek diğer insanlardan seçkin ve onlara üstün kılar. Allah işitir ve görür.” [Hac:75]

Daha sonra Allah, bu istidadın bütün kullarında bulunduğunu, ancak bazılarının o istidadı ve onu bağışlayan “Rabbini inkâr” yoluna giderek, kendilerine zulmettiğini, kimisinin imanla inkar arasında tereddüt ve şüphelerden kurtulamayarak orta yolu takip ettiğini, ancak bir kısmının kuvvetli bir imanla Rabbini tanıyarak iyiliklerde ve yakınlıkta diğerlerini geride bıraktığını, bu yakınlıktan dolayı da Allah’ın kitabına ve o kitaptaki hakikat ilmine gönlü mâsivâdan temizlenmiş o seçkin kulların mirasçı olduğunu bildirerek buyurdu ki:

“Sonra kitabı, kullarımız arasından ıstıfâ ettiklerimize (süzüp seçtiğimiz, gönlünü mâsivâdan temizleyerek arıttığımız kimselere), miras olarak intikal ettirdik. O kullarımızdan kimi kendi kendine zulmeder, kimisi orta yolda gider, kimi de hayırlarda öne geçer. İşte bu, büyük bir lütuftur.” [Fatır:32]

Böylece peygamberlerin insanlar arasından önce Allah tarafından gönlü mâsivâdan tasfiye edilerek seçilmesi, ondan sonra elçilikle görevlendirilmesi, onların kadrinden hiç bir şey eksiltmediği gibi tasavvufun gayesi olan bu deruni tasfiye yolundan yetişmeleri, ayrıca bütün insanlar için bir kurtuluş müjdesi olur.

Eğer onlar, diğer insanlardan tamamen ayrı bir özellik ve mahiyette yaratılmış olsalardı, onların insanlar arasından seçildiğini söylemek mümkün olmayacağı gibi yerine getirdikleri elçilik görevi de münhasıran onların kendilerine mahsus olup başka hiç bir kimsenin onlara uyarak, üzerinde yürüyemeyeceği, son derece istisnai ve ferdi bir yol olarak kalırdı. Halbuki böyle olmayıp bütün insanlar, onlara uymaya, onları örnek almaya ve gaye tanımaya, onların yolundan yürüyerek onlara benzemeye ve onların yakınlığına ermeye çağrılmıştır.

Bu çağrının her şeyden önce onların kendisi hakkında gerçekleşmesi için diğer insanlarla aynı istidatta yaratılmış ancak Allah tarafından deruni tasfiye ile ıstıfâya (tasavvuf yoluna) tâbi tutularak vahye mazhar olan bir ahlak ve gönül saflığına erişmiş olduklarını kabul zarureti vardır. Nitekim bu hakikati Allah, peygamberliğin ve yüce ahlâkın tamamlayıcısı Resulullâh Efendimiz’e hitaben iki kere ifade ederek buyurdu ki:

“De ki: Ben de sizin gibi beşer cinsindenim ancak bana vahiy olunuyor. Hiç şüphesiz sizin ilâhınız bir tek Tanrıdır. (Hepiniz O’nun kulu ve yaratığı olmakta eşitsiniz). Her kim Rabbine kavuşmak istiyorsa (bunun için bir engel yoktur, sadece o kimse) iyi işler yapsın ve biricik Rabbine kulluk ederken şirke düşmesin, ortak koşmasın.” [Fussilet:6]

Allah, aynı keyfiyetin diğer peygamberler ve kullarından dilediği kimseler için de geçerli olduğunu bildirerek buyurdu ki:

“Peygamberleri onlara dediler ki: Biz de sizler gibi bir insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah, kullarından dilediğine (kalbi tasfiye ile arınarak vahy nurunun tecelli edebileceği saflığa erişme) nimetini lütfeder.” [İbrahim:11]

Allah’ın kullarına sayısız maddi nimetler bağışladığı fakat bunların hiç birinin gönül saflığı, şirk ve mâsivâ lekesinden arınmış bir kalp ve halis iman nimeti derecesinde kıymetli olmadığı şüphesizdir. Çünkü maddi nimetlerin neticesi geçici bir dünya lezzeti iken şirk ve mâsivâ, şüphe ve tereddüt, korku ve keder çelişkilerinden arınmış selim bir kalbin, saflaşmış ve Rabbinin katıksız tecellileriyle tatmin olmuş bir gönlün insanı ulaştıracağı sonuç ebedi mutluluk ve ölümsüz diriliktir. Bunun içindir ki Allah, insanı iyilikte diğer insanların önüne geçiren bu nimet hakkında:

“… Istıfâ… İşte bu, fazl-ı kebîr, büyük bir lütuftur.” [Fatır:32]

buyurmuştur. Bu nasıl büyük bir lütuf olmasın ki insanlar arasından Allah’ın dilediği bazı kimseler, onun sayesinde ilahi terbiye ve tasfiyeye tabi tutularak Allah’ın kendisiyle konuştuğu seçkin ve üstün kimseler haline geliyor!.. İşte Mustafa’da gerçekleşen ıstıfânın azâmeti!… Bu ıstıfânın nihâyeti ilâhî hitâbı işitmek ve idrâk etmektir ki bunun ne sûretle gerçekleştiğini Allah şöyle beyân buyurur:

“Allah, bir insanla ancak ya vahyen ya perde arkasından konuşur ya da bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğini ona vahyeder. Hiç şüphesiz O, yücedir, her şeyi yerli yerince yapar.” [Şura:51]

Bu ıstıfâ (süzme-arıtma) keyfiyetinin nasıl olduğuna dair de insanın ikiz kardeşi olan, aynı kaynaktan geldiği kitap’ta şu ipucu veriliyor:

“Kendilerine kudret ve basiret bağışlanan kullarınız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla ki biz onları meskenlerini zikretme (düşünme) özelliğiyle (hâlis yurt) temizleyip arıtarak kendimize ihlas sahibi hâlis (riya ve şirkten tamamen temizlenmiş) kul yaptık.

Doğrusu biz onları hâlis (karışıksız, sırf, saf) bir haslet, (yani) o yurd’un (Ahiret’in, kudret-bilinç boyutunun; sensiz-bensiz yerin) zikra’sı (hatırda tutulması; hep o hâlde olma) ile ihlaslandırdık.

Onlar bizim katımızda (arınmış ve süzülmüş hâlisler) seçkin, (yakın kılınmış) en iyi kimselerdir.” [Sâd:45-47]

Burada adı geçen peygamberlerden “elçilerimiz” diye değil de “kullarımız” diye söz edilmesi, onların bütün kullara örnek gösterilmesinden dolayıdır. “Kendilerine kudret ve basiret bağışlanan” diye tercüme edilen cümleciğin âyetteki lafzî karşılığı “el ve göz sahibi kılınan” ibaresidir ki bunun mecazi anlamı kudret ve basirettir. Kendisine “el verilen” demek, kudret bağışlanan demek olduğu kadar bazı işleri yapmasına izin ve yetki verilen de demektir. “Göz verilen” ise görüş kuvveti yanında nazarıyla tasarruf etme gücü verilen demektir.

Aynı zamanda bu âyetin ifadesi, onlar gibi Allah katında arınmış, seçkin ve iyi bir kul olmak isteyenleri, bu yolda sonuca ulaşıncaya kadar emir, izin, kudret ve basiretle hareket etmeye teşvik etmektir. Onların meskenlerini zikretme (hatırlama, düşünme) özelliğiyle temizlenip arınmalarına gelince, bu meskenden maksat âhirette ebedi mutluluk ve hoşnutluk yurdu ile dünyada onun eşiği ve hazırlık yeri mesabesinde bulunan kalp evidir ki insanın ölümsüz varlığı olan “ruh-can kuşu” dünya hayatı boyunca o evde barınır, ağırlanır. Bu ruh kuşunun âhiret evini imar edecek dünyadaki hizmet seferlerini sağlıklı bir şekilde yapabilmesi, sonunda âhiretteki asıl yurduna selâmetle uçup dönebilmesi, onun bu kalp evinde huzur ve emniyet içinde yaşamasına, riya ve şirk illetlerinden tamamen korunmasına, kudret ve basiretini arttırarak güçlenmesine bağlıdır. İşte yukarıdaki âyet, insanın âhiretteki ebedi mutluluk evine kavuşabilmesinin, buradaki kalp evini temiz ve tehlikelerden korunmuş tutmasına, bu gerçekleri düşünerek ve bu endişeleri içinde canlı tutarak uyanık yaşamasına bağlı olduğunu gösterir. Ancak bu sayede bir insanın “ıstıfâ devletine” ererek arınmış, seçkin ve iyi kimselerden olacağına işaret eder.

Ahiret evini düşünerek kalp evini zikirle mâsivâdan, riya, kibir ve ucubdan temizlemedikçe bu saflaşma gerçekleşmeyeceği için Allah katında tam ihlas sâhibi hâlis kul olarak mabul olmak mümkün olmaz. Bu takdirde kişinin kalp evi gibi âhiret evinin de vîran olacağı tabiîdlir. Ruhu böyle bir vîrânede yaşayan kimsenin bedeni saraylarda da otursa bunun kendisine hakiki bir fayda sağlamayacağı şüphesizdir.

İşte tasavvuf; bu derûnî tasfiyenin gerçekleşmesini, kalp evini kirleten, harap ve viran eden illetlerin zikir, sohbet ve tefekkür gibi yollarla temizlenmesini, bu suretle insanın öz benliğinin ıstıfâ bulup Allah katında süzme bal gibi sırf tevhîtten, mahzâ vahdetten ibaret kalarak makbul olmasını gâye edinir. Ancak o zamandır ki âlemlerin Rahman ve Rahim olan yüce Rabbi, feyz, lutuf ve tecellileriyle tenezzül buyurarak o evi ve sahibini ebedi dirilikle ihya eder. Şair mutasavvıfın dediği gibi:
Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecelli ide Hakk
Padişah konmaz saraya hâne ma’mûr olmadan

Tasavvufun yönünü ve yöntemini düzenlediği seyr ü sülûk ve tasfiye usulleriyle arınarak, saflaşarak nefsin yedi makamını -emmâre, levvâme, mülheme, mutmainne, raziye, marziyye ve nihayet safiyye derecelerini- geçen bir yolcu, nihayette nefs-i safiyye’ye varınca başlangıçtaki hâline, fıtri saffetine döner.

Bu tasfiye, saflaşma cehdini başarıyla yürütüp gayesine ulaştırdığı için Hakk’ın ve halkın sevgilisi, iyi ve makbul gördüğü kimselerden olur. Çünkü Allah’ın bütün yaratıkları, böyle kemâle ermiş bir insandan ancak insanlığa yarar işler, mahlûkâta şefkat ve merhametle muamele görür. Onun elinden ve dilinden kimse incinmez.

O, bütün gönlüyle Allah’ın kullarını ve bütün yaratıklarını ayırmadan kucakladığı, Allah’ın Rahmaniyet ve Rahimiyetiyle onları severek yaratıp koruduğunu bildiği için onları kırmaya kıymaz, aksine her zaman onları eliyle ve diliyle okşayıcı, Allah adına (Besmele sırrı) koruyup gözetici olur. Onun nazarında kötü, abes, çirkin, noksan yoktur. Her şey olması gerektiği için olmuştur. Bu sebeple hiç bir nesnenin varlığına itirazı da yoktur. O, ayıranın kendini ayırdığı bütün varlık âlemiyle barışık ve bağdaşıktır. Ancak çok iyi bildiği hakikat, hakkaniyet ve adalet ilkelerinden nefsani etkilerle sapmalara karşı düzeltici irşat ve hakkanî müdahâleleri vardır.

İşte ümmet-i merhûme içinde, bu yüksek meziyetlerinden dolayı onlara, âlemlere rahmet olan Peygamberimizin ahlâk-ı ile ahlâklanmış ve “merhamet-i Muhammediyye” sahibi olmuşlar denir. Bu da kâmil insan olmanın işareti ve ölçüsüdür.

Tasavvuf yolunda yetişenler, bu ahlâkla ahlaklanmış ve bu sıfatla sıfatlanmış, rengine aşkın cümle bo.yanmış olmadıkça kâmil insanlık makamına layık olmuş sayılmazlar. Çünkü tasavvuf, bazı marifet ve tevhit sözlerini dilde tekrar edip durmak değil, Hz. Mustafa’nın telkin ettiği zikir, tefekkür, sohbet, “bilgisizliğe ve ilgisizliğe karşı cihat” ile mâsivâyı gönülden tasfiye ederek ıstıfâ-arınma arsası üzerinde ahlâk güzelliği binasını tamamlamaktır.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağına göre tasavvuf, bazılarının zannettiği gibi ıstıfâ padişahı Peygamber Efendimiz’den şu kadar zaman sonra başlamış olmayıp doğrudan doğruya onunla birlikte zuhura gelmiş veyâ O’nun zuhûrundan zâhir olmuştur.

Bu tasfiye yolu, O’nun varlığından aldığı feyzle, asırlar boyunca gelişerek günümüze kadar gelmiş, bundan sonra da arz yaşadıkça ve üstünde insan var oldukça O’nun hükmü ve tasarrufu altında insanlığa hayat, ilim ve can vermeye devam edecektir. Nasıl Adem su ile balçık arasında iken o nebi idiyse velîliği de kendisinden ayrı değildi, onun sırrında her ikisi de birlikte mevcuttu.
Tasavvuf ki velîlik yoludur, hiç bir nebî kendi velâyete erip Rabbinin emrini kalben kabul edecek hâle gelmeden, yani veliliğini tamamlamadan nebi olamayacağına göre, henüz Adem yaratılmadan önce nebi olan Nebilerin Hatemi’nin veliliğinin de nebiliğinden önce olduğu söylenebilir. İş böyle olunca tasavvufa bir zaman ve hele bir başlangıç tayin etmek bile mümkün olmaz. Belki ona başlangıcı ve sonu olmayan, Allah’dan gelip Allah’a giden bir yol, sonsuzluktan yine sonsuzluğa sefer eden bir kulluk ve kutluluk kervanı demek daha doğru olur. Çünkü varlığın zuhur sırrı ondan ibarettir.
Nitekim Resulullah Efendimizin bir kudsi hadislerinde onun mübarek ağzında âlemlerin Rabbi saâdetle buyurdu ki:
“Ben bir gizli hâzineydim. Bilinmeyi, tanınmayı sevdim. Bu sebeple insanları ve cinleri halkettim.”

Tasavvufun temel ilkelerinden olan bu kudsi hadisin ifadesinden de anlaşılacağı üzre o gizli ve görünmeyen hazine, görünüşe gelerek tanınmayı sevdiği için önce kendi nurundan Sevgilisinin nurunu, ondan da diğer bütün âlemlerin nurunu zuhura getirdi.
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl
Zuhûrundan nice kullar oldu vâsıl!

O halde varlığın özünde ve zuhurun çekirdeğinde O ve O’nun sevgisi var. Bütün bilgilerin ve oluşların özünde de O var. Bundan dolayı mutasavvıflar, varlığın başlangıcının aşk olduğunu, bu aşkın özünü de Allah’ın, sevgilisine ve onun varlığında bilinmeye karşı duyduğu sevginin teşkil ettiğini, varlığın sırrını kavramanın ve mutlak tevhide ulaşmanın hareket noktası kabul etmişlerdir. Bu sebeple mutasavvıfların ulularından Niyazi-i Mısri Hazretleri, tasavvufun ve Kur’an’ın özünü içinde toplayan Türkçe Divanının en başında, bu hakikatleri şu beyitlerle açmaya ve bütün gönülleri açılan o aşk yolundan mutlak tevhide çağırmaya başlar:
Ey gönül gel, gayriden geç, aşka eyle iktida
Zümre-i ehl-i hakikat aşkı kılmış mukteda
Cümle mevcudât u malumâta aşk akdem dürür
Zira aşkın evveline bulmadılar ibtida
Hem dahi cümle fena buldukta aşk bâkî kalır
Bu sebepten dediler kim aşka yoktur intiha

Bütün bunlara dayanarak ve netice olarak diyebiliriz ki kâinatın zuhuruna sebep Allah’ın bilinip tanınmaya olan aşkıdır. Bu aşkın ve zuhurun ilk tecellisi de Allah’ın Sevgilisinin varlık nuru… Her şey bu kaynaktan doğarak ve onun eserlerini taşıyarak görünüşe gelmekte ve devrini tamamlayıp yine eski haline, kaynağa dönmekte. Butûndan, her şeyin iç yüzünden, derûnî, saf hâlinden zuhûra ve zuhurdan butûna bütün bu geliş-gidişlerin birleştiği ilk ve son noktada da yine ve ancak O var!

O nokta ki tevhid ve irfan noktasıdır, onun yeri âfâk değil, insanın kalbinin süveydasıdır. O noktanın sırrına ulaşma yolunun adı ki tasavvuftur, onun aslî sahibinin adıyla aynı kökten gelir. Tasavvuf Mustafa’dan gelir!

Bu yol ki insanın gönlünden mâsivâyı tasfiye edip onu korku ve hüzün [Yunus:62], keder ve gam tozlarından temizleyerek haccın menasikinden Safâ ve Merve arasındaki sefer gibi nefsin yedi makamını geçinceye kadar sa’y etmeyi, böylece kalbini Merve (suya kandırılmış toprak) gibi onun feyzi ile tatmin edip süveydasını (sevda-siyâh noktacık) ıstıfânın, arıtmanın Safâ’sına eriştirmeyi sağlar. Bundan dolayı o yolun adına tasavvuf ve onun aslî sahibinin adına da Mustafa denilmiştir.

Saflık onun mâdeni, safâ sonucu ve ıstıfâ da onun yöntemi ve aracıdır. O halde tasavvuf, Kur’an’ın olduğu gibi, ahlâkı Kurân olan Hz. Mustafâ’nın ve O’nun hâli olan safânın da özüdür. Bu birlikten dolayı ezelde onunla birlikte isimlendiriLmiştir. Varlık var oldukça da onunla birlikte var olacaktır. Var olan her şey onun sevgisiyle var olduğuna göre ondan ayrı bir sevgi ve o sevgiden ayrı bir varlık nasıl düşünülebilir?

Böylece bütün varlıklar ve kavramlar gibi Tasavvuf da, O’ndan daha önce nasıl var olabilir, O’ndan daha sonra nasıl zuhura gelebilir, hele O’ndan ayrı nasıl var olabilir ki varlık ve zuhur sırrı O’nun varlığının zuhura gelmesiyle başlamış ve ancak O’nunla kemâle ermiştir.

mercy

Zuhûr-i kâinâtın ma’denisin yâ Resûlallah
Rümûz-i künt-i kenzin mahzenisin yâ Resûlallah
Beşer denen bu âlemde senin sûretle şahsındır
Hakîkatte hüviyyette değilsin yâ Resûlallah
Vücûdun cümle mevcûdâtı nice câmi’ olduysa
Dahi ilmin muhît oldu kamusun yâ Resûlallah
Dehânın menba’-ı esrâr-ı ilm-i men ledünnîdir
Hakâyık ilminin sen mahremisin yâ Resûlallah
Ne kim geldi cihâna hem dahi her kim geliserdir
İçinde cümlenin ser askerisin yâ Resûlallah
Cihân bâğında insan bir şecerdir gayriler yaprak
Nebiler meyvedir sen zübdesisin yâ Resûlallah
Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yoğ ederdi
Vücûdu zahmının sen merhemisin yâ Resûlallah

Âlemi başlatan sensin; muharrik-i evvel, ilk harekete geçiren sensin. O, gizli bir hazine idi; hiçbir sıfatı kendisinden taşmamıştı. O’nun isimlerinin kendisinden taşması, senin vesilenle oldu. O hazinenin anahtarı seninle açılmaya başlandı.

Mevcudâtın kaynağı olan vücûdun her şeye câmî’ ve ilmi her şeyi muhîttir. Vücûdundan ve ilminden hariç bir şey yoktur, sen varlığı kendisinde toplayansın.

Âh efendim tevhîd telkîni ile şefâatin erişmese herkes, vâriyet-i nefs ile helâk olur ve O’nunla yaşanacak saltanata, gerçek hayata nâil olamazdı. Sen ki her derdin dermânı ve her dağın (yara-benlik) merhemi ve şifâsısın.

Aman yâ Resulâllah