BOSNALI HASAN KÂİMΠNA’TI

Bismihû ve bihi nestâin,
Hamd varlığını izhâr eden Allâh’a, salât u selâm zâtı, Hakk’ın zâtına ayna kılınan Habîbullah Efendimiz’e ve yakınlarına ve haklarında “Ashâbım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” buyrulanlara ve “İki torun, Hasan ve Hüseyin, ehl-i sünnetin gözbebeği ve ehl-i cennetin delikanlıları ve Ümmet-i Muhammed’in makbul şefâatçilerdir” ile müjdelenen evlatlarına âittir.

Ehl-i Beyt’in hubbudur lezzet veren eşyâya hep
Âb-ı Kevser’den irer mi katre, münkîre acep
meded_eyEs-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ Resulallâh
Es-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ Habîballâh
Es-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ men kerremehullâh
Ve yâ hayre halkullah,  yâ emîne vahyullâh
Yâ nûr-ı ‘arşullâh, Yâ Hak Habîballâh
Yâ Seyyîd-i veled-i Âdem, yâ Hak yâ destûr

Yâ Beşer-i Hudâ, yâ Nûr-u Yezdân, yâ Merd-i Meydân
Yâ Fettâh Haydar, yâ İmâm-ı Aliyyü’l Murtazâ, yâ Hak yâ destûr

Yâ Haticetül Kübra, ya Fatımatu’l Zehra
Yâ Hulk-u Rıza, ya Hulk-u Cemi’
Yâ İmam Hasan, ya İmam şâh-ı şehîd-i Kerbela,
Yâ Sahibu’z-zaman Meded Mehdî.
Yâ Geylanî Kaddesallahu Sırrahul alî
Yâ Hayru’n Nas, yâ Şeyh-i Enâm
Yâ Hak Yâ Destûr…

Arşın nuru yere indi
Suyun rengi nûra döndü
Hep susuzlar suya kandı
Muhammed doğduğu gece

Vesîle-i şâhânesiyle bizleri yeniden buluşturan ve hakkında “Kerâmât-ı bâhire ve makâmât-ı kâşife ile meşhûr ve ilm-i cifrde mahâret ile ma’mûr ve sâhib-i cezbe olmağla mürettep divanı Bosnevîler mâbeyninde hayli makbuldür” buyrulan Halvetî Kadirî meşâyıhından Bosnalı Şeyh Hasan Kâimî Hazretleri‘nin (v. 1691) “Yâ Muhammed Ahmed Yâ Nûr-ı ‘Arşullâh” nakaratlı müsellesidir ki bir zamanların tevhid meydanlarında, devranlarda besteli olarak gürül gürül çağlar imiş erenlerim:

Ey gönül tâlib isen aşkına Muhammed’in
Gel bu mecliste dönelim şevkine Muhammed’in

Zâkirbaşı, “Es-salâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah” der. Perde perde sesi olan zevatın hepsine teklif ve rica eder: “Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habîbellah; Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ nûr-ı arşullah; es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ seyyide’l-evvelîn ve’l-âhirîn; ve’l-hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn” diyerek nevbeye hitam verilir. Oturulup aşr-ı şerif kıraat olunur. Dua edilerek ttâ böylece tevhîd-i şerife başlanırmış ki ne saâdet ne saâdet…

Biz dahi, aşk ocağından ikrâm olunan feyz ile Murâdi Sultân’ın “na’t ile hemhal olanlara dair hayr duasına” nâil olmak ümidindeyiz; o halde buyrun irfan sofrasına:

DER NA’T-I NEBÎ MEDH-İ NÛR-I ‘ARŞULLÂH
Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün

Gark iken deryâ-yı vahdette felekler mihr mâh
Kendi, kendi birliğine şâhid idi ol ilâh
Bunu deyip kendözüne sırrile ol pâdişâh
Yâ Muhammed Ahmed Yâ Nûr-ı ‘Arşullâh

Vahdet deryâsında felekler, ay ve güneş henüz fark edilmeyip bir ile bir iken (lâ taayyün), ol ilâh (Allâh) kendi birliğine yine kendisi şâhid idi [3:18] “Ey arşın nûru, Ey Muhammed Ahmed” zikrindeydi kendi sırrında…

Dürr-i bî-hemtâ yarattı “kün” deyip ızhâr için
Bî-hurûf ü lafz ü savt ol sûret-i envâr için
Yek nazar kıldı aña bu ‘âlemi âşkâr için
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Varlığın sevincini açığa çıkarmak için, zâtının nûrunun zuhûrundan eşi, benzeri olmayan bir inciyi, o nur sûretinde bir safâ nazarı ile, harfsiz, sessiz âşikâr eyledi: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Feyz-i akdes’ten ‘amâda kodu hubbile dilek
Mülk düzeldi ‘âlem oldı çarha girdi nüh felek
Vahy-i Hak’da dedi ervâh-ı beşer cinn ü melek
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mutlak bilinmezlik âleminde, ilm-i ilâhîde biçim kazanan varlıkların zâhir âlemine çıkmasını yâni a’yân-ı sâbitelerinin istîdâdına göre zuhur etmesini sağlayan bir tecellî  için murâd-ı ilâhi, alemleri değişik mertebelerde muhabbetle vâr eyledi. İlk insan Hz. Adem cesetlerin evveli iken ruhların evveli bütün mahlukatın dilinde O idi: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh  

Eyledi zıyk-ı ‘ademden hem şefâat bunlara
Kangı neye lâyık ise erdi tevfîk cânlara
Gayret-i Hak zâhir oldı çün girildi donlara
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Yokluğun daraltısından istîdat halindeki varlığa şefâat erişti, her kim ezelden yatkınlık olarak her neye lâyık ise, canına tevfik-i ilahi erişti, Hakk’ın kayırması zâhir oldu ve her var bir sûrete büründü, vücût buldu: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Şol “e-lestu bi-rabbikum” vaktinde kıldığı cevâb
Anı ızhâr eyledi bunda ‘ıkâb u bâ-sevâb
Kimi âşkâr kimi gizli bu sözü der bâ-savâb
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Allah’ın ruhları yarattıktan sonra sorduğu, “Elestü bi-rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sual eylediği o ezel meclisindeki ikrar üzre dünyâ aleminde imtihan için bu cevabı doğrulama imkanı doğdu. Kimi açıkça, kimi gizliden “Sen, bizim Rabbimizsin” hitâbını söyler durur: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Korkuya sâlih düşünce nite ola zâlimîn
Bunda özünü kayıranlar anda olur sâlimîn
Bâ-husûsan ola şâfi’ rahmeten-lil-‘âlemîn
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Bu imtihân, zâlimler için korku dolu bir düşüncedri. Oysa burada kendi hakikatlerini gözetenler, orada gam ve kederden, korku ve endişeden uzakta olurlar ki bu da ancak âlemlere rahmet olanın husûsî şefâati ile mümkün olacaktır: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hubb-ı Hakk’a lâyık olan hey ‘aceb ne hâk ola
Çok salavât okuya hem sâhib-i levlâk ola
Yoluna baş oynayanlar ol zamân bî-bâk ola
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hakk’ın muhabbetine lâyık olan, severek yarattığı insan, bedenden ibâret midir ki çürüyüp toprak olsun. Her insan kendi aslı, hakikati ile yeniden tanışmak için çok salavat okumalıdır ki “SEN OLMASAN ALEMLERİ YARATMAZDIM:LEVLAKE MAKAMI” sâhibi ile aradaki mesafeleri kaldırsın. Bu yolda canından geçenler yârın Hak divanında korkusuzca yiğitçesine dolaşırlar: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Def’ olur bunlarla dâ’im ümmete gelse kazâ
Bu hasebde bu nesebde zâhir ü bâtın rızâ
Şeyh ‘Abdü’l-kâdir’in ceddi Resûl-i Murtezâ
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

İşte böyle, (hakikatini bilen) korkusuz Hak erenleri ile ümmetin üzerine gelecek kazâ ve belâ def edilir, bu asâlet ve bu nurun zâhir olduğu soy silsilesi zâhir ve bâtın kazaya rızâ makamındadır. Aynı silsileden gelen Şeyh Abdulkâdir Geylâni hazretlerinin de ceddi kendisinden hoşnut ve râzı olunmuş o resüldür: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Enbiyâ vü evliyâ Hakdır vücûd oldur hemân
On sekiz bin ‘âlem ile bu zemîn ü âsumân
İsm-i a’zam kendi ismi Kâimî yoktur gümân
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

O nurun, varlık âlemine düşen gölgesi nebîler ve velîler Haktır ve âlem boş değildir. Lâ-taayyün âleminden insan-ı kâmil’e gelene dek her ne var ise bu nurdan ibarettir. Varlık bâtında La ilahe illallah, zâhirde Muhammedun Resulullah olduğundan hiç şüphesiz bil ki ism-i a’zâm da kendi ismidir ey Kâimî: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Bâng okunur günde beş kez tâ kıyâmet dem-be-dem
Dîn-i İslâm zâhiren buldu ikâmet dem-be-dem
Putları bâtıl itti işbu ‘alâmet dem-be-dem
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Ezan ile günde beş kez kıyamete kadar dünyanın her yerinde her nefes Hakça hakikat haykırılır. İslam dini, zâhiren salat-ı ikâme ile dâimâ böyle ayakta durur . İşte bu tevhid remzi ile bütün putlar hükmünü yitirmeye mahkumdur her nefes: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Sözün üzre söz bulunmaz ins ü cinn hayrân durur
Bastığın yere göz ermez ne ‘aceb seyrân durur
Senden ayrı câmi’ uçmak ‘âşıka deyrân durur
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

İnsanları ve cinleri hayran bırakmada senin sözünün üzerine söz bulunmaz. Hâssaten mirâcındaki seyre hayran kalmamak ne mümkün; senin dolaştığın yerleri, görebilmek, idrak edebilmek haddimiz değil. Seninle ayrı düşüp cennete uçmak, camide bulunmak aşık için kilisede (kesret) olmak gibidir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hakk ile nâtık olup edyânı bâtıl eyledin
Cümle mahlûku geçip Hakk ile Hak’da söyledin
Hak’dan artık kimse bilmez anda n’itdin n’eyledin
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mirâcında Hak ile konuşup bütün diğer dinleri iptâl eyledin. Varlık sınırının ötesinde, ikincisi olmaksızın Hak ile Hak’ta söyledin. Hak’tan başka kimse bilemez ki orada o anda ne yaptın ne söyledin: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hükm-i Kurân ile zâhir şer’i ibrâz etmeyi
Ehl-i ‘aklı nice mümkün sırra hem-râz etmeyi
Kendinden geçmez ki bula keşf ile râz etmeyi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin getirdiğin kitabın hükmü olan şeriatı ibrâz edenlerin, sırf akılla bu sırları idrak etmeleri, kendi benliklerinden geçmeyenlerin bu yüce sırları keşf etmeleri ne mümkün: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Âlim ü dânâ alub yaptı şerî’at nüktesin
Âşık u sâdıklar aldı bu tarîkat nüktesin
Nedir ol kümmel ki buldu hakîkat nüktesin
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Bu dinin âlimleri, bilginleri şerîat nüktesi ile söz söylediler. Âşıklar ve sâdıklar tarîkat nüktesini aldılar. Nedir o kâmiller ki buldu hakîkat nüktesini: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh.

Şerîatın sözleri hakîkatsiz bilinmez
Hakîkatin sırları tarîkatsız bulunmaz

Feth-i Mekkî yâ Fusûs yâ Mağrib-i Ekber gibi
Şeyh ‘Abdü’lkâdirî yâ Mevlevî rehber gibi
Âleme bir bir gelenler Sâhib-i Kamber gibi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Fütuhât ve Füsûs sahibi Şeyhü’l Ekber gibi ya Şeyh Abdulkâdir Geylâni veya Mevlâna Hazretleri gibi bir rehber olsun hepsi Mâye-i Muhammedîyi, Şâh-ı Merdan olan Hz. Ali Efendimizden mirâs kalan manâyı nesilden nesile, erden ere taşırlar.

Hatm-i mürsel zâhirindir, bâtının hem hâliyâ
Âşikâre ‘âlem içre ‘ilm-i hâl-i evliyâ
Hâtemin hükmü velî sâhib-zamândır mehdiyâ
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Zâhiren nübüvvet seninle son bulduysa da “Levlâke sırrı” gereği bâtında şimdide vâr olan da ancak sensin ki evliyâullah hazerâtının tevhîd hâliyle, ledün ilminden sızarak âşikâr olan da ancak sensin. Mührünün taşıyıcısı Hazret-i Mehdî zamanın sahibidir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mu’cizâtın âşikâre nazm-ı Kur’ân şakk-ı mâh
Ne belâ’-i rû-siyâhdur Bû Cehil ey pâdişâh
Buna şâhid çâr ‘unsur taş ağaç sahrâ giyâh
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Apaçık mucîzelerinden olarak, hem senin âlemi okuma biçimin olan Kuran’ın metni, sözdizimi, manâsı hem de pek çok şâhidi olan “ayın yarılması” hadîsesi ortada iken bunların şâhitlerinden biri olduğu halde cehâlet karanlığında kalan Ebu Cehil’in (nur düşmeyen) kara yüzü ne büyük bir belâdır ey pâdişâh. Ki senden zâhir olan birliğe hava, ateş, su toprak, ağaç, çöl ve otlak dahi şâhid: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Hamd-i Hâmid zât-i pâk-i “Kul Hüvallâhu Ehad”
Hazretindir Hak meşhûr ol ki “Allâhu’s-Samed”
Doğmadı doğurmadı birdir vücûdu tâ ebed
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Kulları tarafından sonsuza dek övülen, kemâl sıfatları zikredilerek kendisine hamdedilen manâsına Hâmid hem esmâ-i hüsnâ’dan hem esmâ-i nebî’dendir. Cümle övgüler senden sanadır ki bunda ihlâs sırrı olan “Huvellahu Ehad” mahfûzdur. Senden zuhûr eden bâtınındaki Hak’tır, seni gören Hakkı görmüştür ki bu esrâr ancak “Samediyet” perdesi açılanlara ilân edilir. Kendisinden ikinci bir varlık zuhûra gelmemiştir, kendisini var eden de yoktur, sonsuz-sınırsız tek bir bütündür O: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Zâta lâyık hamd ü kulluk senden özge kim ide
Enbiyâ vü evliyâ çün ‘acz ile gelip gide
Kapı açan cümleye sensin zuhûr u ma’nîde
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

O zâtın hüviyyetini bilen ancak sensin, senden başka kim var ki O’na lâyık hamd, kulluk izhâr ide. Senin manânı taşıyan nebîler, velîler gelirler ve acziyetlerini îtiraf ederek şöyle bir görünüp giderler. Cümlesinden görünen öz de ancak senin manândır: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mûsa’ya nûrun şecerden kendin ızhâr eyledi
Âyet-i “innî enellâh” gördü ikrâr eyledi
Küfr-i zülfün bir kılı Mansûr’u berdâr eyledi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin nûrun Hz. Musâ’ya “İnni enellâh” sadâsı ile bir ağaçtan kendini gösterdi ve Hz. Musâ, o sıfatın ardındaki hakikati görerek ikrâr eyledi. Bir gece misali saçının telinin karanlığı düşünce Hz. Hallâc-ı Mansûr’un üzerine o tele asılıp îdam edildi: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Len-terânî darbesin Mûsî nebîye urdılar
Ümmetine rü’yeti beş vaktde her gün virdiler
Çok mudur çün taht-gâhın ‘arş-ı a’lâ kodılar
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

“Sen, benliğinde oldukça mutlak ben’i göremezsin: Len terânî” darbesini Hz. Musa nebîye vurdular. Oysa senin rabbin ile görüştüğün miracın sembolü olan salâtı ikâme ile “birlikte görüşme” nimetini ümmetine günde beş vakit farz eylediler. Senin ümmetinin kadri bile nebîlerden yüce iken, senin zâtın gibi bir sultânın tahtının bulunduğu makam arş-ı alâ olsa elbet çok değildir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Ümmetin şol denli feth ü nusret ü şevket bula
Hîç verilmiş mi bu devlet ‘âlem içre bir kula
Şevk u zevkin “kâbe kavseyn” ötesinde yol bula
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Sırf, her bir vakti “mirac ihtimali” olan salat-ı ikâme farzı kadar büyük bir fetih, yardım, haşmet olamaz. Meğer böylesi bir idrâk ve saâdet, âlem içinde ümmetinden bir kula nasîb ola, şevkinden zevkinden “ikilikten: azaptan kurtulma makamı” senin elinden ikrâm oluna:  Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Dem ne demdir ola doksan bin kelâmın zât ile
Hem şerî’at hem hakîkat ma’rifet âyât ile
İnse cinne geldin ızhâr eyledin isbât ile
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

O nasıl bir vakittir ki sessiz, harfsiz doksan bin kelâm geçti kendinden kendine. Nice inkârı imkansız deliller şeriat, hakikat ve marifet kapısından geçti. Risâlet gereği insanlara ve cinlere o apaçık delilleri varlığınla ispât ederek âşikâr eyledin: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Cümle cânlar senden oldu, sen bu cânlarda nihân
Bir cihânda eğlenirsin yokdur bu cihân
Bir dil ile söyleşirsin sığmaz anda bu lisân
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Varlğın aslı mâye-i Muhammedî olduğundan sen tohum iken ağaçta gizlisin. Âlemler içre insanın ve kâinâtın adını anılmazken senin nurun, ruhun vâr idi. Mutlak bilinmez olan zât ve ilk tecellisi sıfatı olarak öyle bir dil ile söyleşilir ki o ana lisan sığmaz zira ikilik girer araya: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Bir vesâyitsiz vürûdı kopdurur dilde ilâh
Bu celâlile cemâlin her biri say mihr ü mâh
Kanda baksan ‘âlem içre zerreler olmuş güvâh
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Arası olmadığın için elbette aracısız olarak eriştirir dilde ilâh. Bu celâl yüzünü bir güneş ve cemâl yüzünü bir ay gibi haşmeti ve tesiri vardır. Âlemde her nereye baksan zerrelerin bu hâkikâte şâhid olduğu görülür: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

İbtidâdan ibtidâdır bahr-i vahdet vech-i zât
‘Ayna geldi sûretinle görene cümle sıfât
Şevkin ile zevkin ile zâhir oldı kâinât
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Evvelin evvelidir bir kıyısız ummân olan, vahdet ve zâtının vechi. Kendisi ancak senin suretinle, cümle sıfattan yüz gösterir oldu. “Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim” Şevkin ile, zevkin ile, bâtından zâhire çıktı kâinât: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Olmayaydı olmazidi bu zemîn ü âsmân
Rûh-ı a’zâm sırr-ı zât ü eşref-i halk-ı zamân
Dâimâ nâzın geçer Tanrı katında bî-gümân
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Sen olmasaydın yer ve gök, ruh-u azâm, zat sırrı olan zamanın en şereflisi insan olmazdı. Hiç şüphesiz, daima senin nazın geçer Tanrı katında. Kılavuzlar bizi Hakk’a komaz râh-ı dalâletde / Sözü Mevlâ’sına geçen Resûlullah’ımız vardır. Amân Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

‘Aşkın ile şevke geldi sun’-ı zât-ı kibriyâ
Âdem’in alnında nûrun ‘âleme verdi ziyâ
Secde kıldılar melâik vây ana kim uymaya
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin aşkın ile şevke geldi, Zât-ı Kibriyâ’nın sanâtı. Târih sahnesinde Hz. Âdem’in alnında görülemeye başlanan nurundur âlemi aydınlığa kavuşturan. Meleklerin Hz. Âdem’de görüp de secde kıldığı toprak değil işbu nur îdi, kim bunu tâbi olmaz, O’na boyun eğmezse, aslını bilmediğinden şaşılır böylesine: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mu’cizâtın bir bahirdir enbiyâdır katresi
Sensin ancak kâinâtın intihâ vü fıtresi
Hem kelâm-ı nâtık hem kâğıd hem kitresi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Aklı âciz bırakan mucîzelerin bir ulu ummândır ki, nebîler o ummânda bir damla misâli.  Kâinatın açılışı ve kapanışı ancak seninledir. Hem Kelâm-ı İlâhî’nin söze bürünmüş hâli hem o sözün yazıldığı malzeme hem de o sözü kağıda naşetmeye yarayan hususî irtibatı (zamk: kitre) yine sensin: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Âlem ü Âdem Hudâ aslı vü faslı şeş cihât
Âşık u ma’şûk u kahr u lutf ü iltifât
Senden açıldı bilindi zât ü ef’âl ü sıfât
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Âlem, insan, altı yön yâni mekân ve zaman, asıl öz olan Hudâ’nın faslı, açılmış, türlü mertebelerde açığa çıkmış hâlidir. Seven ve sevilen, kahır ve lütûf ve iltifât mayasını senden alarak zuhûr edip bilinir oldu: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Küfr ü şirk içinde kalırdı halk bilinmezdi ‘aceb
Merhabâ geldiñ vücûda oldun a’yâna sebeb
Dîn-i İslâm’dır açıldı senden ey Şâh-ı ‘Arab
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Eğer sen olmasaydın, örttüğü kendi hakikatiyle küfür ve şirk hali içinde kalan halk, “bilinmekliği muradıyla var edilen” zâtın hakikatini bilemezdi, ancak senin vücûda gelmen ile apaçık görülür oldu senin sıfatlarından O’nun eseri. Ey Arabın şâhı, murâd-ı ilâhi’de bir tohum misâli gizli olan İslâm dini senin vücûdunla çiçek açtı: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Ka’be’yi büt-hâne buldun feth idüb pâk eyledin
Bir nefesle ehl-i şirkin sînesin çâk eyledin
‘Irk-ı Bû Cehl’[i] kesip şeytânı gamnâk eyledin
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Zat makâmının sembolü olan Kabe-i muazzama, fetihten önce nice türlü putlar ile doluyken, senin elinle şirkten temizlenip tertemiz oldu, aslî hâline döndü. Nefhâ-i Rahman olan El-Hâdi tecellîsi nefesinle şirk ehlinin kalplerini aslına mayaladın. Ehl-i şirkin tecessüm etmiş hali olan Ebu Cehil ve zürriyetini kesip El-Mudill tecellisi şeytânı kedere saldın: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

On sekiz bin ‘âlemi kıldın musahhar tapına
İns ü cinn ile melâik kulluk eyler bâbına
Enbiyâ vü evliyâ müştâk olurlar kapına
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Onsekiz bin âlemi emrine teslim olup huzurunda boyun eğerler. İnsanlar, cinler ve melekler kapına kulluk eylerler. Nebîler ve veliler senin hasretini çekerler: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Mülkün oldu ‘arş-ı a’lâ nüh felek yedi zemîn
Gökdeki şol dört mukarreb biri Cibrîl-i emîn
Yerdeki ekmel vezîrin çâr-yâr-ı hâkimîn
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

En yüce arş, dokuz kat gök, yedi kat yer senin idâren altındadır. Semâdaki Hakk’a yaklaştırılmış dört melek ki biri emîn olan Cebrâil’dir ve yerde pek kâmil buyruğunu yürüten Hazeratı Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali senin buyruğunu okur: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Yere geçti çok kilîsâ doğduğun dem anadan
Nice yüz bin ‘âlem ızhâr eyledin yek dâneden
Yeğ durur bir sâde mescid nice bin büt-hâneden
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin doğumunla şirkin, kesret yanılgısının sembolü pek çok kilise yere geçti. Zîra bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Nasıl noktadan, harfler, cümleler, kitaplar hâsıl olursa sen gibi bir tohum, maya ve nûr ile bir taneden yüz bin âlem açığa çıktı. Bu tevhidin âlemlere yayıldığı vahdet sembolü sâde bir mescitten, nice bin puthane, kesret sahnesi daha üstündür: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Her nebîye bir mu’ayyen mescîd ola kulluğa
Cânları mürgı yetişmez bu dikensiz güllüğe
Senden ayrı Hakk’ile kimler ider bu yolluğa
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Her nebî için kulluğa tahsîs edilen belirli bir mescid verilmiş iken yeryüzünün her yeri sana ve ümmetine mescid kılınmıştır. Diğer ümmetlerin, can kuşları böylesi mahzâ saâdete, dikensiz güllüğe yetişemezler de ümmetinden olmanın hasretiyle yanarlar. Mirâcınla Hakk ile olan seyrine, ümmetine ne güzel bir sünnet bıraktın: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Cümle mümkin secde-gâh ola saña vü ümmete
Bir hakîm-hâzık iremez ‘aklile bu hikmete
Senden ayrı kim var ola kasd ide bu himmete
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Her mekân, her can sana ve ümmetine secde mahallidir ki aklını kullanarak bu hikmete hiç bir düşünür, usta filozof akıl erdiremez. Bu ihsâna senden başka kim niyet eyleye: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Oldu hep Îrân ü Tûrân Hind ü Sind ü ümmetin
Umarız işbu diyâr-ı Üngürûs’dur hikmetin
Hükm-i feyyâzile ola işbu fethe himmetin
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Fars, Türk, Hind, Pakistan illeri hep senin ümmetinden oldu, umarız ve dileriz ki Üngürüs (nazım-ı muhterem döneminin Macaristan civarı) illeri de feth olunur, senin hükmün bu topraklara da feyz verir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Şeyh ‘Abdü’l-kâdir’iñ sâhib-tarîkat bendesi
Kâimî müflisdir el-hak ‘âşıkân efgendesi
Enbiyâ vü evliyâ Hak yek-nazar turfendesi
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Şeyh Abdulkâdir-i Geylâni’nin yolunun bendesi olan (nâzım-ı muhterem) Kâimî müflistir ve gerçekten aşıkların en düşkünü, çâresizidir. Nebîler ve velîlerin Hak olan bir nazarı ile tazecik ortaya çıkmış bir şeydir: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Lutf-ı pâkindir erişti bu otuz yıllık oruç
Devr-i mehdîdür dem-â-dem ‘afv olunsa bunca suç
Hürmetin’çün ola âsân ümmetine cümle güç
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Otuz yıllık söz orucu hitamında tertemiz ihsânın erişti bu na’t-ı şerîf vücûd buldu. Sahib-zaman’ın hidâyetiyle uyanınca her nefese affolunsa bütün suçlar. Ümmetin içine düştüğü bütün zorluklar, senin hürmetine kolaylaştırılıverse: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Şol mahabbet hürmetiçün Hakk’ile arandadır
Bu taraf ahvel baksan ümmetin nîrândadır
Nusret-i Hak her zamânda bir dil-i vîrândadır
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Habîbullâh olan zâtın ile Hak zâtı arasındaki muhabbet hürmeti için dileriz ve dileniriz. Zîra günahlarında ötürü ümmetinden tarafa, vahdetten kesrete eğer iltifat nazarıyla bakmazsan, biz de ikilikte, ateşlerde kalırız. Allah’ın yardımı her zamanda bir kâmilin gönlünde, kederli kalptedir:  Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Nefs ü şeytân azdurubdur ümmetini ser-te-ser
Şer’ini tutmazlar imiş kılıcı nice keser
Sen kerem-kândan umarız merhamet yeli eser
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Ümmetin hepsini, nefs ve şeytan azdırdığından, şeriat-ı garra-i Muhammedî’yi emrini tutmazlar, tevhidden uzak bu haliyle ümmet olarak güçlerini kaybettiler, kılıçları kesmez oldu. Sen cömertlik kaynağısın, kerem eyle bir merhamet rüzgârı essin de üzerimizdeki gaflet bulutları dağılsın: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Sensin ol hulk-ı ‘azîm ey rûh-ı a’zam Mustafâ
Sûret-i insânda şer’iñ hükm ider kâf’dan kaf’a
Mu’cizâtın tab’-ı ‘ilmi çâr-yâr-ı bâ-safâ
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Pek yüce bir ahlak [Kalem:4] diye övülen, seçilmiş ruh-u azam sensin. İnsan sûretinde hükmün tutulur baştan başa cümle varlık ülkesinde. Mucizelerinin ilim suretinde tabiatında mevcuttur o dört safâlı sevgilinin; hzerâtı Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali’nin: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

İhtiyâr-ı hâdim-i şer’in olan server gerek
Nefsinin ârzûların zabt eylemiş bir er gerek
Lâyık ola hizmetine böyle kutlu ser gerek
Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

Senin tesis ettiğin parlak şeriâtı, aşk ve irfân kanuna hâdim olmayı seçen, insan-ı kâmiller (hadîmu’l fukâra), kavminin (dervişler)  ileri geleni olsa gerektir. Nefsinin arzularını kontrol altına almış bir can gerek ki ancak böyle kutlu bir inanç eri layıktır sen gibi bir yüce Sultân’ın hizmetine: Yâ Muhammed Ahmed yâ nûr-ı ‘arşullâh

O’na salat ve selâm olsun, O’nun Hak katındaki hürmeti mikdarınca…

Aşıklar kutbunun,
Varlığın yağmaya verdi erdi manâ-yı Resûl
Ol kapudan gir içeri yürü var kıl a hazır

buyurduğu makamda, varlığın sevincinin şefaâti, erenlerin himmeti, Murâdî olan nefesiyle “Âhir Muhammet nûru balkıdı içimizden” zevkinin ikrâm olunmaklığı niyâzıyla hû

menehabbeAşk kervânı gelsin hele, yol görünür elbet kalbe
Madem “mer’ü men ehâbbe” gurbet nedir yâ Nebî
Salli ala Habibinâ Ahmed, Muhammed, Mustafâ

Reklamlar

Tasavvuf’un Aslına Dâir

Son devir insân-ı kâmillerinden Hüseyin Rahmî Yananlı (v. 2013) üstâdın Mehmed Ali Aynî’den (v. 1945) müntakilen hazırladığı “İslam Tasavvuf Tarihi” isimli çalışmasının sonuna ilâve ettiği, tasavvufun en doğru şekilde nasıl anlaşılması gerektiğine, tasavvufun ruhuna, işin özüne dâir işbu gönül yazısı, gölgelerden usanmış, aslına susamış gerçek tâliplere ikrâm olunur…

tasavvuf_minyatur

Tasavvuf Kelimesinin Aslı ve Anlamı
Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği, aslının ve anlamının ne olduğu hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu kelimenin kökünü, doğuya Çin ve Hind diyarlarına kadar götürdüğü gibi kimisi de batıya eski Yunan ve Roma kültürüne dayamak istemiştir. Nitekim onun Sanskritçeden geldiğini ileri sürenler bulunduğu gibi eski Yunancada “sofos” kelimesinin Arapçalaşmış şeklinden ibâret olduğunu söyleyenler de vardır.

Sofos: Yunanca “sophia”. “Yunan dilinde bilgelik için kullanılan sıfat. Sokrates’te, insanı iyi kılan, insanın doğasını gerçekleştirmesini ve mutluluğa erişmesini sağlayan, neyin iyi ve neyin kötü olduğuna ilişkin bilgi, pratik bilgelik. Aristoteles’te ise, en yüksek entelektüel erdem olarak tanımlanan teorik bilgelik. İnsanın biricik ve tanrısal bir şey olan doğası sayesinde ortaya çıkan, vâr olan her şeyin ilk ilkeleri üzerinde düşünmek ve akıl yürütmekle, ezelî-ebedî, olduğundan başka türlü olamayan, değişmez ve zorunlu varlıkların bilgisiyle gerçekleşen ve insanı Tanrı’ya gerçekten yaklaştıran bilgelik türü. Aynı zamanda deneyim ve sevgi ile algılanabilen bilgi demektir. Pythagoras’a bir öğrencisi “Siz bir sofos’sunuz.” dediğinde; “Hayır” der Pythagoras, bilginin sevgi ile deneyimlenebileceğini vurgulayarak “Ben philo-sofos’um: Bilgeliği seven” der.

Bu görüşler yanında Tasavvuf kelimesinin Arapça’da “yün” anlamına gelen “sof” kelimesinden türetilmiş olduğunu iddia edenler de var. Bunlara göre daha önceleri Hazret-i İsa’nın havarileri, ondan sonra Hristiyan rahiplerin zühd ve takva yolunda olanları, inzivaya çekilip riyazetle nefslerini terbiye ederken sâde ve gösterişten uzak olan yün elbiseler giyerlerdi. Bu sebeple yün elbise giymek, tevazunun, inzivâ ve riyâzet yolunu seçenlerin alâmeti oldu. Daha sonraki asırlarda bu gelenek Müslüman sûfilere de geçti; böylece onlar da Hristiyan râhipler gibi dünyadan el etek çekmelerinin, riyâ, kibir ve gurur elbiselerinden soyunmanın alâmeti olmak üzere sof elbiseler giymeye başladılar. Bundan dolayı onlara “sûfiyyun” ve mesleklerine de “tasavvuf” denildi.

Diğer bir görüşün açıklamasına göre tasavvuf kelimesi “sofa” kelimesinden gelmiştir. Bunun da sebebi, Resulullâh Efendimiz’in hususi ve mahrem sohbetlerine devam eden seçkin sahabenin Peygamberimizin mescidinin sofasında toplanmaları ve işleri Resulullâh Efendimizin irşatlarıyla ilahî hakikatleri anlamak olan bu faziletli sahabenin “ashab-u sûffe: sofa ehli” adıyla tanınmış olmasıdır. Sonradan bunların yolunda gidenlere onlara nisbetle “sûfiyyun” denilmiş ve daha sonra bu yol, ilkeleri, esasları ve usulleri tedvin edilen bir ilim ve irfan mesleği hâline getirilerek tasavvuf adı ile anılmaya başlamıştır.

Suffe: Mescid-i Nebevî’nin bitişiğinde yoksul sahabilerin barınması için yapılan ve giderek bir eğitim kurumu haline gelen yer. Sözlükte “gölgelik” anlamına gelen suffe, Mescid-i Nebevi’nin giriş kısmında Medine’de evleri ve kalabilecek yakınları olmayan sahâbilerin barınması için yapılan mekânın adı olmuştur. Burada kalan ve çoğunluğunu muhacirlerden oluşan topluluğun “ashabü’s-Suffe, ashab-ı Suffe” veya “ehlü’s-Suffe, ehl-i Suffe” denilmiştir. Ashab-ı Suffe, ihtiyaçları Resûl-i Ekrem ve zengin sahabiler tarafından karşılandığı için “adyafül-islam” (müslümanların misafirleri), Çeşitli kabilelere mensup olmaları dolayısıyla “evfad” diye de isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber, Medine’ye hicretinin ardından Mescid-i Nebevî’yi inşa ettirirken ailesine ait odaların yanı sıra mescidin güney tarafına düşen giriş kısmında kimsesiz fakir sahâbilerin barınması için bir gölgelik yaptırdı. Kâbe’nin kıble olmasıyla birlikte bu gölgelik mescidin kuzeyine alındı, daha sonra genişletilen Mescid-i Nebevi’ye dahil edildi. Gerek Mekke muhacirlerinden gerekse daha sonra İslam’ı kabul edip Medine’ye hicret edenlerden yoksul, bekar ve yakını bulunmayan sahâbiler burada kalıyordu. Ayrıca ensar’dan ve Abdullah bin Ömer gibi evleri olan muhâcirlerden bazılarının Suffe ehline imrenerek onlarla birlikte kaldıkları ve onlardan sayıldıkları bilinmektedir. Yeni katılanlar veya evlenip ayrılanlar olduğu için ashab-ı Sûffe’nin sayısı sürekli değişiyordu. Çeşitli zamanlarda kalanların toplam sayısının 400’e ulaştığı ifade edilmektedir. Medine’ye gelip orada bir tanıdığı bulunmayanlar ve Medine’ye gelen heyetler de genellikle Suffe’de ağırlanırdı. Hurmaların hasat zamanı gelince herkes gücüne göre hurma salkımlarını getirir, mescide asar, ehl-i Suffe karınlarını bunlarla doyururdu. Ashâb-ı Suffe’den güç sahibi olanlar, gündüzleri mescide su taşıyarak ve dağdan getirdikleri odunları satarak ihtiyaçlarını temin etmeye çalışır, geceleri de Kur’an tilâveti ve ilimle meşgul olurlardı. Bununla birlikte Ashâb-ı Suffe geçim darlığı içinde zâhidâne bir hayat yaşıyordu. Hatta pek çoğunun üzerine giyebilecek uygun bir elbisesi dahi bulunmadığına ve bazılarının açlıktan dolayı namazda ayakta durmakta zorlandıklarına dair rivayetler vardır. Kur’an’da “kendilerini Allah yoluna vakfedip yeryüzünde dolaşarak geçimlerini sağlama imkânı bulamayan yoksullar” ifadesiyle [Bakara:273] bütün zamanlarını Resûl-i Ekrem’i dinlemeye ayırmaları sebebiyle geçimlerini kazanamayan Ashâb-ı Suffe’ye işaret edildiği bildirilmektedir. Suffe, Ashâb-ı Suffe’nin vakitlerini Resûlullah’ı dinleyip ondan İslâm’ın esaslarını öğrenerek geçirmeleri dolayısıyla kısa zamanda bir eğitim kurumu haline geldi. Zaman zaman Kur’an’ın nüzûlüne şahit olan Suffe ehli, Hz. Peygamber’e sorular sorarak birçok meselenin aydınlanmasına vesile olurdu. Başta Ebu Hureyre olmak üzere çok hadis rivayet eden sahabiler burada bulunurdu. Ebû Hüreyre, diğer sahâbîlerin neden kendisi kadar hadis rivayet etmediklerini soranlara muhacirler çarşıda ticaretle, ensar da malları ve mülkleriyle meşgulken ehl-i Suffe’den biri olarak Resûlullah’ın yanından ayrılmadığını, diğer sahâbîlerin bulunmadığı meclislere katılıp onların duymadığı hadisleri duyup ezberlediğini söylemiştir. Suffe ehlinin İslâmî ilimlerin gelişmesine doğrudan etkisi olmuştur. İslâm hukuku alanında ortaya çıkan ehl-i hadîs ve ehl-i re’y ekollerinin ilk temsilcileri kabul edilen Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Mes‘ûd gibi birçok sahâbî de Suffe’den yetişmiştir. Bunun yanında ilk dönem zühd hareketlerinin ehl-i Suffe ile başladığı, Suffe’nin tasavvufun nüvesini teşkil ettiği kabul edilmektedir.

Bütün bu görüşlerde zaman zaman birer hakikat pırıltısı görülmekle beraber hiç biri tek başına ve tamamıyla tasavvufun aslını tatmin edici bir açıklıkla ortaya koyamamıştır. Esasen bunların hiç biri tasavvuf ehlinin görüşlerini yansıtmaz. Çünkü hiç bir tasavvuf ehli bu yolda dışa dönük bir fikir beyan etmemiş. Belki de onlar, onun sözüyle meşgul olacak yerde kendisiyle meşgul olmayı tercih ettiklerinden böyle hareketi tercih buyurmuşlardır. Böylece bunlar, tasavvuf konusuna dışarıdan bakanların sözleri olarak kalmıştır.

Sayılmayız parmak ile
Tükenmeyiz kırmak ile
Taşramızdan sormak ile
Kimse bilmez ahvâlimiz

Onlar da ne gariptir ki Mevlânâ Hazretleri’nin âmâ fil bakıcıları gibi tasavvufu karanlıkta el yordamıyla tanıyabildikleri kadarıyla tanıtmaya kalkınca ortaya böyle çelişkili ve zaman zaman oldukça acayip tavsifler çıkmıştır.

Önce şunu belirtmek gerektir ki tasavvuf, ezel ile ebedi, insanın sırrında ve Allah’ın hakikatinde birleştirerek mutlak tevhîdi gerçekleştiren bir meslek (yol ve gidiş) olduğu için onun başlangıcı ve sonu yoktur. Bu itibarla o, Hind, Çin, eski Yunan ve Roma medeniyetlerinden çok eskidir ve bütün bu medeniyetlerle beraber daha unutulmuş nice eski medeniyet ve çağları da içine alır. Öyle ki onun feyzi, etkisi ve hükmü dışında hiç bir çağ, hiç bir topluluk ve kişi yoktur. Ancak onu hisseden, farkeden, bilen veya bilmeyenler vardır. Bundan dolayı tasavvufun bazı ilkelerini insanlığın herhangi bir çağında veya herhangi bir kültür topluluğunda görmek her zaman mümkün olup bunda şaşılacak bir şey yoktur.

Asıl şaşılacak şey, onun ilke ve esaslarından tamamen yoksun olan herhangi bir topluluğun var olabileceğini düşünmektir. O ki Allah’ın hakikati, insanın özü ve mayasıdır, ondan mahrum olan bir insan topluluğu tasavvur etmek hiç mümkün müdür? İşte bu beşeri ve evrensel özelliğinden dolayı insanlık tarihini inceleyen bilginler tasavvufun çeşitli eserlerini hemen bütün büyük medeniyet ve kültür toplumlarında müşahede ederek onun şu veya bu kültür kökünden geldiği hususunda bazen tereddüt, bazen de saplantılara düşmüşlerdir. Bu sebeple tasavvufun kaynağını yalnız bir kültür topluluğuna hasrederek oradan çıkıp bütün büyük dinlere yayıldığını sanmışlardır.

Halbuki tasavvuf, ilk insan ve ilk vahy ile arz üzerinde zuhura gelmiş bir ilâhî tecelli ve ilmî harekettir. Çünkü tasavvuf, insanın aslına dönüşünün, başlangıçla sonu tevhid edişin yörüngesi, önceleri bilmediği ve tanımadığı için Allah’dan korkuyla kaçan kulun Rabbinden ve Rabbin de kulundan razı olarak dönüp Rabbine varışının teminatı olan bir terbiye ve irşat (yetişme) yoludur.

Bu bakımdan tasavvufun başlangıcına ait hikâyeleri, insanlığın arz üzerinde başlangıcını temsil eden Hazret-i Adem’in yaratılışı, nefsine uyduğu için Cennetten kovuluşu, tekrar tevbe ile Rabbine yönelişi hikâyesiyle birleşir. Ondan sonra gelen bütün peygamberler, aynı yoldan yetişerek önce Allah tarafından velâyet sırrına mazhar kılınıp kalp içre vahy alacak kemâl seviyesine yükseltilir.

Bu suretle Allah’dan aldıkları haberleri nübüvvet makamından insanlara tebliğ ederek Allah indindeki dini, insanlar arasında yaymaya çalışırlar. Böylece Allah katındaki yegâne din olan İslâm dini ve onun özü olan “kâmil insan yetiştirme yolu”, Hazret-i Adem’den günümüze kadar kesintisiz olarak devam edegelir. Bu öz ezelî olduğu için ebediyete kadar da böylece devam edeceği şüphesizdir.

Tasavvuf kelimesinin nereden geldiğine gelince, onu dışından inceleyenlerin gözlerinin hep dış görünüşlere takıldığını* bu yüzden onun sof’tan veya sofadan yahut Yunanca Sofos’tan geldiğini ileri sürdüklerini söylemiştik.

Bu konuda, görünüşle özü, iç ile dışı birbirine uymayan insanlar anlatan güzel bir hikâye vardır. Yazarın murâdına misal teşkil edecek bu güzel hikâye şöyle: Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır. Ve ona sorar: “Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?” Derviş kendini savunur; “Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Baktım kaçmıyor, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.” Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki; “Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış, tuzak kurmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?” Kuş kendini savunur. “Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’ı heryerde hazır ve nazır bilirler, diye düşündüm ve kaçrnadım.” Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasa kısasın yerine getirilmesini ister. “Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder. Kuş o anda; “Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır. “Neden” diye sorar Hz. Süleyman. Kuş sebebini şöyle açıklar; “Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar… Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın… Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra zâhire bakıp içi dışı bir olmayanlara aldanmasın!”

Tasavvufa içeriden bakanların kesin görüşlerince bunlar birer benzetmeden ibaret olup tasavvuf ehli mesleklerinin isimlerini böyle kendi nazarlarında son derece önemsiz ve sathi olan şeylerden almış olamazlar. Onlar, insan gönlüne, insan gönlünün arınmışlığına, saflığına, temizliğine ve berraklığına kıymet verdikleri ve başka hiç bir şeyi o değerde tutmadıkları için mesleklerinin adı da bu “saf” kökünden alınmış olsa gerektir.

Gerçekten bu kelime kökünden baktığımız zaman tasavvufun anlamının yerli yerine oturduğunu görürüz. Öyle ki bu “saf” kökü üzerine oturduğu zaman “tasavvuf” kendi özünden aldığı feyzle dal dal gelişip yaprak yaprak açılarak rengârenk çiçekler ve nice lezîz meyveler verir.

“Saf” kelimesi, başka şeylerden arınıp sırf kendi aslî mahiyetinden ibaret kalmış nesnenin sıfatıdır. Saf altın, saf su gibi deyimler nasıl o şeyde altından başka şeylerin ve sudan başka nesnelerin temizlendiğini, altının sırf altından ve suyun sırf sudan ibaret kaldığını ifade ederse Adem aleyhisselâm hakkında “Safîyullah” tabirinin kullanılması da onun Allah’dan gelen arı-duru fıtratının, saflığını bozan bütün gayriyetlerden tamamen temizlenmiş olduğunu ifade eder. Böylece Adem hakkında kullanılan ve tasavvufun kökü olan bu tabir, hem tasavvufun ilk insanla başladığını ve hem de onun gayesinin insanı yaratılışındaki ilk saflığa eriştirmek olduğunu gösterir. Nitekim değil insanlığın, varlığın gayesi, dinin tamamlayıcısı, kâmil insan yetiştirme (tasavvuf) ve tevhit yolunun başı ile sonunun birleştiricisi, peygamberlerin başı ve peygamberlik yüzüğünün kaşı olan son peygamberin isminin de aynı kökten gelen “Mustafa” kelimesi olması bir tesadüf değildir. “Saf” kökünden “Mustafa” ismine kadar gelen birçok sıfat ve fiil isimleri daha vardır ki hepsi de tasavvufla doğrudan doğruya ilgilidir: Saf, safi, safvet, safa, asfiyâ, tasfiye, musaffa, istifa, Mustafa gibi… Tasavvufun yün, aba veya başka bir şey giymekle ilgisi olmayıp tam aksine bu gibi dışını süslemekle ilgili riya giysilerinden soyunarak gönül saflığı kazanmakla ilgili olduğunu en yetkili mutasavvıflardan Niyazi-i Mısrî Hazretleri sofilik iddiasında bulunan “gösteriş dervişine” hitaben şöyle ifade buyuruyor:

Gel ey sofi, çıkar sofu kıl insaf
Ko suret düzmeği, kıl içini sâf

Riya ile bu ömr-i nâzenini
Nice bir sarf edip edersin israf

Arıt pâk eyle kalbin, eyle hâlis
Beğenmez böyle kalbi, anla sarraf

Oğlanlar Tekkesi şeyhi ve Yunus Emre gibi yaşadığı devre göre çok duru bir Türkçe ile derin tasavvufî zevkleri terennüm etmiş “Dil-i Dânâ” sahibi İbrahim Efendi Hazretleri de tasavvufun çeşitli yönlerden bir çok tariflerini kapsayan ünlü “Tasavvuf” manzumesinin bir beytinde diyor ki:

Bu âb u kil libasından tasavvuf âri olmaktır
Tasavvuf cism-i sâfi, nur-u Yezdân olmağa derler

Tasavvuf “kul kefâ bi’llâh” ile davet dürür halkı
Tasavvuf “irci’î” lafzıyle mestân olmağa derler

Bu tariflere göre tasavvuf, ilk saflığa, fıtri pâklığa erişmek, gönle sonradan karışmış ve kalbe bulaşarak gayb nurlarının tecelli zeminini bulandırmış olan masivâyı gönülden tasfiye etmek cehdidir. Bundan dolayıdır ki tasavvufa “nefsin temizlenmesi ve ruhun tasfiyesi” yolu denilmiştir. Sünbülzâde Vehbî’nin şu beyti bu mânâyı ifade edicidir:

Okusan ilm-i tasavvuf ne zarar
Pâk bil tasfiye-i bâtın eder

Aynı kökten gelen “mustafa” kelimesi de “tasfive edilmiş. arıtılmış ve süzülmüş” anlamına gelir. Bazı karışık ve bulanık şeylerin arınmış ve süzülmüş halini anlatmak için kullanılır.

Hâfız Şîrâzî’nin şu beyti de aynı arı duru muhtevaya sahiptir:

Pâk u sâfî şov u ez çâh-ı tabîat be der ây
Ki safâyî ne-dehed âb-ı türâb-âlûde
Arı duru bir hale gel de tabiat kuyusundan çık. Bulanık suyun safâsı olmaz ki!

Arı su, saf içki, süzme bal anlamına gelen “mâ-i musaffa, câm-ı musaffa, asel-i musaffa” terkiplerinde de geçer. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Muhammed sûresinin 15. ayetinde “süzme bal” terkibiyle şöyle geçmektedir: “Cennette bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeven sütten ırmaklar, içene lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan (asel-in musaffaen) ırmaklar vardır.”

Musaffa kelimesivle yapılan terkipler edebiyatımızda çok kullanılmıştır. Aşağıdaki beytinde Şemsi Paşa onu “saf içki” terkibi içinde tasavvufî ve mecazî anlamda kullanmıştır:

Muhabbet bezmünin nûş etmeyen câm-ı musaffâsın
Çeker gerdûn-u dûnun yüz bin türlü kavgasın aynen

İlâhî aşk ve muhabbet meclisinin saf sohbet içkisini içmeyen kimse, bu alçak dünyanın yüz bin türlü kavgasını açık seçik, olduğu gibi çeker.

Bu meyânda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın semâzen tarifi pek hoştur: Gerçekten musaffâ ruh hâlinde iki yana açık kolları ve rızâ ile bükülmüş boyunları ile döne döne semâvâta çıkıyorlardı…”

Yine aynı kökten gelen “ıstıfâ” kelimesi de tasavvufun temel tabirlerindendir. Istıfa, arınma, seçilme, sonradan karışan yabancı nesnelerden temizlenip kendi aslî mahiyetinden ibaret kalma, aslına rücu etme gibi geniş ve derin anlamları kapsar. En saf ve temizini seçip alma, seçkin duruma getirilme anlamında “Mustafa” ismi de bu kelimenin masdarı olarak ondan türemiştir.

Bu ıstıfâ manası Fuzûli sultânın dilinden su olup yâre akar:

Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüptür (serper) mu’cizâtı âteş-i eşrâra su

Bu isim, alemlere rahmet olan Peygamberimizin, izafet ilişkilerinden ve mâsivâ gölgesinden tamamen arınmış olarak yüksek ahlâkı ve temiz fıtratı ile âlemler içinde temayüz etmiş, böylece Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş, başlangıçta ve sonda seçkin kılınıp üstün tutulmuş olduğunu ifade eder. Adem’deki safîyullah fıtratı, Adem’in gönül aynasının mâsivâ tozlarıyla gölgelenmesinden ve böylece İlâhî nurların tecellisini tam gösteremez hâle gelmesinden sonra asıl saffetine kavuşabilmek için tasfiye olan ıstıfâ padişahı Mustafa’ya kadar gelmiş ve ancak onunla miraç devletine yükselerek aslına sâdık olduğunu ispât etmiştir.

Bu saflık tâcını Süleymân Çelebî hazretleri ne de güzel tavsîf buyurur:

Geldi sûret âlemine Mustafâ
Anın ile buldu âlem hoş safâ

Bu surette O, başlangıçla sonucun birleşmesinin, tasavvufun esası olan tasfiyeden sonra gerçekleşeceğini ortaya koymuştur. Gerçi insanlık bugüne kadar birçok manevi tasfiye yolları görmüştür fakat bunların hiç biri asıl saffeti üzre kalamamış, çeşitli yönlerden etkilenerek zamanla değişikliğe uğramıştır. Ancak âlemlerin kendisi için yaratıldığı, varlığın sebebi ve gayesi, ıstıfâ ikliminin padişahı Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmü ve tasarrufu altında bulunan tasavvufî tasfiye yolu, yolların en emniyetlisi, en düzgünü ve doğrusu olarak kâmil insanlar yetiştirmeye devam etmekte ve kıyamete kadar devam edecektir. İşte Mustafa’nın bu ıstıfâ ülkesinin aslî sahibi, hâkimi ve padişahı olması tasavvuf edebiyâtımızda O’nun hakkında nice seçkin beyitlerin söylenmesine sebep olmuştur.

Padişah-ı ıstıfâ-taht u muallâ-câhsın
Kim harîm-i limaallâhî’de giydin efseri
[Üsküdarlı Hakkı Bey]

“Istıfâ tahtında oturan ve yüksek mevki sahibi olan bir padişahsın, “Benim Allahla öyle bir vaktim var ki aramıza ne melek-i mukarreb ne de nebî-yi mürsel girebilir” hadisinin ifade ettiği mahremiyet içinde tâc giydin” manâsına gelir.

Yine tasavvuf edebiyatımızdan şu iki misal de aynı nükteyi dile getirir.

Mesnet-ârâyı le-amrük, tacdâr-ı ıstıfâ
Limaallah tahtının sultânı, levlâk efseri
[Nazîm]

Muhammedâ, sen o dürr-ü yetîmsin ki sana
Makamdır sedef-i bahr-i ıstıfâ-yı vücûd
[Nevres]

Istıfâ kelimesi çeşitli çekimleri ve türevleri ile insanın kardeşi olan kitapta da çok geçer. Ve geçtiği yerlerde hep bu derûnî, tsavvufî arınma, mâsivâdan temizlenme, seçilme ve seçkinleşme anlamlarını ifâde eder. Bu kelimenin geçtiği âyetlerden bazılarını burada delîl olarak sıralamak Mustafâ manâsının iyice anlamada yararlı olacaktır.

Bakara süresinin 130-132. âyetlerinde bu kelime, “beğenip seçme, mâsivadan temizleme, tasfiye etme” anlamlarında İbrahim aleyhisselâm hakkında ve Yakub aleyhisselâm’ın oğullarına vasiyeti sırasında olmak üzere iki kere geçmektedir:

“Kendini alçaltan akılsızlardan, kendini bilmeyen ahmaklardan başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirir ? Andolsun biz onu dünyada ıstıfâ ettik (beğenip seçmiştik) ( إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى gönlünü mâsivâdan tasfiye ederek arıtmıştık). Hiç şüphesiz o, âhirette de iyi kişilerdendir. Rabbi ona: “İslâm ol (Alemlerin Rabbine teslimiyetle tâbi ol),” demişti. O da: “Ben Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum.” dedi. İbrahim bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Yakub da vasiyet ederek: “Ey oğullarım, Allah sizin için bu dini (Allah’a teslim olma sistemi’ni) ıstıfâ buyurdu (seçti) (dinini sonradan karışmış şeylerden temizleyip arıttı, onu aslî saffeti üzre yeniden ihya etti); o halde siz de muhakkak müslümanlar (Rabbine rıza ve teslimiyetle tâbi olanlar) olarak ölün.” dedi.”

Başka bir yerde de aynı ıstıfâ tabiri, Adem, Nuh, İbrahim ailesi ve İmran ailesi hakkında kullanılarak buyruluyor ki:

“Hiç şüphesiz Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini süzdü (temizleyip arıtarak) âlemler üzerine ıstıfâ buyurdu (seçkin kıldı). [Al-i İmrân:33]

Daha sonra Hazret-i Meryem hakkında da Allah, aynı kelimeyi kullanarak şöyle buyuruyor:

“Melekler demişti ki: – Ey Meryem! Allah seni süzdü (seçip arıttı), kötülükleri senden giderip temizledi ve âlemlerin bütün kadınlar üzerine seni ıstıfâ buyurdu (seçip ayırdı).” [Al-i İmrân:42]

Bu seçme ve arıtma tabiri Kur’an’da belirli, büyük peygamberlerle, seçkin peygamber aileleri ve Hz. Meryem hakkında kullanıldığı gibi daha sonra Allah’ın bütün “kullarını” içine alabilecek bir kapsamda genişletilerek bu ıstıfâ keyfiyetinin umumiliği ve devamlılığı şöyle ifade edilmektedir:

“Ey Musa! Hiç şüphesiz ben seni elçiliğimle (sana kendi katımdan gönderdiğim manevi nimetlerimle) ve sana söylediklerimle seni arıtıp temizleyerek insanlar üzerine seçkin kıldım. O halde sana ne verirsem al ve şükrünü bilenlerden ol!” [Araf:144]

Sonra Allah, elçi seçiminin ufkunu daha da genişletip deruni ıstıfâ ve tasfiye yoluyla gerçekleşen bu seçim dairesinin insanları ve melekleri kapsadığını belirterek buyurdu ki:

“Allah, meleklerden de elçi süzer (seçer), insanlardan da. Yâni onları, isyan ve kötülüklerden, kalp içre Allah’tan haber almasını engelleyen mâsivâ ve izafet kirlerinden temizleyerek elçilik vazifesini sadakatla ifâ edecek şekilde terbiye ettikten, içini ve dışını ahlak güzellikleriyle donattıktan sonra elçilik görevi vererek diğer insanlardan seçkin ve onlara üstün kılar. Allah işitir ve görür.” [Hac:75]

Daha sonra Allah, bu istidadın bütün kullarında bulunduğunu, ancak bazılarının o istidadı ve onu bağışlayan “Rabbini inkâr” yoluna giderek, kendilerine zulmettiğini, kimisinin imanla inkar arasında tereddüt ve şüphelerden kurtulamayarak orta yolu takip ettiğini, ancak bir kısmının kuvvetli bir imanla Rabbini tanıyarak iyiliklerde ve yakınlıkta diğerlerini geride bıraktığını, bu yakınlıktan dolayı da Allah’ın kitabına ve o kitaptaki hakikat ilmine gönlü mâsivâdan temizlenmiş o seçkin kulların mirasçı olduğunu bildirerek buyurdu ki:

“Sonra kitabı, kullarımız arasından ıstıfâ ettiklerimize (süzüp seçtiğimiz, gönlünü mâsivâdan temizleyerek arıttığımız kimselere), miras olarak intikal ettirdik. O kullarımızdan kimi kendi kendine zulmeder, kimisi orta yolda gider, kimi de hayırlarda öne geçer. İşte bu, büyük bir lütuftur.” [Fatır:32]

Böylece peygamberlerin insanlar arasından önce Allah tarafından gönlü mâsivâdan tasfiye edilerek seçilmesi, ondan sonra elçilikle görevlendirilmesi, onların kadrinden hiç bir şey eksiltmediği gibi tasavvufun gayesi olan bu deruni tasfiye yolundan yetişmeleri, ayrıca bütün insanlar için bir kurtuluş müjdesi olur.

Eğer onlar, diğer insanlardan tamamen ayrı bir özellik ve mahiyette yaratılmış olsalardı, onların insanlar arasından seçildiğini söylemek mümkün olmayacağı gibi yerine getirdikleri elçilik görevi de münhasıran onların kendilerine mahsus olup başka hiç bir kimsenin onlara uyarak, üzerinde yürüyemeyeceği, son derece istisnai ve ferdi bir yol olarak kalırdı. Halbuki böyle olmayıp bütün insanlar, onlara uymaya, onları örnek almaya ve gaye tanımaya, onların yolundan yürüyerek onlara benzemeye ve onların yakınlığına ermeye çağrılmıştır.

Bu çağrının her şeyden önce onların kendisi hakkında gerçekleşmesi için diğer insanlarla aynı istidatta yaratılmış ancak Allah tarafından deruni tasfiye ile ıstıfâya (tasavvuf yoluna) tâbi tutularak vahye mazhar olan bir ahlak ve gönül saflığına erişmiş olduklarını kabul zarureti vardır. Nitekim bu hakikati Allah, peygamberliğin ve yüce ahlâkın tamamlayıcısı Resulullâh Efendimiz’e hitaben iki kere ifade ederek buyurdu ki:

“De ki: Ben de sizin gibi beşer cinsindenim ancak bana vahiy olunuyor. Hiç şüphesiz sizin ilâhınız bir tek Tanrıdır. (Hepiniz O’nun kulu ve yaratığı olmakta eşitsiniz). Her kim Rabbine kavuşmak istiyorsa (bunun için bir engel yoktur, sadece o kimse) iyi işler yapsın ve biricik Rabbine kulluk ederken şirke düşmesin, ortak koşmasın.” [Fussilet:6]

Allah, aynı keyfiyetin diğer peygamberler ve kullarından dilediği kimseler için de geçerli olduğunu bildirerek buyurdu ki:

“Peygamberleri onlara dediler ki: Biz de sizler gibi bir insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah, kullarından dilediğine (kalbi tasfiye ile arınarak vahy nurunun tecelli edebileceği saflığa erişme) nimetini lütfeder.” [İbrahim:11]

Allah’ın kullarına sayısız maddi nimetler bağışladığı fakat bunların hiç birinin gönül saflığı, şirk ve mâsivâ lekesinden arınmış bir kalp ve halis iman nimeti derecesinde kıymetli olmadığı şüphesizdir. Çünkü maddi nimetlerin neticesi geçici bir dünya lezzeti iken şirk ve mâsivâ, şüphe ve tereddüt, korku ve keder çelişkilerinden arınmış selim bir kalbin, saflaşmış ve Rabbinin katıksız tecellileriyle tatmin olmuş bir gönlün insanı ulaştıracağı sonuç ebedi mutluluk ve ölümsüz diriliktir. Bunun içindir ki Allah, insanı iyilikte diğer insanların önüne geçiren bu nimet hakkında:

“… Istıfâ… İşte bu, fazl-ı kebîr, büyük bir lütuftur.” [Fatır:32]

buyurmuştur. Bu nasıl büyük bir lütuf olmasın ki insanlar arasından Allah’ın dilediği bazı kimseler, onun sayesinde ilahi terbiye ve tasfiyeye tabi tutularak Allah’ın kendisiyle konuştuğu seçkin ve üstün kimseler haline geliyor!.. İşte Mustafa’da gerçekleşen ıstıfânın azâmeti!… Bu ıstıfânın nihâyeti ilâhî hitâbı işitmek ve idrâk etmektir ki bunun ne sûretle gerçekleştiğini Allah şöyle beyân buyurur:

“Allah, bir insanla ancak ya vahyen ya perde arkasından konuşur ya da bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğini ona vahyeder. Hiç şüphesiz O, yücedir, her şeyi yerli yerince yapar.” [Şura:51]

Bu ıstıfâ (süzme-arıtma) keyfiyetinin nasıl olduğuna dair de insanın ikiz kardeşi olan, aynı kaynaktan geldiği kitap’ta şu ipucu veriliyor:

“Kendilerine kudret ve basiret bağışlanan kullarınız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla ki biz onları meskenlerini zikretme (düşünme) özelliğiyle (hâlis yurt) temizleyip arıtarak kendimize ihlas sahibi hâlis (riya ve şirkten tamamen temizlenmiş) kul yaptık.

Doğrusu biz onları hâlis (karışıksız, sırf, saf) bir haslet, (yani) o yurd’un (Ahiret’in, kudret-bilinç boyutunun; sensiz-bensiz yerin) zikra’sı (hatırda tutulması; hep o hâlde olma) ile ihlaslandırdık.

Onlar bizim katımızda (arınmış ve süzülmüş hâlisler) seçkin, (yakın kılınmış) en iyi kimselerdir.” [Sâd:45-47]

Burada adı geçen peygamberlerden “elçilerimiz” diye değil de “kullarımız” diye söz edilmesi, onların bütün kullara örnek gösterilmesinden dolayıdır. “Kendilerine kudret ve basiret bağışlanan” diye tercüme edilen cümleciğin âyetteki lafzî karşılığı “el ve göz sahibi kılınan” ibaresidir ki bunun mecazi anlamı kudret ve basirettir. Kendisine “el verilen” demek, kudret bağışlanan demek olduğu kadar bazı işleri yapmasına izin ve yetki verilen de demektir. “Göz verilen” ise görüş kuvveti yanında nazarıyla tasarruf etme gücü verilen demektir.

Aynı zamanda bu âyetin ifadesi, onlar gibi Allah katında arınmış, seçkin ve iyi bir kul olmak isteyenleri, bu yolda sonuca ulaşıncaya kadar emir, izin, kudret ve basiretle hareket etmeye teşvik etmektir. Onların meskenlerini zikretme (hatırlama, düşünme) özelliğiyle temizlenip arınmalarına gelince, bu meskenden maksat âhirette ebedi mutluluk ve hoşnutluk yurdu ile dünyada onun eşiği ve hazırlık yeri mesabesinde bulunan kalp evidir ki insanın ölümsüz varlığı olan “ruh-can kuşu” dünya hayatı boyunca o evde barınır, ağırlanır. Bu ruh kuşunun âhiret evini imar edecek dünyadaki hizmet seferlerini sağlıklı bir şekilde yapabilmesi, sonunda âhiretteki asıl yurduna selâmetle uçup dönebilmesi, onun bu kalp evinde huzur ve emniyet içinde yaşamasına, riya ve şirk illetlerinden tamamen korunmasına, kudret ve basiretini arttırarak güçlenmesine bağlıdır. İşte yukarıdaki âyet, insanın âhiretteki ebedi mutluluk evine kavuşabilmesinin, buradaki kalp evini temiz ve tehlikelerden korunmuş tutmasına, bu gerçekleri düşünerek ve bu endişeleri içinde canlı tutarak uyanık yaşamasına bağlı olduğunu gösterir. Ancak bu sayede bir insanın “ıstıfâ devletine” ererek arınmış, seçkin ve iyi kimselerden olacağına işaret eder.

Ahiret evini düşünerek kalp evini zikirle mâsivâdan, riya, kibir ve ucubdan temizlemedikçe bu saflaşma gerçekleşmeyeceği için Allah katında tam ihlas sâhibi hâlis kul olarak mabul olmak mümkün olmaz. Bu takdirde kişinin kalp evi gibi âhiret evinin de vîran olacağı tabiîdlir. Ruhu böyle bir vîrânede yaşayan kimsenin bedeni saraylarda da otursa bunun kendisine hakiki bir fayda sağlamayacağı şüphesizdir.

İşte tasavvuf; bu derûnî tasfiyenin gerçekleşmesini, kalp evini kirleten, harap ve viran eden illetlerin zikir, sohbet ve tefekkür gibi yollarla temizlenmesini, bu suretle insanın öz benliğinin ıstıfâ bulup Allah katında süzme bal gibi sırf tevhîtten, mahzâ vahdetten ibaret kalarak makbul olmasını gâye edinir. Ancak o zamandır ki âlemlerin Rahman ve Rahim olan yüce Rabbi, feyz, lutuf ve tecellileriyle tenezzül buyurarak o evi ve sahibini ebedi dirilikle ihya eder. Şair mutasavvıfın dediği gibi:
Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecelli ide Hakk
Padişah konmaz saraya hâne ma’mûr olmadan

Tasavvufun yönünü ve yöntemini düzenlediği seyr ü sülûk ve tasfiye usulleriyle arınarak, saflaşarak nefsin yedi makamını -emmâre, levvâme, mülheme, mutmainne, raziye, marziyye ve nihayet safiyye derecelerini- geçen bir yolcu, nihayette nefs-i safiyye’ye varınca başlangıçtaki hâline, fıtri saffetine döner.

Bu tasfiye, saflaşma cehdini başarıyla yürütüp gayesine ulaştırdığı için Hakk’ın ve halkın sevgilisi, iyi ve makbul gördüğü kimselerden olur. Çünkü Allah’ın bütün yaratıkları, böyle kemâle ermiş bir insandan ancak insanlığa yarar işler, mahlûkâta şefkat ve merhametle muamele görür. Onun elinden ve dilinden kimse incinmez.

O, bütün gönlüyle Allah’ın kullarını ve bütün yaratıklarını ayırmadan kucakladığı, Allah’ın Rahmaniyet ve Rahimiyetiyle onları severek yaratıp koruduğunu bildiği için onları kırmaya kıymaz, aksine her zaman onları eliyle ve diliyle okşayıcı, Allah adına (Besmele sırrı) koruyup gözetici olur. Onun nazarında kötü, abes, çirkin, noksan yoktur. Her şey olması gerektiği için olmuştur. Bu sebeple hiç bir nesnenin varlığına itirazı da yoktur. O, ayıranın kendini ayırdığı bütün varlık âlemiyle barışık ve bağdaşıktır. Ancak çok iyi bildiği hakikat, hakkaniyet ve adalet ilkelerinden nefsani etkilerle sapmalara karşı düzeltici irşat ve hakkanî müdahâleleri vardır.

İşte ümmet-i merhûme içinde, bu yüksek meziyetlerinden dolayı onlara, âlemlere rahmet olan Peygamberimizin ahlâk-ı ile ahlâklanmış ve “merhamet-i Muhammediyye” sahibi olmuşlar denir. Bu da kâmil insan olmanın işareti ve ölçüsüdür.

Tasavvuf yolunda yetişenler, bu ahlâkla ahlaklanmış ve bu sıfatla sıfatlanmış, rengine aşkın cümle bo.yanmış olmadıkça kâmil insanlık makamına layık olmuş sayılmazlar. Çünkü tasavvuf, bazı marifet ve tevhit sözlerini dilde tekrar edip durmak değil, Hz. Mustafa’nın telkin ettiği zikir, tefekkür, sohbet, “bilgisizliğe ve ilgisizliğe karşı cihat” ile mâsivâyı gönülden tasfiye ederek ıstıfâ-arınma arsası üzerinde ahlâk güzelliği binasını tamamlamaktır.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağına göre tasavvuf, bazılarının zannettiği gibi ıstıfâ padişahı Peygamber Efendimiz’den şu kadar zaman sonra başlamış olmayıp doğrudan doğruya onunla birlikte zuhura gelmiş veyâ O’nun zuhûrundan zâhir olmuştur.

Bu tasfiye yolu, O’nun varlığından aldığı feyzle, asırlar boyunca gelişerek günümüze kadar gelmiş, bundan sonra da arz yaşadıkça ve üstünde insan var oldukça O’nun hükmü ve tasarrufu altında insanlığa hayat, ilim ve can vermeye devam edecektir. Nasıl Adem su ile balçık arasında iken o nebi idiyse velîliği de kendisinden ayrı değildi, onun sırrında her ikisi de birlikte mevcuttu.
Tasavvuf ki velîlik yoludur, hiç bir nebî kendi velâyete erip Rabbinin emrini kalben kabul edecek hâle gelmeden, yani veliliğini tamamlamadan nebi olamayacağına göre, henüz Adem yaratılmadan önce nebi olan Nebilerin Hatemi’nin veliliğinin de nebiliğinden önce olduğu söylenebilir. İş böyle olunca tasavvufa bir zaman ve hele bir başlangıç tayin etmek bile mümkün olmaz. Belki ona başlangıcı ve sonu olmayan, Allah’dan gelip Allah’a giden bir yol, sonsuzluktan yine sonsuzluğa sefer eden bir kulluk ve kutluluk kervanı demek daha doğru olur. Çünkü varlığın zuhur sırrı ondan ibarettir.
Nitekim Resulullah Efendimizin bir kudsi hadislerinde onun mübarek ağzında âlemlerin Rabbi saâdetle buyurdu ki:
“Ben bir gizli hâzineydim. Bilinmeyi, tanınmayı sevdim. Bu sebeple insanları ve cinleri halkettim.”

Tasavvufun temel ilkelerinden olan bu kudsi hadisin ifadesinden de anlaşılacağı üzre o gizli ve görünmeyen hazine, görünüşe gelerek tanınmayı sevdiği için önce kendi nurundan Sevgilisinin nurunu, ondan da diğer bütün âlemlerin nurunu zuhura getirdi.
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl
Zuhûrundan nice kullar oldu vâsıl!

O halde varlığın özünde ve zuhurun çekirdeğinde O ve O’nun sevgisi var. Bütün bilgilerin ve oluşların özünde de O var. Bundan dolayı mutasavvıflar, varlığın başlangıcının aşk olduğunu, bu aşkın özünü de Allah’ın, sevgilisine ve onun varlığında bilinmeye karşı duyduğu sevginin teşkil ettiğini, varlığın sırrını kavramanın ve mutlak tevhide ulaşmanın hareket noktası kabul etmişlerdir. Bu sebeple mutasavvıfların ulularından Niyazi-i Mısri Hazretleri, tasavvufun ve Kur’an’ın özünü içinde toplayan Türkçe Divanının en başında, bu hakikatleri şu beyitlerle açmaya ve bütün gönülleri açılan o aşk yolundan mutlak tevhide çağırmaya başlar:
Ey gönül gel, gayriden geç, aşka eyle iktida
Zümre-i ehl-i hakikat aşkı kılmış mukteda
Cümle mevcudât u malumâta aşk akdem dürür
Zira aşkın evveline bulmadılar ibtida
Hem dahi cümle fena buldukta aşk bâkî kalır
Bu sebepten dediler kim aşka yoktur intiha

Bütün bunlara dayanarak ve netice olarak diyebiliriz ki kâinatın zuhuruna sebep Allah’ın bilinip tanınmaya olan aşkıdır. Bu aşkın ve zuhurun ilk tecellisi de Allah’ın Sevgilisinin varlık nuru… Her şey bu kaynaktan doğarak ve onun eserlerini taşıyarak görünüşe gelmekte ve devrini tamamlayıp yine eski haline, kaynağa dönmekte. Butûndan, her şeyin iç yüzünden, derûnî, saf hâlinden zuhûra ve zuhurdan butûna bütün bu geliş-gidişlerin birleştiği ilk ve son noktada da yine ve ancak O var!

O nokta ki tevhid ve irfan noktasıdır, onun yeri âfâk değil, insanın kalbinin süveydasıdır. O noktanın sırrına ulaşma yolunun adı ki tasavvuftur, onun aslî sahibinin adıyla aynı kökten gelir. Tasavvuf Mustafa’dan gelir!

Bu yol ki insanın gönlünden mâsivâyı tasfiye edip onu korku ve hüzün [Yunus:62], keder ve gam tozlarından temizleyerek haccın menasikinden Safâ ve Merve arasındaki sefer gibi nefsin yedi makamını geçinceye kadar sa’y etmeyi, böylece kalbini Merve (suya kandırılmış toprak) gibi onun feyzi ile tatmin edip süveydasını (sevda-siyâh noktacık) ıstıfânın, arıtmanın Safâ’sına eriştirmeyi sağlar. Bundan dolayı o yolun adına tasavvuf ve onun aslî sahibinin adına da Mustafa denilmiştir.

Saflık onun mâdeni, safâ sonucu ve ıstıfâ da onun yöntemi ve aracıdır. O halde tasavvuf, Kur’an’ın olduğu gibi, ahlâkı Kurân olan Hz. Mustafâ’nın ve O’nun hâli olan safânın da özüdür. Bu birlikten dolayı ezelde onunla birlikte isimlendiriLmiştir. Varlık var oldukça da onunla birlikte var olacaktır. Var olan her şey onun sevgisiyle var olduğuna göre ondan ayrı bir sevgi ve o sevgiden ayrı bir varlık nasıl düşünülebilir?

Böylece bütün varlıklar ve kavramlar gibi Tasavvuf da, O’ndan daha önce nasıl var olabilir, O’ndan daha sonra nasıl zuhura gelebilir, hele O’ndan ayrı nasıl var olabilir ki varlık ve zuhur sırrı O’nun varlığının zuhura gelmesiyle başlamış ve ancak O’nunla kemâle ermiştir.

mercy

Zuhûr-i kâinâtın ma’denisin yâ Resûlallah
Rümûz-i künt-i kenzin mahzenisin yâ Resûlallah
Beşer denen bu âlemde senin sûretle şahsındır
Hakîkatte hüviyyette değilsin yâ Resûlallah
Vücûdun cümle mevcûdâtı nice câmi’ olduysa
Dahi ilmin muhît oldu kamusun yâ Resûlallah
Dehânın menba’-ı esrâr-ı ilm-i men ledünnîdir
Hakâyık ilminin sen mahremisin yâ Resûlallah
Ne kim geldi cihâna hem dahi her kim geliserdir
İçinde cümlenin ser askerisin yâ Resûlallah
Cihân bâğında insan bir şecerdir gayriler yaprak
Nebiler meyvedir sen zübdesisin yâ Resûlallah
Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yoğ ederdi
Vücûdu zahmının sen merhemisin yâ Resûlallah

Âlemi başlatan sensin; muharrik-i evvel, ilk harekete geçiren sensin. O, gizli bir hazine idi; hiçbir sıfatı kendisinden taşmamıştı. O’nun isimlerinin kendisinden taşması, senin vesilenle oldu. O hazinenin anahtarı seninle açılmaya başlandı.

Mevcudâtın kaynağı olan vücûdun her şeye câmî’ ve ilmi her şeyi muhîttir. Vücûdundan ve ilminden hariç bir şey yoktur, sen varlığı kendisinde toplayansın.

Âh efendim tevhîd telkîni ile şefâatin erişmese herkes, vâriyet-i nefs ile helâk olur ve O’nunla yaşanacak saltanata, gerçek hayata nâil olamazdı. Sen ki her derdin dermânı ve her dağın (yara-benlik) merhemi ve şifâsısın.

Aman yâ Resulâllah

Çık dışarı

Kendi özümüzdeki hakîkatin üzerinden kaldırılan perdeler nisbetinde, bir süredir buralardan “İlâhî meşrebim, vahdetperestim, şerâb-ı cilve-i hayret ile mestim” makâmından “birlik çağrısı” yapılır durur, yakînen tanıyanlar iyi bilir!

cik_disari_akdemir

Ruhumu aldı da eyledi pâk
Nikâbım açtı da gördüm Hak

Ne var ki can kulağına okunan ezanın farkında olmaksızın, kendisini “başka bir müstakil varlık” zanneden insan, aslına öyle yabancılaşmıştır ki biri hiç doğmamış, zâten bir olan, “iki ayrı şey” zannını cümlelerle birleştirmek ne mümkün!

Mâdem koca bir ömürdür misafirsin bu bedende artık bilesin ki en büyük küfrün kendine âit zannettiğin vücûdun, varlığındır! Sen yoksun; o benliklerin hep vehm ü gümânındır! Çünkü Hakk’ı örten en büyük perde bu vücûttur ki varlığın küfür olması senin onu var zannetmen, kendine ait sanman, kendi kendine zulmetmendir. Halbuki sen, hakkıyla Hakk’a âitsin; “kendi.m” zannından kurtulunca Hakk ile Hakk olduğunu bilecek, Hakk’a lâyık, insanlığa yarar iş göreceksin; “beklenen doğum müjdesi” işte budur erenlerim!

Bunu bir de misâl yollu anlatalım, Mevlâ görelim neyler: Hastalığı hayvanlık olan bir hastayı yakalayıp bir akıl hastanesine götürmüşler ki hasta kendini kuş zannediyor.

Aradan yıllar geçiyor, bir güzel tedâvi ediyorlar sonra konsültasyon yaparken sormuşlar “Hâlâ kendini kuş zannediyor musun?” diye “Yok efendim” demiş “Siz bana öğrettiniz ben kuş değilmişim, insanmışım meğerse hata olarak öyle zannedermişim kendimi”

Doktorlar taburcu etmeye karar vermişler amma hasta çıktıktan hemen sonra, telaşla dönüp kapılara vurmaya başlamış, doktorların yanına gelmiş nefes nefese: “Ben insan olduğumu, kuş olmadığımı anladım ama dışarıdaki kediler bunu biliyor mu? Onu anlamadım!” O zaman demişler ki “Gel, sen hâlâ zan altındasın, senden bu zannı kaldıralım”

Hakîkatte de bunun gibi, insanın kendi özünü bilmesi açısından, kendi kemal derecelerini bilmesi, kadrini anlaması açısından vâkıa buna benzer.

Kuş kafeste doğarsa uçmanın bir hastalık olduğunu düşünür.

Kafeste doğduğu için, bir ömür kendini kendini “bedenden ibâretim” uykusunda tıngır mıngır sallayan insan, O UZUN GECENİN SONUNDA KADRini anladığında, yeni bir hayata doğacak ve sonsuza dek gerçekte.n olduğu gibi yaşayacaktır!

İşte bu gerçek hayata vesîle bir gazel ile sükût edelim:

[TAHMÎS-İ GAZEL-İ KEMÂLÎ]
Ârif kişinin gör, bizâtillâh kâim olduğun
Kendözünden gayriye her ne var, sâim olduğun
Bilesin kim deryâ-yı vahdet’de dâim olduğun
Âkil olmaz bilmeyen âdemliğin dem olduğun
Zât-ı Hakk’ı her nefes sırrında hemdem olduğun
Âdemliğin dem, nefes, kan ve ân olduğunu her nefes alıp verdiğinde sırrında Hakk’ın zâtıyla hemdem, yoldaş, birlikte aynı havayı soluyan bir fert olduğunu, O’ndan ayrı olmadığını bilmeyen kişi, bütün ilimleri yutmuş görünse de akıllı değildir. Ayıran kendini ayırır, böylesi ancak kendini aldatır.

Kendözüne nazar kıl, gör şûle-yi aşk olduğun
Mâşûk’un cemâline, sırrın içre ayn olduğun
Geç illâ ya, âlem-i lâ’nın sormadan n’olduğun
Âkil olmaz bahr-i lâ’da etmeyen mahv-i vücûd
Ârif olmaz bilmeyen İllâ’ya mahrem olduğun
Lâ, yokluk denizinde vücûdunu yok etmeyenin aklı yoktur. İllâ’ya, Hakk’ın varlığı ve birliğine mahrem olduğunu yâni Hakk sırrını kendinde taşıdığını bilmeyen ârif olamaz. Lâ ve illâ yani nefy ü isbât, yokluk ve varlık; fenâ ve bekâ sırrıdır. Yunus Emre Sultânımız: “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” buyurur. Nefsimizi müstakil bir varlıkmış gibi vehmettikçe nefs-i küll’ü yâni Hak sırrını anlamamız mümkün değildir. Sanal varlıkları terk ede, terk ede hakîkat gönülde tecelli edecektir: “Varlığını say yoğa; Dostun içinden doğa” Öyleyse gönüldeki tozları “L” ile silip yerine “İLL” yı ikâme etmelidir ki mahremiyet tamamlanıp kemâle ulaşılsın: “Çıkılmaz benlikle arş‐ı didâre, varını yoğunu yak da gel derviş!”

Seyreyle her cihetten zâhir, vech-i Hakk olduğun
Cemâl-i Âdem’den garaz, Cemâl-i Hakk olduğun
Ârifsen idrâk eyle bî-şekk, Âdem’in nolduğun
Hakk’ı zâhir, Hakk’ı bâtın, Hakk’ı kâim görmeyen
Ol ne bilsin âdemin Hakk, Hakk’ın âdem olduğun
Cenâb-ı Hakk’ı zâhir, bâtın ve vücûdda mevcûd, dâimî görmeyen kişi Âdem-i manânın Hak, Hakk’ın âdem-i manâ olduğunu nereden bilsin?

Mâlûmdur ki Cenâb-ı Hak, meleklere âdeme secde etmelerini emretti. İblis ondaki rûh-ı azamı göremediği için buna yanaşmadı. İblis meşrebinin anlayamadığı şu idi ki Allah hassü’l-hâs olan yani kemâlini tamamlamış olan kulunu Rahmâni nefhası ile diriltmişti. İnsanın ikiz kardeşi olan kitapta: “Onu düzenlediğim insân şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zamân siz hemen onun için secdeye kapanın” [Hicr:29] buyurduğu bu rûha işârettir. Yoksa varlık âleminde her şey kâbiliyetince Hakk’ın rûhunu kabı mikdârınca sergilemektedir. Bu rûh, külli vahiyle insanın Hakk’ta oluşumunu, tamamlanmasını ifâde eder ki elân kemâl sahiplerinde olupduran budur. Bu cihetle kâmillerin sadık âşıklara nefyettikleri Muhammedî, küllî maya yani rûh da işte bu rûhtur. Efsâne ile uğraşan zâhir ehlinin anlayamadığı işte bu ince noktadır. İslâm, insana, âdeme secde yoluyla Hakk’ı isbat ettiren yegâne Hak yoldur. Hâsılı kelâm âdeme secde Hakk’a secdedir. Ademe secde ondaki külli olana, kâmil ve mükemmil olana secdedir. Makâm-ı âdeme gelen kişinin sûreti de sireti de Hakkın nûruna boyanmıştır. Bu sebeple Hz. Kemâli’nin “Nefsi ile kâim olup kim secde etmez Âdem’e, Ey Kemâlî bil onu, şeytân gelir şeytân gider” buyurduğu yerden Hz. Niyâzi’den şöyle bir aks ü sadâ duyulur:

Secde eyle Âdem’e tâ kim Hakk’a kul olasın
Eden Âdem’den ibâ’ Hakk’dan dahi oldu cüdâ

Kanda bulur Hakk’ı inkâr eyleyen bu Mısrî’yi
Zâhir olmuşken yüzünde nûr-i Zât-ı Kibriyâ

ali_inancer

Görmez misin her ne vâr, nefes-i Rahmân olduğun
Bilmez misin gönlünün, mahzen-i Sübhân olduğun
Bu sırra ermeyenin dü âlemde rüsvâ olduğun
Men aref sırrın duyan “kâim binefsillâh”dır
Nefsini fehmeylemeyen bilmez ham u kem olduğun
Men aref: nefsini bilen rabbini de bilir sırrını vicdanında yaşayan kişi “Allah’ın nef(e)siyle kâim yâni bekâ bulmuş ve kendi kendine yeten, varlığı bir ikinciye muhtâç olmayacak bekâbillâh makâmına gelir. Buna mukabil nefsini bilmeyen, kendinden haberi olmayan kişi, bu hâliyle ham ve noksan olduğunun da farkında değildir. Hâsılı “Men ‘aref” sırrını duyup Mevlâ’sına vârını veren, hâdim-i insân olan (secde hakîkati); insân gelir, insân gider.

Kemâl bilir Kemâli, aşkına hemdem olduğun
Cân-ı teslim etmenin, sırrına tek yol olduğun
Hâk-i pâyinde kurulu, bazâr-ı cân olduğun
Vâriyetten geçmeden varlıkta bir vâr olmadan
Anlamaz sırrın Kemâli, sırr-ı mübhem olduğun

Kemâlî, insan varlıktan, benlikten geçmeden, varlığın tek bir varlık (ehadiyet) Hak olduğunu bilmeden yâni vahdeti kendi vicdânında yaşamadan bu sırrın gizli bir sır olduğunu da anlayamaz.

Söz uzadı… Bu denizden, bâzı “manâ incilerini” açmak bizim haddimize değil meğer bir taraftan üstü açıldıysa nîdelim zuhûrattandır hem zâten okuyanlar bu zevk-i ilâhîden zaten kapları kadar alabilirler. Fazlası taşar, taşan da denize karışmıştır vesselâm.

Yılanı uyandırmayasın

Savm-ı sivâ’yı kim tutar
Îd-i visâl’e ol yeter
Bülbül gibi dâim öter
Gülşen olur kâşânesi
ramazan_1440

Sivâ’dan yâni Allah’tan başka şeylerden oruç tutan, sıyâm-ı mâ-sivâllâh içre her şeyden eden imsâk, vuslat bayramına erer muhakkak!

Eşyâyı Hakk’a perde etmeden, gaflete düşmeden, can kulağını açmalı, kulağı Hakk sadâsından başka sadâ işitmemeli ve gözü Hakk’tan başkasını görmemeli ve dili Hakk’tan başkasını söylememelidir ki ancak o vakit, zâhir ve bâtın bizim vücûd ülkemizde de Hak ile hemkarâr olur erenlerim

Tâ böylece göz, ancak tecellîyât-ı Hakk’ı görür, kulak enbiyâ ve evliyâ kelâmı dinler, tad alınan âzâlar Hakk’ın nehy ettiği şeylerden sakınır, akıl, fikir, hayâl hep Hak ile meşgûl olur durur.

Melâmet üzredir dâim olanlar noktadan âgâh
Tecerrüd eyleyenler mâsivâdan hep görür Allâh

Hak Dost, mâsivâ orucu(na) tut(ul)mayı nasîb eder, mümin ayı sonunda cemâliyle herdem.bayrâm idrâki ikrâm eder, birliğiyle (ir)şâd eder, esrârına hayran eder inşâallâh

Hakîkatine erilen oruç, benlik karanlığına bayram güneşinin doğması için Haktan inen “bir.gel” emridir.

Kendini terk ederek, benliği sâhibine vererek oruç tutmak marifetinin nihâyeti Hakk’ın varlığıyla bayrâm etmek olur. Hakk’ın varlığı ise insanın güneşinin doğması yâni dîdârın görülmesiyle idrâk edilir. Gerçek bayram namazı da batmayan bir güneşin doğmasıyla, gerçeğe u.yanınca, rengine aşkın cümle boyanınca kendinden kendine ikâme edilir vesselâm

İşbu manânın feth ü küşâd olunmaklığı niyeti ile, üzerimize güneşi doğan 1440 yılının Ramazân-ı mağfiret-nişânı vesîle bilerek, bu mübârek ayın ruhâniyetine pek muvâfık düşen bir kıssayı Mesnevî-i Ma’nevî dilinden ikrâm etmek dileriz

حکایت مارگیر کی اژدهای فسرده را مرده پنداشت در ریسمانهاش پیچید و آورد به بغداد
Yılancının donmuş bir ejderhayı ölü sanarak iple bağlayıp Bağdat’a getirmesi
yilan_mesnevi

Nefs ejderhâst ü key murdeest
Zân ki ez-bî-âletî efsürdeest

Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsâit değil ondan bu ölgünlüğü
Sakın nefsin öldüğünü zannetme, imkansızlıktan, mevsimsizlikten, ortamın müsâit olmayışından uyuşmuş kalmış yaz gelince, eline bir fırsat geçince gör nasıl canlanır!

یک حکایت بشنو از تاریخ‌گوی ** تا بری زین راز سرپوشیده بوی
Eski vakâları bilen târih söyleyiciden bir hikâye dinle de bu üstü örtülü sırdan sen de kokular alasın.

مارگیری رفت سوی کوهسار ** تا بگیرد او به افسونهاش مار
Bir yılan tutucu, efsûnlarıyla yılan tutmak üzere dağlara doğru gitti.

گر گران و گر شتابنده بود ** آنک جویندست یابنده بود
Arayan ister yavaş gitsin, ister hızlı, nihâyet aradığını bulur.
Bu beyt-i şerîfte “Men talebe vecedde vecede: Kim ki istedi ve ciddi gayret gösterip çalıştı, aradığına nâil oldu” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. “Kim ihlâs ile istediği şeyde gayret gösterirse, elde eder.” bir düstûr-u hakîkattir.

در طلب زن دایما تو هر دو دست ** که طلب در راه نیکو رهبرست
İki elini de aramadan çekme. Arama, yolda en iyi bir kılavuzdur.

Sen Hak yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk’a vusulü murâd et zîrâ aramak ve istemek aşk ve muhabbet şevkiyle olur ve böyle kemal-i muhabbetle vaki’ olan taleb Hak yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur. Arayıcı, arayan kimseye Farisî dilinde cûyende derler.

Aşk ile gelin tâlib ü cûyende olalım
Zevk ile safâlar sürelim zinde olalım
Hazret-i Mevlânâ’ya gelin bende olalım
Semâ safâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

لنگ و لوک و خفته‌شکل و بی‌ادب ** سوی او می‌غیژ و او را می‌طلب
Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi halde, hatta edepsizcesine de olsa ona doğru kımıldan, onu ara.

Ey sâlik, kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusul talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürüne sürüne ve düşe kalka da olsa yürü ve behemehâl onu taleb et!

گه بگفت و گه بخاموشی و گه ** بوی کردن گیر هر سو بوی شه
Gâh lâfla gâh susarak, gâh şuraya buraya boynunu uzatarak, o padişahın kokusunu almaya çalış.

Gâh söz ile ve gâh sükût ile kalbinden onu iste! Ve gâh her tarafta o şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın kokusunu koklamaya çalış!

گفت آن یعقوب با اولاد خویش ** جستن یوسف کنید از حد بیش
Yakup, oğullarına “Yusuf’un kokusunu haddinden fazla arayın” dedi.

Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini (bütün duygularınızla) iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez. [Yûsuf:87] ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, evladlarına Yusuf’u ve kardeşini taleb etmek ve aramakla emr etti. Ayet-i kerimenin ma’na-yı işârîsi Yusuf-i hakîkîyi ve cemâl-i mutlak-ı Hakk’ı taleb etmektir.

هر حس خود را درین جستن بجد ** هر طرف رانید شکل مستعد
Siz de her duygunuzu istidatlı bir hâle getirin de her yanda adamakıllı onu araştırın.

Havass-i zâhire (beş duyu) ve bâtınanızı (akıl, kalp, ruh, vicdan, latîfe) revh (rahatlık, huzur) ve rahmet-i ilahiyyeyi kemal-i ciddiyyetle aramak hususunda, müstaid bir şekilde her tarafa bir projektor gibi sürünüz. Mesela gözümüz tecelliyat-i Hakk’ı görsün, kulağımız enbiyâ ve evliyâ kelâmını dinlesin; hiss-i zâika (dil) ve şâmme (burun) ve lâmisenizi (dokunma duyusu) Hakk’ın nehy ettiği şeylerden saklayınız; kuvve-i müfekkire ve hayâliyyenizi Hak’la meşgûl ediniz.

گفت از روح خدا لا تیاسوا ** همچو گم کرده پسر رو سو بسو
Allah, “Allah lütfundan meyus olmayın, ümit kesmeyin” dedi. Çocuğunu kaybetmiş Yakup gibi sen de bucak bucak yürü.

Yani Ya’kûb (a.s.) evlatlarına “lâ teyesû min ravhi(A)llâh” [Yûsuf:87] yani “Allah’ın cana can katan rahmetinden ümit kesmeyiniz” dedi. Ve Hak Teala hazretleri bunu kelam-i şerîfinde bize ihbar buyurdu. Binâenaleyh ey salik, sen dahi bu nasihatden ibret alarak, Allah’m rahmetini aramak için, oğlunu gaîb etmiş olan kimse gibi köşe bucak gez ve durma yürü!

از ره حس دهان پرسان شوید ** گوش را بر چار راه آن نهید
Onu ağzınızla sorup soruşturun. Dört yana kulak verip onu araştırın!

“Ağız hissinin yolu”ndan murad kelamdır. “Dört yol”dan murad, şark, garb ve cenûb ve şimaldir. Ya’ni “Hakk’ın rahmetini ve insan-i kâmilin vücûdunu lisanen ehlinden sorucu olunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı bütün yönlere çeviriniz belki bu yollardan size bir haber-i sâdık gelir! zîrâ insan-ı kâmilin vücûdu rahmet-i ilahiyyedir. Nitekim bu Mesnevî’de Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

زان بیاورد اولیا را بر زمین ** تا کندشان رحمة للعالمین
Allah, velîleri âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir.

هر کجا لطفی ببینی از کسی ** سوی اصل لطف ره یابی عسی
Nereden bir güzel koku alırsan koklayın. Ne taraftan o âşinanın kokusunu alırsanız o tarafa yürüyün!

Her nereden latîf bir koku gelirse koku götürün, o sır tarafına ki, o tarafın âşinâsısınız. “Latîf koku”dan murâd, sıfat-ı kemâliyyedir. Yani her kimi sıfat-ı kemâliyye ile mevsûf görürseniz biliniz ki, sıfat-ı kemâliyye ile mevsûf olan Zat-ı Hak bu mazhardadır ve o da insan-i kamildir; binaenaleyh ondan koku aldığınız vakit, o sırr-ı zuhûr tarafuna kasd edin zira sizin hakîkatiniz o sır tarafının âşinâsıdır.

هر کجا لطفی ببینی از کسی ** سوی اصل لطف ره یابی عسی
Nerede bir kişiden lütuf görürsen o adama mukayyet ol… Belki o lütfun aslına, kaynağına yol bulursun, olur ya!

Her nerede bir kimseden, bu sıfat-i kemaliyyeden bir letâfet görursen; ola ki o letâfetin ve sıfat-i kemaliyyenin aslı olan Zat-i Hak tarafına çok yol bulasın.

این همه خوشها ز دریاییست ژرف ** جزو را بگذار و بر کل دار طرف
Bütün bu hoşluklar, derin, ulu bir denizdendir. Sen cüzü bırak da külle dön.

Bu vücûd-i izâfî âleminde gördüğün bütün hoş, güzel ve latîf şeyler, ucu bucağı bulunmayan cemâl-i mutlak-ı Hak deryâsındandır binâenaleyh O’nun cuz’i olan bu güzellikleri bırak da o cemâl-i mutlaka ve bu cüz’lerin küllüne göz dik!

Gören nûr-ı cemâl-i Mutlak’ı mir’ât-ı eşyâda
Ma‘iyyet sırrını idrâk eder sûretde ma’nâda

جنگهای خلق بهر خوبیست ** برگ بی برگی نشان طوبیست
Halkın savaşları hep güzellik içindir, hep iyilik içindir. Fakat yoksulluk azığı yok mu, asıl saadet nişanesi odur.

Halkın bütün kavgaları ve mücâdeleleri bu mecâzî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede müzeyyen ve muhteşem birini görürler ise, onun başına üşüşürler. Halbuki bu zînet-i zâhiresizlik zâdı (surette süssüz olma rızkı) ve sermaye-i fakir (yokluk hazinesi) saadet nişânıdır ve insan-i kâmilin alâmetidir.

خشمهای خلق بهر آشتیست ** دام راحت دایما بی‌راحتیست
Halkın kızışları sulh içindir ama rahata ulaşma tuzağı, daima rahatsızlıktır, zahmetle rahata ulaşılır.

Halkın hışımları ve cenkleri, sulh ve rahatı elde etmek içindir. Halbuki rahatın
tuzağı daima rahatsızlıktır yani rahatsız olmadan, rahat elde edilemez.

Râhat ile istedim vaslını kahretti bana,
Derde düşüp ağlayınca güldü cânânım benim

Hiç şüphe yok ki, halkın hışımları ve cenkleri kendilerinin rahatsızlığıdır fakat bunu esbâb-i istirahatdan olan sulh için ihtiyar ederler. Binaenaleyh iki
zıddın birisi, diğeri için ihtiyâr olunur.

هر زدن بهر نوازش را بود ** هر گله از شکر آگه می‌کند
Her sille, okşamak içindir… Her şikâyet, insana şükretmeyi andırır.

Darb-ı şerîf, tehzîb-i ahlak içindir; babanın evlâdını dövmesi, terbiye içindir ve üstâdın şâkirdini dövmesi de ta’lîm-i san’at içindir. Tehzîb-i ahlak ve terbiye ve ta’lim-i san’at ma’nada okşamaktır. Kahr-i ilâhî de bunun gibidir. Ve keza her şikâyet kendisinin zıddi olan şükrün varlığından haber verir.

بوی بر از جزو تا کل ای کریم ** بوی بر از ضد تا ضد ای حکیم
Ey kerem sahibi, cüzden kül kokusunu al… Ey hakîm, zıttan zıddı istidlâl et!

Cüz’den küll’e, parçadan bütüne kadar koku götür; ey hakim, zıttan zıta kadar koku götür. Ey kerîm, küll olan vücûd-i hakîkinin izâfâtından bulunan bu âlem-i cüz’ideki cenk ve sulhu ve rahatı ve rahatsızlığı ve dövmeyi ve okşamayı ve şikâyeti ve şükrü ve emsâli ahvâl-i mütekâbileyi (karşılıklı halleri) gör ve bunların kokusunu ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr [Bakara:210] “Bütün işler döner Allah’a varır” ayet-i kerimesinin hükmüne uyarak, küll olan vücûd-i hakîkîye kadar götür ve anla ki, bunlar o tek vücûdun sıfat ve esma-i mütekâbilesi işlerindendir. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de eşânın zıddıyla inkişâf ettiğini (ortaya çıkıp geliştiğini) oku artık!

جنگلها می آشتی آرد درست ** مارگیر از بهر یاری مار جست
Doğrusu savaşlar, barışa sebep olur. Yılancı da kim için yılan aradı.

Yâni cenklerin ve kavgaların netîcesinde iki taraf kuvvetten düştüğü cihetle, sağ ve sâlim sulh peydâ olur. Ve kezâ yılan tutucu, o korkunç bir hizmet olan yılan aramayı ve yakalamayı ancak tuttuğu yılan kendisine yâr olmak ve o sâyede para kazanıp menfaat bulmak için ihtiyâr eder.

بهر یاری مار جوید آدمی ** غم خورد بهر حریف بی‌غمی
İnsan, geçim için, rahatlık için yılan arar, gamdan kurtulmak için gam yiyip durur.

Âdemoglu, maişetinin te’mini hususuna yarlık ve muâvenet için yılan tutmak peşinde koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam yer. “Gamsız harif”den murad yılandır zira hayvan yer ve içer ve âdemoğlu gibi uzun düşünceleri, dertg ve kaygısı olmadığı için, gıdasının faydasıı görüp semirir ve âdem ise yer ve içer ve uzun düşünceerden, arkası gelmez dertlerinden gem ve kederinden gün geçtikçe erir. Zâten meşhur sözdür: duvarı nem, insanı gam yıkar.

Âdemogğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp maîşetini te’mîn ettikten sonra gamsız ve müsterîh olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle gam yiyicilik yapar.

او همی‌جستی یکی ماری شگرف ** گرد کوهستان و در ایام برف
O da o karda, kışta dağları dönüp dolaşmakta, iri bir yılan arayıp durmaktaydı.

اژدهایی مرده دید آنجا عظیم ** که دلش از شکل او شد پر ز بیم
Derken bir dağda iri bir ölmüş yılan gördü. Şekli bile gönlünü dehşetle dolduruyordu.

مارگیر اندر زمستان شدید ** مار می‌جست اژدهایی مرده دید
Yılancı, o şiddetli kış mevsiminde yılan ararken o koskoca ölü ejderhayı gördü.

مارگیر از بهر حیرانی خلق ** مار گیرد اینت نادانی خلق
Yılancı, halkı hayretlere düşürmek için yılan tutar. İşte sana halkın bilgisizliği!

آدمی کوهیست چون مفتون شود ** کوه اندر مار حیران چون شود
İnsan, bir dağa benzer, dağ nasıl meftûn olur, nasıl olur da bir dağ bir yılana hayran olur?

İnsanın taayyünü birçok zâhiri ve bâtinî kuvvânın hey’et-i mecmûasıdır ve esmâ-i ilâhîyye cem’iyyetine mazhariyyet isti’dâdındadır. Bu taayyün üzerinde türlü türlü cemâdât ve nebâtât ve hayvanât olan bir dağa benzer. Bu kuvâ arasındaki kuvve-i nefsânîyyesi yılan mesâbesindedir. Garibdir ki kendisinde bulunan birçok kuvâ-yı latîfeyi bırakip bu yılan mesâbesindeki nefsinin meftûnu ve meclûbu olur. (çekimine kapılır) Böyle bir koca dağ, nasıl olup da yılana hayrân olur?

خویشتن نشناخت مسکین آدمی ** از فزونی آمد و شد در کمی
Yoksul âdemoğlu kendisini tanımadı, bilmedi, fazilet makamından gelip bu noksan âlemine düşüverdi.

İnsan, kendisinin birçok zâhiri ve bâtinî kuvvânın hey’et-i mecmûasıdır ve esmâ-i ilâhîyye cem’iyyetine mazhariyyet isti’dâdında olduğunu bilemedi ve kendi hakîkatini tanıyamadı. O bîçâre insan böyle ziyâdelik cihetinden geldiği halde, kuvve-i nefsânîyyesine meftûn olmakla noksanlığa gitti, kendi ve kendisinin mâdûnu olan hayvanlığa meyl etti.

خویشتن را آدمی ارزان فروخت ** بود اطلس خویش بر دلقی بدوخت
İnsan kendisini ucuz sattı. Atlastı, kendini bir hırkaya yamadı gitti!

Âdem bu kadar kuvâ-yı zâhîre ve bâtineyi câmi’ iken, kendisini bu kuvâ arasında en suflî olan ve yılan mesâbesinde bulunan kuvve-i nefsânîyyesine sattı. Meselâ bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı; hiç olacak iş mi!

ای نسخهٔ نامهٔ الهی که توئی
وی آینهٔ جمال شاهی که توئی
بیرون ز تو نیست هرچه در عالم هست
در خود بطلب هر آنچه خواهی که توئی
Ey insan, sen nâme-i ilâhînin nüshâsısın; cemâl şâhının âyinesi sensin. Âlemde her ne varsa, senden hâriç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara zîrâ
hepsi sensin!
alemi_kebir
دواؤك فيك وما تشعرداؤك منك وما تبصر
تحسب أنك جرم صغيروفيك انطوى العالم الأكبر
Zannedersin suretin cirmi sagîr
Sende cem olmuştur âlemi kebîr

Kendi kadrini (âlem-i kebîr) bilmemek, cehâlet olarak (cism-i sagîr) kişiye yeter.[Hz. Ali kerremallâhu vechehu]

Büyük insan odur ki bilir küçüklüğünü, küçük insan odur ki bilmez büyüklüğünü…

صد هزاران مار و که حیران اوست ** او چرا حیران شدست و ماردوست
Yüz binlerce yılan ve dağ, ona hayranken o, niçin hayretlere düştü, yılan sevdasına kapıldı?

Her biri nefs-i hayvânî sâhibi olan yüz binlerce dağın yılanları, cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti’dadını hâiz olan insanın hayrânıdır ve hepsi kendilerini insanın mâdûnunda görüp kaçarlar. Hal böyle iken o insan niçin kendi nefs-i hayvânîsine hayrân ve esîr olmuş ve kendisine o yılanı dost ittihâz etmiştir?

مارگیر آن اژدها را بر گرفت ** سوی بغداد آمد از بهر شگفت
Yılancı, o ejderhayı tutup, halkı hayrete düşürmek için Bağdat’a geldi.

Bu beyt-i şerifde kıssanın zâhîri beyan buyurulur; ma’na-yı işârîi yukarıdaki
îzâhâtdan anlaşılır.

اژدهایی چون ستون خانه‌ای ** می‌کشیدش از پی دانگانه‌ای
Birkaç para elde etmek için o çadır direği gibi ejderhayı çekip sürükledi.

کاژدهای مرده‌ای آورده‌ام ** در شکارش من جگرها خورده‌ام
“Ölü bir ejderha getirdim. Avlamak için ne zahmetler çektim” diyordu.

Yâni o yulan tutucu adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhâyı nice zahmet ve meşakkatle avladım ve ölüdürp getirdim diye, hüner göstermek ve halkı taaccübe ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdat’a getirdi.

او همی مرده گمان بردش ولیک ** زنده بود و او ندیدش نیک نیک
O, ejderhayı ölü sanıyordu. Fakat iyi dikkat etmemişti. Ejderha diriydi.

او ز سرماها و برف افسرده بود ** زنده بود و شکل مرده می‌نمود
Kıştan, kardan, soğuktan donmuştu. Diriydi ama ölü gibi görünüyordu.

عالم افسردست و نام او جماد ** جامد افسرده بود ای اوستاد
Âlem de donmuştur da adı cemâd olmuştur. Üstadım, câmid, donmuş (demek) olur.
Arapça cumûd “donmak”tan câmid, donmuş, cansız demektir.

باش تا خورشید حشر آید عیان ** تا ببینی جنبش جسم جهان
Mahşer güneşi doğuncaya dek sabret de âlem cisminin hareketini gör.

Ma’lum olsun ki vücûd ve varlık birdir, o da vücûd-i hakîki-i Hak’dır. Bizim âlemimiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlim-i kesîfe o vücûd-i hakîkînin izâfâtından ve onun bi’l-kesâfe merâtibe tenezzülünden, cisim sûreti giyinmesinden ibârettir ve vücûd-i hakîkînin sıfat-ı sübûtîyyesi vardır ki, onlar da Hayat, İlim ve Sem’, Basar, İrade, Kudret ve Kelam ve Tekvin’dir. İmdi vücûd-i hakîkînin mertebe-i şehâdete tenezzülünde cemâd, nebât, hayvân ve insân olarak dört sınıf hâsıl olmuştur. Sıfat-ı Hayat, cemad sınıfında bâtın ve mestûr ve nebâtâtda nümûv (neşv ü nema bulma, büyüme) sûretiyle mahsûs, hayvânâtda zâhir ve insanda azhardır, besbellidir. Sıfat-ı sâirenin nisbetleri de boyledir. Bu âlem kesîf ve müncemid (donmuş, katılaşmış) olduğundan onlarda bu sıfatların eserleri yoktur zannolunur fakat zuhûr butûna (dış, içe, grünen, gizliye) ve mülk, melekûta münkalib olduğu vakit, müncemid ve donuk olan cism-i cihânın hayatı ve hareketi zâhir ve âşikâr olur ve dünyâda vücûdu inkâr olunan ahvâl, âlem-i melekûtta müşâhede olunur.

Nitekim âsilerin a’za ve cevârihi, isyanlarına şehâdet edip söyleyeceklerdir.
Ve bu ma’nâ sûre-i Fussilet’te beyan buyrulur:

Nihâyet oraya geldikleri zaman onlar ne yapıyor idiyseler, kulakları, gözleri, derileri kendilerinin aleyhinde şâhitlik edecektir. Derilerine (şöyle) dediler (derler): «Bizim aleyhimize neye şâhitlik ettiniz»? Onlar da «Bizi, dediler (derler), her şey’i söyleten Allah söyletdi. Sizi ilk defa O yaratmıştır. Yine ancak Ona döndürü(lüp götürü)lüyorsunuz. [Fussilet:20-21]

چون عصای موسی اینجا مار شد ** عقل را از ساکنان اخبار شد
Musa’nın elinde asâ, yılan oldu ya… Bütün âlemi de buna kıyas et.

Vaktaki cemad sınıfından olan Musa’nın (a.s.) asâsı, bu âlem-i kesâfet olan
dünyâda yılan oldu ve bâtındâki hayat zuhûra geldi, bu hal, sâkinlerin
yâni câmidlerin bâtındaki hallerinden akl-i beşere haber vermek oldu.

پاره‌ی خاک ترا چون مرد ساخت ** خاکها را جملگی شاید شناخت
Senin bir avuç topraktan ibaret olan varlığını nasıl bir cisim haline getirir? Bütün toprakları da bilgi ve anlayış sahibi bilmek gerek.

Ey insan, senin bu cismin bir toprak parçası değil midir? Ve sen cevher-i arzdan mütevellid değil misin? Sen bir câmid toprak parçası iken, Hak Teala hazretleri seni nasıl idrak ve ma’rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki bütün topraklara da senin gibi ma’rifet ve idrak îcâb eder.

Ma’lum olsun ki, cemadat ve nebatat ve hayvanat, kendilerini halk eden Rablerini, ma’rifet-i tabiiyye-i fıtrîyye ile ârifdir ve bunun böyle olduğu fikren ve tahyilen değil, keşfen ya’ni zevkan ve şuhûden ve açık delîl ile sabittir.

İmdi kâffe-i mevcûdatın zî-hayat olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretleri’nin:

Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah, akşam Allah’a secde eder. (Ona boyun eğmeye mecburdurlar.) [Ra’d:15]

Göklerde olan ve yerde bulunanlar, Melik (mülkünde istediği gibi tasarruf eden), Kuddûs (bütün noksanlıklardan münezzeh olan), Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm(her işi hikmetli olan) Allah’ı tesbîh eder. [Cum’a:1]

Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız. Şübhesiz ki O, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır. [İsrâ:44]

ayet-i kerimeleridir zira semâvât ve arzdaki mevcudatın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayat olmaları lazımdır ve ehl-i keşf indinde de mevcudâtın kâffesi zî-hayattır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk’ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise vücud-ı Hakk’a muzaf olan (bağlı) bir vücûd-i i’tibârîdir (sanal.) Vücud, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk’ın Hayat’ı ve ilm’i, cemî-i zerrât-ı kevnîyyeye sâri olmuş, (varlığın bütün zerrelerine nüfûz etmiş olur. Şu kadar ki mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, hayat ve idrak mazharın bâtınında kalır.

مرده زین سو اند و زان سو زنده‌اند ** خامش اینجا و آن طرف گوینده‌اند
Bunların hepsi de bu âleme göre ölü, fakat hakikat âleminde diridir. Burada susup duruyorlar ama orada söylemekteler.

Câmidler bu âlem-i mülk ve şehâdet tarafından bakılırsa ölü halindedirler
ve âlem-i melekût tarafından bakılırsa diridirler ve keza âlem-i şehâdette sâkit ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat âlem-i melekût tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

چون از آن سوشان فرستد سوی ما ** آن عصا گردد سوی ما اژدها
Onları hakikat âleminden bize yolladılar mı işte asâ, bize ejderha kesilir.

Hak Teâlâ hazretleri câmid olan şeyleri melekûtiyetleri cihetinden bizim tarafımıza yâni âlem-i şehâdete gönderdiği vakit, câmid olan asâ-yı Musa (a.s.) bizim tarafımızda ve âlem-i şehâdette ejderhâ olarak zâhir olur ve onun bâtınındaki hayat meydana çıkar.

کوهها هم لحن داودی کند ** جوهر آهن بکف مومی بود
Dağlar, sese gelir, Davut’la beraber ırlar, ilahi okur, demir bile avucunda mum gibi yumuşar.

Bu beyt-i şerîfte sure-i Sebe’de olan şu ayet-i kerimeye işâret buyrulur:

Andolsun ki biz Dâvuuda bizden bir imtiyaz verdik. «Ey dağlar, onunla birlikde tesbîh edin» (dedik), kuşlara da (bunu emretdik). Ona demiri de (mum gibi) yumuşatdık. [Sebe:10]

Yâni dağlar câmid (cansız, donuk) ve kuşlar gayr-i nâtık (konuşamaz) oldukları halde Davud (a.s.)in terennümât ile vaki’ olan tesbihât ve münâcâtını tekrar ederlerdi ve demirin sertliği gidip onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

باد حمال سلیمانی شود ** بحر با موسی سخن‌دانی شود
Rüzgâr, Süleyman’a mensûb hamal olur, onu yüklenir, taşır; deniz Musâ ile söz bilici olur.

Süleymân’a da rüzgârı (boyun eğdirdik)! (Öyle ki) sabah gidişi bir ay(lık mesâfe), akşam dönüşü de bir ay(lık mesâfe)dir. [Sebe:12]

Bunun üzerine, Musa’ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. [Musa söyleneni yapınca] deniz ortadan yarıldı; öyle ki, açılan yolun her iki yanında sular koca dağlar gibi yükseldi. [Şu’arâ:63]

Yâni rüzgâr ve deniz cemâddan oldukları halde, her birisi kendilerine tebliğ olunan emirleri idrak edip itâat eylediler.

ماه با احمد اشارت‌بین شود ** نار ابراهیم را نسرین شود
Ay, Ahmet’in işaretini emrini anlar, fermanına uyar; ateş, İbrahim’e ağustos gülü olur.

Ay, Ahmed (sav) Efendimiz’in mübârek parmaklarıyla vâki’ olan işaretini görüp
yarılır. Nitekim ayet-i kerîmede buyrulur:

Kıyamet yaklaştı, kamer (ay ikiye) bölündü. (Kâfirlerin, Hz. Peygamberden bir mucize istemeleri üzerine ayın ikiye bölünme hadisesi olmuştur.) [Kamer:1]

Ve Nemrud’un ateşi İbrahim-i Halîl (a.s.) için nesrin yâni güzel kokulu beyaz gül olur.

خاک قارون را چو ماری در کشد ** استن حنانه آید در رشد
Toprak, Karun’u yılan gibi içine çeker, yutar; Hannâne direği rüşde gelip akla, fikre sahip olur.

Karûn, Musa (a.s.) zamanında ziyâde mal sahibi bir kimse idi; Musa aleyhisselâm’a muhâlefeti yüzünden yere battı. Nitekim âyet-i kerimede buyrulur:

Ve sonunda Kârûn’u da, sarayını da yerin dibine geçirdik. [Kasas:81]

“Hannâne” nevha edici, ağıt tutucu ma’nasina olup, zaman-i saadette Nebiyy-i zîşân Efendimiz’in mescid-i şeriflerinde dayanıp hutbe okuduğu, hurma kütüğünden bir direğin adıdır. Yeni minber yapılınca, Hannâne’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemâat işitti. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz minberden inip, Hannâne’ye sarılınca, sesi kesildi; “Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlardı” buyurdu.

سنگ بر احمد سلامی می‌کند ** کوه یحیی را پیامی می‌کند
Taş, Ahmet’e selâm verir; Dağ Yahya’ya haber yollar.

Yâni hadîs-i şerîfte ihbâr buyrulduğu üzre, taşlar Ahmed (sav) Efendimiz’e selam verir ve dağ, Yahudilerin elinden firarı üzerine Yahya aleyhisselâm’a “Bana kaç!” diye haber verir. Bu beyitlerde cemâdâtın kelâmlarına işâret buyrulur.

ما سمعیعیم و بصیریم و خوشیم ** با شما نامحرمان ما خامشیم
Hepsi de bunlara “ Biz size karşı duyar, görürüz… sizinle hoşuz, neşeliyiz. Fakat nâmahremlere karşı susup durmaktayız” derler.

Yukarıdan beri vâki’ olan îzâhâttan anlaşlacağı üzere cemâdât, biz işitir ve görürüz ve latîfiz fakat ey ehl-i sûret, ey kabuktan öteye yolu olmayanlar, biz sizlere karşı nâ-mahrem ve sâkit bir haldeyiz derler.

چون شما سوی جمادی می‌روید ** محرم جان جمادان چون شوید
Ama siz bir cemâd(lık tarafın)a gidiyor, ona yöneliyorsunuz. Artık cemâtların canına, sırrına nasıl mahrem olursunuz ki?

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: “Ey ehl-i suret, mademki siz cemâdlık ve cismânîyet tarafına meyl ediyorsunuz ve mülk âleminin tabîi kanunları mukayyed bulunuyorsunuz ve melekût âleminin ahvâli size karşı mestûr, örtülü kalıyor; o halde nasıl cemâdların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?”

از جمادی عالم جانها روید ** غلغل اجزای عالم بشنوید
Cematlardan can âlemine gidin de âlemin cüzlerinin ahengini duyun!

فاش تسبیح جمادات آیدت ** وسوسه‌ی تاویلها نربایدت
O vakit cansız (sanılan) şeylerin tesbîhlerini apaçık duyarsın da tevîl vesveselerine kapılmazsın.

Yân Ey sâlik sen âlem-i cemâddan, âlem-i ervâha ve melekûta hâlen ve zevkan müteveccih olursan, cemadâtin tesbîhi sana açık olarak zâhir olur. Yâni zâhir ve bâtın kulakların birleşip, onların tesbîhlerini lisan-ı zâhir ile vâki’ olan tesbîhât gibi işitirsin ve artık ulemâ-yı zâhir gibi

Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız… [İsrâ:44]

ayet-i kerimesiyle, emsâli ayât-i kur’anîyyeyi te’vîl vesvesesi, başka bir manây yorma hâli sana musallat olamaz. Zira ulema-yi zâhir bu ve emsali ayat-i kur’aniyyenin tefsirinde derler ki: “Cemâdât yaratıcıya ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisan-ı hâl ile tesbih ederler” ve güyâ bununla nutk ederler ve gayreti dinîye ile keennehu Allah Teala’ya ortak koşmaktan vesâireden tenzîh ederler.

چون ندارد جان تو قندیلها ** بهر بینش کرده‌ای تاویلها
Can âleminde kandiller yok da görmek için tevîllere yapışıyorsun.

“Kandiller”den murad, nur-i keşf ve vicdândır. Ey eşyânın zâhirini görüp bâtınlarından kör olan kimse, mâdemki senin ruhunda nur-i keşf yoktur, zikr olunan ayât-i kur’aniyyeyi, bunların tesbihlerinin görünüşü için, te’viller etmişsin yani bunların tesbîhâtu zâhiren görülemez diye te’vilâta kalkışmışsın veyahut onların görünüşü, görenin tesbîhine sebeb olur diye te’vîl edip dersin:

که غرض تسبیح ظاهر کی بود ** دعوی دیدن خیال غی بود
“Tespihten maksat, nasıl olur da zâhirî tespih olur? Bu tesbîhte bulunan, cansız şeyleri görmek de sapıklıktan başka bir şey değil.”

Ki “Cemadatin tesbihinden garaz, hiç tesbih-i zâhir olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek da’vası, dalâletden mütevellid bir hayâldir ve evhamdir.”

بلک مر بیننده را دیدار آن ** وقت عبرت می‌کند تسبیح‌خوان
Doğrusu şu: onları gören, ibret alır da Allah’ı tesbîh eder.

Beiki her gören kimseyi, o cemadatın görünüşü, ibret almaya sevk edip tesbîh okuyucu eder, subhânallâh dedirtir.

پس چو از تسبیح یادت می‌دهد ** آن دلالت همچو گفتن می‌بود
“Sana Allah’ı tesbîh etmeyi hatırlıyor ya… İşte bu tesbîhe delil olmaları, onlarıb tesbîh etmesi demektir” dersin.

Mâdemki cemâdâtın görünüşü senin hatrına Hakk’ı tesbih etmeyi getiriyor ve seni Hakk’in tesbihine yönlendiriyo; işte o delalet “Hayra delalet eden, o hayrın fâili gibidir” fehvâsınca, o cemâdâtın tesbîh söylemesi gibi olur.

این بود تاویل اهل اعتزال ** و آن آنکس کو ندارد نور حال
Îtizal ehlinin tevili budur işte. Hal nuruna sahip olmayan kişinin işi budur.

İşte ehl-i î’tizal’in ve zâhir ulemâsının, Kur’andaki naslar (kesin hükümler) akkındaki te’vili, bu zikr eylediğimiz vech ile olur zira onların te’villerinin esâsı budur ki: “Cemâdâtın hayatı yoktur ve nutk-ı tesbih hayatsız olmaz. Binaenaleyh murad, hakikat-i tesbih degildir belki vahdaniyyete delalet etmeleridir.” Halbuki ayet-i kerîmede

Sonra duman hâlinde bulunan göğü kasdetti de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. (İkisi de:) “İtâat edenler olarak (isteye isteye) geldik!” dediler.[Fussilet:11]

Yâni “Hak Teala semavât ve arza tav’an (isteyerek) yahud kerhen (zorla) vücûd-pezîr olunuz, varlık gösteriniz” buyurdu; onlar da biz itaat edici olduğumuz halde geliriz dediler” buyrulduğuna nazaran cemad nev’inden olan semavat ve arzın hitab-ı izzet’i işittiklerini ve cevab verdiklerini te’vîle mahal yoktur. İmdi kendisinde nur-i hal ve müşâhede-i bâtın olmayan kimsenin vay hâline!

چون ز حس بیرون نیامد آدمی ** باشد از تصویر غیبی اعجمی
İnsan, duygudan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancıdır.

İnsan, zevâhir-i eşyâdan (eşyanın dış yüzünden) ma’lumat alan havass-i hamse-i zâhiresinin (beş duyu) hüküm ve te’sirinden kurtulmadıkça âlem-i gaybın hallerini tasvîrden acemî, yâni gâfil ve câhil olur.

این سخن پایان ندارد مارگیر ** می‌کشید آن مار را با صد زحیر
Bu sözün sonu gelmez… Yılancı, o yılanı yüzlerce zahmetle çeke çeke

تا به بغداد آمد آن هنگامه‌جو ** تا نهد هنگامه‌ای بر چارسو
Bağdat’a kadar geldi o maceracı adam, çarşıda bir hengâmedir koparmak için

بر لب شط مرد هنگامه نهاد ** غلغله در شهر بغداد اوفتاد
Yılanı Şat kıyısına koydu. Bağdat şehrinde bir gürültüdür koptu

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenarına koydu. Halk böyle bir yılanın vücûdundan haberdâr olunca Bağdat içine bir gulgule düştü, şehir sallandı; dediler ki:

مارگیری اژدها آورده است ** بوالعجب نادر شکاری کرده است
“Bir yılancı ejderha getirmiş, acayip görülmemiş mefret (çok büyük, cüsseli) bir şey. Nasıl da avlamış?” diye…

“Birisi Dicle kenarına ejderha gibi büyük bir yılan getirmiş, acaib bir şey imiş, gidip görelim bu azîm yılanı nasıl tutabilmiştir?”

جمع آمد صد هزاران خام‌ریش ** صید او گشته چو او از ابلهیش
Yüz binlerce ahmak adam toplandı, ahmaklıklarından onlar da yılancı gibi yılana avlandılar.

منتظر ایشان و هم او منتظر ** تا که جمع آیند خلق منتشر
Onlar, yılanı görmek için bekleşiyorlardı. O da etraftaki halk tamamıyla toplansın diye bekliyordu.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderha nasıl şeydir görelim diye örtünün açılmasına muntazır ve yılan tutucu adam dahi halkın daha ziyâde toplanmasına muntazır idi.

مردم هنگامه افزون‌تر شود ** کدیه و توزیع نیکوتر رود
Halk, iyice toplansın da elime geçecek para çok olsun, parsayı toplayayım diyordu.

جمع آمد صد هزاران ژاژخا ** حلقه کرده پشت پا بر پشت پا
Yüz binlerce herzevekil toplandı, halka oldular. Bir ayak, bin ayak üstüne geldi!

Birçok geveze ortada bulunan ejderhanın etrafında halka teşkil etmek suretiyle toplanmış ve bu halka bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil edilmek suretiyle vâki’ olmuş idi.

مرد را از زن خبر نه ز ازدحام ** رفته درهم چون قیامت خاص و عام
Kalabalıktan erkeğin kadından haberi yoktu. Halkla, ileri gelenler birbirlerine girmiş âdeta kıyametten bir alâmet olmuştu.

Kalabalık öyle bir derecede idi ki, erkeklerin kadınlara olan temâyülü hasebiyle onlara bakmaları lâzım gelirken, bu kalabalık yüzünden, erkeklerin kadının vücudundan haberi bile yoktu. Velhâsıl halkın izdihâmı kıyâmetden bir numûne idi.

چون همی حراقه جنبانید او ** می‌کشیدند اهل هنگامه گلو
Yılancı, yılanın üstündeki kilimi kımıldattıkça halk, parmaklarının ucuna basıp boyunlarını uzatıyordu.

Yâni yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi mesâbesinde olan o ejderhâyı kımıldattığı vakit, efrad-ı halk, aman ben de göreyim diye, halkanın arkasında kalanlar arlık yerlerden boyunlarını uzattılar.

و اژدها کز زمهریر افسرده بود ** زیر صد گونه پلاس و پرده بود
Ejderhâ, zemherîden donmuştu. Yüzlerce kilimin, kebenin altındaydı, eski püskü örtüler ile örtülmüştü.

بسته بودش با رسنهای غلیظ ** احتیاطی کرده بودش آن حفیظ
Yılancı, ihtiyâtı elden bırakmamış, onu kalın iplerle bağlamıştı.

در درنگ انتظار و اتفاق ** تافت بر آن مار خورشید عراق
Fakat halkın toplanmasını beklerken epeyce bir zaman geçmiş, Irak güneşi, yılanın üstüne vurmuştu.

Temaşa perdesinin açılmasına halkın müttefikan intizar için vâki’ olan bekleyip durması esnasında Irak ikliminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılanın üzerine doğdu.

آفتاب گرم‌سیرش گرم کرد ** رفت از اعضای او اخلاط سرد
Güneş onu epeyce ısıtınca azasından soğuk ahlât sıyrılıp gitmişti.

“Ahlât” hayvanâtın vücûdunda vâki’, “dem,” “balgam,” “sevdâ” ve “safrâ” adı verilen dört akıcı unsurdan her biridir. Yâni güneşin harâretiyle, yılanın vücûdu meşbû oldu; a’zasında donmuş olan bu mezkur karışımların her biri tekrar cereyan ve deverâna başladı.

مرده بود و زنده گشت او از شگفت ** اژدها بر خویش جنبیدن گرفت
O müddet zarfında ölü bir halde bulunan ejderha dirildi, kımıldamaya başladı.

خلق را از جنبش آن مرده مار ** گشتشان آن یک تحیر صد هزار
Ölü yılanın kımıldadığını görünce halkın hayreti birken yüz bin oldu.

با تحیر نعره‌ها انگیختند ** جملگان از جنبشش بگریختند
Şaşkınlıklarından naralar atarak hep birden kaçışmaya koyuldular.

می‌سکست او بند و زان بانگ بلند ** هر طرف می‌رفت چاقاچاق بند
Ejderha, halkın gürültüsünden çatır, çatır bağlarını koparmaya başladı. İplerin her biri bir yana düştü. Kalın urgan bağlarının çatırtısı her tarafa giderdi ve her taraftan işitilir idi.

بندها بسکست و بیرون شد ز زیر ** اژدهایی زشت غران همچو شیر
İplerini koparıp kilimin altından sıyrıldı. Bir de ne görsünler, aslan gibi kükreyen çirkin, mefret bir ejderha!

در هزیمت بس خلایق کشته شد ** از فتاده و کشتگان صد پشته شد
Kaçarken halk birbirini çiğnedi, birçok kişiler ayakaltında kalıp öldüler, ölülerden yüzlerce yığın oldu.

مارگیر از ترس بر جا خشک گشت ** که چه آوردم من از کهسار و دشت
Yılancı, ben meğerse dağdan, ovadan ne getirmişim diye korkusundan yerinde katılıp kaldı.

Yılan tutucu bu dehşet vaziyeti görünce: “Eyvah! Ben dağlıktan ve sahradan bu halkın başına ne dehşetli bir felaket getirmiş oldum” diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı, kaskatı kesildi.

گرگ را بیدار کرد آن کور میش ** رفت نادان سوی عزرائیل خویش
O kör koyun, kurdu uyandırdı. Câhil, Azrâil’in yanına kendi ayağıyla gitti.

اژدها یک لقمه کرد آن گیج را ** سهل باشد خون‌خوری حجاج را
Ejderha o ahmağı bir lokma ediverdi. Haccac’a kan dökmekten kolay ne var.

Ve Haccac, Yusuf es-Sekafî, Mervan ve Abdü’l-Melik zaman-i saltanatlarında zulmüyle meşhur bir emîrin ismidir. Haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü tarihlerde mezkurdur. Yâni ejderha canlanıp etrafa saldırdığı esnada, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Zira kan içici Haccac mesabesinde ve onun meşreb ve tabîatında olan ejderhaya adam öldürmek kolay olur.

Bu beyt-i şerifte bâtın-i Haccac’ın ejderhâ suretine memsûh olduğuna işâret buyrulur.

خویش را بر استنی پیچید و بست ** استخوان خورده را در هم شکست
Sonra da bir direğe sarılıp kendisini sıktı, karnında (eritmek için) herifin kemiklerini çatır, çatır kırdı.

نفست اژدرهاست او کی مرده است ** از غم و بی آلتی افسرده است
Senin nefsin de bir ejderhadır. O, nereden öldü ki? Dertten, eline fırsat düşmediğinden dondu, yoksa!

Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderha tabiatında ve meşrebindedir; o asla ölmez eğer halim selim görünürse âletsizlik ve fırsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecalsiz kalmıştır.

Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsâit değil ondan bu ölgünlüğü

گر بیابد آلت فرعون او ** که بامر او همی‌رفت آب جو
Firavunun eline geçenler, onun da eline geçse neler yapmaz! Irmak bile, Firavunun emriyle akardı.

Firavun’un âletinden murad, saltanat ve kudret-i hükümettir. “Nehir”den murad, Nil nehridir ki, Firavun’un daire-i saltanatında cereyan ederdi. Nitekim Kur’an-i Kerîm’de Firavunun övünmesinden şöyle haber verilir:

Fir’avun ise, kavmi içinde seslenip dedi ki: “Ey kavmim! Mısır mülkü(hükümdarlığı) ve altımdan akıp giden bu nehirler, benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?” [Zuhruf:51]

آنگه او بنیاد فرعونی کند ** راه صد موسی و صد هارون زند
Onun eline de böyle bir kudret düşse hemen firavunluğa başlar, yüzlerce Musa’nın da yolunu vurur, yüzlerce Harun’un da!

Nefs, Firavunun kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Firavunluk temelini kurar ve kendisine nasihat eden Musa ve Harun (aleyhime’s-selam) meşreplerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşmân addedip onlara karşı suikasta kalkışır. Hasılı hiç bir nefis sınanmadığı imtihanın masumu değildir.

کرمکست آن اژدها از دست فقر ** پشه‌ای گردد ز جاه و مال صقر
O ejderha, yoksulluk elinde küçük bir kurtçuk kesilir. Mevki ve mal yüzünden bir sivrisinek büyür, yırtıcı çaylak olur!

اژدها را دار در برف فراق ** هین مکش او را به خورشید عراق
Ejderhayı ayrılık karı içinde tut, sakın onu Irak güneşinin altına getirme.

Nefis ejderhasını dünyevi hazlardan, bedenin zevklerinden ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir halde kalsın, sakın o nefis ejderhasını esfel-i safilin olan dünyanın rengine aldanıp parlak ve hararetli görünün alayişin içine çekme!

تا فسرده می‌بود آن اژدهات ** لقمه‌ی اویی چو او یابد نجات
Ejderhan donmuş bir halde iken selâmettesin fakat kurtuldu, kendine geldi mi ona lokma olursun.

Sen, ejderha olan nefsini, esfel-i safilin olan dünyanin, mal ve makam güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhan donmuş bir halde kalsın. Zira o nefis, mal ve makam güneşinin hararetiyle harekete gelip donukluktan kurtulduğunda, seni yutup helak eder.

مات کن او را و آمن شو ز مات ** رحم کم کن نیست او ز اهل صلات
Onu mat et de mat olmaktan emin ol. Ona pek acıma, o iyilik edilecek kişi değildir.

کان تف خورشید شهوت بر زند ** آن خفاش مردریگت پر زند
Üstüne şehvet güneşinin harareti vurdu mu o geberesice hemen yarasa gibi kanatlarını çırpmaya, uçmaya başlar.

می‌کشانش در جهاد و در قتال ** مردوار الله یجزیک الوصال
Ercesine onu savaşa çek, babayiğitçe onunla vuruş… Allah, sana vuslatıyla karşılık versin!

چونک آن مرد اژدها را آورید ** در هوای گرم خوش شد آن مرید
Hulâsa o adam ejderhayı getirip de o korkunç şey, sıcak havada kendine gelince,

لاجرم آن فتنه‌ها کرد ای عزیز ** بیست همچندان که ما گفتیم نیز
O fitneleri meydana çıkardı. Hattâ azizim, söylediklerimizin yüz kat üstününü yaptı!

تو طمع داری که او را بی جفا ** بسته داری در وقار و در وفا
Sen ona zahmet, eziyet vermeden uslu, rahat ve vefakâr bir halde tutmayı mı umuyorsun?

Ey sâlik-i tarik-i Hak, sen umar mısın ki, o azgın ve pek şerli nefsi, mücâhede ve riyazet cefâsı ve ezâsı olmaksızın, insanlık vakarı içinde ve emir ve nehy-i ilahinin vefasi içinde bağlı tutasın ve o dehşetli hayvanı yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket bekleyesin bu mümkün olur mu?

هر خسی را این تمنی کی رسد ** موسیی باید که اژدرها کشد
Bu, her aşağılık kişiye nasip mi olur? Ejderhayı öldürmeye bir Musa gerek.

صدهزاران خلق ز اژدرهای او ** در هزیمت کشته شد از رای او
Yüz binlerce halk onun tedbiriyle mağlûp oldu, ejderhasından yılıp kaçtı, ölüp gitti!

Sıfat-i nefsanîyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzetsiz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkün olur mu? Musa (a.s.) meşrebinde bir velîyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî kontrolünde istihdam edebilsin.

Mesnevî’den aynaya işâret

Bismillahirrahmanirrahim ve bihi nestâin,
Sonsuz hamd, nihâyetsiz senâ, ancak O’nadır ki, marifet âb-ı hayatını ihlas sahiplerinin gönüllerinin tâ içinden, dilerinin kıyısına akıtmıştır. Bâtındaki manânın kıyıya vurmuş en güzel hâli, ahsen-i takvîm ve hulk-ı azîm sahibi gâye insan, ufuk peygambere, azâmeti mikdârınca, kendinden kendine selâm olsun.

Bunda sonra aşk şarabıyla esriyen, Hak birliğine ulaşan güzellerden bir güzel olan Bâyezıd Sultânımız’ın sekr ve fenâ hâlinden bahsetmek dileriz. Zira insan, Allah’a bu halde ve bu hal ile yaklaşır. Hz. Bâyezîd’in sekr dediği cezbe ve vecd halinde iken söylediği şathiyeler elbet izaha muhtaçtır. “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir” “Cübbemin içindeki Allah’tan gayrısı değildir”; “İki âlemde Allah’tan başkası yok” “Çadırımı arşın hizasında kurdum” gibi cümleler onun meşhur şathiyelerinden sadece birkaçıdır.

İşte şimdi şuracıkta, Sultânü’l-ârifîn BÂYEZÎD-i BİSTÂMÎ esrârından, mesnevî-i ma’nevi elinden bir dolu ikrâm olundu, buyrunuz erenlerim:

Zevke râcidir bu hâlet, hâl iden dânâ olur
Dîde-i dilden hicâbı ref’ iden bînâ olur

Temevvüc etti çün bahr-i meânî
Dil oldu tercümân, etti beyânı

Ki ya’nî oluben ol bahre gavvâs
Çıkardım sana bunca gevher-i hâs

Dizip inci gibi koydu bu nazma
Alasın kudretin var ise hazma

با مریدان آن فقیر محتشم ** بایزید آمد که نک یزدان منم
Manevî yokluk sahibi, fakîr-i muhtelem olan o büyük zat, Şeyh Bestamî, mürîdlerine, “İşte Yezdan benim” diye geldi.

“İhtişâm”, lügatte birinden utanmak manâsınadır ve “muhteşem”, bu mastarın ism-i mef’uludür ya’ni, “İstilâ eden tecelli-i zâtî hasebiyle kendi kulluğuna mahsus vücûdunu isbât etmekden utanan ve vücûdda Hakk’ın vücûduna müftekir, muhtaç bulunan” Hz. Bâyezîd (ks) o hâlin istiğrâkı sebebiyle “İşte Yezdân benim!” diye mürîdlerinin önüne çıkıverdi ki, bu kelâm Hallâc-ı Mansûr’dan izhâr olan “Ene’l-Hak” sözünün muâdilidir.

Ağaçtan “İnni enallah” [Taha:14] buyuran, insandan da bu idrakle “Ene’l Hak” sözünü Hakk olarak söylemeye muktedirdir elbet:

Tecellî eyleyecek Hak şecerden
Tecellîsi ‘aceb mi gerçek er’den

Hem dahası:
Gûşuma “innî” hitâbı gelmede her zerreden
Zerreden seyr eyledim mihr-i cihân-ârâları

Vâkıâ “Ene’l-Hak: Ben Hakk’ım” demeyi herkes büyük iddiâdır zanneder halbuki “Ene’l-abd: Ben kulum” da’vası daha büyüktür. Ene’l-Hak da’vası azim tevazu’dur. Zira “Ben abd-i Huda’yım!” diyen kimse, iki mevcud isbat eder; birisi kendisi için ve diğeri de Huda içindir. Fakat “Ene’l-Hak!” diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-heva eyleyip “Ene’l-Hak!” der. Ya’ni “Ben yokum, hep O’dur, Huda’dan başka mevcud yokdur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!” der bu makamda tevazu’ ziyadedir. Şu kadar ki halk anlamıyor, neylersin…

گفت مستانه عیان آن ذوفنون ** لا اله الا انا ها فاعبدون
O zü-fünûn-u aşk, ma’nevî fenlere sahip olan Şeyh Bâyezid, sarhoşça âşikâr olarak: “Benden başka ilah yoktur, bana ibadet edin” hitâbında bulundu.

Bu sözü söyleyen Bayezid değil, Cenab-ı Hakk idi. Bayezid’in lisanından söylemişti. Kurb-u nevafil ve kurb-u feraiz denilen iki yakınlık vardır ki, o derecelere vasıl olanların lisanından Cenab-ı Hakk söyler. Gülşen-i Raz sahibi Şeyh Mahmut Şebüsterî, der ki: “Bir ağaçtan Ene’l Hakk sözünün çıkması câiz olur da, saadet-i ezelîye sâhibi bir velinin ağzından duyulması niçin câiz olmaz?”

Şeyh Mahmud Şebüsterî, bu beyti ile Hazreti Musa’nın Medyen’den Mısır’a giderken bir ağaç üstünde nur gördüğüne ve o ağaçtan:

“Ya Musa! Âlemlerin Rabbi olan Allah benim ben” [Kasas:30] nidasını işittiğine işaret ediyor.
Sûfiye ricali bu hale “Telbis”, “Telebbüs” ve “Lebs” derler. Evliyaullahtan bazılarında zuhur eder. Hadis-i şerifte: “Hakikatte Cenab-ı Hakk, kulunun lisanından: Allah kendisine hamd edenin hamdini işitti, der” buyrulmuştur. Rükûdan kalkınca, “Semiallahu limen hamideh” deniliyor. İşte bunu bizim lisanımızdan söyleyen Hakk’tır.

Bu babdan bir diğer izâh Erzurumlu İbrahim Hakkı(ks) hazretleri’nden (v. 1780) zuhûr etmiştir:
Mansur “Ene’l Hak” söyledi
Haktır sözü Hak söyledi
Nâdân mukayyet anladı
Amma ki mutlak söyledi

Halkın vücudu ve varlığı fâni, hayal ve gölge gibidir.

“Nerede olursanız olun; O sizinle birliktedir” [Hadid:4]
manâsınca halkın her hareketi Hak ile olduğundan bütün vücudun ve varlığın hakikati Hakk’ındır demektir. Nitekim gölgenin vücudu, varlığı ve hareketi sahibinin olup gölgenin gerçekte vücudu olmadığı gibi, halkın da gerçekte vücudu yoktur, fanidir. Halk, Hakk’ın perdesidir. Perdenin arkasında gizlenip halkı gezdiren ve söyleten Hak’tir. Kör olan, halk sanıp gerçek bir müşrik olur.

Nitekim Nakşî Akkirmânî (ks) Hazretleri’nden bu sırr-ı Hak şöylece ifşâ olunur:

Eyâ sen sanma kim bu güftârı dehân söyler
Veyâ terkîb olan unsur yahud lahm-i zebân söyler
Seni ol sana bildirmek murâdın kasd edip Mevlâ
Anâsırdan giyip donlar yüzünden terceman söyler

Yarattı cümle eşyayı özün pinhan edip anda
Göründü nice bin yüzden veli kendi nihan söyler
“Sakâhum rabbuhum” hamrin içen âşıklar ey Nakşî
Erer ma’şûkuna anlar mekandan lâ-mekan söyler

Hakiki tevhid, târif olunan bu sırrı böylece anlayıp buna inanıp şeksiz iman etmektir vesselâm

چون گذشت آن حال گفتندش صباح ** تو چنین گفتی و این نبود صلاح
O hal geçip de, sabah olunca müritler Bayezid’e, “Sen böyle söyledin, bu doğru değildir” dediler.

Ateşte yeterince ısınıp rengine akın cümle boyanan demir dahi olsa o esnâda ondan “ben ateşim” duyulsa hakikattir, soğuyunca iş başkadır başka…

Vaktaki Bayezid hazretlerinden o geceki hal-i istiğrak geçti, müridler ona sabahleyin dediler ki: “Ey üstad, sen gece “Subhânî ma a’zama şânî!” dedin, bu söz fesâd-ı mahzdır, asla şeriata muvâfık değildir ve şeriata muhalif olan şey ise salah değildir!”

گفت این بار ار کنم من مشغله ** کاردها بر من زنید آن دم هله
Hz. Bayezid müridlerine hitaben buyurdu ki: “Eğer bir daha dersem ya’ni da’va-yi uluhiyyet meşgâlesi benden sâdır olursa, müteyakkız bulunun, o anda benim üzerime bıçaklar ile hücûm edip beni vurun ve kesin!”

حق منزه از تن و من با تنم ** چون چنین گویم بباید کشتنم
Allah tenden münezzehtir, benim ise, tenim vardır. Öyle bir söz söyleyecek olursam, katlim vâciptir.

Zira Subhân olan Zat-i Hak ten ve cisim olmaktan münezzehdir ve benim benliğim ten iledir; benim cisim ile olan benliğim mevcûd iken böyle bir söz söylediğim vakit, beni şer’an öldürmek lâzımdır!

چون وصیت کرد آن آزادمرد ** هر مریدی کاردی آماده کرد
O, varlık ve benlik kaydından kurtulmuş hürlerden olan Bayezid, böyle vasiyet edince, her mürit bir bıçak hazırladı.

Vaktaki o ten kaydından âzâd olup, hürriyet-i hakikîyyeye mazhâr olan merd-i Hüdâ ve nefs-i safiye sahibi bulunan Hz. Bayezid böyle vasiyet etti; her bir mürid hükm-i şer’i îfâ için bir bıçak hazırladılar.

مست گشت او باز از آن سغراق زفت ** آن وصیتهاش از خاطر برفت
Bayezid, yine o koca kadehi dikip sarhoş oldu… Tavsiyeleri aklından çıktı.

Hz. Bayezid, yine azim olan tecelli-i zâtî şerâbından sarhoş oldu, kendinden geçti; müridlerine verdiği evvelki tavsiyeleri hatrından gitti. Zîra bu tecelli-i zatî’nin icabi abdin bî-gûş, ve bî-his ve bî-fikr olmasıdır. Nitekim Mesnevi 1. cild 568. beyitte:

بی‌‌حس و بی‌‌گوش و بی‌‌فکرت شوید ** تا خطاب ارجعی را بشنوید
Ya’ni, “Ircii:Rabbine geri dön hitabını işitmeniz için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!” buyrulmuş idi. Binâenaleyh bu hal içinde, vasiyetlerin hatra gelmesi imkanı yoktur.

نقل آمد عقل او آواره شد ** صبح آمد شمع او بیچاره شد
Nakil geldi, onun aklı âvâre oldu. Sabah oldu, onun şem’i bîçâre kaldı.

“Avare”, mesken ve mekandan uzak olup kapısız kalan demektir. Ya’ni, mertebe-i isneyniyyetden, makam-ı ittihada nakl-i hâli geldi, kuluğa mahsus vücûdu kalktı ve aklın barındığı mesken ve makam kalmadı; binaenaleyh akıl avare oldu, şems-i zat doğdu, cismânîyet gecesinden yanan ruh şem’i biçare oldu.

عقل چون شحنه‌ست چون سلطان رسید ** شحنه‌ی بیچاره در کنجی خزید
Akıl, zâbıta memuru gibidir. Asayişin temini için hükmeder. Fakat sultan gelince, o zabıta memuru bir köşeye çekilir.

Evet vücut şehrinde, hakim olan akıldır. Fakat tecelli-i ilahî sultanı zuhur edince, onun hükmü kalmaz.

Hükümet-i zahîrîyyede zabıta me’muru kuvve-i tasarrufu, bilcümle kuvvayı kendinde cem’ eden hükümdardan alır ve hükümdârın zuhur ettiği yerde, zabıta me’murunun kuvve-i tasarrufiyyesi kalmayıp hükümdârın emri altında zebun olur ve bir köşeye sıvışır. Orada ancak sultanın tasarrufu can olur. Bunun gibi akil dahi vücûd-i insanîde zabıta me’muru gibidir, Sultan-ı hakiki olan Hakk’ın tecellisi vaki’ oldugu vakit, o da zebun olup tasarrufdan geri kalır.

عقل سایه‌ی حق بود حق آفتاب ** سایه را با آفتاب او چه تاب
Akıl, Allah’ın gölgesi; Hakk ise, güneştir. Güneşe karşı, gölgenin ne ehemmiyeti ve ne takati olabilir?

Gölge, o Hakk’ın şems-i zatı karşısında asla sebât edemez, derhal zâil olur. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyururlar: “İza karinel muhdesi bil kadim lem yebka lehu eser” Ya’ni, hadîs kadîme mukarin olduğu vakit, onun için eser baki kalmaz. Sonradan yaratılan şey, zaman ötesi ezelî olan ile bir arada bulunduğunda, kendi fani varlığından hiç bir iz kalmaz.

چون پری غالب شود بر آدمی ** گم شود از مرد وصف مردمی
Cin taifesi, insana musallat ve mutasarrıf olursa, o insandan insanlık sıfatı kaybolur yerine cinlik sıfatı gelir ve hüküm gâlibin olur.

هر چه گوید آن پری گفته بود ** زین سری زان آن سری گفته بود
O kimse, ne derse ve ne bahse dair söylerse söylesin, o sözler cinlere aittir.

Ya’ni, bir adama bir cin musallat olup, onu tasarrufu altına alırsa, onun lisanından söyleyen o cin olur.

Hoca Neş’et Efendi, (rahmetullahi aleyh) Mevlana Cami hazretlerinin Mesnevi şerhinin tercümesinde şu vak’ayi yaziyor: “1195 tarihlerinde İstanbul’da Sultan Bayezid civarında tahminen yirmi yaşında bir delikanlı var idi ve kendisine cin musallat olmuş idi. Onda arıza-i cin o vecihle meşhud olurdu ki, her gün o civardaki berber dükkanlarına çıkıp ehibbâsıyla sohbet ederdi. Bu delikanlı saf ve bir mahalle gitmemiş ve seyr u seferi ve tahsili yok ve asla kendi lisanı olan Türkçe’den başka bir dil bilmez idi. Bununla beraber ba’zı gün Arapça konuşur ve Arapça’dan başka hiçbir dilden anlamaz ve Arapça’yi ana lisanı gibi söyler idi. Ve ba’zı gün Farîsice konusur, başka dili anlamazdı ve ba’zı gün Hindçe soyler ve ihtiyacını da o lisanla ifade ederdi. Ve ba’zı günler Yahudice ve Fransızca ve Rumca ve Tatarca ve Bulgarca ve Gürcüce söyler ve ba’zı günlerde hiç kimsenin anlamadığı bir lisan tekellüm ederdi. Velhasıl herhangi lisan ile tekellüm ederse, o gün başka bir lisanla kendisine bir şey anlatmak muhal idi. Söylediğini anlamak tercüman tedârikiyle mümkün olurdu ve kendisine mâlik olduğu gün Türkçe konuşmasından malum olurdu. Ve bugün, evvelce konuştuğu lisanlardan kendisine ne söylense asla anlamaz idi. Fakat cin taifesi merkumda tasarruf edip istedikleri lisanda konuştururlar idi ve kendisinde şuursuzluk ve sair arıza da görülmez idi.

Bu kıssadan hisse vardır ki, edna mahluk-i ilahi olan cin, bir vücûdda tasarruf ettiği vakit, onun iradesini selb ve kendi iradesini infaz edince, Halik-i mevcudatin bahr-i aşkında müstağrak olup iradesini, irade-i Hak’da ifnâ eden kimseden sâdır olan ef’âl ve sıfat ve kemalât Hakk’ın olmak müsteb’ad değildir.

چون پری را این دم و قانون بود ** کردگار آن پری خود چون بود
Bir cinin bu kadar kudret ve kuvveti bulununca, onun halikı bulunan Hakk’ın kudret ve kuvveti nasıl olur?

Cenab-ı Hakk’ın kullarının lisanından söylediğini ispat için Hazreti Mevlâna, saralı bir kimse üzerinde cinin tasarrufunu, o halde iken saralı ne söylerse söz onun değil, cinin olduğunu misal olarak irat ediyor.

Mademki mahluk-i ilahi olan bir cinnin insana böyle efsun ve hilesi oluyor ve cinne mahsus olarak böyle bir asıl ve kaide vardır, o cinnin Halik’i olan Hak Teala hazretlerinin sıfat ve ef’âli ile bir bendesi üzerinde tasarrufu ve istilası niçin olmasin? Bu asla musteb’ad, ihtimal dışı bir şey değildir.

اوی او رفته پری خود او شده ** ترک بی‌الهام تازی‌گو شده
Bu haldeki bir kimsenin, o esnada benliği zail olur. Cin, onun hüviyeti yerine geçer. Bakarsın, Arapça bilmeyen bir Türk, fasih Arapça söyler.

چون به خود آید نداند یک لغت ** چون پری را هست این ذات و صفت
Tekrar kendine gelince, Arapça tek bir lügat dahi bilmez. Bir cinde, bu kudret ve bu tasarruf olunca…

پس خداوند پری و آدمی ** از پری کی باشدش آخر کمی
Artık cinin ve insanın Allah’ı, nasıl olur da onlardan aşağı olur?

Cinin de, insanın da halikı olan Allah’ın, kuluna yakınlığı ve onda tasarrufu, yani kul lisanından, “Sübhane ma azame şani” ve “Enel Hakk” gibi
sözler söylemesi olmayacak şey midir?

Perinin zatı ve sıfatı Ben-i ademe müstevlî olup, onda kendi sıfatlarını izhar ederse, perinin ve insanların Halik’i olan Allah Teala hazretlerinin tasarrufu, bunlardan aşağı kalır mı hiç!

Kamillere vaki’ olan bu tecelli, zâhir uleması ve hatta ehl-i tarik geçinen ba’zi kimseler tarafından dahi, şeriat vesile edilerek inkar olunmakda ve evliyaullahin halini, kendi halleriyle mukayese etmektedirler.

Bu mes’elenin şerîata mugayir olmadığı mezkur beyt-i şerifde edille-i şer’iyyesiyle isbat olundu ve Resul-i Ekrem Efendimiz’in, “men reâni fekad reel Hak” yani “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” buyurmaları dahi bu ma’nâdandır. Mesnevi şârihlerinden İsmâil Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretleri bu babda daha açık bir izah olmak üzere, İbn-i Fârız hazretlerinin şu beyitlerini irad buyurmuşlardır:

Ey kimse, âgâh ol, senin nazar-ı dikkatini ashâb-ı kiramdan Dihye’ye celb ederim ki, Cebrail-i Emşn bizim Peygamberimize vahy-i nübüvvet vaktinde, o Dihye’nin suretine bürünmüş olduğu halde geldi. Söyle bana, Cibrîl suret-i beşeriyyede mehdîyyu’l-Hudâ olan Peygamberimize zâhir olduğu vakit, Dihyetü’l-Kelbi oldu mu?

Şüphe yok ki, Hz. Cibrîl Cenab-ı Dihye’tü’l-Kelbî’nin vücudu ile müttehid olmadı. Hz. Cibrîl, huzur-i Risaletpenahîde iken o başka yerde işi ile meşgûl idi ve onun suretine de hülûl etmedi belki o suret, onun hakikatine bir libas mesabesinde idi. Binâenaleyh vucud-i Hakkanînin, vücud-i abdanyi istîlası, kitap ve sünnete asla muhalif değildir. Bu tecellînin münkirleri ancak kendi evham ve hayallerinde icad ettikleri ma’na-yı şerife bu hâli sığdıramadıklarından inkar ederler. Bu hali iki vücudun birleşmesi veya iki vücuddan birinin dîğerine hülûlu zannederler zira bunların nazarında Hakk’ın varlığı muvâcehesinde kendilerinin dahi varlığı sabitdir neuzu billâh

Beni don edindi giyindi Rahmânım
Ben lâ mekânım, vücûdum mekânıdır

شیرگیر ار خون نره شیر خورد ** تو بگویی او نکرد آن باده کرد
Arslan bile tutacak derecede sarhoş olup yiğitleşen kimse, kalkıp onu öldürecek olursa, sen, “Bunu yapan o adam değildir, içtiği şarabın verdiği cesarettir” dersin.

Mesela bir arslan avcısı arslan avına çıkarken korkmamak ve cesur olmak için içki içer ve kemal-i şecâat ve cesaretle erkek arslanı avlayıp öldürür. Sen onun böyle dehşetli bir arslan olduğunu gördüğün vakit dersin ki, “Bu arslanı o avlamadı belki ona cesaret veren içki avladı!” Zira bilirsin ki, içki avcının enâniyetinde, benliğinde bir tebeddül, değişim vücuda getirmiştir.

ور سخن پردازد از زر کهن ** تو بگویی باده گفتست آن سخن
Eski altınlardan söz düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de şarap söylemiştir!
Ve keza mesela bir meclisde nutuk ve söz söyleyecek olan bir kimse, serbest ve fasîh söz söyleyebilmek için, içki içerek sıkılmaksızın halkın önüne çıksa ve eski altın gibi makbul ve mu’teber sözler söylese, sen dersin ki, “Buna o serbestliği ve fesahati te’min eden içkidir ve bu sözü içki söylemiştir.”

باده‌ای را می‌بود این شر و شور ** نور حق را نیست آن فرهنگ و زور
Böyle zoru söyletmek kudreti şarapta bulunur da, Allah’ın nurunda, o kudret ve kuvvet bulunmaz mı?

İmdi bir bâdenin ve içkinin bu derece şer u şûru ve vücud-i insanîde bu kadar tesîri olursa, Hakk’ın nur-i vücudunda o kadar hüner ve kudret olmaz mı hiç?

که ترا از تو به کل خالی کند ** تو شوی پست او سخن عالی کند
Tanrı nuru, tamamıyla seni senden alır… Sen süflî alçalır ve yok olursun da, o senden âlî, yüksek sözler söyler.

Hakk’ın varlığının senin vücûd-i izâfîn üzerinde te’siri olamaz mı ki seni, senliginden tamamıyle boşaltsın ve senin varlığının yerine, O’nun varlığı kâim olsun. Sen “hiç” mertebesine tenezzül edesin de, senden yüksek sözler söyleyen senin lisânınla Hak olsun. Nitekim hadis-i şerifde: İnnallahe yekulu ala bilisani abdihi semiallahulimen hamidehu . Allah Teala kulunun lisanıyla “Allah, hamdedenin hamdini işitir” der buyrulur. Bu makamda halk ayna oldu. Aynalarından Hakk zahir olur.

Bu kelamı söyleyerek namaz kılan, Allah’ın hamd edişi işittiğini, bu hamdı Allah’la olduğu için işittiğini idrak eder.

Allah buyuruyor ki: “Hamd edenin hamdini işittim” Kul diyor ki: “Rabbena le kel hamd” amma hem “Semi’ Allahulimen hamideh” hem de “Rabbena lekel hamd” zahren aynı ağızdan çıkıyor. Allah her an işitmektedir, her yerde hazır ve nazır olarak bizi de görmektedir, işitmektedir. Hâsılı işiten de söyleyen de kendisidir vesselam

Yakîn olarak işiten ise “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” [Kaf:16] ve “Nerede olursanız O sizinle birliktedir” [Hadid:4] ayetlerinin hükümleri içinde müşahedededir. “Allah Kendine hamd edeni işitti” ifadesi Rabbın ifadesidir. Allah’ın verdiği kuvvet ve kudret ile, Allah ile bu ifadeyi kulun ağzından ifade eder. Kul bu mertebede “Ben kulumu sevince işiten kulağı, söyleyen dili … olurum” ifadesiyle sevilen, Hakk’la miraçta olan kişi hükmündedir. Hakk kulun işiten kulağı ve söyleyen dilidir. Namazda Hakkla olunduğunun en güzel ifadesidir. Kul, kendisinde tecelli edenin Hakk olduğunun idrakiyle bu sözü söylemektedir. Nefse ulaştırdığı bilgi ise, bu hakikati idrak etmesi, Rabbını bilmesidir. Çünkü kul, Allah’ın tecellisi içinde O’nun diliyle, kalbiyle; zahiri ve batıni olarak O’na hamd etmiştir. Bu söz insanın varlığını ve Hakkın indindeki değerini ve yerini çok güzel ifade etmektedir. Kul, “Allahümme Rabbena lekel hamd” diyerek zatı, sıfatları ve isimleri ile tecelli eden Rabbiyle konuşur. “Hamd Rabbimiz Allah içindir, O’na aittir” diyerek hamdın gerçek sahibinin Allah olduğunu, kişinin bu tecelliler olmadan hamd konusunda aciz olduğunu Rabbine bildirir. Allah’ın Zat, sıfat ve isim tecellileri olmasa, kuldan hamd tecellisinin de çıkamayacağının idrakiyle Hakk’la konuşur. Aczini ve fakrını bilerek Allah’la Allah’a hamd etmektedir. Bu hamdın sahibine teslim edilişi ile hem tenzih, hem teşbih, hemde tevhid hükümleri gerçekleşir

گر چه قرآن از لب پیغامبرست ** هر که گوید حق نگفت او کافرست
Kelam-ı İlahî olan Kur’an, Peygamberin dudağından zuhûr etmekle beraber, her kim: “O’nu Hakk söylemedi” derse, kâfir olur.

Müsteşriklerden bazıları ile bizdeki tasdikçileri, bu fikirdedirler. Kur’an-ı Kerim’i Resulullah’ın söyleyip, halka kabul ettirmek için Allah’a isnat eylediği kanaatindedirler. Hatta Aleyhissalat Efendimizin “Nübüvvetinden evvel Hira dağındaki mağarada halvet edişi, Kur’an’ı uydurmak içindi” derler. O gibilerin İslam dini ile alakalı bulunmadığını, Hazreti Mevlâna bu beyti ile beyan ediyor.

Hülasa Cenab-ı Hakk, Peygamber-i Ekber’inin ağzından Kur’an’ı söylediği gibi nebi ve velilerinin lisanlarından da bazen tekellümde bulunur. İşte Hazreti Bayezid’den zahir olan o sözler de, tekellümat-ı ilahîyeden idi. Gerçi Kur’an-ı Kerim harf ve savt ile Peygamber (a.s.)in lisan-i şerîfinden sâdır oldu ve biz ona lafzıyla ve ma’nasıyla kelâm-ı Hak’dır dedik. Eğer bir kimse bu kelamin elfâz-i zahirisinin, mahluk olan lisan-i Nebevi’den şeref sudûruna bakıp da bunu Hak söylemedi, Peygamber söyledi derse, o kimse şer’an kâfir olur. Binaenaleyh bunun gibi, ekabir-i evliyaullahın lisanından “Ene’l-Hak” diyenin Hak olduğunu inkar etmek, hamakatden başka bir şey değildir.

Mansûr “Ene’l-Hak” söyledi; Hakdır sözü Hak söyledi

Hazreti Mevlâna, bu hakikatlerin beyanından sonra, Bayezid kıssasına rücu ederek buyuruyor ki:

چون همای بی‌خودی پرواز کرد ** آن سخن را بایزید آغاز کرد
Hakk’ın tecellîsi ile bî-hodluk, kendinden geçiş Hümâsı uçmaya başlayınca, Bayezid, yine o nev’i sözleri söylemeye başladı.

عقل را سیل تحیر در ربود ** زان قوی‌تر گفت که اول گفته بود
Tecelli-i Hakk’ın muktezâsı olan hayret seli, aklını kaptı götürdü ve evvelce söylemiş olduğundan daha fazlasını, daha kuvvetlisini söyledi…

نیست اندر جبه‌ام الا خدا ** چند جویی بر زمین و بر سما
Hâl-i istiğrakda “Cübbemin içinde Huda’dan başkası yoktur, O’nu yerde ve gökte niçin arıyorsun?” dedi.

آن مریدان جمله دیوانه شدند ** کاردها در جسم پاکش می‌زدند
O müritlerin hepsi de, kendi anlayışlarına göre şer’e muhalif gördükleri bu sözleri işitince deli divane oldular. Şeyhten almış oldukları emir üzerine, o hazretin ruh-i latif haline gelen cesed-i pâkine bıçaklar vurdular.

هر یکی چون ملحدان گرده کوه ** کارد می‌زد پیر خود را بی ستوه
Her biri, “Kirdekuh” mülhitleri gibi çekinmeksizin, utanmadan, sıkılmadan kendi pirlerine bıçak vurdu.

Kirde kuh: Mülhit ve münkirlerinin çokluğuyla şöhret almış bir dağın adıdır.

هر که اندر شیخ تیغی می‌خلید ** بازگونه از تن خود می‌درید
Fakat şeyhine kılıç vuranın kılıcı, tersine dönüyor, kendisini yaralıyordu. Şeyhe bıçak saplayan kimse, şeyhin ne tarafına sapladı ise, kendi cisminin o tarafını yaraladı.

یک اثر نه بر تن آن ذوفنون ** وان مریدان خسته و غرقاب خون
O hünerli şeyhin vücudunda, bıçak darbelerinden bir iz bile yoktu. Müritler ise, yaralanmış, kana batmış ve perişan olmuştu.

هر که او سویی گلویش زخم برد ** حلق خود ببریده دید و زار مرد
Her kim şeyhi boğazından yaralamak istediyse, kendi boğazını kesilmiş gördü ve zârı zârı ağlayıp inleyerek yıkılıp öldü.

وآنک او را زخم اندر سینه زد ** سینه‌اش بشکافت و شد مرده‌ی ابد
Her kim şeyhin göğsüne bıçak sapladıysa, kendi göğsü yarıldı ve ebedî olarak ölüp gitti.

Ma’lûm olsun ki burada iki mes’ele vardır: Birisi Hz. Bayezıd’ın bıçak ile cism-i şerîfinin kesilmemesi ve diğeri ona bıçak vuranın kendi vücûdunu yaralamasıdır. Evvelki mes’elenin sırrı budur ki, böyle bir tecellî vuku’unda kamillerin vücûdunun kesâfeti letâfete münkalib olur. Nitekim “Ervahüküm eşbahüküm, eşbahüküm ervahüküm: Bizim ruhlanmiz cesedlerimizdir ve cesedlerimiz ruhlarımızdır” buyururlar ve o hal içinde onların görünen suret-i beşeriyyeleri, suret-i berzahiyye gibi latîf olur. Rü’yada görülen ecsad-ı beşeriyye bunun nazîridir.

Zira rü’yadaki suretlere bıçak saplansa müteessir olmaz ve kesilmez ve keza ayinede görülen suver-i misâliyye dahi bu kabildendir. İkinci mes’elenin sırrı budur ki, insan-i kamil kemal-i letafeti ile bir ayîne mesabesindedir ona mukabil olanlar iyi ve kötü her ne görürlerse, kendilerine ait olur ve mesela bir kimse aynaya tecavüz etse, ona mün’akis olan kendi suretine tecavüz etmiş olur. Beyt-i Misrî-i Niyâzî (k.s.):

Halk içre bir âyineyim
Her kim bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün
Ger yahşi ger yaman görür

Ve devam eden beyt-i şerifde bu sır izah buyruluyor:

وآنک آگه بود از آن صاحب‌قران ** دل ندادش که زند زخم گران
Müritler içinde, şeyhin mertebesinden haberdar olan mürit ise, onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle bir şeye gönül vermedi, geçen söz üzre
yalnız hafîf bir yara açmakla iktifâ etti.

نیم‌دانش دست او را بسته کرد ** جان ببرد الا که خود را خسته کرد
Onun azıcık irfanı, elini bağladı da, canını kurtardı. Yoksa kendini yaralayacaktı.

O hafif yara vuran müridin, Hz. Bayezid hakkında yarım ma’rifeti, ona ağır yara vurmak hususunda elini bağladı; binaenaleyh o yarım ma’rifetin faidesini gördü ve canını helâkden kurtardı fakat o hazrete açtığı ufak yara nisbetinde, kendini yaraladı.

روز گشت و آن مریدان کاسته ** نوحه‌ها از خانه‌شان برخاسته
Sabah olunca, eksilen, yani bazısı ölen ve bazısı da ağır yaralı bulunan müritlerin evlerinde feryatlar, ailelerinden figanlar peyda oldu.

پیش او آمد هزاران مرد و زن ** کای دو عالم درج در یک پیرهن
Şeyhin huzuruna, binlerce erkek ve kadın gelip dedi ki: “Ey dünya ve ahireti bir gömleğe sığdıran er!”

“İki âlemin bir gömlekte münderiç olması” âlem-i kesâfet ve letâfet ve âlem-i sûret ve âlem-i ma’nâ ve tenzîh ve teşbîh, insan-ı kâmilde münderiç olması, bulunması ma’nasınadır.

Hind şârihlerinden Muhammed Mir şöyle buyurur: “Ya’ni, onun huzuruna binlerce erkek ve kadın toplanıp sordular ki: “Ey Bayezid, gerçi senin vücudun, vahdet-i vücud i’tibariyle müridlerin teninin aynı idi ve senin cismin hançer ve kılıç yarasından pâk idi. Zira o ten, Hâlık Teâlâ’nın zâtıdır. Böyle olunca müridlerin teni niçin mecruh olmuşdur?” Cism-i şeyhin mecrûh olmaması, yaralanmaması mertebe-i tenzîh i’tibariyle ve müridlerin tenlerinin mecrûh olması teşbih i’tibariyledir zira kesîf olan ancak müridlerin cisimleri idi.

Nitekim bir sonraki beyitde buyururlar:

این تن تو گر تن مردم بدی ** چون تن مردم ز خنجر گم شدی
Eğer senin bu cesedin, insan teni olsaydı, insan teni gibi hançer yaraları ile mahv olur, kaybolup giderdi.

Malum olsun ki, bu bahisler gayet nazik bahislerdir; zann olunmasın ki Bayezid bu mertebe-i abdiyyetde Hak olmuştur. Zira vücud-i mutlak-i Hakk’ın her mertebede bir hükmü vardır ve vücudun her bir mertebesi, diğer mertebesinin gayridir, asla aynı değildir. Nitekim suyun “buz” mertebesi, suyun aynı değildir. Zira su ile yapılan işler, buz ile yapılamaz. Bu i’tibar ile gayrîyet pek açık ve sarîhdir; binaenaleyh insan-i kamilin vücûd-i abdanîsi, tecelli-i Hak vuku’unda nefsü’l-emirde bakidir. Bu taayyün asla batıl ve zail olmaz. Ancak bu taayyiin müşahededen kalkar çünki ilm-i ilahide sabit olan abdin sureti, vücud-i mutlakın her bir mertebesinde bir kisve ile zahir ve gayriyeti baki olur. Bu suret, mertebe-i şehadetde dünyada unsurî ve mertebe-i berzahda misâlî ve mertebe-i ervahda cevher-i mücerred-i nurânîdir. Ric’at-i kahkarîyye ile mertebe-i ilme avdet edinceye kadar zikr olunan meratibde abdin gayriyeti sabitdir ve ilim mertebesi, zat-i sirftan temeyyüz i’tibariyle bu zat-i bahtın gayri ise de onun nisebi olmak i’tibariyle de aynıdır. Mesela nısıf (yarım)sülus (üçte bir) ve rub’ (dörtte bir) ve hums (beşte bir) ve sudüs (altıda bir) gibi. Vahidin nisbetleri olmak ve vahidde mündemiç olmak i’tibariyle vahidin aynıdır ve vahidden ayrılıp nisif ve sülus ve rub’ halinde temeyyüz ettikleri vakit, o vahidin gayrıdırlar. Hak ile abd arasındaki ayniyet ve gayriyet dahi böyledir. Binaenaleyh abd kendi mertebesinde Hak ve Hak da kendi mertebesinde abd olmaz. Şu kadar ki abd, abdiyeti Hakk’in vücudunda iktisab etmişdir. Bu incelikleri anlamayanlar maatteessüf vahdet-i vücud aleyhinde bulunurlar ve ma’rifet-i nefs (kendini bilme) kapılarını kendi üzerlerine kaparlar.

İmdi bu mukaddime ma’lum olduktan sonra anlaşılır ki bu vak’ada Hz. Bayezîd’in vücud-i abdanisi zail olmadi belki tecellî-i Hak, onu kesafet-i beşeriyye mertebesinden, mertebe-i letâfete ve melekiyyete nakl etti ve bu mertebede ona zat ve sıfat ile tecelli buyurdu. Vaktaki müridler tecâvüz ettiler, onun vücud-i latifine bıçaklar te’sir etmedi.

با خودی با بی‌خودی دوچار زد ** با خود اندر دیده‌ی خود خار زد
Kendinde olan bir kimse, kendinden geçmiş olan bir zat ile karşılaşınca ve ona kast edince, kendi kendinin gözüne diken batırmış olur.

“Bâ-hod”dan murad, kendi mevhum olan varlığına yapışmış olan nefsani kimsedir; ve “bî-hod”dan murad, halen kendi mevhum olan varlığından geçmiş olan rabbanî kimsedir. Bir nefsani olan kimse, bir rabbanî olan zat-ı serife muarız ve mukabil olduğu vakit, zararı kendine olur.

Nitekim Hacı Bayram-ı Velî (k.s.) hazretleri aleyhinde bulunan bir vezîr, Edirne’de bir ziyafet tertib edip, o hazrete zehirli bir şerbet verdirir. Zât-i şerîf dahi şerbeti eline alıp vezire hitaben buyururlar ki: “Biz bu şerbeti içelim fakat mazarrat ve âfeti size râci olsun, zararı size ait olsun!”
Ba’dehu şerbeti içerler; biraz sonra biiznillah o zehrin eseri vezirde sancılar ile zahir olup terk-i hayat eder. Menâkib-i evliyâda bu gibi vakâlaın emsâli pek çoktur.

ای زده بر بی‌خودان تو ذوالفقار ** بر تن خود می‌زنی آن هوش دار
Ey kendinden geçmiş ve mahv-i vücut etmiş olana Zülfikar vuran! Aklını başına al, o Zülfikarı kendi cesedine vurursun.

Ey gâfil, sen kendinden geçmiş ve mevhum olan varlığından fâni olmuş bir veliyy-i kamile Zülfikar ya’ni çift taraflı kılıç il vurmuşsun veyahud ona eza ve cefa etmişsin. Bil ki o kılıcı kendi tenine vurdun ve o eza ve cefayı kendine ettin.

Bir mu’teriz çıkıp diyebilir ki: “Bu alemde birçok evliyaya ve hatta enbiyaya taarruz edenler oldu; onları hiçbirine, Hz. Bayezid ile müridleri arasındaki hal vaki’ olmadı! Cevaben deriz ki: Fani-fillah olanlara tecavüz edenlerin cezaları, muhtelif eşkal ve suretde olur. Ba’zan Cenab-ı Hak bir hikmete binâen mütecavizin cezassını imhal buyurur, geciktirir. Sonra ya bu alemde veyahud alem-i ahiretde el-Müntakîm ismi ile elbet tecellî eder. Bu alemdeki intikamı dahi ya mütecâvizin kendi eli ile vaki’ olur, suret-i zahirede halk buna, hata ve kaza derler veyahud diğer birinin eli ile vaki’ olur ona da cinayet derler. Zira halk iç yüzünden gâfildirler; ahiretdeki ceza ise, dünyadaki cezalara kabil-i kiyas değildir. Hak Teala bu cezalar hakkında Kur’an-i Kerîm’de “azab-ı ekber” buyurur.

(Âhiretteki) en büyük azabdan ayrı olarak, daha yakın azabdan (dünya azâbından) da onlara mutlaka tattıracağız; tâ ki (isyankâr hâllerinden) dönsünler.[Secde:21]

زانک بی‌خود فانی است و آمنست ** تا ابد در آمنی او ساکنست
Çünkü mahv-i vücut etmiş olan, kendinden geçen fâni ve emîndir; ebedî olarak emniyet kucağında oturur.

Zîrâ kendinden geçmiş olan kimse, vücûd-i Hak’da fanîdir ve kendi varlığından geçip Hakk’ın varlığında fâni olmuş olan kimse, ebede kadar ya’ni hadd-i zamanî olmaksızın eminlikde sâkindir, onlar için dünyada ye ahiretde havf ve hüzün yokdur.

Açın gözünüzü! Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. [Yunus:62]

نقش او فانی و او شد آینه ** غیر نقش روی غیر آن جای نه
Onun sureti fanidir; o, bir ayna olmuştur. O aynada, başkasının yüzü ve nakşından başka bir şey görülmez.

Bu beyt-i şerîfde “nefs-i safiye” mertebesine işaret buyurulur ki abdiyyet-i mahza ve cennet-i zat’a duhul mertebesidir ve bu zat nefsin bil cümle meratibini hatm etmiştir.

Nitekim ayet-i kerimede “Ey nefs-i mutmainne, Rabb’in olan “Allah” ismi tahtına raziye ve merziyye oldugun halde rücu’ et, muteakiben benim kullarım arasına gir ve cennet-i zâtıma duhul et!” buyurulur. [Fecr:27-30]

گر کنی تف سوی روی خود کنی ** ور زنی بر آینه بر خود زنی
Eğer ona tükürecek olursan, kendine tükürürsün. Aynaya vuracak olursan da, kendine vurmuş olursun.

Nitekim Kureyş kabilesi edepsizlerinden Ukbe bin Ebi Muayt, Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimizin vech-i saadetine tükürmek cüretinde bulunmuş, fakat tükürüğü kendi suratına düşüp, düştüğü yeri yakmıştı.

“Tuf” tükürürken çıkarılan ses demekdir. Ya’ni, “Ey gafil, eğer sen bî-hod olanın yüzüne “tuh” diye tükürürsen, bil ki kendi yüzün tarafına tükürmüş olursun; çünkü o aynadır ve bir kimse beğenmediği ve hoşlanmadığı şeye karşı “tüh” der ve eğer sen kamilden hoşlanmadın ise, bil ki o aynada kendini gördün ve kendi yüzüne tükürdün

Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz’in Fîhî Mâ Fîh eserinin 11. faslında şöyle buyurulur: Şeyh Muhammed Sererzî, mürîdlerin arasında oturmuş ve içlerinden birisinin canı da kelle kebabı çekmiş idi. Şeyh, “Falan derviş için kelle kebabı getiriniz!” diye emretti. “Onun kelle kebabına ihtiyâcı olduğunu ne ile bildin?” dediler, cevab verdi ki: “Otuz senedir bende ihtiyaç kalmamştır ve kendimi bütün ihtiyaçlardan pâk etmişimdir ve münezzehim. Ayna gibi saf ve nakışsız olmuşum; vaktaki hatrıma kelle kebabı geldi, bende iştihâ peyda ve ihtiyagç hâsıl oldu. Onun, filanın takazası olduğunu bildim. Zîrâ ayna nakışsızdır. Eğer aynada nakış görünürse, o gayrın nakşıdır.”

ور ببینی روی زشت آن هم توی ** ور ببینی عیسی و مریم توی
Onun yüzünü çirkin görürsen, gördüğün sensin. Meryem oğlu İsa gibi görürsen de, gördüğün yine sensin.

Nasıl ki Ebu Cehil habisi, vech-i Nebevî için “Ne kadar çirkin!” demiş; sıddık-ı ekber ise “Ne kadar güzel!” takdirinde bulunmuş, Aleyhissalat Efendimiz, her ikisine de “Doğru söyledin” demiş. Sonra Zat-ı Akdes’inin manevi bir ayna olduğunu, o aynaya bakanın kendisini gördüğünü beyan buyurmuştu.

Ey gâfil, eğer bî-hod olan insân-ı kâmilde çirkinlik hâli görürsen, bil ki o senin halinin aksidir ve eğer onda vech-i İsâ’yı ve Meryem’i görürsen yine bil ki o senin vechindir.

او نه اینست و نه آن او ساده است ** نقش تو در پیش تو بنهاده است
Mahv-ı vücûd eylemiş bir zat, ne budur ne odur. Belki senin mâhiyetini, sana gösteren bir aynadır.

چون رسید اینجا سخن لب در ببست ** چون رسید اینجا قلم درهم شکست
Bahis bu nazik mevzuya gelince, dudağın kapısı bağlandı ve kalem kırıldı.

Ya’ni insân-ı kâmilin suret-i kesîfesinin letâfete tebeddulü ve bir ayna gibi mücellâ olup muhatablarının in’ikâs-ı ahvâli ve hadd-i zatında kendisi renksiz ve sâde olup ayna gibi kendisine mun’akis olan suretlerden ârî olması, zevkî ve vicdânî bir hal olduğundan, elfâz ve ibârât ile anlatmak mümkin değildir. Bu bahse gelince söz, ağzın kapısı olan dudakları bağlar ve kalem bu bahse gelince kırılır ve yazamaz bir hale gelir. Zîrâ bu makam vahdet-i vücûd mes’elesinin inkişâf-ı hakîkati makâmıdır ve kalb-i sâlike tecelli-i zâtî vuku’u halidir. Mesnevi-i Şerîf şârihlerinden Hindli Cenâb-i İmdâdullah {k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd risâlelerinde buyururlar ki: “Bu makam gitmeye lâyıkdır, söylemeye lâyık değildir. Söylemekten, bilmeye ve bilmekten görmeye ve olmaya kadar çok fark vardır.” Mevlâna Mollâ Cami (k.s.) bu makam hakkinda şu rubâiyi buyururlar:

از ساحت دل غبار کثرت رفتن
به زانکه به هرزه در وحدت سفتن
مغرور سخن مشو که توحید خدا
واحد دیدن بود نه واحد گفتن

Saha-i dilden gubâr-i kesretin gitmesi, vahdet incisini boş sözler ile delmekten daha hoşdur. Söze mağrûr olma zira tevhid-i Hudâ bir olduğunu görmekdir, bir olduğunu söylemek değildir.

لب ببند ار چه فصاحت دست داد ** دم مزن والله اعلم بالرشاد
Fesahat elvermekle beraber, daha ziyade söyleme… Allah, doğruyu daha iyi bilir.

Bu beyt-i şerîf, ma’na-yı hususîsi i’tibariyle, zat-ı şeriflerinden, yine zat-i şeriflerine hitabdir. Ma’na-yi umumisi i’tibariyle, kendilerine vahdet-i vücud sırrı zevkan ve halen münkeşif olan zevâtı kirama tavsiyedir. Ya’ni “Her ne kadar lisanındaki fesahat-i kelamîyye sebebiyle, esrâr-ı münkeşîfeyi, ehl-i zekânın akıllarına takrîben anlatmak mümkün ise de, agzını kapa ve sus! Allah Teala doğru yola sülûku en çok bilicidir.”

برکنار بامی ای مست مدام ** پست بنشین یا فرود آ والسلام
Ey mest-i müdâm, vahdet sarhoşu olan âşık! Sen dam kenarındasın. Ya sükûn eyle otur yahut aşağı in.

Ki ayağın kayıp düşmeyesin.

“Müdâm”, bâde ve içki ma’nâsınadır. Burada “müdâm”dan murâd, şarab-ı tecellî-i ilâhîdir. “Dam kenarı”ndan murad, kesâfet-i beşeriyye ile hal-i letafet arasındaki hadd-i fasıldır. Ya’ni “Ey Hakk’ın tecellîsi şarabından sarhoş olmuş olan kimse, sen şimdi kesâfet-i beşeriyye ile letafet-i ruhaniyye arasındaki hadd-i fasıldasın. Ya bu letâfete nâzır olan hâl içinde çöküp otur ya’ni sükût et veyahud yine kesâfet-i beşerîyye hâline rücû’ et vesselam!”

هر زمانی که شدی تو کامران ** آن دم خوش را کنار بام دان
Ey âşık! Sen ne vakit Maşuk-u Hakiki’nin iltifatıyla mesut olursan, o hoş zamanı dam kenarı bil.

Ve dikkatli bulun ki, ayağın kayıp yuvarlanmayasın

Sen tecelli-i ilahîye mazhar olup muradına nâil olduğun her bir vakit, o zevkî ve vicdani olan hoş ve latif anı dam kenarı bil zira bu dem bir taraftan kesafet-i beşeriyyeye ve diğer taraftan letâfet-i ruhaniyyeye nâzırdır.

بر زمان خوش هراسان باش تو ** هم‌چو گنجش خفیه کن نه فاش تو
İyi zamanda kork… O zamanı define gibi sakla, açığa vurma.

Hoş zamanında, yani mazhar-ı tecelli olduğun zamanda kork ve edebi muhafaza eyle. O iltifatı, ifşa etme. Hazine saklar gibi sakla.

Hoş ve latif olan tecelli-i Hak zamanı, dam kenarı gibi düşmekten korkulacak bir makamdır; binaenaleyh böyle bir hal vuku’unda kork ve o hali bir hazine ve define gibi sakla, nâ-mahrem ve nâ-ehil olan kimselere ifşâ etme! Zîra o gibi tecelliyat-i Hakk’ın tevâlîsinden, devâmından mahrûm kalırsın.

تا نیاید بر ولا ناگه بلا ** ترس ترسان رو در آن مکمن هلا
Ki dostluk ve muhabbetten sonra, bela gelmesin. Agâh ol da, o mertebede korkarak yürü.

Nûş edince cur’a-i câm-ı şarâb-ı aşkını
Ketm-i esrâr etmedi Mansûr kıldı terk-i ser

Nitekim Hallac-ı Mansur, mazhar olduğu tecelliyi gizleyememiş ve Ene’l Hakk demiş olduğu için birçok işkenceden sonra darağacına çekilmişti.

Ya’ni, “Ey kimse, sana vaki’ olan o latîf tecelliyat-i Hakk’ı ifşâ etme tâ ki o tecelliyatin tetâbu’u, tâkibi ve tevâlîsi, devâmı üzerine ansızın nikmet-i zeval ve inkita’ gelmesin, kesilmesin! Âgâh ol, bu gizli olan mahalde ve makam-ı ma’nevîde korka korka git! Zîrâ dam kenarı gibi tehlikelidir.

ترس جان در وقت شادی از زوال ** زان کنار بام غیبست ارتحال
Hoşluk zamanında, o neşenin geçip gitmesinden korkarsın ya hani… İşte bu, o gayb damının kenarından öteye gitmektir.

Mesela meserret vaktinde: “Aman bu zevkli haller ve zamanlar geçecek” diye insanın canında bir korku olur. İşte bu korku, mertebe-i gaybda bulunan zevâl damının kenarından emin bir mahalle irtihal ve intikal manâsınadır.

Ya’ni, sürûr içinde bulunan bir kimse, bu sürûrun geçmemesi tedbirlerine tevessül eder zira onun korkusu, dam kenarında durmak gibidir ve sükût etmek ve makamdan zail olmak havfi vardır. Bunun gibi, sâlik tecelli-i Hak sebebiyle alem-i kesâfetden halâs ve âlem-i letâfete müteveccih olup sürûra müstağrak olunca, dam kenarında bulunan gibi korkmali ve esrar-i gaybiyye damının kenarından düşmemek için, mahall-i selâmete irtihal ve intikal etmelidir ve mahall-i selamet, ketm-i esrâr halidir.

Edebü’l-mârifet, ketm-i esrâr ve setr-i ahvâldir.

Bu yolda ketm-i esrâr eylemek ağyârdan farzdır
Cehâlet perdesine zâhiren vallah bürünmektir

Tasavvuf sırrını nâ-ehline neşreyleyen zâlim
Verip nâmûsunu ağyâr eline kâre dönmektir

Tasavvuf nüshaları var yine erbâbına mahsûs
Haramdır mübtedîlere haram ile sürünmektir

Sabîlere tezevvüc lezzetin söyleyen ahmaklar
Hakîkatte olup sârik zâhir sâdık görünmektir

Görünmezden mukaddem mihr-i ma’nâ kalb-i tâlibde
Güneşten bahsi kılmaklık hayâsızlardan olmaktır

Nice yüz bin makâmâtı terakkî eylese âşık
Tasavvuf neşrine me’mur olur mu bunu bilmektir

Bu dînin âzam-ı şartı kıyâs-ı nefs ü insâfdır
Yerinde sâmit u sâbr bu babda râhı almaktır

Mutasavvıf mütevâzi olur kor yerlere yüzler
Dayanıp Lutfî Mevlâ’ya iman ile sevinmektir

گر نمی‌بینی کنار بام راز ** روح می‌بیند که هستش اهتزاز
Eğer sen, esrar damının kenarını ve oradaki tehlikeyi göremüyorsan, bak işte ruhun, onu gördüğü için tir tir titremektedir.

Ya’ni “Ey sâlik eğer sen esrar-ı gaybîyye damının kenarını ve tehlikesini akıl gözüyle görmüyor isen, ruh görüyor ve bu görüşü sebebiyle düşmek korkusundan ihtizaz ediyor ve titriyor.”

Ma’lum olsun ki, sürûr gerek cismani zevklerdem ve gerek ruhani zevklerden olsun, her insan bir sürurun zevali ve inkita’i korkusuyla içinde
gizli bir rahatsızlık duyar. İnsan kendini tetkik ederse vicdanî olan bu hali tasdîk eder. Zira bâtınlarda şâdîlerin ve sürûrların bekâsı olmadığı kanaati mündemiçtir. Bu hal yekdîgerine zıt ve mütekâbil olan tecelliyât-ı esmâiyye iktizâsıdır ve bu tecellî birbiri ardınca gelicidir. Şâd, El-Bâsıt ve gam El-Kâbız isimlerinin muktezâsıdır. Ve her birinin müntehâ-yı hükmü dam kenarı mesâbesindedir. El-Bâsıt isminin1 münteha-yı hükmünden, El-Kâbız ismi hükmünün dâiresine inme vaki’ olur ve sâir esma-i mütekabile de buna kıyas olunsun.

هر نکالی ناگهان کان آمدست ** بر کنار کنگره‌ی شادی بدست
Ansızın gelen her azap, neşe damının kenarından gelip çatmıştır

Zira şiddet-i sürur insanı edeb ve kaide haricine çıkarır. Nitekim halkın sarhoşluk halindeki rezaleti bunun delilidir. İşte bu şiddet-i sürûr dam kenarı mesabesindedir, onun igin Kur’an-ı Kerîm’de sure-i Kasas’da, “اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ [Kasas:76] Ya’ni “Muhakkak Allah Teala ferahlananları, şımararak sevinenleri sevmez!” buyrulur.

جز کنار بام خود نبود سقوط ** اعتبار از قوم نوح و قوم لوط
Dam kenarının gayrisinden düşmek olmaz. Ey salik! Nuh ve Lut Aleyhisselamın kavimlerinden ibret al.

Çünkü onlar, refah içinde idiler. O refah onlar için dam kenarı gibi olmuştu. Fakat kıymetini bilmedikleri ve onu veren Allah’a şükretmedikleri, peygamberinin nasihatlerini dinlemedikleri için o dam kenarından sükût ettiler.

Zira bu ve emsali kavimler son derece nefsani zevklere dalıp, peygamberlerini inkar etmişler ve sürûr ve şâdî damının kenarına gelmişler idi. Ansızın bu dam kenarından ukûbet, cezâ ve nekal, azap dairesine sükût ettiler. Bunun zâhirde tarîhî misalleri de çoktur. Nitekim Romalılar ve Bizanslılar nefsâni zevklere dalıp son derece sürûr ve mutluluğa müstağrak idiler. Bunun neticesi olarak millî hâkimiyetlerini kaybedip, ukûbet-i esârete giriftâr oldular vesselâm

Mirâcı b.aşka okumak

Bu âlem mebde’i sensin, evvelsin yâ Resûlallâh
Nübüvvet hâtemi sensin âhirsin yâ Resûlallâh
mirac2019

Buyruldu ki: “Resûlullah (sav) Efendimiz’in vücûd-u şerîfleri üçtür: Birincisi unsûr vücûdu yâni beden terkîbindeki beşer vücûdudur ki 571-632 yılları arasında bu fâni dünyâda görünmüştür. İkincisi, misâl vücûdudur ki rüyâda, melekût âleminden manâ olarak görülendir. Üçüncüsü ise nur vücûdudur.”

Fem-i saâdetlerinden şeref-sudûr buyrulan hadis-i şeriften doğan manâ: “Allah evvela bir cevher yarattı, o cevherden de cümle âlemleri yarattı.” şeklindedir. Ehl-i kemâl, bu yaratılan ilk cevherin Nur-u Muhammedî olduğunu beyan etmişlerdir. Yine Hz. Resulullah Efendimiz “Allah evvela benim nurumu yarattı.” buyurmuştur.

İşte bu beyanlardan da anlaşıldığı gibi Cenab-ı Hakk’ın kendi varlığından ilk zuhur-u halkiyeti, Nur-u Muhammedî’dir. Allah, cümle alemleri Nur-u Muhammed’in tafsili, açılımı olarak yaratmıştır.

Allah’ın varlığı yani uluhiyet, beş varlıkla zâhirdir: Bunlar; zat, sıfat, esmâ, ef’al ve ahkâm varlığıdır. Bu varlıkların kemâli, vücud-u Nur-u Muhammed’le zahir olmuştur. Alemler dediğimiz cümle varlıklar, Nur-u Muhammed’den yaratılması itibariyle tafsilat-ı Muhammed’tir.

İşte cümle alemlerin evveli, Nur-u Muhammed (sav) olması itibariyle “Bu alemin mebdei, başlangıcı sensin yâ Resulallâh.” buyruluyor. Aynı kaynaktan geldiğimiz kitâb-ı kadîmde yer alan: “O, Allah’ın resulü ve nebîlerin sonuncusudur” [Ahzâb:40] beyânına göre ise, Hz.Peygamber Efendimiz, unsur beden vücudu itibariyle, nebilerin yani peygamberlerin sonuncusu, âhiridir.

Senin esrâr-ı mi’râcın fenâfillâh olan bildi
Bekâbillâh bulan erdi o zevke yâ Resûlallah
Peygamber Efendimizin miracı ikidir: Biri cismanîdir ki bu cismani olan miraç Kur’an’da “Bütün varlıkların tesbihi o kudretedir ki kulunu gecenin birinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Bu, ayetlerimizden bir kısmını o kulumuza göstermek, onu ayetlerimizden biri olarak göstermemiz içindir” [İsrâ:1] ayetiyle beyan edilir. Bu, mucize olarak gerçekleşen ve Hz. Peygamber’in (unsuru olan) alemleri şereflendirmek için yaptığı miraçtır. Bu miraç yalnızca Hz. Resulullah Efendimize mahsustur. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz alemlerin aslı, özü olduğu için, alemler varlıklarını muhtaç olduğu o yüce şahsiyeti görüp, onunla yani Hz. Muhammed (sav)’le şeref bulmak istedikleri için, bu cismani miraç mucize olarak vukua gelmiştir.

Diğer miraç ise, Hz. Resulullah Efendimizin ruhânî miracıdır. Necm suresindeki “Sonra iyice yaklaştı ve sarktı. İki yayın birlikteliği gibi belki ondan da yakın. Böylece vahyetti kuluna vahyettiğini, kalb yalanlamadı gördüğünü.” [Necm:8-11] “And olsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” [Necm, 18] ayetleriyle beyan olunan miraçtır.

İşte Hz. Resulullah’ın bu ruhani miracını, cümle peygamberler yaptığı gibi, cümle insan-ı kamil olan veliler de yaparlar. Çünkü bu ruhani miraç, kulun kendi hakikatine yönelip Rabbine vasıl olması, Hakkı kendinde bulmasıdır. Her kim ki, kendinin ve cümle alemin nispet varlığının yokluğunu, makamat-ı tevhidin fenafillah keşf-i irfaniyetiyle bilip arif
olursa, o kul yine makamat-ı ittihadın müşahedesiyle bekabillaha yani Hakk’ın ebedi, bâki olan varlığına kavuşur ve o zikr-i dâim içinde bir ömür Hak’la yaşar, hep Hakk’ı görür ve bekabillah’la zevklenir. İşte bu fenafillah ve bekabillah kemalat ve marifeti, Hz. Peygamberin ruhani miracı olan mazhariyetinden ibârettir.

İmdi aşk ile bir dahi okuyalım, okudukça aslına yanalım

Sallû Alâ Sâhibu’l Mi’râc
Sallallahu aleyhi ve sellem
Vahdetin müşâhidi
Müşâhedenin mütelezzîzi

Tenzîh o Sübhan’a ki kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan o havâlisini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya isrâ buyurdu O’na âyetlerimizden gösterelim diye, hakîkat bu: O’dur O, aslını işiden gören [İsrâ:1]

Muhakkak ki Allah, Musâ’ya kelâmı, bana rü’yeti verdi. [Hadîs-i Şerîf]

Allâh’ın hangi esmâsına baktımsa gölgesinde Hazret-i Peygamber’i gördüm. O ilâhi isimleriin en mükemmel aynasıdır, bütün isimlerinin tecellîgâhıdır. [İbn-i Arabi Sultânımız]

EL-mu’minu mir’âtul mu’min: EL-mu’min, mu’minin aynasıdır. [Hadîs-i Şerîf]

Es-Suâl: Cisim ve ruh ile semâya doğru olan Mi’râçta bir takım âyetlerin, harikulade hallerin kendisine gösterilmesinin dışında bu seyrin başka faydaları da var mıdır?

El-Cevâb: Evet, başka nîce faydaları vardır. Onlardan biri de şudur: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, ilâhi isimlerin huzurlarına çıktıkça her bir ismin ahlakı ile ahlaklanmıştır. Rahîm ismine uğrayınca ziyâdesiyle merhâmet eden Rahîm oldu. Gafûr ismine uğrayınca ziyâdesiyle bağışlayan Gafûr, Kerîm ismine ayna tutunca ziyâdesiyle ikrâm ve ihsân sâhibi Kerîm, Halîm ismine uğrayınca ziyâdesiyle hilm sâhibi Hâlim, Şekûr ismine uğrayınca ziyâdesiyle şükreden Şekûr, Cevâd ismine uğrayınca ziyâdesiyle cömert Cevâd oldu. İşte bu şekilde Mi’rac’tan, kulluğa avdet buyurduklarında kemâlâtın zirvesindeydi. [Ebü’l-Mevâhib İmam Şa’rânî Sultânımız]

Sâhibu’l Mi’râc, Mir’âtu’l Hak Sultânımızın: “Men reâni fekâd reel Hak: “Beni gören şüphesiz Hakk’ı görmüştür” buyruğu da O’nu hakkıyla görenlerden, gerçeğe ayna tutanların şâhı olan kerremallahu vechehû Sultânımızın “Ben görmediğim rabbe kulluk etmem” itirâfı da hep bu nev’î ikrâmlar cümlesindendir.

Her hüsn bir delîl-i kudrettir
O’nun temâşâsı aynen ibâdettir
[Ken’an-ı Rıfâî Sultânımız]

İzinden gerçeği izlediğimiz varlığın gâyesinin, en büyük sünneti olan mi’râcın, gerçeğine susamış aşk tâliplerine de ikrâm olunmaklığı niyâzıyla

Ey gözüm nûru ne bilsin gizlidir esrârımız
Câhil ü nâdân ne bilsin anlamaz ahvâlimiz

Kuş dilidir dilimiz hem her Süleymân anlamaz
Rumûzât u işâretle söyleriz akvâlimiz

Halvetîyiz durmayız biz süreriz erkânımız
Hak yoludur yolumuz Şa’bân Velî Sultânımız

Kimse görmez döneriz biz devreder devrânımız
Kimse duymaz aşk ile arşa çıkar efgânımız

Kördür ol münkir olanın kalb gözü görmez bizi
Cân kulağı sağır olan duymadı feryâdımız

On sekiz bin âlemi gezdik dolaşdık aşk ile
Göremez amâ olanlar bu bizim seyrânımız

Görmeyiz biz mâsivâyı pek severiz vechullahı
Her zerreden görmek oldu hâlis muhlis efkârımız

İşitmeyiz efsâneyi istemeyiz kâşâneyi
Ayrılmayız yolumuzdan sağlamdır imânımız

Ayrılmayız şeriatden Hakk’a giden tarikatden
Haberdârız hakîkatden nâdân bilmez ahvâlimiz

Mâsivâya tapmayız biz yolumuzdan sapmayız biz
Münkirlerden korkmayız biz İmâm Ali öz babamız

Hakka doğrudur özümüz secdede dâim yüzümüz
Yalan değildir sözümüz saklıdır ol namâzımız

Her nefesde ezkârımız Cemâl-i Hak didârımız
Münkir bilmez esrârımız acâibdir seyrânımız

Yetmiş bin hicâb geçeriz Hakk’ı her şeyden sezeriz
Her dem Mirâc biz ederiz kimse görmez Mirâcımız

Dervîş Mustafâ’dır adım Hakk’a vardım adım adım
Dersimi Ali’den aldım Muhammed’dir serdârımız

Cenābü`l-Mennān hidayet-i Rabbāniyye ve tevfįķ-i śamedāniyyesine ve tecelliyāt-ı sübhāniyyesine mažhar ķılıp āyįne-i dilde tecellį-yi şevķ-i dil-dār ile zevķ-i vicdānįler müberrā eyleye.

aksa2019

Bu sırr-ı vaĥdeti fikr-i ħayāl edem dedim yā Rab
Rumūz-ı men ‘arefden ĥasbiĥāl edem dedim yā Rab
Vücūdum ķatresin deryā miŝāl edem dedim yā Rab
Ĥaķāyıķdan biraz basŧ-ı maķāl edem dedim yā Rab
Seni sende bulup ‘ıyd-i visāl edem dedim yā Rab
Edip terk benliġim ķālim ĥāl edem dedim yā Rab
Beni koyup seni kendime māl edem dedim yā Rab
Ķapında ķul olup kesb-i kemāl edem dedim yā Rab
Celāliñ muķteżāsınca Cemāl edem dedim yā Rab
Seniñ māhiyetiñ senden su`āl edem dedim yā Rab

Bilen demez diyeñ bilmez ĥaķįķat ya bilen kimdir
Yine sensin seni ancaķ bilen ya Rabbį birsin bir

İşbu benliğin yokluğundan doğan vahdet hürmetine, tenini can, canını cânân edip âyine-i dilden rûy-i dilârâ’yı seyrân, şevk-i dildâr ile mest ü hayrân olasınız; mi’râc-ı ma’rifete ‘urûc ile rûy-i yâri mir’ât-i dilde ‘ayânen göresiniz erenlerim

Bayburtlu Âşık Zihnî

Gel bir eyyâm elem-i cevrden âzâd olalım
Ẕevḳî tebdîl idelim hicr ü ġama şâd olalım

Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn’dan, destân sahibi, meşhûr saz şâirimiz:
El-Hac Muhammed Emîn Efendi nâm-ı dîğer Bayburtlu Zihnî Hazretleri [v. 1859]

bayburtlu_zihni
Küf tutmaz elmastır aslımız bizim
Hazreti Âdem’dir neslimiz bizim
târifi üzere kendisinden ziyâdesiyle feyizyâb olup söz temsilindeki kemâline hayran kaldığımız, Bayburtlu Aşık Sultânımız, Âlemlerin varlık sebebi olan Muhammed isminin, Ahmed kelimesine mim harfinin eklenmesi ile ortaya çıktığını ne de güzel ifşâ eyler:
Ehad’dan Ahmediyyet zâhir oldu zâta mazharla
Avâlim mîm-i Ahmed’den nümâdır yâ Resûlullah

Divânının girişinde yer alan 33 beyitlik bir tesbih durağı boyundaki tevhîdine sığdırdığı lezzet ise bambaşka:

Müstecâb eyle du’âmı yâ Raḥîm
Sırr-ı Bismillahirrahmanirrahîm

Ḥamd ṣad elhamdülillâhi’l-mu’în
Ṣad-hezâr şükr-i Rabbi’l-‘âlemîn

Sen ki Raḥman [u] Rahîmsin yâ İlâh
Yevm-i dînin mâliki bî-iştibâh

Besmele-i şerîfin hatrına, sırrına, hoş görülüp, kabul olunmuş eyle duâmı ey acıyıp merhâmet eyleyen ey Rahîm. Herkesin yardımıcı, Muîn olan Allahım, yüz türlü (esması adedince) hamd sanadır: elhamdülillah, alemlerin rabbine yüz bin kerre şükürler olsun.

Saña maḫṣûṣdur ‘ibâdât-ı ‘ibâd
Hem sañadır isti’ânet i’timâd

Ol bize hâdî ṣırâṭ-ı müstaḳîm
Ânlara kim ḳıldıñ in’âm-ı ‘amîm

Şol ümem kim ġayr-ı maġḍûbîn’dir
Ḫâtem-i râh u veleḍḍâllîn’dir
Kulların her türlü ibâdeti sana tahsis edilmiştir ve hem onlar senden yardım isterler, güvendikleri ancak sensin. El-Hâdi isminle tecellî eyleyip (kendine varan) sırât-ı müstâkimine kılavuzla bizi. Ki o yoldakilere lütûf ve ihsânın pek boldur senin. Onlar ki bu yoldan son gelenler olmasına rağmen ne senin gazabına uğramışlardır ne de yoldan sapmışlardır.

Biz ḳuluz kârı ḳuluñ ‘iṣyândır
Şânı Rabbiñ ‘afvdır iḥsândır

Çoġ ise ‘iṣyânı ‘abdiñ bendedir
Rabbenâ esmâ-i ḥüsnâ sendedir

Var iken Ġaffâr ismiñ cürmü ne
Sümme ḥâşâ kim ḳapuñdan sürme ne
Biz kuluz, kulların işi ekseri emre uymayıp isyân etmektir. Ama kulların sahibi olanın şânına yaraşan ise affetmek, baüışlamak ve ihsân etmektir. İsyânı çok ise de ne de olsa bendedir, köledir, sana bağlıdır. Kulların günahından geçecek en güzel isimler sendedir. Senin mağfiret eden, temizleyen, bağışlaması çok olan El-Gaffâr isminin var iken günâh mı kalır, sana bağlı kulunu, mülkünden kovup kapından sürer misin? Olmaz böyle şey tövbe tövbe!

Sehv ile keşf olduysa ‘iṣyânımız
İsm-i Settâr’ıñ durur bürhânımız

Ẕenb-i ‘abdiñ ‘afv-ı rabbe nisbeti
Baḥrdan bir ḳaṭredir mâhiyyeti

Çünki eşcârıñ mürebbîsidir âb
Âb ġarḳ etmez ânı bî-irtiyâb
Kasten değil yanlışlıkla ortaya çıkıp üstü açıldıysa da isyânımızın, senin kullarının hatâ, kusur, ayıp ve günahlarını örterek bağışlayan es-Settâr ismin affımıza delil olarak yeter. Kulun suçunun, kulun sahibinin affına nispeti, denizden bir damlanın denize nispeti kadardır. Misâlen, ağaçları terbiye eden, besleyen su iken, suyun ağaçları hiç tereddüt etmeden suya boğduğu nerde görülmüş.

Sen ki Rabbi’l-‘âlemînsin yâ İlâh
Kâinât ḳuldur sana, sen pâdişâh

Hicr ilinde bir gün âhsız ṭurmadım
Nefs elinde bir günâhsız ṭurmadım

Her nefeste nefse oldum yâr-ı ġâr
Etmedim emmâre emrinden firâr
Sen ki alemlerin rabbisin, bütün mahlûkātı yetiştiren, kayıran, besleyen, terbiye eden, çekip çevirensin ey İlâh, değil sade ben evren sana kuldur sensin alemlerin sultânı. Oysa ben ayrılık yurdu olan dünyada, gurbet ellerde bir gün inlemeden dertsiz durmadım, nefsin müdahelesi yüzünden günahsız durmayı hiç beceremedim. Ruhumun kabri olan bu beden hapsinde nefis ile hücre arkadaşı oldum her nefes. Habire kötülüğü emreden bu nefsin elinden kaçıp kurtulamadım.

Rûz u şeb nefsiñ idüp emrin be-kef
Eyledim sermâye-i ‘ömrüm telef

Yâd idüp ‘iṣyânımı şâm u seḥer
Eylerim encâm-ı kârımdan ḥazer

Ḥamli çoḳ muḫtel hevâ yelken güsist
Baḥr bî-pâyândır zevraḳ şikest
Gece gündüz, (keyif için) nefsin sözünü dinleyip avuçtaki ömür sermâyesini boş yere harcayıp bitirdim. Gece gündüz bu isyânımı hatırlayıp işlerim sonundan korkar, çekinir oldum. Yükü ağır, hava bozuk, yelkeni ise çözülüp kopmuş, sonsuz bir denizde sandalı kırık bir yolcuyum siz anlayın hâlimi.

Âblar engîn, kenâr ümmîdi yoḳ
Lenker aḫẕ itmez bu yemm emvâcı çoḳ

Senden özge yoḳ bana bir dâd-res
Sensiñ ol Allah bes, bâḳî heves

Ḳul seniñ ḳurbân senin fermân senin
Kân senin imkân senin iḥsân senin
Engin denizlerden sâhil-i selâmete varmaya ümidim yok, demir almak ta mümkün değil bu denizde zîrâ dalgasının ardı arkası kesilmiyor. İşbu halde perîşân iken senden başka bana ihsân edecek, ihsân edecek, yetişip beni kurtaracak kimsem yok. Zâten Alah yeter, Allah yetişir gerisi gelip geçer, hevestir. Kul senin kulun, kurban senin yoluna fedâ, fermân senin sultânım. Affın ve cömertliğin kaynağı sensin, imkân senin, ihsân senin.

Herkesiñ var gerçi kim ḫayr u şerri
Lîk cürm ehlin benim ser-defteri

Yel gibi yeldim hevâda ḫayli ben
Ṣu gibi her ṣûya itdim meyli ben

Nefsim el bir eyleyüp şeyṭânıla
Ṣâdır oldı bin günâh bir ân ile
Bütün kullarının amel defterinde hayrı da şerri de vardır amma günahkar kulların içre benim ismim en başta gelir. Zirâ ben rüzgâr misâli nefsimin hevâsıyla havada yel gibi bir günahtar bir günaha koşturdum. Su gibi alçağa doğru akıp her türlü kötü işe meyil gösterdim. Nefsim ve şeytan el birliği eyleyip bir anda bin günâh işledim, böykece kötülükler zuhûr etti benden.

Şimdi bildim ey kerîm ü Gird-gâr
Ẕâlim ü nefsim sefih-i rüzgâr

İstinâdımdır Ġafûr ismiñ ḳamu
İ’timâdım âyet-i lâ taḳnaṭû

Levḥ-i dilde sâbit it îmânımı
Tâ bulam îmânile sulṭânımı
Şimdi bildim lütuf ve ikramları pek bol, kendisine sığınanı geri çevirmeyen ey Kerîm olan Allâh’ım. Günah işlereyen kendime zulmeyen nefsim, hevâ rüzgarına kapılıp ömür sermâyesini düşüncesizce harcayıp israf edecek derecede zevkine düşkün imiş. Bütün güvencem, tek dayanağım, çok mağfiret eden, çok şefkat gösteren, bağışlayan, rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken, temizleyen el-Gafûr isminedir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez, ümitsizlik haramdır [Zümer:53] ayetine itimâdım tamdır. Gönül aynasını temizle ki imânıma mekân olsun, kalbimi dinin ve kulluğun üzere sabitle bu imân ile saf aynada kendini göreyim, sultânımı bulâyım.

Göñlümüñ mişkâtını ıṣlâḥ ḳıl
Ma’rifet nûrın aña miṣbâḥ ḳıl

Vaḥdetiñ olsun enîsim dâ’imâ
Ẕikr ü fikriñ hem-celîsim dâ’imâ

Aldı a’mâlim beni bu nefs-i şûm
Ḳoydu bir vîrânede mânend-i bûm
Karanlık alemde beni ışıtacak, gönül evimde iman nurunu güçlendir, kötü huylarımı düzelt, seni tanıma, hakikati bilme, irfân nuruyla gönlümü pürnur eyle. Nefsimden sıyrılıp seninle bir olma hâli hemdemim olsun dâimâ. Senin zikrin, senin fikrin refîkim olsun dâimâ. “Ene celîsu men zekereni: Ben, beni zikreden kulumun meclisindeyim, onunla birlikteyim” hadis-i şerifinin sırrına ereyim. Bu uğursuz nefis amellerimi aldı (amelde riyâ hiç eder, yemekte riyâ a eder) baykuş misâli virâneye koydu bendi. Evimi yıkıp harâb eyledi.

İ’tirâf-ı ‘acz [u] noḳṣânım bu gün
Pâymâl-i cürm [u]’iṣyânım bu gün

Eyleme maḥşer günü rüsvâ beni
Sırr-ı sübḥânellezî esrâ beni

Âb-ı rû-yı Aḥmed-i Muḫtâr içün
Leyle-i İsrâ’daki esrâr içün
Aczimi, noksânımı sana itirâf ediyorum bugün, günah ve kabahatlerim ile isyân yükü altında çiğnenmiş, hakir duruma düşürülmüş, perîşan edilmiş bugün. “Subhanellezi esrâ” [İsrâ:1]Kulunu geceleyin yürüten Allah, Subhândır… ayetinin sırı hürmetine, kıyâmet ile ölülerin tekrar dirilip toplanacağı vakit, kötülükle şöhret bulmuş kulunu rezîl eyleme.

Ki O’dur noksan sıfatlardan münezzeh olan. Kulunu; cehaletin karanlığından, hakikatlerin aydınlığa sevk eden, çevresinde olan her şeyde, bereketimizi, işaretlerimizi görmesi için, teslim olunan mukaddes yerden, teslim olunacak son noktaya ulaştıran. Muhakkak ki O’dur işittiren, gördüren. [İsrâ:1]

Onsekiz bin âlem içinden seçilmiş, Habîbim dediğin Ahmed’in (sav) yüzüsuyu hakkı için, Leyle-i İsrâ’daki, mirac gecesi zuhûr eden sırlar hakkı için bağışla, al beni benden…

Yine başka bir naat-ı şerifinde, Bayburtlu Zihnî Sultânımız, şefâat etmenin Resûlullâh’ın yüceliğine pek yakıştığını söyler. Onun şefâat hazinesi o kadar geniştir ki, günahkarların hatalarını bildirmeleri sanki ona hediye gibidir:

Şefâat şânına lâyık sezâdır yâ Resûlullâh
Hazînende şefâat cevheri tâ ol kadardır kim
Sana arz-ı hatâ misl-i atâdır yâ Resûlullâh
Şefâat yâ Resûlullâh