Kuşlara Serbest-2

Bizi zincirleyen ya da özgür kılan sâdece ve sâdece zihnimizdir.
[D. Rinpoche]

İşitecek kulağı olanlar çoktan işitti Varlığın Sevinci’nden:
Kimseler (kişi hâli olan) cehennemden geçmeden cennete dönesi değil
Dünyada (ayrılıkta, ateşte, iki ucun arasında salınıp durmada) rahat mı bulunur

Vahdet ilinde seninle yâr idim n’oldu bana,
Kesret içre bend-i ağyâr olmuşum Yâ Rab meded


Gökde uçarken seni indirdiler
Çâr unsur bendlerine urdular
Nûr iken “Niyâzî” kodular
Şol ezelki itibârın kandedir?
[N. Mısrî ksa]

Bu ne güzel koku böyle azîzim…

Hazretimin kandedir, nerdedir diye diye somurduğu ballar balı nedir acaba?

– Aslı bilinmez, târife gelmez, her şey olmaya müsâit bir imkân olan “Gizli Hazîne”

Her şey olabilecek kaynakta, hiçbir suret almadan Mutlak iken, bu ikili birli oyunda, aldanış yurdunda (dâru’l gurûr), yanılsama sahnesine yâni dûn-yâ derler en alt idrak boyutuna (esfel) indirilip dört unsur hammaddesiyle beden bağıyla kayıtlandı bir kere.

Zihnin, ne yapsa dar gelen kavramlarıyla öyle düşüne düşüne sınırlandı, kapandı kaldı görüntüdeki kafese, aslı neyse ne…

Birlik zevkinden bir latîf nûr iken şahsiyetle (kişilik) ve keyfiyetle (isim-resim) çerçeve içine alındı.

– Peki ezeldeki aslî letâfetimiz nerdedir şimdi?

Ben diyen geçmişin yükünden, geleceğin hayâlinden yâni zihinden çıkınca, şimdi burada olunca, “olan olmasın” diyen kalmayınca candadır elbet.

İnsan bu, müdhîş bir kıvam, sonsuza imkan, lâ-mekâna mekân
Kabuğu kırılmaya, kapağı açılmaya görsün amanın aman, zamanın zaman

– Âh nerede o insan, vâh nerede?

Beden kabıyla (biyoloji) dünyâda
Ben-imsenen kişi (psikoloji) hâliyle iki arada, berzahta
Ruhuyla hiç ayrılmadığı âhirette

Her nefes beden-zihin arasındaki sırat köprüsünden geçebilir, ayağını yerden kesebilirsin

– Aman efendim biraz yavaş lütfen, siz oradan böyle derin üfledikçe kanatlanıyor gibi oluyorum

Buyur cânım erenlerim seni dinleyelim
Uçan kuşların hikâyesine yerden devâm edelim

1.2
FASL-I SÂNÎ
Sonraki mevsim
KAFESİN PARMAKLIKLARI DÜŞÜNCEDEN
Acı zihindedir
(Yazarın aynı adlı kitabından)

– Oysa ne tatlı bir hülyâydı benimkisi…

Okulumu bitirip elim iş tutunca evlenecek, ne bileyim çoluğa çocuğa karışacak “hayat gâilesi” dedikleri bir girdâbın nihâyetinde rahat bir emeklilik finaliyle torun seve seve geçip gidecektim güya…

Meğer kulağıma adım fısıldandığında limandan ayrılan bu geminin, sâhil-i selâmete varacağı yokmuş, her sağlam geminin delinmesi, güvertedeki yolcuların sırtındaki yüklerini boşaltması kaderiymiş her biricik seferin.

– İşte böyle kayıplarla varılıyor gayba

Değerli bir şeyini kaybetmedikçe irfan sahibi olunmuyor
İki hazinesi olan birini yitirmedikçe diğerinin kıymetini bilmiyor

Buradaki irfan, marifetullah elbette aczîyetin idrâki:
“El-fakru fahrî: yokluğum iftihârımdır” zikri.

– Hastalık, ölüm, iflas, itibar kaybı, kökten sallayacak esaslı bir musibet yâni…

Başka türlü tünediği yuvayı bırakası yok hiçbir kuşun

– Beş duyu beşiğinde, dünya derdi içinde geçici zevklerle avunarak teselli bulduğum, tırnaklarımla kazıyarak kurduğum “benim dünyamda” acı ve korku alarm sesi gibi…

– İyi de bu “kişi” dediğin de kim ola ki?
Anılar ve alışkanlıklar kolleksiyonu bir varlık

Belki bir varlık bile değil bir akış, bir sanat eseri gibi; çalınır çalınmaz kaybolan zevkli bir beste…

– Beste ya, bağlanmış işte çözülmüyor…

Ama o kişinin dünyasında hiç bitmeyecek bir zevk verirken beste
Birden bire bir tel kopar ve âheng ebediyyen kesilir işte.
İllâ kopar a!

Zevkin uyuttuğunu, acıyla uyandırıyor acıyan, esirgeyen ve bağışlayan

Zîra ömrümüzün hâsılı olarak toplanan “Kişi” dağılmadıkça acı dinmeyecek, ayrılık yarası kanamaya devam edecek…

Peki bugünün sonunun, ömrünün sonu olduğunu kesinkes bilsen gene de acı çeker miydin?

Ayrılık yurdunda bütün acıların sebebi ayrılıktır ve kavuşunca bile korku, bu sefer kaybetme korkusu.

Hiçbir kişinin, hiçbir geleceği olmadığını tam anlasan, hiçbir korkun da kalmaz değil mi?

– Evet bütün acılar, bütün korkular ölümle birden bire geçer…

İşte acı sâyesinde, kişinin kabuğu kırılabilir ve ışığın içeri girmesine izin verilebilir; böylece içi-dışı bir olabilir. “Göklerin ve yerin nuru Allah’tır” latîfesi o vakit anlaşılabilir.

Rûhullah olanın, cana can bahşeden sözü bu:
Kuş misâli iki kere doğmadıkça göklerin melekûtuna ağamazsınız.

Önce anne karnından bir yumurtaya doğuş
Sonra yumurtadan doğuş
Hiç ayrılmadığın göklerin krallığına,
Anca kucağına, cennete dönüş

Demek ki kuşun uçabilmesi için kabuğunun kırılması gerek…
Bunun için de tünediği yuvanın dağılması gerek…

Dalını bırakmayan kuş, uçabileceğinin nasıl farkına vara?

Kuş, yumurtadan çıkmak için savaşıyor.
Yumurta, dünyadır.
Doğacak olanın, önce bir dünyayı yok etmesi gerek

Nasıl ki ağaç olarak doğmak, için tohum olarak ölmek gerekiyorsa, işte öyle…

Yuvayı dağıtacak olan acılı bir uyarı, rüyadan uyandıracak olan korkulu bir kâbus

– Yere çakılmak çok acı ama!
Amma yaptın ha
Bir kuş, yuvası dağıldığında yere düşmez ki!
Göğe yükselir…

– Demek bunun için acı vardır ve kaçınılmaz olarak acı gerçektir.

Ama acının asıl varlık nedeni, yayında verdiği rahatsızlıkla gerçekliğin doğasını tanınmasıdır.

– O hâlde acı ve korku, kim olduğumuzu unuttuğumuzda bizi uyaran alarm sesleri gibi
Acı, “Beni yanlış yerde arıyorsun, yuvaya dön” diyen bir mutluluk çağrısı gibi

– Meğer bu filmde dert, musibet, hastalık, ölüm nasıl kuvvetli bir uyaranmış.

Oyuncak direksiyonun elinden alınması için sağlam bir kaza şartmış!
Elimde sandığım kudretin, iradenin kontrol gücünün tâ en başından beri…

O vakit “Derde binlerce kez âferin” diyen Cenâbı Mevlevî, “Allah derdini artırsın” diyen Mevlevîler hayatın esprisini tam anlayangiller değil mi?

– Öyle efendim öyle… Ölümü öldürecek, korkuyu korkutacak bir çağrı hem de

Çünkü ölüm biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak, bir beden maskesinin altında biriken o kişiliği, o hikâyeyi ben-sanmak ölümcül bir hipnoz, bir varlık koması.

Ne var ki sen, kendin diktiğin için o “ben-benim” denilen puta kıyamazsın

– Bırak yıkmayı (gizli şirk) varlığından bile haberimiz olmaz çoğu zaman

İş, dikileni devirmeye, evirip çeviren kimmiş göstermeye gelince hayat oyununu oynar, sahneyi ona göre ayarlar:

Ufak ufak kayıplarla, belâlarla yoklar; alırsan dersini ne âlâ
Yoksa gitgide dozunu artırır derdinin, yaşatarak öğretir dersini
Dersini alana dek hep aynı imtihana gireceksin

Evet acı olmazsa olmaz zîrâ dertler bile isteye konuldu bu kurgu filmine…

Râhat ile istedim vaslını kahretti bana
Derde düşüp ağlayınca güldü cânânım benim
[N. Mısrî]

– Ayrılık rüyâsından uyanmak için var göründüğümüz bu âlem sahnesinde, bu hayâl perdesinde yüzümüzü filme değil ışığa çevirecek bir yol yok mudur?

Bu biricik yol, kişinin kendi kendini (kişiliğini, itibârını, hikâyesini) yok etmesinden, mahvolmaktan geçiyor; uzun süren, canına tak eden, tam bir aşağılanma durumunda, derde marûz kalarak…

Ey azîzim, kime azar ona nazar
Her taraftan yıkılıp virân olan anlar

Aşk yolundan, ışığın izinden giderek erenlerin hikâyelerine bir bakıver, neler çekmişler neler

Allah derdimizi artırsın da neyin “Ben-im” olmadığı parlasın aynada…

Ne-kim olmadığın apaçık görülünce, yanılsama sona erince, aldatıldığını tastamam fark edince alış-veriş işte o anda biter…

Kurdu bir bazâr-ı kesret, alan-satan kendidir
Bilmeyenler gördü mahlûk, bilen settar eyledi
[H. Basrî Dedem]

Dünyada, kişi maskesiyle rolünü oynarsın film icâbı ama
Perde ardından seyre geçmesini de bilirsin elhamdulillah

Çünkü bir sinemada filmi, kendini kaptırarak, tam karışarak da izleyebilirsin
Seyirci koltuğunda olduğunu hatırlayarak zevkle de…

Yine de ne film döndüğünü, kim olduğunu asla bilemezsin

Bir zengin, zengin olduğunu
Bir güneş, parlak olduğunu
Bir canlı, canlı olduğunu bilemez
Öyle ya dışına çıkması, zıddını görmesi mümkün olmayınca
Kimseler olduğu şeyi bilemez

Geç kaldım diye acele de etme, uyanıvereyim diye de gam yeme

Sana bana bir şeyler olduğu yok
Ayrı duran kimsenin bir şey yaptığı yok
Hayat oluyor işte büsbütün

Bu da şunun gibidir: Hani şu konağa bir yeldir eser gelir, halının ancak bir ucunu kaldırır, kilimleri oynatıp hareket ettirir. Çer-çöpü havalandırır, havuzun suyunu ufak ufak halkalandırır. Ağaçları, dalları ve yaprakları oynatıp raks ettirir. Görünüşte birbirine benzemeyen farklı yüzlerden açığa çıkan bu hâller, maksat, esâs ve hakîkat bakımından her bir şeydir. Zîrâ hepsinin de hareketi bir yeldendir. [Cenâbı Mevlevî]

Geldi geçdi ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gele şol göz açıp yummuş gibi
İşbu söze Hak tanıktır, bu cân gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi
[Y. Emre]

Evrenin nefesi okyanusu öyle oynatıyor
Bir ağacı böyle sallıyor, kuşları şöyle
İnsan “canım istedi” diye böyle böyle oynuyor aynı nefesle
İstersen nefhâ-i Rahman de ona, demesen daha âlâ

Hâsılı kişisel gayretiyle kişi ne yapsa boş…
Çalkalanan dinsin diye susuverse ne hoş…
Bunu anlayıncaya dek dertler içinde coştukça coş…

Büsbütün akan hayat, işte bu yüzden hep bilinmez olarak kalacak
“Bildim artık” dendiğinde yine seni şaşırtacak, hep bir sürpriz-bozan olacak

Sebepsiz bir neş’e
Bozulmayan bir huzur
Ve mutluluğun kaynağı olarak
Bir sonraki nefes gibi
Bilinmeyene tam bir teslimiyetle
Kaynağına tam bir güvenle
Akıp gideceksin biteviye

Bilsen de böyle bilmesen de
Zâten öyle olup durur

Be hey gâfil kendine gel kendine, ebkem ol ebkem. Dilini tut; hakikatı yut; O’ndan başka kim var apaçık meydanda, kime ne dersin yana yana… Bu şiir kendinden utanıyor.
[Cenâbı Mevlevî]

Kutsalın Bütünlüğü

Erenlerin çokdur yolu
Cümlesine dedik belî
[Muhyî Efendi]

İnsan güzellerinin, yoldaki bir taşı tekmeleyerek değil eğilip eliyle alarak izinle kenara çektiğine, bir ağacın hâlini hatrını sorup sarıldığına, kuşlarla sohbet ettiğine sâdece menkıbelerde rastlamayız bu hâlihazırda olup duran bir vâkıadır cânım erenlerim…

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk’olmasa
[Aşık Veysel]

Kurt ve kuzu, avcı ve av, zıt görünenler zıtları birleyende bir güzel cem hâlinde…

İşte şuracıkta Hünkâr Sultân’ın meşhûr sûreti:
Bir yanında aslan, bir yanında ceylan kucak kucağa duruyor, duruyor işte

Azîzimin omzuna bir dala konar gibi sâkince konup sohbet dinleyen kuşlara şâhid olmuşluğumuz da vardır, vardır elhamdulillah…

Belki de kutsal olanın, aşkın bir soyutlama ile yerden ayağını kesen ve ulaşılamaz kılan ikircikli bir okumanın mağdurları olduğumuzdan, günümüz insanına pek de normal! gelmez bu tür okumalar.

Oysa kelîme kadehinin kendisi içindeki manâ şarabını sızdırmaya pek müsait: “kutsal”

“KUT” Eski Türkçe baht, tanrısal rahmet, mutluluk
Kelimenin diğer bir bahçedeki yansıması
“HOLY” Whole’den bütün bütün evrilmiş gözüküyor

Kutsal olanı sever, sıradan olanı hor görürsen hâlâ yanılsama okyanusunda dalgaya geliyorsun demektir. Hayat iki şekilde yaşanabilir; hiçbir şey kutsal değildir ya da her şey kutsaldır; ikincisi çok daha hayret verici…
[W. Hsin]

Yani erenlerimin kutsallıkları bütünlüklerinden geliyor.
Ben ve öteki, iç ve dış ayrımının tüyden duvağı aralanmış bir kere…

Bunca laf salatasından sonra artık sadede gelebiliriz cânım efendim

Şehirden ormana çekildiğimiz sabahlardan bir sabah
İşte böyle böyle her şeyle bütün olduğunuzu hissettiğiniz nefeslerden birinde
Çiçeklerin yüzünüze güldüğüne, hayvanların size yaklaştığına şahit olursanız şaşırmayın e mi

Sûretden gel sıfata, yolda safâ bulasın
Hayâllerde kalmagıl yoldan mahrûm kalasın
Bu yolda ‘acâib çok sen ‘acâib anlama
‘Acâib anda ola dost yüzünü göresin
[Y. Emre]

Anılarla ve alışkanlıklarla yaşayan bir ölümlü olarak kendinizi bölünmüş, parçalanmış mı hissediyorsunuz?
Çekim yasasının işlediği âlem aynanıza işte onu yayıyorsunuz ve diğer yüzlerininiz bunu pekâlâ hissediyor.

“Bu ayrılığı bütünleyim” kaygısıyla dünya haliyle bitmez bir “koşuşturmaca” içinde olunca bu aceleci, planlı yine de güvensiz tavrınız yüzünden sizden kaçıyorlar; ne yapsınlar eminlik (mutmain) bulamıyorlar…

Ne var ki gerçekle, hayal ve efsane değil anda olanla tam ve bütün olduğunuzu bildiğinizde, izi bile kalmayacak şekilde olanda (şe’n) gayb olduğunuzda hiçbir şeyi kavramanıza, hiçbir şeye tutunmanıza da gerek kalmaz hem zâten cennet kuşu ancak kendisini kavramayan elin üzerine konar.

Acaba cennet kuşunun dolaştığı cennet bahçesi dedikleri şu anda burada şâhit olduğunuz sahneden farklı mı?

Farklı olan tek şey, artık ona başka bir şekilde olması için koşullar dayatmamanızdır.

Evet, ayrı sandığımız başımızın altından çıkan
“şimdi olan, olmasın henüz olmayan, olsun”
diye diye palazlanan bir ayrılık rüyasından uyanmak için var görünüyoruz.

Kime ne diyelim, ayıran kendini ayırıyor, başı belâdan kurtulmuyor,
ayrısı gayrısı kalmayan birlik zevkinde gününü gün ediyor vesselâm

Kuşlara Serbest

İnsan, fenâ hâlde kuşa benzer… Her birimiz kendimize özgü bir dünyada, geçmiş yaşam deneyimlerimize ve şartlanmalarımıza dayanan zihin yapımı bir gerçeklik kafesinde yaşıyoruz. Öyle düşüne düşüne öyle inanıyor, öyle inana inana öyle görüyoruz…
[W. Hsin]

Yeni yüzyılın câhilleri okuma-yazma bilmeyenler değil, yeni şeyler öğrenemeyen (learn) öğrendikleri eski şeyleri unutamayan (un-learn) ve hakkıyla yeniden öğrenmeyi (re-learn) beceremeyenler olacaktır.
[A.Toffler]

••• KUŞLARA SERBEST •••

Kalmışam zındân-ı cism içre bugün tenhâ garîb,
Bu kafeste rûz u şeb, zâr olmuşum Yâ Rab meded
[N. Mısrî ksa]

Arttı günden güne feryâdın senin
Âh u efgân oldu mu’tâdın senin

1.1
FASL-I EVVEL
İLK MEVSİMDE
• KUŞ KAFESTE •
Acı gerçektir
(Yazarın “Kuşlara Serbest” isimli kitabından)

büyük şehirde
bir yol vardı;

yolun ortasında
bir ev vardı;

evin ortasında
bir merdiven vardı;

merdivenin sonunda
karanlık bir oda;

odanın ortasında
bir masa;

masanın ortasında
bir kafes;

o kafeste
küçük bir kuş

işte bütün hikâye
bu kuşun aklından geçiyor

şehir, yol, ev, merdiven, oda, masa, kafes ve kuş
zâten tüm film, zihinde geçiyor

•••
[Âlem sahnesinde, hayâl perdesinde, ikili birli bir oyun]

Ruhî Bey’le Nefîse Hanım’ın kavgaları, komşu kafeslerden duyuluyordu.

Başlarını sokacak bir yuvaları vardı ya…
Herkes gibi yavru yapıp onları büyütmeleri gerekmez miydi?

Nihâyetinde bir kuş, bir yumurtanın diğer yumurtalara dönüşme şeklinden başka ne olabilirdi ki…

Oysa bütün bunlardan daralan Rûhî, kuş kadar kafasını, kafesin parmaklıklarına vura vura haykırıyordu:

– Bu kafeste yuva yapacak değilim
Esâreti mirâs bırakacağım bir yavru istemiyorum!

– Aman bey tövbe de ne diyorsun öyle!
Hepimiz kafeste doğmuş değil miyiz?

Hem Allaaseven şu kafesin genişliğine baksana, yediğimiz önümüzde yemediğimiz ardımızda, hâlimize şükrederek yeni yavrular getirmemiz gerekmez mi kafese?

– Âh be hatun kuş, bencileyin kim kafeste doğarsa uçmanın bir hastalık olduğunu düşünür.

“Yerimiz genişmiş” laf mı şimdi bu…

Kanat çırpamayacağı kadar dar bir kafesteki kuştan daha vahim olanı, uçabileceği kadar geniş bir kafesteki kuş değil midir?

– Kim sokuyor kuş kadar beynine böyle hastalıklı fikirleri bilmem!

– Her gece, bu kafesten çekilip gözlerimin içine baktığım sessizlikte duyuluyor işte
Her gün, birlik zevkindeki bülbül, gül bahçesinden haberler veriyor işte

– Hem bak burası bizim için güvenli, dışarısı tehlikelerle doluymuş, bildiğimiz yuvayı niçin bırakalım?

– Tamam kafes tamamen güvenli ama burada ölü gibiyiz, içimde kanayan canlı bir yara var hatun, hepsi bu kadar olmamalı…

İçimdeki daha büyük benle, doğal bir uyumsuzluk var her hâlimde, derinlerde beni rahatsız eden bir yara var, var ki kanıyor işte!

Evet içerde, su ve tâne buluyorsak da su da kafesin dışından gelmede tâne de…

Hepsi bu kadar olmamalı, bu acıya dayanamıyorum.
Açık kafeste, kafes azığına ihtiyacım yok artık!

– Aman bey, dışarda ölüm var, ayrılık var diyorlar?

– Ölüm zaten kafesin kırılması değil mi?
Hiç gam yeme a güzelim, ecel kafesi kırar, kuşu incitecek değil ya

– O kadar uzun süre kafeste beslendik ki inan uçmayı bile hatırlamıyorum.

•••

Nefîse Hanım, kafasını kafesin parmaklıklarından çıkardı, gövdesini zorladı, çırpındı çırpındı olmuyordu işte olmuyordu, tıkılıp kalmıştı bu daracık kafese…

Çâresizlik içinde daha da çırpındıkça başı kurtuldu.
Neden sonra bakışları, kafesin kapısına takıldı.
Kapı açıktı, kim bilir ne zamandır açıktı.
Belki de en başından beri…

Yine de çerçevesiz açıklığa çıkmaya cesâreti yoktu.

Bildik bir ateşi, bilinmeyen bir bahçeye tercih ederdi.

Kapıya arkasını döndü, kendi etrafında dâireler çizerek, döndü, döndü, artık gücü kalmayana dek döndü…

Nihâyet kendinden geçerek yere yığıldı.

Rûhî’nin son sözleri can kulağındaydı:
“Kafeste yürüyen bir kuş, canlı bir kuş sayılır mıydı?”
•••

Bakışını uzaklara, çok uzaklara çevirdi.

Birden sebepsiz bir hüzün çöktü, gözleri doldu.
Ateş kesilen gözyaşlarından, suya düşmüş buzdan kafesin son parçası da eridi.

İçine akan yaşlar birikti birikti, deryâ oldu
İçi, dışı bir oldu; hayretten nefesi kesildi
“Ama Ben…” diyemez oldu
Kelimeleri unuttu
•••
Sızlayan yarası dinmişti
Sızan ışıklara bakılırsa güneş batıyordu
Uzun uzun baktı güneşe
Baktı, baktı, başka hiçbir şey kalmayana dek
Aşkın sıcak ışığını tâkip etti
Ve birden titredi
•••
Pencerenin ötesindeki son kuşların ayak izinde kayboldu

Deryâ olunca nefes pârelenince kafes
Tâ kesilince bu ses; çağırırım dost dost…
[N. Mısrî]

Amanın aman, zamanın zaman…
Bir keresinde “Kuş Dili” bilen bir insan güzeli geçti, o pencerenin yanından.

Peşi sıra takılanlara, sohbet aynasını açmak üzereydi ki göremediği bir ağaçtan, birden bir kuş sesi duyuldu yavaştan.

Hazretim, kuş dili susana dek yumdu gözünü, açmaz oldu ağzını ve akanlar aktıktan sonra, bugünkü sohbetin tastamam verildiğini söyleyerek çekip gitti buralardan.

•••

Karaya bir balık koyun, ölene dek okyanusu hatırlayacak ve bir kuşu bir kafese koysalar yine de gökyüzünü unutmayacak. Zirâ her biri, doğasının olması gerektiğine hükmettiği gerçek evi için vatan hasreti çekiyor.

İnsan, masumiyet hâlinde özgür doğar. Özgün doğası sevgi, merhamet ve saflıktır. Yine de kadîm yurdunu unutarak öylesine oradan buraya taşınır durur.

Bizim hikâyemiz, uzun hikâyemiz, bir balığın bir kuşun başına gelenlerden daha mahzûn değil mi?

Söz uzadı ve bâzı kuşların canları, bu hikâyeden fenâ sıkıldı, biliriz…
İyisi mi sessizliğe daha fazla kıymayalım

Her bir kuşun kafesi başka başka nîdelim.

Sus… Sus ki sükût âlemi dopdolu bir dünyadır; söz davulunu çalıp durma, söz, içi boş bir davul!
[Cenâbı Mevlevi]