Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Yitik hazine

Ey ârif,
Ruh, bir yerden gelmez ve bir yere gitmez. O, nurlar ile dopdolu bir âlemdir; hem o alemlerin cânı ve muharrîkidir. Âlemin hâkimi ve melîkidir, mertebesi nebât iken sevk-i tabî ile, mertebesi hayvân iken (elinde olmayarak) içgüdü ile nihâyet mertebesi insan iken de akıl mârifetiyle kendini izhâr eyler.

hbv.jpg

Dîde-i Hak-bîn ile bak gör ki her bir zerre-i hâk
Rûy-i yâri gösterir mirât-i İskender gibi

Anıp tenhâlığı kabr içre nefret kılma ölmekten
Tarîk-i ünsi tut kim her avuç toprak bir âdemdir

Hodbîn olan Hudâbîn olamaz, kendini görmediğin her yerde Hakk’ı görebilirsin.

Her şeye mahlûk gözüyle baksan ol mahlûk olur,
Hak gözüyle bak ki bî-şek nûr-ı Yezdân andadır

Âlemde bütün varlıklar bu nuru isterler, heyhât bu nuru kendilerinin dışında arayanlar
bilmezler ki ne kadar uzakta ararlarsa bu nurdan o kadar uzağa düşerler.

Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş
Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş

Der idim râh-ı talepten erişem maksûda ben
Bildim ki tefrika ayn-ı taleb imiş bana

Aşkın beni rüsvây-ı cihân eyledi gitti
Yaktı ciğerim bağrımı kan eyledi gitti

Efgân ne büyük hâil imiş râh-ı talebde
Hep ehl-i taleb geldi figan eyledi gitti

Erbâb-ı dili gör ne talep var ne emel var
Hak ile gelüp Hakkı beyân eyledi gitti

Cânân yüzünün sırrını fâş etmedi kimse
Erbâb-ı sefâ, dilde nihân eyledi gitti

İrfansız eğer şâh-ı cihân olsa da insan
İnsanlık alemine ziyan eyledi gitti

İnsan ikiden hâli değil işbu cihânda
Ya cânını ten, ya teni cân eyledi gitti

Onlar ki bu âlemde gelip daldı sivâya
Hayvan gibi her işi yamân eyledi gitti

Esma’da müsemmâyı görüp fakre erenler
Eşyada nihân sırrı ayân eyledi gitti

Cânân ile can birliğini buldu rızâda
Rûhûnu rızâsıyle revân eyledi gitti

A’mâ ise de nûr-ı basîretle KEMÂLÎ
Nâmını melâmette nişân eyledi gitti

Ey yolcu,
Nice kereler beyhûde sefere çıkarsın bir nice dünyayı dolaşırsın
Nice düzenbâz, riyâkâr müteşeyyihlerin peşinde ömrünü ve malını heder edersin
Bunlara hiç mi hiç ihtiyacın yoktur bir bilsen
Nice derin remizleri, ince noktaları çözmeye gerek kalmaz bir bilsen
Aslında istediğin nedir
Onu bile istemeye, aramaya ihtiyacın yoktur
Yok olan aranır, insan kendinde olmayan şeyi ister
Fırat nehrinin kenarında oturmuş su arıyorsun
Hızır’a yol arkadaşı olmuşsun, bütün ömrünü onu aramakla tüketiyorsun…

Ey düğüm çözme peşinde ölen kimse
Vuslat ile doğmuş ayrılıktan ölen kimse
Ey denizin kıyısında susuz, uyuya kalmış kimse
Ey yüce hazinenin başında köle gibi yoksul ölen kimse
Her ne arıyorsan kendinde ara,
Eğer dışarıda ararsan
Yol ırak, menzil uzak olduğundan
Hayret vadisinde sefil ve perişan kalırsın

Dedim ki talep ederek bir yere erişeyim,  bu talebin ayrılık olduğunu bilemedim..

Ben burda seyran ederken
Acep sırra erdim âhi
Bir siz dahi sizde görün
Dostu bende gördüm âhi

Bende baktım bende gördüm
Benim ile ben olanı
Sûretime can verenin
Kim idüğün bildim âhi

Ben isteyip buldum anı
Ol ben isem ya ben hani
Seçemezen andan beni
Bir kez ol oldum âhi

Maşuk benimledir bile
Ayrı değildir kıldan kıla
Irak sefer bundan kala
Dostu burda buldum âhi

Bâzı ârifler, insanın varlığını bir dükkana benzetmişler. Bu dükkanın bir köşesinde paha biçilmez bir hazine gömülüdür. Fakat dükkanın sahibi fakir ve perişan kalmış, kendi dükkanında gömülü hazineden habersiz ona buna el açmış müflis bir esnaf. Eğer haber alıp dükkanında gömülü hazineyi kazıp ortaya çıkarsa, sahib olduğu hazineyle iki cihan servetine nail olacak.

Kâse-i ömür dolar da hazineyi açamaz ise hayatın son demlerinde, can kuşu beden kafesinden uçmak, ruhu bedenden ayırlmak üzereyken, melekler gelip o gömülü hazineyi alıp götürürler. Artık keskin olan kendi gözleriyle bunları görünce hasret çeker, derin bir âh u vâh ve bin nedâmet ile “bu hazine benimdir” diye feryad eder. Bunun üzerine melekler de ona derler ki: “Ey gafil, sen yaşadığın müddetçe niçin varlığında gömülü olan (emanet) bu hazineye sahip (halife) olamadın! Şimdiden sonra artık sana verilmez, geçti artık geçti…”

Suretsiz sevgilinin (HU) yüzünü bir görseniz, ev sahibi de sizsiniz, ev de sizsiniz, Kâbe de siz. On keredir o yoldan o eve gittiniz, bir kere de şu evden şu dama çıkın. O ev güzel, eserlerini izlerini söylediniz. O ev sahibinin izlerini de gösterin. O bahçeyi gördüyseniz, nerde bir demet gül? Tanrı denizindeyseniz, nerde bir can incisi? Bütün bunlarla beraber o zahmetleriniz define olsun size. Fakat yazıklar olsun ki kendi definenize kendiniz perdesiniz. [Hz. Pîr-i Destgîr-i Münîr]

Allahım, beni şu yaramaz nefsin elinde bırakma. Senden başka ne varsa onları hoş gösterme, boş olduklarını göster bana. Ben senin kulunum. Beni tekrar kendime kul etme.

İster isen bulasın cânânı sen,
Gayre bakma sende iste sende bul,
Kendi mir’atında gözle anı sen,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Her sıfat kim sende var izle anı,
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı,
Erişince zâtına özle anı,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Kenzi mahfî âşikâr hep sendedir,
Yaz ve kış leyl ü nehâr hep sendedir,
İki âlemde ne var hep sendedir,
Gayre bakma sende iste sende bul.

“Men aref” sırrına er, ko gafleti,
Gör ne remz eyler bu insân sûreti,
Haşr ü neşr ile tamûyu cenneti,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Haşr-ı sûri hâlin inkâr eyleme,
Gülşen iken yerini hâr eyleme,
Enfüs ü âfâkı bil âr eyleme,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Zat-ı Hakk’ı anla zâtındır senin,
Hem sıfâtı hep sıfâtındır senin.
Sen seni bilmek necâtındır senin,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Sûreti terk eyle manâ bulagör,
Ko sıfatı bahr-ı zâta dalagör.
Ey Niyâzi şark u garba dolagör,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Reklamlar

Ağzından çıkanı

“Selam!” dedi sabah, “Selam!” dedi ayçiçekleri… Yeryüzünün bir yerinde tatlı tatlı esenlik rüzgarı esiyordu ve başka söze hiç hacet yoktu.

Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez, ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür. [4:148]

curse.jpg

Serlevha bildiğimiz âyet-i kerîmede şunlara işaret vardır: 1) Münafıkların ve tevbe etmiş günahkârların suçlarını yüzlerine vurmak hoş görülmüyor. 2) Haksızlığa uğrayanın tepkisine izin veriliyor. İniş nedeni olan olay mânidardır: Hz. Ebubekir efendimiz kendisine hakaret eden birine bir süre sabrettikten sonra karşılık verir. Habib-i Kibriya Efendimiz bundan rahatsız olur ve der ki: “Sen susup sabrettikçe senin yerine bir melek ona cevap veriyordu, sen başlayınca o melek gitti yerine şeytan geldi.” (Ebu Dâvud, Edeb, 41).

Hz. Âişe Resûl-i Ekrem’in insanların en sevimlisi olarak vasıflandırdığı, genç yaşta müminlerin annesi olma şerefine nail olan güzide insan… Hz. Âişe, sadece vefalı bir eş değil, aynı zamanda güçlü zekâsı ve hafızasıyla Allah Resûlü’nün terbiyesinde yetişmiş mükemmel bir talebeydi. Âişe (ra), Allah Resûlü’nün kimi zaman takdirine, kimi zaman ise ikazına neden olan davranışlarını bizzat kendisi sonraki nesillere naklediyordu. Kendisinin rivayet ettiği olaylardan biri, Hz. Peygamber’in eşlerinden Safiyye bnt. Huyey ile alâkalıydı. Hanımları arasında, Hz. Peygamber’e en çok düşkün olan Hz. Âişe, Resûlullah’la birlikte bulunduğu bir gün, mizacındaki kıskançlıktan mı, yoksa eşine olan aşırı sevgisinden midir bilinmez, Safiyye bnt. Huyey hakkında hoş olmayan bazı sözler söylemişti. Hz. Peygamber’e, Safiyye’nin boyunun kısa oluşunu ima edercesine eliyle işaret ederek, “Ey Allah’ın Resûlü, sana Safiyye’deki şu hâl yeter.” demişti. Her ne kadar masum görünse de bir insanı arkasından çekiştirme mahiyetindeki bu sözler karşısında Allah Resûlü, hemen Âişe’yi ikaz ederek: “Sen öyle bir söz söyledin ki, o söz denize karışsaydı denizin suyunu bozardı. (bulandırır, kokuturdu)” buyurmuştu.

Şüphesiz ben bir kelime biliyorum ki, (Şu öfkeli adam) bunu söyleseydi elbette öfkeden ona gelen hal kendisinden giderdi. “Eûzübillâhimineşşeytânirracîm” ve ondan o hiddet gitti. (İki kişi birbirlerine kötü sözler söylemişler, birinin yüzü kızarmış damarları kabarmış idi) [R. Ehadis:144-7]

İşlerine riayet ettiğin gibi, sözlerine de riayet et. Sözlerin de amellerin cümlesindendir. Ağızdan çıkan her sözün, mutlaka yanında gözcüler vardır. Yarın (ikra kitabeke ile) okunacak kitabında yeri vardır. Unutma kelimeler şâhittir!

Bizim dünya imtihanımızın konusu, başkalarının yapıp ettikleri olmayacak; bizzat bizim neyi yaşıyor olduğumuzdan imtihan edileceğiz. Başkaları hakkındaki fikirlerimizi, yargılarımızı, tenkitlerimizi ve hatta hayal kırıklıklarımızı söze dökerken, söyleyeceklerimizi onların hak ettiği kelimeler arasından değil; kendimize yakıştırabildiğimiz, içimize sindirebildiğimiz ve hesabını verebileceğimiz kelimelerden seçmekle mükellefiz. Bunu, sadece başkalarının hukukunu korumakla ilgili hassasiyetimizin gereği olarak göremeyiz; bu aynı zamanda hakikati hayatıyla tasdik edenlerden olmak için verdiğimiz sözün de bir gereğidir. Biz, hem hakikati, hem de onun bir cüzü mesabesindeki kendi hakikatimizi incitmeyecek bir ahval üzere yaşamak ve kelimelerimizi buna uygun bir lisandan seçmek, yani kendi lisan-ı münasibimizi bulmak mecburiyetindeyiz.

Allah-ü Zü’l-Celâl, Allah yolunda şehid olanlara ölü diyenleri yalancılıkla itham ediyor. “Onlar, ölü değil, diridir” buyuruyor. “Şehid insanda Nur-u Muhammedî bulunduğundan Hak, şehide kıymet vermiştir” sözüne dikkat et.

Allah, çirkin lakırdıların âşikâre söylenmesini sevmez. Şeriatın ölçüsüyle konuş… Mesela burç değişti, yıldız şöyle oldu da yağmur yağdı diyenler, Allah’a değil yıldıza iman ettiler.

Hadis-i şerifte “İnsanları yüzükoyun Cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediği sözlerdir” buyruldu. Yine hadis-i şerifte, “Bir adam Allah’ın gazabını celbeden bir kelime söyler, ona da ehemmiyet vermez halbuki o kelime onu Cehennemin yetmiş yıllık derinliklerine uçurur. Bir kimse de, Allah’ın razı olacağı bir kelime söyler de onun götüreceği yeri bilmez. Halbuki o kelime, ona yükseklerin yükseğine çıkarır”

Sözü süz de söyle, gönlü bulandırmasın. Mânâyı inci gibi diz de söyle, kulaktan kalbe yol bulsun. Sözü yüzde söyle, gıybet olmasın, ukdeyi içinden çöz de söyle yapmasın yara; öyle bir söyle ki, hoş gelsin yâre, ağyâre…

Nefes harceyleyip salma araya
Özün bilmeyene bildiremezsin
Müşteri olmadan gelip geçene
Gel al deme ile aldıramazsın

Aş yağını kavururlar tavada
Yavru şahin bekletirler yuvada
Ele alışmadık kuşu havadan
Çetindir yorulma indiremezsin

Din Muhammed dini taptığım tapı
Yıkılır mı Hakk’ın yaptığı yapı
Yüz yıl emek çeksen yapılmaz yapı
Kumdan duvar örüp kaldıramazsın

Yavru şahan salan mı sal demeyle
Gönül dost mu bulur bul bul demeyle
Ağlamış gül yüzlü gül gül demeyle
Hak izin vermezse güldüremezsin

Derviş Muhammed’im sevmez hayını
Herkes te beğenir kendi huyunu
Dibi delik kaba aşkın suyunu
Taşıyıp yorulma dolduramazsın

“Bir söz canlardan bir canı acıtsa” dedi meczup, “hakikatin canı yanmaz mı sanırsın!”

Huzur’dan Övgüler

Es-salâtu ve’s-selâm ey sırr-ı âlem nûr-ı zât
Es-salâtu ve’s-selâm ey ahsen-i hulk-i sıfât

Hz. Peygamber’e olan sevginin ifade edilişi, edebiyatımızın konulan arasında başlı başına, hususi bir yer tutmaktadır. Şâirlerin, Allah Teâlâ’nın da kitâbında defalarca taltîf eylediği Habîbullah’ı övmek gâyesi İslâm edebiyatında da en yaygın tür olan NA’T türü eserlerin doğmasına sebep olmuştur.

Şems-i zâtın perteviyle zâhir oldu her vücûd
Münkir-i zâtın içindir cehl-i küfür hem memât

mihrabi_nebi

Gördü Âdem hüsn-i vechin bildi sensin sırr-ı âb
Cenneti ferdâya saldı buldu nûrunla sebât

Edîb ve şairlerin büyük ekseriyeti, nesir ve nazım olarak bu sevgiyi dile getirmişler, çeşitli vesileler ittihaz ederek onun hayatının hemen her safhasına dair eserler vermişlerdir. Bu vadide eser verenler hangi seviyede olursa olsun, şöhretler arasında zikredilmeyen bir unutulmuş bir şairden sultanlara kadar O’nun aşkını terennüm etmekten geri duramamışlardır. Ona duyulan muhabbet, ondan şefaat talep etme, onun hayatını örnek alma gibi hususlar gayet samîmî bir üslupla ifade edilmiş, eserlerini bu konuları işleyen nice şiirle süslemişler, divanlarına baştâcı eylemişlerdir.

Yoluna cân itse kurbân cedd-i pâkin çok mudur
Zemzem-i irfânı buldu kıble oldu hep cihât

Osmanlı sultanları arasında da bir çok hükümdarın divanlarında Hz. Peygamber’e na’tlar bulunmaktadır. “İlhâmî” mahlasıyla eserler veren III. Selim Han Hazretleri de (v. 1809) şiir ve musîkiye önem vermiş, şairleri ve musîkişinasları korumuş, gözetmiştir.

Olduğunçün küntü kenz’in sırr-ı rahmet âleme
Hubb-i âlin ehl- nîrân ‘ıtkına oldu berât

İlhâmî’nin şiirleri arasında na’tlar da yer almaktadır şüphesiz. Bunlardan bazıları yeni neşr edilen na’t antolojilerinde de yer almaktadır. Ancak onun Mescid-i Nebevî’deki bazı sütunlara nakş edilen na’tları ise, onun Peygamberimiz’e duyduğu muhabbetin, onun hayatını örnek almanın, devleti ayakta tutmak için himmetini beklemenin ve ahirette de şefaatine ermenin önemini ifade ettiği dön na’tı vardır ki bu vadide bir Osmanlı Sultanının dilinden dökülen pek saltanatlı sözlerdir.

Ehl-i beyt’in hubbudur lezzet veren eşyâye hep
Onlara münkâd olanlar buldu berzahtan necât

Bir zamanlar Medine’deki cami ve kütüphanelerde çokça bulunan Türkçe kitabeler daha sonra yapılan tadilatlarda yerlerinden sökülmüşlerdir. 1976 senesi haccı münasebetiyle gittiğim Medine’de, Mescid-i Nebevî, Kuba Mescidi ve Arif Hikmet Kütüphanesi’nde bu kitabelerden bazılarını görmüştüm. Daha sonraları bu kitâbeleri okuyup, neşredilmesinin uygun olacağını düşünüyordum. Ancak Medine’deki mescidlerin son yıllarda yapılan tevsî çalışmları sırasında bu yazılar yerlerinden kaldırılmıştır. Hatta bu son tevsî çalışmalarından önce de Mescid-i Nebevî’de yapılan genişletmeler esnasında güzelim yazılar sıvalarla ve duvarlarla kısmen örtülmüştür. Nitekim Bâbü’s-Selâm’ın dış cephesindeki bazı yazılar kısmen okunabilmektedir.

Bu yazılar arasında III. Selim’in olduğunu tahmin ettiğimiz ve daha önceleri Mescid’in içindeki sütunlarda bulunan yazılar da şimdi bulunmamaktadır.

III. Selim’in bu mekâna göndermiş olduğu dört adet na’t-ı şerîfinin Ali Emirî Efendi’nin Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nda neşredildiğini görüncü sevindim. Adı geçen derginin 31 Teşrin-i evvel 1335 (1919) tarihli 20. sayısında sahife 451-452’de yayınlanan bu dört manzumenin Ali Emirî’nin ilâve ettiği küçük notlarla birlikte metnini bugünkü harflerle ve sadeleştirilmişhaliyle takdim ederiz:

I.
Ravza-i Mutahhara-i Cenâb-ı Risâlet-penâhîde minber-i saâdet civarında birinci sütun-ı ulviyet-nümûnda cennet-mekân-ı saîd Üçüncü Sultan Selîm Hân-ı şehîd hazretlerinin şu kıt’a-i ubûdiyyet-kârâne ve pâdişâhâneleri menkûş u muharrerdir:

Esselâm ey mehbit-i vahy-i Emîn
Cân ile âşık sana Rûhu’l-Emîn

Âsmâna fahr ider yerden göğe
Cây-ı cism-i pâkin olmakla zemîn

Tâk-ı gerdun-ı imâd-ı şevketin
Oldu ma’nâda zehî rükn-i rekîn

Dest-gîri ol Selîm Han’ın meded
Kim kavîm ola kıyâm-ı mülk ü din

II.
Diğer sütûn-ı saâdet üstüne imla buyurdukları kıt’a-i âşikâne ve şâhâneleri:

Ey kerem mülküne Sultân-ı Kerîm
Kulluğun fahr bilir Şâh Selîm

Yapışıp kâime-i arş gibi
Şer’in erkânına eyler ta’zîm

Bende-i hâsdır ihsân eyle
Dü-cihânda bana ey lutfu ‘amîm

Ravza-i pâkine yüz bin salâvât
Her biri başına yüzbin teslîm

III.
Diğer sütûn-ı mübârek üzerine tastîr buyurdukları kıt’a-i rukiyyet-kârâne vü mülûkâneleri:

Ey gül-i Ravzâ-i dîn-i İslâm
Sana her demde hezârân selâm

Nice reşk-âver-i yâkut olmaz
Kasrına oldu sütûn-ı seng-i ruhâm

Habbezâ Şâh Selîm-i Sâlis
Kıldı rif’atle bu hizmette kıyâm

Kerem eyle ana ey ekrem-halk
Lutuftur bendelere de’b-i kiram

IV.
Diğer sütûn-ı hümâyuna nakş-tirâz-ı ubûdiyyet eyledikleri kıt’a-i nefîse-i pâdişâhâneleri:

Muallâ Ravza-i fahr-i risâlet
Anın tahtındadır gül-zâr-ı cennet

Sütûn-ı rif’atin tûbâ göreydi
Olurdu cebhe fersâ-yı darâ’et

Selîm Hân ibn-i Mustafâ’ya
Zehî devler nasîb oldu bu hizmet

Ana dünyada himmet âhirette
Şefâat yâ Rasûlallâh şefaât

ashab,_suffe

Zamâne dilinde söylenirse:

I.
Cebrail (a.s )’ın vahyi indirdiği yer olan kutsal mekan sana selam olsun! Çünkü o sana candan aşıktır. Yeryüzü, Hz. Peygamber’in mübarek vücutları kendisinde medfûn diye yerden göğe kadar övünmektedir. Ey Resûl! Senin bu dünyadaki yüce şahsiyetin aynı zamanda ma’na aleminde de ne kadar sağlam bir mevkidir. Yâ Resûlallâh! Sen Selîm Hân’ın elinden tutuver de din ve memleket sağlam bir şekilde ayakta dursun.

II.
Ey cömertlik ülkesinin en cömerdi olan Nebî! Pâdişâh Selîm senin kulun olmakla övünmektedir. Senin şerîatının esaslarına sanki arşın direğine yapışır gibi sarılıp yüceltmektedir. Selîm, senin has kulundur. Ey lutfu bol olan, her iki cihanda da bana ihsan eyleyiver. Ey Resûl senin o tertemiz ravzana yüzbinlerce salat, yüzbinlerce selâm olsun.

III.
Ey İslâm bahçesinin gülü olan Peygamberim! Sana her vesileyle binlerce selâm olsun. Senin sarayında sütun olan mermerler bile yâkut gibi kıymetli taşlara nasıl üstünlük taslamazlar ki. Pâdişâh Üçüncü Selîm, senin mescidine hizmet etmekle ne güzel bir iş yapmıştır. Ey insanların en cömerdi! Büyüklerin kölelerine ihsân etmeleri adettendir. Sen deihsanda bulunuver.

IV.
Peygamberlerin övünç kaynağı olan Hz. Muhammed’in (sav) ravzası ne de yücedir. Cennet babçeleri bile derece bakımından onun aşağısındadır. Tûbâ ağacı senin sütûnlarının yüceliğini görseydi, mahviyetinden başını secdeden kaldıramazdı. Mescid-i Nebevî’ye hizmet etmekle Sultan Mustafâ’nın oğlu Sultan Selîm’e ne yüce bir saâdet nasîb olmuştur. Sen ona dünyada himmet, âhirette de şefâat nasîb ediver Yâ Resûlallâh


Yâ Resûllâh şefâat eyle Allah aşkına…

Arzuhal’de Cuma

Saçlarındaki yağmur henüz kurumamıştı. Islak ve parlak perçemleri alnına yapışmıştı. Siyah hareli gözleri, uzun kirpikleri vardı. Yanakları pençe pençe kızarmıştı. Saç bitimlerinin altında, çene çukurunun etrafında, üst dudağının üzerinde yumuşak, ipeksi tüyler… Henüz hiç tıraş olmamıştı. Büluğa erdi erecek yaştaydı.

cuma_arzuhal.jpg

Belli ki daışarıda ahmakıslatana yakalanmıştı. Geniş kareli poplin gömleği zayıf vücuduna yapışmıştı.

Geldi, benimle duvar arasındaki daracık yere bir sığıntı gibi ilişti. Daracık kot pantolonuyla diz kırmayı beceremedi. Tedirgin oldu, çaktırmadan etrafına bakındı. Sonra dizlerini karnına çekip ellerini kavuşturarak oturmayı denedi. Parmakları ve dudakları titriyordu. Sanki orada olduğunu birileri fark edecekmiş gibi korkuyordu.

Dışarıda yağmur…Cami ağzına kadar tıka-basa dolmuştu. Havada insan kokusu; çorap, ağız, ter kokusu. Hacı amcanın uzattığı esans şişesi sonra… Derken müezzinin uyarısıyla kalkılıyor ve namaza duruyoruz.

Başını alabildiğine öne eğiyor. Ellerini namaza alışkın insanların kendiliğinden bağlayıp koydukları gibi göbek üzerine değil, önce göğsüne doğru kaldırıyor, sonra göz ucuyla bana bakıp kıyın kıyın aşağıya indiriyor. Benimle birlikte rükûya, benimle birlikte secdeye gidiyor. Ve bunu, dahi çaktırmamak üzere bazen erken, bazen geç davranıyor. Ben iki yana selam verip namazdan çıkıyorum, az sonra o da aynı hareketleri tekrarlıyor.

Namaz süresince diz üstü gelmekte hayli zorlandığı için hemence oturuşunu değiştiriyor. Önce bir dizini yukarı dikip tek ayağını altına alıyor, sonra böyle oturmayı da beceremeyip yine eski konumuna yerleşiyor. Hutbe süresince gözlerini minberdeki imamdan ayırmıyor. Söylediği sözlerin bir tekini dahi kaçırmamak üzere dikkat kesiliyor. “Gaflet mümine yaraşmaz” konusunda sürüp giden hutbeden acaba kaç cümle, kaç kelime zihninde yer ediyor? İki kez başını yukarıya, kubbeye kaldırıyor. Yazılara ve tezhiplere bakıyor. Bir kabahat işlemişçesine irkilerek yeniden imamın sözlerine kulak kesiliyor. Kubbelerden, sütunlardan, yazılardan yayılan hava; kandillerin parıltısı, saf tutarak hep bir yöne çevrilen bakışlar, tövbe ve istiğfar, pişmanlıklar, yakarışlar, iç geçirmeler, insanların bu mekânın dışına, hatta dünya hayatının ötesine geçen kavrayışları, bir süre için olsun hep iyilikler, güzellikler, merhamet ve sevgi yağmuru altında yıkanmaları, bütün bunlardan etrafa saçılan titreşimler çocuk kalbinin çarpıntısını sıklaştırıyor.

Sonra birlikte kılınan iki rekât namazın seline kapılıyor. Bir küçük saman çöpü gibi suyun üzerinde oradan oraya savruluyor. Bu çocuk namaz kılmasını bilmiyor.

Ama alnını secdeye koyduğu zaman nedense bana Mehmet Akif’in şu mısralarını hatırlatıyor:

Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki: Allah’ım
Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım…

Derken incecik kolları ve kalem gibi parmakları, kırılgan bir bükülüşle duaya kalkıyor. Arada bir gözlerini kapatıyor. Hangi emel, hangi hayal, hangi arzu ile Yaradan’a yalvarıyor?

Onun kalbinden koparak semaya doğru yükselen münacaat ind-i ilâhiye mutlaka en önce varıyor. Onun duası dertlilere derman, hastalara şifa oluyor.

Uçuk pembe bir mağfiret bulutu camiyi dolduran kalabalığın üzerine eğiliyor. Cemaatin her ferdi affın derin sularında yıkanıp, evlerine, işlerine dönüyorlar. Çocuk aşkın ve heyecanın ürperttiği parmaklarını ateş gibi yanan yüzünde gezdirerek duasını bitiriyor.

Ah, teslimiyet…

 

Din nasîhatse, nasîhat nedir?

DÎVAN-I AŞK’TAN BİR VARAK

Mekun râz-ı merâ ey can feşâne
Şidîdestî mecâlis bi’l-emâne

din_samimiyet

A cânım benim, sırrımı masal gibi söyleme; duymuşsundur; meclisler eminlikle durur, huzurla oturulur denmiştir.

Duymuşsundur; din nasîhattir; öğüt nedir? Aradan çıkıp gitmek!

Duymuşsundur; ayrılık azaptır; ondan ayrılmak, yalım yalım alevlenmiş bir ateştir.

Kaybettiğinize tasalanmayın demiştir ya; tuzak zahmetine değmez yem.

Hak Teâlâ, sulh (uzlaşmak) hayırlıdır buyurmuştur ya; at sevimli olayı, unut geçenleri. (Ama bütün bu saçmalığı o başlattı! dedi kendini savunan. İyi ya işte, Allah bitirme imkanını da sana bahşetmiş!’ dedi insan’ı savunan.) Hadi, kalk, gerçekten Allah çağırıyor; gariplikten vazgeç, tut evin yolunu.

Bırak hırsı, el-fakru (nefsinin Rabbi karşısındaki yoksulluğunu bilmek) fahrî (benim övüncümdür) denmiş; ne diye bu ayıp geliyor sana?

Rabbime konuk olurum sözü yolu açmıştır; ne olurmuş bir kuru ekmek eksik olursa

Rabbi tecelli etti dağa denmiş; bir dağdan da aşağı değilsin ya; oku bu âyeti kendine masal sanma bunu.

O seninledir, biz daha da yakınız (akrabu min hablin varîd) diyor; halbuki sen tarak gibi o saçlara dalmışsın da haberin bile yok. Halbuki tarak bile o saçlardan dirilir; Kur’an’dan, parmaklarını bile düzer, koşarız [Kıyâme:4] âyetine dek oku.

A can kuşu; susun dedi ya; susarak uç, yuvaya dek git.

الدین النصیحة
Hazret-i Peygamber saâdetle buyurdular:
– Din nasîhattır.
Biz kime (yahut kim için) diye sorduk
O da cevâben şöyle buyurdular:
– Allah’an, Kitabına, Resulüne, müslümanların (meşru) idarecilerine ve bütün müslümanlara

Bu hadis-i şerîf, İslâm’ın ayırıcı özelliklerini ifade eden
“Ameller niyetlere göredir.”
“Kişinin mâlâyânî (anlamsız, gereksiz, kendisini ilgilendirmeyen) şeyleri terk etmesi, güzel Müslüman olduğunu gösterir.”
“Sizden biri, kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe mümin olamaz.”

şeklindeki diğer üç hadisle birlikte İslâm’ın imana dayanan ahlâkî özünü temsil etmektedir. Bu özün içinde samimi ve içten niyetle hayırların peşinde koşmak, lüzumsuz ve faydasız şeylere itibar etmeyerek insanların salâh ve felâhı için çalışmak ve Müslüman kardeşini karşılıksız sevmek vardır. Dinin talep ettiği ahlâkî tutum ve davranışların anlamlı olabilmesi o davranışların samimi biçimde yerine getirilmesiyle mümkündür.

Bilge sahâbî Temîm’in rivayetinde yer alan “Din nasihattir.” ifadesine, Türkçemizde kelimenin yaşadığı anlam daralması nedeniyle pek çok kere, “Din vaaz ve öğütten ibarettir.” anlamı verilmektedir. Hâlbuki “nasihat” kelimesi incelendiğinde onun, “bir şeyi veya kimseyi içten ve gönülden sevmek”, “O’na ihlâs, sadakat ve samimiyetle bağlanmak”, “arı, duru ve saf olmak” anlamlarına geldiği görülür. Buradaki saflık öyle saf ve duru olma hâlidir ki, kelimenin türediği köke doğru biraz gitmek, hadisin ifade ettiği duruluğu ve lezzeti insana güçlü bir hissiyatla tattırmaktadır. Arap dilbilimcisi el-Esmaî, “Arapçada saf bala ‘nâsih’ derler.” derken sanki samimiyetin bal kadar leziz olması gerektiğini anlatmak ister gibidir. Aynı şekilde içinde aldatma duygusu olmayan, kalbi halis kimselere nasûh denilmesi, Kur’an’ın, ihlâsla ve samimi olarak edilen tevbeleri “nasûh tevbesi” olarak anması bu samimiyetin derecesini göstermektedir.

Dördüncü hicrî asrın gözde hadisçisi Hattâbî’nin ifade ettiği gibi nasihat çok kapsamlı bir kelime olup Arap dilinde onu bir sözcükle izah etmek yeterli değildir. Memlükler devri hadisçilerinden Buhârî şârihi Bedrüddin el-Aynî ise, kelimeye farklı bir kökten yaklaşır. Arapçada kişinin aldığı kumaş parçasını bedenine uygun bir elbiseye dönüştürmesi, “nasaha” fiiliyle ifade edilir ve dikiş iğnesine “minsah” denir. İğnenin elbiseyi onarması gibi, kişi de nasihatleriyle kardeşinin kendisine çeki düzen vermesini sağlar. Yine ona göre “nasûh” kelimesinin içten ve samimi şekilde edilen tevbelere sıfat olması, âdeta günahlarla örselenen din elbisesinin, tevbe ile yeniden tamir edilmesi sebebiyledir.

Nasihat kelimesine ihlâs, samimiyet, içten ve gönülden bağlanmak anlamı verildiği takdirde, zıt anlamı; aldatmak, kandırmak ve ikiyüzlü davranmak (gıll ü gîş ve nifak) olur.

Hz. Ali (kv) Efendimizden rivâyet eden başja br hadisi şerif te yine samimiyet eksenlidir: “Müslümanın müslüman üzerinde altı hakkı vardır:Selâm verdiğinde selâmını almak, aksırdığında kendisine dua etmek, hastalandığında ziyaret etmek, davet ettiğinde icabet etmek, öldüğünde cenazesine iştirak etmek ve gıyabında ona karşı samimiyeti elden bırakmamak 

Nitekim Ma’kîl b. Yesâr’ın, “Allah herhangi bir kulunu bir topluma idareci yapar da o idareci halkını samimi bir şekilde kucaklamazsa (felem yuhithâ bi-nasîhatin), cennetin kokusunu bile alamayacaktır.” şeklinde naklettiği hadiste “nasihat” kelimesi samimiyet anlamında kullanılmış, aynı hadisin Sahîh-i Müslim ‘de yer alan tarikinde, “Allah bir kulunu bir toplumun başına getirir de o da halkını aldatarak ölürse, Allah cenneti ona haram kılar.” buyrularak nasihat kelimesinin zıt anlamının “aldatmak” olduğu ifade edilmiştir.

Destgîr-i münîrimiz Mevlânâ (ksa) Hazretleri de da bir şiirinde “Goft ed-dinu nasiha an Resûl —An nasihat der lugat zıdd-ı gulûl” (Dedi Peygamber, “Din nasihattir.”— Nasihat, lügatte hıyânetin zıddıdır) buyurarak samimiyet ve gönülden bağlılık demek olan nasihatin, aldatmanın zıddı olduğunu ifade etmiştir.

Allah Resûlü “Din samimiyettir.” dediğinde sahâbe-i kirâmın “Kimin için/kime karşı?” diye sorması, bu açıklamalardan sonra daha iyi anlaşılmaktadır. Allah Resûlü cevaben en başta bu samimiyetin Allah’a karşı olması gerektiğini belirtmiş, sonra sırasıyla Kitabı’na, Resûlü’ne, Müslümanların idarecilerine ve bütün Müslümanlara karşı olması gerektiğini söylemiştir.

Bazı hadis yorumcuları “Allah için olan samimiyeti, Allah’ın birliğine olan derin bir inançla ve halis bir niyetle Allah’a kulluk etmek,” diye açıklarken, Kitabı için samimiyeti “Onu tasdik ederek, onda emredilenleri lâyıkıyla yapmaya çalışmak ve yasaklanan hususlardan da kaçınmak.” şeklinde değerlendirmişlerdir. Allah Resûlü’ne karşı samimi olmak ise “Onun peygamberliğini kabul ederek emrine râm olmak, yasakladığı şeylerden uzaklaşmak.” olarak yorumlanmıştır. Müslümanların idarecilerine gösterilmesi gerektiği söylenen samimiyet, “Hakk’ın rızasına uygun tüm işlerde onlara karşı saygılı ve itaatkâr olmak” diye açıklanmıştır. Bütün Müslümanlara karşı samimi olmak ise, “Maslahat ve faydalarına olan hususlarda müminlerin rüşt ve kemal ile birbirlerine önayak olmaları.” şeklinde yorumlanmıştır. Dolayısıyla hadis-i şerifteki nasihat, bütün hayırlı davranışları kuşatmaktadır.

Tecrîd-i Sarîh isimli hadis kitabının çeviri ve şerhini yapan Cumhuriyet devri din âlimlerimizden Kâmil Miras, bu konuda şunları söylemektedir:

Lugaten nasihat, gönülden gıll ü gıyş çıkararak nasihat edilen kimsenin hayr ü saadetini samimiyetle arzu ve temenni etmektir. Bu mânâ kavlen nasihattır ki, örfümüzde bu suretle musta’meldir. Şeriat örfünde nasihat ise, yalnız kavlen bir hayırhâhlık değildir. Temîm-i Dârî’nin rivayet kerdeşi olan ‘Dinin kemâli hâssaten nasihattir.’ hadisindeki nasihat ef’âl-i hayriyyeye de şamildir. Her hayır söz ve her hayır iş nasihattir.

Din, bir yönüyle ibadet, bir yönüyle ahlâk, bir yönüyle de toplumsal hayatın maddî ve mânevî tüm cephelerini hedef alan insanî değerler manzumesidir. Dolayısıyla din, hayatın bireysel ve sosyal bütün yönlerini içine almaktadır. Buradaki ince nokta dinin nihaî hedefinin, insana her türlü tutum ve davranışta Allah’ın rızasını kazandırmayı hedeflediğidir.

Enfâl sûresinde gerçek müminlerin vasıfları zikredilirken ideal olan inanç; duygu, düşünce ve eylem olarak bir bütün hâlinde şu şekilde ele alınmaktadır: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten müminlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.”

Dinin yapılmasını istediği pek çok husus ya doğrudan kişinin ahlâklı bir birey hâline gelmesini sağlamakta ya da sonuçları bakımından ahlâkî davranış boyutuna hizmet etmektedir. Bu bakımdan İslâm dininin kendine has bir ahlâk görüşü ve sistemi olmadığını ileri sürmek mümkün değildir. “Tutumlu davranmak yaşamın, güzel ahlâk da dinin yarısıdır.”  hadisinde görüldüğü gibi, doğal bir biçimde Allah Resûlü, iman ve ameli birbirinden ayırmadığı gibi, iman ve ahlâkı da birbiriyle iç içe görmüştür. Hatta bazı rivayetlerde ahlâk “dinin kabı” olarak tanımlanmıştır.

Allah Resûlü, pek çok sözünde dini, doğrudan “ahlâk” olarak tanımlamaktadır. Hadislerde güzel ahlâk kavramının, doğrudan din veya iman ile ilişkilendirilmesinin sebebi, dinin insan ilişkilerini tanzim eden kurallar, erdemler ve faziletler boyutuna da sahip olmasıdır. Nitekim Allah Resûlü, kendisine yöneltilen “İmanın hangisi daha faziletlidir?” sorusuna “Güzel ahlâk.” cevabını vermiştir. Hatta bazı hadislerde İslâm ahlâkının yüksek umdeleri “dinin kendisi” ya da “dinin yarısı” olarak tavsif edilmiş, ahde vefa, temizlik ve cömertlik gibi ahlâkî erdemler doğrudan din ile tarif edilmiştir. Yine bir hadisinde Hz. Peygamber’in (sav) “Her dinin bir ahlâkı (karakteri, özü) vardır. İslâm’ın ahlâkı da hayâdır.”  buyurduğu nakledilmektedir.

Öte yandan “Kişi evlendiğinde dinin yarısını tamamlamış olur, öbür yarısında da takva (Allah’a karşı sorumluluk bilinci) sahibi olsun.” hadisinde de belirtildiği gibi takva, “dinin yarısı” olarak takdim edilmiştir. İnsanı yanlışa sürükleyebilecek, Allah’ı anmaktan ve hayırdan alıkoyacak faydasız (mâlâyânî ) işleri ve kendisinde ufak da olsa şüphe bulunan şeyleri terk etme hali olan verâ ise, “dinin başı” olarak ifade edilmiştir. Bir rivayette de kadim bir hastalık olarak ifade edilen kin ve hasedin, dinin kökünü kazıyan ahlâkî zaaflar olduğu belirtilmektedir.

Özünde tevhid, kolaylık ve samimiyet olan İslâm dini, Allah’a içten bağlılık ve hoşgörü ufkuyla insanoğluna kolaylıklar bahşederken, derin bir anlayış ve kavrayışı esas alan ilim çağrısı, hayâ, takva, verâ gibi erdemlerle yoğrulmuş ahlâk tasavvuru ve insanın olgunlaşmasını ve yücelmesini hedefleyen ibadetler manzumesiyle insanlığı her zaman vahyin aydınlığına davet etmekte ve böylece insanlığı kurtuluşa çağırmaktadır. Bu ıslah edici, güzelleştirici doğasına karşın din, özellikle İslâm, çağımızda olumsuz birtakım çağrışımlarla anılmaktadır. Özellikle medya aracılığıyla dinin yanlış veya eksik tanıtılması, din konusundaki yanlış algılamaları artırmaktadır.

Dini, düşünce biçimleri, yaşam tarzları ve maddî menfaatleriyle bağdaştırmayan kimi çevreler, geçmişte olduğu gibi bugün de dinin dayandığı metafizik değerlere sırt çevirmekte, zaman zaman alay, aşağılama yahut inkâr etme yoluyla onu mahkûm etmeye çalışmaktadırlar. Tarihte yaşanmış birtakım tatsız tecrübeleri veya dinin dar görüşlü (dini-dar) kimi taraftarlarını öne sürerek dini ve dine dair mefhumları şiddetle, vahşetle ve geri kalmışlıkla yan yana zikreden işbu maddeci yaklaşım, dine uzak olmakla çağdaşlık arasında bir paralellik görmektedir. Oysa bu düşüncenin insanlığa bir yarar getirmediği gibi, toplumları birçok problemle karşı karşıya bıraktığı, ahlâkî çöküntünün eşiğine gelmiş insana mânevî açmazdan başka bir şey sunamadığı ortadadır.

Mânevî açmazdan kurtulmak isteyen insanın sığınacağı yegâne barınak, insanın temiz fıtratını temsil eden, dinin müşfik özüdür. Bunu anlamak istemeyip dine karşı olumsuz tavır takınanlar geçmişte olduğu gibi bugün de vardır, yarın da olacaktır:

“Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz. O, Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir.”  [Tevbe:32-33]

Bu din kendisine düşmanlık besleyenlere üstün olmaya devam edecektir. Dine karşı duranlar ve onu terk edenler ise ona zarar veremezler.” [İbn Hanbel, V:100]

Öyleyse din nasîhattır, nasihat ise samîmîyettir.

İtimâdın ve kalbindeki temizliğin bu bilgi gibi olsun! Bu bilgi, yağmur suyuna benzeyen şerîat bilgisidir. Böyle davranmazsan kendine karşı samîmi davranmamış olursun. Ayrıca, zâtnda ve temizliğinde bu suyun kendisinden çıktığı yer gibi olursun, vesselâm

Zahîdâ dem urma aşktan kapuyu kakdın mı hiç
Sînen üzre âteş-i aşkı aceb yakdın mı hiç

Cezbe-i aşka düşüb geyib melâmet hırkasın
Hayret içre adını dîvaneye takdın mı hiç

Açılub mir’at-i kalbin nefsinin bed sûreti
Sen temâşâ eyleyüb âyineye bakdın mı hiç

Himmetî merd-i Hudâ’dan bir nasîhattir sana
Kavcağazın kurudub çakmakcığın çakdın mı hiç

Cevr-ü cefâyı görmeyen tatmayan, kemâl ehli olamaz. Kemâlât, hâdisât-ı kevnîyeyi ibretle müşâhede etmekle mümkün olur. Levha-i ibret, Allâh’ın nasîhatlerindendir.

Allah’ım, bizleri şükrünü çokça yapan, zikrini çokça eden ve nasîhatine uyan, tavsiyelerini gözeten samimi kullarından eyle.

İlâhî bendeni her dü cihandan bî-niyâz eyle
Fenâ mülkünde tâc-ı fakr ile gerden-firâz eyle
Sana vâsıl olan şehrâh-ı feyze sevk edip yâ Rab
Harîm-i kurb-ı vahdetde beni âgâh-ı râz eyle

Anahtarsız kilit

Ne yana dönersen Vechullâh karşındadır (Allâh Esmâsı!) Muhakkak ki Allâh tüm varlığı kapsar ve ilim sahibidir [Bakara:115]

Ne yana dönersem gördüğüm nedir? Çiçek, ağaç, kuş, toprak, çocuk ve bulut ya toprak demek hepsi bir mertebeden Hak!

Nice yıldır misafirsin bu tende
Cehâlettir anı bilmez isen sende

hb

Efendi hazretlerine suâl eylerler:
– Bîat’ten sonra derviş…
Hazretim derhal müdahale eder, suâlin gerisi dökülmeden:
– Bîat’ten sonra hâlâ derviş mi var?

Aşkın ilk nefesi benim (diye bildiğimin) son nefesi olurmuş meğer…

‘O ve Ben’ hikâye, yalnız O, illâ Hû

Aşk ocağında cân olanlar iyi bilirler; azâmet-i ilâhiye, kullukta ki acz ve yokluk nisbetinde arz-ı cemâl eyler. Nokta-i acze indiğiniz anda, bütün harflerde ve rakamlarda seyr ve hareket eden siz olursunuz. Heykel-i cismâniye takılıp kalanlar aldanırlar. Hakîkate nazar edenler, hakîkate uyanlar, kesâfetten kurtulup letâfet buldular, semâvat ve arzın nûrâniyetine iltihâk ettiler.

İsrâfil’in öttürdüğü sûr; aşkın da nefhâsıdır ki, birincisinde seni senden alır, yok eder, ikincisinde de ebedî hayata bağlar. Sûr’un öldüren birinci nefhasını, yavrusunu uyutan annenin ninnisine benzetebilirsiniz. İkinci nefhayı, çocuğun hareketini görmek isteyen babadan, üstâd-ı aşktan bil! Çünkü dirilticidir.

Bir zât aşkı târif ederken: “dumansız ateş, anahtarsız kilit, konaksız yolculuk, kadehsiz şarap, sessiz ve kelimesiz konuşma, menfaâtsiz alış-veriş, tertemiz bir gönül sâhibi olmak ve nihâyet yandıktan sonra da yakmak” buyurmuştu vaktiyle.

Hz. Pir Mevlânâ’nın “Cümle ma’şûktur, âşık perdedir. Âşık hastadır, ma’şûk zindedir” demeleri de pek mânîdardır.

Eğer beşer sır saklayabilseydi, hayır ve şer, dedikodu peydâ olmazdı.

Bedenin her zerresinden gönül gözü ile bakan, gönül kulağı ile işiten, gönüllere hitâp ederek gönül sesi ile konuşan, kendini kurtarmış, aslına varmış demektir. Artık daha fazla konuşmaya tahammülüm kalmadı.

Gül yağı kazanının ateşi fazla geldi, kapak oynamaya başladı, imbik borularını darmadağın edecek. Mevzûmuza bir son verelim.

Çamurlarla oynamak ve onları tasfiye etmekle uğraşmak, âşıkın âdedi değildir. Eğer üzeri çamurlanmış bir defîne bulursa, onu yıkayıp temizlemekten çekinmez. Sevgisinin şiddetinden dolayı muhabbet sâhibine ‘âşık’ demişlerdir. Âşık yanar halde bulunan bir vücûttur, gönülden aldığı ateşle yanar ve maddi olan şeyleri de o ateşle yakar.

Ey âşık! Sana ifrât derece sevginden dolayı âşık demişlerdir. Huyundan vazgeçme sev, yan, yine sev. Gece gündüz, yaz ve kış demeden yan ve yine sev.

Yanan âşık, yakmasını da bilirse o zaman kemâle erdi ve ma’şûkluk makâmında karar kıldı demektir. Esâsen bir an âşık olanın ikinci bir idrâk ânı ma’şûkluktur.

Biz sevdik âşık olduk
Sevildik ma’şûk olduk
Her dem yeniden doğarız
Bizden kim usanası

Aşk gönüller semâsında uçarken, arz üzerindeki temiz gönüllerin da’vetine dayanmaz iner, icâbet eder, sînesine çeker.

Aşk kimin gönlünü doldurmuşsa o vücûdu âdeta elsiz, ayaksız, hareketsiz bırakır. İki kanatla göklere uçulur. O kanatlar her makâmda olduğu gibi burada da “Lâ” ve “illâ”dır.

Evet, şâyet sultân-ı aşk bir gönül kâbesinden ezan okursa, o vücûdun her mesâmesi ve her tüyü ve cevâhiri “ALLAHU EKBER” diyerek huzûru ikrâr eder ve bir anda mâsivâyı terk ederek ağaçlar gibi kıyamda, mahlûkat gibi rukûda ve secde-i insâniyede kemâle ererek, mahbûbluğu tahiyyatta idrâk eder.

Gayb âleminden, esfeli safiline aşkın te’siri ile inen insan, yine aşk ile zâhirden bâtına urûç etmesini becererek “Kâb-ı kavseyn” dâiresini tamamlayabilirse ne mutlu o insana.

Maksadım, (ALLAH cc ve MUHAMMED sav) sevgisini anlatmak, kelime-i şahâdeti tam mânâsı ile bilmek ve tasdîd etmek. Bunun için de güzel ahlâk ve aşk sâhibi olmak, benlikten kurtulmak ve bu husûstaki muvaffakiyete erişmek için de yalnız şeriatın vücût hareketinin kâfi gelmediğini anlatmak. Dünyâdaki her şeyin geçici olduğunu, bununla berâber yaşamak için, evvelâ yuva ve vatan muhabbetinin icâb ettiğini, dilimin döndüğü kadar anlatmak istedim.

İlim, dünyâda da, uhrâda da, aşkta da sonsuzdur. Çünkü, bizde gizli olan hazine de sonsuzdur. Gaib zannettiğimiz her varlık bizdedir. Biz bizim olursak, her şey bizimdir.

Aradığınızı ölmeden evvel bulun! Hakîki sevgilinizi bilin! Dost da sizdedir düşman da sizdedir. ALLAH’ın ve Peygamberin nûru da sizdedir. Vesvese, hannas, şeytânet dahi sizdedir. Dışınız kâinatın ve dünyâmızın özetidir. Gönlümüz âlem-i ervâh’ın merkezidir.

Kardeş, sen ancak o düşünceden ibâretsin. Geri kalan varlığın ise kemik ve deriden başka bir şey değildir. Düşüncen mânevî, varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense, külhana layıksın. Koku satanların tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına koyarlar. Cinsleri kendi cinsleriyle karıştırır; bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler. Fakat mercimek, şeker arasına karışırsa (taneleri) birer birer ayıklarlar. Tablalar kırıldı, canlar döküldü ve iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar. Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberleri gönderdi. Peygamberler gelmeden önce hepimiz birdik; iyi miyiz, kötü müyüz kimse bilmezdi. Âlemde kalp akçeyle sağlam akçe bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamıyla geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk. Peygamberlerin güneşi doğunca “Ey, karışık olan, uzaklaş! Ey saf, beri gel! (denildi). Renkleri göz fark edebilir; lâ’li de taştan ayırt eden, gözdür.  İnciyi de göz tanır, külü gübürü (çer-çöp) de… Onun içindir ki toz toprak gözü incitir. [Hz. Pir Mevlânâ]

İşte, her husûsta büyük âlem olduğunuzu anlamalısınız!. Şâyet hedefiniz süflî ise, siz de süflîsiniz. Eğer hedefiniz âlî ise, siz de âlîsiniz.

Öyle sanırdım ayriyem
Dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni
Bildim ki ol cânân imiş

Geliniz, baş üzerindeki göz nûrunuzdan bakanın, gönlünüzden bakan olduğunu bilin! Sûrette semâda bizi besleyen Hz. ALLAH, mânâdan da, gönül âleminden de bizleri beslemektedir.

Ey sevgilim! Biliyorum ki Sen, “Lâ” deyinceye kadar kendinden geçenleri sever ve tercih edersin ammâ “İllâ” diyecek kadar geçecek olan iki saniyelik zamânâ bile acıyanlara da zâtınla tecellî edersin.

Yâr, her dem sana nazâr eyler
Seni gafil görürse güzâr eyler

Onun için bizler de biraz da düşünme ve temâşâ zevkini bulalım ve onsekizbin âlemi, onsekizbin gözle seyrân etmenin neş’esinde yaşayalım.

Yâr, istemez ki âşıkı ağyâra yâr ola
Her dem dili bin dert ile bî-karâr ola

 

Fazîletnâme’den

Bu hâzinenin tılsımı Âdemin cismidir
Hâzinenin mâdeni, aslı ise insanın canıdır

IMG_20171228_123819.jpg

Gel ey dil ehli söylet yine sâzın
Gönülden nutka cem’ eyle niyâzın

Dilinde var iken fırsat revân et
Bu (dördüncü) fazîletten beyân et

Bilirsin fazl-ı Şâh’a yok nihâyet
Gücün yettiğini eyle rivâyet

Olursan cümle ‘ilm içinde mâhir
Tamâmın diyemezsin bunun âhır

Eğer kağıt ola yerler felekler
Yazarsa cümle âdemler melekler

Tamâm olmaya bil vasf-ı Hayder
Kitâbet etseler erince mahşer

Tevârihten ne denli dinledinse
Rivâyatın sahîhin anladınsa

Bize ondan beyân eyle karındaş
Ki müm’inler işitsin onu kardeş

Var iken elde fırsat söylesin dil
Geçer durmaz çü devrân fânidir bil

Zâyi etme demi nutku âğâz eyle
Sakın bu fırsatı fevt etme söyle

Cihân dâr-ı fenâdır geçti bilgil
Fenâya verme gönül çâre kılgil

Bekâ dârına çün ‘azm edeceksin
Bu menzilden bilirsin gideceksin

Fenâda, kıl bekâ dârına dirlik
İkilik perdesinden geç eyle birlik

Cihan zînetini ko fahr ihtiyâr et
Sana sen lutf eyle kendini yâr et

Cihan yar-î vefâsızdır vefâsız
Sen onu sevme ol senden vefâsız

Hevâ-yı nefsi ko Rahmân’a uy
Sana kim dedi var şeytâna uy

Riyâzet ile şehvânî marazdan
Ki divlik hâsıl olur bu garazdan

Münezzeh kıl özün levh ü la’abdan
Ki Haktan ayrı düşme ol sebepten

Özünü kurtar bu zulmânî kafesten
Henüz ayrılmadan cismin nefesten

Adın zâhid, urursun kuru lâfı
Riyâlı dirlik olmaz sana kâfi

Özün sofi derviş ü sûfi oldu bayık
Umarsın kim kıla izzet halâyık

Elin rızkın yeyip dirsin yalanı
Buna benzer kamu fi’lin kalanı

Eğer zendir püserdir el verirsin
Eline girse halkı yalvarırsın

Hemân arzu-yı nefsinde yürürsün
Özün zâhirde sûfi gösterirsin

Eğerçi sûretin Âdem özün div
Azıtıp ancaları eyledin rîv

Ki muhibb ola bu mahlûk serâser
Sana olmaya şöhrette berâber

İşin sonunu yâd ele ey miskîn
Dimağını eyleme kibr ile pür-kîn

Sana eğer izzet ederse halâyık
Bu resme tasdîk olunmaz hakâyık

Sana put olmasın bû cehl-i nâmûs
Yakınlık oduna yak şem’-i fânus

Riyâ-yı fi’ilini hep terk kılgil
Nasîhat dinle dilde berk kılgil

Fesâda vermiş emmâre dimâğın
Hazân-ı şek yıkıp bostan u bâğın

Dışın sûfi için dopdolu şektir
Bu resmile kişi hilkatte eşektir

Sıfâtın Âdem ü fi’ilindir ayı
Ne umarsın bu şirketten mürâyî

Bu şeytânî sıfattan gel berî ol
Erenler bâbının hâk-i deri ol

Ra’iyyet olma şeytan zümresine
Sana zecr olmasım erince sine

Erişmeden sin içinde azâbın
Niçin vermeyesin rûşen hesâbın

Güni balçığıla pinhân edersin
Niçindir sen sana bühtân edersin

Özün div etme insaniken adın
Ne idi bu kudûretten murâdın

Çün evvel bu idi maksuda ermek
Yakınından yakın ol Hakkı görmek

Hadîs içre bu söz meşhûr olupdur
Ki Kendiözün bilen Hakkı bilipdir

Kâle nebiyyü aleyhisselâmü müşfik
Men arefe nefse fekad arefe Rabbe

Özün bilenden olur tâlib-i âgâh
Bilir her yerde hâzırdır çün Allah

Muhît olan yakın olur cihâta
Eğerçi nutku her türlü ona

Gözün görüben işittiğini dil
Ona âsân bilirsin cümle müşkil

Onun nutkunu bil ehl-i yemîn ol
Kamu vesvâs-ı şeytândan emîn ol

Hakkın nutkunu Haktan bilme ayrı
Bilirsen olasın cehlile sayru

Sana kimdir diyen bî-marifet ol
Eriş mâ’nîye rahmanî-sıfât ol

Riyâzat kılıcıyla şehvâtı kes
Gazab hod hilmile zâil olur pes

Tevâzu birrle kes kibrin başını
Çü kibr ider erin zâyi’ işini

Hased başını kes sıdk ile dervîş
Haseddir âdemi iden bed-endiş

Kanâ’at eyle hırsın boynunu vur
Ki kılmasın seni Allah’dan dûr

Edeb hulk u tevâzu hem sehâvet
Eğer insan isen eğer kıl sana âdet

Riyâ-yı fi’lini terk eyle kamu
Revâ mı hilkât-i insana tamu

Çü sensin rûy-ı arzine halîfe
Ne layıktır olasın ehl-i cîfe

Özünü tanı evlâd-ı Âdem
Ne hilkatsin yakîn ey nûr-ı âlem

Yakîn bilgil ki sen ey nûr-ı dîde
Senin için halk olundu âferîde

Özün sultan iken kulluğu kâbil
Revâ mı olasın şekl-i şemâil

Revân hıfz eylegil esmâ-ı zâtı
Tecellî eyle ondan her sıfâtı

Yemînî’nin sözü rûşen beyândır
Eğer fehm edersen güneş ayandır

 

%d blogcu bunu beğendi: