Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Bir Selâm için geldik

Bismillah yâ Fettâh, Bismillah yâ Rahmân, Bismillah yâ Rahîm, Bismillah yâ Muîn, Bismillah yâ Sabûr, Bismillah yâ SelâmBismillah yâ Şâfî, Bismillah yâ Kâfî, Bismillah yâ Hayyu’l Kayyûm. Destur Fethu’l-ebvâb-el-hayr, Destur def’i ref’i şerr ü belâ, Destur Fethu’l-Kulûbinâ, Destur yâ Feyyâz, yâ Mu’tî, yâ Kerîm.

Feyz-i irfân hakikat ilmini ihsân buyur
Öyle yazdırdın, öylece kabul buyur

selam_olsun

Selâmun aleykum, selâm olsun size fakat ayrılanların verdiği selâm değil her zerresi birliği haykıran öylesine selâm ki biteviye yenilenip duran, “her an bir iş ve oluşta olanın” [Rahmân:29] nefesiyle…

Mâdem dünya bir gündür, o gün bugündür, bir kördüğümdür. Düğümlerin çözüleceği günü bugün bilip birlikte yaşamaya var mısınız?

Selamdan evvel söze başlamayın. Kim selamdan önce söze başlarsa ona cevap vermeyin. [Râvi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) R. Ehâdis:466-6]

Es-selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berakâtuhu

Selâm ile size yönelene, siz de daha kapsamlı, daha güzel bir selâm ile karşılık verin yahut aynısıyla karşılayın. Muhakkak Allâh, her şeyde Hasîb’dir (açığa çıkanın sonucunu yaşatandır). [Nisâ:86]

ve aleykumuss-selâm ve rahmetullâhi ve berakâtuhu

Aşkla başladı, cümle fâninin fenâda safâ sürdüğü hayat ve bütün varlığı sevgisinden yaratmıştır Allah. Hâsılı her şey sevmekten, aşktan ibarettir. Aynı şekilde ahirette ibadet yoktur amma muhabbet vardır, sevmek vardır, iman vardır ve elbette “selâm” vardır.

Kapılar açıp köprüler kuran anahtar kelimemiz şimdi de “selâm” ve işte bu anahtarın çıktığı ummân:

İmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olmazsınız. İşlediğiniz takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız. [Müslim:İman-93]

Peki nedir selâm?

Selâm ( السلام ) Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Allah onu yeryüzüne vazetti, aranızda yayınız [Et-Tergib ve’t Terhib:III-428]

Bir kere şunu bilmiş olasın ki:
O Selâm’dır (yaratılmışlara selâmet ihsân eden, yakîn ve kurb hâlini oluşturan, mâiyet sırrını açığa çıkaran) [Haşr:23]

ES-SELÂM CELLE-CELÂLUHÛ: Kullarını, dünyevî ve uhrevî âfetlerden kurtaran, mahlûkâta (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere “İSLÂM”ın hazmını veren; Dar’üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahîm ismini tahrik ile açığa çıkardığı isim – özelliktir! “Selâmün kavlen min Rabbin Rahîm = Rahîm Rab’den “Selâm” sözü ulaşır (Es-Selâm ismine yüklenen özelliği, Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!” [Yâsin: 58]

Mâdem O Selâm’dır, kulu olana yakışan da “Tehallaku bi-ahlâkillah, tehallaku bi ahlâki rasûlullah” yâni Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın ve Rasûlullahın ahlâkıyla ahlâklanın, rengine boyanın emrine muhabbetle tâbi olmaktır. Öyle ya O El-Kerîm olarak mutlak cömert biz de kul olduğumuz kadarıyla mukayyet cömert:

Anadolu köylerini gezen turist abla, gördüğü ilgiden ziyadesiyle memnun olduğu halde rehberlerine, Müslümanların neden bu kadar cömert ve misafirperver olduğunu sormuş.  Gönül dilinden anlayan, Müslümanlığı ve insanlığı ince bir görüşe hayatından sızan hazreti insan hemen cevap vermiş: “Çünkü Müslümanların iman ettikleri Allah da çok cömert ve misafirperver”

Ahlakı Kur’an olan Habibullah Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmak ise Kur’ân’ın bütününü yaşamak, güzel ahlakı tamamlamak, rengine cümle boyanmak olsa gerektir.

Burada şâhid olduğunuz cümleler ise O’nun selâmını alanlardan, irfan meclisinde dinlediklerimizden…

“Kardeşlerime selâm olsun” buyuran Habîb-i Kibriyâ’ya duyulan sevgiyi en çok O’nun rengine boyanan mü’minlerin yüzünde görürüz zirâ Efendimiz’in selâmını almıştır onlar.

İşte o selâm can kulağına erişti ya:

Selâm itmişsin ey hûri-likâ âdemlik itmişsin
Cahîm-i firkatin şimdi bana Dârü’s-selâm oldu

– Dârü’s-selâm, selâm yurdu, ne efsûnkâr bir kelime. Kelâm-ı kadîm’de yeri var mı?

Allâh, Selâm Yurduna (bedensel sınırlamalar ötesindeki, hakikatinize bahşedilmiş kuvvelerle yaşam boyutuna; ana vatanınıza) çağırıyor. [Yunus:25]

Bu dâveti can kulağıyla işitenlerin de diline pelesenk olmuş evrad u ezkarlar biliriz:

Allâhümme ente’s-selâm  ve minke’s-selâmu ve ileyke yeûdu’s-selâm fe hayyinâ Rabbenâ bi’s-selâm ve edhilnâ dâreke dâre’s-selâm. Tebârekte Rabbenâ bi’s-selâm ve teâleyte leke’l-hamd ü yâ zelcelâli ve’l-ikrâm: Ey Allah’ım, zatı ayıptan ve sıfatı noksandan ve kötü fiillerden pâk ve sâlim olan ve kullarını korkulu şeylerden kurtarıcı sensin. Dinî ve dünyevî âfetlerden ve kahr eserlerinden iki cihanda selâmet ve kurtuluş sendendir. İki cihanda selamet, sana dönüşe ve kavuşmaya bağlıdır. Ey Rabbimiz, bizi korkunç şeylerden muhafaza buyur ve selametle ebedî hayata eriştir. Bizi fazlınla ve lütfunla ‘Darüsselam’ ismiyle isimlendirilen cennetine koy. Sen selamet, bereket ve ihsan sahibisin. Ey azamet, celâl, ikram ve cemal sahibi olan Allah’ım! Zatınla, ef’âlinle, sıfatınla herkesten ve her şeyden yücesin. Bütün hamd ve senâ ancak sana mahsustur.

Yâ Rab beni kavuşdur dârü’s-selâm-ı yâre
Rûhumda iştiyâkım çokdur o huld-zâre

asırlardır bu topraklarda, her sabah okunan Evrâd-ı Bayramîyye’de geçer:

Merhaben bi’s-sabâhi’l-cedidu ve bi’l-yevmi ‘s saidu ve bi’l-melekeynil kerimeynil katibeyniş – şâhideynil âdileynil hâfizayni : Şu gelen yeni sabaha selam olsun merhaba yeni sabah ve merhaba pek uğurlu ve güzel günümüz ve merhaba beni yalnız bırakmayan koruyucu, yazıcı, âdil melekler, size de selâm olsun.

Biz, bu selâmın âdâbını O’ndan öğrendik ki O’da Rabbinden aldı selâmı:

Cibril (a.s.) Bana geldi ve buyurdu ki: “Ya Muhammed (s.a.s.) Rabbin Sana selam ediyor ve şöyle buyuruyor: Muhakkak ki Allâh ve melekleri, Nebi’ye salât eder… Ey iman edenler, siz de O’na salât (yönelin) edin ve tam bir teslimiyet ile selâm verin! [Ahzab:56]

Emrini duyduk, işittik ve imân ettik:

“Ey Allah’ın Resûlü, sana nasıl selam vereceğimizi (tahiyyat dua­sından) öğrenmiş bulunuyoruz. Ancak sana nasıl salât (dua) edeceğiz?” dedik. Bunun üzerine:

“Şöyle deyiniz!” buyurdu: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed Kemâ salleyte alâ Îbrahime ve alâ âl-i İbrahim. İnneke hamîdun mecîd. Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kemâ bârekte alâ İbrahîme ve alâ âl-i İbrahime inneke hâmîdun mecîd. [Tirmizi:Vitr-20]

Böylelikle bize asırlardan öncesinden gönderdiğin selâmı da canla başla almış olalım yâ Habîballah:

Benden sonra gelen ümmetimden kıyamete kadar rast geldiklerinize selâm söyleyin. (Resulallah (s.a.s.) Meymune (r.anha)’nın evinde otuz kadar ashabına nasihat ve veda ettiğinde bu hadisi şerifi söyledi.) [Râvi: Hz. İbni Mes’ud (r.anhüma) R. Ehâdis:79-3]

Ki kendi hakikatinin gereğince sevk-i tabi ile hareket edenlerden, seni bilenlerden, sana selâm vermeyen yoktu yâ Habîballah:

Cebrail (a.s.) Bana gözükmeye başladıktan sonra hiç bir taş veya ağaç geçmezdim ki, Bana “Esselâmu Aleyke Yâ Resulallah” demiş olmasın. [Râvi: Hz. Âişe (r.anha) R. Ehâdis:352-8]

İslâmiyette birine selam verirseniz o da size ve aleykümüsselâm der, güzel sûrette mukâbelede bulunur. İşte Salavât-ı Şerîfe dahi böyledir derhal Peygamberimizin ruhu tarafından size iade edilir, şu halde Efendimize gönderilen salavat ve selâmların ehemmiyeti âşikâr oldu. Eğer “YÂ ALLAH” diye zikr ü tesbihte iseniz “Beni düşünen sevgili kulum, seninle beraberim, sen ne istersen söyle vereceğim” der ve sizi aynı sizin gibi anar. Hamam ve Câmi gibi kubbeli boş ve geniş yerler bu anışı isbat eder ki, “Yâ ALLAH” derseniz aynı sözün sizin kulağınızda da akisler yaptığını duyarsınız. Hayatta hiç bir hareketimiz, sesimiz gibi zâyî olmayıp yine bize geliyor aksediyor demektir. Şu halde dâima Rabbimizi ve Peygamberimizi anmamızın lüzumu anlaşıldı demektir.

Selâmı veren emân verir, selâmı alan selamette olur,  garîbe bir selam, bir altın yerine geçer. [Kutadgu Bilig]

– Peki insan selâmı nereden öğrenmiştir?

Hz. Adem, ilk insan olması sebebiyle başka bir insanla selamlaşması mümkün değildir. Bu bakımdan ilk selamlaşması meleklerle olmuştur. Buna işaret eden hadis şöyledir: “Cenâb-ı Hak Adem’i yarattığı zaman; git şu oturan meleklere selam ver, selamını nasıl karşılayacaklarını dinle. Zira onların karşılığı senin ve evladının selamı olacaktır.” buyurdu. Bunun üzerine, Hz. Adem, ‘es-Selamu aleykum’ dedi. Melekler de ‘es-Selamu aleyke ve rahmetullah’ diye mukabelede bulundular. [Muhyiddin Nevevî, Riyazussâlihin:II-270]

– İnce insan demek olan müslüman, selâmı kimlere verir?

Evinden çıkarken geride kalan hane halkına ve her girdiğinde boş da olsa evine selam ver:

Bir eve girdiğiniz zaman ehline selam veriniz, çıktığınız ·zaman da selam veriniz… Eve girdiğin zaman, evde kimse yoksa, ‘es-Selamu aleynâ ve ala ibadillahissalihîn’ deyin zira melekler selamı size iade eder. [Musannaf, X:359-389]

Bu selamdan sana da pay var merak etme:

Adam evine girince şöyle desin: “Allahım, ben senden hayırlı giriş ve hayırlı çıkış dilerim. Allah’ın adıyla girdik ve Allah’ın adıyla çıktık. Ve ancak Rabbımız olan Allah’a tevekkül ettik.” Sonra nefsine selam versin. [Râvi:Hz. Ebû Malik el Eş’ari (r.a.) R. Ehâdis:66-11]

Sımsıcak bir güleryüzle yolda karşılaştıklarından, müsait durumda olanlara, bir iyi dilek temennisi olarak selâm ver:

Yemek yedirmek ve tanıdığına da tanımadığına da selam vermektir. (Bir kimse Peygamberimize islamiyetin ne türlüsü iyi? diye sormuştu) [Râvi: Hz. İbni Amr (r.anhüma) R. Ehâdis:252-8]

agac_selam.jpg

Her selâm ile biraz daha kendine geleceğini, arınacağı hatırlayarak selâm ver:

Birbiriyle karşılaşan iki müslümanın misali biri diğerini yıkayan iki el gibidir. (Selam verir musahafa eder, mağfiret olunurlar.) [Râvi: Hz. Enes (r.a.) R. Ehâdis:392-1]

Hatta beraber yürüdüklerini bir süre göremesen ilk görüşte yine selam ver:

İki müslüman beraber giderken aralarına bir ağaç, toprak veya bir kaya girerse, biri diğerine selam versin ve selamı çoğaltsınlar. [Râvi: Hz. Ebud Derda (r.a.) R. Ehâdis:32-2]

Yolda bir engelli kardeşine rastlarsan, sesini ve kalbini yumuşat, sakın selâmı unutma:

Âmâya (âmâdır diye) selam vermemek, hıyanettir. [Râvi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) R. Ehâdis:250-7]

Gün içinde, yolun, Allah’ın evi olan mescitlere mutlaka uğrasın, camiye girdiğinde, iki rekat namaz kılmadan oturma, buna “camiyi selamlama” mânâsına tahiyyatül mescid derler:

Biriniz mescide girdiğinde, oturmadan önce iki rekat namaz kılsın. [Müslim:Salatü’l-Müsâfirîn-11]

Tahiyyat ile şâhid olduğun selamlaşma sahnesinden sonra namazın sonuna yaklaşırken, huzurdan ayrılmanın acısıyla önündekine ve sağ yanına, sol yanına ve arkandakine başını çevirerek ‘es-selâmu aleykum ve rahmetullah’ diyerek verdiğin selâmda ise  ikâme-i salâttan idâme-i salâta geçiş vardır erenlerim, dört yanın selâmet içinde olduğu halde…

Habîb-i Kibriyâ Efendimiz selam verip (namazdan çıkınca) üç kere istiğfarda bulunup Allahümme ente’sselâm ve minke’sselâm tebârekte ve teâleyte yâ ze’lcelâli ve’l-ikrâm. (Allah’ım sen selamsın. Selâm.et de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin)” buyururlardı. [Tirmizî:Salât-224]

Hayatın en büyük gerçeği olan ölümü unutmamak için mezarlıklara uğramayı da ihmâl etme:

Yahya Kemal’in Madrit Büyükelçiliğimizi yaptığı yıllarda nüfusumuz 14- 15 milyon kadarmış. Bir vesile ile kendisine ülkemizin nüfusu sorulduğunda: “Türkiye’nin nüfusu 50 milyondur…” buyurunca  orada bulunlar bu cevaba şaşırmışlar tabi ve hayretlerini gizleyemeyerek: “Bu nasıl olur” demişler. Bunun üzerine Yahya Kemal şu izahı yapmış: ”Bunda şaşılacak ne var ki? Biz ölülerimizle birlikte yaşarız”

Ölen insanlarla, münasebetin kesilmemesinde, selamın pek büyük bir rolü vardır.

Bir adam akrabasının, yakınının kabrine gider, selam verir ve onun yanında oturursa, selamını alır ve onunla yanındaki kalkıncaya kadar ünsiyet eder. Esselamü aleyküm yâ ehlel kubûri, minel mü’minîne vel müslimin. Yağfürullahü lena ve leküm, entüm selefüna ve nahnü bil ısri. Allah bizi ve sizi affetsin, Siz önden gidicisiniz, biz de peşinizden, size kavuşacağız. Ey Allahım! Onların ecrinden bizi mahrum etme. Ve onlardan sonra bizi fitneye uğratma. Allah’a iman ederek dünyadan çıkmış olan ey fani ruhlar, çürümüş bedenler, toprak olan kemikler selam üzerinize olsun. Allahım, indi ilahinde bunlara rahmet indir ve bizden (onlara) selam ulaştır. Esselamü aleyküm ey mü’minler kavminin yurdu. Biz ve siz yarın bize vaad edilene kavuşacağız. Ey Allahım! buradakilere mağfiret et. Esselamü aleyküm ey müminler kavminin yurdu. Biz size kavuşacağız. “İnnâlillah ve innâ ileyhi râci’ûn.” Sizler büyük bir hayra nail oldunuz. Ve dünya şerrini de atlattınız. [Râvi: Hz. Beşir (r.a.) R. Ehâdis:215-2]

Mezarlıktan çıktan sonra, kalbin baharı olan çocuk sesi de eksik olmasın hayatından

Habib-i Kibriya Efendimiz çocuklarla selamlaşırdı. Bu suretle çocuklarla münasebet kurar ve onları okşar severdi. Bir gün Hz. Peygamber Ensar’ı ziyaret ediyordu, Ensarlı çocuklar Peygamber’in etrafını çevirdiler. Peygamber onların başını okşadı ve selam verdi. O, engin bir tevazu içinde çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş, hal hatırlarını sormuş, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmiş, onların kusurlarını da hoş karşılamıştır. Bundan dolayıdır ki, dünyanın en mutlu çocukları, onun yaşadığı dönemin çocuklarıdır diyebiliriz.

Elbette dost meclislerine de uğrar gelip geçerken yolun:

Sizden biri bir meclise gelince selam versin. Oturma gözüküyorsa otursun. Kalkıp gitmek isterse yine selam versin. Zira birinci selam ikinci selamdan evlâ değildir. (İkinci selama da ihtiyaç vardır. [Râvi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) R. Ehâdis:23-8]

Sonra o meclislerde, bize selâmı öğreten Sultânı hatırlamayı, hatırlatmayı unutma:

Meclis olmuş tıka basa
Nice vaaz nice kıssâ
Güzel adın anılmazsa
Sohbet nedir yâ Nebî
Salli ala resulinâ Ahmed,
Muhammed, Mustafâ

Meclislerinizi Bana selat ve selam getirmekle ziynetlendiriniz. Zira Bana salavat getirmeniz kıyamette size nur olur. [Râvi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) R. Ehâdis:293-5]

Hele bir de günlerin efendisi Cuma geldiyse selâm, mahlukatın nefesiyle âleme yayılır:

Cuma günü olduğunda, kuş kuşa, vahşi hayvanlar vahşi hayvanlara, yırtıcılar da yırtıcılara “Selamün aleyküm, bugün Cuma günüdür” derler. [Râvi: Hz. Ali (r.a.) R. Ehâdis:60-11]

Cumaları ve selâmı yayan  nefesleri uc uca ekleye ekleye ekleye, selam.et içre yaşarken banttan izlediğin filmin sonu yaklaştığında:

Müslümana ölüm geldiğinde azaları birbirini selamlar. Ve şöyle derler: “Selam sana. Sen benden, ben de senden kıyamete kadar ayrılıyoruz.” [Râvi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) R. Ehâdis:235-11]

Ten kafesinden kurtulup da en yüce sevgiliye kavuşma vakti geldiğinde:

Tahıyyetühüm yevme yelkavneHÛ Selâm* ve eadde lehüm ecran kerîma; O’na kavuşacakları (ölüm, zati tecelli) gün, onlara tahiyye’si (hayat-esenlik dileği) “Selâm”dır… Onlar için kerîm (şerefli, bitmez) bir ecir hazırlamıştır. [Ahzab:44]

Ve bir berzahtan geçilir, en büyük zevk alemine varan seferde:

Mü’minlerin kıyamette sırat üzerindeki alametleri: “Ya Rabbi Sellim, Sellim” sözüdür. (Selam ismiyle tecelli edip selamete erdir.) [Râvi: Hz. Muğire İbni Şu’be (r.a.) R. Ehâdis:305-12]

Sabr edenlere, Adn cennetinde, vatanına döndüğünde selâm:

Selâmün alayküm Bima sabertüm fenı’me ukbed dar; “Selâmun aleyküm sabretmenizden dolayı… Yurdun sonu ne güzel!”, (der, melâike). [Ra’d:24]

Selâmun aleyküm (Selâm ismiyle işaret edilen kuvvesi sizde açığa çıksın) sabretmenizin sonucu… Son vatan ne güzel!” (“Vatan sevgisi imandandır” hadisinde işaret edilen “vatan” bu olsa gerektir.

Temizlenenlere, zümer cennetinde karşılama selâmı:

Ve siykalleziynet tekav Rabbehüm ilel cenneti zümera hattâ iza cauha ve fütihat ebvabüha ve kale lehüm hazenetüha Selâmün aleyküm tıbtüm fedhûluha hâlidiyn; Rablerinden ittikâ edenler (beşeriyetlerinden korunanlar) ise zümreler hâlinde Cennet’e sevkolunmuştur… Nihâyet oraya geldiklerinde ve onun kapıları fetholunduğunda (açıldığında), onun bekçileri onlara: “Selâm’un aleyküm! Tayyipsiniz, tertemiz olmuşsunuz… Ebedi kalıcılar olarak girin oraya” [Zümer:73]

ve bir cennet nimeti olarak selâm:

La yesmeune fiyhâ lağven illâ Selâma ve lehüm rizkuhüm fiyhâ bükreten ve aşiyya; (Onlar) orada lağv (faydasız boş söz) değil ancak “Selâm” işitirler… Orada kendilerinin sabah-akşam rızıklanmaları da sözkonusudur. [Meryem:62]

Ki zâten canların çektiği de ancak selâmdır, selâm!

Lehüm fiyhâ fâkihetün ve lehüm mâ yeddeûn; Onlar için orada meyvalar (amellerinin hâsılası idrâklar) vardır… Ve onlar için temennî -arzu ettikleri/canlarının çektiği şey vardır. Selâmün kavlen min Rabbin Rahîm; (Ki o temennî ettikleri/canlarının çektiği şey) “Selâm”’dır; (yani) Rahîm Rabb’den bir söz (devamlı, selâmet hükmü) [Yâ-sin:57-58]

Ehli Cennet, nimetlerine dalmış halde iken kendilerine bir nur zahir olur. Başlarını kaldırınca görürler ki, Rab, üstlerinden kendilerini şereflendiriyor. Ve “Esselamü aleyküm ya ehli Cennet” diye buyuruyor. İşte bu, Allah Tealanın Kur’andaki “Selamün kavlen mirrabbirrahim” ayetindeki buyurmasıdır. Ondan sonra Allah onlara nazar eder, onlar da Allah’a nazar ederler. Ve Rablarına nazar ettikleri müddetçe, başka hiçbir nimete iltifat etmezler. Ta ki, Allah Tealanın temâşâsı kalkıp, nuru ve bereketi kalıncaya kadar. [Râvi: Hz Cabir (r.a) R. Ehâdis:247-1]

Peki… O’nda ğâib olanlara bir de sualimiz olsa, bu cennet için zahiri kıyam.eti beklemek şart mıdır?

“Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan
Haşr-ü neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan 

Yüzünü gölgeye (beden) değil güneşe(ruh) çevirdiğinde, kendini bulup, aslına dön.üş.düğünde selâmı kendinden kendine verirsin:
VesSelâmû aleyye yevme vülidtü ve yevme emutü ve yevme üb’asü hayya; “Doğduğum gün, öleceğim gün ve Hayy olarak ba’solacağım gün Selâm bana”. [Meryem:33’ten Ruhullâh olan Hz. İsâ aleyhisselâm’ın selâmı]

Mânâyı kelamsız anlayana sahibinden selâm olsun, geride kalanlara ise ayet açık:

Sen onlara aldırma ve: “Selâm” de! Yakında bilecekler (işin hakikatini)! [Zuhrûf:89]
Artık o halde olanlara saygılı davranarak onlardan uzak dur ve selam vererek ayrıl. Belki de yakında hakikatlerini bilirler.

Kâse-i ömür dolarken, Bir “Gel” emri ile vakit tamam olmadan evvel,
Selâm secdesine* varıp işbu fâni kelâm, sırlanmazdan evvel

Buyrun bakalım Şevkutarâb Mevlevi ayin-i şerifinin birinci selâmı’ndan cân kulağına nice bin şifa dolacak…

Sevgili: “Sizlere selâmlar olsun!” deyince bu ses bütün âlemi tuttu. Neşeden, gönül selam secdesine kapandı, can da beline gayret kemerini kuşandı…

Selâm Secdesi: İhtiram maksadıyla, şer’î ölçüler içinde yere kapanma. Bu secdeye dair kelâm-ı kadîmden misaller şunlardır:
1. Meleklerin Allah’ın emri üzerine Hz. Âdem’e secde etmesi. Meleklere: “Secde edin Âdem’e” dediğimizde secde ettiler (yoktan vâr olmuştaki Esmâ’dan meydana gelmiş varlığa – Esmâ mertebesine) ancak İblis, benliğinin yüceliğinden (enfüsünde gördüğüyle âfaktaki hakikatten perdelenerek) inkâr etti. Hakikati inkâr edenlerden (kâfir) oldu. [Bakara:34]
2. Hz. Yakub’un eşi ve on bir çocuğu ile birlikte Hz. Yusuf’a secde etmeleri. Anne babasını tahtın üzerine oturttu ve sonra da hepsi birden ona secde ettiler. [Yusuf:100]

Selâm secdesine, secde-i tahiyye de denir. Turûk-u Mevlevîyye şeyhleri ve dervişleri, yaşları ve rütbeleri ne olursa olsun baş keserek* bir.birine secde ederlerdi.
Baş Kesme: Ahîler, Halvetîler, Mevleviler,Bektâşîlerde ve daha nice ehl-i tarîk arasında, sağ ayağın baş parmağını, sol ayağının baş parmağı üstüne koymak (mühürlemek), eller düz ve parmaklar açık olarak sağ kol, sol kolun üstüne gelecek şekilde, elleri omuz başlarına çaprazvarî götürmek sonra da belini bükmemek şartıyla başını öne doğru, nazarlar kalbe olacak şekilde eğmek. Baş kesme; canlar karşılaştıklarında, şeyhin, tarikat büyüklerinden birinin huzurunda, bir velînin türbesinde yapılır.

Önce selam, sonra kelam, sonunda da ve’ s-selam

Onların ondaki Allâh’a yönelişleri: “Subhaneke Allâhümme : Subhansın sen Allâh’ım; seni tenzih ve tespih ederiz”dir. Birbirlerine yönelişleri, sağlık temennileri, iltifatları ise: “Selâm”dır (Selâm ismi mânâsı sürekli açığa çıksın bizde) Yönelişlerinin sonucunda ulaştıkları, son sözleri ise: “El Hamdu Lillâhi Rabb-ül âlemîn : Hamd Rabb-ül âlemîn Allâh’ındır”  [Yunus:10]

Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır [Fussilet:31] Cennette, arzu edilen herşey bulunacağı için, bunlarla ilgili bir duaya ihtiyaç kalmayacak ve Cennet ehlinin duası, en saf, en yüce ve en haz verici kısmından, yani tesbih ve hamdden ibaret kalacaktır ki, bu da Cennet nimetlerinden bir büyük nimettir.

Ey mu‘tebir, kâfî sana maksûd içün bunca beyân.
Fehm-i zekî ashâbına ‘ibret gerektir her zamân

Reklamlar

Bir yakaza uyanıklığında

Ey azîzan, ey tâlibân, ey âşıkân gelin imdi dinlen sözüm:
Vasl-ı tarîk; Kurbiyet-i Hak; Âşinâ-ı Rab
Herbiri bir kitâb: açalım fasl-ı bahârı
Bülbül olub oku, gülden nâzik sayfaları

Uykudan bîdâr olup fehmeyle aklın var ise 
Çeşm-i insâna bu dünyâ oldu gaflet perdesi
Mâverâ-yı hüsn-ü hikmet keşf olur her dem sana 
Bak ne suret gösterir seyreyle ibret perdesi

Bir nefesle sayfa çevrilir, perde açılır: Hûûû…

Hadi yüreğim ha gayret
Hele sıkı dur hele sabret
Başını eğme dik tut
Bu bir rüyaydı farzet
🎵
Câhîliye devrimden bir şarkı tutturmuşum, nakaratından bağlamışlar dilimi gönlüme, sımsıkı sıkı sıkı: Bu bir rüyâydı farzet, bunu bir rüyâ farzet: ya gerçekten rüyâdaysam

yakaza_1.jpg

İnsanlar uykudadırlar öldükleri zaman uyanırlar

Rüya gördüğümüzü ancak uyanınca fark edebiliyorsak şu anda evet tamda şu anda rüyada olmadığımdan nasıl emin olabilirdim ki!?

İşte başlıyoruz, hangisi rüya hangisi gerçek, okudukça kendi göğünden kendi başına düşecekler düşünce, sen fark et aslını, neslini!

Büyük yerden küçük yere geldik,
gene büyük yere döneceğiz,
gene döneceğiz,
gene döneceğiz aslımıza
diye sayıklarken gözümü açtığımda, kendimi bu hapishanede buldum, suçum neyse bilmiyorum, aynı hücreyi paylaştığım yanımdaki mahkûm da hırsızmış, mahkemeye çıkarılmak üzere derdest edilip götürülürken kulak şâhidi oluyorum.

Hırsız, kendine ait olmayan bir malı, gizlice çalan, başkasının hakkında gizlice hak iddia eden… ne ayıp diyorum hırsıza, içimden yüzüne karşı…

Bütün bir gün, bir ömrün muhasebesini yapıyorum elbet masum değiliz acaba hangi günahım, içimden dışarı çıktı da buraya tıkıldım. Akşam olduğunda devletlüler gelip hangi suçtan hüküm giydiğimizi söylüyorlar, nefis muhasebesi boyunca sayıp döktüğümüz, bildiğimiz suçlardan hiç biri değilmiş meğer: suçumuz gasp, “gâsip bir ümit” diye kayıtlı adımız hem de cenâbetmişiz!

Başkasına âit bir şeyi zor kullanarak ele geçirmiş, zorla zaptetmişim gûyâ… hırsıza laf ederken, ben de aynı işi alenen yapmışım. Gece sabaha kadar film şeridimizde gasp suçunu yokladık… zâhiren bir kayda rastlanamadı.

Sabahın erken vakitlerinde, mahkemeye için hücremden çıkarılırken bir yolunu bulup gardiyanın elinden fırtıyorum, can havliyle koşuyorum, koşuyorum aydınlığa, koşuyorum aydınlığa… bir taraftan da bağırıyorum avazım çıktığı kadar:

– Ben masumum, ben masumum.

“Masum olan kaçar mı ülen” diye bir çekme takıyor yol kenarındaki zabıta ve yere kapaklanıyorum. Kovalayanlar da üstümüze çuvallanıyor elbet.

Kafayı fena çarpmışım, bayılmış olmalıyım, gözümü bir başka zamanda açıyorum.

Allah seni ümit diye yarattı. Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne de Allah’tan ümidini keser! Âşık-ı sâdıkın asla ümîdi münkati’ olmaz. Ümit, imânın mîyârıdır. Ümit imânı, imân da ümidi çoğaltır.

Gönül kulağımıza, iç sesin okuduğu bu yüce fermân üzerine, karga tulumba eller üstünde götürülürken “ya hu bırakın benim bir suçum yok” dediysek de nâfile, laf anlatmak ne mümkün bunlara.

Sâhi kim bunlar? Bu kıyafetler, bu yüzler sanki bu zamana ait değiller, şehir sanki üçyüz yıl öncesi, devir bir başka devir…

– Dellenme bre, biz emir kuluyuz, derdini kadı efendiye anlatırsın

Çok gecikmeden gelen bir adaletle, Kadı Efendinin huzuruna alınıyoruz:

– Evlâdım Ümit, ümitleri boşa çıkarmışsın! Sana ait olmayan bir mülkte hak iddia etmişsin, kırk yıldan ziyade ömründe ne de çok şey.i sahiplenmişsin öyle!

Bu babacan tavırlar hoşuma gitse de, hemen çözülmek yok öyle, suçumu itirafa hiç niyetim yok:

– Ya hu hangi mülkten bahsediyorsunuz hepsini çalışıp kazandım, ev, araba, yazlık, eh biraz da miras var. Hepsi benim! itirâzım var, en yetkilinizle görüşmek istiyorum.

Sahip olduklarını koruyabilene, varlığını kendiliğinden devam ettirebilene SÂHİP derler Gâsip efendi! diye çıkışıyor tatlı sert bir tavırla Kadı efendi:

– Bu cahil hangi zamanda yaşadığını bilmese gerektir…

diyerek acı acı güldükten sonra saflığımıza acıyıp diyeceğini dedi:

– Bütün mülk, karalarda ve denizlerde hükmü geçen Sultânımızındır biz de O’nun kullarıyız, huzur-u şahanelerine kabul buyururlarsa derdini O’na anlatırsın!

Nîce vakit zindanda bekledikten sonra, bu işin de vakt-i merhûnu tamam olduğunda, Sultânın yüce huzuruna çıkarılıyoruz. Daha kapıdan adımımı atar atmaz, bir feryad bir figan sormayın:

– Sen ayet kitap bilmez misin bre gâfil
lehü’l-mülküssemavati ve’l-ard
tebarekellezi bi’yedihil-mülk

– Yerin göğün mülkü O’nun, mülk, hükümranlık, fiiller âlemi ancak O’nun. Sultan bildiğiniz ise zıllullah yeryüzünde O’nun gölgesi. Nizam O’nun, aleme nizam için kurduğu bu tezgahın başına bizi koymuş, yeryüzünden Allah, insana insandan tecelli eyleye diye!

– Benim kullarıma da zorluk çıkarmışsın Allah’tan reayamsın, gözetip kolladığım halkımdansın, adaletle hükmediriz sizlere… kullarımdan olsan almıştım şuracıkta kelleni, ettiğin gasp suçundan, hem mülkümde ortağım mı var!

– Ya hu Sultânım! Kimsenin malını mülkünü zorla almadım, etmeyin, eylemeyin, insaf eyleyin n’olur gurbetteki ben garîbe!

– Bu vücûd ülkesi, ten mezbelesi nereden senin oluyor da canım öyle istedi diye tutturup gidersin bir ömür burnunun dikine be hey gâfil!

– Fiiller ancak Hakkındır, alemde hüküm sürek Melîk-i muktedîr tektir: Lâ fâile illâ hû, yürü Sure-i Saffât’tan oku!

Orada hazır bulunan hüffâz-ı kuran’dan birisi kelam-ı kadim’den ilgili ayeti okumaya başlıyor:

VAllâhu halekaküm ve ma ta’melun;
“Hâlbuki sizi de yaptıklarınızı da Allâh yaratmıştır!”

Sultan sadakallahu’l azim deyip devam ediyor, bak bunlar da ayettir ehline:
Geymiş suret gezer
Türlü işler düzer

Sen gardiyanla ne kavga edersin o vazifesini yapıyor devletin eli var gözü var, yargılayan, yakalayan sıfatı var o kulumuzdan görünmüşse ne olmuş bu rengimiz!

sultan_kaftan

Kaftansız geliyorsa
yüceliğinden ne eksilir pâdişahın
Duvardaki resimler gibiyiz
Ressamın ışığı vurdu mu
Ancak o vakit parıldarız

Hil’at giyince kaftan içinde herkes tanır Sultanı, iş aba-pûş olunca, eskice libaslar içinde, türlü işler çevirince “Sensin Sultanım” diyebilmekte.

Hem cümle saçlar bir baştan çıkar bilmez misin!

Daha şaşkınlığım geçmeden şehrin uzağından, canımın ta içinden çıkıp gelen, üzerinde yolculuk âlemeti olmayan ak sakalı pir hoca sırtımı sıvazlıyor, zahirde Sultan bile ayakta, sükût bozulur diye titrek nefeslerle, minaresine nur inmiş o caminin şerefesine dayadık can kulağımızı:

Allah, yarattığı kulun, cümle mahlûkun tek sâhibi ve mabûdudur. Kulun her uzvu Allahın irâdesiyle hareket eder, çalışır. Yüreği de Allah için çarpar. Gıdâsını nefesini Hak verir. Hâlık, mahlûkuna tâ rahm-i mâderde iken gıdasını ve nefesini ihsan etmiştir. Ervâh âleminde iken de mânevî gıdası vardı. Âleme nüzûlünde annesinin memesine sütü koyan ve içiren Allahdır. Rahîm’e tecelli, anne bir kabdır ve hizmetkârdır; dadıdır. Rezzâk’a tecelli, babası da hizmetkârı ve lalasıdır. Çocuk, Sahibinin, Hâlıkının lutfettiği, gönderdiği gıdânın kabı olan memeye sarılır. Karnı doyar. Rûh-u latîfi şükreder, uykuya varır. Abd, ezelî ve ebedî hayatını te’mîn eden Hâlıkına kulluk eder. Gayrisi olmadığına göre her el Allaha uzanır ve her avuç Allaha açılır, ve her yürek Allaha dökülür. Ümmîd, ilticâ kapusu tektir; O da Allahındır. Hu meded Allah.

Yâ Rab! Bende zuhur eden tecellî eden lutfundan dolayı beni şaşırtma. Her şeyin sâhibi Sensin, mâliki Sensin, mutasarrıfı Sensin. Bunu bana unutturma. Kendime mâletmek gibi bir gaflete düşürtme. Yâ Rab! Bana, nâçizâne hizmet kapunda Seni memnun edecek, razı olacağın işleri bildir ve onları yaptır. Nefsime ve hislerime hizmet ettirme. Yâ Rab! Mâzîm hicâb, hâlim niyâz, istikbâlim mağfiret olsun. Bunlar da hepsi Senin, ben de Seninim. Kapunda kulum, fakirim, âcizim, mûterifim. Bağışla, affet, merhamet et. Rahmet et; bir nazarla içimi temizle ki nazarın devam etsün. Yâ Rab! Bana kabul edeceğin duâları, münâcâtı öğret; onları yapayım. Hu meded Allah.

….
Böylesi bir niyazla hu hu’lara karışırken aminler,
içinde benliğimi kaybettiğim derin bir sessizlik

Artık itiraza mecalim kalmadı, içimden gelen bu sese teslîm oluyorum, dilimden söyleyen sanki ben değilim artık:

Varlığını say yoğa
Dostun içinden doğa

Fâil-i mutlak, Allah-u Tealâ Hazretleri’dir. Veren, alan, yapan, eden, nimet veren, vermeyen, yaşatan, öldüren hep O’dur, ancak O’dur…

“Fâil-i mutlak benim” dedin eyvallah dedik. Lâ fâile illallah’a zevk ile sarıldık, ezelde mühürlü kitaba şahid olmaya, fiillerini seyreylemeye geldik elhamdulillah, vakit erişti teslim olduk elhamdulillah.

Yazılmış alnına fâilin her ne ise reddi nâ‐kabul
Hüner bu defteri almalı,  hoşça dürmektir
Musaddaktır bu dava ta ezelden mühr‐i hikmette
Cihana gelmekten maksat bu tatbikâtı görmektir

Sultan, yerde kalan sözünü yeniden kaldırıyor:

– Demek süt içme vaktin geldi deli oğlan?

Allah vardır, hem gayrıya yer bırakmayacak denli vardır. Zâhirde öyle gibi görünmeyebiliyor bazı işler. Evvel giden ulularımız kitaptan, sünnetten okumuşlar okumuşlar, hazmetmişler. Koyunun türlü türlü otları yiyip yiyip, hazmedip de, ak bir süt halinde memesinden yavrusuna, kuzusuna süt verdiği gibi… Diken yiyor, ot yiyor, kabuk yiyor, arpa yiyor yiyor. Ama hepsi süzülüyor memeden yavruya zahmetsiz, gayet nefîs, her türlü gıdayı, hayat için, gelişme için tekâmül her türlü malzemeyi ihtivâ eden süt çıkıyor kuzunun ağzına…

Yâni büyüklerimiz öyle yapmışlar. Kendileri nerelerden ne zahmetlerle bilgileri toplamışlar, bize şöyle yap demişler. Biz de hem cahiliz, hem de çocuğun süt istemem dediği gibi istemem diyoruz. Ne yapacaksın? Süte talip olacaksın!

– Peki içelim bu nimetten fakat bembeyaz süte inat yüzümüzü karartan suçlarımızdan nasıl berat ederiz?

– Her şey temiz bir tövbeye bakar sonra aczini, fakrini, yok.sunluğunu bil, Ganî’den dilenmesini bilene fakîrullah derler, O’nun muhtacı olduğunu asla unutma, unutturma!

Var sandığın her şeyini iade et bakalım. En çok sarıldığın canı bile vereceksin hem de! Bir kıl dibi kadar temizlenmediğin yerin kalsa cünüpluğun gitmez, ecnebiliğin bitmez!

Sonra iradeni de teslim et. Kalmayıncaya kadar sende senliğinden zerre miktar!

Benden benliğim gitti,
Hep mülkünü dost tuttu

İşte şimdi gâsıplıktan, zorla el koyuculuktan kurtuldun, cünupluktan temizlendin ve artık kendi kendine konuşuyorsun: fetvâyı kendinden alabilirsin!

Hem bize ölü değil canlı lazım, Zâtın zuhûru bedenle olur. Bu bedeni ve azalarını şimdi emanetçi olarak sana iade ediyoruz artık kul oldun! Sana gördüklerinin sıfat ve esmasına bakmak yakışmaz hep zâtı gör, her işi Zât.en bil!

Her ne gelirse yahşîdir
Zira bu DOST’un bahşîdir

Eğer bu mertebeye geldiysen varlıktan zerre kalmamış olsa gerektir. Gelip geçerken günler bu makamın tecrübesi çok kolay: “Ayağım nereye götürüyorsa oraya gideceğim” deyip iradeyi mülkün sahibine bırakıver gitsin: suyun selin akışı gibi…

Hani Ruh-u cesedül kevneyn, Mirat-ı Hak, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, mübarek develerine işaretle: “O deveyi rahat bırakın, ayağı nereye götürüyorsa oraya gitsin, durduğu yer mescidimizdir” buyurmuştu saadetle, işte öylesi bir sevk-i tabi ile hareket başlar.

Böylesi bir günün sonunda yine zorluklar vardı: Evvelce fiileri, sıfatları O’na verdiğim halde halen nasıl olup da elle tutulur gözle görülür durumda kalıyorum! Tamamen kisve-i tenden, bu cismim belasından kurtulup, incecik zardan sıyrılıp gerçek anlamda ölümü g.özlüyorum.

Böyle geçen günler ancak O’nun varlığı ile var olduğum idrakinde gün.eş saydığım, kendime varlık vermeyip şirkten kurtarıldığım, aynalı günler.

Amma o güneş her zerreye yayılmıştır…

Nereye bakar isem dopdolusun
Seni nere koyam benden içeru

Aynen üzerine güneş vuran bir ayna gibi. Güneş düştüğünde parlar araya perde girdiğinde yok olur, karanlığa bürünür adeta bir ölü gibi olur.

Güneşin aynaya vurup vurması nasıl aynanın elinde değilse bundan sonraki yaşamım da elimde değil kudret elinde, “nahnu kasemnâ” da ne taksim edilmişse O.
O…
Hû…
İllâ Hû…
İllâ Hû.

umutrehberi_umutrehberi.jpg

Tâ nefes kesilinceye dek, yana yana, döne döne Hûûûûû… diyeyerek yakazadan gözlerimi açarken, rüyâ içinde rüyanın sonlarına doğru çağırdı beni bir hâtif-i esrâr:

Bunca yıldır misâfirsin bu tende
Cehâlettir ânı bilmez isen sende
Seni geldiğin yere götürecek, bir ömür aradığın bineğin sendedir bunca yıldır üstünü örttüğün bineğini aradın, hadi gösterdik sana, yâr ile ettiğin ahdi unutma, sonrası senin kırbacına, bineğinin sur’atine bağlıdır, kendi bineğini kendin kırbaçla!

Mâşuka karşı yâneler

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım çarpmıştı sizi, bakıp dururken! Sonra, şükredesiniz diye, ölüm halinizin ardından sizi yine diriltmiştik. [Bakara:55-56]

saika_umutrehberiÂrifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi
Nûş edip sahba-yı zâtı cân olur her bir demi
Mazhar ona ayni zâhir görünür gider gamı
Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûktan ma’şûku âşıktan cüdâ

Bir “anahtar kelimenin – keyword” ipine tutunarak çekildiğimiz hakikat yolculuğunda vakti geldi diye yol gösteren güzelimiz: “sâika” ama bu da bahâne elbette, nihâyetinde O’nu görmek istediler diye başladı bütün hikaye, tıpkı O’nun da görülmek, bilinmek, sevilmek isteyişi gibi…

Arapça bir isim olan ṣā‘iḳa (ﺻﺎﻋﻘﻪ) evvelen yıldırım demek iken, ölüm, mevt, nüzûl ateşi, semadan gelen şiddetli ses,  mühlik ve azap, bulutları sevkle vazîfeli melek mânâsında da kullanıldığı vâki.

Ser-levhâmıza nakşedilen ayeti kerimemizde, Allah kelâmında geçen “Sâika” ismine tefsirlerde umumiyetle “yıldırım” manası verilmiştir. Sâika, Hakk kudretinin tecellîsi anında neye isabet ederse, onun tahammül hududunu geçtiğinde, o nesne kendini kaybeder. Biz de, beşer diliyle bu durumu tarif için “öldü” deriz. Sâika öyle bir maddedir ki  zâhiren elektrik akımı suretiyle temas ettiği maddeyi bozar, yok eder.

Haziran 1980’de Massachusettes şehrinde ABD’de vukû bulan bir hadîseyi paylaşalım zahirden bâtına yol bulma niyyetiyle: Edvin Robinson geçirdiği bir trafik kazasında işitme ve görme kabiliyetlerini kaybetmiştir. Kör ve sağır olarak yaşayan Edvin 4 Haziran 1980`de kendisine çarpan yıldırımdan sonra 20 dakika şuursuzca yerde yatmış ve kendine geldiğinde ise işitme ve görme yetilerini tekrar kazanmıştır.

Gönül Tur-i Sîna’sından tecelli etti çün Allah
Erişti sâika, sâlik hemen oldu fenâfillah

Ayete baktığımızda İsrâiloğulları’ndan seçilmiş yetmiş kişinin, Hz. Mûsâ’ya îman etmeleri için Allah’ı açıkça, kendi gözleriyle görmek istediklerini anlıyoruz. Devâmında ise bu isteklerine mukabil olarak bir yıldırımın onları yakaladığı bildirilmektedir. Müfessirlerin ekserisi sâika adı verilen ani gelen, şiddet içeren yıldırımının inanmak için Allah’ı görmek isteyen İsrailoğulları’na bir ceza olarak indiğini söylerler. Aslında bu görüşleri Sure-i Nisâ’nın dünyada Allah’ı görme isteğininin akıbetine dair 153. ayeti de desteklemektedir:

(Resûlüm) ehl-i kitab senden, kendilerine Semâ’dan bir Kitab indirmeni istiyorlar… Gerçekten (onlar) bundan daha büyüğünü Mûsâ’dan istediler… “Allah’ı cehreten = açıkça, bize göster” (erinallâhe cehreten-Bizi Allah ile yüz yüze getir) demişlerdi (ancak ölmeden önce ölmek ile, ruh boyutunda mümkün olan müşahadeyi müstakil nefsleri ile dilediler) de zulümleri yüzünden onları yıldırım yakaladı… [Nisâ:153]

Aynı ayetleri irfânî yönden değerlendirdiğimizde “Allah’ı görmek istemenin” neden cezayı gerektirecek bir istek olduğu suâli, sorgulayan her insanı düşündürmektedir. Çünkü bu vâkıanın hemen öncesinde, İsrâiloğulları’nın peygamberi olan Hz. Mûsâ da Sînâ Dağı’nda Allah ile kelâm ederken aynı şeyi isteyerek nidâ etmişti:

Ey Rabbim! Göster bana (kendini) ki (ne olur) bakayım sana… [A’râf:143]

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti. Ey âşık! Aşk; Tûr’un cânı oldu. Tûr sarhoş, Mûsâ da düşüp bayılmış! [Mesnevi-i Manevi]

Peygamber de ümmeti de bir bakıma aynı şeyi istiyor, gelin görün ki ameller niyetlere göredir ve biri hiç niyetli olmadığı halde inanmak için Allah’ı görmek, diğeri isi zaten inandığı Allah’a yol olan Rabbü’l-hasını  (a’yan-ı sabite) bilmek için görmek istemişti (men arefe rabbehu fekad arefe rabbehu)

Hz. Mûsâ’nın bu isteğine karşın  Allah Tealâ şu cevabı vermiştir:

Beni asla göremezsin. Ama yine de şu dağa bir bak; eğer o öylece yerinde kalırsa o zaman Beni görebilirsin! Ve Rabbi şavkını dağa gösterir göstermez (nuru tecelli edince) onu toza toprağa çevirdi ve Mûsâ da bayılıp düştü, uyanıp kendine geldiğinde dedi ki: “Ne sınırsız bir yücelik Seninki! Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden (ikilik, şirk hali) de münezzehsin. Bu talebimden ötürü tövbe ettim. (Ben ümmetim içinde Seni görmeden) iman edenlerin ilkiyim!” [A’râf:143]

İşte Hazret-i Mûsâ o tecellîyi dağda bile görmeye tahammül edemedi. Buradaki nükteye dikkat edin: Bana kendini göster! demek ikiliktir yâni talip ve matlûbu ayrı ayrı görmektir. Şu halde, sen kendinle oldukça beni görebilmen nasıl mümkün olur? Bu vücut gözüyle Hak görülebilir mi? O ancak kendi nuruyla görülür. Onu gören yine kendidir. Nasıl ki Hazret-i Mevlânâ: Ben sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum,  Halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarımdan daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor.

 Hz. Musa, Yüce Allah’ın dünyada (ikilik halinde, zira görmek fiilinin sonuç vermesi için bir bakan bir de görülen gerekir meğer o gözlerden bakan Hak ola) görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki şiddetli iştiyak, ayrılık acısı sebebiyle Allah’a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın sözlerini her cihetten duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, şevk ve neşe içinde ahiret ve cennet hayatına kavuştuğunu zannetmişti.

Bu âyette Hz. Mûsâ’nın bayılıp düşmesini ifâde eden “sâika” kelimesi ile İsrâiloğulları’na cezâ olarak verilen ve yıldırım olarak tercüme edilen “sâika” kelimesinin aynı oluşu, insanın hayretini artırıyor, satırlardan öte bir mânâ sızdırıyor.

Sure-i Bakara’da bu “Sâika” vakıasından sonra neler olduğu şöyle anlatılmaktadır:

Sonra sizi şükredesiniz diye ba’s ba’de’l-mevte mazhar ettik [Bakara:56]

Âyete dikkat edilirse bu istekte bulunan seçilmiş yetmiş kişinin, inen “sâika” sonucunda önce öldükleri sonra diriltildikleri buyrulmaktadır. Burada mevt kelimesi üzerinde biraz duralım: Arapça’da (ﻣﻮﺕisminin ilk anlamı ölüm ise de Arap dilbilimci Râğıb’a göre hislerini kaybetme, akıl melekesinden yoksun kalma, aklen ölme, rüzgarın veya sıcaklığın şiddetini yitirmesi, nefsin arzularının körlenmesi, bastırılması hatta bazen uyuma anlamlarına da gelmektedir.

Ayette geçen “mevt” kelimesini biyolojik bir ölüme değil de Allah’ı görme talebinde bulunanların “sâika” sonrasında yaşadığı fenâfillâh haline yani gizli şirke olan kendi varlığının hiçliğini idrak etmeye bir işaret olarak da alabiliriz. O vakit “sâika” varlığı yok eden bir hakikat tecellisidir, zahiren temas ettiği yeri nuru ve narı ile yakarak yok eden yıldırım misali.

Bu kelimeyi lugatteki “nüzûl ateşi” ilahi tecellinin getirdiği yakıcı, kendinden geçirici bir mânevî sekr hali mânâsına alırsak mevt, ölümden sonra gelen diriliş, sahv, uyanıklık ise insanda oluşan bekâbillah idrakidir.

Fenâfillah bulan sâlik olur nefsine hem fâik
Bulur bir sermedî varlık görür hep ‘semme vechullah’

Başka bir ifade ile hakikatte yegâne vâr olanın ” Vâhidü’l-Kahhâr” olduğunun farkına varmaktır. Bu öylesine bir nasiptir ki ayetin sonunda bu nimetin değerlendirilerek, kıymetinin bilinmesi, şükredilmesi gerek bir nâiliyet olduğu zikredilir; toplu halde âyeti aşk ile bir daha okuyalım:

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım (varlığınızı yok eden hakikat bilgisi) çarpmıştı sizi, siz bakıp dururken! Sonra, ölümü (yokluğunuzu, gerçekte yegâne var olanın Vâhid’ül Kahhâr olduğu gerçeğini, zâtî tecellide yok olmayı, fenâfillâh) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla (bekâbillâh) hayata başlatmıştık (gerçek hayatla dirilttik) sizi, belki bunu değerlendirirsiniz (tevhid nimetine şükredersiniz) diye [Bakara:55-56]

Sure-i Bakara’dan mülhem bir niyaza aminhânız efendim:

Nefs firavununun zulmünden kaçıp vâdedilen topraklara kavuşmak için çöle düşmüşsen ey tâlip! Vaktin asâsını elinde tutan rehberine güven ve O’na teslimiyette kusur etme! Zâhiren yokluğunda Sâmirî’ye aldanıp da arkasından oyalanacak, avunacak “altın buzağılar” teselli oyuncakları arama kendine! Rehberinin seni yarılan denizden nasıl geçirdiğini, susadığında düştüğün kuyudan, taşlaşmış kalbinden nasıl su çıkardığını unutma! O, seni “tevbe”ye çağırmış, hakîkate kılavuzlamış, senden nefsini öldürmeni, arzularından geçmeni istemiş ve bununda O’nun rengine boyanma yolunda en hayırlı bir iş olduğunu sana söylemişti. Ama sen “ölmeden önce ölmek” yerine ancak mânâ âleminde, ruh ülkesinde, cem hâlinde gerçekleşmesi mümkün olan bir tecrübeyi O’ndan istemiş “Allah’ı açıkça, dışarıda, kendi gözünle görme” ısrarını sürdürmüştün. Fakat bilmiyor musun ki “sende senlik” kaldıkça yâni dağ gibi benliğin yerinde durdukça gizli şirk halindeki bu niyâzın abes yere uğraştır. İşte Allah Tealâ, rahmetinin bir tecellisi olarak bunun sana yaşatmak için “sâika” vasıtasıyla sana tecelli etmiş önce fenâ, cem makamını sonra da bekâ, fark makamını sana idrak ettirmiştir. Ey tâlip! bu şükredilmesi gereken en büyük nimettir. Üstelik bununla da kalmamış seni hüviyyetinin ayrılmaz gölgesinde dinlendirmiş, hasret çektiğin nimetleri sana cömertçe sunmuştur.

Göster cemâlin şem’ini yansın oda pervâneler
Devlet değil mi âşıka şem’ine karşı yâneler
Ol hâli çok a’lâ güzel yağmaladı gönlüm evin
Pek bağla aşkın zencîrin boşanmasun dîvâneler

Zikrimiz el fakrü fahri oldu Elhamdulillah,
Haza min fadli rabbi, Allah, Eyvalah

Zikrimiz el-fakru fahrî

Ey insanlar! sizsiniz hep Allaha muhtac fakirlersiniz (esmâsı olarak varsınız), Allah ise zengin O, hamd ile öğülecek velînimet O. [Fâtır:15]

Elfakru fahrî ve bihî eftahiru: Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim. [Hadîs-i Şerîf]

Len tenâlü’l-birre hattâ tünfikû fermân-ı Hak
Ol sebeb el-fakrü fahrî remzi etti cânı çak

fakrufahri.jpg

Hâşim’in zikri, El-fakrü fahrî
Bu dem’in şükrü, Elhamdülillâh

“El-fakru fahri” yani “fakirlik medâr-ı iftihârımdır” hadisi mecaz bir söz müdür? Hayır, hem belki onda binlerce izzet ve naz gizlidir. Fakr u zarûrette olanlar zenginlerden çok ziyade azizdirler. Çünkü ihtiyacı, zenginlerin muhtaç oldukları şeyden çok azdır. Zenginlik, kimseye muhtaç olmamak demekse fakirlerin en yüksek zenginlerden olması icap eder. Çünkü zenginin konağı, köşkü, yalısı, çiftliği vesairesi bulunur. Oralarda hizmet edecek adamlar lazımdır. Zengin de o adamlara muhtaçtır. Otomobile binmek için şoför istihdam etmeye, şoför bir yere gitmişse gelinceye kadar beklemeye, hatta hizmetinden memnun olduğu aşçı, işçi gibi kimseleri hoş tutmaya, belki de onlara yaltaklanmaya mecburdur. Halbuki, fakir olanlar bu gibi tecemmülat ve tekellüfât’tan vareste bulundukları için ihtiyaçlarını temin edecek adamlara muhtaç olmaktan kurtulmuşlardır. Demek ki fakr ve zarûrette ma’nevi bir izzet ve ulviyyet mevcutmuş. Lâkin El-fakru fahrî ’ hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhir’in manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kâim (zekat, hac) Burada iftihar edilen fakirliğin hakikati, ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir. Bu efendimizin sahib olduğu makamdır. O halde bize düşen fakirlik, Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaktır.

El-Fakru fahrî’den telezzüz kesb iden güzel âşıklara,

‘Aşka düşen añlar imiş ‘aczini
Fakr içine gizler imiş fahrini

Habîb-i Kibriyâ efendimiz “El-fakru fahrî:Fakirliğimle iftihar ederim” buyurmuştur. Bunun manası; “Hakk’tan başka kimseye muhtaç olmamaklığım ile iftihar ederim. Bende olan her şeyin, mülkün yegane sahibi Rabbimin emâneti olduğunu bilirim, sahiplenmem, kuvvetimle, güzelliğimle gururlanmam” olsa gerektir.

İren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâ-fi’llâh makâmına
Ulaşan mahvu’llâh olur

Yokluk mülkünde aşk istiğnası ile şâhız, hazinemiz fakr cevheri ile ağzına kadar doludur:
Şâh-ı istiğnâ-yı aşkız nîstî mülkündeyiz
Gevher-i fakr ile mâl-â-mâldır gencînemiz

El-fakru fahrî, el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrını zikret, fakrını zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

“Fakru fahri” eldedir ferman-ı vahdaniyetin. “Yokluğumla iftihar ederim” sözünü O’nun tevazu icabı “ben yokum” demesi gibi anlama! O söz, kendisinden başkası olmayanın “Siz yoksunuz var olan benim” fermanından başka bir şey değildir.

Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete
Fakrı fahridir Niyazî bil o devletten garaz

“Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre kişinin kendisini bilmesi demek Rabbi karşısında yok olduğunu bilmesi demektedir. “El-Fakru fahrî” hadîs-i şerîfine de uyarak halle, sözle bedenen ve malla bütün insanoğluna emaneten verilen eşyayı Cenâb-ı Hakk’ın mülkü bilip kendimizi fakir ve muhtaç hissettiğimizde “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre Cenâb-ı Hakk’ı bilmiş oluruz.

Bezm-i maârifden seni yok eylemiş bu varlığın
Mahza bu yüzdendir senin canandan ağyarlığın
Öldür şu nefs-i ser-keşi öğren tarîkin barlığın
Yağma edersen varlığın gider gönülden darlığın

Erenler ekseriya ‘ben’ kelimesi yerine ‘fakir’ tâbirini kullanır. Hadd-i zâtında ‘fakîr’ iddialı bir sözdür. Çünkü “Benliğim dâhil her şeyi terk ettim, ne benliğimden ne başka kimseden birşey ümid ettim, ben ancak Allah Teâlâ’ya muhtaç ve tâlibim.” demektir. Derviş bu kemâlde olmasa da konuşurken fakîr tâbirini kullanır. Zîrâ sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzre azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyâzının neticesine erişir. Yani fakîr, fakîr diyerek inşâallahu Teâlâ o da “Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine” dâhil olabilir. İnsanda böyle bir hal yoksa övünebileceği, güzel diyebileceği bir hali de yoktur. Ancak bu fakrın sırrına ve zevkine erişmişse, işte o insanın bu âlemde güzel bir sermayesi var, demektir. Allah Teâlâ’ya muhtaç olmaktan daha büyük bir nimet yoktur. Biz ‘elhamdülillah’ derken dahî Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğumuzun hamdini ilanederiz. Efendimiz(sav) “El fakru fahrî” buyurarak Livâü’l-hamd sırrını ne güzel işaret eylediler. Fefhem(düşün)

“Fakrü fahrî” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Olmak için, solmak lâzımdır solmak için de soyunmak, varlıktan soyunmak lâzımdır, ol sebepten zikrimiz el-fakru fahrî, erişilen mazhariyeti kendine mâl eden, kaybeder. Malın sâhibini, cânın sâhibini unutma. Boş bir kabsın, dilenmesini bil. Fakîrliğini kaybetme ki Ganî ile olasın.

Çektim el benden, bana benlik veren bildim ki Sen,
Benliğimde kaldığımca zerre rahat etmedim

Zikrimiz el-fakru fahrî yani ne kadar boşalırsan, ne kadar yok olursan o kadar dolar, o kadar varlıktan nasiplenirsin. Hiç bir nesnenin kendine ait olmadığını bilen, herşeyin sahibi olur. İstemenin hakikati istememek; her şey Haktadır zîrâ Hak her şeyi de muhîttir. Gelen gönülden gelir, giden de gönülden gider.

İÇTEN DOĞUŞLAR
– Birinci Velâdetnâme –

“Kâf-u Nûn” sırrını tefsîr edecek Kur’ansın
Cism-i Kürsî’de bir Arş dersi veren irfansın

Kitabın dışta mecâz içte icâz mahzenidir
En büyük mûcize “Âdem” buna pür-îmansın

“Küntü kenz” sırrını fâş etmede mevcûdiyeti
Bu sıfatınla O’nun Zâtına bir ilânsın

“Hâl-i âmâ”yı yıkıp vâcibi izhâr ettin
Kuvveden fi’le çıkan bir eser-i imkânsın

Öyle bir zerre imişsin ki cihanlar meknûz
Katrenin hacmine sığmış sonu yok ummansın

“Sırrı – Levlâk”ı düşündükçe tefâhur eyle
Şu hakîr hâke düşen bir zer-i bî-pâyansın

Nice âlem mütekâsif duruyor vechinde
Zübde-i kevn-ü mekân tesmiyeye şâyansın

Sîretin bulmak için bak nice sûret giydin
Her sâhifende bin eş’ar okunan dîvansın

Zâhiren şimdi “hubût” eyledin arza amma
Sen O’nun mâyesisin sâhibine akransın

Ahsen-i sûret giydin, onu mahcûb etme
“Sidretu’l-münteha” da tahtı kuran sultansın

Kâinatın sebeb-i hilkatısın fahreyle
Cümle esmâ-ı ilâhî yazılan fermansın

Mıknatıstır ebeveyn, cezbeder eflâka kadar
Annen Arzdır, pederin gök, ne büyük ihsansın

Kâh eser, kâh müessîr oluruz nevbetle
Fıtratın tezgâhına sen de bugün hayransın

Hilkatın cümle şüûnunda kemâlat doludur
Neyi nâkıs görüyorsan o kadar noksansın

“Men aref” künhüne ermek bu seferden gâyen
HAKK’ın âyînesisin varlığına bürhansın

Akıbet gübre olup gitmemeğe cehdeyle
Sen ezelle ebede mihver olan bir ânsın

Beşerin ömrü şihâbdır sönüyor sür’at ile
Sen güneş ol ki nûrun ebediyyen yansın

Nefsin idrâk ederek, yârini ağyardan ayır
En çetin harplere sahne olacak meydansın

Bu gazâda sana bir başkası yardım edemez
Bil ki gönlündeki derde yine sen dermansın

Mârifet doğma değildir ölebilmektir esas
Öyle bir öl ki bütün hep diriler kıskansın

Ahdine sıdkını göster ederek teslim-i nefs,
RABB’ine bezm-i Elestten verilen peymansın

Cânı cânâna fedâdan çekinen nâmerttir
Dâvete aşkla icâbet edecek kurbansın

HAKK’a mahrem olanın hakkı şehâdet olmuş
Bu tevekküldeki ulviyet ile giryânsın

Bazı cevherleri ALLAH düşürür hâr eline
EHL-İ BEYT kadrini takdîr edecek vicdânsın

Ağla dehrin yüzüne son kere kundakta iken
Asl’a ric’at ediyorsun ebedî handansın

Şu denî âlemi mektep bilerek dersini al
Olgun ol! Zâhiren âlem seni echel sansın

Tükürüp geç feleğin tükrüğe değmez yüzüne
Bırak ol kahbeye sen ehl-i dalâlet kansın

“Fakrü fahri” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Bende benlikten eser kalmadı ifnâ ettin
Dâimâ gönlümü işgâl edecek mihmansın

Bâdemâ âleme mes’ut kaparım gözlerimi
Çünkü dünyâda beni anlayacak insânsın

“Mâ-arefnâke” deyip kat’-ı kelâm eylemeli
Ne kadar âşikâr olsan o kadar pinhânsın

“Mustafa Hüznî ULUĞ” oldu “hubut” târihin
“El veled sırrı ebih” lâfzına tercümansın

Nefh-i rûh eyleyecek kudreti gösterdin ULUĞ
Bir cesetken beni ihyâ edebildin cansın

01/12/1950, İstanbul

Burada da fakirlik var, buyurmaz mısınız?

Kudüs dertlenenlerin elinde!

[ARZ-I ZARÎF]
Subhan ki, kulunu gece Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya isrâ (tayy’i mekân) etti… O’na delillerimizi gösterelim diye… Hakikat şu; “HÛ”; Semi’dir, Basîr’dir! [İsrâ:1]

kuds_2017_intifada.jpeg

Selçuklular’ın Tikrît valisinin oğlu Ebü’l-Muzaffer el-Melikü’n-Nâsır SELÂHADDÎN-i EYYÛBÎ hazretleri (v. 1193) Haçlı Seferlerine inat bir yandan, (dışarıda) devleti dağılmaktan kurtarmakla, komşularıyla İslâm birliğini tesis etmekle uğraşırken bir yandan da (içeride) başına siyah sarık sarmış, Kuds-ü Şerîf feth edilinceye dek gülmemeye ahd etmiş, yüzük asık, kaşı çatık durmuş; İslâm’ın ilk kıblesi, Haremeyn-i Şerîfeyn’in üçüncüsü esirken gülmek müslümana yakışmaz diye.

Böylesi sağlam bir irâde, mert, cömert ve heybetli, Şarkın Sevgili Sultânı’nın elinden, “inan, güven, şüphe duymaksızın tatbîk eyle” kılıcıyla, Mi‘rac mûcizesinin sene-i devriyesi olan 27 Receb 583 (2 Ekim 1187) Cuma günü Kuds-ü Şerîf’in yeniden fethi müyesser oldu.

Evvel emirde, düşmanın bile takdîr ettiği, ideal Sultân ile tanışalım: Selâhaddin Eyyûbi hazretleri, verdiği sözü ne pahasına olursa olsun tutar, affetmeyi severdi. İbn Cübeyr onun, “Af konusunda hata etmek haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gider” dediğini nakleder. Eman verdiği kişileri kesinlikle cezalandırmamış, Haçlılar onun bu yönünü çok takdir etmiştir. Adaleti İbn Şeddâd ve İbn Cübeyr tarafından özellikle vurgulanmıştır. Aşırı derecede cömert olduğu, öldüğünde özel hazinesinden sadece 1 Mısır dinarıyla 36 Nâsırî dirhemi çıktığı kaydedilir. İmâdüddin el-İsfahânî, Selâhaddin’in savaşa girdiği zaman kendi atını askerlere verip başkasından at istediğini, herkesin onun atına bindiğini ve onun iyiliğini beklediğini, III. Haçlı Seferi sırasında askerlere 12.000 at dağıttığını söyler.

Şimdi, vücûd ülkesinde ruh-i kudsü hakim kılamamış, şehîd evlâdı, ecdâdı.nâ-lâyık zamâne müslümanları olarak, biz de kendimize ağlasak yeridir; herkes zevkinin derdinde, Kuds-ü şerîf dertlenenlerin elinde!

Dua ve niyaz, sağlam bir tevekkül şart ama şehrin vâizi yine “… Senin El-Kahhâr ismine havâle ediyoruz, ebâbillerini gönder” diye başlarsa, 8 milyonluk İsrail için 1,5 milyar Müslüman Ebâbil bekliyorsa; Ebabiller gelse İsrail’i değil bizi taşlar!

Allah, bu âlemde, bu ümmete, insana insandan tecellî eder, sen güçlü olacaksan, sen ayağa kalkacaksın, sen birlik olacaksın, önce kendi vücûd ülkende nefsin elinden ruhu özgür bırakacaksın, kalbin aksi olan kâinatta cümle tutsaklar kurtulur merâk etme!

Müslümanların melhame’de (kanlı savaş) merkezleri Şam, deccâl’de merkezleri Kudüs ve ye’cûc me’cûc vakasında merkezleri Tur-i Sina’dır… Beyti Makdis (#Kudüs) ba’s (ihyâ) ve haşr (bir araya gelme) yeridir. [R. Ehâdis]

Kudüs, bir gece kendisini ziyaret eden şanlı Habîb-i Kibriyâ İmâmu’l Enbiyâ aleyhi ekmelittehâya Efendimiz’i ’ “başım üstüne” diyerek göklere yükseltti. Bu yüzden Kudüs’ün başımız üstünde yeri var. Baş eğersek Kuds-ü Şerîf düşer!

İslâm, Hak âlîdir, yücedir, üstündür, O’na üstün gelinemez. İslam’da kemâle doğru seyir vardır, mânâ artar, noksanlaşmaz.

Nefhâ-yı Rûh-ı Kudüs
#Kudüsİslamındır

[ HÂTIRAT ]

m_ozak.jpg

Efendi Hazretleri 1967 senesinde Hacc’dan önce 11 ihvânı ile beraber Kudüs-i Şerîf’i ziyâret ederler…Büyük bir iştiyâk ve heyecanla namaz kılmak üzrere Mescid-i Aksâ’ya gittiklerinde, hayretler içinde kalırlar…Zîrâ bu koskoca mescidde ve müslümanlar için o derece kıymetli bir ibâdethânede sadece ve sadece 6 kişi vardır…Daha da acı olanı, bu altı kişinin dördü zâten vazîfeli olan imâm, müezzin gibi zevâtdır. Diğer iki kişi de Cezâyir’den ziyârete gelmiş olan müslümanlardır. Efendi Hazretleri bu manzara karşısında pek müteessir olmuş ve namazdan sonra ihvânına dönüp buyurmuşlar ki :

İnsân, elindeki nimetin kıymetini bilmezse, Allah o nimeti elinden alır… Korkarım ki yahudiler Kudüs’ü alır!…

Nitekim bu seyahatden döndükden kısa bir müddet sonra Arap-İsrail savaşı patlar ve maalesef Yahudiler Kudüs’ü alır, Harem-i Şerif dertlenenlerin elinde kalır…

Ehli dilinden basit bir çâre: “Biliyor musunuz, geçen sene Kudüs’ü ziyaret etmeye gelen Hristiyan sayısı Müslüman sayısının 100 katı fazla. 4 milyon Hristiyan’a karşılık, 40 bin Müslüman Kudüs’ü ziyaret etmiş. Bu sayının 36 bin kadarı Türk. Arap Devletleri’nin bir kısmı İsrail’i tanımadığı için Kudüs’e vatandaşlarını göndermiyormuş! Oysa 40 bin yerine her sene buraya 3 milyon Müslüman gitse iş değişir.

Kudüs bir aynadır. Müslümanların kendilerini seyredeceği bir ayna. Ancak Vahdet şuuruna erdiklerinde zincirleri kırılacak bir ayna. Çünkü tek bir mezhebin ve tek bir milletin çözemeyeceği kadar büyük bir dava.

Aynaya Anadolu Sultanı vurmuyorsa bil ki ayna paslıdır da ondan.Kudüs misali gönlünde domuz görürsen bil ki Kudüs’ü Frenk ele geçirmiştir de ondan [Hz. Mevlana]

“Bu konuda neler yapmak lazım, sadece tenkitle olmaz, çözüm önerilerin nelerdir?” diyenlere kurtarma_plani

Yağmurun sesine bak

O, her ân ayrı bir tecelli, yeni bir iş, oluştadır. [Rahmân:29]

Bu dem yüzüm süreduram, her dem ayım yeni doğar 
Her dem bayram olur bana, yazım kışım yenibahar
Sözüm ay gün için değil, sevenlere bir söz yeter
Sevdiğim söylemez isem, sevmek derdi beni boğar 

yeniay_umutrehberi.png

Bir köşesine ince bir hilâlin teressüm ettiği semâya daldık ve sustuk.

Ay’ı gördüm Allah
Âmentü billâh 
Yeni ay mübarek olsun
Elhâmdülilâh
Hayırlı aylar olsun 
Yâ Resûlallâh

Köyümüzdeki yatır’a bakan yüksekçe bir tepede, her ayın ilk gecesinde rahmetli dedemden hatırımdan kalan bir ninni, bir tekerleme sandığım, meğer yeni ay duasıymış…

Bizim Anadolu İrfânı her ay, yeni ay yüzünden bezm-i elest’teki âhını, amentüsünü yeniliyormuş da haberimiz yokmuş.

Bu niyâzın hemen ardından içimizden bir dilek tutar ve kabulü için en yakınımızdaki sevdiğimizin yüzüne bakarız gülerek… kerâmet olmasa da bizde âdet böyledir.
Kerâmet bulasın ilinde her ân
Kerâmet “külle yevmin hüve fî şe’n”
Dilersen sen kerâmetin imânın
Rasûl’un şer’ine uy tut kelâmın

Ser-levhâya astığımız ayet-i kerime’ye göre her dem yeni tecelliler, Allah’ın şânından, peki O’nun Habîb-i Kibriyâsın özünden “yeni” nasıl görünüyor acaba?

Her kamerî ayın ilk gecesi, mübarek başını yeni aya doğru çevirip, cemâl cemâle nazardan sonra üç kere “Seni halk eden Allah’a iman ettim” buyuruyor ve akabinde uzun uzun dua ediyor Risâletpenâh hazretleri:

Ey hilâl, seni yaratan ve güzelleştiren Allah’a iman ettim. Ne yücedir o Allah ki, yaratanların en güzelidir. Hamd olsun o Allah’a ki, o ayı götürüp bu ayı getirdi. Allahım bu hilâli mübârek, hayr ve rüşd ayı kıl. Allahım bu ayın hayrını, nûrunu, bereketini, hidâyetini, temizliğini isteriz, onu bizim için emniyet, îman, selâmet, İslâm, sekînet, âfiyet, güzel rızık ve bir de Senin sevip razı olduğun şeylere muvaffakiyet vesîlesi kılmanı dileriz. Bizim de, senin de ey hilâl, Rabbimiz Allah’tır: Rabbî ve Rabbukellâh R. Ehâdis [541:16-534:1-2-3]

Göz bakmaya doyamaz, ay ve ay yüzlü; mütekâbil aynalar misâli…

Adet ve ibâdetleri ayıran taze bir duyuş, yeni bir niyet
Her ayın başında, hilal yüzünden tazelenen bir niyet

ve sonra çocukluktan, tâze gençliğe doğru yürürken Erkin Baba tuttu elimizden:

Yağmurun sesine bak, aşka dâvet ediyooor…

Bu aşka davet, “aşk ocağında cân olasın” niyazıyla ikmâl olduysa, yağmurun hatrı büyüktür bizim hikâyemizde…

Yağmur’la gelen ancak O’nun Selâm isminin tenezzülü, Rahman’ın nefesinin yeryüzünde âlemlere rahmet sûretiyle teneffüsü…
ilk_yagmur_umutrehberi.jpg

Buyrun beraber dinleyelim alemlere rahmet olanın yağmurla muamelesini:

Yağmur taleb ettiğinde, ilk damlalarda, izârı (alt kıyâfeti) hariç, diğer elbiselerini tamamen çıkarırlar, mübarek başlarını göğe doğru çevirip dua ederlerdi. Sahabiler şaşırıp neden böyle yaptığını sorduklarında da “Yağmur, şu ilk damlalarla, Rabbi katından yeni geliyor, tâze tecellîdir. O’na yakın idi…” buyurmuşlardır.

Yeni doğan da aynı yerden gelmiyor mu o damlayla?

İkinci yaşında beyin korteksi oluşana, bıngıldağı kapana dek, bebeklerden aldığımız koku da cennet kokusu değil mi, ahdi tâze değil mi geldiği makamla? İnsanlar, küçük bebekleri daha çok sever, kendilerine daha yakın hisseder. Onu okşayarak, kokusunu içine çekerek huzur bulurlar. Çünkü bebek O’na, aslımıza bizden daha yakın; âlem-i fenâdan bizden daha sonra zuhûr etti.

Arz, yağmura doyamaz, yağmur rahmet olur duasıyla…

… ve bâzı insanlar yağmuru hisseder, diğerleri sadece ıslanırlar, yağmurun dilinden en güzel bebekler anlar, meğer aynı yoldan gelip geçmiş olalar:

 

Ay, yağmur, bebek hepsinde.n aynı itirâf O’ndan geldik … O’na dönüyoruz. [Bakara:146]

Peki ya Allah’ın bize bahşettiği bir cennet teklifi olarak her sabah yeni.den gelen, tâze doğan, güne ne demeli:

Adem oğlunun üzerine gelen hiçbir gün yoktur ki, o günde bir münadi şöyle seslenmesin: “Ey Adem oğlu! Ben yeni bir mahlûkum. Yarın ben senin üzerine şahidim. Bende hayır işle ki yarın lehine şehadet edeyim. Eğer ben geçersem beni artık göremeyeceksin.” Gece de bunun gibi söyler. (Lisan-ı hâl ile ihtarda bulunuyor) R. Ehâdis [363:9]

Safları biraz daha sıklaştıralım: her nefes, nefhâ-i Rahmân olmasın?

Yeniler her âh ile Ken’ân ahd-i elest’i
Âhım acaba nefhâ-yı hâbîde mi sandın

Bil ki “külle yevmin huve fî şe’n” muktezâsınca her nefes, her gün görülen, görülmeyen bir oluş, bir tecellî batından zuhûra gelmektedir… ancak gözü açıklar, işte onlar Allah’ın her Nefes’te tecelli ettiğini ve tecellide tekrar olmadığını görürler. Ve yine onlar, her tecellinin yeni bir yaratılış ortaya çıkardığını veya (bir önceki) yaratılışı ortadan kaldırdığını müşahede yoluyla görürler. İmdi, yaratılışın fenâsı tecellinin ortadan kalkması iken, yaratılışın bekâsı da, bir sonraki tecellinin yaratılışı ortaya çıkarmasıdır. Öyleyse, anla! şu kevni fesâd âleminde her dem yeniden yıkılıp yeniden yapılırız; anahtarı Fânî dedemin nefesinde mahfuz:


Celâliyle zâhir olsa bu da geçer be yâ hû
Cemâliyle ayan olsa “bu da geçer” de yâ hû
Bî-karardır felek dâim döner, durmaz hiçbir an
Dursa bir an ne yer kalır, ne gök kalır be yâ hû
Gâhî zulmet, gâhi envâr bir bir ardın devreder
Gâhî lütuf, kâhi kahır o’ndan olur be yâ hû
İmtihan için oluptur dâima neş’e, azap
Sen seni bilmek içindir kahrı, lütfu be yâ hû
Fânîyâ vird-i dâim et bu sözü her zaman
Gece, gündüz hatırından çıkmasın be yâ hû
Celâliyle zâhir olsa bu da geçer be yâ hû
Cemâliyle ayan olsa “bu da geçer” de yâ hû

İşte böyle efendim bir varmış, bir yokmuş…
Bir varmış… daha ne olsun

Her dem yeniden doğarız bizden kim usansın

Gider ayak bir.de.n niyâzımız olsun:
Bir nefes aşksız kalmayasınız, son nefes aşksız ölmeyesiniz!

Niceler der ki Yunus’a, kocadın sen aşkı bırak
Bu aşk bize yeni geldi, henüz daha turfandadır

Allahım, geceler gündüze ve gündüzler geceye dönüştükçe, asırlar birbirini takip ettikçe, geceler ve gündüzler yenilenip durdukça, gökyüzündeki parlak yıldızlar her defasında karşılaştıkça, Efendimiz Hazreti Muhammed’e salat, selam, rahmet ve bereketler ihsan buyur. Onun ve ehl-i beytinin ruhlarına selam tahiyyat ve tazimatımızı, hayır ve bereket niyazlarımızı çok çok iblağ buyur.

Selâm size; fakat ayrılanın verdiği selâm gibi değil
Öylesine selâm ki dâimâ tazelenir durur zaman yenilendikçe
Ki ancak O’dur her şeye yeniden yeniye güzelliğinden bir sermâye verir

Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!
Mâdem neyin peşindeysen zamanla ona benzersin bir nefesçik ömrün bile kalsa yine , yeni, yeniden aşka düş çünkü değerin alâkalandığın şeyle ölçülür.

Zunnûn-u Mısri hazretleri’ne son nefesinde suâl edilmiş:
– Son arzunuz nedir Efendim
– Ölümümden önce, bir anlık da olsa, O’nun hakkında (yeni bir) marifettir murâdım.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

 

İkinci Tavır

KENDİMİZİ TANIYALIM
İkinci Tavır

Bu nefsin var yedi bâbı üçünde hiç de eğlenme
Sakın emmârede, levvâmede hiç durma dinlenme

Nefis mertebelerinden ikincisi “kalb-i tıfliyye”dir. Bu mertebenin nefsi “nefs-i levvâme”, makamı “kalp”, seyri “seyr-i lillah”, zikri ise “Allah”tır. Yaşadığı âlem, dünyada mucib-i şehavât olan “yevm-i berzâhiyye” nefs-i levvâme çocuk cevherindedir. Sâlikin bulunduğu  makamda ilerlemesi için “terk-i âdet” gereklidir.

levvame

Nefs-i emmâre ile kim bulsa hevâ
Zahm-i levvâmeye ol bulmaz devâ

“Kınayıcı nefs”de denilen nefs-i levvâmede kalp, az da olsa kalp nûru ile nûrlanmış ve sahip olduğu bu nur mikdarınca uyanıklık kazanmıştır. Bu mertebede nefis, gafletten bir miktar kurtulduğu için özeleştiri yapabilmekte, kendisini kınayıp günah işlemekten çekinmekte ama tamamen olgunluğa erişemediği için yine de günah işlemeye devam etmektedir. Bu mertebede nefsinin kötü sıfatlarını eleştirmeye başlayan sâlikin Kur’ân’daki emirlere karşı bağlılığı ve salih amelleri artmıştır.

Nefs-i levvâme, dâima Hazret-i izzetten çekinen ve mahzûn olan, kahra sebep olacak amellerinden imtinâ ederek, lutfa lâyık olmaya gayret eden nefistir. Bundan dolayı Hakk Teala kâsem tâcının onun başına koymuş  ve لَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ kendini kınayan nefse andolsun buyurmuştur.

Nefs-i levvâme, kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan, emmâreliği tamamıyla zâil olmamakla beraber, ara sıra pişmanlık duyan, sahibini yasaklara yöneltmekten ayıplayan bazen de hayırlı ameller ilham ederek güzellikleri fısıldayan nefis demektir.

Lâim demiyor, nefs-i lâime demiyor; levvâme diyor. Yâni mübâlağa sîgası, âmir değil, emmâre dediği gibi; levvâme… Bu sefer nefsini çok levm ediyor. Sabah akşam nefsiyle mücadelede… Diyor ki: “ – Gene beni kandırdın. Gene bana bu sabah namazını kaçırttırdın. Gene bana şu günahı işlettirdin. Sen ne kötüsün be! Senin elinden ne zaman kurtulacağım ben ya? Yâ Rabbi, sen bana güç kuvvet ver, şu nefsimi yeneyim!” diyor. Nefsinin düşman olduğunu anladı, nefisle mücadele ediyor ama, nefis kuvvetli, bu zayıf. Küt küt yere vuruyor, küt küt yere vuruyor. Yatırıyor bunu daimâ…. Bu her seferinde: “ – Ah gene nefse yenildim, eyvah gene mağlup oldum, gene günahı işledim, gene hatayı yaptım…” filân diye nefsine levm ediyor, kendisini kınıyor. “Çok kusurluyum, çok hatalıyım, pür hatayım, günahlara batmışım… Benim hâlim ne olacak?” diye. İşte bu nefs-i levvâme… Bu hâle geliyor. İlk önce nefisle bir mücadele başlıyor ve o mücadelede yenildikçe, kişi kendi kendisini kınıyor. Kendi kendisine kızıyor. “Yâ ne zaman kuvvetleneceğim ben?” diyor.

Nefs-i Levvâme’ye sahip olanlar, yine nefs-i emmâre sahibi gibi, her türlü fenalığı yapar velâkin sonradan nedamet edip nefsini levmederek yâni ayıplayarak tövbe eder. Yine tövbesini bozar, yine tövbe eder. Bu sıfata malik olanlara da nefs-i levvâme sahibi derler. Bu hal, kurtulmaya, iyi insan olmaya başlangıçtır.

Dört unsurdan ateş, zâlim (Emmare), hava, Ehl-i şeriat (levvame), su, ehl-i marifet (mülheme), toprak, ehl-i hakikat (mutmaine) remzidir.

Levvâme-i nezâfet nesîm-i nefha-i irşâd ile gubâr-ı hâk-i siyeh-i kalb mahv ile bekā bulmasıdır…

Nefsin terbiye olmaya başladığı duraktır çünkü nefs kendinde bir eksiklik hissettiğinde, bazı işlere gücü yetmediğini anladığında iş biter. Orada gemi delinir. Yani varlık gemisi o eksikliği hisseder hissetmez delinir. Bu genellikle iki şekilde olur; ya sille-i Hüdâ’yla, şefkat tokadı olacak bir sıkıntı gelir, kendi o sıkıntıyla başa çıkamayınca nefs, İbnü’l Arabî Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Yahu, hani her şeyi beceriyordun? Daha bir sıkıntını bile gideremiyorsun, demek ki sende bir eksiklik var!” der ki, eksikliğini ve yanlışlığını idrak ettiği anda dirilme başlar. Bir ölüm, doğal âfet, ciddi bir hastalık misafir olduğunda, travma sonrasında hakiki gücün karşısında acziyetini hisseder.

Yahut da bir aşk, bir cezbe gelir, bir mürşid-i kâmil ile tanışır, onun ilmine hâlime bakarken kendi eksikliğini görür ki, o zaman aczini da hisseder. Burada levmeden nefs zevkli bir nefs olsa da daha adam olmamıştır. Neden? Çünkü kendini kötüler ama hemen ardından tekrar metheder, günaha dalar. Levvâme mertebesindeki kişi, sahip olduğu ilim ile övünür ve bu ilim sayesinde baş olmak ister. Tahsil ettiği mantık, me’ânî gibi ilimler aracılığı ile halka ilim sahibi olduğunu göstermeye çalışır

Levvâme mertebesinde bulunan sâlikin vasfı “nemmâme”, sıfatları ise “yerme, kınama, heves, mekir, ucub, sem ve sekr”dir.

Ger sorarsañ nefsini levvamedür
Vasfı dahı hem bunuñ nemmamedür

Sâlik nefs-i levvâme mertebesinde bir taraftan dünyalıkları terk etmeye diğer taraftan da mevki sahibi olmaya çalışmaktadır. Oysaki rızık Allah tarafından ezelde taksim edilmiştir. Bu iki düşünce arasında sıkışıp kalmış olan sâlik, bundan kurtulmanın yollarını aramaktadır.

Hırs ider bilmez ki ta vakt-i ecel
Rızk-ı maksum oldıgın yevmü’l-ezel

Böylesine bir ikilem yaşayan sâlik, bir taraftan ilmi ile övünüp makam ve mevki sahibi olmanın ve itibar kazanmanın yollarını aramaktadır. Diğer taraftan ise “kalb-i selim” sahibi olmanın etkisi ile gönlünden mâsivâyı kaldırmak için uğraşmaktadır. Sonunda yolcu ikilemlerden kurtulup kalb-i selim sahibi olmaya karar verir ve “Allah hiç kimsenin içine iki kalp koymamıştır” [Ahzab:4] hükmünden yola çıkarak nefsinin mutlak hâkimiyetinden kurtulmak için çalışır.

İki olmaz bir olur kalb bî-güman
Buna delil vardurur kavl-i Subhan.

Nefs-i levvâme mertebesine ulaşan sâlik, kötülüğü terk edip iyilik yapmaya başlar. Yalnız kendisine karşı yeteri kadar güveni olmadığı için yaptığı salih amellerin başkaları tarafından da görülüp bilinmesini ister. Nefs-i levvâme, Kur’an-ı Kerim’de daha önce yaptıklarından pişmanlık duyan nefis olarak tanımlanır ve Kıyâme suresinde şu şekilde geçer “Kendini kınayan (hakikate ters düştüğünü fark edip pişmanlığını yaşayan bilince) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).” [Kıyame:2]

İkinci tavırda sâlik, nefsinin “tasfiye” ve “tahliye”si için çabalar. Bu mertebenin hâli “muhabbet”, nûru, “kızıl”; vâkıâtı bağ, bahçe, çerağ, yıldız, gökler, gül bahçesi, mescidler, Kâbe, gökyüzü vb. dir. Nefs-i levvâmenin yıldızı “Utarit”, günü Pazar, nebîsi Nûh a.s. ve eseri “tevhîd-i ef’âl”dir.

“Kalb” makamıda denilen nefs-i levvâmede sâlik “basar” (görme) sıfatına sahiptir. Bu mertebenin özellikleri; ayıplanmak, heves, hilekârlık, kendi halini beğenme, işret, temenni ve kahırdır. Bu mertebede olan sâlik doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanır.

Bu mertebede asıl günah kibirdir. Sâir ahlâk-ı zemîme ondan nâşîdir. İnsân tekebbür etmese sâir ahlâk zuhûr eylemez. Meselâ gazap ve haset gibi…

Nefs-i emmârenin etkisi altında kalbine gelen kötü havâtırdan zevk alan sâlik, bundan kalb makamının etkisi ile kurtulmaya çalışır. Bu makamın günü, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün olan Pazar günüdür çünkü sâlikte de bu makamda manevi gökler ve yerler meydana gelmektedir. Bu makamın yıldızı “Merkür” (muhabbet yıldızı)’dür çünkü özelliği bilgi ve hüner olan Merkür gibi bu makamda da kalb, bilgi ve sadakat makamıdır. Peygamberi Hz. Nuh’tur. Hz. Nuh, ruhu simgeler, ruh ise nefse ait olan güçleri davet eder.

Bu makam Nuh makamı olarak isimlendirilir. Çünkü Hz. Nuh Allah yolunda çile ve meşakkatlere katlanmıştı. O yüzden bu makamda buluna kimseye şu tavsiyede bulunuyor: Ey bu makamda bulunan kişi, nefsini Hakk’a karşı ibadet ve kulluk yolunda güçlendir. Nefsine Hakk elbisesini giydir. Allah’a davet yolunda tıpkı Hz. Nuh’un çektiği meşakkati çek. Eğer böyle yaparsan birçok menzili birden aşarsın. Öyleyse Hakk’a teveccüh et. Rabbine dua et ve şöyle de: Allah’ım, her şeyin sahibi sensin, emir senindir kul da senin kulundur. Salik bu şekilde tazarru ve duaya devam ettiğinde kendisine şu sır bildirilir: Artık sende fenâ hali gerçekleşmiş oldu. Daha sonra Celal isminin kahrı üzerine iner ve ruhtaki gam, keder ve üzüntü ortadan kalkar. Ruhta, Nuh tufanında olduğu gibi sular yükselir ve deniz ortaya çıkar ve nefis gemisi parçalanır. Böylece Nuh’un ruhu kurtulur. Artık o ruhla beraber olan sıfatlar baki kalır diğerleri zail olur gider. Bu durumda salik, artık nefis ve vücut gemisinden kurtulmuştur. Ruh güçlenmiştir. Dolayısıyla artık bile isteye Rabbine isyan etmez.

Zikir, nefs-i levvâmeyi kendi nuru ile aydınlatır. Karanlık bir evde açılan lamba orayı nasıl aydınlatırsa zikirde kalbi öyle aydınlatır. İçindeki bütün kusurlar görünür hale geldiğinden nefis bunları kınamaya başlar ve uzaklaştırmak için çabalar.

Levvâme şehrine giren sâlik, kötü huylarını bırakmaya söz vermiştir ancak bir süre daha günah işlemeye devam edecektir. Pişman olacak ve tekrar tekrar tevbe edecektir. Bu insanın kendisiyle (nefsiyle) savaşıdır ve onun olgunlaşma yolunda melek, hayvan ve şeytandan ayrılan tarafıdır.

Heves ve mekerr ve ‘ucub ve ‘ışret ve temennâ ve ruhsat ve ibâhat Nefs-i Levvāme’nin vasf-ı mekrûhlarındandır. İşte kalbin dış tabakasına bulaşmış, henüz terbiye edilmemiş, levmedilen, ayıplanan bu sıfatlar insanı celb ederek gelin gibi cilvelendiği vakit, hemen şahıs o günahı işlemek için kendinde bir cesaret toplar bu esnada Hakk’a ve O’nu hatırlatanlara doğru yönelip kâmil akıl sahibi mürşitten feyz alarak dönüp kendi kalbinin derinliklerine bakarsa derhal pişman olup tevbe eder. Ahsenü’l-kısâs olan Sure-i Yusuf’ta misâli vardır: Andolsun ki (o kadın) Onu arzulamıştı… Rabbinin burhanı olmasaydı (aklı, duygusuna hâkim olmasaydı Yusuf da) ona meyletmiş gitmişti! Biz böylece Ondan kötülüğü (nefsanî duyguları) ve şehveti uzak tuttuk! Çünkü O, ihlâslı kullarımızdandır. [Yusuf:24] Hz. Yusuf (as)’ın ona meyletmesi, insanın fıtratında var olan, kalbin en dış tabakasındaki  tabî bir duygunun -iradesi dışında- harekete geçmesi anlamındadır. Kitabın bu âyeti bir yergi değil, övgü manasınadır çünkü  şâyet Hz. Yusuf’un kadınlara karşı fıtrî bir meyli olmasaydı, ondan uzak kalmanın övülecek bir yanı olmazdı. Mühim olan, bu gayrımeşru olduğu kadar gayrıihtiyarî olan meyli, kendi ihtiyariyle, özgür iradesiyle aklın rehberliğinde def etmektir. İşte Hz. Yusuf (as) gördüğü burhanla en doğru yolu izlemiştir.

Sâlik işlediği günahlardan sonra nefsini kınamayı başarırsa bir süre sonra zâhirî günahları işlememe konusunda terbiye olmuş demektir. Bu hale ulaştığında durum rüyalarına yansır ve artık bu şehirde konaklama süresi biter. Mürşidinin verdiği öğütlere uyarak bir üst şehir olan “mülheme”ye geçer.

Bu makamda birçok meşakkat vardır. Zira bu makamdaki nefis, sahibine vesvese vermek ve ona tuzak kurmak suretiyle onu yoldan çıkarmaya çalışarak delalet ve sapkınlığı arttırmaya çalışır. Çünkü bu makamda da nefsin kusurları çoktur. Bu makamda bulunan kimseler, sülûk yolunda sabır ve sükûnetle yol alıp maksudunun dışında başka şeylere dönüp bakmaz, onlara iltifat etmezler ve Allah’ın izni ile maksutlarına da ulaşırlar. Bunlar, tarikat yolunda tevazu yolunu seçen ve bu tevazu sayesinde de aşk şarabından içen kimselerdir. Bunlar, tevazudan dolayı daima boynu bükük bir halde bulunur ve su misali asla yüzlerini topraktan kaldırmazlar. Dolayısıyla salik, bu makamda hem şeytanın iğvasına ve yoldan çıkarmasına, hem de nefsin tuzaklarına yakındır. Bu yüzden şeriatın ipine sımsıkı sarılması lazımdır ki tarikat yolundan kaymasın, Allah’a karşı ihlas ve samimiyetini arttırsın, içindeki şüphelerden kurtulsun ve dinin hükümleri ile hükmetmeye başlasın. Bu makam, ruh makamına veya âşıkların bulunduğu makama pek yakındır.

Ayet ile hadis ile anlayana verdim cevab
Andan öte içerüye levvameye seyrân gerek

Şeriatden tarikatden içerusu sır iledir
Akıl ana ârif olmaz mülhemeye vicdân gerek

Nefs-i levvâme makâmı tehlike ve hatar üzerine idüğin bilesin ve nefs-i emmâre ile nefs-i levvâmenin ahvâlini dâima tefakkud edip murâkabe altında tut!

Levvâme sıfatı, nefs-i-emmâre’ye pek yakın olduğundan bu sıfatta olanların da akıbetlerinden korkulur, demişlerdir: Yâ Rabbî! Ey kalpleri halden hâle çeviren Allâhım, kalplerimizi, dinin ve ta’atin üzere çevir de orada sabit kadem eyle bi-hürmeti-câh-i seyyid-il-mürselîn.

EŦ-ŦAVRU’Ŝ-ŜĀNį
Fā’ilātün / Fā’ilātün / Fā’ilün

Ŧavr-ı evvel seyrini ķılduķ tamām
Tevbe vü telķįn-ile āħir-kelām
Ŧavr-ı ŝānį seyrine baśduķ ķadem
Seyr-i ila’llāhdan śoñra vü hem
Pes maķām-ı ķalb kim ikincidür
Toħm-ı ĥubbi gel aña ek incidür
Ger śorarsañ nefsini levvāmedür
Vaśfı daħı hem bunuñ nemmāmedür
Ħulķları levm ü heves daħı mekr
‘Ucb u ‘aşv vü hem daħı sem’ u sekr
Hem śabį dirler aña ey bü’l-‘aceb
Nedürür böyle dimek buña sebeb
Kim śabį meyl idiciye didiler
Her zamānda bu da meyyāl bildiler
Meyl elinden ĥāli olmaz ber-ķarār
Gāh śāfį geh mükedderdür ey yār
Meyl ider terk itmege dünyāyı hem
Ķalmaya ya’ni elinden bir direm
Meyl ider bāy olmaġa gāh uzanur
Yüz biñ ola dir fülürüm ķazanur
Ĥırś ider bilmez ki tā vaķt-i ecel
Rızķ-ı maķsūm oldıġın yevmü’l-ezel
Baĥr-i efkār ġarķ idüp anı tamām
Yapışacaķ bulamaz bir yir müdām
Gel geçelüm bu śabāvet ‘ālemįn
Gör mine’l-ķalbi ile’r-rūĥ ‘ālemįn
Hem iki dürlü olur bu ķalb daħı
Gūş-ı cān-ile işit sen ey aħį
Birisi cāna anuñ ķalb-i ‘alįm
Mübtelādur ‘ilmine olmaz selįm
‘İlmine tekyelenüp işi ġurūr
Geh tekebbür gāh ‘ucb u gāh fücūr
Hem riyāset arzū eyler bes tamām
Śadra geçmekdür işi anuñ müdām
Gāh manŧıķ gāh me’ānį gāh beyān
Ya’ni ħalķa ‘ilmini eyler ‘ayān
Geh belāġat geh feśāĥatden müdām
Dem urur bilmez nedür ammā merām
Biridür daħı anuñ ķalb-i selįm
Geçdi ‘ilminden odur Ĥaķķa ‘alįm
Kendü ‘ilmini ķılup ‘ayn-ı ‘adem
Yapışur Ĥaķķ ‘ilmine ol dem-be-dem
Mā-sivāyı maĥv ider dilden müdām
Muśĥaf’ı ķalbine yazar ħoş kelām
“Yemve lā yenfa’”da nef’į bi’t-tamām
Bes selįm olmaġ-ile buldı selām
İki olmaz bir olur ķalb bį-gümān
Buna delįl vardurur ķavl-i Subĥān*

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “ Âdemoğlunun vücudunda bir et parçası vardır. Eğer o sağlıklı olursa vücut da sağlıklı (iyi) olur. Eğer o bozulursa vücut da bozulur. Dikkat edin; o, kalptir.” [Buhârî, İmân, 39, c.1: s.19]

🔑 Nefs-i Levvâme’den geçebilmek için ism-i celâlin nuru ile tevhid kelimesinden haline ermek gerektir, gül şeklinden, gül kokusuna ulaşmak, ikilikten, “ben”i görmekten geçmek lâzımdır zîrâ kendini görmediğin her yerde Hakk’ı görebilirsin.

Kesil şimdi yürü cümle hevâdan
Nazar kat eyle külli mâsivâdan

Erip aşk-ı Hakk’a âşık olasın
Cemâlin görmeye lâyık olasın

 

%d blogcu bunu beğendi: