Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Kudüs dertlenenlerin elinde!

[ARZ-I ZARÎF]
Subhan ki, kulunu gece Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya isrâ (tayy’i mekân) etti… O’na delillerimizi gösterelim diye… Hakikat şu; “HÛ”; Semi’dir, Basîr’dir! [İsrâ:1]

kuds_2017_intifada.jpeg

Selçuklular’ın Tikrît valisinin oğlu Ebü’l-Muzaffer el-Melikü’n-Nâsır SELÂHADDÎN-i EYYÛBÎ hazretleri (v. 1193) Haçlı Seferlerine inat bir yandan, (dışarıda) devleti dağılmaktan kurtarmakla, komşularıyla İslâm birliğini tesis etmekle uğraşırken bir yandan da (içeride) başına siyah sarık sarmış, Kuds-ü Şerîf feth edilinceye dek gülmemeye ahd etmiş, yüzük asık, kaşı çatık durmuş; İslâm’ın ilk kıblesi, Haremeyn-i Şerîfeyn’in üçüncüsü esirken gülmek müslümana yakışmaz diye.

Böylesi sağlam bir irâde, mert, cömert ve heybetli, Şarkın Sevgili Sultânı’nın elinden, “inan, güven, şüphe duymaksızın tatbîk eyle” kılıcıyla, Mi‘rac mûcizesinin sene-i devriyesi olan 27 Receb 583 (2 Ekim 1187) Cuma günü Kuds-ü Şerîf’in yeniden fethi müyesser oldu.

Evvel emirde, düşmanın bile takdîr ettiği, ideal Sultân ile tanışalım: Selâhaddin Eyyûbi hazretleri, verdiği sözü ne pahasına olursa olsun tutar, affetmeyi severdi. İbn Cübeyr onun, “Af konusunda hata etmek haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gider” dediğini nakleder. Eman verdiği kişileri kesinlikle cezalandırmamış, Haçlılar onun bu yönünü çok takdir etmiştir. Adaleti İbn Şeddâd ve İbn Cübeyr tarafından özellikle vurgulanmıştır. Aşırı derecede cömert olduğu, öldüğünde özel hazinesinden sadece 1 Mısır dinarıyla 36 Nâsırî dirhemi çıktığı kaydedilir. İmâdüddin el-İsfahânî, Selâhaddin’in savaşa girdiği zaman kendi atını askerlere verip başkasından at istediğini, herkesin onun atına bindiğini ve onun iyiliğini beklediğini, III. Haçlı Seferi sırasında askerlere 12.000 at dağıttığını söyler.

Şimdi, vücûd ülkesinde ruh-i kudsü hakim kılamamış, şehîd evlâdı, ecdâdı.nâ-lâyık zamâne müslümanları olarak, biz de kendimize ağlasak yeridir; herkes zevkinin derdinde, Kuds-ü şerîf dertlenenlerin elinde!

Dua ve niyaz, sağlam bir tevekkül şart ama şehrin vâizi yine “… Senin El-Kahhâr ismine havâle ediyoruz, ebâbillerini gönder” diye başlarsa, 8 milyonluk İsrail için 1,5 milyar Müslüman Ebâbil bekliyorsa; Ebabiller gelse İsrail’i değil bizi taşlar!

Allah, bu âlemde, bu ümmete, insana insandan tecellî eder, sen güçlü olacaksan, sen ayağa kalkacaksın, sen birlik olacaksın, önce kendi vücûd ülkende nefsin elinden ruhu özgür bırakacaksın, kalbin aksi olan kâinatta cümle tutsaklar kurtulur merâk etme!

Müslümanların melhame’de (kanlı savaş) merkezleri Şam, deccâl’de merkezleri Kudüs ve ye’cûc me’cûc vakasında merkezleri Tur-i Sina’dır… Beyti Makdis (#Kudüs) ba’s (ihyâ) ve haşr (bir araya gelme) yeridir. [R. Ehâdis]

Kudüs, bir gece kendisini ziyaret eden şanlı Habîb-i Kibriyâ İmâmu’l Enbiyâ aleyhi ekmelittehâya Efendimiz’i ’ “başım üstüne” diyerek göklere yükseltti. Bu yüzden Kudüs’ün başımız üstünde yeri var. Baş eğersek Kuds-ü Şerîf düşer!

İslâm, Hak âlîdir, yücedir, üstündür, O’na üstün gelinemez. İslam’da kemâle doğru seyir vardır, mânâ artar, noksanlaşmaz.

Nefhâ-yı Rûh-ı Kudüs
#Kudüsİslamındır

[ HÂTIRAT ]

m_ozak.jpg

Efendi Hazretleri 1967 senesinde Hacc’dan önce 11 ihvânı ile beraber Kudüs-i Şerîf’i ziyâret ederler…Büyük bir iştiyâk ve heyecanla namaz kılmak üzrere Mescid-i Aksâ’ya gittiklerinde, hayretler içinde kalırlar…Zîrâ bu koskoca mescidde ve müslümanlar için o derece kıymetli bir ibâdethânede sadece ve sadece 6 kişi vardır…Daha da acı olanı, bu altı kişinin dördü zâten vazîfeli olan imâm, müezzin gibi zevâtdır. Diğer iki kişi de Cezâyir’den ziyârete gelmiş olan müslümanlardır. Efendi Hazretleri bu manzara karşısında pek müteessir olmuş ve namazdan sonra ihvânına dönüp buyurmuşlar ki :

İnsân, elindeki nimetin kıymetini bilmezse, Allah o nimeti elinden alır… Korkarım ki yahudiler Kudüs’ü alır!…

Nitekim bu seyahatden döndükden kısa bir müddet sonra Arap-İsrail savaşı patlar ve maalesef Yahudiler Kudüs’ü alır, Harem-i Şerif dertlenenlerin elinde kalır…

Ehli dilinden basit bir çâre: “Biliyor musunuz, geçen sene Kudüs’ü ziyaret etmeye gelen Hristiyan sayısı Müslüman sayısının 100 katı fazla. 4 milyon Hristiyan’a karşılık, 40 bin Müslüman Kudüs’ü ziyaret etmiş. Bu sayının 36 bin kadarı Türk. Arap Devletleri’nin bir kısmı İsrail’i tanımadığı için Kudüs’e vatandaşlarını göndermiyormuş! Oysa 40 bin yerine her sene buraya 3 milyon Müslüman gitse iş değişir.

Kudüs bir aynadır. Müslümanların kendilerini seyredeceği bir ayna. Ancak Vahdet şuuruna erdiklerinde zincirleri kırılacak bir ayna. Çünkü tek bir mezhebin ve tek bir milletin çözemeyeceği kadar büyük bir dava.

Aynaya Anadolu Sultanı vurmuyorsa bil ki ayna paslıdır da ondan.Kudüs misali gönlünde domuz görürsen bil ki Kudüs’ü Frenk ele geçirmiştir de ondan [Hz. Mevlana]

“Bu konuda neler yapmak lazım, sadece tenkitle olmaz, çözüm önerilerin nelerdir?” diyenlere kurtarma_plani

Reklamlar

Misâfir kim.in

tanri_misafiri
“Misafir” kelimesi Arapça “sefer”den geliyor; yani bir yerden bir yere giden, açıkçası “yolcu”. Türkçe’ye geçen kelime, “konuk” mânâsını dilimizde (bir anlamda, hayat tarzımızda) kazanmıştır. Buna göre misafir, görüşme, ziyaret gibi amaçlarla birinin evine, dükkânına, mekânına, oturduğu beldeye, köye gelen kimsedir.

Bizim kapı DOST kapısı
Girene, canımız kurban
Selâm muhabbet tapusu
Verene, canımız kurban

Misafir, Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği bir nimettir. Ona ne kadar saygı gösterip, hizmet edersek o kadar sevap kazanırız. Sadece güleryüz göstersek bile kâfidir. Çünkü güler yüz de bir tür sadakadır. Bazı kalın kafalı, kalbi kara adamlar “sadaka” lafından ürker, odun tabiatlı oldukları için; “Nedir ulan, dilenciye mi veriyorsun?” diye sorabilirler. Eh ne diyelim, ahlâk sahibi olmak zor.

Hattâ daha ileri gidenler “ahlâk” sözü geçtiği zaman da kabalarına çuvaldız batırılmış gibi olurlar. Onlar için varsa “menfaat”, yoksa “menfaat”. Bu kafada olanlar “sevap” terimini de menfaat hanesine yazarlar. Bunlarla sakın ola ki laf yarıştırmaya kalkışmayın, içinizden “Allah hidayet versin” diye dua edin. Aslına bakarsanız dünya insan için bir misafirhânedir. Cenab-ı Hak, âdemoğlunun bu misafirhânede rahat etmesi için nice nimetler halketmiştir. Kıymetini bilene…

Dilimizin, şiirimizin, inancımızın, kültürümüzün piri, Anadolu toprağının ruhu, koca Yunus Emre bakın ne diyor:

Aşkın odu düştü cana, eritti yürek yağını
Kesti hevasetin kökün, oda yandırdı bağını
Kazdı kahır kazmasıyla, canda cefâ ocağını
Çaldı nefsin boynuna himmet eri bıçağını
Rahmet suyu ile yudu, gönlüm evin ap arıca
Hizmet kapısından, ana sundu şükür ayağını
Her kim bize yanı yanar Hak dileğin versin ana
Urmaklığu kasdedenin düşem öpem ayağını
Kim bize taş atar ise güller nisâr olsun ona
Çerağıma kasdedenin Hak yandırsın çerağını
Miskin gönlün aşk elinden iki büküldü vücudu
Tevbe kapısından sundum ona îman tayağını
Gel îmdi miskin Yunus hevâseti elden bırak
Çalabım rûzi eyle bize kanâat bucağını

Hevâset(a): Nefse uymak, kötülük, heva ve hevese kapılma
Nisâr(a): Döküp saçma, düğünlerde saçılan para vs.
Rûzî(f): Rızık, azık, nasib, kısmet.
Tayak(t): Dayanılacak şey, eşya. İnsan vs.

Epeyce bir zamandan beri nereden geldi ise (çünkü bizde yok) bir “öteki” lafıdır dilden dile dolaşıyor. Yahu kardeşim bırakın ötekiyi, bizim için “yabancı” dahi Tanrı misafiridir. Biz ona nasıl yan bakarız?! Kendini kardeşlerinden ayıran, kapısını onlara kapatan bilin ki ya kibir sahibidir ya da korku.

“Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan bizden değildir”. İşte ölçü bu. Lakin elbette namuslu ile namussuz, yalancı ile doğru sözlü, cimri ile cömert bir tutulmaz. Fark, ahlâk farkıdır. Gönül sahibi olmak lazımdır.

Gönül nedir? Gönül içimizde fenalığın bulaşmadığı tek yerdir. Vicdanımız odur veya onun kumandası altındadır. Kötü ihtirasın zerresi ona ulaşmaz, aldatmak nedir bilmez, şehveti hiç tanımamıştır. İblisin tohumu onun toprağında asla kök tutmaz. Gönül içimizdeki meleğin adıdır ve Yunus’un deyimiyle gönül Çalabın tahtıdır. Hz. Yunus bütün eserinde bizim bu en değerli yanımız olan gönlü yüceltmiştir. İnsanların ırkları, dinleri, doktrinleri, ahlâk anlayışları, hasılı her şeyi ayrı olabilir. Kimi zengin, kimi fakir, kimi zâhit, kimi zâni olabilir. Fakat kimler olursa olsun, insanın gönlü mukaddestir.


Gönül gönüldür, olsa da göğsünde bir kahpenin
Onu yıkan, gitmesin tavâfına Kâbe’nin

Çünki o Allah’ın baktığı yerdir, masumdur. Çünki o aftır, merhamettir, sevgidir. Günah onun değil nefsin eseridir. O yangınlar veren ateş değil, hayat veren sudur; inciten kahkaha değil, seven tebessümdür, ayıran bozgun ve fitne değil, birleştiren dostluktur.

Şimdi böylesine “gönül ehli” olan kimsenin (yani esasen bizlerin) Tanrı misafirine kapısını kapaması düşünülebilir mi?

Şunu unutmayınız: “Ben” deyince “öteki” ortaya çıkar. Oysa “ben” demek, ahlâkımızda terk-i edebdir.

Günümüzde dünyayı zapteden kapitalist ahlâk tersini söylüyormuş. Varsın söylesin, “Yel kayadan ne aparır”

Cüzî İrâde

… Muhakkak ki Rabbin irade ettiğini fiile dönüştürür! (dilediğini dilediği gibi yapan ancak O’dur) [Hûd:107]

Dostunu tanı; O’nun selbî ve sübûtî sıfatları vardır. Sübûtî sıfatlarından irâde (dileme), kudret (güç yetirme), tekvin (yaratma) sıfatlarının ifade ettiği gibi O, her dilediğini anında yaratmaya muktedîr olandır. O, bir şeyi yaratmak isterse ona yalnız “OL” [Bakara:117, Âl-i îmrân:47, En’âm:73, Nahl:40, Meryem:35, Yâ-sin:82, Mü’min:68] demesi yeter. Ol dediği şey hemen oluverir.

Buradan da mâlûm olacağı üzere irâde yâni dilemek Allâh’ın bir sıfatıdır. Eğer Arap dilinde Cüz’î lâfzı Küll’den ayrılmış bir parça mânâsına ise bu irâde-i cüz’iye tâbiri ilim bakımından sakâmetle (bozukluk, sakatlık) mâlûl görünür. Çünkü bu cüz’î tâbirinden Allâh’ın küllî irâdesinden ayrılıp da öteye beriye dağılmış mânâsı anlaşılır. Hâlbuki Allâh’ın bu sıfatları hiçbir vechile kâbil-i taksîm değildir. Zira O, Ehad ve Samed’dir. Kendisinden ikinci bir varlık zuhura gelmemiş, tecezzi ve tekessürü (parçalara ayrılma, çoğalma) mümkün olmayan som ve tek bir bütün.

irade

Nitekim Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrâde, Kudret, Kelâm, Tekvin gibi İslâmiyet’te inanılması farz olan sekiz sıfatın insanlık âyinesinden görülmesi Hakk ile halk arasında bir münâsebet bulunduğuna muhkem bir burhandır. Bu sıfatlara Sıfat-ı Subûtiye denilmesi, subût bulacakları, zuhûr edecekleri muhîtin, tafsil i’tibâriyle âlem ve icmâl cihetiyle de âlemin özü olan Âdem olmasındandır. Âdem dediğimiz meyva âlem denilen ağacın mahsûlüdür. İşte bu sıfatlar tamâmıyla Hakk’ındır. Bunları kendine nisbet etmeye kimsenin hakkı yoktur. Yalnız bunların, insanda tecellîsi mazhariyet alâkasına göredir.

Her sıfat kim sende var izle anı
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı
Erişince zâtına özle anı
Gayre bakma sende iste sende bul
Çünkü Hakk’ın ef’al, sıfat ve zatı seninle zâhirdir. Ef’al sıfata, sıfat zata delildir. Şimdi bir iş sıfatsız açığa çıkabilir mi? Meselâ, ilimsiz iş açığa çıkmış olur mu? Böylece irade, kudret, işitme, görme, kelâm ve hayat olmadan bir iş açığa çıkabilir mi? Çıkamaz demek olur ki işler sıfatın vücuduna delildir. Böylece sıfat sıfatlanan (mevsuf) olmadan olur mu? Her sıfata bir mevsuf lâzımdır. Meselâ, irade mürid olmadan, kudret kadir olmadan olur mu? Olmaz. Bu halde sıfat da Hakk’ın vücuduna delil olmuş olur. Her şahıs kendinde zâhir olan ef’al, sıfat ile yüce Hakk’a delil yapabilir.

Bunlar tıpkı Güneş’in ziyâsı gibidir. Odayı aydınlatan ziyâ pencerelerin kâbiliyetine göre Güneş’indir. Yoksa küll olan Güneş’den ayrılıp da parça parça öteye beriye taksîm olunmuş değildir. Öyle tasavvur olunursa o vakit asıl irâdenin sâhibinden, bu sıfat eksile eksile biter. O vakit bir işin başlangıcında Besmele çekip Allâh’dan istiâne etmenin yâhut Allâh dilerse olur mânâsına gelen “inşâallâh” demenin hiç bir mânâsı kalmaz. Çünkü bu babda her ne yolda mütâlea edilirse edilsin araya bunun yarısı Hakk’dan, yarısı kuldan, yâhut çoğu Hakk’dan, birazı da kuldan gibi koyu koyusuna bir nevi ortaklık giriyor ki bu da [gizli] şirkten başka bir şey değildir.

Bunun için akla, zevke, tam bir kanaat verecek derecede öteden beri hallinde güçlükler çekilen, hattâ halli imkân hâricinde görünen bu irâde-i cüz’iye meselesini eğer câiz görülürse âfakî bir misâl ile izah edip kısa keselim:

Tavla oynanırken “se-yek 3-1” atmak istenir. Çünkü işe o yarar lâkin oynayan kimse elindeki zarları attığı vakit hiç istemediği ve işine yaramayan “şeş-beş 6-5” gelir oturur. Şimdi ne yapmak lâzım? İstenilen, “se-yek” mi oynanır, yoksa hiç istenilmediği hâlde kendi elimizle kondurduğumuz “şeş-beş” mi oynanır? Tabiî zarlar ne oynamayı hükmettiyse onu oynamaktan başka çâre yoktur. İşte elindeki zarları yine kendi eliyle atmak irâde-i cüz’îyesini sarf etmek demektir ki bir nevi tedbîrdir. Fakat atılan zarlar ne geldiyse o da takdîrdir. Tedbîr takdîre uymazsa kazâya rızâdan başka elden ne gelir?

Takdire bağlanup demişiz beli,
İrade-i cüz’ den çektik biz eli,
Dümeni şikeste keşti-i dili,
Nihayet engine saldık bakalım 

Şu hâlde “İrâde-i cüz’îye elimdedir, istediğimi yaparım” dâvâsiyle lâ-şuurî (bilinçsiz) bir hâlde Kader’in hükmüne karşı savaşa çıkan kahramanların benimsedikleri irâde-i cüz’îyenin ilimde kazandığı kıymet işte bu kadarcıktır.

Şu hakîkat her şeyden evvel bilinmelidir ki Allâh’ın Kur’ân’ında, Habib-i Kibriyası’nın hadîslerinde, gerçek ve yüksek âlimlerin eserlerinde insanlara böyle bir irâdenin verildiğine dair hiç bir işâret yoktur. Bilâkis Kur’ân-ı Kerîm’de “Bir ağacın herhangi bir dalını kesseniz, yâhut kesmeyip de o dalı yine öylece ağacında bıraksanız, bu her iki hâl Allâh’ın izniyle olur” [Haşr:5] meâlindeki âyetin hükmüne bakılırsa bu iki şıktan gerek vukua gelen kesme fiilinin, gerek zuhûra gelmeyip de yalnız tasavvurda kalan kesmemek niyetinin ikisi de Allâh’ın irâdesiyle olduğu işâret buyurulmuştur.

Diğer âyetlerde ise “Sizin istediğiniz olmaz ancak Allâh’ın istediği olur” [İnsan:30] ve “Her hareket edenin nâsiyesi (idare ve tasarrufu) Allâh’ın elindedir” [Hûd:56] ve “Sizi ve yaptığınız işleri yaratan Allâh’tır” [Sâffât:96] ve “Hiçbir şey için “Onu yarın kesinlikle yapacağım” deme (çünkü Allâh’ın onu inşa edip etmeyeceğini bilemezsin)! Sadece “İnşâ Allâh = Allâh dilerse, inşa ederse” kaydıyla demen, müstesna! Unuttuğunda Rabbini (hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret (hatırla)! Ve de ki: “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi) olgunluğa erdirir.” [Kehf:23-24] buyuruluyor.

“Allİh mü’minlerin nefislerini, mallarını satın aldı. Mukâbilinde kendilerine cennet verildi” [9:111] meâlindeki âyet-i kerîmede verildiği işâret buyurulan cennet nefis ve hevâ erbâbının husûsiyle amellerinin mukâbilinde ücret bekleyen sofuların imrenip de ağızlarının sularını akıttıkları cennet değildir. Bu cennet Allâh’ı gerçekten seven âşık-ı sâdıklardan, yüksek mânâ erlerinden Yunus Emre’nin:

Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri;
İsteyene ver sen ânı bana seni gerek seni
diye candan özlediği ve yine bu mânâ erlerinden Mısrî Niyâzî’nin:

Ne hâsıl ey Niyâzî Cennet-i İrfân’a varmazsan
Tutalım Hakk senin anda yerin Dârü’n-naîm etmiş
buyurduğu mânâ ve irfân cennetidir.

İşte bu cennet kendilerinde varlık benimsemeyen, kuvvet ve kudreti mâbudlarından bilen, Lâ havle’yi Allâh’ın istediği gibi okuyan kimselerin girebileceği cennettir.

Bir de şu âyet-i kerîmeye bakalım da ibret alalım; benliğimizle küs kütük kalmıyalım; fırsat var iken yol alıp maksada ermeye çalışalım. İbret almak istediğimiz âyet-i celîlenin meâli şöyledir: “Allâh, peygamberlerin hepsini toplayıp gönderildikleri oldukları ümmetlerden ne yolda cevap aldıklarını soruyor: Peygamberlerin hepsi birden: Biz ne yaptığımızı bilmiyoruz. Gaybı bilen ancak sensin” [Mâide:109] diye cevap veriyorlar.

Bu mubâreklerin dinî, ahlâkî, medenî, içtimaî bakımdan vücûda getirdikleri inkılâblar beşeriyetin kudreti fevkindedir. Bununla beraber Allâh’ın kendilerine tevcih ettiği bu suale karşı yaptıkları hârikulâde işlerin hepsini kendilerinde fâil ve mutasarrıf olan mâbudlarının tecellîsi olduğunu hep bir ağızdan ikrâr8 ve tasdîk ettiler. Kendilerine irâde-i cüziye nâmiyle bir pay ayırıp “Biz de şunu yaptık, bunu yaptık” diye bir şey söylemediler. Bu sınamaya karşı ilim ve edeb öğrendikleri muallimlerinden tam numarayı aldılar. Ve yine onun izniyle meb’us oldukları kavmi cehlin karanlıklarından ilmin aydınlıklarına çağırdılar.

İşte nefislerini, mallarını Allâh’a satan Allâh’ın hâlis mü’min kulları bunlardır. İşte beşeriyet mağarası, içinde Allâh’ın sağa sola çevirdiği Ashâb-ı Kehf bunlar olduğu gibi taayyün kubbeleri içinde kendilerini Allâh’dan başkası bilmeyen ve kendilerinde irâde-i cüziye tasavvur etmeyen velîler de bunlardır ve bunların izlerinden ayrılmıyan bahtiyârlardır.

Bu mubâreklerin ahlâk ve evsâfı aynı Kur’ân’dır. Peygamberimizin vefâtından sonra ashâbdan bâzı kimseler, Aîşe vâlidemizden, Peygamber efendimizin evde bulundukları müddetçe ahlâk ve etvârından bazı şeyler sordukları zaman, vâlidemizden “O’nun ahlâkı Kur’ân idi” cevâbını almışlar ve bu ârifâne ifâdeden istifâde etmişlerdir.

Ana karnındaki bir çocuğun teşekkül eden âzâ vâsıtaları çıkacağı muhitteki maksadlara uygun bir sûrette nasıl tertib olunmuşsa, meselâ görmek maksadına göz, işitmek maksadına da kulak vâsıta olduğu gibi Kur’ân ile insan arasında da aynı mutâbakat tesis edilmiştir. Onun için Kur’ân insâniyet mefhûmunun en kıymetli bir cevheridir.

İnsan da bu mukaddes cevherin parlak mayasiyle bezenmiş bir mahfazasıdır. Nasıl ki, hadîs-i şerîfde: “İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştir” buyurulmuştur. Fakat yalnız sûrete bağlanıp da insanın Kur’ân ile ne yolda bir münâsebet tesis etmiş olduğunun zevkini tatmayanlar Kur’ân ile ikiz doğmuş sayılmazlar. Çünkü “Rahmân (El Esmâ ül Hüsnâ ile işaret edilen tüm özelliklerin sahibi), Talim etti Kurân’ı (Esmâ mertebesindeki özellikleri oluşturdu). Halketti İNSAN’ı, Öğretti ona beyanı (Esmâ özelliklerini insanda açığa çıkardı); (Hz. Âli’nin deyişiyle “‘İnsan’, konuşan Kur’ân” oldu.)” [55:1-4] meâlindeki âyetin dizilişine bakılırsa ilk önce Kur’ân tâlim ediliyor. Sonra insan yaratılıyor mânâsı anlaşılıyor. Hâlbuki buna karşı insan yaratılmadan evvel Kur’ân kime tâlim olunuyor suali de vârid görünüyor.

Bu âyetin şu şekilde dizilmesine basîret gözüyle bakılacak olursa insanın yaratılması kendisine Kur’ân tâlim olunmaya bağlıdır, Kur’ân’ın ancak insan mefhûmunu takrîr ettiğini ilmî ve ahlâkî bir sûrette zevk ve o mânâda tahakkuk eden o anda insan olarak yaratılmış olur mânâsı bu âyetin bu sûretle dizilişinden pek açık olarak anlaşılır. İşte o vakit Kur’ân ve insan nüshaları birbiriyle birleşir ve “Bu kitapta şüphe yoktur” [Bakara:2] kanaatine şüphesiz bir îman ile varılmış olur.

Halkı Allah’ın izni ile bırak, yine O’nun emri ile arzularından geç. Bir ayet-i Kerimede şöyle buyrulur: “Eğer inanıyorsanız, Allah’a güvenin…” [Mâide:23] Kendini Allah’ın fiiline, iradesine terket. Saydıklarımızı yaparsan ilahi emirlere bir kab olursun. Halkı bırakmak; onların elinde hiçbir iyilik veya kötülük olmadığına ve olamayacağına inanmakla olur. Bütün kuvveti Allah’tan görüp halkın elinde mevcut olan bir şey görmeden Allah’ın kudretini tasdik etmekle mümkün olur. Kendini bırakmana gelince Hakk’a teslim olman ve sebepleri bir yana atmanla olabilir. Kendinden hiçbir hareket görme, gücüne kuvvetine mağrur olma. Bu halinde kendini hor görüp, özünden nefret etme. Hakk’a teslim ol, O’nun emirlerine göre hareket et. Şunu iyi bil ki, her şeyi evvel ahir yapan Allah’tır. Sen ana karnında bilinmez bir nesne iken, O besledi ve bu aleme getirdi. Ve yine sen, beşikte her şeyden habersiz yatarken esirgeyen O oldu. İşte o eski hallerini düşün ve Hakk’a güven. [Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî]

Hâsılı Ahmed Amiş Efendi Hazretleri ne güzel beyan buyurmuşlar hakikati: “İrâde-i külliyye’nin efrâd-ı beşerde zuhûruna o ferdin irâde-i cüz’iyyesi denir. İyyâke Na’büdü ve iyyâke nestain (Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım buluruz) irâde-i cüz’iyeyi silmiş süpürmüştür. Ârifler için irâde-i cüz’iyye’yi tasdik etmek küfürdür. Mahcuplar için de irâde-i cüz’iyye’yi adem-i tasdîk küfürdür.”

Ne edeyim Ya Rabbenâ cümle irâdet sendedir
Vermedin bir zerre kuvvet gayra kudret sendedir

Zâhirinden söyleyen sen dinleyen sensin Şehâ
Zâhir ve bâtın senindir ‘îş ve ‘işret sendedir

Nahnu akrabu fıkhına akreb olduğu içindir bize
Gayrı yok kurbdan müberrâsın hüviyyet sendedir

Çarşı-yı kesret içre açtı hikmet bir dükkân
Vezin eden sensin teraziyi meşiyyet sendedir

Zâhirindir bu cihân her âlemin sen cânısın
‘Reânî’ yoktur ara yerde ayn-ı ru’yet sendedir

Pertev-i nûr-i tecellî kurdu bir nev bârigâh
Hem müşebbeh hem münezzeh fasl-ı vuslat sendedir

Ne edip ne zann edip Şeyhî deyû söylediğim
Hep senindir hep senin bu nutk u sohbet sendedir

Hak evveldir ve âhirdir. Ezeldir ve ebeddir. Hakkın girdiği kalb ölmez. Ölmezler işte bunlardır. Ezelde Hak’ta idik. Hak’tan geldik, Hakka yürüdük. Gelmek gitmek; ab- dın ihtiyârında değil, Hakkın irâdesindedir. Mürîd demek; Hakkın irâdesine bilâ-kayd u şart boyun kesmiş, teslîm olmuş, eyvallah etmiş demektir. Buna «ikrâr» derler. İkrârı Hakka verenlerin, bu âlemde karârı kalmaz. Çünki karârını ezelden vermiştir. Nasîbini almış- tır ve (elhamdülillah) demiştir.

Allâh’ın irade ve kudretinin bittiği yer neresidir ki; orada “beşerin irade ve kudreti” başlasın cânım efendim…

İrâde-i cüz’iyye olduğu zaman fânî,
Zât’ından tulû eder İrâde-i Sultânî.

Bakî selâmette olunuz erenlerim, ferman “fa’âlün limâ yürîd” hazretlerinindir.

Ne eyleyeyim Sensiz beni; Beni benden al ki
Sen ben’de, ben de Sende olayım.
Andan sonra da Âdem olayım.
İrâde buyur da mürîd olayım.
Fermân buyur da derviş olayım.
Hak Dost, Dost Hak.
Dostu buldum.
İstemem ne tâc, ne post
Gönül, Dosta oldu post

Şükür elhamdülillâh
Hâzâ min fazl-ı Rabbî

Elimiz bu kadarına uzandı, söz tamam oldu
Nâ-tamamların elinden lütfun tutar oldu

Hem bir avuç toprakta kusurdan başka ne ola ki…

Yitik hazine

Ey ârif,
Ruh, bir yerden gelmez ve bir yere gitmez. O, nurlar ile dopdolu bir âlemdir; hem o alemlerin cânı ve muharrîkidir. Âlemin hâkimi ve melîkidir, mertebesi nebât iken sevk-i tabî ile, mertebesi hayvân iken (elinde olmayarak) içgüdü ile nihâyet mertebesi insan iken de akıl mârifetiyle kendini izhâr eyler.

hbv.jpg

Dîde-i Hak-bîn ile bak gör ki her bir zerre-i hâk
Rûy-i yâri gösterir mirât-i İskender gibi

Anıp tenhâlığı kabr içre nefret kılma ölmekten
Tarîk-i ünsi tut kim her avuç toprak bir âdemdir

Hodbîn olan Hudâbîn olamaz, kendini görmediğin her yerde Hakk’ı görebilirsin.

Her şeye mahlûk gözüyle baksan ol mahlûk olur,
Hak gözüyle bak ki bî-şek nûr-ı Yezdân andadır

Âlemde bütün varlıklar bu nuru isterler, heyhât bu nuru kendilerinin dışında arayanlar
bilmezler ki ne kadar uzakta ararlarsa bu nurdan o kadar uzağa düşerler.

Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş
Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş

Aşkın beni rüsvây-ı cihân eyledi gitti
Yaktı ciğerim bağrımı kan eyledi gitti

Efgân ne büyük hâil imiş râh-ı talebde
Hep ehl-i taleb geldi figan eyledi gitti

Erbâb-ı dili gör ne talep var ne emel var
Hak ile gelüp Hakkı beyân eyledi gitti

Cânân yüzünün sırrını fâş etmedi kimse
Erbâb-ı sefâ, dilde nihân eyledi gitti

İrfansız eğer şâh-ı cihân olsa da insan
İnsanlık alemine ziyan eyledi gitti

İnsan ikiden hâli değil işbu cihânda
Ya cânını ten, ya teni cân eyledi gitti

Onlar ki bu âlemde gelip daldı sivâya
Hayvan gibi her işi yamân eyledi gitti

Esma’da müsemmâyı görüp fakre erenler
Eşyada nihân sırrı ayân eyledi gitti

Cânân ile can birliğini buldu rızâda
Rûhûnu rızâsıyle revân eyledi gitti

A’mâ ise de nûr-ı basîretle KEMÂLÎ
Nâmını melâmette nişân eyledi gitti

Der idim râh-ı talepten erişem maksûda ben
Bildim ki tefrika ayn-ı taleb imiş bana
edim ki talep ederek bir yere erişeyim,  bu talebin ayrılık olduğunu bilemedim..

Ey yolcu,
Nice kereler beyhûde sefere çıkarsın bir nice dünyayı dolaşırsın
Nice düzenbâz, riyâkâr müteşeyyihlerin peşinde ömrünü ve malını heder edersin
Bunlara hiç mi hiç ihtiyacın yoktur bir bilsen
Nice derin remizleri, ince noktaları çözmeye gerek kalmaz bir bilsen
Aslında istediğin nedir?
Onu bile istemeye, aramaya ihtiyacın yoktur
Yok olan aranır, insan kendinde olmayan şeyi ister
Fırat nehrinin kenarında oturmuş su arıyorsun
Hızır’a yol arkadaşı olmuşsun, bütün ömrünü onu aramakla tüketiyorsun…

Dekâikte velî müşkil-küşâsın
Visâl içindesin ammâ cüdâsın
Deniz içindesin teşne ve hayrân
Hazîne sendedir amma gedâsın
Ey düğümler çözme yolunda can vermiş, vuslattan (birlikten) doğmuş, ayrılıkta ölmüş insanoğlu. Ey deniz kıyısında susuzluktan uykuya dalmış, hazineler üstünde açlıktan ölmüş zavallı gafil. Sen öyle bir varlıksın ki, senin varlığın da yokluğun da hep O’dur. Senin sevincinin de gamının da sermayesi hep O’dur. Sende ona bakacak göz yoktur.
Yoksa başından ayağına kadar hep O’sun sen.

Her ne taleb edersen kendi kendinden taleb et, eğer dışardan taleb edersen yol ırak menzil uzak olur. Hayret vâdisinde sefil ve perişan kalırsın

Ben burda seyran ederken
Acep sırra erdim âhi
Bir siz dahi sizde görün
Dostu bende gördüm âhi

Bende baktım bende gördüm
Benim ile ben olanı
Sûretime can verenin
Kim idüğün bildim âhi

Ben isteyip buldum anı
Ol ben isem ya ben hani
Seçemezen andan beni
Bir kez ol oldum âhi

Maşuk benimledir bile
Ayrı değildir kıldan kıla
Irak sefer bundan kala
Dostu burda buldum âhi

Bâzı ârifler, insanın varlığını bir dükkana benzetmişler. Bu dükkanın bir köşesinde paha biçilmez bir hazine gömülüdür. Fakat dükkanın sahibi fakir ve perişan kalmış, kendi dükkanında gömülü hazineden habersiz ona buna el açmış müflis bir esnaf. Eğer haber alıp dükkanında gömülü hazineyi kazıp ortaya çıkarsa, sahib olduğu hazineyle iki cihan saadetine nail olacak.

Kâse-i ömür dolar da hazineyi açamaz ise hayatın son demlerinde, can kuşu beden kafesinden uçmak, ruhu bedenden ayrılmak üzereyken, melekler gelip o gömülü hazineyi alıp götürürler. Artık keskin olan kendi gözleriyle bunları görünce hasret çeker, derin bir âh u vâh ve bin nedâmet ile “bu hazine benimdir” diye feryâd eder. Bunun üzerine melekler de ona derler ki: “Ey gafil, sen yaşadığın müddetçe niçin varlığında gömülü olan (emanet) bu hazineye sahip (halife) olamadın! Şimdiden sonra artık sana verilmez, geçti artık geçti…”

Suretsiz sevgilinin (HU) yüzünü bir görseniz, ev sahibi de sizsiniz, ev de sizsiniz, Kâbe de siz. On keredir o yoldan o eve gittiniz, bir kere de şu evden şu dama çıkın. O ev güzel, eserlerini izlerini söylediniz. O ev sahibinin izlerini de gösterin. O bahçeyi gördüyseniz, nerde bir demet gül? Tanrı denizindeyseniz, nerde bir can incisi? Bütün bunlarla beraber o zahmetleriniz define olsun size. Fakat yazıklar olsun ki kendi definenize kendiniz perdesiniz. [Hz. Pîr-i Destgîr-i Münîr]

Allahım, beni şu yaramaz nefsin elinde bırakma. Senden başka ne varsa onları hoş gösterme, boş olduklarını göster bana. Ben senin kulunum. Beni tekrar kendime kul etme.

İster isen bulasın cânânı sen,
Gayre bakma sende iste sende bul,
Kendi mir’atında gözle anı sen,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Her sıfat kim sende var izle anı,
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı,
Erişince zâtına özle anı,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Kenzi mahfî âşikâr hep sendedir,
Yaz ve kış leyl ü nehâr hep sendedir,
İki âlemde ne var hep sendedir,
Gayre bakma sende iste sende bul.

“Men aref” sırrına er, ko gafleti,
Gör ne remz eyler bu insân sûreti,
Haşr ü neşr ile tamûyu cenneti,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Haşr-ı sûri hâlin inkâr eyleme,
Gülşen iken yerini hâr eyleme,
Enfüs ü âfâkı bil âr eyleme,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Zat-ı Hakk’ı anla zâtındır senin,
Hem sıfâtı hep sıfâtındır senin.
Sen seni bilmek necâtındır senin,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Sûreti terk eyle manâ bulagör,
Ko sıfatı bahr-ı zâta dalagör.
Ey Niyâzi şark u garba dolagör,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Ağzından çıkanı

“Selam!” dedi sabah, “Selam!” dedi ayçiçekleri… Yeryüzünün bir yerinde tatlı tatlı esenlik rüzgarı esiyordu ve başka söze hiç hacet yoktu.

Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez, ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür. [4:148]

curse.jpg

Serlevha bildiğimiz âyet-i kerîmede şunlara işaret vardır: 1) Münafıkların ve tevbe etmiş günahkârların suçlarını yüzlerine vurmak hoş görülmüyor. 2) Haksızlığa uğrayanın tepkisine izin veriliyor. İniş nedeni olan olay mânidardır: Hz. Ebubekir efendimiz kendisine hakaret eden birine bir süre sabrettikten sonra karşılık verir. Habib-i Kibriya Efendimiz bundan rahatsız olur ve der ki: “Sen susup sabrettikçe senin yerine bir melek ona cevap veriyordu, sen başlayınca o melek gitti yerine şeytan geldi.” (Ebu Dâvud, Edeb, 41).

Hz. Âişe Resûl-i Ekrem’in insanların en sevimlisi olarak vasıflandırdığı, genç yaşta müminlerin annesi olma şerefine nail olan güzide insan… Hz. Âişe, sadece vefalı bir eş değil, aynı zamanda güçlü zekâsı ve hafızasıyla Allah Resûlü’nün terbiyesinde yetişmiş mükemmel bir talebeydi. Âişe (ra), Allah Resûlü’nün kimi zaman takdirine, kimi zaman ise ikazına neden olan davranışlarını bizzat kendisi sonraki nesillere naklediyordu. Kendisinin rivayet ettiği olaylardan biri, Hz. Peygamber’in eşlerinden Safiyye bnt. Huyey ile alâkalıydı. Hanımları arasında, Hz. Peygamber’e en çok düşkün olan Hz. Âişe, Resûlullah’la birlikte bulunduğu bir gün, mizacındaki kıskançlıktan mı, yoksa eşine olan aşırı sevgisinden midir bilinmez, Safiyye bnt. Huyey hakkında hoş olmayan bazı sözler söylemişti. Hz. Peygamber’e, Safiyye’nin boyunun kısa oluşunu ima edercesine eliyle işaret ederek, “Ey Allah’ın Resûlü, sana Safiyye’deki şu hâl yeter.” demişti. Her ne kadar masum görünse de bir insanı arkasından çekiştirme mahiyetindeki bu sözler karşısında Allah Resûlü, hemen Âişe’yi ikaz ederek: “Sen öyle bir söz söyledin ki, o söz denize karışsaydı denizin suyunu bozardı. (bulandırır, kokuturdu)” buyurmuştu.

Şüphesiz ben bir kelime biliyorum ki, (Şu öfkeli adam) bunu söyleseydi elbette öfkeden ona gelen hal kendisinden giderdi. “Eûzübillâhimineşşeytânirracîm” ve ondan o hiddet gitti. (İki kişi birbirlerine kötü sözler söylemişler, birinin yüzü kızarmış damarları kabarmış idi) [R. Ehadis:144-7]

İşlerine riayet ettiğin gibi, sözlerine de riayet et. Sözlerin de amellerin cümlesindendir. Ağızdan çıkan her sözün, mutlaka yanında gözcüler vardır. Yarın (ikra kitabeke ile) okunacak kitabında yeri vardır. Unutma kelimeler şâhittir!

Bizim dünya imtihanımızın konusu, başkalarının yapıp ettikleri olmayacak; bizzat bizim neyi yaşıyor olduğumuzdan imtihan edileceğiz. Başkaları hakkındaki fikirlerimizi, yargılarımızı, tenkitlerimizi ve hatta hayal kırıklıklarımızı söze dökerken, söyleyeceklerimizi onların hak ettiği kelimeler arasından değil; kendimize yakıştırabildiğimiz, içimize sindirebildiğimiz ve hesabını verebileceğimiz kelimelerden seçmekle mükellefiz. Bunu, sadece başkalarının hukukunu korumakla ilgili hassasiyetimizin gereği olarak göremeyiz; bu aynı zamanda hakikati hayatıyla tasdik edenlerden olmak için verdiğimiz sözün de bir gereğidir. Biz, hem hakikati, hem de onun bir cüzü mesabesindeki kendi hakikatimizi incitmeyecek bir ahval üzere yaşamak ve kelimelerimizi buna uygun bir lisandan seçmek, yani kendi lisan-ı münasibimizi bulmak mecburiyetindeyiz.

Allah-ü Zü’l-Celâl, Allah yolunda şehid olanlara ölü diyenleri yalancılıkla itham ediyor. “Onlar, ölü değil, diridir” buyuruyor. “Şehid insanda Nur-u Muhammedî bulunduğundan Hak, şehide kıymet vermiştir” sözüne dikkat et.

Allah, çirkin lakırdıların âşikâre söylenmesini sevmez. Şeriatın ölçüsüyle konuş… Mesela burç değişti, yıldız şöyle oldu da yağmur yağdı diyenler, Allah’a değil yıldıza iman ettiler.

Hadis-i şerifte “İnsanları yüzükoyun Cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediği sözlerdir” buyruldu. Yine hadis-i şerifte, “Bir adam Allah’ın gazabını celbeden bir kelime söyler, ona da ehemmiyet vermez halbuki o kelime onu Cehennemin yetmiş yıllık derinliklerine uçurur. Bir kimse de, Allah’ın razı olacağı bir kelime söyler de onun götüreceği yeri bilmez. Halbuki o kelime, ona yükseklerin yükseğine çıkarır”

Sözü süz de söyle, gönlü bulandırmasın. Mânâyı inci gibi diz de söyle, kulaktan kalbe yol bulsun. Sözü yüzde söyle, gıybet olmasın, ukdeyi içinden çöz de söyle yapmasın yara; öyle bir söyle ki, hoş gelsin yâre, ağyâre…

Nefes harceyleyip salma araya
Özün bilmeyene bildiremezsin
Müşteri olmadan gelip geçene
Gel al deme ile aldıramazsın

Aş yağını kavururlar tavada
Yavru şahin bekletirler yuvada
Ele alışmadık kuşu havadan
Çetindir yorulma indiremezsin

Din Muhammed dini taptığım tapı
Yıkılır mı Hakk’ın yaptığı yapı
Yüz yıl emek çeksen yapılmaz yapı
Kumdan duvar örüp kaldıramazsın

Yavru şahan salan mı sal demeyle
Gönül dost mu bulur bul bul demeyle
Ağlamış gül yüzlü gül gül demeyle
Hak izin vermezse güldüremezsin

Derviş Muhammed’im sevmez hayını
Herkes te beğenir kendi huyunu
Dibi delik kaba aşkın suyunu
Taşıyıp yorulma dolduramazsın

“Bir söz canlardan bir canı acıtsa” dedi meczup, “hakikatin canı yanmaz mı sanırsın!”

Huzur’dan Övgüler

Es-salâtu ve’s-selâm ey sırr-ı âlem nûr-ı zât
Es-salâtu ve’s-selâm ey ahsen-i hulk-i sıfât

Hz. Peygamber’e olan sevginin ifade edilişi, edebiyatımızın konulan arasında başlı başına, hususi bir yer tutmaktadır. Şâirlerin, Allah Teâlâ’nın da kitâbında defalarca taltîf eylediği Habîbullah’ı övmek gâyesi İslâm edebiyatında da en yaygın tür olan NA’T türü eserlerin doğmasına sebep olmuştur.

Şems-i zâtın perteviyle zâhir oldu her vücûd
Münkir-i zâtın içindir cehl-i küfür hem memât

mihrabi_nebi

Gördü Âdem hüsn-i vechin bildi sensin sırr-ı âb
Cenneti ferdâya saldı buldu nûrunla sebât

Edîb ve şairlerin büyük ekseriyeti, nesir ve nazım olarak bu sevgiyi dile getirmişler, çeşitli vesileler ittihaz ederek onun hayatının hemen her safhasına dair eserler vermişlerdir. Bu vadide eser verenler hangi seviyede olursa olsun, şöhretler arasında zikredilmeyen bir unutulmuş bir şairden sultanlara kadar O’nun aşkını terennüm etmekten geri duramamışlardır. Ona duyulan muhabbet, ondan şefaat talep etme, onun hayatını örnek alma gibi hususlar gayet samîmî bir üslupla ifade edilmiş, eserlerini bu konuları işleyen nice şiirle süslemişler, divanlarına baştâcı eylemişlerdir.

Yoluna cân itse kurbân cedd-i pâkin çok mudur
Zemzem-i irfânı buldu kıble oldu hep cihât

Osmanlı sultanları arasında da bir çok hükümdarın divanlarında Hz. Peygamber’e na’tlar bulunmaktadır. “İlhâmî” mahlasıyla eserler veren III. Selim Han Hazretleri de (v. 1809) şiir ve musîkiye önem vermiş, şairleri ve musîkişinasları korumuş, gözetmiştir.

Olduğunçün küntü kenz’in sırr-ı rahmet âleme
Hubb-i âlin ehl- nîrân ‘ıtkına oldu berât

İlhâmî’nin şiirleri arasında na’tlar da yer almaktadır şüphesiz. Bunlardan bazıları yeni neşr edilen na’t antolojilerinde de yer almaktadır. Ancak onun Mescid-i Nebevî’deki bazı sütunlara nakş edilen na’tları ise, onun Peygamberimiz’e duyduğu muhabbetin, onun hayatını örnek almanın, devleti ayakta tutmak için himmetini beklemenin ve ahirette de şefaatine ermenin önemini ifade ettiği dön na’tı vardır ki bu vadide bir Osmanlı Sultanının dilinden dökülen pek saltanatlı sözlerdir.

Ehl-i beyt’in hubbudur lezzet veren eşyâye hep
Onlara münkâd olanlar buldu berzahtan necât

Bir zamanlar Medine’deki cami ve kütüphanelerde çokça bulunan Türkçe kitabeler daha sonra yapılan tadilatlarda yerlerinden sökülmüşlerdir. 1976 senesi haccı münasebetiyle gittiğim Medine’de, Mescid-i Nebevî, Kuba Mescidi ve Arif Hikmet Kütüphanesi’nde bu kitabelerden bazılarını görmüştüm. Daha sonraları bu kitâbeleri okuyup, neşredilmesinin uygun olacağını düşünüyordum. Ancak Medine’deki mescidlerin son yıllarda yapılan tevsî çalışmları sırasında bu yazılar yerlerinden kaldırılmıştır. Hatta bu son tevsî çalışmalarından önce de Mescid-i Nebevî’de yapılan genişletmeler esnasında güzelim yazılar sıvalarla ve duvarlarla kısmen örtülmüştür. Nitekim Bâbü’s-Selâm’ın dış cephesindeki bazı yazılar kısmen okunabilmektedir.

Bu yazılar arasında III. Selim’in olduğunu tahmin ettiğimiz ve daha önceleri Mescid’in içindeki sütunlarda bulunan yazılar da şimdi bulunmamaktadır.

III. Selim’in bu mekâna göndermiş olduğu dört adet na’t-ı şerîfinin Ali Emirî Efendi’nin Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nda neşredildiğini görüncü sevindim. Adı geçen derginin 31 Teşrin-i evvel 1335 (1919) tarihli 20. sayısında sahife 451-452’de yayınlanan bu dört manzumenin Ali Emirî’nin ilâve ettiği küçük notlarla birlikte metnini bugünkü harflerle ve sadeleştirilmişhaliyle takdim ederiz:

I.
Ravza-i Mutahhara-i Cenâb-ı Risâlet-penâhîde minber-i saâdet civarında birinci sütun-ı ulviyet-nümûnda cennet-mekân-ı saîd Üçüncü Sultan Selîm Hân-ı şehîd hazretlerinin şu kıt’a-i ubûdiyyet-kârâne ve pâdişâhâneleri menkûş u muharrerdir:

Esselâm ey mehbit-i vahy-i Emîn
Cân ile âşık sana Rûhu’l-Emîn

Âsmâna fahr ider yerden göğe
Cây-ı cism-i pâkin olmakla zemîn

Tâk-ı gerdun-ı imâd-ı şevketin
Oldu ma’nâda zehî rükn-i rekîn

Dest-gîri ol Selîm Han’ın meded
Kim kavîm ola kıyâm-ı mülk ü din

II.
Diğer sütûn-ı saâdet üstüne imla buyurdukları kıt’a-i âşikâne ve şâhâneleri:

Ey kerem mülküne Sultân-ı Kerîm
Kulluğun fahr bilir Şâh Selîm

Yapışıp kâime-i arş gibi
Şer’in erkânına eyler ta’zîm

Bende-i hâsdır ihsân eyle
Dü-cihânda bana ey lutfu ‘amîm

Ravza-i pâkine yüz bin salâvât
Her biri başına yüzbin teslîm

III.
Diğer sütûn-ı mübârek üzerine tastîr buyurdukları kıt’a-i rukiyyet-kârâne vü mülûkâneleri:

Ey gül-i Ravzâ-i dîn-i İslâm
Sana her demde hezârân selâm

Nice reşk-âver-i yâkut olmaz
Kasrına oldu sütûn-ı seng-i ruhâm

Habbezâ Şâh Selîm-i Sâlis
Kıldı rif’atle bu hizmette kıyâm

Kerem eyle ana ey ekrem-halk
Lutuftur bendelere de’b-i kiram

IV.
Diğer sütûn-ı hümâyuna nakş-tirâz-ı ubûdiyyet eyledikleri kıt’a-i nefîse-i pâdişâhâneleri:

Muallâ Ravza-i fahr-i risâlet
Anın tahtındadır gül-zâr-ı cennet

Sütûn-ı rif’atin tûbâ göreydi
Olurdu cebhe fersâ-yı darâ’et

Selîm Hân ibn-i Mustafâ’ya
Zehî devler nasîb oldu bu hizmet

Ana dünyada himmet âhirette
Şefâat yâ Rasûlallâh şefaât

ashab,_suffe

Zamâne dilinde söylenirse:

I.
Cebrail (a.s )’ın vahyi indirdiği yer olan kutsal mekan sana selam olsun! Çünkü o sana candan aşıktır. Yeryüzü, Hz. Peygamber’in mübarek vücutları kendisinde medfûn diye yerden göğe kadar övünmektedir. Ey Resûl! Senin bu dünyadaki yüce şahsiyetin aynı zamanda ma’na aleminde de ne kadar sağlam bir mevkidir. Yâ Resûlallâh! Sen Selîm Hân’ın elinden tutuver de din ve memleket sağlam bir şekilde ayakta dursun.

II.
Ey cömertlik ülkesinin en cömerdi olan Nebî! Pâdişâh Selîm senin kulun olmakla övünmektedir. Senin şerîatının esaslarına sanki arşın direğine yapışır gibi sarılıp yüceltmektedir. Selîm, senin has kulundur. Ey lutfu bol olan, her iki cihanda da bana ihsan eyleyiver. Ey Resûl senin o tertemiz ravzana yüzbinlerce salat, yüzbinlerce selâm olsun.

III.
Ey İslâm bahçesinin gülü olan Peygamberim! Sana her vesileyle binlerce selâm olsun. Senin sarayında sütun olan mermerler bile yâkut gibi kıymetli taşlara nasıl üstünlük taslamazlar ki. Pâdişâh Üçüncü Selîm, senin mescidine hizmet etmekle ne güzel bir iş yapmıştır. Ey insanların en cömerdi! Büyüklerin kölelerine ihsân etmeleri adettendir. Sen deihsanda bulunuver.

IV.
Peygamberlerin övünç kaynağı olan Hz. Muhammed’in (sav) ravzası ne de yücedir. Cennet babçeleri bile derece bakımından onun aşağısındadır. Tûbâ ağacı senin sütûnlarının yüceliğini görseydi, mahviyetinden başını secdeden kaldıramazdı. Mescid-i Nebevî’ye hizmet etmekle Sultan Mustafâ’nın oğlu Sultan Selîm’e ne yüce bir saâdet nasîb olmuştur. Sen ona dünyada himmet, âhirette de şefâat nasîb ediver Yâ Resûlallâh


Yâ Resûllâh şefâat eyle Allah aşkına…

Arzuhal’de Cuma

Saçlarındaki yağmur henüz kurumamıştı. Islak ve parlak perçemleri alnına yapışmıştı. Siyah hareli gözleri, uzun kirpikleri vardı. Yanakları pençe pençe kızarmıştı. Saç bitimlerinin altında, çene çukurunun etrafında, üst dudağının üzerinde yumuşak, ipeksi tüyler… Henüz hiç tıraş olmamıştı. Büluğa erdi erecek yaştaydı.

cuma_arzuhal.jpg

Belli ki daışarıda ahmakıslatana yakalanmıştı. Geniş kareli poplin gömleği zayıf vücuduna yapışmıştı.

Geldi, benimle duvar arasındaki daracık yere bir sığıntı gibi ilişti. Daracık kot pantolonuyla diz kırmayı beceremedi. Tedirgin oldu, çaktırmadan etrafına bakındı. Sonra dizlerini karnına çekip ellerini kavuşturarak oturmayı denedi. Parmakları ve dudakları titriyordu. Sanki orada olduğunu birileri fark edecekmiş gibi korkuyordu.

Dışarıda yağmur…Cami ağzına kadar tıka-basa dolmuştu. Havada insan kokusu; çorap, ağız, ter kokusu. Hacı amcanın uzattığı esans şişesi sonra… Derken müezzinin uyarısıyla kalkılıyor ve namaza duruyoruz.

Başını alabildiğine öne eğiyor. Ellerini namaza alışkın insanların kendiliğinden bağlayıp koydukları gibi göbek üzerine değil, önce göğsüne doğru kaldırıyor, sonra göz ucuyla bana bakıp kıyın kıyın aşağıya indiriyor. Benimle birlikte rükûya, benimle birlikte secdeye gidiyor. Ve bunu, dahi çaktırmamak üzere bazen erken, bazen geç davranıyor. Ben iki yana selam verip namazdan çıkıyorum, az sonra o da aynı hareketleri tekrarlıyor.

Namaz süresince diz üstü gelmekte hayli zorlandığı için hemence oturuşunu değiştiriyor. Önce bir dizini yukarı dikip tek ayağını altına alıyor, sonra böyle oturmayı da beceremeyip yine eski konumuna yerleşiyor. Hutbe süresince gözlerini minberdeki imamdan ayırmıyor. Söylediği sözlerin bir tekini dahi kaçırmamak üzere dikkat kesiliyor. “Gaflet mümine yaraşmaz” konusunda sürüp giden hutbeden acaba kaç cümle, kaç kelime zihninde yer ediyor? İki kez başını yukarıya, kubbeye kaldırıyor. Yazılara ve tezhiplere bakıyor. Bir kabahat işlemişçesine irkilerek yeniden imamın sözlerine kulak kesiliyor. Kubbelerden, sütunlardan, yazılardan yayılan hava; kandillerin parıltısı, saf tutarak hep bir yöne çevrilen bakışlar, tövbe ve istiğfar, pişmanlıklar, yakarışlar, iç geçirmeler, insanların bu mekânın dışına, hatta dünya hayatının ötesine geçen kavrayışları, bir süre için olsun hep iyilikler, güzellikler, merhamet ve sevgi yağmuru altında yıkanmaları, bütün bunlardan etrafa saçılan titreşimler çocuk kalbinin çarpıntısını sıklaştırıyor.

Sonra birlikte kılınan iki rekât namazın seline kapılıyor. Bir küçük saman çöpü gibi suyun üzerinde oradan oraya savruluyor. Bu çocuk namaz kılmasını bilmiyor.

Ama alnını secdeye koyduğu zaman nedense bana Mehmet Akif’in şu mısralarını hatırlatıyor:

Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki: Allah’ım
Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım…

Derken incecik kolları ve kalem gibi parmakları, kırılgan bir bükülüşle duaya kalkıyor. Arada bir gözlerini kapatıyor. Hangi emel, hangi hayal, hangi arzu ile Yaradan’a yalvarıyor?

Onun kalbinden koparak semaya doğru yükselen münacaat ind-i ilâhiye mutlaka en önce varıyor. Onun duası dertlilere derman, hastalara şifa oluyor.

Uçuk pembe bir mağfiret bulutu camiyi dolduran kalabalığın üzerine eğiliyor. Cemaatin her ferdi affın derin sularında yıkanıp, evlerine, işlerine dönüyorlar. Çocuk aşkın ve heyecanın ürperttiği parmaklarını ateş gibi yanan yüzünde gezdirerek duasını bitiriyor.

Ah, teslimiyet…

 

Din nasîhatse, nasîhat nedir?

DÎVAN-I AŞK’TAN BİR VARAK

Mekun râz-ı merâ ey can feşâne
Şidîdestî mecâlis bi’l-emâne

din_samimiyet

A cânım benim, sırrımı masal gibi söyleme; duymuşsundur; meclisler eminlikle durur, huzurla oturulur denmiştir.

Duymuşsundur; din nasîhattir; öğüt nedir? Aradan çıkıp gitmek!

Duymuşsundur; ayrılık azaptır; ondan ayrılmak, yalım yalım alevlenmiş bir ateştir.

Kaybettiğinize tasalanmayın demiştir ya; tuzak zahmetine değmez yem.

Hak Teâlâ, sulh (uzlaşmak) hayırlıdır buyurmuştur ya; at sevimli olayı, unut geçenleri. (Ama bütün bu saçmalığı o başlattı! dedi kendini savunan. İyi ya işte, Allah bitirme imkanını da sana bahşetmiş!’ dedi insan’ı savunan.) Hadi, kalk, gerçekten Allah çağırıyor; gariplikten vazgeç, tut evin yolunu.

Bırak hırsı, el-fakru (nefsinin Rabbi karşısındaki yoksulluğunu bilmek) fahrî (benim övüncümdür) denmiş; ne diye bu ayıp geliyor sana?

Rabbime konuk olurum sözü yolu açmıştır; ne olurmuş bir kuru ekmek eksik olursa

Rabbi tecelli etti dağa denmiş; bir dağdan da aşağı değilsin ya; oku bu âyeti kendine masal sanma bunu.

O seninledir, biz daha da yakınız (akrabu min hablin varîd) diyor; halbuki sen tarak gibi o saçlara dalmışsın da haberin bile yok. Halbuki tarak bile o saçlardan dirilir; Kur’an’dan, parmaklarını bile düzer, koşarız [Kıyâme:4] âyetine dek oku.

A can kuşu; susun dedi ya; susarak uç, yuvaya dek git.

الدین النصیحة
Hazret-i Peygamber saâdetle buyurdular:
– Din nasîhattır.
Biz kime (yahut kim için) diye sorduk
O da cevâben şöyle buyurdular:
– Allah’an, Kitabına, Resulüne, müslümanların (meşru) idarecilerine ve bütün müslümanlara

Bu hadis-i şerîf, İslâm’ın ayırıcı özelliklerini ifade eden
“Ameller niyetlere göredir.”
“Kişinin mâlâyânî (anlamsız, gereksiz, kendisini ilgilendirmeyen) şeyleri terk etmesi, güzel Müslüman olduğunu gösterir.”
“Sizden biri, kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe mümin olamaz.”

şeklindeki diğer üç hadisle birlikte İslâm’ın imana dayanan ahlâkî özünü temsil etmektedir. Bu özün içinde samimi ve içten niyetle hayırların peşinde koşmak, lüzumsuz ve faydasız şeylere itibar etmeyerek insanların salâh ve felâhı için çalışmak ve Müslüman kardeşini karşılıksız sevmek vardır. Dinin talep ettiği ahlâkî tutum ve davranışların anlamlı olabilmesi o davranışların samimi biçimde yerine getirilmesiyle mümkündür.

Bilge sahâbî Temîm’in rivayetinde yer alan “Din nasihattir.” ifadesine, Türkçemizde kelimenin yaşadığı anlam daralması nedeniyle pek çok kere, “Din vaaz ve öğütten ibarettir.” anlamı verilmektedir. Hâlbuki “nasihat” kelimesi incelendiğinde onun, “bir şeyi veya kimseyi içten ve gönülden sevmek”, “O’na ihlâs, sadakat ve samimiyetle bağlanmak”, “arı, duru ve saf olmak” anlamlarına geldiği görülür. Buradaki saflık öyle saf ve duru olma hâlidir ki, kelimenin türediği köke doğru biraz gitmek, hadisin ifade ettiği duruluğu ve lezzeti insana güçlü bir hissiyatla tattırmaktadır. Arap dilbilimcisi el-Esmaî, “Arapçada saf bala ‘nâsih’ derler.” derken sanki samimiyetin bal kadar leziz olması gerektiğini anlatmak ister gibidir. Aynı şekilde içinde aldatma duygusu olmayan, kalbi halis kimselere nasûh denilmesi, Kur’an’ın, ihlâsla ve samimi olarak edilen tevbeleri “nasûh tevbesi” olarak anması bu samimiyetin derecesini göstermektedir.

Dördüncü hicrî asrın gözde hadisçisi Hattâbî’nin ifade ettiği gibi nasihat çok kapsamlı bir kelime olup Arap dilinde onu bir sözcükle izah etmek yeterli değildir. Memlükler devri hadisçilerinden Buhârî şârihi Bedrüddin el-Aynî ise, kelimeye farklı bir kökten yaklaşır. Arapçada kişinin aldığı kumaş parçasını bedenine uygun bir elbiseye dönüştürmesi, “nasaha” fiiliyle ifade edilir ve dikiş iğnesine “minsah” denir. İğnenin elbiseyi onarması gibi, kişi de nasihatleriyle kardeşinin kendisine çeki düzen vermesini sağlar. Yine ona göre “nasûh” kelimesinin içten ve samimi şekilde edilen tevbelere sıfat olması, âdeta günahlarla örselenen din elbisesinin, tevbe ile yeniden tamir edilmesi sebebiyledir.

Nasihat kelimesine ihlâs, samimiyet, içten ve gönülden bağlanmak anlamı verildiği takdirde, zıt anlamı; aldatmak, kandırmak ve ikiyüzlü davranmak (gıll ü gîş ve nifak) olur.

Hz. Ali (kv) Efendimizden rivâyet eden başja br hadisi şerif te yine samimiyet eksenlidir: “Müslümanın müslüman üzerinde altı hakkı vardır:Selâm verdiğinde selâmını almak, aksırdığında kendisine dua etmek, hastalandığında ziyaret etmek, davet ettiğinde icabet etmek, öldüğünde cenazesine iştirak etmek ve gıyabında ona karşı samimiyeti elden bırakmamak 

Nitekim Ma’kîl b. Yesâr’ın, “Allah herhangi bir kulunu bir topluma idareci yapar da o idareci halkını samimi bir şekilde kucaklamazsa (felem yuhithâ bi-nasîhatin), cennetin kokusunu bile alamayacaktır.” şeklinde naklettiği hadiste “nasihat” kelimesi samimiyet anlamında kullanılmış, aynı hadisin Sahîh-i Müslim ‘de yer alan tarikinde, “Allah bir kulunu bir toplumun başına getirir de o da halkını aldatarak ölürse, Allah cenneti ona haram kılar.” buyrularak nasihat kelimesinin zıt anlamının “aldatmak” olduğu ifade edilmiştir.

Destgîr-i münîrimiz Mevlânâ (ksa) Hazretleri de da bir şiirinde “Goft ed-dinu nasiha an Resûl —An nasihat der lugat zıdd-ı gulûl” (Dedi Peygamber, “Din nasihattir.”— Nasihat, lügatte hıyânetin zıddıdır) buyurarak samimiyet ve gönülden bağlılık demek olan nasihatin, aldatmanın zıddı olduğunu ifade etmiştir.

Allah Resûlü “Din samimiyettir.” dediğinde sahâbe-i kirâmın “Kimin için/kime karşı?” diye sorması, bu açıklamalardan sonra daha iyi anlaşılmaktadır. Allah Resûlü cevaben en başta bu samimiyetin Allah’a karşı olması gerektiğini belirtmiş, sonra sırasıyla Kitabı’na, Resûlü’ne, Müslümanların idarecilerine ve bütün Müslümanlara karşı olması gerektiğini söylemiştir.

Bazı hadis yorumcuları “Allah için olan samimiyeti, Allah’ın birliğine olan derin bir inançla ve halis bir niyetle Allah’a kulluk etmek,” diye açıklarken, Kitabı için samimiyeti “Onu tasdik ederek, onda emredilenleri lâyıkıyla yapmaya çalışmak ve yasaklanan hususlardan da kaçınmak.” şeklinde değerlendirmişlerdir. Allah Resûlü’ne karşı samimi olmak ise “Onun peygamberliğini kabul ederek emrine râm olmak, yasakladığı şeylerden uzaklaşmak.” olarak yorumlanmıştır. Müslümanların idarecilerine gösterilmesi gerektiği söylenen samimiyet, “Hakk’ın rızasına uygun tüm işlerde onlara karşı saygılı ve itaatkâr olmak” diye açıklanmıştır. Bütün Müslümanlara karşı samimi olmak ise, “Maslahat ve faydalarına olan hususlarda müminlerin rüşt ve kemal ile birbirlerine önayak olmaları.” şeklinde yorumlanmıştır. Dolayısıyla hadis-i şerifteki nasihat, bütün hayırlı davranışları kuşatmaktadır.

Tecrîd-i Sarîh isimli hadis kitabının çeviri ve şerhini yapan Cumhuriyet devri din âlimlerimizden Kâmil Miras, bu konuda şunları söylemektedir:

Lugaten nasihat, gönülden gıll ü gıyş çıkararak nasihat edilen kimsenin hayr ü saadetini samimiyetle arzu ve temenni etmektir. Bu mânâ kavlen nasihattır ki, örfümüzde bu suretle musta’meldir. Şeriat örfünde nasihat ise, yalnız kavlen bir hayırhâhlık değildir. Temîm-i Dârî’nin rivayet kerdeşi olan ‘Dinin kemâli hâssaten nasihattir.’ hadisindeki nasihat ef’âl-i hayriyyeye de şamildir. Her hayır söz ve her hayır iş nasihattir.

Din, bir yönüyle ibadet, bir yönüyle ahlâk, bir yönüyle de toplumsal hayatın maddî ve mânevî tüm cephelerini hedef alan insanî değerler manzumesidir. Dolayısıyla din, hayatın bireysel ve sosyal bütün yönlerini içine almaktadır. Buradaki ince nokta dinin nihaî hedefinin, insana her türlü tutum ve davranışta Allah’ın rızasını kazandırmayı hedeflediğidir.

Enfâl sûresinde gerçek müminlerin vasıfları zikredilirken ideal olan inanç; duygu, düşünce ve eylem olarak bir bütün hâlinde şu şekilde ele alınmaktadır: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten müminlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.”

Dinin yapılmasını istediği pek çok husus ya doğrudan kişinin ahlâklı bir birey hâline gelmesini sağlamakta ya da sonuçları bakımından ahlâkî davranış boyutuna hizmet etmektedir. Bu bakımdan İslâm dininin kendine has bir ahlâk görüşü ve sistemi olmadığını ileri sürmek mümkün değildir. “Tutumlu davranmak yaşamın, güzel ahlâk da dinin yarısıdır.”  hadisinde görüldüğü gibi, doğal bir biçimde Allah Resûlü, iman ve ameli birbirinden ayırmadığı gibi, iman ve ahlâkı da birbiriyle iç içe görmüştür. Hatta bazı rivayetlerde ahlâk “dinin kabı” olarak tanımlanmıştır.

Allah Resûlü, pek çok sözünde dini, doğrudan “ahlâk” olarak tanımlamaktadır. Hadislerde güzel ahlâk kavramının, doğrudan din veya iman ile ilişkilendirilmesinin sebebi, dinin insan ilişkilerini tanzim eden kurallar, erdemler ve faziletler boyutuna da sahip olmasıdır. Nitekim Allah Resûlü, kendisine yöneltilen “İmanın hangisi daha faziletlidir?” sorusuna “Güzel ahlâk.” cevabını vermiştir. Hatta bazı hadislerde İslâm ahlâkının yüksek umdeleri “dinin kendisi” ya da “dinin yarısı” olarak tavsif edilmiş, ahde vefa, temizlik ve cömertlik gibi ahlâkî erdemler doğrudan din ile tarif edilmiştir. Yine bir hadisinde Hz. Peygamber’in (sav) “Her dinin bir ahlâkı (karakteri, özü) vardır. İslâm’ın ahlâkı da hayâdır.”  buyurduğu nakledilmektedir.

Öte yandan “Kişi evlendiğinde dinin yarısını tamamlamış olur, öbür yarısında da takva (Allah’a karşı sorumluluk bilinci) sahibi olsun.” hadisinde de belirtildiği gibi takva, “dinin yarısı” olarak takdim edilmiştir. İnsanı yanlışa sürükleyebilecek, Allah’ı anmaktan ve hayırdan alıkoyacak faydasız (mâlâyânî ) işleri ve kendisinde ufak da olsa şüphe bulunan şeyleri terk etme hali olan verâ ise, “dinin başı” olarak ifade edilmiştir. Bir rivayette de kadim bir hastalık olarak ifade edilen kin ve hasedin, dinin kökünü kazıyan ahlâkî zaaflar olduğu belirtilmektedir.

Özünde tevhid, kolaylık ve samimiyet olan İslâm dini, Allah’a içten bağlılık ve hoşgörü ufkuyla insanoğluna kolaylıklar bahşederken, derin bir anlayış ve kavrayışı esas alan ilim çağrısı, hayâ, takva, verâ gibi erdemlerle yoğrulmuş ahlâk tasavvuru ve insanın olgunlaşmasını ve yücelmesini hedefleyen ibadetler manzumesiyle insanlığı her zaman vahyin aydınlığına davet etmekte ve böylece insanlığı kurtuluşa çağırmaktadır. Bu ıslah edici, güzelleştirici doğasına karşın din, özellikle İslâm, çağımızda olumsuz birtakım çağrışımlarla anılmaktadır. Özellikle medya aracılığıyla dinin yanlış veya eksik tanıtılması, din konusundaki yanlış algılamaları artırmaktadır.

Dini, düşünce biçimleri, yaşam tarzları ve maddî menfaatleriyle bağdaştırmayan kimi çevreler, geçmişte olduğu gibi bugün de dinin dayandığı metafizik değerlere sırt çevirmekte, zaman zaman alay, aşağılama yahut inkâr etme yoluyla onu mahkûm etmeye çalışmaktadırlar. Tarihte yaşanmış birtakım tatsız tecrübeleri veya dinin dar görüşlü (dini-dar) kimi taraftarlarını öne sürerek dini ve dine dair mefhumları şiddetle, vahşetle ve geri kalmışlıkla yan yana zikreden işbu maddeci yaklaşım, dine uzak olmakla çağdaşlık arasında bir paralellik görmektedir. Oysa bu düşüncenin insanlığa bir yarar getirmediği gibi, toplumları birçok problemle karşı karşıya bıraktığı, ahlâkî çöküntünün eşiğine gelmiş insana mânevî açmazdan başka bir şey sunamadığı ortadadır.

Mânevî açmazdan kurtulmak isteyen insanın sığınacağı yegâne barınak, insanın temiz fıtratını temsil eden, dinin müşfik özüdür. Bunu anlamak istemeyip dine karşı olumsuz tavır takınanlar geçmişte olduğu gibi bugün de vardır, yarın da olacaktır:

“Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz. O, Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir.”  [Tevbe:32-33]

Bu din kendisine düşmanlık besleyenlere üstün olmaya devam edecektir. Dine karşı duranlar ve onu terk edenler ise ona zarar veremezler.” [İbn Hanbel, V:100]

Öyleyse din nasîhattır, nasihat ise samîmîyettir.

İtimâdın ve kalbindeki temizliğin bu bilgi gibi olsun! Bu bilgi, yağmur suyuna benzeyen şerîat bilgisidir. Böyle davranmazsan kendine karşı samîmi davranmamış olursun. Ayrıca, zâtnda ve temizliğinde bu suyun kendisinden çıktığı yer gibi olursun, vesselâm

Zahîdâ dem urma aşktan kapuyu kakdın mı hiç
Sînen üzre âteş-i aşkı aceb yakdın mı hiç

Cezbe-i aşka düşüb geyib melâmet hırkasın
Hayret içre adını dîvaneye takdın mı hiç

Açılub mir’at-i kalbin nefsinin bed sûreti
Sen temâşâ eyleyüb âyineye bakdın mı hiç

Himmetî merd-i Hudâ’dan bir nasîhattir sana
Kavcağazın kurudub çakmakcığın çakdın mı hiç

Cevr-ü cefâyı görmeyen tatmayan, kemâl ehli olamaz. Kemâlât, hâdisât-ı kevnîyeyi ibretle müşâhede etmekle mümkün olur. Levha-i ibret, Allâh’ın nasîhatlerindendir.

Allah’ım, bizleri şükrünü çokça yapan, zikrini çokça eden ve nasîhatine uyan, tavsiyelerini gözeten samimi kullarından eyle.

İlâhî bendeni her dü cihandan bî-niyâz eyle
Fenâ mülkünde tâc-ı fakr ile gerden-firâz eyle
Sana vâsıl olan şehrâh-ı feyze sevk edip yâ Rab
Harîm-i kurb-ı vahdetde beni âgâh-ı râz eyle

%d blogcu bunu beğendi: