Şehrin Vâizi


O bakışı sana şehrin vâizi anlatamaz!

Cennet nimetleri, sadece maddî haz veren nesne ve olgulardan mı ibaret? Çeşit çeşit yiyeceklerden, meyvelerden, çeşit çeşit hûrilerden?…

Hurmalar ve huriler… yani bitmek bilmez bir iştahı, sona ermeyecek bir şehveti tatmin edecek sonsuz sayıda oyuncak!..

Bahçeler arasında, nehirler kenarında, birer mücevher kutusu gibi inşa edilmiş köşklerde sürekli yiyen, içen ve çiftleşen insanlar!.. Sonsuza değin… durmadan…

Hep oyun, hep eğlence…

Acep sonsuzluğun içinde yaşarken canlar sıkılmasın diye mi?

Kim bunlar?

Mü’minler! Hem de daha dünyadayken şehvetlerinin ve iştahlarının taleplerine yüz vermemiş müminler!

Mülkiyet ve cinsiyet sözkonusu oldukta, şeytanlarını bile alt etmeyi başarmış inanç adamları!

Dünyadayken, maddî hazları ellerinin tersiyle iten edeb ve ahlâk âbideleri!

Bu insanlar, onca sıkıntıyı, öte-dünyada bu nimetleri fazlasıyla elde etmek için çekmiş olabilirler mi?

Hz. Eyyub meselâ? Beden mülkündeki dertlerin ve çilelerin o cefakâr sultanı!

Ne dersiniz ey dostlar, bu hakikat elçisi, tebessümle katlandığı onca derdin, onca sıkıntının, onca cefanın karşılığını, şehvet ve iştah hislerinin tatmininden ibaret olarak mı tasavvur ve tahayyül etmiştir?

Tahmin edebilir misiniz, o mübarek insanın beklentisi neydi acaba? Arzusu, hayali, serabı?..

Muhteşem konaklarda, köşklerde kendisine sunulacak hurmalar ve hûriler mi?…

Yani ‘iştiha’nın ve ‘şehvet’in tatmini!

Bu mudur?

* * *

Bu tür sorulara niçin olumlu cevaplar vermeyelim? Niçin, ‘İnsan daha ne isteyebilir ki rabbinden?’ demeyelim?

Elbette insanların çoğu, ağır meşakkatlere ancak karşılığında elde edecekleri büyük ödüller için katlanırlar; tıpkı gün boyunca aç kalmış olan oruçlunun akşamleyin ulaşacağı mükellef bir iftar sofrasını hayal etmesi gibi.

Öyle ya, bu dünyada iştah ve şehvet duygularını tatmin edemeyenlerin öte-dünyada bu duygularını bol bol tatmin edecek olmalarında ne mahzur var?

Maddi çilelere maddi ödüller! Yani mükâfatlar da külfet ve meşakkatlerin cinsinden!

Böylelerinin marifeti, rabb’ul-âlemin’in (esma-i hüsnanın sahibinin) talimatı değil, sadece rabb-i hassının (bir tek ismin, bir tek sıfatın) telkinlerinden ibarettir. Kişi kendisinde tecelli eden bir tek ismi bilir ve o ismin sınırlarını genellikle aşamaz. Dünyası tek isimlik ise, cenneti de tek isimliktir!

İştiha’nın ve şehvet’in efendisini, zavallı kullar, âlemlerin efendisi sanırlar. Onlara iskeletlerini armağan eden Hak değil mi, onlar da Hakkı ister istemez sadece ‘iskeletlerin rabbi’ olarak görürler; bedenin rabbi… şehvet ve iştihanın rabbi… kendi cennetlerinin rabbi…

Esma’yı ne bilsinler, bildikleri kişisel dünyalarını istila eden o tek ‘isim’dir sadece.

* * *

Karşı mıyım bu zanlara? Tek ismin sınırlarına?

Hâşâ!.. Herkesin rabbi kendi zannıncadır, kendi makamınca, kendisini istilâ eden isim kadarınca.

İyi ama, hani nerede gönüllerin rabbi?

Dünyada armağan ettiği iskeletlerin rızkını veren Rahman, o iskeletlere öte-dünyada da rızkını verir!

Peki ama, hani gönüllerin rızkı nerede?

İşte fakirin itirazı tam da bu noktada. Mükâfatın, çilenin cinsinden olması gerektiğini kim söylüyor?

Bir düşünelim bakalım, gerçekten de oruçlunun ödülü, günün sonunda başına oturacağı mükellef bir sofra mıdır? Açlığının karşılığı, en nihayet midesinin dolması mıdır?

Şöyle de düşünebiliriz: Daha fazlasını elde etmek amacıyla kişinin kendisini bir süreliğine bazı nimetlerden mahrum etmesinde ne tür bir erdem vardır?

Cezalarda nasıl ‘kısasa kısas!’ yasası geçerliyse, acep mükâfatlarda da benzer bir yasa mı geçerli?

Gerçi böyle düşünmekte de bir beis yok! İşaret ettiğimiz gibi, insanların çoğu nezdinde mükâfatın türü kendi makamlarıncadır. Herkes mahrum olduğunu ister. İnsanoğlu, çokluk, mahrum olduğunun hayalini kurar!

İyi ama, siz hiç, sırf annesi üzülmesin diye dersini çalışan bir çocuk görmediniz mi?

Ya da babasının veya dedesinin hoşnutluğunu kazanmak için yaramazlıktan vazgeçen bir evlat, bir torun?

Sevgilinin bir bakışı için sabaha kadar pencere önünde donan bir âşık?

Ey dostlar, söyler misiniz, siz ne zamandan beri, Hakkın rızasını kazanmayı dünyanın hiçbir nimetine, hiçbir hazzına, hiçbir zevkine değişmeyecek dîvanelerin hikâyelerini dinlemekten kendinizi mahrum ediyorsunuz?

Sırf sevgilinin yüzünü görmek için, sırf onun hoşnutluğunu kazanmak için, iştah ve şehvet fırsatlarını tekmeleyen hak dostlarının hikâyelerini hakikaten bu kadar çabuk mu unuttunuz?

* * *

Avam, karnesinde göreceği not için çalışır. O karne sayesinde gireceği iş için… O iş vesilesiyle elde edeceği aş için… O aş sayesinde ulaşacağı maddî hazlar için…

Peki sonrası?

Avamın sonrası yoktur! Makamınca arar, makamınca bulur.

Sözümüz, malum zevklerin üzerinde, daha bilinmedik, duyulmadık nice zevklerin de olduğunu idrak edenlere/edeceklere…

Herkes elindekinden razıdır. Bu dünyada da, öte dünyada da.

Peki ben ne diyorum ey talib?

Şunu: Elini değil, gönlünü geniş tut! Aklını değil, muhayyileni! Eğer dilersen, görülemeyeni görebilir, erilemeyene erebilirsin.

Yârin bir anlık bakışına nâil olmak için, ömrünü, değil cennetin, cehennemin kapısında dahî tüketebilirsin.

Sorma boşuna, o bakışı sana şehrin vâizi anlatamaz! Sen o bakışı, o bakış için çıldırandan dinlemelisin! Yani, önce kendisine secde edebileceğin bir âşık bulmalısın!

Cennetin nimetleri için değil, cennetin sahibi için çıldıran bir âşık!..

Reklamlar

5 thoughts on “Şehrin Vâizi

  1. Bu aramak yok mu, kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu istek, engelleri kaldırır.

    Miraç’tan maksat dostu görmekti. Bu arada Arş da görüldü, melekler de.
    Allah diler ki, sen zahit olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin.Kör gibi O’nun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün yapışması diye buna derler işte!Aşk dâvaya benzer; cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa dâvayı kazanamazsın ki!

    İki deme, iki bilme, iki çağırma. Kulu, efendisinde yok olmuş bil!

    Allah’ın sanat yurdu da yokluktandır, hazinesi de. Sen, varlığa aldanmış kalmışsın; yokluk nedir, ne bileceksin?

    (Ey Muhammed!) bu fanî cihandaki körleri katar katar çek!

    Ey takvâ sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları makamına kadar götür!

    Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu gösterensin; âhir zamanın yasına neşesin sen!

  2. “Elbette insanların çoğu, ağır meşakkatlere ancak karşılığında elde edecekleri büyük ödüller için katlanırlar.”

    Allah isteyene veriyor. İsteyin ki vereyim diyen Rabbimiz değil mi?
    Demişsiniz ki, çekilen sıkıntının bedeli cennette bir huri bir hurma mı.

    Bu noktayı çok güzel değerlendirmişsiniz. Amacımız, gayemiz Allah rızası. O’nun aşkı öyle ki, en hassas yerinden sınava tabii tutar kulunu. “Ey kulum! Bana gel” dercesine…

    O’nun muhabbetini almak, O’nun aşkıyla yanmak ne büyük bir şereftir ki, rızası sonra gelir… O’nun aşkı öyle bir sarmalı ki ruhumu, aciz-ül azamlığımın dili kusurlu bilir O!… Hâlim arz edilmiş olarak gelmişsem kapına, aşkından aşka erdirirsin aşığını…

    Ki O’nun aşkına layık olmak bir mevzuu var. Allah… Allah… Hayy.. Hayy.. Hu.. Hu..

    Dedim ki, herşey SEN, herkes SEN…
    AŞK… Alemse, aşkından kül olup, tekrar var olan. Yokluğu varlığı bir olan.. Yani SEN olan..

    Aşkın Aşkın Aşkın…

    Hayy Allah…

    VesseLam

  3. allah razı olsun gönüllerimizin pasını temizliyor umutlarımızı yeşertiyorsunuz toparlayıp kendimize getiriyorsunuz

  4. Geri bildirim: Hoşça canlara « Eğer aşki seversen cân olasin

Söyleyecek sözüm var...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.