15. Mektup


15. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onbeşincisidir.

1mursidinmektuplari

İlm-i ilâhîsindeki muhabbeti rahmetiyle ihata edip bu rahmeti dahî ilmiyle setreyleyen, şeraitini, rıza-yı şerîfini tahsile muhkem bir kal’a eyleyen, kendisine tâlib olanlara cemâlini ikram edeceğini va’deyleyen, âlemlerin Rabbi Hak Allahu Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâ olsun. Muhabbet-i ezelînin muhatabı, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş, sırat-ı müstakimin bizzat kendisi, sıratullah, sâdık, musaddık, gelişi sıdk, kıyamı sıdk, oturuşu sıdk, kelâmı sıdk, gidişi sıdk, sâdıku’l-va’d Efendimiz Hazretleri’ne sonsuz salât ü selâm olsun. Cenâb-ı Hakk’ın dergâh-ı mecd-i ulûhiyetinde kabul olunan salât ü selâmlardan, âline, ezvâcına, ashabına, etba’ına ve onu tasdik eden cümle ehl-i îmâna dahî va’dedilen ecr-i nâmütenahîden taksîm-i sübhânî ile ikram olunsun.

Hakk’a ibadette kâim, halka hizmette dâim, gönlümün muhatabı, sohbetlerimizin neş’esi İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk’ın selâmı üzerine olsun.

Evlâdım, afiyet haberlerinden ve hizmet gayretlerinden haberdar olup ziyadesiyle memnun olmaktayım. Cenâb-ı Hakk seni sırat-ı müstakiminde sabit kadem eylesin. Bizleri kendi nefislerimize tâbi olmaktan muhafaza eylesin.

Muhterem İhsan Efendi oğlum, hizmetin gayet de güç olduğunu betahsis insana hizmet etmenin gayet nazik bir iş olduğunu fakirin ılefaatle ikazından bildiğin gibi artık bizzat müşahede ederek bu zorluklan farkediyorsun. Bu öyle bir tiryakiliktir ki hizmet ederken çektiğin meşakkatler -hâşâ Cenâb-ı Hakk’ın hizmetinde meşakkat yoktur amma- insanlarla meşgul olmak ve dâimâ onların eziyetlerine  ma’rûz kalmak her ne kadar Hak’tan gayrı olmasa da halkın kişiye verdiği eziyetlerdir. Hizmete tiryaki olanlar için bu nev’î meşakkatler senin hizmete duyduğun iştiyakı arttırır. Bu artış inatlaşmaktan yahut gadaptan mütevellit gayret değildir. Tam tersine kişi nefsinin tuzaklarından kurtulmanın ve ülfet ettiği halkın kabasından kurtulur. İhlâs üzere bulunmasını etraftan gördüğü eziyetler sağlar, vesile olur. Allah için hizmet eder ve insanların iltifatına, rağbetine, kıymet değer bilmesine bakmaz. Bu hal üzere mücahede ederken Cenâb-ı Hakk o kimseye bazı tadlar verir. Bu zevkle meşgul olan derviş, ne acı sözlere, ne irfansızca hareketlere aldırış eder. Burada da kalmaz. Öyle bir hale gelir ki, Hakk’ın râzı olduğu sözlerden gayrisini işitemez, Hak muhabbetinin zahir olmadığı fiileri göremez hale gelir. Sen dışarıdan baktığında böyle hizmet eden zâtları çok büyük külfet ve eziyet çekiyor görsen de kalbleriyle kalıplarını ayırdıkları için zahirî meşakkatin onlara teması bile olmaz. Üzücü hâdiseler ve nankörlükler onlara dokunamaz bile. Zaten Allah için hizmet etmenin en bâriz husûsiyetlerinden biri de budur. Her ne eziyet görürse görsün, iftiraya, sû-i zanna ma’rûz kalırsa kalsın, Allah Teâlâ’nın îmânını rüşde ulaştırdığı ve ihsan zevkiyle îmânını yaşayan kişi asla koyup gitmez, hatta hizmetleri daha âli ve daha şâmil olur. Evvelce söylemiş idim, İmam Ali Efendimiz’e demişler ki: “Sana falan oğlu falan suikastta bulunacak, senin için pek iyi şeyler düşünmüyor. Kötülük yapmasından korkuyoruz.” Cenâb-ı Şâh-ı Velî cevâben; “Bu mümkün değildir. Zîrâ o kişiyi tanımıyorum ve kendisine hiçbir hizmetim olmadı.” buyurmuş. Hak Teâlâ kendisi için yapılan ibadet ve taatta gayûrdur. Ecrini bizzat kendisi vermek ister ve o niyetin ihlâsını fiilen ve halen cümle mahlûkatına göstermek ve onları şâhid tutmak murâd eder. Bu sebebden hizmet ehli olan zevât dâimâ kınanır, sû-i zanna ma’rûz kalır. Hak ve hakikate müştak olanlar bu nev’î hallerden aşkları tazelenmiş olarak çıkarlar. Yani kürbleri(sıkmtıları) ferece(kurtuluşa, hayırlı neticeye), dereceleri de âli dereceye vâsıl olur(Sıkıntılardan kurtulup rahatlığa kavuşurlar, mânevi dereceleri daha yüksek derecelere kavuşturulur.)

Maalesef hizmet ehline ve irfan yolundaki mürşidlere, hiçbir ilmi olmayan kişilerden ziyâde kendisini ilim ehli zannedenler tarafından tecavüzde bulunulur. Bunların bir kısmı şeriatın zahirinde, bir kısmı da tarikatın zâhirinde kalmış ham ervahtır(Kemâli idrak edemeyen kişilerdir.).

İhsan Efendi oğlum, fakır burada hizmet edenler kınanır, bu, dünya kurulalı beri bilemediğimiz hikmete mebni bir durumdur dedik amma, hizmet hizmet olacak. Hizmet ediyorum davâsıyla ilimden, zikirden, ferasetten yoksun, bid’at i’tikad yani sapık düşüncelerle meşgul adamların yaptığı işlere hizmet denilmez. Hizmetin tasdiki şeriat çerçevesindedir. Tarikat zaten şeriatın içerisindeki çerçevedir. Yoksa bizim burada söylediğimiz mânâyı gafil kişiler ve hizmet ediyorum derken ümmet-i Muhammed’i ifsad eden hezereler kendilerine senet olarak kabul etmesin. Ayrıca bu söylediğimizden, fitneye ve fesada sebeb olacak ameller takdir ediliyor zannedilmesin. Hak Teâlâ cümle mahlûkatımn her an hizmetini görmekte. Amma bak hiç patırtı gürültü oluyor mu? Zahiren hizmeti görsek de Rabbü’l-âlemîn dahî hizmetini âdetâ perdeliyor. Dolayısıyla hem şeriatın hem tarikatın hem de halk nazarında câri olan âdetin ifsad olunmadan yürümesi îcab eder. Şimdi hizmet edenlerin tenkid ve tecavüze ma’rûz kaldıkları mevzu’una dönersek, karışıklığa meydan vermemesi için âlim mes’elesini açalım. Zîrâ dedik ki, ilim ehli olduğunu zanneden kişilerin fitne çıkarması ve hizmete mâni olması akıl karıştırabilir. Evlâdım ulemâ nâmmdaki(âlimler diye isimlendirilen) kişiler iki nev’îdir. Bir kısmı “ulemâ-yı muhakkikindir” ki bu zevât îmân ve İslâm’ın sancaktarı, kullara hakîkî ilmin râhını gösteren âriflerdir. Hakikatten ve muhabbet-i ilâhîyeden haberdar olduklarından hatta bu hakîkî ilme âşinâ kılındıklarından dolayı Hak üzre konuşurlar, Hak’la bilirler, Hak’la söylerler, Hak üzre giderler. Hakk’ı kâim kılmak için gayret eder, hak ve hukuku hakça taksim ederler. Aradan kendilerini çıkarırlar Cenâb-ı Hakk da bu sebebden onları hep Hak’ta Hak üzre kâim kılar. Cenâb-ı Hakk bu âlimleri İslâm cemaatinde dâimâ kâim eylesin. Sıhhat ve afiyetle başımızda dâim eylesin. Böyle âlimlerin ölümü âlemlerin ölümü gibidir. Bu nev’î zâtlar ümmet-i Muhammed üzerinde belalara ve musibetlere kalkan gibi olup ümmet için rahmettir. Zâhirdeki celâlleri bâtınlarmdaki cemâli muhafaza içindir. Muhakkak her devirde böyle âlim zâtlar vardır. İkinci nev’î ilimle meşgul olan zümreye ulemâ-yı rüsûm denir(işin resminde kalan, mânâya dayalı metinleri, mânâsından uzak olarak bilgi yüklenenler). Ulemâ-yı rüsûm diye şol kimselere denilir ki, mânâ ilmiyle meşgul oldukları halde mânâdan bihaberdirler. Adı üzerinde, işin resminde kalan kişilerdir. Ulemâ-yı rüsûm hakkında tafsilatla bahsetmek sadece sadrımıza darlık getirir. Bu sebebden uzun uzun anlatmayacağız. Lâkin, kendilerini ulemâ diye tanıtan bu kişiler ilimden ne kadar mahrum olduklarını hakikat ve mânâ sahasına girince gösterirler. Derler ya cahil cesur olur diye, işte bu sebebden ilmin bile kâfi gelmediği müşahede, mânâ ve muhabbet gibi husûsî hallerin bulunması gerektiği mevzu’larda tam bir cahil cesareti gösterirler. Bunlardan bazıları ne kadar tarikat varsa inkâr edip, akıl erdiremedikleri bu mevzu’da da cehaletlerini cesaretle göstermişlerdir.

Evlâdım İhsan Efendi, âgâh ol, sözlerimi dikkatlice dinle, satırları yazarken seni karşımda görür gibi yazıyor hatta konuşuyorum. Sonradan satırları tashih bile etmiyorum. Mektûbumu hitab gibi kabul eyle. Satırlardan çıkart, sadır sadıra olacak şekilde sana hitab eden kişiyi dinlercesine oku ve idrak eyle. Mektûbun dibâcesinde(baş kısmında) dua meyânında(bölümünde, arasında) zikrettiğim gibi Cenâb-ı Hakk bu âlemi muhabbet üzre yaratmıştır. Bu muhabbetini rahmetiyle kuşatmış ve örtmüştür. Bu rahmeti de ilm-i ilâhîyesiyle ihâta edip o ilimde rahmetini saklamıştır. İlim tek başına maksûd ve matlûb değildir. Olamaz da. Rahmetin ve o rahmet içindeki muhabbetin ilimle birleşmesi lâzımdır. Eğer kişi hakîkî ilim tahsilinde bulunduysa muhakkak rahmetten ve muhabbetten nasîbdâr olur. Çünkü kâinat böyle vücûda gelmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk’m bir meşiyet-i ilâhîsidir(Kâinat nizamına yerleştirdiği kaidedir, murâdıdır.). Şimdi, ilmi matlûb ve maksûd olarak görenler bu idraksizliklerinden dolayı rahmetinden istifade edemedikleri gibi bu mahrumiyetleri onları aşktan da bihaber olmaya sevketmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk’ın sahih ve temiz niyetle ilmi taleb etmeyenlere mâni olması için halkeylediği perdedir. Binâenaleyh maksûdu ve matlûbu Hak Teâlâ olmayanlar bu perdeye ve bu perdenin tuzaklarına takılır kalırlar. Hak Teâlâ mahrem ilmine namahremi sokmaz. Şirkte olanlar, benlik davası güdenler, ilmin kabuğunda ve tad alamadıkları perdelerinde dolanıp dururlar, hakikati bulduk zannıyla kapının dışında kalırlar. Yani, hâşâ, Erhamu’r-rahimîn olan Allah Teâlâ onları saptırmamıştır. Kendileri ilmi taleblerindeki niyet bozukluğunun musibetine uğrayarak lâyıklarını bulmuşlardır. Yani kendileri taleb etmişler de böyle olmuşlardır. Ettikleri kendilerin- dendir. Çünkü Allah ilmi isteyene verir. Amma ne için isterse onun için verir. Sonra da hesabını alır, fâideli ilimle meşgul olan bekâya erişir, rahmete ve muhabbete nâil olur, kurbiyyet sahasında dem sürer. Diğeri de helâk olup fenâ derekelerinde nefsanî zevkinin tahsilatıyla muazzeb olur.

Şeriat ve ilim alâkasına gelince. Şu kadarını ifade edeyim ki, ilim Allah Teâlâ’nın din ve dünyada hâkim kıldığı şerîatidir. Allah Teâlâ rahmetini ilmiyle kuşattığı gibi rahmeten-li’l- âlemîn olan Fahr-i âlem Efendimiz’i dahî şerîatıyla kuşatmış ve o rahmet membaına şeriatı bir mahfaza yapmıştır. Cümle mânâ ve muhabbet bu şeriatın içerisinde dercedilmiş, saklanmıştır. Kavl-i Muhammedi olan şeriatı yegâne maksûd ve matlûb zannedenler meyvenin kabuğunu yiyip de meyveyi yedim zannedenlerden farksızdır. Elmanın dışındaki kabuk olmasa onun elma olduğunu anlamaz, yahut o meyveyi muhafaza edemezsin. Amma o elma meyvesini yemekten murâd kabuğunu yemek midir? İşte zahir ulemâ yani ulemâ-yı rüsûm zâhirde kaldıkları müddetçe kabalıkları artar, kabuk hakkındaki ilimleri, asıl maksûdu bilemediklerinden hakikati görmelerine perde olur. Bunlar tarikatı inkâr etse ne olur etmese ne olur. Amma şu bâriz bir hakikattir ki, tarikatı inkâr eden bu kimselerin gidişatı da aslında bir tarikattır. Küfür de bir yol değil midir? Sadece zâhiri kabul ederiz demek bir yol değil midir? Ayân oldu beyân oldu ki sofiler mânâ üzre gider, mânâsızlar da kendilerine göre yol tutarlar. Zahirini ve bâtınını içine almış, özünde muhabbet olan yolların hepsi Hak ve hakikat yoludur, tarîkat-ı Muhammedi’dir. “Zâhir gerekmez, bâtın lâzımdır.” demek yahut “Zahir kâfidir, bâtın ile alâkadar olunmaz.” demek bâtıldır. Böyle yol tutanlar ayrılık tarîkinde cahil cesaretiyle sülük etmektedir. “Cenâb-ı Hakk’ın şeriatı kâfidir, kavl-i Muhammedi bize yeter.” diyen kişi eğer bu sözüyle şeriatın her şeyi câmî’ olduğunu idrak etmiş ve içinde saklı olan mânâyı farkederek bu sözü söylemiş ise doğru söylemiştir, sırat-ı müstakim üzeredir, bir tarîke zâhiren intisab etmese de sofi mesleğindendir, vesselâm. Âşık Yunus’un “Şeriat, tarikat yoldur varana. Hakîkat, ma’rifet andan içeru.” sözü bu mevzu’u ne güzel özetlemiştir. Şeriat tüm hikmetlerin ve halin sırlarını içinde barındıran, âdetâ Cenâb-ı Hakk’ın mânâlar üzerine giydirdiği libastır. İç içe olan ve her içte ayrı güzellikleri saklayan bu elbise seyr u sülûkun safhalarında sâlike müşahede ettirilerek tâlim edilir. Yani kalıbında kalmak makbul olmadığı gibi usûle uygun yürümemek de mezmûmdur (çirkin görülmüştür).

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, her kul cennete ve cemâle mazhar olabilmek için Allah’ın rızasına muhtaçtır. Cenâb-ı Hakk’ın rızası olmadan hiçbir kul bu ulvî derecelere erişemez. Hatta Efendimiz (sav)’e Ashâb-ı kirâm “Siz de mi Allah’ın rızasına muhtaçsınız?” diye suâl ettiklerinde Efendimiz^) “Evet, ben dahî Allah’ın rızasıyla cennete gireceğim.” buyurarak rızayı şerifin ehemmiyetine işarette bulunmuştur. Cenâb-ı Hakk rızasını ve gadabını zahirî amellerin altında saklamıştır. Hangi amelden razı olacağını yahut kişinin hangi ameli işlerse rızaya kavuşacağını bu âlemde setreylemiştir. Kişi çok küçük zannettiği bir günahtan dolayı ebedî azaba yahut huzurdan uzaklaşmaya ma’rûz kalabilir. Aynı şekilde sevabı küçük zannedilen bir ameli işlemekle bu rızayı tahsil ederek cennete ve cemâlullaha yol bulabilir. Evlâdım, dikkat et, âgâh ol. Bir mü’min güzel amellerin hiçbirisini küçük görmediği gibi, çirkin fiillerin de hiçbirisini küçük görmez. Görmez değil göremez. Böyle bir ihtiyarı(seçim hakkı) yoktur. Çünkü hangi amelle rızaya kavuşacak, hangi amelle rızadan uzaklaşacak bunu bilemez ki? İşte şimdi anlatabildim mi cahil cesur olur sözünün ne mânâya geldiğini? Allah’ın ilmiyle kuşatıldığını farkeden, kendi acziyetini idrak eden kişi, bu hususta kendi bildiği gibi indî görüşüyle(kendince bildiği şekliyle) hareket edebilir mi? Takvanın asgarî bulunması gereken kısmı bu sahada kendisini gösterir. Mü’min kişi yanlış yaparım diye korkar. Güzel bir amel gördüğü zaman da hemen onu öğrenir ve hayatına tatbik eder. Küçük günah büyük günah diye tertip edilen mevzu’lar, cezalarına göre söylenilmiş vasıflardır. Meselâ içki içmek büyük günahtır, niçün? Hapis cezası ve dayak vardır. Daha başka birçok müeyyidesi vardır. Peki gıybet etmek? Küçük günah sayabilir misin? Evet, gıybet eden kişi hareketiyle bile bu gıybeti yapsa kalkıp da kendisine hapis cezası verilmez, sopa atılmaz. Amma gıybet Efendimiz’in beyânı üzre “zinadan şiddetli” bir günahtır. Ve sonra belki de rızâdan bu fiille uzaklaşacağız. Bilemeyiz ki. Evlâdım, günah Hak Teâlâ ile aranı açan her şeye denir. Bu zaviyeden bakarsan küçük günah, büyük günah diye bir şey yoktur. Âdâb-ı muaşeret ve cemiyetlerin nizamı için böyle tasnif edilmiştir. Maksûdu ve matlûbu Allah olanlar için her güzel amel makbul, her kötü amel mezmûmdur vesselam.

Evlâdım İhsan Efendi, zahiren tarikata dâhil olup da bir de bu tarîk içerisinde ham sofular ve zâhidler vardır. Kendilerince mânâ üzere sülük ederler. Kendi benliklerinden ve hayvanlıklarından geçemediklerinden, mürşidlerinin irfanına eremeyip sadece zâhir bazı ahlâkla derviş olduklarını zannettiklerinden hizmet ehli bunlardan çok eziyet görür. Çünkü hizmet Hak için yapıldığından Hakk’ın kâim olmasını beraberinde getirir. Hak yolda bulunduğunu iddia eden hizmetlerle âşikâr olan hakkı ya kabul etmek veya karşısında boynunu vermek zorunda kalır. Hak kâim olmak ister. Buna kimse mâni olamaz. Kalıplarını tarikata sokup kalblerini dışarıda bırakan bu zavallılar, Hak ve hakîkate düşman olarak yaşarlar.

Necâsetten taharet ayrı bir mes’ele, hadesten taharet ayrı bir taharet şekli ve mes’elesidir. Bu gizli şirk ehli gafletlerini ve yanlış bildikleri âdetleri tasavvuf zannedip yolun hakikatine hizmet edenlerle çekişip dururlar. Evlâdım, az evvel arzettiğim gibi bilmeyen adam ilimle karşılaştığı vakit insafı varsa boynunu büker oturur. Kabul etmese de itiraz etmez. Amma bir de cehaletin derinleşmiş şekli vardır ki biliyorum zannında olan kişilerde zuhûr eder. O sebebden ilmin zâhirinde kalan ve tasavvuf terbiyesinin kabuğuyla meşgul olanlar bu mânâyı fehmedemedikleri gibi mânâ ilmine ve erlerine düşmanlıkta bulunurlar. Mektûbunda yazdığın durumun tefsiri bundan ibarettir. Şimdi sana düşen dâima şemme-i Muhammedi’yi duy, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına tiryaki ol. Bu kimselerin yaptığı şeyleri değil, kendi yaptığın hizmetleri yok bil. Hizmetinde ne nefsinin nişanı ne de varlığının eseri olsun. Aradan çıkıver. Gizli gizli yollardan yârinle vuslat demlerini sür, kalbin safada olsun. Kalbine ikinci bir dost muhabbet ehlini bile koyman câiz değilken ağyarı ve düşmanı sakın kalbine sokma. Yeri geldiğinde münasib şekliyle zâlimleri de yerine oturt. Haddini bildir. Amma bunu yaparken de nefsini ara yere koyma. Hak’la gör, Hak’la konuş, hak ve hukuku muhafaza et Hakk’ı kâim kıl. Benliğini kâim kılma. Hak sende otursun, sen de hep Hak’la kâim ol. Cenâb-ı Hakk ihlâsını ziyâde eylesin. Kendi ihlâsından sana giydirsin. Seni ibâdât ü taata ve hizmete mahkûm eylesin ve bu hizmetlerden zevk-i manevî ve muhabbet-i ilâhî ihsan eylesin. Seni insanların ve cümle mahlûkatm şerrinden muhafaza eylesin. Senin şerli halinden de cümle mahlûkatı ve insanları muhafaza eylesin. Şerri hayra, seyyiâtı hasenâta, cümle ahvâli de ahsenü’l-hale dönüşen bahtlı kullarından eylesin. Âmin.

Vesselâmun ale’l-mürselîn. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn. Selâm sizin ve hidayete tâbi olanların üzerine olsun.

16. mektupta görüşmek üzere …

Reklamlar

2 thoughts on “15. Mektup

  1. Hak ile soluk alan Hak için düşünen Hak için yaşayan Hak için gören Hak için seslenen Hak için adım atan her yol her an her doğum her ölüm her sonsuzluk her bilinmez Hak ile şereflenen hiç Hak’tan kopamayan hep Hak Hak Hak diye tutuşan alim sınıfı başımızdan eksik olmasın inşallah yine Hak Hak Hak diye tutuşan herşey hep bizi bulsun sizi bulsun cümlemizi bulsun hiç Hak ‘tan cayamasın kopamasın şu yürekler Hak cümlemizden razı olsun

  2. Ey eşi, benzeri olamayan Mevlamız, mademki bu sözü kulağımıza küpe yaptın, ihsanda bulun, bu sözleri bol bol saç! Kulağımızı tut, bizi o sarhoşların halis şarabını içtikleri meclise çek, oraya götür. Madem ki bize bundan bir koku duyurdun, Ey Mevlamız, o tulumun ağzını kapama. Ey kendisine sığınılan Allah’ım, ey kendisinden imdat istenen Rab, esirgeme, ihsan et de erkek, kadın herkes, senin şarabından içsin! Ey duaları duadan önce duyan, muratları istenmeden veren Allah, gönüle her an yüzlerce kapı açarsın. [Hz. Pîr Mevlânâ]

Söyleyecek sözüm var...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.