Ne yatarsın eyâ tâlib-i cânan


Ey (özlem duyanlara yakın olan) dost,
Az bir kısmı müstesna geceleyin kâim ol  
[Müzzemmil:2]  

Çağırdı beni uykuda bir hâtif-i esrar,
Dur yatma, ne yatarsın eyâ tâlib-i cânan


Ten tuzaktır ruhumuz av böylece
Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece
Ayrılıp ruhlar kafesten böylece
Kurtulup serbest olurlar her gece

Bilmem kaç gecedir bir alarm kurulu saatimizde, hem uyandırsın diye aşığın “Dursun dilesin vakt-i seher geçmeye pazar…” dediği saatlerde. Bir de isim verdiler fakirini uyanık kılacak sese: “Hor hor uyurken Mısrî’yi basınız, ol vakit asınız!”

Gerçi şu geçip gitmekte olan kudsî nağmeyi can kulağıyla bir dinleseniz, namenin geri kalanı okumaya hacet kalmaz amma belki yükselir diye her bir cümleden ahımız, ahdimiz üzre biz yine düştük yolumuz gözlendiği satırlara…

Anar anar uyku girmez gözlere,
Bakar ağlar dosttan kalan izlere!

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

İşit ey yaman huylu! Uyuyan gafil, gafil olan da mahcubtur…
Ah be dedem bıraksaydın da halk şerrimizden emin olup rahat bir nefes alsaydı! Hani Hazret-i Peygamber(sav) buyurmamış mıydı: “Şu üç kişiden kalem kaldırıldı: (kalem onların aleyhinde bir şey yazmaz) Uyanana kadar uyuyandan, büluğ çağına erene kadar çocuktan, kendine gelene kadar deliden” Ne yapalım iradeyi kullanmaya elimiz ulaşmaz uykuda. Murat ve arzulardan nefs azl edilmiştir uykuda. Dili tutulmuştur, onun için dava ve iddia sahibi değildir, yalan ve gıybetten aciz kaldık uykuda, tüm günahlardan ilgisi kesilmiştir sonra.

Bir de devamı olsa gerek ez-cümle: İbn-i Abbas hazretleri’nden (r.a) dinle: “İblis için günahkarın uyumasından daha zor bir şey yoktur. Günahkar kişi uyuyunca şeytan şöyle der: – Şu adam ne zaman uyanacak da Allah’a asi olacak!” 

Madem öyle uykunun âdabından bahsetseniz…

İmdi derviş için uyumada şart olan şudur: Uyku iyice bastırdığında, uykusunun başında kendini ömrünün sonunda bilir. Günahlardan tövbe eder. Hasımlarını râzı ve hoşnut eder. Güzelce tahâret yapar (mezarda imiş gibi) yüzünü kıbleye döndürerek ve sağ tarafı üzerine yatarak uyumadan gönül diliyle niyaza durur: “Senin adınla ey Rabbim, yanımı yere koydum, yine senin yardımınla kaldırırım. Şimdi mihman olmak vaktidir. Eğer ruhumu alıkoyarsan rahmet et, eğer salıverirsen güzel kulların gibi muhafaze eyle. Ya Rabbi beni en hoşlandığın bir vakitte uyandır. Kusurlarımı örten örtünü üzerimden kaldırma…” Artık dünyâya âit işleri düzelmiştir. İslâm nîmetinden dolayı Allah’a şükreder. (Sâğ sâlim) uyanması hâlinde, günahların semtine uğramıyacağına söz verir.  

Bu bedenin de biz de hakkı yok mu dedem?
Nefs, cevheri topraktır. Madem, insan topraktan yaratılmıştır elbet uykudan tad alır, ondan uzak düşünülemez. Dibe çökmek toprağın sıfatı olduğu için tembellik, gevşeklik, uyuşukluk ve uyku hali de insana tabiat olmuştur. Hâsılı nefsine uykudan hakkını veresin fakat ondan haz almasına engel olasın ey can… Madem ahlak-ı rezileden, hayvan sıfatlardan ulvi sıfatlara, ahlak-ı hamideye sefer üzredir derviş, vakti geldiğinde uykuyu bir yana bırakarak gaflet ve uyuşukluk sıfatlarından kurtulasın, gizli gizli…

Öyle dediniz ya bir türkü geldi aklımıza, gönül dağı namında:

Seher vakti garip bülbül öterken
Kipriklerin oku cana batarken
Cümle alem uykusunda yatarken
Kimseler görmeden gel gizli gizli

Hakikat bir… Sen gözünü uykuya yumduğunda kirpiklerin cana batıyor, ruhun inciniyor demek ki gözü açıp gönlü uyanık kılmak gerek…

Bir de uyurken dahi uyanık olanlar var değil mi?
Şu dünyada baş gözü açık, fakat gönül gözü uykuda nice kişiler vardır. Gönlü uyanık olan kişi, baş gözünü kapasa bile ona yüzlerce basîret gözü açılır. Eğer sen gönül ehli değilsen, uyanık ol, daima uyanık bulun da, Allah’tan gönül iste; bunun için çalış, çabala! Eğer gönlün uyanık ise korkma! Baş gözü ile uyumaya bak, bir hoşça uyu! Artık senin gözünün önünden ne yedi kat kaybolur, ne de altı yön! Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Benim gözlerim uyur, ama gönlüm hiçbir uykuya dalmaz!”  Bekçi uyumuş, yâni baş gözü uykuya dalmış, ama pâdişah, yâni gönül uyanık ya, sen ona bak! Gönül gözü açık olduğu hâlde uyuyanlara canım fedâ olsun! Ey mânâ eri, gönül uyanıklığını anlatsak, binlerce kitaba sığmaz!

“Uyku ölümün kardeşidir” manasına bir hadis-i şerif olsa gerek.
Uykuda gösterilen manaya rüya dersek, “insanlar uykudadır ölünce uyanırlar” fehvasında uykudan uyanıp sırra erenler, bu fâni aleme “rüyâ” demişler.  

Bir varmış bir yokmuş, meğer bir rüyaymış yani…
Vaktiyle Attâr’dan işitmiştik. Ebû Bekir Şiblî (ra), bir gün yolda giderken buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuk görür. Şiblî, bu cevizi onlardan alıp:

“–Biraz sabredin de bu cevizi ikinize paylaştırayım!..” der.

Sonra cevizi kırar, fakat cevizin içi boş çıkar. Tam o sırada:
“–Eğer gerçekten paylaştırıp kısmet dağıtan biriysen, şimdi bunu taksim etsene!” diye bir nidâ gelir. Şiblî mahcub olur ve: “–Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz ve kuru bir «hiç» içinmiş!…” der.

Bak işte uğruna nice kavgaların yaşandığı dünya nîmetleri de, hakîkatte içi boş bir ceviz gibidir. İnsan, fânî hayat uykusundan ecel îkâzıyla uyanınca, onun ne kadar kısa, geçici ve boş olduğunu anlayacaktır. Bu fânî âlemde bir hiç uğruna katlandığı meşakkatler için pişman olacaktır. Kabirde pişman olunacak şeyler için dünyada insanların âdeta birbirlerini yemeleri, ne hazin bir aldanıştır!

Senin aşkın, çorak toprağı gül bahçesi haline getirdi. Dalgan, buluta benzeyen gözü, inciler saçar bir hale koydu. Şerabımızı çoğalt, bize çokça sun! Uykumuzu da tut, bağla, artık bize gelmesin çünkü, uykuya dalan kişinin, gecenin güzelliğinden, feyzinden hiç haberi olur mu? Söz uzadı, mana dağıldı, Can sâkisi kadehimize o şerabtan sunsa da denize dalsak…

Aman dedem mübarek Cuma günü sen ne dersin öyle.

Ey can sakîsi! Kadehi, yıllanmış eski şerab ile doldur da bize sun!… O şerab gönlün yolunu keser, insanı fanî güzellere, görüntüleri yok olan varlıklara gönül vermekten kurtarır, din yoluna düşürür, Hakk’a kılavuzluk eder. O şerab, herkesin bildiği üzüm şerabı da değildir. O şerab kaynağını gönülden alır, gelir ruhla karışır, coşar köpürür. Can şerabı olur. Her şeyde Hakk’ın kudretini gören, Hakk’ın sanatını müşahede eden aşıkın gözü o şerabla mahmurlaşır. Herkesin bildiği üzüm şerabı İsa(as) ümmetinindir. Mansur şerabı da Muhammed(sav) ümmetine mahsustur. Bu şerabın kadehi de ayılması da yoktur. Kadehsiz içilir. Üzüm şerabından mahzenlerde küpler dolusu vardır. Bu şerabtan da küpler olusu var. Var ama bu küpü kırmadıkça, yani bedene ait nefsanî duygulardan geçmedikçe, Mansur şerabını tadamazsın. Üzüm şerabının bir damlası bile seni senden alır, bütün işlerini altına döndürür benim şu altına benzeyen kadehe canım feda olsun… Mansur şerabı üzüm sarabı gibi herkese her zaman sunulmaz. Mansur şerabı ancak ,yatağını, yastığını devşirip kaldıran, gecesini uyku ile öldürmeyen Hakk asıklarına seher vaktinde sunulur. [Hz. Pir Mevlana] 

Sen bir de dua istersin mektubun sonunda ama o işi ehline bırakıp mucibince amel eyleyenin can özüne, aslına ve nesline rahmet okuyalım…

Yâ Rabb! Bir taraftan istirâhat iklîmiyle bedeni, diğer taraftan vuslat ve rahmet iklîmiyle rûhu engin ve müstesnâ bir lâhûtî huzûra kavuşturan geceleri kulluk vecdi içinde geçirebilmeyi nasîb eyle! Bir gece hükmünde olan şu dünyâdan bizleri de Sen’in rızâna ermiş bir âşık-ı sâdık olarak âhıret sabâhına ulaştır ve vuslatının lezzeti ile mütelezziz eyle!

Reklamlar

2 thoughts on “Ne yatarsın eyâ tâlib-i cânan

  1. fevakalede efendim, mest ettiniz yine fâkirinizi..

    “her seher var bab-ı lûtfa vird-i subhiyye ile,
    ref’ olur perde gönülden sırr-ı zikrullah ile.”

    ne diyelim, yapabilene aşk’olsun…Hu!

Söyleyecek sözüm var...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.