Ambarda fare yok zannından sakın


Mimar ev yapmak için boş arsa arar. Marangoz ahşap işi yapmak için ham tahta arar. Saka su satmak için susuz ev arar. Yokluğa dikkat et, onda çok hikmetler var. [Hz. Pir-i Destgir-i Münir Mevlanâ]

Değerli üstâd Profesör Ali Nihad Tarlan, birazdan beyitler paylaşacağımız Mesnevî’nin mâhiyetini şu cümleleriyle pek güzel anlatıyor:

“Mesnevî’ye “Ma’z-ı Kur’ân” yani Kur’ân-ı Kerim’in içi ve özü derler. Eğer böyle bir teşbihe cevâz verilirse Kur’an bir gül bahçesi, Mesnevî ise gül yağıdır. Gül yağında, gülün şekli, zerâfeti, harikulâde tenasüp ve ahengi yoktur. Fakat onun ruhu vardır. Birincisi Tanrı, ikincisi kul işidir. Gül şekil ile ruhtur. Gül yağı yalnız ruhtur. Birkaç damla gül yağında bir gülistânın mucizesini görebilecek gözler, onun üzerine eğilebilirler.”

Bir demetçik de olsa bu uçsuz bucaksız güzel bahçeden derlediğimiz birkaç gülü sunmak niyetindeyiz.

371-375mesnevi

Yem konulmuş bin çukur açmış ağız,
Yem arar aç gözlü gâfil kuşlarız.

Cümlemiz olsak da Ankâ adlı kuş
Yok tuzaklardan bizimçin kurtuluş.

Ey tuzaktan kurtaran Allahımız
Yükselir her bir tuzaktan âhımız.

Önce buğday topladık ambarlara
Baktık ambarlar boşalmış bir ara.

Buğday eksik hîlesinden farenin
Lakin idrâk etmeyiz eksik niçin?

Fare her gün durmadan deldikçe kap
Hilesinden oldu ambarlar harap.

Önce kurtul hilesinden farenin
Gayret et dolsun boşalmış mahzenin.

Bak ne der peygamber âgâh ol biraz
“İç huzursuz olsa eksiktir namaz.”

Fare yok ambarda zannından sakın
Nerde kırk yıllık ibadet buğdayın.

Toplanıp bir bir ibadet tanesi
Ambarın dolmaz niçin her hânesi?
Sıçratır çakmak ateş yıldızları
Bir gönüldür çekmiş almış bunları.
Sinsi hain bir karanlık hırsızı
Söndürür parmak basıp her yıldızı.
Kastı bundan, âlem aydınlanmasın
Bir ışık âlemde asla yanmasın.
Tanrım! ersin yardımın birdenbire
Bin tuzak kâr etmez artık bizlere.
Yardımın olmazsa, bizlerden uzak
Korkumuz yok, her yer olsun bir tuzak.
Ten tuzaktır, ruhumuz av, böylece
Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece.
Ayrılıp ruhlar kafesten böylece
Kurtulup serbest olurlar her gece.
Sanki yok mahkuma zindân uykuda,
Saltanatsız sanki Sultan, uykuda.
Yok uyurken kâr ziyân endişesi,
Yok falan yahut filân endişesi.
Uykusuz olsun veyahut uykulu,
Böyledir hep Rabbin ârif bir kulu.
Dünyevi işlerde ârif uykuda,
Bir kalem arif, ve bir katip Hûda.
Göz arar görmezse şâyet kâtibi,
Zanneder bizzat kalem yazmış gibi.
Halka ârif hali sunmuşken Hûda
Gör ki ancak zevk için halk uykuda.
Bir uzak sahraya gitmiş canları,
Dinlenir ruhuyla birlik tenleri.
Bir tuzak kurmuşsun ey Rabbim yine
Ruh ararken yem, girer tekrar tene.
Her sabah derken ışıklar merhaba,
Çırpınır arz adlı altun akbaba.
Emreder Rab her sabah candan öte,
Ruh akar can aleminden surete.
Ruha ten isminde gömlek giydirir,
Cisme ruh isminde bir yük bindirir.
Can atından Rab söker akşam eyer,
Kardeşiymiş uykunun ölmek meğer.
Uykulardan sonra ruh dönsün diye,
Ruhu Allah iple bağlar gövdeye.
Ruhu, ip durmaz çeker, tenden yana
Dönsün otlaktan deyip ev, barkına.
Keşke bir Âshab-ı Kehf olsaydı ruh,
Bir vapur olsaydı ruh, kaptan da Nuh.
Kurtulurmuş göz, kulak ancak o gün,
Hep ayık olmak selinden büsbütün.
Bir düşün Rabbin be hey gafil kulu!
Bilmedik, Ashâb-ı Kehf etraf dolu.
Mağra inler,dost alır Onlarla tat,
Sende göz görmez, kulak duymaz fakat…

kirik
İlâhî; Dünyâda yüzbinlerce tuzak ve yem vardır. Biz ise aç olan harîs kuşlar gibiyiz. Biz, doğan kuşu da olsak, zümrüd-ü ankâ kuşu da olsak, her vakit yeni bir tuzağa tutuluyoruz.

Simurg : Türkçede zümrüd-ü ankâ denilen, mevhum kuşun adıdır. Güyâ kuşların pâdişâhı olup, yuvası Kafdağında imiş. Buna (sîrenk) de derler. Tüylerinde otuz türlü renk bulunması bu ismi almasına sebeb olmuş. Gâliba Abdulvasî Çelebi’nin olacak, meâlen şöyle bir beyit vardır; “İnsanlık yok oldu. Vefa ortadan kalktı. Simurg ile kimyâ gibi ikisinin de ancak adı kaldı.” Cenab-ı Pir, bu iki beyt-i şerifde “murg”,”baz” ve “simurg” kelimeleriyle saliklerin üç mertebesine işaret buyururlar. “Kuşlar”dan murad alelumum mubtedi saliklerdir ki, henüz sıfat-i nefsaniyyede müstağrakdırlar ve bunların tuzağa tutulması pek kolaydır. “Doğan”dan murad, mutavassıt saliklerdir ki, bunlar dahi sıfat-i nefsaniyyelerinin kuvvetini mücahede ile zaafa düşürmüşlerdir. “Simurg”dan murad dahi muntehi olan saliklerdir ki, bunlarda henüz sıfat-ı nefsaniyyelerinin bakiyyesi kalmışdır ve fena-ender-fena’ya müstağrak olmamışlardır. Binaenaleyh bu üç sıfat için de tuzak korkusu vardır.

Bizi her an bir tuzaktan kurtarıyorsun. Lâkin ey yüce Rabbim, hemen diğer bir tuzağa gidiyoruz. Biz bu dünyâ ambarında buğday topluyoruz. Fakat topladığımız buğdayları kaybediyoruz. Yâni senelerden beri az çok bir takım tâat ve ibâdette bulunuyoruz; topluca kalsalardı epeyce bir şey olmaları lâzım gelirdi. Lâkin bir tarafdan toplamaya çalıştığımız o iyi ameller, bir taraftan kayba uğruyor. Sevâbı da, iyi tesîri de kaybolup gidiyor. Bir gün aklımızı başımıza alıp da, buğdayın böyle kayba uğramasının, fârenin hîlesinden ileri geldiğini idrâk etmiyoruz. Fâre ambarımızı delmiş, onun hîlesinden ambarımız harâb olmuştur. Evet, yıllarca çalışmamızın semeresi olmak lâzım gelen gönül zevki ve kalb huzûru adına birşey bulamıyoruz. Çünkü göğsümüze (vesvâs-ı hannâs) olan şeytan, fâre gibi girmiş, açtığı delikden ambarı da, içindekileri de berbât etmişdir. Mâlûmdur ki delik bir ambarın, evvelâ deliğini tıkamak, ondan sonra içine öteberi doldurmak lâzımdır. Delik kapatılmazsa, doldurulan şeyler heder olur. Bunun gibi, kalp ambarının deliği demek olan vesveseyi ve o deliği açan şeytanı, evvelâ defetmek icâbeder. Bunu beyan için, Hazret-i Mevlânâ buyuruyor ki: Ey can; evvelâ fârenin def’i çâresine bak, ondan sonra buğday toplamaya çalış. İçlerin içi ve büyüklerin büyüğü olan sevgili peygamberimizin hadîsleri cümlesinden olan: “Namaz, ancak kalb huzûru ile temâm olur” meâlindeki haberi işit. Eğer bizim ambarda hırsız bir fâre bulunmasaydı, kırk yıllık amel buğdayı nereye giderdi? Her günkü sıdk u istikâmet, velev ki azar azar olsun, ambarımızda niçin toplanmıyor?

Demir, yâni çakmakdan birçok kıvılcım sıçradı. Uyanık gönül de o kıvılcımı çekti ve kabûl etti. Lâkin karanlıkta gizli bir hırsızı var ki, kıvılcımları söndürmek için üstlerine parmak basıyor. Felekte, bîr kandil yanmasın diye, o karanlıkdaki hırsız, kıvılcımları söndürüyor. İlahî; Sen bizimle berâber olup bizi muhâfaza edince, ayak altında yüzbinlerce tuzak olsa da ehemmiyeti yoktur. Yâ Râbbî; Senin inâyetlerin bizimle berâber olunca, o alçak hırsızdan, -yânî şeytandan- ne korkumuz olur?

İlâhî; Sen her gece ruhları, cesed tuzağından kurtarır ve onu bağlayan levhaları, bağları koparırsın. Ruhlar her gece ten kafesinden kurtulurlar. Kimsenin hâkimi ve mahkûmu olmaksızın âzâde bulunurlar. Zindandaki mahbuslar, gece uyuyunca zindanda bulunduklarından habersizdirler. Devlet ve hükümet ricâli de uyuyorken vazîfe ve memûriyetden haberdar değildirler. Uykuda ne kazanmak, ne de kaybetmek endîşesi vardır. Ne de bu filândır, şu falandır düşüncesi mevcuddur. Ârif olan zâtın hâli, uyanıkken de böyledir. Cenâb-ı Hak (Ashâb-ı Kehf) hakkında (Hüm Rukûd) tâbirini kullanmıştır.

avnikonuk

Bundan ürkme. Ârif, dünyâya âid işlerde, gece gündüz uykudadır; – yânî uyuyan bir adamdan nasıl irâde ve tasarruf kalmazsa ârif de öyle olmuşdur-. O, kalem gibi Allâh’ın yed-i kudretindedir. Yazı yazan eli, görmeyen kimse kimse, kalemin hareketini müşâhede edince yazma işini ondan sanır. Halkın uykuya dalmasiyle, yânî uyuyunca istirahate nâil olmasiyle Allah, ârifin ahvâlinden bir mikdâr nümûne göstermişdir.

Halkın canları, nedeni ve niçini olmayan bir sahrâya, -yânî âlem-i ervâha- gider. Orada ruhları; yatdıkları yerde de bedenleri, istirâhat eder. İlâhî; bir işaretle bütün ruhları tekrar tuzaklarına, – yânî cesedlerine getirir, hepsini adâlet ve hükümle mukayyed kılarsın. Vaktâki seherin nûru görünür, felek akbabası altın kanatlarını çır­par, – yânî sabah olur, – Güneş doğar. Sabahın fâlık ve Hâlıkı olan Allah, İsrâfil gibi bütün ruhları, ruhlar âleminden sûret âlemine getirir. Münbasıt ve mücerred olan ruhları ten eyler, – yânî cesedle bağ­lar. – Bedenleri de tekrar ruhlara yüklü kılar. Can atlarının eğerini alır. Şu hâl (En-nevmü ehul mevt) hadîsinin sırrıdır.

Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz, bu hadîs-i Şerîfde uykuyu, ölümün kardeşi olarak târîf etmiş, yânî uykuyu ölüme benzetmişdir. Kü­çük ölüm demek olan uykuda insânî kuvvetlerin bir kısmı tâtîle uğrar. Çünki rûh-u insânînin beden üzerinde tasarrufu kalmaz. Büyük uyku de­mek olan ölüm de böyledir. Yalnız o uykuda insânî kuvvetlerin hepsi tâtîle uğrar. Yatma müddeti ise birkaç saate münhasır değildir. İnsan uy­kudan uyandığı vakit nasıl rûhu yine bedende tasarrufa başlıyorsa, o uzun uykudan uyanınca da öyle olacak, îşte (En-nevmü ehulmevt) hadîsinin sırrı budur.

eymengurtan

Lâkin sabahleyin tekrar gelmeleri ve cesedle alâkadar olmaları için ruhların ayağına uzan bir ip bağlar. O çayırdan ve mer’adan, -yânî âlem-i mânâdan- sabahleyin tekrar çekip getirmek için. Keşki Cenâb-ı Hak, bu rûhu da eshâb-ı kehf gibi, yâhut Nûh’un gemisi gibi muhâfaza edeydi de, bu uyanıklık ve idrâk tûfânından şu kalbi, şu gözü ve şu kulağı kurtarmış olaydı. Cihanda hâlâ, ne kadar Ashâb-ı Kehf vardır ki, belki senin ya­nında ve karşındadır. Mağara da, yâr da onunla nağmeler terennüm etmektedir. Ne fay­dası var ki, senin gözün ve kulağın gafletle mühürlü olduğu için, onu görüp işitemiyorsun.

Mağara (ğar)’den murâd Cenâb-ı Hak’dır; zîrâ herkesin melce’i ve sığınacak yeridir ve “yâr” dan maksad yine Hak’dır. Çünkü mahbûb-i hakîkî O’dur. ve nağmeler terennümünden, “tegannî” den murâd dahi muhâtaba-i ilâhiyye’dir. (ilâhî sohbet) Yani Ashab-ı Kehf gibi uyanıklık hali içinde uykuda olan evliyaullah bu zamanda dahi mevcuddur hem belki yanında ve karşında olduğu halde gözün ve kulağın gaflet perdesiyle örtüldüğü için O’nu göremez ve işitemezsin; binâenaleyh onların vücudundan sana ne faide vardır.  Zirâ sen onların cisimlerini görürsün, mânâlarından bîhabersin…

Ali Bektaş üstadımızın nefesiyle ateş-i aşka şûle vermek isteyenler buradan buyursunlar…

Reklamlar

3 thoughts on “Ambarda fare yok zannından sakın

  1. Canım Pirim selâmların en güzeli ruhaniyetine olsun RABBİM makamını daha da ali eylesin ne güzel yazmış bizleri uyarmışsın ALLAH razı olsun…” Baharın tesiriyle taş yeşerir mi ? Toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin…” Ucub faresi,kibir faresi,kin garaz faresi,riya faresi heva heves faresi rabbim muhafa edip kurtarsın farelerden bizleri.
    Bu dervişlik yoluna sıdk ile gelen gelsin.
    Hakk’tan özge ne var ki gönlünden silen gelsin…Canına kıyan gelsin Rabbim nefs ateşinden fare şerrinden ilahi nefes sırrıyla bizleri agah eyle ve ölü kalbimizi ” Hayyyyy” isminle dirilt….AMİN

  2. Geri bildirim: Ambarda Fare Yok Zannından Sakın… | Bir Yâr-i Vefâdâr

Söyleyecek sözüm var...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.