Kadercilik ve teslimiyet üstüne

Düşüncelerine dikkat et, sözlerin olur; sözlerine dikkat et, eylemlerin olur; eylemlerine dikkat et, alışkanlıkların olur; alışkanlıklarına dikkat et, karakterin olur; karakterine dikkat et, kaderin olur.
[L. Tzu]

– Cânım efendim, kadere dâir içten içe beni yiyen basît bir suâlimiz olacak:

Çâresizlikten hüsrâna uğramış arabesk renkli kaderci (fatalist) biri ile

Hiçbir şeye tutunmadan serbestçe yüzen, zuhûrata tâbi olduğu için her şeyin güzel olduğunu hisseden biri arasındaki fark nedir?

Kontrolü elden bırakarak, hayatın iplerini aşkın güce teslim edersek, kaderin içinde yuvarlanabiliriz ve o zaman hayat daha kötüye doğru gitmez mi?

Yâni olana teslîm olarak, “ne yapalım böyle yazılmış” diyerek sorumluluğu kadere, Tanrı’ya atarak kolaya mı kaçıyoruz bilmem…

Ne dersiniz?

Benden bilmeyesin diye, evvelemirde süzülmüş sözler, şuracıkta bir dursunlar hele güzeller güzeli…

Gerçek özgürlük, özgür irade ve kader sorularından kaçanlara gelir
[Cenâbı Mevlevî]

Kader, istekli olanı yönlendirir ve isteksizi sürükler.
[Seneca]

Eylemlerimizin tümü Yaradan tarafından düzenlenir ancak sözde kadere karşı “özgür irade” sorunu sadece kendini beden sanan kimlik sâhibi kişiler içindir.
[R. Maharshi]

Hayattaki en büyük keşif, aslî doğamızın bedenin ve zihnin sınırlarını ve kaderini paylaşmadığını keşfetmektir.
[R. Spira]

Her varlık, “Hayat” adıyla sahnelenen bu oyunda oynanacak bir isim, bir form ve bir senaryo ile zaman içinde bir andır. Ne ismi, ne şekli, ne de yazıyı kimse seçmedi. Yine de herkes kendi kaderinin efendisi olduğuna inanıyor. Neyse görüşleri netleştiğinde onlar da gülecekler…
[W. Hsin]

Evet efendim şimdi gelelim büyük farkı fark etmeye…

Sual buyurduğunuz, bu iki durumdaki fark nicelik değil, nitelik farkıdır. Kaderci, hayatın ana fikrini anlamamış ama bir şekilde başarısız olduğunu fark eden kimsedir.

Kaderci, kendini çaresiz, hüsrana uğramış hissedendir. Kadercilikte teselli arar. “N’apalım öyle olacakmış” diyor. Başarısız olduğu için yükten kaçınmaya çalışıyor. Öyle olacaktı, ne yapabilirdi ki? Sorumluluğu falana filana, kadere hatta Tanrı’ya, atıyor. “Sorumlusu ben değilim, ne yapabilirim? Kaderimde yazılıydı. Önceden belirlenmişti, mukadderdi… Hesap bana ait değil” diyor.

Başarısız oldu. Derin bir hüsran içinde bir sığınak, bir barınak, bir bahâne bulmaya çalışıyor.

Bu anlamda felsefî kadercilik bir teselli, bir avuntudan ibârettir.

Gelelim diğer seçeneğe…

Tek bir hayattaki, tek iradenin, tek kudretiyle açığa çıkan bütün işlerin yerli yerince olduğunu, kendi deneyimlerinden bildiğinden, her şeyin güzel olduğunu hissederek, zuhûrata tâbi olarak sâdece akıyor.

İşte bu bir teselli değil, varlığın akışını okumanın doğal sonucu olan bir anlayıştır. Bu kadercilik değildir; başarısızlık değildir; çaresizlik değildir. Bu, “şeylerin göründüğü gibi olmadığı” gerçekliğinin derin bir kavrayışıdır.

Kozmik bütünün çok küçük bir parçası, bütünün anlık bir görüntüsü olduğunuzu anlamaktır. Ve sen ayrı değilsin. Anakara ile birsiniz, ayrı bir ada değilsiniz.

Ego denen ayrı benliği sanal olduğu anlayışı, ayrılığın yanlış olduğu anlayışı, bütünden ayrı bir kaderiniz olmadığı, okyanustaki bir damlanın kendi kaderi hakkında endişelenmesine gerek olmadığı anlayışı -bu konuda okyanus endişelenmeli – çâresizlik değil.

Aslında muazzam bir gücü açığa çıkarır. Kendi bireysel yükünüzden kurtulduğunuzda, kendiniz ve eylemlerinizin neticesi için artık endişe duymadığınızda, muazzam bir enerji yumağı haline gelirsiniz. O zaman enerji artık mücadele etmez; şimdi yüzüyor. Şimdi bütünle savaşmıyorsun, şimdi bütünle birliktesin, bütünle yürüyorsun. O zaman bütüne karşı bir şey kanıtlamaya çalışmıyorsunuz çünkü bu tamamen boşu boşuna…

Hem ayrı iradesi olan ya da kaderi önceden belirlenmiş hiç kimse yok ki! Hayat sadece tek ve bütün olanın seyri, birlik akışı olarak biteviye hareket ediyor.

Sanki kendi elim benimle savaşmaya başlıyor ve benden ayrı kendi kaderine sahip olmaya çalışıyor gibi… Ben doğuya gidiyorum ve sanki başım batıya gitmeye çalışıyor. Bu ne kadarda saçma olurdu değil mi? Saçma ve imkansız – ve hayal kırıklığı ile sonuçlanacak – Er ya da geç, el kuzeye gitmek istediğini görecek ama güneye gidiyor işte. El, derin bir hüsran içinde, “Kaderim buymuş, ne gelir elden; çâresizim” diyecek.

Aslında çaresizlik duygusu direnme, mücadele yüzünden açığa çıkar. Bütünün bir parçası olduğunuzu, hiç ayrı olmadığınızı, aslında bütünün sizin sayenizde bazı yüksekliklere ulaşmaya çalıştığını anladığınızda; sen sadece bir geçitsin, bir araçsın -aniden tüm hüsran kaybolur-

Kendinize ait ayrı bir hedefiniz olmadığında, nasıl hüsrana uğrayabilirsiniz?

Hiçbir şeye karşı bir şey kanıtlamanız gerekmediğinde; mücadele etmek zorunda olmadığın zaman, kaderciliğe gerek yoktur; teselliye ihtiyacın yok. Sen sadece bütünle dans edersin; bütünle birlikte akıyorsun. Bütün olduğunu biliyorsun.

Upanişadlarda AHAM BRAHMASMI: “Ben O’yum”
Ruhullah olanın “Ben ve Tanrım biriz”
Âşık-ı sâdığı olan Hallâç dilinden: “Ene’l Hak”
denmesi böylece anlaşılmış olur..

Kadercilik değil, çaresizliğe yerleşmek değil bütünle bir olduğumuz gerçeğini bilmek. O zaman atomik küçüklüğünüz kaybolur. Kozmik olursun.

HER ŞEYİN GÜZEL OLDUĞUNU HİSSETMEK VE SÂDECE AKIŞ.

Ve sonra olacak olan olur; o zaman sadece yüzersiniz; yapacak başka bir şey yok. Savaşmaya çalışan aynı enerji teslim oluyor. O zaman nehri itmiyorsunuz: sadece nehirde süzülüyorsunuz ve nehir sizi alıyor. Nehir zaten okyanusa gidiyor. Gereksiz yere endişeleniyorsun. Bu sorumluluğu nehre bırakabilirsin değil mi?

Hem bıraksan da bırakmayıp sürüklensen da zâten gidiyor.

Ama sakın kavga etmeyin çünkü kavgada az ya da çok hüsran olacaktır. Kavgada hüsran tohumu vardır ve hüsranla kendinizi teselli etmenin bir yolunu ararsınız.

Zira bu egonun sürekli kavgaya ihtiyacı var çünkü kavgadan besleniyor. Ne kadar çok savaşırsanız, egonuz o kadar güçlenir. Bu bir dövüşçü. Bu yüzden teslim olmak çok zordur.

Sonra da ister istemez kadercilik doğar.

Savaşmazsan, o zaman her şey güzeldir. Niçin böyle? Çünkü o zaman onunla karşılaştırmak için kendi fikrin yok. Her şey güzel, başka türlü nasıl olabilirdi ki? Herhangi bir çatışma yok, direnen yok; bu yüzden her şey güzel.

Doğana teslimiyetle her şey güzel. Ve sonra bunun asla başka türlü olmadığını anlarsın. Her şey her zaman güzeldi. Hayvanlara bakmaz mısın? Kuşlara, bulutlara ağaçlara bir bak. Ağaçlara sor; taşlara sor olmadı meşhur sarı çiçeğe sor.

Şimdiye dek bu kadar üzgün görünmene ağaçlar çok şaşırmış olmalı. Ağaçlar şaşırmış olmalı, her şey bu kadar hafif ve havadayken insanın bu kadar yük altında görünmesine şaşırmış olmalı. Kuşlar böyle bir yükü taşımaya devam ettiğin için sana gülüyor olmalı, aslında bu ağır yük, senin zihninden başka hiçbir yerde yokmuş gibi görünüyor ve ancak emaneti sahiplenenin omuzlarına yük biniyor.

Çok yüklendin, hayatı özlüyorsun.
Çok yüklendin, aşkı özlüyorsun.
Çok yüklendin, kutlamayı kaçırdın.
Çok yüklendin, gülmeyi özledin.

Artık şarkı söyleyemezsin; dans edemezsin; gülemezsin. Ve bu yüzden çaresiz kalıyor ve daha çok savaşmaya başlıyorsunuz. Yeterince savaşmadığını düşünüyorsunuz ve bu eksiklik yüzünden hiç de mutlu değilsiniz.

Hayatın esprisini anlamayan bir adam yaşlandıkça kaderci olur. Gençler kaderci değiller: kendilerine inanıyorlar. Yaşlı insanlar kaderci olurlar, çünkü o zamana kadar en azından bir şeyi, başarısız olduklarını öğrenmişlerdir. Sonra teselli buluyorlar.

Burada temel yanılgı;. ilk etapta savaşmayın, o zaman başarısız olmaya gerek kalmayacak; başarılı olmaya gerek kalmayacak; Savaşmaya gerek kalmayacak, kendini teselli etmeye de gerek kalmayacak. Savaşmadığın her an ne büyük nimet.

Parçanın bütünle dövüşü komik değil mi? Batmadan yüzmek; akışla akış; bütünle hareket et. Özel hayalleriniz ve özel hedefleriniz olmasın. Özel bir ideolojiniz olmasın. O zaman bu anı yaşarsın; ve bir sonraki an geldiğinde, içinde yaşarsın. Hayat oradaysa, sen hayatı yaşarsın; ölüm gelirse ölümü yaşarsın. Ne olursa olsun, minnettarsın.

Buna dair bir menkîbe var hatrımızda…

Eskiden daim niyaz halinde ve her dem Hakk’a şükreden bir ârif yaşar imiş. Ama onun bu garip hâli için evlatları pek endişeli imiş. Ne endişesi çoğu zaman şaşırıp kalırlarmış.

Zira bazen işler iyi gittiği için Allah’a şükretmek sorun değilmiş ama bu efendi kesinlikle güzel-çirkin hiçbir şeyle ilgilenmiyor, işler çok kötü gittiğinde bile teşekkür ediyormuş.

Görelim daha neler olmuş neler:

Bir seferinde işler çığırından çıktı, bu gezgin dervişler üç gün boyunca aç ve açıkta kaldılar ve ne kadar yardım istedilerse de kimse sığınacak bir yer vermedi ve dışarıda sabahladılar.

Dördüncü gün, sabah, ârif dua etmeye başladığında sevenleri dediler ki, “İşte şimdi çok ileri gidiyor” Allah’la “Ne kadar harikasın! Bana her zaman tam da ihtiyacım olanı veriyorsun” diye konuşuyor.

Sonra bir dervişi cesâretini topladı ve dedi ki “Dur bir dakika. Artık saçma oluyor. Ne diyorsunuz? Üç gündür açız. Ölüyoruz; hiçbir şehirde sığınak yok ve sen hala O’na şükrediyorsun, neye ihtiyacın varsa, ona söyle, o sana her zaman veriyor!”

Ve ârif gülmeye başladı ve dedi ki, “Evet, bu üç gün boyunca açlığa ihtiyacımız vardı; bu üç gün için reddedilmeye ihtiyacımız vardı. O her zaman ihtiyacımız olanı veriyor. Bu üç gün için fakir olmamız gerekiyordu ve kesinlikle fakirdik.”

“İhtiyacımız olan her şeyi veriyor ve ben şükrediyorum”

Eğer savaşmıyorsanız, o zaman her şeyin güzel olduğu ve ihtiyaç duyulan her şeyin gerçekleştiği, büyümeniz için ne gerekiyorsa onun olduğu anlayışı ortaya çıkar.

Bazen yoksulluk gerekir; bazen açlık gerekir; bazen hastalık gerekir. Hiçbir zaman birine ihtiyacı olmayan bir şeyi vermesi mümkün değildir! Anlarsan kabul edersin. Kabul edersen büyürsün. Reddederseniz, tüm enerjiniz savaşarak boşa harcanır. Aynı durum bir büyüme olabilirdi -şimdi sadece bir kaynak israfı, bir sızıntı-

Kaderci olmayın çünkü her şeyden önce kavga etmeyin. Kavga eder ve hüsrana uğrarsanız, devamında kadercilik devreye girer. Her şeyden önce kavgadan uzak durun zîrâ iki ego meydâne çıktığında ikisi de kaybetmiş demektir.

Farkındayız söz uzadı, sessizliğe bu kadar kıydığımız yeter…

Hani bir ârif vardı ya işte onun son sözleri ile sözü balla dinlendirelim:

İnsan doğamı kaderine göre akmaya bırakıyorum…
Ben olduğum gibi kalıyorum.

Hikâyenizin farkında olmadan, onun pençesindesiniz ama bilinçle birlikte simyasal bir süreç başlar, teslîmiyetle doğumu beklediğimiz amniyotik sıvıdaki gibi bir âlemde düğümün sağlamlığı çözülür ve yeni bir arketipin, yeni bir yaşam döngüsünün gelişine yelken açabilirsiniz. O hâlde gölgede bizim efsanemiz ya da kaderimiz yatıyor.
[C. Zweig]

Suâle akanlardan 4

varlık komasındaki ego
ancak dışardaki nesne
faaliyet, ilişkilere tutunarak
teselli bulabilir
sahte varlığını doğrulatabilir

korku-arzu ve haz-acı
tek bir paket olduğu halde
zihnin, acıyı hafifletmek
hazzı genişletmek için
sürekli kendi dışında
bir şey aradığının farkında mıyım?

– Efendim, bildiğiniz gibi değil ardı arkası gelmeyen işlerim, ağır sorumluluklarım var ve “kendi içime” bakmaya zamanım yok. Ne yapabilirim?

Sorumluluklarınızı yeniden gözden geçirerek başlayın. Ağaçları diken onlara gerekli suyu versin.

– Hayatıma bu kadar hakim olan bu “benim” hissinden nasıl kurtulabilirim?

Biliyor musun fakir, bir eve kısa bir süreliğine misafir olduğumda yatağın yanındaki sürahiye “benim” demeye cesaret edemem.

Bir ağacın altında gölgelenen yolcunun geçtiği, görüntüden ibaret bu akışta, çok kısa bir süreliğine kaldığımız anlaşıldığında “benim” kavramı ortaya çıkmayacaktır.

Aslında hiçbir eylem bir andan fazla sürmez, bize kalıcılık hissini hafıza verir ki ona da pek güvenilmez.

– Cânım efendim, ben öldükten sonra bana ne olacak?

Ölümden önce ne olduğuna dair bu kadar zayıf bir anlayışa sahipken, ölümden sonra ne olduğuyla neden bu kadar ilgileniyorsun?
Kitap sana ölümü tadacağını söylüyor, içinden çıkıp dünyayı tadabildin mi ki?
Ruhu bedenden ayıran sadece senin ölümün değil “ben-im” sandığın hayatındır da!

Ölüm neden referans noktası olsun? Bütün bunlar bir dikkat dağıtıcı.
Ölüm yalnızca, dâimâ kalıcı bir kendiliğin hayal gücüne kapılmış sanal varlık açısından anlam taşır. Beden-zihin evinde hapis olan sen misin?

– Benim ne olduğumu bir kez daha açıklayabilir misin?

Madem sual edildi açıklayalım ama ne kadar açsak üstü açılmaz gene gizli kalır.

Kişiliği, kimliği, tüm duyusal işlevleriyle beden bir nesnedir.
Bedeni bilen, bedene algılamasını sağlayan şey nesne olamaz.
İşte senden senlik kalmadığında, ben-sen-o-bu-şu’da içkin olan, aşkın gerçekte eriyor.

– İşaret ettiğiniz yere bakabilenler cennete ulaşabilirler mi?

Bu gerçeği anlayan, nereye gitse orası cennet olur.
Güzeller güzeli sevgiliyi tanıyana, gün düğün günü, âlem bayram yeri.

– Efendim, bedenimdeki ağrılar sızılar öğretilerinizi tatbik etmemi zorlaştırıyor. Ne tavsiye edersiniz?

Beden ödünç alınmış bir emanettir; her emanet gibi iade edilmelidir. Dikkatini emanet verene yönelt.
Ve artık sâkin ol.

– Aklım korkularla dolu. Bir türlü rahat ibadet edemiyorum. Bunun için bir tavsiyeniz olur mu?

Eh bunca varlıkla gitmez gönül darlığı…

Kendisi O’na ait iken bir şeylere sâhibim sanısı, mülkiyet fikri korku yaratır. “Benim” olan her ne varsa kayıplara karşı korunmaya ihtiyaç duyar

O hâlde korkusuzca yaşamak “ben-im” olmadan varlığın andaki akışını zevk etmektir

– Her şeyin fâni olduğunu görecek kadar uzun yaşadım. Benim için neyin kalıcı olduğunu öğret ki onu arayabileyim?

Bitmeyen huzur veya eksilmeyen mutluluk gibi kalıcı herhangi bir şey, geçici bir şey tarafından sağlanamaz. Zaman içindeki her şey geçicidir.

Sadece “şimdi” zamanın dışında duruyor. Ân-ı dâim olan “Şimdi”yi arayın, bulması en kolay olanıdır.

– Anladığım kadarıyla amaç, gören olarak kalmak nesneye bağlanmamak. Ne dersiniz?

Gören: özne
Görülen: nesne
Görüş: fiil
Bu üçlüye bakıldığında gören mutlak kabul edilir ki bu da objektif gerçekliği bulandırır.

Amma işin aslı öyle değildir.

Gören özne
Burada görüş olan fiil, objektifliğin elinde bir araçtan ibarettir.
Bu üçlemenin birliğe indirgenmesi
ancak bu görüş olan eylem üzerinde işbirliği ile mümkündür.

Gören olması için görülen lazım
O halde görülen görenin âleti

Görüş fiili olması için gören ve görülen lazım
bu ikisi de andaki görüş fiilinin âleti.

O halde her anda bir fiil açığa çıkıyor
fiil açığa çıktığında özne-nesne kendini imha ediyor

O her an yeni bir iş, tecelli, görüş üzre tecellidedir.
[Rahmân:29’dan]

Demek ki varlığın yekpâre akışı olan hayatta, böylesi bir farkındalıkta eriyen fiil, fiilullah… Ne var ki fark edene zevki, gaflet ehline azabı düşüyor.

Tâ böylece iş kendi işi olunca, gizli hazinenin bilinmekliği sevmesi, tek bir zatın, türlü renkleri giyip gezerek eylemler açığa çıkarması böyle de zevk edilebilir.

O hâlde anda ne oluyorsa özne-nesne ayırmadan eyleme dalıver gitsin güzeller güzeli.

– Yaşım kemâle erdi, yıllar var ki kurtuluşu arıyorum. Ne ettiysem olmadı, bütün çabalarım başarısızlıkla sonuçlandı. Şimdi kapınıza geldim; ne tavsiye edersiniz?

Ben-sen
Budur-şudur
Ivır-zıvır
Evir-çevir

Kendisi bağ olan
Sonsuza dar gelen
herhangi bir tutucu kavramın
kurtuluşundan bahsetmek aptallıktır.

Ben bu bedenden görünenim
Ben işte zihindeki bu düşüncelerim
Yapan ve başaran
Yapamayan ve başaramayan benim ben

Beden ve zihinle özdeşleşmeye dair bu ölümcül kavrayışı gevşetmeye istekli olana kadar, bütün çabaların başarısızlıkla sonuçlanmaya devam edecek…

– “Cümle fiilde fail Hak” diyorsunuz ya şimdi şurasını anlamıyorum:
Elimi kaldırmadan önce elimi kaldırmaya karar verdim.
Ben istedim ben yaptım işte. Bu bakış açısının neresi kusurlu?

“Âlemde heman ben dediğindir sana noksan!”

Eksik olduğu için kusurlu.

Sen elini kaldırmaya karar vermeden önce ben elimizi kaldırmaya karar verdim.

Bu “ben” önünüzde gördüğünüz bu beden değildir.
Bu “ben” önünüzde göremediğiniz ancak uykudan uyandığınızda zâten mevcut bulduğunuz şeydir vesselâm

Çözülmeler 2

Bırak ya da sürüklen
İkinciyi çözen okumalardan
Ayrılık yaramıza şifa olsun niyetiyle…

Ben, her zaman bilinmeyen bir cennet yerine bilinen bir cehennemi tercih ederim, bilinmeyenden kaçınırım.

Ayrı benlik asla teslim olmak istemez zira “bilinmeyen varlık olma korkusu” vardır. Zaten zihin, tasarımı gereği bilinmeyenden her zaman korkar.

Akıl, “ratio-cetvel-ölçüm” bilinenlerden oluşur. Bilinmeyenler, zihnin bir parçası değildir.

Oysa hayat, her zaman bilinmeyene doğru akıyor; bir sonraki nefesini bilinmeyen bir güç ayarlıyor ve ölüm önünde, yolun devamı hep karanlık ve sen korkuyorsun.

Ölümden korkuyorsun çünkü hayattan korkuyorsun. Zihin, tercihte bulunmak demektir; bir şeyi isterken hâliyle diğer şeyleri reddeder.

Ölüm olmadan hayat var olamaz. Ama zihin, “Ben sadece hayat istiyorum, ölüm istemiyorum; hayat iyidir, ölüm kötüdür” der.

Böylece zihin, gerçeği hiçbir yerde bulunmayan bir hayal dünyasına girer ve her şeyle savaşmaya başlar. Meğer beyaz bayrak görünsün…

Teslim olmak, egoyu teslim etmek demektir. Ben ve öteki arasında “ayrım duvarını” teslim ediyorsun. Bir olursun. İşte gerçek budur. Her neye teslim olursan ol, sadece fantastik bir rüya, sahte bir kavram, yanlış bir fikir bırakılıyor.

Gerçeklikten vazgeçmiyorsunuz, yanlış bir tutumdan vazgeçiyorsunuz.

Teslim olduğun an, varoluşla bir olursun.
Korku, varoluşla temassızlık hissidir.

İnsan sevgiden âciz hale geldi çünkü ölümden âciz hale geldi. Hiçbir şey için ölemez. Hayat bana yapıştı. Aşk ölümdür, egonun ölümüdür ve insan ölümden korkuyor.

Bu yüzden insan sevmekten aciz olmuştur çünkü ölümden aciz olmuştur. Hiçbir şey için kendini fedâ edemez. “Ben-benim” dolu hayata, öylesine sımsıkı tutunur.

Ama aşk ölümdür, egonun, ayrı benliğin ölümü ve her insan aşktan çekinir çünkü ölümden korkar.

Teslim olmak ölümdür. Kaybetmeye hazır olan kazanır. Yapışan kişi her şeyini kaybeder. Teslim olmak bir yöntem değildir. Sadece denediğin her yöntem boşa çıktığında, kendi doğal hâlin tarafından teslim alınırsın.

Yapabileceğin her şeyi yaptın ve şimdi kendini çaresiz hissediyorsun. Tam da bu çaresizlik ânında teslimiyet gerçekleşir.

Nasıl teslim olunacağını soramazsınız; aşka niyet edemezsin, mâni de olamazsın!

Nasıl âşık olabilirim diye sorabilir misin? Aşk tamamen açık ve savunmasız olmaktır. Evet bu tehlikelidir!

Âşık olursun ve teslim olursun; aşk ve teslimiyet böyle derinden birleşir.

Ve aşkın sırrı teslim olmaktır. Bütün engeli ego yaratır. Ego her şeyi kontrol etmek ister. Kontrol edemediğin şeylerden korkarsın. Korkarsan, kapıyı kapatırsın.

Kendini kaybedemezsin ama aşkla her şey kayboluyor, dağılıyor, çözülüyor, eriyor.

Aşkta kontrol sende olamaz. Kendini bırakmalısın. Kendini aşmak için yol teslimiyettir, yol bırakmaktır.

Hayat kesintisiz bir akıştır ve ego ancak savaştığı zaman, olana direnç varsa vâr olabilir.

Hayır, nehir seninle savaşmıyor, sen nehirle savaşıyorsun. Akışın tersine yüzmeye çalışıyorsun sonra yokuşlarda susuyorsun. Sürüklenmeyi bırakıp akıntıyla birlikte yüzmeye başlarsan, akıntının bir parçası olursun, kimliğin kaybolur.

Zihnin aczîyeti sonrası, seve seve teslîmiyet ânı geldiğinde damlasında okyanusu gizleyen iken, okyanusta bir damla olursun vesselâm