Bir gören yoksa

Farkında olduğun şey, farkındalığın dışında vâr olamaz. Zemin yoksa nesne asla bilinemezdi ve farkındalıkta vâr olan, farkındalıktan başkası olamaz zira farkındalık, farkında olmamayı, bilinçsizliği bilemez. “Madde” bile farkındalığın bir formudur. Farkındalıkla bağı çözülmüş nesnelerin gerçekliği yoktur. Çok ve çeşitli görünen nesnelerin varlığı yoktur, tek varlığın, her an kendini başka türlü ifade ettiği nesneleri vardır.
[Abdal Kadrî]

Gün görmüşler geçişli bir fiili pek iyi bilirler:
“Görmek” geçiş yoksa eylem yok yani…

(Gözle ve ışık yardımı ile) Bir nesne veya kimsenin varlığını algılamak, hissetmek lügatten “görmek” diye okunuyor.

Peki nasıl oluyor da oluyor?

Retinanız fiziksel olarak fotonlar tarafından bombalanır ve böylece görme mekaniğini ortaya çıkarır. Kodlanmış kimyasal bilgi, gözden beyne giden optik sinirler aracılığıyla akmaya başlar. Ne var ki bu verilerin hiçbirinin rengi yoktur çünkü hem fotonlar hem de sinir sinyalleri renksizdir.

Renk, yalnızca bilinçte bilinir. Bilişin niteliği varoluşun içine bu şekilde gömülür. Sadece renk için değil, beş duyu için de geçerli olan biliş olmadan burada bu şekilde vâr olamazsınız.

Evet “Bütün insanlar, istisnasız uykudadır ölünce derhal uyanırlar” ve evet şu anda tamamen uyanık olsaydınız, hayatınızın her bir ânı kesinlikle mucizevi gelirdi.

Bu hissiyât, bu hayret olmadan mucize olamaz. Şimdi Einstein’ın o meşhur buyruğuna kulak kabartmalıyız:

“Ya hayatta hiçbir şey mucize değil diye bakacaksınız ya da her şey de bir mucize göreceksiniz”

Mucize, senin büyük bir imkân olan insanlığında gizli bir hazine. Ne var ki çoğumuz kendi zihnimizde kurduğumuz ikinci el düşüncelerden, kuru inançlarda ördüğümüz parmaklıklarda, kendi zindanlarımızın esiriyiz.

Mucize, o zindanın dışından kendine bakabildiğin gün başlar, her an akar.

Evet kalpten çıkan sözler ilham verici olabilir ama aslında her şeyin bir mucize olduğunun bilincinde bir hayat nasıl yaşanabilir?

İşte bu soruyu cevaplamak için gündelik, basit bir egzersiz.

Burada günlük, sıradan bir deneyimi alıp koşullanmış zihinle, alışkanlıklarla değil yeni gözlerle görmemiz isteniyor. Maksadımız, sizi dini bir mucizeye veya doğaüstü herhangi bir muazzam şeye bağlamak filan değil.

Gündelik dünya, varlığın büsbütün akışı olan “kanıksadığımız bu hayat” gerçekten mucizevidir. Her an sırlar denizinde boğuluyoruz ama bu mucizeleri açıklayıp açıklamamanın, zihne bulamanın da pek bir önemi yok.

Bizim bakış açımızdan bağımsız olarak gerçekleşmeye devam ediyorlar, olup duruyorlar işte.

Anda olup duranın yanında hiçbir şey daha temel ve hayatî değildir. Ama yine de hiçbir şey mucize değilmiş gibi normalleştirerek, aşinalık kesbederek yaşamak istiyorsanız, ana akım bilimsel dünya görüşü sizi destekleyecektir.

Bilim, tamamen fiziksel fenomenleri almak ve her birine mümkün olan en iyi rasyonel açıklamayı vermekle ilgilenir. Bu yaklaşımın katkısını küçümsemiyorum çünkü kendimizi ileri teknoloji ve onun tüm faydaları (ayrıca gizli ve pek de tekin olmayan tehlikeleri) ile çevrili bulduğumuz açık.

Neyse efendim, bilimle eğlenenler ecük daha eğlenedursun hazırsanız muhabbet bağında, gözlerimizin içine bakmaya başlayabiliriz:

Öyle ya “Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan uyanır”

Gözlerinizi kapatın ve tastamam siyahlığı, açık pencerenin ardındaki o büyük boşluğu, “karanlığı” canlandırıverin hele.

Ne bileyim yerin derinliklerindeki uçsuz bucaksız, ışığın uğramadığı bir mağara, yıldızsız bir gece, zifiri karanlıkta bir gökyüzü veya sadece bir kara tahta görüntüsünü kullanabilirsiniz. Bir süre bu karanlıkta dinlenin, kendi içinize banın, demlenin…

“Tamam” sesi duyulduğunda gözlerinizi açın ve etrafınızdaki odaya bakın.

Eee n’olmuş…
Mucize bunun neresinde?

Bilmem farkında mısınız ama gözleriniz kapalıyken ve karanlıktan başka bir şey hayal etmediğinizde, odanızı “gerçekte olduğu gibi” görüyordunuz.

Kendileri görünmeyen fotonları parlaklığa, renge ve şekle dönüştürme mucizesini gerçekleştirmek için bir gözlemci şarttır. Yani siz olmadan hiçbir “ışık” yoktur.

Gece gökyüzü aslında siyahtır. Yıldızlar parlamaz. İşin ilginç yanı, gün ortasında da gökyüzü siyahtır. Evet güneş parlamıyor.

Fizik, aslında “görünmez” olan fotonların ve ışığı taşıyan temel parçacıklar olduğunu çok iyi bilir. Olayları ve nesneleri görmemiz tamamen bilinçte gerçekleşir.

Dışarısı karanlık olduğu gibi beynin içi de bir yeraltı mağarası kadar simsiyahtır. Beyindeki görsel kortekste görüntü yoktur. Beyni oluşturan sıradan kimyasalların -çoğunlukla hidrojen, karbon, nitrojen ve oksijen- gördüğümüz ve içinde yaşadığımız üç boyutlu dünyayı nasıl ürettiğinin fiziksel bir açıklaması yoktur. İşte her gün görüp durduğumuz şeyin sıradan mucizevi doğası.

Tekrar edelim: “Işığın taşıyıcıları olan fotonlar görünmezdir.” Işık kendi başına parlak değildir. Rengi ve şekli yoktur yani hiçbir şey asıl “sen” yani gözlemci olan bilinç olmaksızın görülemez. Beyinde ışık, renkler, resimler bulunmaz.

Görmek okumaktır ve her okuma bir okuyucuya ihtiyaç duyar. Yani gören beyin değildir; sensin O!

Ama yine de kendinize “Bensiz hiçbir şey görünmez” dediğinizde, konuşmadan duramayan egonuz mutlaka tepki verecektir. “Komik olma… Tabii ki yıldızlar bensiz görünür. Ben doğmadan milyarlarca yıl önce var oldular.”

Ancak varlık komasındaki birinin, sınırlı benliğe olan ölümcül inancı, görsel illüzyonla büyüyen narkozun etkisi devam ettiği sürece bu böyledir.

Kimbilir bir dem…

Müthiş bir imkan olan, insan sahnesinde mevsimi gelip de koşullu zihin serbest kalır ve gerçekte kim olduğunuzla sessizce birleşirsiniz.

Meğer zâten hep öyleymiş…

Ve için içi var, için içi…
İşte bunun içinde bir başka mucize:

Mucize, uykuda olduğumuz halde hakikatle karşılaştığımızda onu hissetmemiz, aynalaştığımızda kalbimizdeki o parlamadır, tanımadır, hatırlamadır güzeller güzeli…

Korkma

Düşünceleriniz dışında hiçbir şey sizi bağlamaz ; korkunuz dışında hiçbir şey sizi sınırlamaz ve inançlarınız dışında hiçbir şey sizi kontrol etmez.
[M. Williamson]

Hayatta kalma ve bunu devam ettirme dürtümü sürdürebilen şey, benliğimi kaybetme korkumdur. Hem en çok özlediğim hem en korktuğum şey yine benliğimin yokluğudur ve gerçekte kim olmadığımı anlayana kadar hayatım, korktuğum şey tarafından yönlendirilir.
[T. Parsons]

Tüm Korkuların Altında Yatan Korku Üstüne…

– Benim suâlim korku ve endişeyle ilgili. Şimdi ben, farklı şekillerde gizlenmiş aynı temel duygunun, tüm hayatım boyunca sahip olduğum acı veren bir his olduğuna şahidim. Bir anda telefonumda beliren bir metin mesajı kadar küçük bir şey bile, duyguya kendisini bir nesneye bağlama şansı ve gücü veriyor ve beni korkutabiliyor gibi görünüyor. Aklım daha sonra en kötü durum senaryolarını hayal etmeye başlıyor. O anlarda kendimi öyle bir kaptırıyorum ki sorunun dış nesne olduğuna tamamen inanıyorum.

Evet, korku ya da kaygı kendini mevcut duruma fenâ halde bağlamış.

– Bunun “ayrı benliğin var olmayı bırakacağı korkusu” olabileceğini düşünmeme neden olan birkaç deneyimim oldu. Bir zamanlar çocukken uykuya dalıyordum ve “Bütün bunlar var, oluyor işte ve ben yokum” diye düşünüyorum, bu çok dehşet verici… İkincisi, sohbetlerinizden biri esnasında  bizi ‘benliğimizin sınırlarını bulmaya’ davet ettiğinizdeydi. Herhangi bir sınır bulamadım ve bunalmış, korkmuş, sıkışmış hissettim.

Bu, görünüşte ayrı benliği karakterize eden, varlık komasındaki kişi için tipik vâroluşsal korkudur.

Aslında, ayrı benliği oluşturan iki varoluşsal duygu vardır – daha doğrusu ayrı benlik olan aktivite, eylem. İlki, olana direnç ve olmayanı arayış diğeri de korkudur. Bu aslında ölüm korkusudur: fiziksel ölümden değil, inandığımız ve olduğumuz gibi hissettiğimiz psikolojik varlığın ortadan kaybolmasından. İkincisi, kaçınılmaz olarak ona eşlik eden eksiklik duygusu ve arayıştır. Kısacası, direniş ve arayış, egoyu oluşturan yani görünüşte ayrı benliği oluşturan iki etkinliktir.

Senin durumunda korku daha güçlü. Dediğiniz gibi, korkuya neden olan durumun kendisi, bu durumda dışardan gelen metin değil. Aksine, metne (ya da başka bir dış koşula) tutunan, böylece kendisini destekleyen ve meşrulaştıran varoluşsal korkudur.

Bu varoluşsal korku, diğer tüm deneyimlerinizin (düşünme, hissetme, hareket etme, algılama, ilişki kurma vb.) arka planında yatar; tıpkı ekran koruyucunun bilgisayarınızda açık olan tüm programların arka planında olması gibi.

Belgelere ve resimlere bakmaya alışmış biri açısından boş ekran sıkıcıdır. Bu nedenle, ekran koruyucunun amacı, üzerinde başka hiçbir belge veya resim açık olmadığında sıkıcı ekranı gizlemektir. Bir ekran koruyucu gibi, deneyiminizin arka planındaki varoluşsal korku, gerçek doğanıza geri dönmenizi, basitçe var olmak ya da farkında olmak gibi engeller. Gerçek doğanıza bu dönüş, görünüşte ayrı olan benlik tarafından, kendisinin çözülmesi olarak hissedilecektir. Bu çözülmenin korkusu, bu haliyle, ayrı benliğin son dayanağıdır; bu sayede hayali varlığını sürdürür. Bu yüzden bir adım daha geri, ekrana, varlığın olan ve korkunun ardında yatan farkındalığın varlığına gitmelisin.

– Sanki korku, ayrı benliğin bir savunma mekanizması gibidir. Bu doğru mu?

Evet! Ayrı benlik bir varlık değildir; arama ve direnme, arzulama ve korkma eylemidir. Yani bu aktivite azalırsa, ayrılık duygusu da çözülür. Ayrı benliğin bakış açısından, bu bir tür ölüm olarak deneyimlenir. Bahsettiğiniz iki deneyimde (çocukken ve daha sonraki bilinçli farkındalık anlarında), kısaca gerçek doğanıza dokundunuz veya geri döndünüz ancak görünüşte ayrı olan benlik hemen ayağa kalktı ve kendi kendine şöyle dedi, ‘Bu yönde daha ileri gidersem. Ben yok olacağım; Öleceğim’. O anda tekrar bir sözleşme yaptın, sahte akdini yeniledin.

– Evet. Bazen sabah ibadetleri yaptığımda, yaklaşık beş dakika gerçekten iyi geliyor ve sonra o korku geliyor. Düşünce akımlarıyla meşgul olmazsam, endişelenmezsem korkunç bir şey olabileceğine inanmaya başlıyorum.

Bu yüzden ilk korku ortaya çıktığında, ‘Oh hayır, ibadette çok huzurluydum ve işte yine bu eski korku geliyor’ diye düşünmek yerine, ‘Güzel, korku geri döndü; ritüel çalışıyor’. Neden? Niye? Çünkü görünüşte ayrı olan benliğin özünü oluşturan direnme etkinliği teşhir edilmiştir. Aslında, görünüşte ayrı olan benlik, yakın ölümünü sezerek intikam duygusuyla geri döndü.

Şimdiye kadar, korkunun verdiği rahatsızlıktan, ruhsal olarak kabul ettiğiniz nesnelere, maddelere, faaliyetlere, ilişkilere veya özel ruh hallerine kaçarak korkudan kaçınmaya çalıştınız. Bunların hiçbiri mevcut değilse, sadece sürekli düşünerek kaçtınız. Bununla birlikte, korkuyla ilgili bir gündeminiz olduğu anda – onu kontrol etmek, ondan kaçınmak, onu yargılamak, ondan kurtulmaya çalışmak – onunla işbirliği yapar ve böylece özünde yaşayan görünüşte ayrı benliği sürdürürsünüz.

Korkunun büyüsüne kapılmayın. Ondan uzaklaşmak yerine, ona doğru dön. Korkunun içinizde hoş karşılandığını hissedin, yani aslında olduğunuz farkındalığın açık, boş, dirençsiz mevcudiyeti içinde. Bu muhtemelen korkunuza karşı asla almadığınız tek tutumdur.

– Korkunun var olması gerekiyor mu? Bunun sadece ayrı bir benliği savunmaktan başka bir nedeni var mı?

Bunun tutarlı bir gerekçesi yok ama bir nedeni var. Görünüşte ayrı olan benliğin kendini sürdürmesinin iki yolundan biridir -arzulamak ve korkmak veya aramak ve direnmek-.

Unutmayın, ayrı benliğin kendisi arayan ve direnen bir varlık değildir; arama ve direnme eyleminin ta kendisidir. Arayış ve direnmenin olmadığı yerde ayrı bir benlik yoktur.

Gerçek doğanıza tekrar tekrar dönmeye devam edin. Zamanla arama ve direnme faaliyetleri azalacak ve kendi doğal haliniz olan huzur içinde kalacaksınız.

Böyle bir zevkimiz olmuştu vaktiyle korkuyu korkutmak üstüne, biz yine lügate dönelim hemen:

Korku: Bir tehlike veya tehlike ihtimâli karşısında, sahip olduklarını kaybetmekten duyulan, çâresizlikle büyüyen ürkütücü duygu:

Hadi hemen cümle içinde kullanalım:

Ve yalnız başıma bir köşeye ilişirdim, kımıldamazdım, susardım, beklerdim, korkudan büzülürdüm, rengimin uçtuğunu hissederdim. [P. Safâ]

Mâdem zihin bedeni idâre eder; ucuna bir de deyim bağlayalım:

(Birinin) Korkusunu basmak: Korkudan ileri geldiği sanılan hastalıkların geçmesi için hastanın çenesini ve başını üç defa yukarı kaldırmak veya karnını açıp kasıklarını ovuşturmak sûretiyle yapılan bir halk hekimliği tedâvisi için kullanılır.

Nihayetinde kendini ayrı ve yalnız sanan, kişisel hayatını yaşadığına kanan biz insanlar korkuyu seviyoruz. Korkunun sonu ölümdür ve ‘bunun’ olmasını hiç istemeyiz. Korkunun ölümü tek ölümdür!

Mind Made Reality
Zihinde inşa edilen bir gerçeklik
Âh ki korku nasıl bir cehennem, ateşten duvarları insan yapımı

Artık acı çekmeye ihtiyacımız olmadığı tam anlaşıldığında
Varlığın Sevinci’nin rahmet yağmuru düşüyor kuruyan toprağımıza:
Kimseler cehennemden (ikilik-ayrılık) geçmeden cennete (birlik) giresi değil…

Ne var ki insanların söylediklerinin, düşündüklerinin veya yaptıklarının çoğu aslında korku tarafından motive edilir, bu da elbette her zaman geleceğe odaklanmanız ve Şimdi’den kopuk olmanızla bağlantılıdır. Şimdi’de problem olmadığı gibi, korku da yoktur. Geleceğin olmadığına ikna olursan, hiçbir korkun da kalmaz.
[E. Tolle]

Onca şiddete, işkenceye, acıya rağmen kara gözleri parlıyordu. Zira insanın canını yakan şiddet değil çaresizlik ve derin yalnızlıktı.

O ise bir nefes bile yalnız kalmamıştı.
Varlığın akışı büsbütün ve tek işte…

“Ehad” ne demek kendinden biliyordu

“Ehad, Ehad, Ehad” diyor ve gülüyordu.
[A. Kadrî Nefesleri’nden]

Âgâh olunuz onlar için hiçbir korku yoktur…
[Yunus:62’den]

Yürü bre yalan dünya

Dünya dediğimiz kişisel algıdan ibaret mukayyet bir yorumdur, mutlak değil zira algı bir aynadır, gerçek bir durum değil. Görünen ve olanın gerçekte hiçbir ilgisi yoktur.
[Abdal Kadrî]

“Ben” deneyimini keşfetmek

İlk önce en tanıdık hikâyeden yani kendimizden başlayalım:
“Ben”, kendimiz, özne, deneyimi bilen birine dâir kesinkes ne söyleyebiliriz?

Şüphesiz kendimle ilgili söyleyebileceğim ilk şey, apaçık mevcut olduğumdur;
“Ben varım işte”. Eğer vâr olmasaydım, bu sözlerin nasıl farkında olabilirdim ki?

Ve kendimizle ilgili ikinci aşikar gerçek şu ki “Ben farkındayım veya biliyorum” Hem bu doğru olmasaydı, düşüncelerin, duyumların veya algıların farkında olamazdım değil mi?

Başka bir deyişle, ben varım ve olduğum bu ‘ben’, vâr olduğumun farkındadır.

Kendi varlığımızın bu bilgisi – onun kendini bilmesi – her deneyimin en tanıdık, en içkin ve apaçık gerçeğidir ve bu gerçek vâr olan herkes tarafından paylaşılır.

Bu mevcut ve farkında olan ‘ben’ bazen ‘farkında olanın mevcudiyeti’ anlamına gelen ‘farkındalık’ olarak adlandırılır. Kendimizin iki temel niteliğinin – var oluş ve bilişin – bir ve bütün olarak kabul edildiği mutlak bir kelimedir.

Kendimize dâir deneyimlerden kesin olarak başka ne bilebiliriz?

Düşüncelerin, duyumların ve algıların farkındayım ama bir düşünce, duyum veya algıdan oluşmuyorum. Ben saf varlıktan ve bilmekten ibâretim.

Bu itibarla, ‘Ben’ zihin, beden ve dünyanın (düşünceler, duyumlar ve algılar) nesnelerinin ya da içinde göründüğü açık, boş bir uzaya benzetilebilir.

Ve göreceli olarak konuşursak, boş alan, içindeki herhangi bir nesnenin görünümüne veya faaliyetine direnmediği veya olan her neyse ondan rahatsız olmadığı gibi, açık, boş farkındalık alanı da özel nitelikleri veya durumları ne olursa olsun, zihnin, bedenin veya dünyanın herhangi bir görünümüne direnmez veya rahatsız edilemez.

Bu doğal direniş yokluğu, mutluluk deneyimidir; bu bozulmayan bir huzurdur. Bu mutluluk ve huzur, zihnin, bedenin veya dünyanın durumuna bağlı değildir ve her koşulda, farkındalığın içindedir ve temel doğası olarak mevcuttur.

Bu nedenle, mutluluk ve huzur, aynı zamanda varlık ve bilme, gerçek doğamız için esastır.

Ayrı benliğin doğuşu ve ölümü

Farkındalığın gerçek ve tek benliğinin bu görünür perdesine rağmen yine de ayrı, sınırlı bir benlik ortaya çıkıyor gibi görünüyor, tıpkı ekran gözden kaçırıldığında gerçek bir manzaranın ekranda ortaya çıkabilmesi gibi.

Ve gerçek doğamızın görünen perdesi ile, tüm deneyimlerin doğal koşulu olan huzur ve mutluluk da perdelenmiş (bâtına çekilmiş) gibi görünüyor.

Bu nedenle, kendini ayrı ve yalnız sanan benliğin kalbinde her zaman derin bir acı vardır; varlık komasındaki ben-im ayrı varoluşunun sancısı…

Çoğu insanın hayatı, maddeler, nesneler, faaliyetler ve ilişkiler yoluyla bu ayrılığın acısını hafifletmekle veya bu acıyı uyuşturmaya çalışmakla geçer.

Kısacası, hayâlî ayrı benlik her zaman dışarıdaki bir nesnede, başka bir deneyimde veya dünyada huzuru, mutluluğu ve sevgiyi arar.

Ancak ayrı benlik (nefs-ego) huzuru, mutluluğu ve sevgiyi bulamaz zira onun sözüm ona öyle görünen (zahiri) varlığı onun perdesi, örtüsüdür. Aynı zamanda kendi doğal varlığında içkin huzuru, mutluluğu ve sevgiyi de ayrıca dışarda bulunacak bir şey sanıp bir ömür yok yere arar durur.

Ayrı benliğin bu özlemi, edebiyattaki “şem’ ve pervane” yanmak için ateş gözeten kelebek benzetmesi gibidir. Alev, kelebeğin istediği tek şeydir ve sahip olamayacağı tek şeydir de. Pervane, ateşe dokunduğunda ölür. Bu, onun alevi deneyimleme şeklidir – onun içinde ölerek. Ve bu, ayrı benliğin huzuru, mutluluğu ve sevgiyi deneyimleme şeklidir, içinde çözülerek veya ölerek.

Tüm ayrı benlikler yalnızca arayışın sonunu arar; hepsi ayrı benlikler sadece hasretin sona ermesini ister; tüm ayrı benlikler yalnızca çözülmeyi veya ölmeyi arzular.

Bu ölüm – ayrı benliğin ölümü – huzur, mutluluk ve sevginin deneyimidir, temel doğamızın örtüsünün açılması, kendini ‘hatırlaması: zikrullah’dır.

Bir hayalet apaçık yokluğu görülene dek sürekli avlanır…

Ancak gördüğümüz gibi, ayrı benlik hayalidir ve yalnızca kendi yanıltıcı bakış açısından gerçek bir benliktir.

Başlangıçta bir gerçekliği yoksa bir yanılsama bir hayalet nasıl ölebilir?
Bu mümkün olamaz! Ancak tâ en başından beri hiç var olmadığı bizzat görülebilir.

Yaşayan hiçbir ayrı “kişi” olmadığının bizzât farkına varmak, aydınlanmadır.
[E. Tolle]

Eğer ayrı benlik gerçek olsaydı ondan kurtulmak imkansız olurdu çünkü gerçek olan ortadan kalkamaz, var olan yok olamaz. Allah’tan ayrı bir benlik, nesne, öteki ya da dünya gibi gerçek olmayan şeyler asla gerçek olarak ortaya çıkamaz.

Bu nedenle, zihnin hiçbir faaliyeti veya bir faaliyetinin durması bu anlayışı meydana getiremez. Tek gereken, bakma cesaretine, dürüstlüğüne ve sevgisine sahip olmak, bir kez açıkça görmek ve keşfettiklerimizin sonuçlarını yaşamaktır.

Farkındalığın gerçek ve tek benliği, kendi içinde herhangi bir sınır veya kısmî yazgı bilgisi yoktur. Sonsuz ve ebedi olduğunu bilir. Aksini söyleyen sadece düşünceler ve duygulardır. Bu düşünce ve duyguların derinlemesine araştırılması, deneyimlerimizin gerçek doğasını yansıtmadıklarını ortaya çıkaracaktır.

Benliğimiz, görünüşte örtüldüğü eksiklik ve sınırlamaya dair kuru inanç ve ezbere duygulardan kurtulduğunda, her zaman var olan ve sınırsız farkındalığın gerçek ve tek benliği olarak ortaya çıkar.

* * *

İçinde derin bir hipnoz kaptığımız kültürümüzün (sorgulanmamış atalar dini) temel varsayımının diğer yanını keşfedelim; bağımsız olarak var olan dış nesne, öteki, başka veya dünya.

“Yalan Dünya” hakkında tek deneysel bilgimiz algıdır; görünüşler, sesler, tatlar, dokular ve kokular.

Aslında hiç kimse dışarda, gözlemleyenden bağımsız olarak var olan bir nesne ya da dünya bulamamıştır; şimdiye dek bulunan tek şey algılardır.

Bu nedenle, dünya hakkında algılarımız olduğunu bile söyleyemeyiz çünkü o dünya hiçbir zaman bulunmamıştır. Sadece algıları bildiğimizden emin olabiliriz ve algılar, farkındalıktan bağımsız olarak asla bilinemez.

Bu, ana akım kültürümüzün henüz yüzleşmediği şaşırtıcı ama basit bir deneyim gerçeğidir: bağımsız olarak var olan evrenin kendisinden meydana geldiği varsayılan ölü durağan şey olan madde hiçbir zaman bulunamadı.

Evet her şey maddedir ama madde bir şey değildir, boştur.
[Lütfi Şuşud]

Madde bir kavramdır, bazı durumlarda çalışan bir model olarak faydalı olan değerli bir kavramdır, ancak yine de sadece bir kavramdır gerçek değil zira hiç bulunamadı! Ve de asla bulunamaz zira bulunan her şey, tanım gereği, farkındalıktan bağımsız olarak asla bilinmediği için asla bulunmayacaktır.

Aslında, farkındalıkta ortaya çıkan düşünce, duyum ve algı modeli bile deneyimin detaylı incelenmesine dayanamaz.

Maddenin ve zihnin bağımsız gerçekliğine olan donmuş inancı çözen ve farkındalığın varlığını ve önceliğini tesis eden bir yarı-aşamadır.

Ancak bu bir zihin faaliyeti bir felsefe olarak değil de doğrudan deneyimimiz içinde bir kez tesis edildikten sonra, bu model de deneyimin gerçekliğini daha doğru yansıtan bir model lehine terk edilmelidir. (Terk-i terk)

Bir düşünce hakkında bildiğimiz tek şey düşünme deneyimidir, bir duyumla ilgili bildiğimiz tek şey algılama deneyimidir, bir görüş hakkında bildiğimiz tek şey görme deneyimidir, bir ses hakkında bildiğimiz tek şey işitme deneyimidir ve bu böyle sürüp gider.

Düşünmek, hissetmek, görmek, duymak, dokunmak, tatmak ve koklamakla ilgili bilinen her şey onların bilgisinden ibarettir. Peki bu bilişi bilen nedir? Sadece kendi, kendinden bilme kapasitesine sahip olan bir şey, diğer her şeyi bilebilir. Yani her şeyi bilen, mutlak bilişin bizzat kendisidir.

Bilinen her şey saf bilmek, biliş ve kendisidir. Ve bu bilmek senin benim, sensiz-bensiz öz benliğimizdir. Bilinen tek şey farkındalığın kendini bilmesidir, benliğin kendini bilmesidir.

Bensiz sensiz dolu cihân, bilmeyendir ben ve sen;
Bilinmedi kişi kimdir? Geldi ben, gitti sen
[Abdal Kadrî]

Yalnızca benliğiniz vardır ama herhangi bir nesneye ya da kişiye ait olan bir benlik değil çünkü onun ait olabileceği hiçbir müstakil varlık, nesne veya kişi yoktur. Bu bilme yalnızca kendisine aittir. O, kendisidir ve yalnız kendini bilir. Orada başkaları ya da nesneler, iç benlik ya da dış dünya yoktur.

Ve bu ötekilik, uzaklık, ayrılık ve nesnelliğin yokluğuna genel olarak verdiğimiz ad nedir? Ne olacak güzellik veya aşktır. Güzellik, nesnelerin (ne ise ne) nesne olmadığının keşfidir; aşk, başkalarının başkaları olmadığını keşfi, öteki, başka ve ayrının silinmesidir.

* * *

Gerçek doğamızın olduğu gibi açığa çıkması, hayatımızın bir bölümüne, bir dünyada doğan, hareket eden, değişen, yaşlanan ve ölüme mahkum olan ayrı benlikler olduğuna inandığımız bir bölüme son verir.

Ama bu sadece başka bir bölümün başlangıcı…

Bir sonraki bölüm (âhiret), bu anlayışın hayatımızın değil hayatın tüm alanlarında, sadece düşünme biçimimiz değil, aynı zamanda hissetme, algılama, hareket etme ve ilişki kurma şeklimizde gerçekleştirilmesi, zuhura geçmesidir.

Bu, deneyimin her yönüne, 360 derece bir açıklıkta, gerçek doğamızın huzurunun yavaş yavaş nüfuz ettiği hiç bitmeyen bir süreçtir. Sondan başa, çevreden merkez noktaya, spiral kesintisiz bir döngü…

Cahiliye devrinde – deneyimimizin gerçek doğası göz ardı edildiğinde – öz-benliğimiz, farkındalığımız, zihnin, bedenin ve dünyanın kesintili, sınırlı niteliklerini üstleniyor gibi görünüyordu. Başka bir şeye dönüşüyor gibi görünüyordu.

Öz-Benliğimizin anlayışıyla, farkındalığın, bir şeyden yapılma değil, görünen her şeyi bilen açık, boş bir deneyim alanı olarak sezilir. Bu haliyle hiçbir şey (nothing) değil yani bir şey (no thing) değil.

Aşkta, zihin, beden ve dünya yavaş yavaş farkındalık niteliklerini üstlenir – gerçek doğamız olan huzur ve mutluluk tarafından açık, boş, şeffaf, ihata edilmiş ve doygun, mutmain hale gelirler.

Bu haliyle benliğimiz, farkındalığın açık, boş hiçliği, her şeyin gerçekliği veya özü olarak deneyimlerimizde yaşar.

‘Ben bir şeyim’den ‘Ben bir hiçim’e giden yol bir ayrımcılık veya dışlama yoludur – ben bu değilim, şu değilim, o değilim. (Lâ-inkâr-neti neti)

‘Ben bir şeyim’den ‘Ben her şeyim’e giden yol, bir kapsayıcılık, kabul veya sevgi yoludur. Ben buyum, hem de bu hem de bu.

Bilgi ve sevgiyle varlığın kalbine…

Gerçek bilgi, yalnızca her zaman vâr olan, sınırsız farkındalık veya bilmenin mevcudiyetine dair doğrudan deneyimsel anlayıştır. Bir zihin, beden ve dünya biliniyor gibi görünse de bundan başka hiçbir şey bilinemez. Sadece kendi varlığımızın yakınlığı olan bu her zaman mevcut, sınırsız farkındalık, görünüşte içsel benliğin ve onun doğal sonucu olan, görünüşte dışarıdaki nesnenin, diğerinin veya dünyanın temel doğasıdır.

İşte insana kendini hatırlatan kurumsal işaretler olarak bütün dinler bu anlayış üzerine kurulmuştur. Hristiyanlıkta “Ben ve Babam biriz” şeklinde ifade edilir. Yani ben, farkındalık ve evrenin nihai gerçekliği bir ve aynı gerçekliktir. Budizm’de ‘Nirvana ve Samsara özdeştir’. Yani, herhangi bir şeyden -hiçbir şeyden- yapılmamış şeffaf, latif, açık, boş farkındalığın ışığı, nuru tüm görünüşlerin özüdür – her şeydir. Her şeyin şeklini alabilen hiçbir şey değildir.

Hinduizm’de ‘Atman ve Param-Atman birdir’. Yani, bireysel benlik, üst üste bindirilmiş inançlardan ve sınırlama duygularından sıyrıldığında, ebedi, sonsuz farkındalığın gerçek ve tek benliği olarak ortaya çıkar. Ve İslam tasavvufunda, ‘Göz nereye düşerse, Allah’ın yüzü oradadır’. Görünen her şey Tanrı’nın yüzüdür ve onu gören Tanrı’dır.

O’na bakar görmeden! Nereye dönse nazar
“Fe-eynemâ tuvellu fesemma vechullah” yazar
[Bakara:115’den]

Bütün bu ifadeler, ortaya çıktıkları kültür tarafından koşullandırılmıştır ancak yine de hepsi aynı koşulsuz gerçeğe, tüm deneyimlerin gerçekliğine işaret etmektedir.

Bu gerçeğin idrak edilmesi aradaki mesafe, ayrılık ve ötekilik inançlarını çözer. Bu uzaklık, ayrılık ve ötekilik yokluğuna verdiğimiz ortak isim aşk ve güzelliktir.

Aşkest tarik-i rah-ı peygamber-i ma
Ma zade-i aşkim , aşkest mader-i ma
Bizim Peygamberimizin yolu aşktır
Biz Aşkzâdeyiz ve anamız aşktır
[Cenâbı Mevlevî’den]

Herkesin özlediği, yana yakıla aradığı şey budur – sadece dualitesizlikle ilgilenen bizler değil, yedi milyarımız da bunun peşinde, parça bütünün derdinde…

Bu ince kavrayışta, gerçek bilgi ve sevginin bir ve aynı olduğu ortaya çıkar; görünüşte içsel benliğin ve görünüşte dış dünyanın gerçek doğasının, farkındalığın şeffaf ışığından, latif nurundan yani kendi varlığımızın yakınlığından yapılmış tek bir gerçeklik olduğunun bizzat deneyimsel, doğrudan farkındalığı.
* * *

Anlayış ve sevginin bu ifşası, dünya kültürümüzün üzerine kurulduğu temel varsayımın, ikilik varsayımının kalbinden vurur; ben, ayrı iç benlik ve siz ya da o, ayrı dış nesne, başka ya da ayrı dünya.

Kendi içimizdeki ve bireyler, topluluklar ve uluslar arasındaki tüm çatışmalar, yalnızca bu ayrılık varsayımına dayanır ve tüm psikolojik ıstıraplar bundan kaynaklanır.

Yaman ayrılık…

Bu çatışmalara dair, meselenin özüne inmeyen herhangi bir yüzeysel yaklaşım, çatışma ve ıstırap sorununu erteleyecek ancak çözmeyecektir. Er ya da geç bireyler, bir kültür olarak bu gerçekle yüzleşecek cesarete, alçak gönüllüğe, dürüstlüğe ve sevgiye sahip olacaktır.

Bütün sanat, felsefe, din ve hatta bilimlerin en yüksek amacı, kültürümüzde tüm bu disiplinler bunu geçici olarak unutmuş olsa da, bu gerçeği deneyimsel bir şekilde ortaya çıkarmaktır.

Bir bulut, güneşi örtse örtse ne kadar uzun süre örtebilir ki…

Bir güzel ressam Paul Cézanne’dan sızdığı gibi:
“Yeni gözlemlenen, tazecikten hayretle fark edilen tek bir havucun bir devrimi tetikleyeceği bir zaman geldi, geliyor”

Bu tek gerçek devrimdir, gerçekliğe dair sahte görüşümüzün alt üst olduğu devrimdir. Farkındalık – saf bilgi – sadece deneyimin tanığı değildir. O, onun özüdür, onun kendi doğasıdır.

Bu bakış açısıyla yaşamaya başladığımızda her şey değişir; hayatım biter, büsbütün hayat başlar…

Hayatta hep özlediğimiz şeyin, varlığımızın derinliklerinde hep var olduğunu anlarız.

Her zaman mevcuttur ve asla gerçekten örtülmemiştir. Başlangıç ​​olarak genellikle, deneyimin arka planında tatlı bir huzur olarak hissedilir ancak kontrol altına alınamaz ve çok geçmeden dünyaya sebepsiz neşe, özgürlük, aşk ve yaratıcılık olarak akmaya başlar, akıp durur…