Aşk lâzım

Aşk, ikilik değil mi?
Aşk, aşırılık değil mi?
Aşk olmadan olmaz mı?

Ben, gerçekten âşık oldum mu hiç?
Peki bunu nasıl anlayabilirim?

Aşkın zuhûru için üç mutlak şart vardır: Bakış, akış ve ayrılık

Önce göreceksin çünkü göz, cemâl ister. Aşk, insana penceresinden girer. Görmeden aşk doğmaz, mutlaka görmen lazım.

Sonra “başka bir şeyi göremeyecek” derecede seveceksin. Fakat şehvet ve şöhret sevginin asididir. Asidi alınmış bir sevgiyle tam yönelerek seveceksin, beklentisiz, hesapsız, karşılıksız, bilinmek istemeden, suyun akışı, odunun yanışı gibi…

Nihâyet ayrı düşeceksin. Aşk ayrılıktadır. Ayrı düşülmezse, firak ateşi yakmazsa aşk doğmaz. O sâdece bir tutku olarak kalır.

Diyorlar ki “Ben Allah’a âşığım, ben Muhammed’e aşığım veya Ali’ye âşığım.” Peki, gördün mü? Yok! O zaman o bir hayal, aşk değil.

Sakın efsâne söyleme, hazrete varır yolumuz…

Ali’ye âşık olman için önce Ali’yi göreceksin. Peki, nasıl göreceğim?

İnsan neye âşık oluyor? Çoğu zaman kendi zanları var, hayalinde yarattığı bir imgeye âşık. “Ben Allah’a âşığım, ben peygambere âșığım” dedik ki göreceksin, seveceksin sonra ayrı düşeceksin. Aşk ayrılıktadır.

Peki, o zaman demek ki gaybı görmedin… Şehâdet âlemine indirmeden, şimdi ve burada hazır olduğuna şâhit olmadığın, hasretini çekmediğin, bilmediğin birine âşık olman ne mümkün! Adı var kendi yok, hayal, efsâne…

Yani öyle kuru kuruya “Ben Allah’a, peygambere, Ali’ye âşığım” olmaz, ispat ister, delil ister.

Hayret veriyor sözlerinin sırrını Ali
Seyrettiriyor sûret-i eşyâda bu güzel cemâli

Aşk, kemâle olan aşktır. Bu kemâl dediğimiz insanın kendi olgunluğu, kendinin en üst versiyonudur. Ama bunu kendinde göremez.

Zâten fıtratında, tohumunda olup kendinde henüz bulamadığını, bulduğun yere kapılmandır aşk.

Nasıl bir erkeğin kadına, kadının erkeğe karşı anima, animus bütünleşme içgüdüsü varsa, insanda kâmil olma içgüdüsü, ayân-ı sâbite tohumunu, arketipini açığa çıkarma içgüdüsü vardır. Bu kendimizin semâvî hâlidir.

İşte bu yüzden semâzenler, semâya çıkarken elleriyle kendilerine sarılır, yüzüyle özünü kucaklayarak topraktan (beden) havaya (semâ) ateş (aşk) ile kalbin su toplaması ile urûc ederler.

Aşk, devâm edecek…

Burada denilebilir ki aşk, seven ve sevilen unsurları olan, ikilik gerektiren bir ateştir…

Elhak doğrudur ama uyanmak için uykuda olmak, vahdet haline geçmek için kesrette bulunmak şarttır, yemek yapmaya elde olandan başlanır.

Aşk ateşi, sessiz ve derinden yanacak, yanacak, yakacak bir şey kalmayınca sönecek; “âşık, mâşuk, aşk” bir olacak, ikiden bir bilinecek, birde iki silinecek. Aşkın battığı yerden, irfan güneşi doğacak.

Nerede kalmıştık efendim…

Aşk için fıtratında olup kendinde bulamadığını, bulduğun yere kapılmandır demiştik.

Biz, bunu şehâdet âleminde görmezsek “o mükemmel hâlden” ayrı olduğumuzu anlayıp ayrı kaldığımız o kemâlimize âşık olamayız. Neticede, semâvî aşk, insanın kendi kemâline olan aşktır. Yani içimizdeki kemâlât tohumunu, arketipi açığa çıkarma güdüsüdür.

Aşkın ikinci şartı görmekti. Kendi kemâlimizi bu şehadet âleminde görüp ona şahit olup onu sevmezsek, kendi kemâlimizle ayrı kaldığımızı idrâk ederek âşık olamayız.

Yoksa ay ne güzel kadın, ay ne güzel erkek, çok yakışıklı, ay ne güzel konuşuyor; öyle değil. Burada esas olan senin “kendi ihtiyacın” üzerinden olandır. Çünkü Allah, insana ihtiyacından görünür. Zâten hayat, sınırsız varlığımıza geri dönmemiz için bir dâvettir.

Bizim kendi kemâl hâlimize, mükemmel versiyonumuza ulaşmaya ihtiyacımız var. Herkes ihtiyacını arar. Ama ihtiyacının ne olduğunu bilmiyorsan arayamıyorsun da!

Aradığının ne olduğunu, şehadet âleminde, bu maddî âlemde görmedin ki bilesin. Mesela elimde kalem var, düştü kayboldu, şimdi ne aradığımı bildiğim için onu arayabilirim.

Peki o halde, biz kendi kemâlâtımızı, hayâlde değil ayağı yere basan, şu şehâdet âleminde nasıl göreceğiz?

Aşk, devâm edecek…

Nedir suâlin odur kemâlin ammâ cevabı görsem tanımam, soruyu ben sormadıkça…

Peki neydi suâlimiz:
Kendi kemâlâtımızı bu şehâdet âleminde nasıl göreceğiz?

Kendini gerçekleştirmiş, özünü yüzüne yansıtmış kâmil insanda yâni mürşidde “kendi kemâlimizi” görürüz ve işte onu çok severiz.

Deriz ki: “İşte ben, bu zattaki kemâlâtı arıyorum, şimdi o hâli kendimde oluşturacağım.” O zaman o mürşidle hariçte “Hak Dost” oluruz (velâyet, velî, dost demek)

Bu manâyı kendimizde bulmak için, ondan ayrı kaldığımızda, “neyi kaybettiğimizi” hatırlayıp aşk ile kendimizden kendimize, yüzümüzden özümüze doğru yürürüz… Aşk denilen bu! Yoksa buna âşık, şuna âşık, gel sen bana sarıl, ben sana sarılayım; bunlar eğlenceden öte değil. Aşk dediğin çift.leşmek değil tek.leşmektir!

Hak Lâ ilâhe illallâh
Hak Muhammed Resulullah
Hak Yâ Velîyallah

Efendim insan, bu âleme yarım elma olarak geliyor, yaşamında diğer yarısını bulamazsa vay onun hâline. Dostu bulama.yanın, ömrünün yarısı dağınık, perişan, yarısı pişman olarak geçiyor.

İnsan, bu kemâlât haline ulaşamazsa asla huzur bulamaz. Asla! Mutlaka kemâline ulaşmak zorundadır. Muhakkak, yoksa huzur bulamaz. Hiç bir şeyle tatmîn olmaz, damla tamamlanacak damlayacak ve yerini bulacak!

İnsan sâdece kendi kemâlâtına ulaşınca doyuma ulaşır. Öyle mutmain olur. Yoksa başlarsın orada burada aramaya. Şu arabanın daha iyisini alayım, acaba tatmin olacak mıyım, telefonu değiştireyim, arkadaşımı değiştireyim, evimi değiştireyim…

Değiştir, değiştir, avuntu, teselli, oyalanma, boyalanma… Başlarsın nesneler üzerinden kendini ikmal etmek için çalışmaya, özneye varamadıktan, dahası özne olamadıktan sonra gerisi neyse ne…

Yolun kendine varmadıktan sonra, zamanla ancak yorgunluğun, bıkkınlığın artar.

Ne buyurmuş aşkını “Ben ol da bil” cümlesine sığdıran:

Senin ekinindik, aşk orağıyla biçtin bizi, samandan ayırdın, ambara çekmedesin.

Aşkın mestliği sonunda, artık irfan şerâbını ister küpten iç, ister bardaktan.

Aşk olsun, irfân dolsun cânım erenlerim…

Gizli özneyi bulmak

Bütün polisiye romanların temel sorusu aynıdır: “Kâtil kim?”

Sayfalar sürecek bir kurgu boyunca, okuyucudan dikkatini odaklayarak fâilin farkında olması beklenir.

Aynı şekilde bütün kutsal kitaplarda ve kadim bilgelik okullarında da, âlem sahnesinde hayâl perdesinde var görünen insana “kendini bir fâil olarak düşünmemelisin” denir ve gizli özneye dikkât çekilir.

Evet fâilsiz fiil, gizli özneyi bul; nesnesi ne ise ne…

Bütün yüklerin hamalı olarak hayatın ağırlığı altında ezilen düş.müş insanın huzuru, sahiplenmekten, yük taşımaktan, “ben varım, o halde ben yaparım” iddiasından vazgeçerek her şeyin ve elbette kendinin ait olduğu yüce kudretin irâdesine teslîm oluşunda, O’nun bir âleti olarak kendinden çıkan fiillere, fâil hissi olmaksızın şâhid olmaktır.

Fakat eğer ben dahil olmazsam iş yürümeyebilir diye düşünme!

İşi yapan öznenin sen olduğun hayâline kapılma… Zâten, benliğin sahte kimliğiyle dâhil olduğun hiçbir işten hayır gelmez.

Sen sâdece gizli özneyi bul, Zât’a dâhil olmak, O’na karışmak işe dâhil olmak demektir. Merâk etme, mülk ve bütün işler, sen de dahil O’na aittir.

Neyse efendim, polisiye romanda bizi “fâili bul” amacından uzaklaştıracak hârici şeylerin peşinden koşmayı bırakalım, kendimizi bırakmayalım!

Öncelikle konuşan kitap, insanlığın târifi olanın, bir günlük ömründe dilinden düşmeyen dualara bakalım.

Çünkü içinde bilinç yâni farkındalık olmayan her fiilin sonu riyâkarlıktır ve âdetle ibâdeti birbirinden ayıran niyet; farkındalıklı duadır.

İnsan karanlıktaydı, parlayan ışıkta güldü ve kayboldu.

Geceleyin sizi öldüren ve gündüzün ne kazandığınızı bilen, sonra belirli bir ecelin tamamlanması için gündüz vakti sizi dirilten, uyandıran da O’dur.[En’am:60’dan]

Bizi, öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun. Yeniden diriltip huzurunda toplayacak olan da O’dur.

Bu kısa duayı, gizni özneyi bulmak niyetiyle birlikte okuyalım:

Bu duada yer alan cümlelerde gizli özneyi arayalım. Özneyi nasıl arıyorduk; elbette yükleme, kim sorusunu yönelterek?

İşte başlıyoruz: Öldüren kim? Dirilten kim? Yeniden diriltecek kim? Huzurunda toplayacak kim? Hatta hamd eden kim (Hâmid) hamd edilen kim? (Hamîd)

Gizli özneyi bulan, buna ikna olduğunda gizli öznede kendini bulacağından açık etmeden devam edelim.

Herhalde yataktan kalktıktan sonra ağırlıklardan kurtulmak ve kendinize gelmek için lavaboyu kullanmak istersiniz değil mi?

Daha kapıdan içeri adımını atmadan O’nun duası şöyle:

Bismillâh. Allahım, hususi ve umumi bütün kötülükleri bünyesinde toplayan küçük ve büyük habis, şeylerden sana sığınırım

Sığınan iltica eden kim? Sahte benlik

Sığındığımız kim?

İşimizi bitirip çıkarken duamız:

Nimetin lezzetini bana tattırana, onun kuvvetini bende bırakana, ezâ vereni benden giderene bana âfiyet verene hamdolsun.

Nimetin lezzetini tattıran kim? Nimetten hâsıl olan gıdayı vücutta tutan kim? Sıkıntı veren kısmını vücuddan atan kim? Afiyet veren kim? Hamd eden kim?

Eh artık sofraya oturup kaybettiklerimizi telâfi etmek vaktidir.

Yemekten önce:
Bize vermiş olduğun bu rızıkları bereketlendir.

Bu rızkı veren kim? Bereketi verecek olan kim?

Yemekten sonra:
Bizi yediren, içiren ve bizi, kendisine teslîm olmuşlardan eyleyen Allah’a hamd olsun.

Nimetleri yediren kim? İçiren kim? Müslüman, teslim olmuş eyleyen kim? Hamd eden kim?

Artık evden çıkıp işe koyulmak vaktidir:

Bismillah, hiç kimsede günahlardan uzak duracak kuvvet yoktur, meğer ismetiyle muhafaza buyurur. Hiç kimsede taat için kuvvet yoktur meğer tevfikini refik eyler.

GERÇEK ŞU Kİ, Biz insanoğlunu üstün ve onurlu kıldık; karada ve denizde onları taşıdık; temiz besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın pek çoğundan üstün tuttuk
[İsrâ:70’den]

Arabaya binerken:

Bismillah! Allah’ım! Sen seferde arkadaşım, ailemde vekilîmsin. Allah’ım, yeryüzünü bize hizmet ettir, yolculuğumuzu kolaylaştır. Allah’ım, yolun zorluklarından, üzüntülü bir şekilde eve dönmekten, malımızda ve ailemizde meydana gelebilecek kötülüklerden sana sığınıyorum

Bu bineği bizim hizmetimize veren Allah’ı tesbih ederiz. Öyle olmasaydı biz ona güç yetiremezdik. Biz elbette Rabbimize dönücüleriz.

Eh buraya kadarını bile kemâl-i dikkâtle okuyan aziz okuyucu için maksad hâsıl olmuştur.

Böylesi bir farkındalıkla evden çıktıktan sonra kendisinden açığa çıktığına şâhid olunan fiilerin sâhibi de elbet kendisidir.

Fâil-i Mutlak idrâkine vesile işâretler:

Sana gerçek sûrette bîat edenler, Allah’a bîat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların eli üstündedir. [Fetih:10’dan]

Attığın zaman da sen atmadın, atan Allah’tı. [Enfâl:17’den]

O, kullarının tevbesini kabul eder ve sadakaları alır. [Tevbe:14]

Ektiğiniz şeyi siz mi ekiyorsunuz yoksa biz mi? [Vakıa:63’ten]

Biz insana şah damarından, kendinden daha yakınız. [Kaf:16’dan]

İşlerin hepsi O’na döndürülür. [Hud:123’ten]

Allah her şeyi ihâta eden, içeriden sarmalayan ve dışarıdan çepeçevre kuşatandır [Nisa:126]

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’ndan isterler. O, her an yeni bir iş, oluş ve görünüştedir. [Rahman:29’dan]

Her şey sevgiliden ibarettir, âşık ise perde
Diri olan sadece sevgilidir, âşık ölüdür yerde

Vahdet Nuru

Ahmed-i Sirhindî İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (v. 1624) de mürşidi olan, Nakşibendî tarikatını Üveysî neş’esiyle Hindistan’da yayan, Ubeydullah Ahrâr neslinden Yesevî, Kübrevî, Kâdirî ve Çiştî yolunun icâzetli mürşîdi, Bâkî-billâh hazretlerinin (v. 1603) mahdûm-u mükerremi Hâce Hurd Muhammed Abdullah‘ın (d. 1601) “Risâle-i Ârif” ve “Nokta-i Vâhid” isimli Farsça eserlerinden (t. 1643) tercümedir:


Elhamdülillah! Elhamdülillah ki hakikat, güneşten daha parlaktır ve vahdet cemâlinin her hâli, kesret aynasında apaçık görünmektedir.

Ey Seyyîd! Bu, sana kendi hakîkatinden bir haberdir. Biliyorum ki onu himmet gözüyle tetkîk edersen, sûretten hakîkate ulaşırsın ve mesafelerin aldatıcılığı senden uzaklaşır.

Ey Seyyîd! Biri, uzaklardan haber getirir, bunun bir nedeni vardır. Bir başkası da yakınlardan haber verir, elbet bunun da bir sebebi vardır. Bu haberin diliyle seninle konuşan, gerçek birlikten haber verir ki, onda ne uzaklık ne de yakınlık vardır. Bir kere vahdet (birlik) doğdu mu, artık uzaklık da yakınlık da vahdettin aynı olur. (Kişi görmediğine inanır, gördüğündense haber verir)

Ey Seyyîd! Vahdet ehlinin dışında her taife ötekiyle cedelleşip çekişir zira kimse onlarla bir olmasa da vahdet ehli herkesle birdir.

Ey Seyyîd! Vahdet Ehli, birbirine muhalif, muhtelif yollardan ve birbirine karşı gibi görünen meşreplerden tatlı, latîf, manevî bir meşrep ve ferâh, kuşatıcı, kucaklayıcı ve dirayetli bir yol çıkarır.

Ey Seyyîd! Vahdet kesretin iç boyutu, kesret de vahdetin dış boyutudur. Her ikisinin de hakikati birdir.

Ey Seyyîd! Mevcûd tektir ve yanıltıcı bir kesret halinde görünür.

Ey Seyyîd! Sen vahdetten kesrete getirildin ve hikmetini O’nun bildiği bir sebepten teklikten ikiliğe gönderildin-Sübhanallah! Bu gerçeği de bazı hususi kulları yine O’nun bildirmesi sayesinde bilirler; sen daha önceki vahdetten habersiz olarak yaratıldın ve o hâlin hiçbir izi sende bulunmaz. Daha doğrusu, Hak bütün âlemi vahdetten kesrete getirdi. Bundan sonra, kendisini kullarından az bir kısmına aracısız olarak ayan etti. Onları kesretten vahdete götürdü, kesretten vahdete ulaşmanın yollarını öğretti ve kesrette, vahdeti görebilecekleri şekilde kesrete gönderdi. Onlara bu yolu başkalarına da öğretmelerini söyledi. Bu kişiler de O’nun emrine itaat ederek yolu, bilinir kıldılar. Kim bu yola uygun davrandı ve bu kişileri izlediyse, kesretten vahdete ve ikilikten birliğe ulaştı. Bu büyük insanlar peygamberlerdir ve vasıl olunacak yol da şeriat ve tarikatdir.

Ey Seyyîd! Fıkıh kitaplarında açıklandığı gibi şeriata göre uyulacak ve ondan kaçınılacak bazı hususlar vardır ki kişinin zâhiri temizlenmelidir. Tarikat ise bâtının temizlenmesi, ahlakın güzelleştirilmesi yani kınanacak sıfatların, övülecek sıfatlara dönüştürülmesidir. Yine buna (sefer der vatan) vatanda sefer ve seyr ü sülûk denir. Bu, şeyhlerin özellikle İmam Muhammed el-Gazzâlinin kitaplarında açıklanmıştır. Şeylerin terkip ettiği bazı edep ve davranış kuralları tarikata, yolun adâbına dâhildir.

Ey Seyyîd! Şeriat kuralları ikiliğe dayanır ve belirli bir usûlü takîb ile vahdete ulaştırır. Bunlarını sırrını ancak Allah ve O’nun seçkin kulları bilir. Kesretteki amellerin, vahdete ulaştırılması hakikatinde, kesretin vahdetin aynı olduğunu gösteren bir işaret vardır. Anla!

Ey Seyyîd! Beş vakit namaz, oruç, zekât, hac ve benzeri ibâdetler de manâsına dikkât edilir, özü bilinirse vahdete ulaştırır. Âlimlerin açıkladığı gibi ancak ihlâsla ve “Allah ile, Allah için” yapılmaları şartıyla vahdete ulaştırır. Bu noktada, “Allah için” sözü herkesin anlayabileceği bir şey değildir ve bunu duyan herkesin zihninde başka bir şey doğar. Ancak vahdete talip olanın şöyle anlaması gerekir. Meselâ: “Kendi hakikatimin ve O’nun vücûdunun rızası yani kendi hakikatimi bulmak, yüzümden özüme varmak için namaza veya oruca niyet ediyorum zira onu kaybettim ve murâdım odur ki bu ibâdet vasıtasıyla Allah’ın aynı olan vahdet zuhůr etsin.”

Ey Seyyîd! Âbid de O’dur, mâbud da. Mukayyet olma mertebesinde âbid, mutlak olma mertebesinde de mâbuddur. Bu mertebeler de onların arasındaki farklar da akıl edilebilir işlerdir. Mutlak varlık olan tek Hakikat’ten başka mevcûd yoktur. Anla!

(Mertebe hayaldir, aldanmaktır ve mertebeden mertebeye geçmek aldandığını anlamaktır)

Ey Seyyîd! Dikkatli bakınca, tarikat yoluyla giderilmesi gereken kınanacak huyların hepsinin bigânelik ve ikilikten kaynaklandığını, kazanılması gereken övülecek ahlâkî özelliklerin de vahdetle ünsiyet ve yakınlıktan haber verdiğini görürsün. Yani vahdete tâlip olan, başlangıçta vuslata nasıl ulaşacağının sırrına bilmese de, şeriat ve tarikattan kaçamaz, yasa ve yasaktan kendini kurtaramaz. Fakat ünsiyet sahibi olup da inceden inceye düşününce, burada işaret edildiği şekilde anlayacaktır. Yâni vahdet kesretin aynı, kesrette vahdetin aynıdır. Başka bir ifâdeyle zâtı ve sıfatlarıyla kesret âleminde yaşayan âbid, fiil ve hükümlerinde vahdetin aynıdır.

Ey Seyyîd! Şeyhlerin tesis ettiği bütün bu meşgâleler, zikir, tefekkür, teveccüh gibi fiiller ve seyr ü sülük, ikiliğin aldatıcılığını gidermek amacına matuftur. Öyleyse vahdeti (Hak) kesretten (halk) ayıran şeyin aldanma ve hayalden başka bir şey olmadığını bilmelisin. Hakikatte kesret sûretinde görünen vahdettir ve çok olarak görülen de ancak Bir’dir. Aynı şekilde şaşı bakan kişi biri iki olarak görür, helezonik olarak daire şeklinde, yere düşen yağmur damlaları da çizgi şeklinde görünür.

Yüksek mertebe sahibi bir ârif şöyle derdi: “Dervişlik, muhayyileyi düzeltmektir.” Yani kalpte Hakk’tan gayrısı kalmamalıdır. Doğrusu, ne güzel söylemiş.

Ey Seyyîd! Âlem sahnesinde, perde hayalden ibâret olduğu için yine hayal yoluyla kaldırılmalıdır. Gece gündüz, döne döne vahdettin hayâliyle birlikte olmalısın!

Ey Seyyîd! Seyyîdlik istiyorsan bir ol ve bütünle birleş. “Bir olmak” ikiliğin aldatıcılığından çıkman, “birleşmek” ise Vahdet’le olman ve Vahdet’te kalman demektir. Düşüncelerin dağılması, dert ve tasa hep ikilikten gelir. İkilik gidince huzur ve istikrar mümkün hâle gelir. O zaman da artık hiçbir dert ve ızdırâba dûçâr olmaz, iki alemde de huzura kavuşursun zira huzur yokluktadır, sana ait olmayan bunca varlıkla gitmez gönül darlığı!

Ey Seyyîd! Tevhidin hakikatine ulaşınca sıfatın Vahdet olur. Sülûktan sonra Hakk’la olan irtibatının hiçbir şekilde artmadığı bilirsin. Bu, sülûktan önceki irtibatınla aynıdır. Daha doğrusu, vâr olmadan önceki ve vâr olduktan sonraki irtibatın da birbirinin aynısıdır. Aslında ne ateşin ne de suyun giderebileceği bir ilim ve yakîn (kesinlik) bulmuşsundur. Ezelden ebede kadar var olan ancak Hak’tır. Başka hiçbir şey varlık sahnesine dâhil olmamıştır. Hakiki olmayan hiçbir vehme itibar edilmez.

Zeyd, Amr olduğunu sanma hastalığına düçar oldu, herkesten Zeyd’in vasıflarını duyuyordu. Zeyd’i aramaya başladı. Güzel bir tedaviden sonra şifa bulunca hiçbir yerde Amr kalmamıştı; artık sadece Zeyd vardı! Anla!

Otuz tane kuş (si-murg) Simurg’u aramak için yola çıktı. Menzile ulaştıklarında kendilerinin Simurg olduklarını gördüler! Anla!

Hak, kendisini kendi sıfatlarıyla bildi. Bunlar eşyanın sıfatlarıdır. Sonra kendisini, kendisine bu sıfatlarla gösterdi. Bu kainattır. Öbürü nerede? Öbürü varlık sahnesine nasıl girebilir?

Görünen sıfâtındır
Anı gören zâtındır
Gayrı ne hâcâtındır
Sen seni bil sen seni

Ey Seyyîd! İşin hakikatinin böyle olduğunu anlayınca yakınlığın, uzaklığın ve eşit mesafelerin hepsinin vehim ve kuruntudan kaynaklandığını anlarsın. Nerede uzaklık vardı ki yakınlık olsun? Nerede ayrılık vardı ki birleşme gerçekleşsin? Kaybolan kimdi ki bulunsun? Âlem üzerine bin yıl da tefekkür etsen, orada Vahdet’in aynı olan Mutlak Hakikat’ten başka hiçbir şey bulamazsın. Daha doğrusu ister dışında, ister zihinde, isterse vehim olarak O’ndan başka hiçbir cevher, sıfat veya yön bulamazsın. Her şey O’dur ve O her şeydir! Anla!

Ey Seyyîd! İdrâk edilen her şey O’dur, idrâka gelmeyen de O’dur. “Varlık” diye adlandırlan şey O’nun zuhûr edişi, “yokluk” sanılan şey de O’nun henüz zuhûr etmeyişidir. Evvel O’dur, Âhir de O’dur; Bâtın o’dur, Zâhir O’dur. [Hadîd:3 Meâli]

Mutlak olan O’dur, mukayyet olan O’dur. Küllî olan O’dur, cüz de O’dur. Münezzeh olan O’dur, müteşâbih olan da O’dur.
(Mantık ilminde p+p değil şey ve o şey olmayanın toplamı evrensel kümedir. Allah câmiu’l ezdâd, zıtları kendinde toplayandır)

Ey Seyyîd! Her şey O olmakla birlikte her şeyden de berîdir. O’nun her şeyin aynı olması bakımından, bu mutlaklığının bambaşka bir nispeti vardır. Hiçbir keşif, aklî kavrayış ya da idrak bu mutlaklığı anlayıp ona ulaşamaz. Allah sizi (sakınmanız için) kendisine karşı uyarıyor” [Ali İmran: 28 Meâli] âyetinin bir anlamı da budur.

Ey Seyyîd! O’nu müşâhede genelde zuhûrat mertebelerinde gerçekleşir. Bazen de zuhûrat mertebelerinin dışında gerçekleşir ve O’nu müşahede bir şimşeğin çakmasına benzer. Sürekli olamaz. O mertebeye ulaşmak da, onun sürekli olmaması da mazharların en mükemmeli olan insanın, her şeyi kuşatıcılığı ile bağlantılıdır.

Ey Seyyîd! Ârifin bundan daha üstün bir makamı olmaz. Bu makamda küllî fenâ ve mutlak yokluk vardır. Bu, kıyâmetin külli biçimlerinden, umûmî hallerinden biridir.

Ey Seyyîd! Bu makamdaki marifet ilimleri ancak yaklaşık olarak yazılabilmiştir. Sâlikin bahsettiğimiz gibi bir Vahdet fikrine sahip olması gerekir. Nazara “öteki” olarak takılan kesretin, vehim ve kuruntusundan kurtulup Vahdet’in aynası olmak için gece gündüz mücâdele etmelidir. O zaman sâlik Bir’den başkasını görmez, Bir’den başkasını bilmez ve Bir’den başkasına niyâz etmez.

Ey Seyyîd! Zikrin yolu şudur: “Lâ ilâhe” yani Zaťın birliğinde kaybolup O’nun tarafından yutulmuş olması anlamında müşahede edilen her şey yokluktur. “İllallah” yani Zât’ın birliği bu şeylerin sûretinde zuhûr etmiştir ve nazar tarafından bu şekilde müşahede edilir. Böylece eşya O’nda bâtındır, O ise eşyada zâhirdir. Yani O, eşyanın hem zâhir hem de bâtın boyutudur. Eşyada ancak zâhir ve båtın vardır. Yani eşya, eşyâ değil aksine Hakk’tır. Eşyaya verilen isimler bakışa bağlıdır ve bu da Hakk’ın aynasıdır.

Düşe düş olma sakın düşe aldanıp kalma
Senden gayrî ne vardır tâbire muhtaç ola
Sana âlem görünen hakikatte Allah’dır
Allah birdir vallâhi sanma ki birkaç ola

Ey Seyyîd! Murakabe yolu, muhtelif şekillerde anlaşılabilir. Murakabe Vahdet’in manâsını olabilecek her şekilde müşahede etmektir. Kelimeleri müşahede ve tasavvur, manâların zihinde kavrayışına vesile oluyorsa, ister “La ilahe” isterse tek başına “Allah”, kelime ne olursa olsun buna ‘zikir’ denir. Manâların zihinde kavranışı kelimeleri tahayyül ederek olmuyorsa, bu murakabe veya teveccühtür. Bu ikincisinin büyük üstadların kitaplarından öğrenilebilecek pek çok türü vardır. Amaç Vahdet’in manâsının kalpte yerleşmesidir.

Allah lafzının zikri şöyledir: Kalp hakikatinin, Hakk’ın mazharı oluşu bakımından kişi, o et parçasını tasavvur yoluyla kalp hakikatine yöneltir, Allah lafzını tahayyül eder ve onu kalp hakikatine yerleştirir.

Ey Seyyîd! Dikkatini kendine yöneltip de bu dikkati doğru şekilde düzenleyebilirsen, bu iş kolayca yoluna girer.

(Ruhlarının cesedleriniz, cesedleriniz ruhlarınızdır. Su, donunca buz gibi görünür.);

Ey Seyyîd! Bedenin, ruhunun sûreti ve mazhardır; ondan başka hiçbir şey değildir. Ruhun da Hakk’ın mazharı ve sûretidir; O’ndan başka hiçbir şey değildir. Bu sûretlerin ikisi de cismânî ve ruhânî hayâldir. Muhayyile de Allah lafzı söyleyince dikkatini bu iki hayalde zuhûr eden hakikate çevir ve kesin bil ki “Ben işte buyum!” O zaman kesreti Vahdet’te müşahede etme ümidin olabilir.

Bil ki, nazarına takılan her şeyin bir sûreti, ruhu ve hakikati vardır. Bunun sûreti, mülk ve insanlık âlemidir (nasût); ruhu, saltanat (melekût) ve hakikati de azâmet (ceberût) ve ulûhiyet (lâhut) yani mutlak Hakk’ın aynısı olan o şeyin husûsî vechidir.

Ey Seyyîd! Ceberût sıfat, lâhut ise Zat’tır. Sıfatlar Zat’tan başka bir şey değildir. Keşif ve müşahedede elbette bakış açısına göre farklılıklar olacaktır. Bu, sıfat ve Zâťın tecellîlerinin gerçekleşme makamında olur. Fakat buraya kadar hüviyetten dolayı Zâťı ve sıfatları tek bir mertebe olarak ele aldık.

Ey Seyyîd! Âlem Hakk’ın ilmidir. Elif’le işaret edilen Zât’ın tecellisiyle zuhûr etmiştir. İlim de Zât’ın aynısıdır.

Ey Seyyîd! Mutlak Hakk’ın tecellileri sonsuzdur ancak küllî tasnîf bakımından beştir Birinci zuhûr toplu (mücmel) ilimdir. İkincisi ayrıntılı (mufassal) ilimdir. Üçüncüsü manevi sûretlerdir. Dördüncü zuhûr, hayalî suretlerdir. Beşinci zuhûr ise cismânî sûretlerdir. İnsanoğlunun zuhûrâtı müstakilen ele alacak olursa o zaman altı olur. Bu beş veyâ altı zuhûrâta “Nüzûl:İniş” veyâ “Mertebeler” denir.

Ey Seyyîd! İnsanoğlu bütün zuhur edişleri idrak eder ve kuşatıcılık birçok şekilde açıklanabilir.

Ey Seyyîd! Bil ki, insan hakikatinin her mertebede o mertebeye uygun bir sûrette zuhûrâtı vardır. Bütün hakikatler, insan hakikatinin sûretidir ve bu hakikat, bütün zuhurat mertebelerinden sonra gelse de mertebe olarak, hakikatlerin hepsinden öncedir.

Ey Seyyîd! Kur’ân’ı Kerim’in Fâtiha Sûresi’nde Elhamdülillâh [1:2] âyeti vardır. Bu, hem Hamd eden (hâmid) hem de Hamd edilen (hamîd) olmak ancak O’na mahsustur anlamında gelir. Başka bir ifadeyle, Hamd eden de O’dur, Hamd edilen de. Her hâlde, her sıfatta, her yerde ve her sûrette O’ndan başka ne Hamd eden ne de Hamd edilen vardır.

Ey Seyyîd! Bakara Suresi’nin başında Elif, Lam, Mim geçer. Elif birliğe (ahadiyyet) işaret eder. Ahadiyyetin birinci harfi Elif’tir, Lam ilme işaret eder, ilm’in ortasındaki harf Lâm’dır. Mim ise âleme işaret eder, âlem’in son harfi de Mim’dir. Başka bir ifadeyle, ahadiyet ilmin sûretine, ilim de âlemin sûretine bürünmüştür.

Ey Seyyîd! Senin için şart olan Vahdet’in manâsını zihninde kavramak, onu sürekli tefekkür etmek ve bu irfanî ilimlerin mufassal ayrıntılarına vâkıf olmaktır. Önce bunun hiçbir faydası olmaz. Ama ilâhi inâyetle Vahdet’in manâsı kalbe yerleşip ikiliğin izleri silinince, sana lekesiz bir sâfiyet ulaşır ve ilmin ve hakikatin bütün sûretleri sana açılır, hiçbir şey gizli kalmaz. Nazarından kesret silinmedikçe ve ikiliğin izleri kaldığı müddetçe gerçek ilmin sûretlerine pek zor ulaşırsın!

Ey Seyyîd! Bir müddet kendini riyazete sokman gerekir. Nefes alırken bâtılın vehmi ortadan kalksın ve vehim Hakk’ın görüntüsünü alsın diye düşünmelisin.

Ey Seyyîd! Bu görüntü sende oluşup da zâhirini de bâtınını da kaplayana kadar hiçbir şeye teveccüh etme. Bu görüntü yerleşip de dağınıklık ve ikilik ortadan kalkınca, artık hiçbir şey seni rahatsız edemez zira bâtılın vehmi, Hakiki varlığı rahatsız edemez.

Ey Seyyîd! Hakk’ın âlemle irtibatı, karla suyun irtibatına benzer. Daha doğrusu ondan bile yakın ve iç içe olduğunu düşünmek gerekir. Veya altınla, altından yapılmış ziynet eşyalarına veyâ kille, kilden yapılmış testilere benzer. Bunların hepsi birdir.

Ey Seyyîd! Âlemle Hakk’ın arasındaki ilişki;
“Ondan” sözünde görünür zira âlem O’ndan neşet etmiştir ve O’ndan görünür.
“Ona” sözünde görünür zira âlem O’na döner. Bu O’ndan geliş ve O’na gidis ezelden ebede gelip giden her anda gerçekleşir zira âlem, deryasının dalgaları gibi her an Hakikat’e dönmekte ve Hakikat’ten gelmektedir.
“Onda” sözünde görünür zira âlem Hakk’tadır, Hak da âlemde. Bir bakımdan bunlardan biri mazhar olur, bir başka bakımdan da öbürü.
“Birlikte” sözünde görünür zira şüphesiz Zat, sıfatlar ve fiiller birlikte tahakkuk eder.
“Aynıdır” sözünde görünür zira âlem Hakk’ın aynıdır. Hakk da âlemin aynı!
“Değil” sözünde görünür zira bir bakımdan ålem âlemdir, Hak da Hak! Hak, ålem değildir; ålem de Hak değildir.

Ey Seyyîd! Bir bakımdan O bütün nispetlerden, karşılıklı ilişkilerden münezzehtir ve âlemle Hakk arasında hiçbir nispet ve ilişki yoktur. Bu görüşe “tayyünsüz” olma hâli, belirimsizlik denir.

Ey Seyyîd! Sâlik dikkatini önce zâhire yöneltmelidir. Kesin bir şekilde bilmelidir ki bütün sûret ve manâlarda görünen O’dur ve O’ndan başka ne bir sûret ne de bir manâ vardır. Bunu vurgulamak için tekrar tekrar yazdım, yine de yazacağım. Mesele şudur Vahdet fikrini sürekli olarak aklında tutup, kendini o düşüncede kaybetmelisin. Bu düşüncede boğulunca “Bâtın” isminden de payını alırsın.

Ey Seyyîd! Yıllarca ibadet, taat ve zikirle meşgul olsan da Vahdet’ten gâfil kaldıkça harikulade hâller belirse de, nurlar ve rüyetler kendini gösterse de vuslattan mahrûm olursun!

Ey Seyyîd! Vuslat olduğunu sandığın ama meyveleri Vahdet ilmi olmayan hålin, aslında vuslat değildir. Zuhûr eden gerçek maksat değil zuhûrat mertebelerinden biridir. Zira maksadın bir sınırı yoktur, o her şeyde zuhûr eder ve her şeyin aynısıdır. Başka bir şeyden bir yönüyle farklı zuhûr eden bir şey, ne makam ne de maksattır.

Ey Seyyîd! Hallerin hakikati böyle olunca en baştan itibaren “Mutlak” olanı tefekkür et ki arada mesafe kalmasın.

Ey Seyyîd! Her şeyi Bir olarak görüp, Bir olarak bilene kadar dağınıklık ve ikilik kalacaktır. Her şeyi Bir olarak görüp, Bir olarak bilince dağınıklık ve ikilikten kurtulur “çıplak birliğe” ulaşırsın.

Ey Seyyîd! “Her şeyi” Bir olarak görünce “her şey” ortadan kalkar, geride Bir’den başka hiçbir şey kalmaz.

Ey Seyyîd! Seninle varacağın hedef arasında bir yol var. Görünen yol, O’nu kendinden ayrı ve kendinden başka olarak kabul etmendir. Sen, sen olmadığını anlayınca geride O’ndan başka hiçbir şey kalmaz. Yol da kalmaz! Hep sensin ammâ sen, sen değilsin! Kalbin toplayıcılığı, özgürlük, kendini bilme, Hakk’ı bilme, fenâ, vuslat, yakınlığın kemâli işbu vahdet noktasında kazanılmış ve iş hallolmuştur.

Ey Seyyîd! Kendini görmeyip de O’nu gördüğün makama ulaşınca artık dinlenebilirsin. Senin için bu dünya da âhiret de birdir. Fenâ ve bekâ, hayır ve şer, varlık ve yokluk, küfür ve iman, ölüm ve hayat, itaat ve isyan artık geride kalır. Zaman ve mekan yaygısı dürülüp kaldırılır.

Ey Seyyîd! Her şey sana ve düşüncelerine bağlı olduğu için, sen kalmayınca geride hiçbir şey kalmaz.

Ey Seyyîd! Bil ki her şey sendedir ve senin dışında bir varlık yoktur. Kendini her şeyden arındırınca geride hiçbir şey kalmaz.

Ey Seyyîd! Sen ancak Hakk’ta varsın, her şey de sende var. Kendini Hakk’a götürüp de o sahilsiz ummana bırakınca bu sıfatın idrâkini kazanmışsın demektir. Her şey seninle birlikte o ummanda kaybolur.

Ey Seyyîd! Dikkatli bakarsan sende görünen ben-liğin senden kaynaklanmadığı ve senin bu beden ve ruh olmadığını görürsün. Bütün âlemde “Ben” diyen sadece o Bir’dir. O’nun Ben-liği’ her şeyde (bir başka) görünür.

Ey Seyyîd! Mutlak Hakikat’e ulaşmanın işareti sende görünen ‘benliğin’ hiç çaba harcamadan her şeye tatbik edilebilmesi ve her şeye, bütün varlığı kastederek “Ben” diyebilmendir. Burada perdenin, ‘benliğin’ öz ve kimlik kazanmasından (taayyün-zat tahakkuku) başka bir şey olmadığı bilinir.

Ey Seyyîd! Tek bir Zât vardır, bütün âlem O’nun sıfatıdır ve önce kendi ilmi, daha sonra da âlemin ilmi olarak sûret kazanmış olan bizzat o Zât’ın kendisidir. Kendi kudretinin ve bütün kudretlerin sahibi olan bizzat o Zattır. Kendi iradesinin ve bütün iradelerin sahibi olan bizzat o Zâť’tır. Kendi duyuşunun ve bütün duyuşların, kendi görüşün ve bütün görüşlerin, kendisi hayat sahibi olan ve bütün hayatların sahibi olan, kendi fiillerinin ve bütün fiillerin, kendi kelâmı ve bütün kelâmların sahibi olan bizzat o Zât’tır. Kendi vücûdu olan ve bütün vücutların sahibi olan bizzat o Zâť’tır!

Ey Seyyîd! Zuhûrat âlemine gelen her şey Zât’ta gizli idi. Ardından Zât önce ilminde, sonra da varlıktaki taayyünüyle sûrette tecelli etti. Zât varlığın rengine, varlık da Zât’ın rengine boyandı. Zât’ta gizli olan muhakkak ki Zaťın aynısıydı zira bir şeyde o şeyden başkası olamaz. Zât kendisiyle böyle halleşti. Aşık oluşu koydu, kulluğu ve ilahlığı açığa çıkardı, başı olmayan ezelin ve sonu olmayan ebedin tezgâhını kurdu.

Ey Seyyîd! Ezelden beri hâlâ burada olduğunu düşün ki kurtulasın ve dağınıklık, dert ve ızdırâbın yüzünü bir daha görmeyesin.

Ey Seyyîd! Senin ruhun O’dur, çünkü Onun vasıtasıyla yaşıyorsun. Kalbin O’dur, çünkü Onun vasıtasıyla biliyorsun. Görüşün O’dur, çünkü O’nun vasıtasıyla görüyorsun. Duyuşun O’dur, çünkü Onun vasıtasıyla duyuyorsun. Elin O’dur, çünkü O’nun vasıtasıyla tutuyorsun. Ayağın O’dur, çünkü O’nun vasıtasıyla yürüyorsun!

Ey Seyyîd! Zâhirinin ve bâtınının her bir parçası ve uzuvların O’dur zira o uzvun işi O’nun vasıtasıyla yerine getiriliyor. Uzuvların hepsi O’dur, zira sen O’nun vasıtasıyla sensin demek ki sen, sen değil de O’nun bir âletisin!

Ey Seyyîd! O-luk (O Olmak hâli), Sen-lik, Ben-lik hep O’nun sıfatlarıdır. Başka kimse yoktur.

Ey Seyyîd! Tevhid benim ya da senin değil, Bir’in sıfatıdır. Ben ve sen kaldığımız sürece tevhid değil, şirk olur.

Ey Seyyîd! Senin gidişin fenâ’dır. O’nun gelişi ise bekâ.

Ey Seyyîd! ‘Sülük’ senin gayretin ve ikiliği gidermendir. ‘Cezbe’ ise Vahdet’e gidişindir.

Ey Seyyîd! Allah’a dostluk (velâyet) sülûk ve cezbeyle, fenâ ve beka ile gerçekleştirilir.

Ey Seyyîd! Eşyaya muhtaçlığını izhâr et zira onlar senin talep ettiklerinle aynıdır. Düşmana dostluğunu göster zira o da senin maksadındır.

Ey Seyyîd! Kendine muhabbet ve aşk nazarıyla bak zira sen Mâşuk’la aynısın.

Ey Seyyîd! Bütün bunlar sülûkta, vatanda seyr hâlinde gereklidir.

Ey Seyyîd! İyiyi de, kötüyü de Vahdet ummanına at ki Hakk’a yakınlık kazanabilesin.

Ey Seyyîd! Vahdetten ne kadar çok bahsetsem az, ne kadar az bahsetsem çok olur. Bu ilmin başı sonunda, sonu da başındadır. Bu, ne baş ne de sondur. Daha ne kadar konuşayım? Daha ne kadar yazayım? Artık ne yazıyor ne konuşuyorum. Hakikat, Kendisiyle sohbete başladı.

Ey Seyyîd! Uykuya dalarken şöyle niyet et: “Bâtın âlemine gidiyorum ve kendi hakikatime geri dönüyorum.” Uyanınca şunu bil: “Zâhir âlemine geri döndüm ve bâtından zâhire indim.” Seherlerde kalkıp tevbe et. Şöyle de: “Ey Hakikatim, beni kendine al, beni benden gizle ve ikilikten kurtar.” Teheccüd namazı kıl ve ezberlediysen Yasin sûresini oku. Çünkü dünya ve ahiret hâcegânının tercihi budur. Sonra da sabah namazı vaktine kadar Vahdet’i düşün. Namazı bitirince, çok önemli bir mazeretin olmadıkça, ister gönüllü ister gönülsüz kıbleye yönel ve Vahdet’i tefekkür et. Güneş yükselince, onu selamlamak için bir defa Yâsîn sûresi’ni okuyarak dört rek’at namaz kal. Her rek’atta okursan daha faziletli olur. Aynı şekilde, pek çok faydası olduğu için her namazdan sonra Yâsin Sûresi’ni oku. Namazdayken ve Kurân okurken Vahdet düşüncesini kaybetme. Bil ki, Kendisine ibadet eden ve Kendi sözlerini tilâvet eden O’dur. Salâtı ancak Hak ikâme eyler.

Ey Seyyîd! Sâlikin tarikat adâbını gözetmesi gerekir. Kısa ve öz olması istendiği için bu risâlede bu kurallara yer verilmedi. Tâlip için şunlar yazılabilir: Az uyusun. Uyku gelip de sâlike galebe çalınca, yazdığım düşünce ve niyetle uyusun. Yiyecek ve içecek az olsun; sabah ve akşam birer öğün. Oruç tutarsa daha faziletli olur. Lokma perhîzinde olsun, ele geleni yemesin çünkü ikiliğin, bigâneliğin ve bâtıl düşüncelerin sebeplerinden biri budur. Şeriatın yasakladığı ve kerih gördüğü her şey tarikatta da böyledir. Bunu iyi belle çünkü bu kesinlikle gereklidir.

Ey Seyyîd! Dile geleni deme; az konuş ve Vahdet’i düşünüp tefekkür etmek için uzlete çekilip bir başına kal.

Ey Seyyîd! Konuşmak kalbi harekete geçirir, dağınıklığa sebep olur ve Vahdet’e, ahadiyyete ulaşmaktan gâfil bırakır. Gerekli olmadıkça, söylemezsen mesûl olacağın zamana kadar konuşma ve söylediğinde kısa ve öz olsun. Vahdet düşüncesini aklından bir an bile ayırma. Gafletin sana galebe çalmaması için, kalabalıkta, bir mecliste iken daha dikkatli ol. Kesreti Vahdet’e ayna ve kuvvetlendirici kılmaya çalış.

Ey Seyyîd! Başlangıçta bu düşüncelerini mümkün olduğu kadar saklamaya çalış. Bu sözleri herkesle değil, sadece husûsî yârenle paylaş.

Ey Seyyîd! Hizmetçileri ve köleleri, yakınlarını ve yabancıları, dostu ve düşmanı Vahdet’le âşinâ eyle. Herkese ihlas nazarıyla ve Hakk’ı gören Hak gözle bak.

Ey Seyyîd! Cedel ve tartışmalardan, nefsine yan çıkmaktan tamamen uzak dur ve inkårı bütünüyle öte yana at ki Vahdet zuhûr edebilsin. Öfke ve gazap göstermemek için çok gayret et; sende kavga ve şiddete yer olabilir mi? Hak ile kavga mı olur! İster hânenin içinde olsun ister dışında, herkesi mazûr gör. Çocuklara, akrabalara, yabancılara karşı âb-ı hayât gibi ol. Biri sana kötülük yaparsa dikkat et! Kalbinin ona öfke duymasına izin verme ve ona kızma. Senden mutlu ve huzurlu olsun. Kötülüğe iyilikle cevap ver, yine de bu iyiliğin içinde kendini görme zira tarikatın evrensel kuralı budur.

Ey Seyyîd! Tek başına olup, tek başına oturmak zihni toplamak için çok faydalıdır.

Ey Seyyîd! Talibin hâli şu ikisinden biridir: Hâricî meşgaleleri ya vardır ya yoktur. Eğer dışarıda işi yoksa işi kolay olur. Her şeyden yüz çevirmesi, uzlette kalması ve Hakikat tecelli edip ikiliğin vehmi gidene kadar dikkatini kendi hakikatine yöneltmesi gerekir. Bundan sonra artık ne yaparsa yapsın, iyi ve hoş olur. Eğer harici meşgaleleri ve şeriatla ilgili işleri varsa bunlara mümkün olduğu kadar özen göstermelidir. Ancak her şeyi şeriat ve tarikata uygun olarak yapmaya ve Hak olan Vahdet’i tefekkürden gafil kalmamaya azâmî dikkat etmelidir. Geceleri bu iş için çok gayret etmeli ve Vahdet’i tefekkürle meşgul olmalıdır. Gündüz vakti de birkaç saatini bu işe ayırmalıdır. Bu manâ, kendinden gâlip gelene ve her şeyden kurtulana kadar günden güne bu işi artırmalıdır.

Ey Seyyîd! Vahdet’in manâsı gâlip gelip ilâhî lütûf zuhûr edince bütün vazifelerin ifâ edilmiş olur ve artık hiç kimseyle ya da hiçbir şeyle bir ilgin kalmaz. Vekîlin Allah olur ve senin yerine geçer, sen artık ortada kalmazsın.

Ey Seyyîd! Bu âlemin ve insanların yoldaşlığı seyr ü sülûkta sana zarar verir. Fakat kişi şaşırıp da kendisini kurtaramazsa şeriata, tarikata ve hakikate savaş açacak hiçbir şeye bulaşmamaya azami dikkat etsin. Eksiği olursa dönüp de tamamlasın.

Ey Seyyîd! Hiçbir zaman gösterişli elbiselerle dolaşma. Dâimâ sâde giyin.

Ey Seyyîd! Kalbin daima huzurda olsun. Ne geçmişi, ne geleceği düşün ve Vahdet’i müşahededen asla geri durma!

Ey Seyyîd! Bil ki hiçbir ölüm Vahdet’ten gafil olmaktan daha kötü, hiçbir azap da kendi hakikatinden uzakta olmanın azâbından daha çetin değildir. Ne bu ölümden ne de bu azaptan kork. Dikkatini Vahdet’e yönelt. Kesin olarak bil ki her şey Bir’dir ve ondan başka hiçbir şey mevcut değildir. Bu düşünce sende hâkim olduğu ölçüde saâdet getirir. İkilik kişinin görüşünü terk edince onun için kıyâmet ve yeniden doğuş gerçekleşir ve o kişi Cennet’i müşahede eder. Ebediyen huzurlu olur.

Ey Seyyîd! Böyle bir saâdete bu dünyada ulaşılabilecekken neden denemezsin? Neden gaflette kalırsın?

Ey Seyyîd! Herkes ve her şey için kıyamet gelecektir, bu da Vahdet’e geri dönüştür. Bütünlük zuhûr edince her şey kendi aslına gelir fakat bunun zevki herkese değil ancak bu dünyada kıyâmeti yaşamış olana, ölmeden önce ölene görünür. Öyleyse sana va’dedilen manânın burada görünmesi için gayret et. O zaman huzura kavuşursun ve tevhîd zevki görünür.

Ey Seyyîd! Yegâne gâyemiz, ikiliğin vehminden kurtulmak ve geride senin değil, O’nun kalmasıdır. Bütün peygamberler ve Allah dostları bu konuda hemfikirdir. İlâhî vahiylerde, nebevî hadislerde ve velilerin yazılarında bunun pek çok delili vardır. Her mezhebin büyükleri Vahdet’i yükselttiler ve hepsi hep bir ağızdan Hakk’tan başka hiçbir şeyin mevcûd olmadığını söylediler. Ålem O’nun sûreti ve O’nun tecellîsinden başka bir şey değildir. Bunlarla ilgili meseleleri sağlam deliller getirerek inşallah başka bir kitapta yazmayı düşünüyorum.

Ey Seyyîd! Zamanın sonu bugündür ve yaratılmışlığın Batı yönünden Hakikat güneşi az sonra doğacak. Güneş doğmadan önce ziyâsı ve belirtileri zuhûr edecek, seçkinlerin ve sıradan insanların dilinden isteseler de istemeseler de, anlasalar da anlamaslar da tevhidin sırları ortaya dökülecek. Öyleyse tâlip olan kendisini toplasın ve kendini kendinden gizlesin. Vahdet’in hakikati onda gereği gibi tecelli etsin. Dilin söyledikleri onu tatmin etmesin.

Ey Seyyîd! Allah hiçbir şeyle mukayyet değildir ve Muhammed (s.a.v.) de hakikati getirmiştir.

İyi dinle! Zîrâ şimdi kısa konuşulacak. Teferruata yer yok. İşin özü şudur:

Allah’ı, O’nu kendine put edinmeden hatırla. Kendindekinden gâfil olmadan kendini unut.

Hiçbir şahsi arzu ve amaç gütmeden, beklentisiz olarak şeriata uy. Kendi içinde onlarla ilgili bir hiçbir hoşnutsuzluk duymadan, tereddütsüz şeriatın yasakladığı her işten kaçın.

Kendine pay çıkarmadan, bütün hayırları doğal olarak işle ve hiçbirini reddetmeden bütün şer işlerden uzak dur!

Övülecek ve güzel sıfatlarla bezen ama üzerine yapışmasına izin verme

Olandan razı ol ama ona da takılma. Şeriatın cevaz verdiği zevklerden istifade et ama Hakk’ın zuhûrundan gâfil kalma, mârifet veyâ müşâhede iddiasında bulunma.

Ne huzurda ne gaflette ol
Ne kul ne ilâh ol
Ne vâr ol, ne yok ol
Zîrâ zâten ne isen O’sun sen!

En üstün Peygamber Muhammed Resûlullah’ın -Allah’ın selamı ona ve ehl-i beytine olsun- yoluna sımsıkı yapış ama onu Hakk’tan gayrı tutma, Hakk’ı da onunla sınırlama.

Kesin bil ki Muhammed (s.a.v.) Hakk’tır ve Hak da Muhammed (s.a.v.)’dir. Muhammed’i gören velîdir ki o Alî’dir. Hak, Muhammed, Alî!

İşte bu kemâlattır, kemâlat, kemâlat.

Hâllerin hakikatini Allah bilir, O hâllerin hakikatinin aynasıdır.

Ve’s-selâm ve’n-nihâyet