Kuşlara Serbest-3

(İlkin bir yüzden, bir nefes değdi)
“Doğum sancısı”
O’nu bir hurma ağacına doğru sürükledi ve dedi:
“Keşke bundan önce ölüverseydim de büsbütün unutulup gitseydim”
[Meryem:23’den mülhem]

Bir insana, yine bir insan elinden
“İnsan ne imiş” doğrudan deneyimle bizzat bildiren rehber
Derd imiş dert!

İnsanlığın Tarifi’nin okuduğu varlık kitabını can kulağıyla dinle:
Bizi sevenlere, belâ ve musîbet yağar ha yağar…”

Öyle ya, cana tak eden o dert, varlık komasındaki o dayanılmaz sancı değil midir yüklü olanı o ağacın altına getiren, kuru ağaca meyve verdiren…

Beden de Meryem gibidir ve mâdem her birimize aynı ruh üflenmiştir, gün yüzü görecek bir İsa vardır. Kime ki aşk odu düşer, bir dert peydâ olursa Ruhullâh olan tohum, o ağaçtan meyveye durur.

İmdî buyrun Ali sofrasındaki âteşîn rızâ lokmasına…

Ateş bu; kendinden gayrı kalmayıncaya dek yakar ha yakar…

Bir kez yüzün gören, aşk derdiyle kendinden geçen, ne yana yüz çevirse gayrîyet ve kesreti yok ettiğinden (mahv ve kahr) âşık bile o ateş içinde yanar tamâmen yok olur, hiç vâr olmadığını bizzat görür. Hayret içinde yokluk zevkinden gayrı karârı kalmaz, âkıbet, maşûktan başka mevcûd bırakmaz.

Her nere varsam, yakar bu cânımı aşk âteşi
Yana yana külli pür-nâr olmuşum yâ Rab meded
[N. Mısrî’den]


Şahsınızı yetim bırakır, zâtiyetinizi açığa çıkarmak için…
[Kelâm-ı Azîz-i Melâmiye’den]

Pek doluktum yazayım” demiştim hani
“Yok yok daha dur, yazabilmen için önce mahvolmuş bir yüzün olmalı, kişisel yıkım süreci tamamlanmayan, ben sandığı evi darmadağın olmayan, ne söylese yalan bana…” ateşiyle bir üfledin diye kanımı içime akıtmış, su çıktıkça toprak atmıştım kendi kuyuma.

Öyle ya aşk ağlatır, dert söyletir ama önce inletir…

Ağlamaklı olduğumu görünce kıyamamış, suyun düğümünü çözen, buzları eriten nefesinle adımı anmış, beni kendine çekip sarılmıştın:

“Bilmediğin şeyi özleyemezsin değil mi?”
“Sızıyı tâkip et, özlemin sızdığı kaynağı hisset, evin yolunu biliyorlar”

Sonra var-yoklar arasında çok gittim geldim.
Şeriat-tarikat derken az dayak yemedim, hakîkaten sevildiğim de oldu benim.

Ve bir mevsim geldi, intiharın, benim için ve beni sevenler için tek çıkış yolu olduğunu düşündüm.

Bu vatan hasreti, ana yurt özlemi, ne bileyim eve dönmek için bu dayanılmaz iştiyâk, dinecekse böyle dinsin istedim.

Ben ve benim ne varsa büsbütün yiyen o yedi yılın çoğunda, yataktan kaldırmayan bir dertle:
“Eve gitmek istiyorum!” diye inledim.

Kapının, benim sandığım canıma kıymakla açılacağını düşündüm, bildiğim en kolay çözüm buydu. Saflıksa evet bu tam bir saflıktı, ne var ki;
“Artık dayanamıyor ve eve dönmek istiyordum.”

Gidip gelmelerden, bir yaraya merhem olmayan sözlerden usanmış, hayattan bezmiş hâlimle ne hayata ne de ötesine dâir bir inancım kalmıştı. Sâdece eve gitmek istedim, bu yorucu sefer bitsin istedim, bu nevi masumiyet ve cehâletim için haklı sayılabilirdim belki de…

Bende olan, benden ziyâde olan, târife gelmeyen, bir türlü rahat bırakmayan, yerine ne koysam dolmayan, yeri hep boş kalana duyduğum biricik özlemin, son derece doğal bir şey olduğunu, bir şekilde kendimden biliyordum.

Dışardaki nesnelerle, dolu gelen boş giden ilişki ve faaliyetlerle her ne kadar oyalansam, zevk ve acı arasında avunsam da hayır hayır ne yapsam bu özlemi bir türlü tatmin edemedim, hep bir şeyler eksik kalıyordu.

Ağlıyordum çok zaman sebepsiz yere…

Gözyaşlarım, damla damla toplanıp yine kendine gel gel eden “yuvaya hasret” şarkısını söylüyordu.

Sonra, dipsiz bir sessizliğe gömüldüm:
“Beni buraya getiren her neyse, yine o beni evime götürmeli”

Sonra duama, daha doğrusu çığlığıma karşılık olarak
Aczîyetin, teslîmiyetin, çâresizliğin, sessizliğin tâ nihâyetinde
Sevgili benliğim, tende cânım çıkageldi
Geldi ve sıktı; toplananlar dağıldı
Âkıbet beni, içinde ben-sen-o geçen
Ayrılık rüyasından büsbütün uyandırdı

Ki sen ben o demekten geçene yok
Hisâbun fî hisâbun fî hisâb
[N. Mısrî’den]

O konuşurken aklım durdu ama gözyaşlarım dinmek bilmedi.

Ve elmas bir sesle ilân etti:
“Ev, bir zaman gelince varacağın bir mekan değil
Uzak âlemlerde bir yıldız değil, bayram günü değil
Günlerin ona doğru ilerlediği göksel bir ödül hiç değil
Ama kim olduğumuz gerçeği
O kadar büyük bir farkındalık ki bu
Bütün bunları içinde barındırıyor
Bütün film, içinde oynuyor”

Kim olduğuna uyanmak, olduğunu hayâl ettiğin kişiyi bırakmanı gerektirir.
[A. Watts]


1.3

FASL-I DÂİM
Dönüş mevsimi

KAFESİN HER YANI KAPI
Izdırâbın Sonu
Zihindeki acıdan kurtuluş
(Yazarın aynı adlı kitabından iktibasla)


Bülbül olanın, şeş-ciheti bir gülizârdır

Âşık olanın, her tarafı tâze bahârdır

Kafeste, hastalık hâlinde kişisel olarak başlayan, ikili-birli ışık oyununa, yoğu var gösteren optik illüzyona aldanarak düştüğümüz bu seyirde, ilkin “acı gerçektir” buyruldu, sonra “acı zihindedir” tastamam öğrendik, şimdi gel gelelim zihinden kurtuluşa ve acının sonuna yani hiç ayrılmadığımız yere…

Bâzı insanlar herhangi bir meditasyon tekniğiyle veya herhangi bir ruhsal öğretiyle temasa geçmeden ruhsal olarak uyanırlar. Sırf artık acıya dayanamadıkları için uyanabilirler.
[E. Tolle]

Buraya kadar sabırla okuduğunuza göre, çektiğiniz acılar boşuna değil zira bu artık sizin hikâyeniz, sonunu merâk ediyor oluşunuz belki de bundandır.

Mevlâm kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Neden bu dünyâdan geçemiyorsun
Di gönül, rüyâya doy deli gönül

Bu türküde, “nefsin” geçen yerleri “kişinin” diye okusak da olur.

Aslında yok bir farkımız…

Her birimiz, kendimizi içinde bulduğumuz bir kafese katlanmak
Ve o kafesi evimiz yapmak için eğitilmiş birer kuş gibiyiz.

Yine de en büyük özlemimiz uçmak…
Yerde sürünenin rüyası bu: varsa yoksa uçmak
Dilimizde bile uçmak, göklerin krallığı, cennet demek

Hele şimdi derin bir nefes al
Ve aç artık tutkun kanatlarını
Zihindeki kafesin
Düşünceden kapısının açılması için
Ne yapman gerekiyorsa yap

Zıpla, düş, tökezle, çırpın ama “uçmak özlemini” tâze tut

Çabalamakla olmayacağını tam anlayana dek çabala
Arayış ve direnişin sonunda
Çâresiz nefeslerden birinde
Kafes, kapı ve bunca deneme
Her şey kahkahaya dönüşecek gam yeme

Bu ne biçim hikâye böyle!
Kafanızın karıştığının farkındayım…
Ama zihinle olmayacağının dank etmesi için
Sizi biraz daha dolaştırmalıyım.

Fenâ mı muhabbet ediyoruz bu bahaneyle…

Gelin, her hayatın vazgeçilmez yoldaşı “acıyı” birlikte okuyalım,
Kederin uğradığı duraklara bir bir bakalım:

İnkar
Öfke
Pazarlık
Depresyon
Kabulleniş

Yeterince yorulduysanız inebilirsiniz.

Geride kalanlarla, duraklarda eğlenelim:

İNKÂR
Olanı kabul etmeyebilirsiniz.
(Hayır bu olmuş olamaz)
(Olmuş işte yâ hû olamazı mı var)

ÖFKE
Şiddetli bir karşı çıkma duygusu
(Bu nasıl olmuş olabilir?)
(Onun, bunu yapmaya, şunun, bunu söylemeye hakkı yok)
(Ben, bunları hak edecek ne yaptım ki)

PAZARLIK
Şartları iyileştirebilir miyim?
(Evet bu oldu ama belki de şu demektir)
(Bâri bu kadar derin olmasaydı, bize de sorsalardı bir…)
(O bana bunu yaptı ben de ona gününü gösteririm)

DEPRESYON
Biyolojik ve psikolojik çöküntü
Yas sürecine izin verme, yüzeydekinin dibe çökmesi
(Ben zâten her acının…)

KABULLENİŞ
Rıza, hoşnutluk

Aylar, belki yıllar sona döner bakarsın ve gerçekten olması gereken
Filmin o sahnesinde lâzım olan tam da oymuş, iyi ki de olmuş

Acı denen bu tatlı ağacın köklerinde, gerçekliğin yani olanın inkârının yattığı bir kez kabul edildiğinde, acı, kendiliğinden azalmaya başlar çünkü üzerine ışık düşen her karanlık kaybolur, bakıldığında her yara iyileşir.

Aslında acı, gerçekle çatıştığınızda ortaya çıkar.

İllüzyonlarınız gerçekle çatıştığında, yalanlarınız gerçekle çatıştığında, benim hayatımın daha iyi olması için gereken, şimdi burada zuhurda olan gerçekle çatıştığında, işte o zaman acı çekersiniz.

İyi de “gerçek” nedir?
Çok basit
Gerçek OLAN’dır!

OLAN, şe’nnn, murâd-ı ilâhînin anlık yansıması, zuhûrda olan tecelllisi, kendi işi işte…

İlâhî espri şudur: O’nun irâdesi gâlip gelmiştir
Şu anda gâlip gelen, vücut bulan O’nun irâdesi, dilemesidir.
Ve gelecekte gâlip gelecek olan yine O’nun irâdesidir.
O’nun işleri, O’nun  istediği şekilde neticelenir.
Bu, bir gerçek, bu yegâne gerçek.
Kişi, bu gerçeği ne kadar uzun sürede kabul ederse
O kadar uzun süre acı çekecektir.
[R. Balsekar]

Her kişinin artık acı çekmeye ihtiyacı olmadığını anlayana dek acı çekmesi kaçınılmazdır.

Yaraya tuz olsun diye tekrar edelim:
“Gerçek olandır”

Gerçek olandır ve acı, olandan başkası olsun istemek, olmayanı sevmektir.
İstemek, irade bir sıfattır ve bu sıfattan direniş ve arayış eylemi açığa çıkar.

Hayat da kudret de birer sıfattır ve bu sıfatların sahibi olan, kaynağı kendinde bulunan, bu bedende merkezlenen “ben” adlı ayrı bir varlık bulunmaz. Bu gerçek, doğrudan deneyimle fark edilmeden ev, ışıkla dolmaz ve karanlıktaki bir evi toplamak için yapılan hiçbir eylem işe yaramaz.

Olanla (Zâtının murâdı)
Olması gereken (Benim istediğim)
arasındaki mesafe acıdır ve evet bütün acılar kişiseldir.

O hâlde, şimdi geleni kabul et, geçmişten geç, geleceğin her ihtimâline açık ol…

Yersiz ve zamansız “öylesine olan” hiçbir şey yok
Yanlış zamanda, yanlış yerde olmana imkan yok
Her şey, tam da olması gerektiği gibi…

Eylemlerin, yüzeyde duran koşullanmış zihinle tepki makinesine dönen kişisel hâlden kaynaklanması halinde acı-zevk salıncağında bir o yana, bir bu yana sallanmak kaçınılmazdır.

Bu aldanış deseni, bir kez net olarak görüldüğünde motivasyon kaynağınız, okyanusları oynadığı, kuşların şakıdığı, güneşin parladığı aynı merkez olur, her şey birden büsbütün olur, filmin başından beri zâten öyle olduğu bizzât zevk edilir.

Beden için fiziksel acı neyse, zihin için e psikolojik acı, ızdırâp odur. Elinizi ateşe soktuğunuzda acı hissedersiniz. Acı, yanlış bir şey değil. Acı, vücudun zekasıdır, sana şunu söyler: elini ateşten çek. Yani acı, iyiliğiniz adına çalışıyor. Izdırâp, zihin düzeyinde tamamen aynıdır. Mutluluk arzunuzla işbirliği yapıyor. Size, elinizin ateşte olduğunu söylüyor. Bu durumda ıstırap size şunu söylüyor: Kendinizi ayrı, sınırlı bir şey zannettiniz. Bir göz at… Acı çekmek budur. Bu bir uyandırma çağrısı. Diyor ki: Kendinizi bir nesne, sınırlı bir ben zannettiniz. Bir daha bak, büsbütün bak!
[R. Spira]

Peki ya acıdan kurtuluş, özgürlük?

Özgürlük, kendi hayatlarımızı kendi irademizle yaşadığımıza dâir kibirli ve aptalca düşünce düştüğünde olan şeydir.
[R. Balsekar]

Acıyı ısrarla takip edersek nihâyetinde, bütünlük arayışımız, kaynağa dönüş yolculuğumuz, zâten orada olduğumuzu fark ettiğimizde sona erer.

– İyi ama madem her kuş kendi kanadıyla uçar, kitabın sonundan cümleler okumanın kime, ne faydası var?
Kime ne; konuştuğum başka biri yok, muhabbetin hapsi, zevkin haddi yok!

Bir-iken manâyı, bir-iki kelime kanadıyla özgür bırakmak, hürriyetine kavuşturmak (tahrîr) yani yayınlamak, kafeste kalmış ötücü bir kuşu serbest bırakmak gibi; açık bir kitabın, bir çift kanada benzemesi boşuna değil…

Buyurduğunuz gibi: “Son sayfasını okumakla o kitabı bitirmiş sayılmazsınız”
Tıpkı bir fıkranın komiklik patlaması olan cümlesini bilmekle, gülemeyeceğiniz gibi.

Arasını doldurmak için bütün bir kitap okunmalı, o macera yaşanmalı, toprağımıza düşen tohumda ne varsa çiçek açmalı, ne bileyim soğuk vurmalı, yaralanmalı, ne olacaksa olmalı ama…

N’eylersin her yüzden tanınmak isteyen bir gizli hazinemiz var, hepimizin zâtî hâli olan…

Birini tanımak, zâtının nasıl olduğunu bilmek mi istiyoruz, işlerine bakacağız işlerine…

Çünkü zatındaki tohum, o tohumdaki sıfatlar, özellikler işlerinde bir bir açılıyor, farklı yüzlerden farklı zamanlarda görünür hâle geliyor, ağacın her meyvesi yine o tohuma işaret ediyor.

Evet azîzim acı gerçektir ve gerçek seni özgür kılacak ama önce
Önce hiç vâr olmadığını fark etmeni sağlayacak.

Derdin sana dermandır, aşk derdi yegâne imâmdır
Kıblesi dost yüzü olmuşlar
“Cennette yüzünü göster” diye dua etmez onlar
Cennet zâten O’nun yüzünden ibâret
O Bâtın’dır değil ki perde
O Zâhir’dir bak her yerde
Ne varsa gözünün önünde:
“Fe-eynemâ tuvellû…” de

Varlığın büsbütün akışı olarak hayat
Formsuz hâliyle aşkın
Bir form alınca içkin
Ve her birindeki o koku
Tam olarak ne yaptığını biliyor
Birbirini tamamlıyor, işlediği her doku

Canlılığın her bir zerresinde O yaşıyor
Sen, ben varız da
Seninle, benimle oynuyor değil
Sen, ben olarak oynuyor

Ve yine her bir yüzden
Kendini ayrı sanan
Tenhalarda yanan yanlarını
Yuvaya çağırıyor

Şimdi avuçlarından kayıp giden şu zamana, şu kum tanesine bir bak hele
Sertliğini hissetmek, parlaklığını görmek, kendini fark etmek için ellerinde
Kum tanesinin, adını çağırdığını duyuyor musun?
“Aşk” diyor, “Aşk olsun” diyor, “Aşk olup duruyor” diyor
Bunu gerçekten hissediyor musun?

Yok öyle değilse
Eğil ve bir daha dinle
Bu sefer hikâyeyi unut
Ten çerçevesini dağıt, evini geniş tut
Tüm varlığınla dinle

Aklı kafeste, gözü uzaklarda kalan kuşlar, özgürlüğün şarkısını söylemeye koyuldu
Zihindeki “bu böyledir” kafesi dağılan kuşların gökyüzündeki ayak izleri çoktan kayboldu

“Gerçek özgürlük için işimi, eşimi, canımı, malımı, ne varsa fedâ etmeye hazırım” dedi gayretli âşık.
“Ya Tanrı hakkındaki inançların, onları da bırakabilir misin!” dedi kitapta adı anılmayan mâşuk.

Kimin aşka meyli yoksa, kanatsız kuş gibidir o!
[Cenâbı Mevlevî]

Kuşlara Serbest-2

Bizi zincirleyen ya da özgür kılan sâdece ve sâdece zihnimizdir.
[D. Rinpoche]

İşitecek kulağı olanlar çoktan işitti Varlığın Sevinci’nden:
Kimseler (kişi hâli olan) cehennemden geçmeden cennete dönesi değil
Dünyada (ayrılıkta, ateşte, iki ucun arasında salınıp durmada) rahat mı bulunur

Vahdet ilinde seninle yâr idim n’oldu bana,
Kesret içre bend-i ağyâr olmuşum Yâ Rab meded


Gökde uçarken seni indirdiler
Çâr unsur bendlerine urdular
Nûr iken “Niyâzî” kodular
Şol ezelki itibârın kandedir?
[N. Mısrî ksa]

Bu ne güzel koku böyle azîzim…

Hazretimin kandedir, nerdedir diye diye somurduğu ballar balı nedir acaba?

– Aslı bilinmez, târife gelmez, her şey olmaya müsâit bir imkân olan “Gizli Hazîne”

Her şey olabilecek kaynakta, hiçbir suret almadan Mutlak iken, bu ikili birli oyunda, aldanış yurdunda (dâru’l gurûr), yanılsama sahnesine yâni dûn-yâ derler en alt idrak boyutuna (esfel) indirilip dört unsur hammaddesiyle beden bağıyla kayıtlandı bir kere.

Zihnin, ne yapsa dar gelen kavramlarıyla öyle düşüne düşüne sınırlandı, kapandı kaldı görüntüdeki kafese, aslı neyse ne…

Birlik zevkinden bir latîf nûr iken şahsiyetle (kişilik) ve keyfiyetle (isim-resim) çerçeve içine alındı.

– Peki ezeldeki aslî letâfetimiz nerdedir şimdi?

Ben diyen geçmişin yükünden, geleceğin hayâlinden yâni zihinden çıkınca, şimdi burada olunca, “olan olmasın” diyen kalmayınca candadır elbet.

İnsan bu, müdhîş bir kıvam, sonsuza imkan, lâ-mekâna mekân
Kabuğu kırılmaya, kapağı açılmaya görsün amanın aman, zamanın zaman

– Âh nerede o insan, vâh nerede?

Beden kabıyla (biyoloji) dünyâda
Ben-imsenen kişi (psikoloji) hâliyle iki arada, berzahta
Ruhuyla hiç ayrılmadığı âhirette

Her nefes beden-zihin arasındaki sırat köprüsünden geçebilir, ayağını yerden kesebilirsin

– Aman efendim biraz yavaş lütfen, siz oradan böyle derin üfledikçe kanatlanıyor gibi oluyorum

Buyur cânım erenlerim seni dinleyelim
Uçan kuşların hikâyesine yerden devâm edelim

1.2
FASL-I SÂNÎ
Sonraki mevsim
KAFESİN PARMAKLIKLARI DÜŞÜNCEDEN
Acı zihindedir
(Yazarın aynı adlı kitabından)

– Oysa ne tatlı bir hülyâydı benimkisi…

Okulumu bitirip elim iş tutunca evlenecek, ne bileyim çoluğa çocuğa karışacak “hayat gâilesi” dedikleri bir girdâbın nihâyetinde rahat bir emeklilik finaliyle torun seve seve geçip gidecektim güya…

Meğer kulağıma adım fısıldandığında limandan ayrılan bu geminin, sâhil-i selâmete varacağı yokmuş, her sağlam geminin delinmesi, güvertedeki yolcuların sırtındaki yüklerini boşaltması kaderiymiş her biricik seferin.

– İşte böyle kayıplarla varılıyor gayba

Değerli bir şeyini kaybetmedikçe irfan sahibi olunmuyor
İki hazinesi olan birini yitirmedikçe diğerinin kıymetini bilmiyor

Buradaki irfan, marifetullah elbette aczîyetin idrâki:
“El-fakru fahrî: yokluğum iftihârımdır” zikri.

– Hastalık, ölüm, iflas, itibar kaybı, kökten sallayacak esaslı bir musibet yâni…

Başka türlü tünediği yuvayı bırakası yok hiçbir kuşun

– Beş duyu beşiğinde, dünya derdi içinde geçici zevklerle avunarak teselli bulduğum, tırnaklarımla kazıyarak kurduğum “benim dünyamda” acı ve korku alarm sesi gibi…

– İyi de bu “kişi” dediğin de kim ola ki?
Anılar ve alışkanlıklar kolleksiyonu bir varlık

Belki bir varlık bile değil bir akış, bir sanat eseri gibi; çalınır çalınmaz kaybolan zevkli bir beste…

– Beste ya, bağlanmış işte çözülmüyor…

Ama o kişinin dünyasında hiç bitmeyecek bir zevk verirken beste
Birden bire bir tel kopar ve âheng ebediyyen kesilir işte.
İllâ kopar a!

Zevkin uyuttuğunu, acıyla uyandırıyor acıyan, esirgeyen ve bağışlayan

Zîra ömrümüzün hâsılı olarak toplanan “Kişi” dağılmadıkça acı dinmeyecek, ayrılık yarası kanamaya devam edecek…

Peki bugünün sonunun, ömrünün sonu olduğunu kesinkes bilsen gene de acı çeker miydin?

Ayrılık yurdunda bütün acıların sebebi ayrılıktır ve kavuşunca bile korku, bu sefer kaybetme korkusu.

Hiçbir kişinin, hiçbir geleceği olmadığını tam anlasan, hiçbir korkun da kalmaz değil mi?

– Evet bütün acılar, bütün korkular ölümle birden bire geçer…

İşte acı sâyesinde, kişinin kabuğu kırılabilir ve ışığın içeri girmesine izin verilebilir; böylece içi-dışı bir olabilir. “Göklerin ve yerin nuru Allah’tır” latîfesi o vakit anlaşılabilir.

Rûhullah olanın, cana can bahşeden sözü bu:
Kuş misâli iki kere doğmadıkça göklerin melekûtuna ağamazsınız.

Önce anne karnından bir yumurtaya doğuş
Sonra yumurtadan doğuş
Hiç ayrılmadığın göklerin krallığına,
Anca kucağına, cennete dönüş

Demek ki kuşun uçabilmesi için kabuğunun kırılması gerek…
Bunun için de tünediği yuvanın dağılması gerek…

Dalını bırakmayan kuş, uçabileceğinin nasıl farkına vara?

Kuş, yumurtadan çıkmak için savaşıyor.
Yumurta, dünyadır.
Doğacak olanın, önce bir dünyayı yok etmesi gerek

Nasıl ki ağaç olarak doğmak, için tohum olarak ölmek gerekiyorsa, işte öyle…

Yuvayı dağıtacak olan acılı bir uyarı, rüyadan uyandıracak olan korkulu bir kâbus

– Yere çakılmak çok acı ama!
Amma yaptın ha
Bir kuş, yuvası dağıldığında yere düşmez ki!
Göğe yükselir…

– Demek bunun için acı vardır ve kaçınılmaz olarak acı gerçektir.

Ama acının asıl varlık nedeni, yayında verdiği rahatsızlıkla gerçekliğin doğasını tanınmasıdır.

– O hâlde acı ve korku, kim olduğumuzu unuttuğumuzda bizi uyaran alarm sesleri gibi
Acı, “Beni yanlış yerde arıyorsun, yuvaya dön” diyen bir mutluluk çağrısı gibi

– Meğer bu filmde dert, musibet, hastalık, ölüm nasıl kuvvetli bir uyaranmış.

Oyuncak direksiyonun elinden alınması için sağlam bir kaza şartmış!
Elimde sandığım kudretin, iradenin kontrol gücünün tâ en başından beri…

O vakit “Derde binlerce kez âferin” diyen Cenâbı Mevlevî, “Allah derdini artırsın” diyen Mevlevîler hayatın esprisini tam anlayangiller değil mi?

– Öyle efendim öyle… Ölümü öldürecek, korkuyu korkutacak bir çağrı hem de

Çünkü ölüm biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak, bir beden maskesinin altında biriken o kişiliği, o hikâyeyi ben-sanmak ölümcül bir hipnoz, bir varlık koması.

Ne var ki sen, kendin diktiğin için o “ben-benim” denilen puta kıyamazsın

– Bırak yıkmayı (gizli şirk) varlığından bile haberimiz olmaz çoğu zaman

İş, dikileni devirmeye, evirip çeviren kimmiş göstermeye gelince hayat oyununu oynar, sahneyi ona göre ayarlar:

Ufak ufak kayıplarla, belâlarla yoklar; alırsan dersini ne âlâ
Yoksa gitgide dozunu artırır derdinin, yaşatarak öğretir dersini
Dersini alana dek hep aynı imtihana gireceksin

Evet acı olmazsa olmaz zîrâ dertler bile isteye konuldu bu kurgu filmine…

Râhat ile istedim vaslını kahretti bana
Derde düşüp ağlayınca güldü cânânım benim
[N. Mısrî]

– Ayrılık rüyâsından uyanmak için var göründüğümüz bu âlem sahnesinde, bu hayâl perdesinde yüzümüzü filme değil ışığa çevirecek bir yol yok mudur?

Bu biricik yol, kişinin kendi kendini (kişiliğini, itibârını, hikâyesini) yok etmesinden, mahvolmaktan geçiyor; uzun süren, canına tak eden, tam bir aşağılanma durumunda, derde marûz kalarak…

Ey azîzim, kime azar ona nazar
Her taraftan yıkılıp virân olan anlar

Aşk yolundan, ışığın izinden giderek erenlerin hikâyelerine bir bakıver, neler çekmişler neler

Allah derdimizi artırsın da neyin “Ben-im” olmadığı parlasın aynada…

Ne-kim olmadığın apaçık görülünce, yanılsama sona erince, aldatıldığını tastamam fark edince alış-veriş işte o anda biter…

Kurdu bir bazâr-ı kesret, alan-satan kendidir
Bilmeyenler gördü mahlûk, bilen settar eyledi
[H. Basrî Dedem]

Dünyada, kişi maskesiyle rolünü oynarsın film icâbı ama
Perde ardından seyre geçmesini de bilirsin elhamdulillah

Çünkü bir sinemada filmi, kendini kaptırarak, tam karışarak da izleyebilirsin
Seyirci koltuğunda olduğunu hatırlayarak zevkle de…

Yine de ne film döndüğünü, kim olduğunu asla bilemezsin

Bir zengin, zengin olduğunu
Bir güneş, parlak olduğunu
Bir canlı, canlı olduğunu bilemez
Öyle ya dışına çıkması, zıddını görmesi mümkün olmayınca
Kimseler olduğu şeyi bilemez

Geç kaldım diye acele de etme, uyanıvereyim diye de gam yeme

Sana bana bir şeyler olduğu yok
Ayrı duran kimsenin bir şey yaptığı yok
Hayat oluyor işte büsbütün

Bu da şunun gibidir: Hani şu konağa bir yeldir eser gelir, halının ancak bir ucunu kaldırır, kilimleri oynatıp hareket ettirir. Çer-çöpü havalandırır, havuzun suyunu ufak ufak halkalandırır. Ağaçları, dalları ve yaprakları oynatıp raks ettirir. Görünüşte birbirine benzemeyen farklı yüzlerden açığa çıkan bu hâller, maksat, esâs ve hakîkat bakımından her bir şeydir. Zîrâ hepsinin de hareketi bir yeldendir. [Cenâbı Mevlevî]

Geldi geçdi ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gele şol göz açıp yummuş gibi
İşbu söze Hak tanıktır, bu cân gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi
[Y. Emre]

Evrenin nefesi okyanusu öyle oynatıyor
Bir ağacı böyle sallıyor, kuşları şöyle
İnsan “canım istedi” diye böyle böyle oynuyor aynı nefesle
İstersen nefhâ-i Rahman de ona, demesen daha âlâ

Hâsılı kişisel gayretiyle kişi ne yapsa boş…
Çalkalanan dinsin diye susuverse ne hoş…
Bunu anlayıncaya dek dertler içinde coştukça coş…

Büsbütün akan hayat, işte bu yüzden hep bilinmez olarak kalacak
“Bildim artık” dendiğinde yine seni şaşırtacak, hep bir sürpriz-bozan olacak

Sebepsiz bir neş’e
Bozulmayan bir huzur
Ve mutluluğun kaynağı olarak
Bir sonraki nefes gibi
Bilinmeyene tam bir teslimiyetle
Kaynağına tam bir güvenle
Akıp gideceksin biteviye

Bilsen de böyle bilmesen de
Zâten öyle olup durur

Be hey gâfil kendine gel kendine, ebkem ol ebkem. Dilini tut; hakikatı yut; O’ndan başka kim var apaçık meydanda, kime ne dersin yana yana… Bu şiir kendinden utanıyor.
[Cenâbı Mevlevî]

Kutsalın Bütünlüğü

Erenlerin çokdur yolu
Cümlesine dedik belî
[Muhyî Efendi]

İnsan güzellerinin, yoldaki bir taşı tekmeleyerek değil eğilip eliyle alarak izinle kenara çektiğine, bir ağacın hâlini hatrını sorup sarıldığına, kuşlarla sohbet ettiğine sâdece menkıbelerde rastlamayız bu hâlihazırda olup duran bir vâkıadır cânım erenlerim…

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk’olmasa
[Aşık Veysel]

Kurt ve kuzu, avcı ve av, zıt görünenler zıtları birleyende bir güzel cem hâlinde…

İşte şuracıkta Hünkâr Sultân’ın meşhûr sûreti:
Bir yanında aslan, bir yanında ceylan kucak kucağa duruyor, duruyor işte

Azîzimin omzuna bir dala konar gibi sâkince konup sohbet dinleyen kuşlara şâhid olmuşluğumuz da vardır, vardır elhamdulillah…

Belki de kutsal olanın, aşkın bir soyutlama ile yerden ayağını kesen ve ulaşılamaz kılan ikircikli bir okumanın mağdurları olduğumuzdan, günümüz insanına pek de normal! gelmez bu tür okumalar.

Oysa kelîme kadehinin kendisi içindeki manâ şarabını sızdırmaya pek müsait: “kutsal”

“KUT” Eski Türkçe baht, tanrısal rahmet, mutluluk
Kelimenin diğer bir bahçedeki yansıması
“HOLY” Whole’den bütün bütün evrilmiş gözüküyor

Kutsal olanı sever, sıradan olanı hor görürsen hâlâ yanılsama okyanusunda dalgaya geliyorsun demektir. Hayat iki şekilde yaşanabilir; hiçbir şey kutsal değildir ya da her şey kutsaldır; ikincisi çok daha hayret verici…
[W. Hsin]

Yani erenlerimin kutsallıkları bütünlüklerinden geliyor.
Ben ve öteki, iç ve dış ayrımının tüyden duvağı aralanmış bir kere…

Bunca laf salatasından sonra artık sadede gelebiliriz cânım efendim

Şehirden ormana çekildiğimiz sabahlardan bir sabah
İşte böyle böyle her şeyle bütün olduğunuzu hissettiğiniz nefeslerden birinde
Çiçeklerin yüzünüze güldüğüne, hayvanların size yaklaştığına şahit olursanız şaşırmayın e mi

Sûretden gel sıfata, yolda safâ bulasın
Hayâllerde kalmagıl yoldan mahrûm kalasın
Bu yolda ‘acâib çok sen ‘acâib anlama
‘Acâib anda ola dost yüzünü göresin
[Y. Emre]

Anılarla ve alışkanlıklarla yaşayan bir ölümlü olarak kendinizi bölünmüş, parçalanmış mı hissediyorsunuz?
Çekim yasasının işlediği âlem aynanıza işte onu yayıyorsunuz ve diğer yüzlerininiz bunu pekâlâ hissediyor.

“Bu ayrılığı bütünleyim” kaygısıyla dünya haliyle bitmez bir “koşuşturmaca” içinde olunca bu aceleci, planlı yine de güvensiz tavrınız yüzünden sizden kaçıyorlar; ne yapsınlar eminlik (mutmain) bulamıyorlar…

Ne var ki gerçekle, hayal ve efsane değil anda olanla tam ve bütün olduğunuzu bildiğinizde, izi bile kalmayacak şekilde olanda (şe’n) gayb olduğunuzda hiçbir şeyi kavramanıza, hiçbir şeye tutunmanıza da gerek kalmaz hem zâten cennet kuşu ancak kendisini kavramayan elin üzerine konar.

Acaba cennet kuşunun dolaştığı cennet bahçesi dedikleri şu anda burada şâhit olduğunuz sahneden farklı mı?

Farklı olan tek şey, artık ona başka bir şekilde olması için koşullar dayatmamanızdır.

Evet, ayrı sandığımız başımızın altından çıkan
“şimdi olan, olmasın henüz olmayan, olsun”
diye diye palazlanan bir ayrılık rüyasından uyanmak için var görünüyoruz.

Kime ne diyelim, ayıran kendini ayırıyor, başı belâdan kurtulmuyor,
ayrısı gayrısı kalmayan birlik zevkinde gününü gün ediyor vesselâm