Esrarnâme’den

به نام آنک جان را نور دین داد
خرد را در خدا دانی یقین داد

Can’a, din nûru verenin adıyla,
Akla, kendisini tanıması için yakîn verenin adıyla

خداوندی که عالم نامور زوست
زمین و آسمان زیر و زبر زوست

Bütün âlem, adını O’ndan almıştır
Yer, gök, alt, üst; hep O’ndan olmuştur

دو عالم خلعت هستی ازو یافت
فلک بالا زمین پستی ازو یافت

İki âleme varlık elbisesini giydirdi O
Yeri alçalttı, göğe yükseklik verdi O

فلک اندر رکوع استادهٔ اوست
زمین اندر سجود افتادهٔ اوست

Felek ayakta rükû eder O’na
Yeryüzü yer kapanmış secde eder O’na

ز کفک و خون برآرد آدمی را
ز کاف و نون فلک را و زمی را

Çamurdan ve kandan yarattı Âdem’i
Kaf ve Nûn’dan yarattı âlemi

ز دودی گنبد خضرا کند او
ز پیهی نرگس بینا کند او

Gökkubbeyi dumandan yaratan O
Bir yağdan gözleri görür eden O

ز نیش پشه سازد ذوالفقاری
چنان کز عنکبوتی پرده داری

Sivrisinek iğnesinden Zülfikar çıkarır
Örümcekten bir perdedâr yaratır

ز خاکی معنی آدم بر آرد
ز بادی عیسی مریم برآرد

Topraktan Âdem’in manâsını çıkarır
Bir yelden Meryem’in İsâ’sını çıkarır

ز خون مشک و ز نی شکر نماید
ز باران در ز کان گوهر نماید

Kandan misk, kamıştan şeker gösterir
Yağmurdan inci, mâdenden cevher gösterir

یکی اول که پیشانی ندارد
یکی آخر که پایانی ندارد

Öyle bir Evvel’dir ki O’nun öncesi yoktur
Öyle bir Âhir’dir ki sonu, sonrası yoktur

یکی ظاهر که باطن از ظهورست
یکی باطن که ظاهر تر ز نورست

Öyle bir Zâhir’dir ki Bâtındır zuhûru
Öyle bir Bâtındır ki nurdan daha Zâhir’dir nûru

نه هرگز کبریایش را بدایت
نه ملکش را سرانجام و نهایت

O’nun ululuğuna başlangıç, bidâyet yoktur
O’nun saltanatına, zevâl ve nihâyet yoktur

خداوندی که اوداند که چونست
که او از هرچ من دانم برونست

Kendinin nasıl olduğunun bilen kendi
Bildiğim herşeyden münezzehtir kendi

چو دید و دانش ما آفریدست
که دانستست او را و که دیدست

Yaratan O’dur görüşümüzü de, bilişimizi de
Öyleyse O’nu nasıl bilebilir, nasıl görebilir bir kimse

ز کنه ذات او کس را نشان نیست
که هر چیزی که گوئی اینست آن نیست

Kimse erişemez zâtının künhüne
Budur dediğin herşey değildir O yine

اگرچه جان ما می پی برد راه
ولیکن کنه او کی می‌برد راه

Cânımız gitse de ancak O’na
Nasıl kavuşacak yine de zâtına

چو بی آگاهم از جانم که چونست
خدا را کنه چون دانم که چونست

Daha kendi canımı bilmiyorum ki nasıldır?
Allah aşkına ne bileyim O kendi nasıldır!

چنان جان را بداشت اندر نهفت او
که هرگز سر جان با کس نگفت او

Canı öyle bir gizledi ki O
Can’ın sırrından kimseye demedi O!

تنت زنده بجان و جان نهانی
تو از جان زنده و جان را ندانی

Tenin zindedir canla, gizli yine canı
Can yüzünden canlısın, bilmezsin canı

زهی صنع نهان و آشکارا
که کس را جز خموشی نیست یارا

Ne büyük bir sanat gizliyken âşikâr
Susmaktan başka kimseye yok yarar

هزاران موی را بشکافتم من
طریق این خموشی یافتم من

Binlerce kez kılı kırk yardım da ben
Susmaktan özge kâr bulmadım ben

چو نتوانی بذات او رسیدن
قناعت کن جمال صنع دیدن

O’nun zâtına ulaşamazsın mâdem
Yarattığı cemâl seyriyle yetin sen

اگر تو راست طبعی در صنایع
برآی از چار دیوار طبایع

Doğruysa gidişin, varlığın seyrinde
Dört duvardan sıyrıl da gel yerine

خدایت را نیفتادست کاری
چه سازی از طبایع کردگاری

Hudâ’nın sana düşmez bir işi
Hudâyî tabiatle yapabilir misin bir işi

اگر آبست اصل آبی بروبند
فرا آبش ده و لختی بروخند

SU, asılsa durdur suyunu
TOPRAKsa asıl, koy kapı önüne onu

وگر باد است بیدادیش پندار
ببادش برده و بادیش پندار

HAVAysa, adaletsiz say sen onu
Rüzgar götürmüştür yok say sen onu

وگر اصل آتش است آبی بروزن
چو آبش بر زدی آتش درو زن

Ateş asıl ise, su çarp üstüne
Çekersen suyunu ateş sal üstüne

طبیعت راست داری بی ریاباش
طبیعی نیستی مرد خدا باش

Tabiâtın doğru ise bî-riyâ ol
Tabiî değilsen merd-i Hudâ ol

چو در هر دو جهان یک کردگار است
ترا با کار چار ارکان چه کار است؟

Her iki cihânda bir yaradan var
Dört unsur ile senin ne işin var

یکی خوان و یکی خواه و یکی جوی
یکی بین و یکی دان ویکی گوی

O Bir’i çağır, O Bir’i ara, O Bir’i iste
O Bir’i gör, O Bir’i bil ve O Bir’i söyle

یکیست این جمله چه آخر چه اول
ولی بیننده را چشم است احول

Birdir hepsi ister sonra gelsin ister evvel
Ama biri, iki görenin gözüdür ahvel (şaşı)

نگه کن ذره ذره گشته پویان
بحمدش خطبه تسبیح گویان

Dikkatlice bak, akıp giden her bir zerre
O’nun tesbihinde, O’nun övgüsünde

زهی انعام و لطف کار سازی
که یک یک ذره را با اوست رازی

Bu ne büyük bağıştır ne büyük lütuf bu
Her zerrenin bir sırrı var O’nunla yâ hu

زهی اسم و زهی معنی همه تو
همی گویم که ای تو ای همه تو

Ne güzel isim, ne güzel manâ, hepsi sen!
Dilimde dâim; Ey sen, Ey her şey senden olan sen!

نبینم در جهان مقدار مویی
که آن را نیست با روی تو روئی

Âlemde görünen her bir zerrenin
Yüzünde izi var senin güzelliğinin

اگر با تو نبودی روی ما را
فرو بردی سر یک موی ما را

Yüzümüz dönük olmasaydı eğer sana
Zerre miktar döner miydin bu yana

اگر لطفت نپیوستی بیاری
نبودی ذره‌ای را پایداری

Lütfun yardım etmeseydi bâri
Zerrede ne gezerdi bekâ imkânı

همه باقی بتست و تو نهانی
درون جان و بیرون جهانی

Her şey seninle kâim ama sen gizlisin
Cihandan taşrasın amma candan içresin!

همه جانها ز تو حیران بمانده
تو با ما در میان جان بمانده

Hayran iken bütün canlar sana
Sen durursun bizim canımızın ortasında

ز راهت حد و پایان کس ندیدست
که تو در جانی و جان کس ندیدست

Sana giden yolun sonunu yok gören
Can içindesin, canı yok gören

جهان از تو پرو تو در جهان نه
همه در تو گم و تو در میان نه

Cihan seninle dopdolu, değilsin sen cihanda
Her şey sende kaybolmuş, sen yoksun ortada!

نهان و آشکارایی همیشه
نه در جا و نه بر جایی همیشه

Hem gizlisin hem âşikârsın dâimâ
Ne bir yerdesin, ne bir yerin dışındasın ama

خموشی تو از گویایی تست
نهانی تو از پیدایی تست

Bunca sestir, suskunluğunun sebebi
Her görünendir, örtünmenin sebebi

تویی معنی و بیرون تو اسم است
تویی گنج و همه عالم طلسم است

Manâ sensin, senden başka her şey isimden ibâret
Hazîne sensin, bütün âlem tılsımdan ibâret

زهی فر و حضور نور آن ذات
که بر هر ذرهٔ می‌تابد ز ذرات

Zâtının nûru, gözlerin feri, hazır
Her bir zerreye verir ışığı, nâzır

ترا بر ذره ذره راه بینم
دو عالم ثم وجه الله بینم

Sana giden bir yol görünür her bir zerrede
İki âlemde “nereye dönersek dönelim yüzün her yerde”

دوی را نیست ره درحضرت تو
همه عالم توی و قدرت تو

Huzurunda yer bulunmaz ikiliğe
Bütün âlem sensin, kudretin yine

ز تو بی خود یکی تا صد بمانده
دو عالم از تو، تو ازخود بمانده

Bir’den Yüz’e dek her şey kalmış senden
İki âlem sana ait, sen ise kendiliğinden

وجود جمله ظل حضرت تست
همه آثار صنع و قدرت تست

Bütün varlık hazretinin (hazır-nazır zatının) gölgesidir
Her şey senin sanatının ve kudretinin eseridir

جهان عقل و جان حیران بمانده
تو در پرده چنین پنهان بمانده

Cihanda akıl ve candır olan sana hayrân
Yine sensin perde ardında kalan pinhân

جهان پر نام تو وز تو نشان نه
بتو بیننده عقل و تو عیان نه

Dünya nâmınla dolu, senden işaret yok
Akıl seninle görür, görünürde sen yok

عیان عقل و پنهان خیالی
تعالی الله زهی نور تعالی

Hayâlden saklısın akla görünür durursun
Yüce Tanrım sen ne yüce bir nursun

نبینم جز تو من یک چیز دیگر
چو تو هستی چه باشد نیز دیگر

Görmüyorum ben senden başka bir şey
Sen varken ne olabilir ki başka bir şey!

نکو گوئی نکو گفتست در ذات
که التوحید اسقاط الاضافات

Güzel söyleyen biri, zâtına dair demiş
Tevhîd, izâfeleri iskattır demiş

در آن وحدت چرا پیوند جویم
تویی مطلوب و طالب چند گویم

Vahdetine neden dayanak arayalım
Matlûb sensin, tâlib olarak ne diyeyim

چو من دیبای توحید تو بافم
چنان خواهم که جان را بر شکافم

Senin tevhîd ipeğini dokuyorum
Cânımı olsun fedâ istiyorum

زهی سبقت که با آن اولیت
ندارد هیچ موجودی معیت

Öyle bir ezeldir ki, evveliyet yoktur ona,
Hiçbir varlık yaklaşamaz ezelî yalnızlığına!

زهی وحدت که مویی درنگنجد
در آن وحدت جهان مویی نسنجد

Öyle bir vahdet ki, vahdetine kıl giremez
O vahdette şu cihan bir tek kıla bile değmez

زهی هیبت که گر یک ذره خورشید
بیابد گم شود در سایه جاوید

Ne yücedir ki O’nun heybetinin zerresi;
Güneşe vursa, olamaz güneş bile o heybetin gölgesi!

زهی قدرت که گر خواهد بیک دم
زمین چون موم گرداند فلک هم

Ne kudrettir ki azametiyle dilerse
Feleği de muma çevirir, yeryüzünü de!

زهی لذت که پاکان مطهر
کنند از وی مشام جان معطر

Öyle bir lezzeti vardır ki tertemiz erler
Canlarına her an O’nun kokusunu çekerler

همه بیچاره‌ایم و مانده بر جای
برین بیچارگی ما ببخشای

Hepimiz kalakalmışız çaresizlik içinde
Sen bizi şu âcizliğimizden ötürü affeyle

خداوندا همه سرگشتگانیم
مصیبت دیده و آغشتگانیم

Yâ Rabbî biz âvâre varlıklarız
Musibete uğramış perişanlarız

نداری دل که در دلداری ما
دمی دل سوزدت بر زاری ما

Gönlümüzü teselli edecek bir gönlün yok mu?
Perişan halimize bir an acıyacak yok mu?

دلت چون نیست چون سوزد ز زاری
چه می‌گویم همه دلها تو داری

Bir gönle sahip değilsen de sen bizim gibi
Ne diyeyim, sen değil misin bütün gönüllerin sahibi!

تویی فی الجمله مستغنی ز عالم
سخن کوتاه شد والله اعلم

Sensin müstağni olan cümle âlemden
Sözü kısa kesmeli, Allah’tır bilen

Aşk lâzım

Aşk, ikilik değil mi?
Aşk, aşırılık değil mi?
Aşk olmadan olmaz mı?

Ben, gerçekten âşık oldum mu hiç?
Peki bunu nasıl anlayabilirim?

Aşkın zuhûru için üç mutlak şart vardır: Bakış, akış ve ayrılık

Önce göreceksin çünkü göz, cemâl ister. Aşk, insana penceresinden girer. Görmeden aşk doğmaz, mutlaka görmen lazım.

Sonra “başka bir şeyi göremeyecek” derecede seveceksin. Fakat şehvet ve şöhret sevginin asididir. Asidi alınmış bir sevgiyle tam yönelerek seveceksin, beklentisiz, hesapsız, karşılıksız, bilinmek istemeden, suyun akışı, odunun yanışı gibi…

Nihâyet ayrı düşeceksin. Aşk ayrılıktadır. Ayrı düşülmezse, firak ateşi yakmazsa aşk doğmaz. O sâdece bir tutku olarak kalır.

Diyorlar ki “Ben Allah’a âşığım, ben Muhammed’e aşığım veya Ali’ye âşığım.” Peki, gördün mü? Yok! O zaman o bir hayal, aşk değil.

Sakın efsâne söyleme, hazrete varır yolumuz…

Ali’ye âşık olman için önce Ali’yi göreceksin. Peki, nasıl göreceğim?

İnsan neye âşık oluyor? Çoğu zaman kendi zanları var, hayalinde yarattığı bir imgeye âşık. “Ben Allah’a âşığım, ben peygambere âșığım” dedik ki göreceksin, seveceksin sonra ayrı düşeceksin. Aşk ayrılıktadır.

Peki, o zaman demek ki gaybı görmedin… Şehâdet âlemine indirmeden, şimdi ve burada hazır olduğuna şâhit olmadığın, hasretini çekmediğin, bilmediğin birine âşık olman ne mümkün! Adı var kendi yok, hayal, efsâne…

Yani öyle kuru kuruya “Ben Allah’a, peygambere, Ali’ye âşığım” olmaz, ispat ister, delil ister.

Hayret veriyor sözlerinin sırrını Ali
Seyrettiriyor sûret-i eşyâda bu güzel cemâli

Aşk, kemâle olan aşktır. Bu kemâl dediğimiz insanın kendi olgunluğu, kendinin en üst versiyonudur. Ama bunu kendinde göremez.

Zâten fıtratında, tohumunda olup kendinde henüz bulamadığını, bulduğun yere kapılmandır aşk.

Nasıl bir erkeğin kadına, kadının erkeğe karşı anima, animus bütünleşme içgüdüsü varsa, insanda kâmil olma içgüdüsü, ayân-ı sâbite tohumunu, arketipini açığa çıkarma içgüdüsü vardır. Bu kendimizin semâvî hâlidir.

İşte bu yüzden semâzenler, semâya çıkarken elleriyle kendilerine sarılır, yüzüyle özünü kucaklayarak topraktan (beden) havaya (semâ) ateş (aşk) ile kalbin su toplaması ile urûc ederler.

Aşk, devâm edecek…

Burada denilebilir ki aşk, seven ve sevilen unsurları olan, ikilik gerektiren bir ateştir…

Elhak doğrudur ama uyanmak için uykuda olmak, vahdet haline geçmek için kesrette bulunmak şarttır, yemek yapmaya elde olandan başlanır.

Aşk ateşi, sessiz ve derinden yanacak, yanacak, yakacak bir şey kalmayınca sönecek; “âşık, mâşuk, aşk” bir olacak, ikiden bir bilinecek, birde iki silinecek. Aşkın battığı yerden, irfan güneşi doğacak.

Nerede kalmıştık efendim…

Aşk için fıtratında olup kendinde bulamadığını, bulduğun yere kapılmandır demiştik.

Biz, bunu şehâdet âleminde görmezsek “o mükemmel hâlden” ayrı olduğumuzu anlayıp ayrı kaldığımız o kemâlimize âşık olamayız. Neticede, semâvî aşk, insanın kendi kemâline olan aşktır. Yani içimizdeki kemâlât tohumunu, arketipi açığa çıkarma güdüsüdür.

Aşkın ikinci şartı görmekti. Kendi kemâlimizi bu şehadet âleminde görüp ona şahit olup onu sevmezsek, kendi kemâlimizle ayrı kaldığımızı idrâk ederek âşık olamayız.

Yoksa ay ne güzel kadın, ay ne güzel erkek, çok yakışıklı, ay ne güzel konuşuyor; öyle değil. Burada esas olan senin “kendi ihtiyacın” üzerinden olandır. Çünkü Allah, insana ihtiyacından görünür. Zâten hayat, sınırsız varlığımıza geri dönmemiz için bir dâvettir.

Bizim kendi kemâl hâlimize, mükemmel versiyonumuza ulaşmaya ihtiyacımız var. Herkes ihtiyacını arar. Ama ihtiyacının ne olduğunu bilmiyorsan arayamıyorsun da!

Aradığının ne olduğunu, şehadet âleminde, bu maddî âlemde görmedin ki bilesin. Mesela elimde kalem var, düştü kayboldu, şimdi ne aradığımı bildiğim için onu arayabilirim.

Peki o halde, biz kendi kemâlâtımızı, hayâlde değil ayağı yere basan, şu şehâdet âleminde nasıl göreceğiz?

Aşk, devâm edecek…

Nedir suâlin odur kemâlin ammâ cevabı görsem tanımam, soruyu ben sormadıkça…

Peki neydi suâlimiz:
Kendi kemâlâtımızı bu şehâdet âleminde nasıl göreceğiz?

Kendini gerçekleştirmiş, özünü yüzüne yansıtmış kâmil insanda yâni mürşidde “kendi kemâlimizi” görürüz ve işte onu çok severiz.

Deriz ki: “İşte ben, bu zattaki kemâlâtı arıyorum, şimdi o hâli kendimde oluşturacağım.” O zaman o mürşidle hariçte “Hak Dost” oluruz (velâyet, velî, dost demek)

Bu manâyı kendimizde bulmak için, ondan ayrı kaldığımızda, “neyi kaybettiğimizi” hatırlayıp aşk ile kendimizden kendimize, yüzümüzden özümüze doğru yürürüz… Aşk denilen bu! Yoksa buna âşık, şuna âşık, gel sen bana sarıl, ben sana sarılayım; bunlar eğlenceden öte değil. Aşk dediğin çift.leşmek değil tek.leşmektir!

Hak Lâ ilâhe illallâh
Hak Muhammed Resulullah
Hak Yâ Velîyallah

Efendim insan, bu âleme yarım elma olarak geliyor, yaşamında diğer yarısını bulamazsa vay onun hâline. Dostu bulama.yanın, ömrünün yarısı dağınık, perişan, yarısı pişman olarak geçiyor.

İnsan, bu kemâlât haline ulaşamazsa asla huzur bulamaz. Asla! Mutlaka kemâline ulaşmak zorundadır. Muhakkak, yoksa huzur bulamaz. Hiç bir şeyle tatmîn olmaz, damla tamamlanacak damlayacak ve yerini bulacak!

İnsan sâdece kendi kemâlâtına ulaşınca doyuma ulaşır. Öyle mutmain olur. Yoksa başlarsın orada burada aramaya. Şu arabanın daha iyisini alayım, acaba tatmin olacak mıyım, telefonu değiştireyim, arkadaşımı değiştireyim, evimi değiştireyim…

Değiştir, değiştir, avuntu, teselli, oyalanma, boyalanma… Başlarsın nesneler üzerinden kendini ikmal etmek için çalışmaya, özneye varamadıktan, dahası özne olamadıktan sonra gerisi neyse ne…

Yolun kendine varmadıktan sonra, zamanla ancak yorgunluğun, bıkkınlığın artar.

Ne buyurmuş aşkını “Ben ol da bil” cümlesine sığdıran:

Senin ekinindik, aşk orağıyla biçtin bizi, samandan ayırdın, ambara çekmedesin.

Aşkın mestliği sonunda, artık irfan şerâbını ister küpten iç, ister bardaktan.

Aşk olsun, irfân dolsun cânım erenlerim…

Gizli özneyi bulmak

Bütün polisiye romanların temel sorusu aynıdır: “Kâtil kim?”

Sayfalar sürecek bir kurgu boyunca, okuyucudan dikkatini odaklayarak fâilin farkında olması beklenir.

Aynı şekilde bütün kutsal kitaplarda ve kadim bilgelik okullarında da, âlem sahnesinde hayâl perdesinde var görünen insana “kendini bir fâil olarak düşünmemelisin” denir ve gizli özneye dikkât çekilir.

Evet fâilsiz fiil, gizli özneyi bul; nesnesi ne ise ne…

Bütün yüklerin hamalı olarak hayatın ağırlığı altında ezilen düş.müş insanın huzuru, sahiplenmekten, yük taşımaktan, “ben varım, o halde ben yaparım” iddiasından vazgeçerek her şeyin ve elbette kendinin ait olduğu yüce kudretin irâdesine teslîm oluşunda, O’nun bir âleti olarak kendinden çıkan fiillere, fâil hissi olmaksızın şâhid olmaktır.

Fakat eğer ben dahil olmazsam iş yürümeyebilir diye düşünme!

İşi yapan öznenin sen olduğun hayâline kapılma… Zâten, benliğin sahte kimliğiyle dâhil olduğun hiçbir işten hayır gelmez.

Sen sâdece gizli özneyi bul, Zât’a dâhil olmak, O’na karışmak işe dâhil olmak demektir. Merâk etme, mülk ve bütün işler, sen de dahil O’na aittir.

Neyse efendim, polisiye romanda bizi “fâili bul” amacından uzaklaştıracak hârici şeylerin peşinden koşmayı bırakalım, kendimizi bırakmayalım!

Öncelikle konuşan kitap, insanlığın târifi olanın, bir günlük ömründe dilinden düşmeyen dualara bakalım.

Çünkü içinde bilinç yâni farkındalık olmayan her fiilin sonu riyâkarlıktır ve âdetle ibâdeti birbirinden ayıran niyet; farkındalıklı duadır.

İnsan karanlıktaydı, parlayan ışıkta güldü ve kayboldu.

Geceleyin sizi öldüren ve gündüzün ne kazandığınızı bilen, sonra belirli bir ecelin tamamlanması için gündüz vakti sizi dirilten, uyandıran da O’dur.[En’am:60’dan]

Bizi, öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun. Yeniden diriltip huzurunda toplayacak olan da O’dur.

Bu kısa duayı, gizni özneyi bulmak niyetiyle birlikte okuyalım:

Bu duada yer alan cümlelerde gizli özneyi arayalım. Özneyi nasıl arıyorduk; elbette yükleme, kim sorusunu yönelterek?

İşte başlıyoruz: Öldüren kim? Dirilten kim? Yeniden diriltecek kim? Huzurunda toplayacak kim? Hatta hamd eden kim (Hâmid) hamd edilen kim? (Hamîd)

Gizli özneyi bulan, buna ikna olduğunda gizli öznede kendini bulacağından açık etmeden devam edelim.

Herhalde yataktan kalktıktan sonra ağırlıklardan kurtulmak ve kendinize gelmek için lavaboyu kullanmak istersiniz değil mi?

Daha kapıdan içeri adımını atmadan O’nun duası şöyle:

Bismillâh. Allahım, hususi ve umumi bütün kötülükleri bünyesinde toplayan küçük ve büyük habis, şeylerden sana sığınırım

Sığınan iltica eden kim? Sahte benlik

Sığındığımız kim?

İşimizi bitirip çıkarken duamız:

Nimetin lezzetini bana tattırana, onun kuvvetini bende bırakana, ezâ vereni benden giderene bana âfiyet verene hamdolsun.

Nimetin lezzetini tattıran kim? Nimetten hâsıl olan gıdayı vücutta tutan kim? Sıkıntı veren kısmını vücuddan atan kim? Afiyet veren kim? Hamd eden kim?

Eh artık sofraya oturup kaybettiklerimizi telâfi etmek vaktidir.

Yemekten önce:
Bize vermiş olduğun bu rızıkları bereketlendir.

Bu rızkı veren kim? Bereketi verecek olan kim?

Yemekten sonra:
Bizi yediren, içiren ve bizi, kendisine teslîm olmuşlardan eyleyen Allah’a hamd olsun.

Nimetleri yediren kim? İçiren kim? Müslüman, teslim olmuş eyleyen kim? Hamd eden kim?

Artık evden çıkıp işe koyulmak vaktidir:

Bismillah, hiç kimsede günahlardan uzak duracak kuvvet yoktur, meğer ismetiyle muhafaza buyurur. Hiç kimsede taat için kuvvet yoktur meğer tevfikini refik eyler.

GERÇEK ŞU Kİ, Biz insanoğlunu üstün ve onurlu kıldık; karada ve denizde onları taşıdık; temiz besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın pek çoğundan üstün tuttuk
[İsrâ:70’den]

Arabaya binerken:

Bismillah! Allah’ım! Sen seferde arkadaşım, ailemde vekilîmsin. Allah’ım, yeryüzünü bize hizmet ettir, yolculuğumuzu kolaylaştır. Allah’ım, yolun zorluklarından, üzüntülü bir şekilde eve dönmekten, malımızda ve ailemizde meydana gelebilecek kötülüklerden sana sığınıyorum

Bu bineği bizim hizmetimize veren Allah’ı tesbih ederiz. Öyle olmasaydı biz ona güç yetiremezdik. Biz elbette Rabbimize dönücüleriz.

Eh buraya kadarını bile kemâl-i dikkâtle okuyan aziz okuyucu için maksad hâsıl olmuştur.

Böylesi bir farkındalıkla evden çıktıktan sonra kendisinden açığa çıktığına şâhid olunan fiilerin sâhibi de elbet kendisidir.

Fâil-i Mutlak idrâkine vesile işâretler:

Sana gerçek sûrette bîat edenler, Allah’a bîat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların eli üstündedir. [Fetih:10’dan]

Attığın zaman da sen atmadın, atan Allah’tı. [Enfâl:17’den]

O, kullarının tevbesini kabul eder ve sadakaları alır. [Tevbe:14]

Ektiğiniz şeyi siz mi ekiyorsunuz yoksa biz mi? [Vakıa:63’ten]

Biz insana şah damarından, kendinden daha yakınız. [Kaf:16’dan]

İşlerin hepsi O’na döndürülür. [Hud:123’ten]

Allah her şeyi ihâta eden, içeriden sarmalayan ve dışarıdan çepeçevre kuşatandır [Nisa:126]

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’ndan isterler. O, her an yeni bir iş, oluş ve görünüştedir. [Rahman:29’dan]

Her şey sevgiliden ibarettir, âşık ise perde
Diri olan sadece sevgilidir, âşık ölüdür yerde