Hayâl Perdesi

Hayyy Hak Dosta Bak!

Yıktın perdeyi eyledin vîran
Varalım sâhibinden haber alalım hem.an

Bir aynadır tutturduk, baka baka gidiyoruz; ha(yy)di hayırlısı

Karagöz oyununda tasvirlerin üzerinde oynatıldığı beyaz renkteki iç perdeye de “ayna” denir bunu biliyor muydunuz?

Hep diyoruz ya, varlık sahnesinde, âlem perdesinde oyun içinde oyun!

Dünyâ oyundur yâni gölge oyunu! İçimizdeki varlıklar dışımızda bir aynaya sûret giyerek yansıyor, biz bunun seyrine dalıyoruz esasında gölgelerdir, nitekim içimiz sıkıntıda iken en güzel gölge bizi avutmuyor! Demek işin, aslı bizde imiş, bizdekinin aslı da erenin, sahibu’z-zamân olanın gönlünde!

Oyunun burası hassas mevzular, geçelim bence!

Eh bu oyun da bozulacak ammâ amânın sopasız gidişi kadar!

Bilenler bilir, biz derine dalmadan yüzünden okumaya devâm edelim mi?

Bu perdede, yüz de rûhun aynasıdır

Ve oyunun seyri hoş olunca argoda yolunda, mükemmel işâreti olarak “İşler ayna, çal çal oyna” denir.

Bir kimsenin karşısında kendisini görmesi için elinde ayna tutarak durmak diye bir de deyim var: “ayna tutmak”

Temiz ve dalgasız su gösterir aynen yüzü
Hırslarla bulandırma bedeni! Gör özü

Şimdi düşündüm de bu filmde bize “kötü karakter” diye tanıtılan şeytan da bir ayna olabilir mi?

Tam da şimdi zülf-i yâre dokundun
Tam yerine rast geldi manzara koydun

Suskun kitaptan gelen işaretlerle dolu aynaya bir b.akalım, pîr bakalım:

Görmedin mi biz şeytanları, hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine gönderdik de onları (vehimlerini tahrik eden vesvese ile) oynatıp duruyorlar.
[Meryem:83]

Kim (dünyevî, dışa dönük, maddî, nefsânî şeylerle) Rahmân’ın zikrinden (Allâh Esmâ’sının kendi hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) amâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama hayâli) takdir ederiz; bu (kabulleniş) onun (yeni) kişiliği olur!
[Zuhrûf:36]

Demek ki neymiş:
Şeytan sınamak için ayna imiş! Herkesin kendi yüzünü gördüğü dosdoğru ayna!

Yâni bize tanıklık ediyor, sessiz bir şâhit?

Şeytan, iyiyi kötü yapmaz! Bu yüzden tanık zindana atılmaz! Küfür de Allâh’a tanıktır, iman da, biri kerhen (istemeye istemeye) öbürü tav’an (seve seve)

İçindeki Rûh, arıtmaya çalışır her bedeni
Ayna gibi yansıtsın diye o halk edeni

Peki şimdi sen ey can!
Güzel olsan ama güzeller güzeli
İlk ne ararsın kendine?

Elbette görmek için bir ayna
Her güzellik mutlaka görünmek ister!

Küllî nûru (tek ve bütün) ancak cüz’î nur (ayrı ve parça) görebileceğinden Allâh adı ile işâret edilen varlığı yine kendi görmüş olur! El-Mü’min (mutlak) mü’minin (mukayyed) aynasıdır böyle de okunur!

Âyine, ayna, mirât, gözgü: Karşısındaki şeylerin görüntüsünü aksettiren, özellikle insanların kendilerini görmek için kullandıkları, arkası sırlanmış cam veya mâdenden levhâ

Ayna kendi yüzünü saklar, başka yüzü gösterir. Göz aynayı görür, ayna gözü görmez; biz Hakk’a aynayız.

O vakit âlem denilen aynada görülen yüz kimin yüzü imiş?

Dâr-ı dünyâ denilen Mirât-ı Hak
Görme dünyâ! Hak gözüyle Hakk’a bak

Zikrin akışı dâim OL:SUN

Asıl mevzûya temâs etmeden önce, içimde eminlik arayan yanıma, “varlığın işleyiş yasasını” kendi kaynağından okuyan; “insanlığın târifi” dilinden bir şâhit:
Bana eşyânın hakîkatini, şeylerin gerçeğini göster, açığa çıkmış her şeyin aynı özün değişik bir yüzünden ibâret olduğuna şâhid olayım, gerçeği her yüzden tasdîk edeyim. (*)

Bir diğer aydınlık söz de konuşan kurânın dilinden (**):
FARK’sız (ikilik-kesret) CEM; (birlik, vahdet) zındıklık, CEM’siz FARK; şirk ve FARK ile birlikte CEM ise TEVHÎD’in ta kendisidir!

Ve sonra canlı kur.an olan insanın aynı kaynaktan doğduğu kitaptan apaçık işâretler:
Cinleri ve insanları ancak (özgür) kulluk (kulluk için kulluk edilen bilinmeli, her yüzden birlenmelidir) için halk eyledik. [Zâriyât:56 Meâli ***]
KUL târifi de “rabbi ile aynı frekansta titreşen” diye okununca her şey yerli yerince olur.

O (huve) her an bir şe’ndedir! Yeni bir iş, oluş, görünüş, ilâhî tasarruf, tecellî, eser üzeredir. [Rahmân:29 Meâli****]

Varlığı, her an taze taze halk eder ezelî KÜNNN feryâdı!
Varlıkta tekrar yoktur O her an yeni bir yaratmada
Her an yeni gelen tecelli hayata renk katmada

Böyle böyle “bir varmış bir yokmuş” masalı her dem kaynağından tâzelenir. YENİ’nin câzibesi işte bu sürekli akıştan gelir.

Âlem sahnesinde, hayal perdesinde her an, hayranlık verici yeni eserler sahneleniyor. O, her dem kendini bambaşka bir edâ ile sergiliyor, göreni şaşkına çeviren bir sûrette ifâde ediyor.

Heyhât bu nasıl bir yenilenme nasıl bir dinamizm ise her şey kendi tecellisinde kaybolup gidiyor.

Şimdi bu gerçeğe şâhid olan bir güzelin dilinden başka türlü bir aşk hikâyesi dinleyebiliriz:

Kendine irfân*** ister Hak, zikr ü tesbîh istemez
Her yüzden tevhîd diler Hak, zikr ü tesbîh istemez

Cem ü fark** şânıdır anın, her ânde bir şe’ndedir
Her şe’nde**** ‘ârif diler Hak, zikr ü tesbîh istemez

Gayb-ı zâkir zikrin ister yâ zâkir lisânından
Yâ zebânından sürmek Hak, zikr ü tesbîh istemez

Ya hayât ile hayy ola ya meyyît hayatında
Âşinâ ricâl arar Hak, zikr ü tesbîh istemez

Hâne-i dilde kendinden gayrı olmasın diler
Ol gönül zikrin ister Hak, zikr ü tesbîh istemez

Abd-ı mahz ister kendine, tecrîd-i sivâ ile
Gayrı sığmaz dile O NÛR Hak, zikr ü tesbîh istemez

Hakk’tan gayrı görmeyenler dâimâ ezkârdadır
Ol zikri hoşça görür Hak, zikr ü tesbîh istemez

Şeş cihâtda zâhir olan sırr-ı hüviyyet velî
Ol sırda sırdaş gözler Hak, zikr ü tesbîh istemez

Her lisânda, her beyânda, her kelâmda ol ola
Her yüzden tasdîk ister* Hak, zikr ü tesbîh istemez

Her vücûddâ mevcûd oldur, her mazharda zâhir
Âşinâ-yı tâm ister Hak, zikr ü tesbîh istemez

Her ne görse gözün ‘Örfî o zâtın kemâlidir
Kendine ‘ârif ister Hak, zikr ü tesbîh istemez


Rüyânın burasında, bir varmış diğer yüzünü çevirirken, “gayrinin sığmadığı bir dilden zikir zevkin” ister, O’nun da “gayri gördüğü” kendi olur yâ hû, yâ men hû, yâ men leyse illâ hû…

Mahşernâme

Mâlum-u ihsânınız cânım erenlerim, Nuh’un gemisinde her hayvandan bir çift varmış. Her insanda da bütün hayvanların ahlâkı mevcuttur. İnsanlar vücut gemilerinde o bed ahlâkları taşıyıp duruyorlar; temizlenmeyince nefis firavunlaşıyor işte!

bahce_umutrehberi

Her insan, kendi nefsine kendi Mûsâ’sıyla kendi firavununa şu teklifi yapmalıdır:
Git Firavun’a! Muhakkak ki o azgınlaştı! De ki: Arınıp saflaşmaya ne dersin?
[Nâzi’ât:18-19 Meâli]

Görenler saymışlar erenlerim; insan bu dünyaya yetmiş iki ahlâk-ı rezîle-i hayvâniye yâni kötü ahlakla geliyor, kandan-nutfeden taşıdığımız bir malzeme de bu!

Hiç öyle şey olur mu demeyin! Hayvan huyundan iz yoksa insanda, neden kendi cinsini köpek gibi ısırmaktadır. Sûrette insandır, sîrette maymun değilse neden bu kadar şehvete tâbi olmaktadır söyler misiniz?

Anlayalım artık; bütün bu hayvanlarla, tabîat hapishânesinde mahbûs ve esir kalmışız işte!

Gerçekten nefsi arındıran kurtulmuştur. Onu gömüp gizleyerek (bilinçsizce – dürtüleriyle tabiatına uyarak) yaşayan kaybetmiştir.
[Şems:9-10 Meâli]

Beşer kabuğundaki her can, huyu kendisine benzer bir hayvanın ifadesidir ve insan olan âhiri görür, hayvan kalan ahırı…

Mâdem söz bu noktaya geldi Halvetî Şeyhi Akkirmanlı Nakşî Hazretleri’nin (v. 1655) dîvanında kasîde şeklinde yazdığı MAHŞER-NÂME’sinde anlattığı sûreti insan, sîreti hayvan olan ve sırf kendi nefsini gören kişilerin hallerinden de bahsetmekte yarar vardır.

Akkirmânî Hazretleri insan bu hayatta kin, şehvet, buğz, cimrilik, kıskançlık ve kibir gibi sıfatlardan hangisiyle bilinir olursa mahşerde içi dışuna çıktığında o sıfatın sûretine bürüneceğini şöyle anlatır:

Açılcak kabr-i ten, kaldıra dil baş ü cân
Göre ki mahşer olmuş hayret içinde insân

Her ne sıfatla bunda mevsûf olursun âhir
Ol şekli cân bürünür eyle sözüm gel iz´ân

Nakş-ı hicâbı dilden pâk eyledinse ger sen
Dîdâr-ı Hazret-i Hak, çeşminde ola seyrân

Fi’lin eyâ Hazretin uydu ise kavline
Ola enîsin dilâ anda Habîbü’r-Rahmân

Nefsin ile geceler eyle cihâd-ı ekber
Ola o gün destgîr lütf u keremle Sübhân

Nûş eyle her ne gelse zehr ise de bal bil Hudâ’dan
Vire şerâb-ı kevser mahşerde Şâh-ı Merdân

Zikr-i Hudâ’yı dilden koma ölünce sen kim
Ola sana hem-nişîn anda o gün ‘âşıkan

Sakın harâma el sunma hınzır olur derûnun
Hased iyi değildir şeklin olur soğulcan
HARAMA EL UZATMAK:DOMUZ HASED:SOLUCAN

İki yüzlü olanlar maymun olur yüzleri
Bulunmaz rahmet anlar oda yanar o her an
İKİ YÜZLÜLÜK: MAYMUN

Dünyâyı terk etmeyen kelbe döner ey dedem
Halkı eden rencîde ola peleng ü arslan
DÜNYA SEVGİSİ: KÖPEK
MAHLUKATA ZARAR: ARSLAN KAPLAN

Yiyüp yedirmeyenler eylediği cem’-i mâl
Onlar olur karınca yâhud olur tonuzlan
MAL TOPLAYAN: B*K BÖCEĞİ KARINCA: CİMRİ

Halkı sokan diliylen yılan çıyan olur bil
Ayı olur kend’özün büyük gören müselmân
KİBİR: AYI LAF SOKMA: YILAN

Yiyüp içüp yatanlar tonbay olur şöyle bil
Katır olur ki sakın kizbi iden ferâvân
TEMBEL: MANDA YALANCI: KATIR

Zînet içün câmeler giyse eğer bir kişi
Tavûs olur şekli kim ide tamuda cevlân
TAVÛS: SÜS DÜŞKÜNÜ

Kaplumbağa olurmuş baksa bir er gayriye
Filler olup lûtîler ola cehennem vatan
HOVARDALIK: KAPLUMBAĞA LÛTİLİK: FİL

Mü’min isen mü’mine tutma sakın girü kin
Deve olup yürürsün mahşer içinde sekrân
KİN: DEVE

Ol sorudup gezenler zenbûr olur ekseri
Hırsı olan kişiler kurda döner ya sırtlan
KURUNTU: EŞEK ARISI HIRS: KURT SIRTLAN

Hakk’ı ferâmûş idüp oynayuban gülenler
Şekli döner hırreye dâim ider ol efgân
GERÇEĞİ UNUTUP OYUNA DALANLAR: KEDİ

Ol kim ider zagallık keçi olur bilmiş ol
İşin olursa hîle tilki olur bî-gümân
HUYSUZLUK: KEÇİ HÎLE: TİLKİ

Gâlib olan şehveti bir hâr olur yularsız
Ol kim ider bahîllik zinhâr olur o şeytân
ŞEHVET: EŞEK CİMRİ: ŞEYTÂN

Eyleyüben mesâvî âdem etin yiyenler
Kartal  hem mâr olur o günden ‘ıyân
KÖTÜLÜK: KARTAL GIYBET: YILAN

‘İlm okıyup ‘amelsiz gitsen eğer şöyle kim
Meyvesiz ağaç gibi durma cehennemde yan

Halka nasîhat verüp kendi sözün tutmayan
Üstü kalıplı çörek koz gibi için yalan

Hırsız olup geceler evler açıp dâm delen
Sansar olur sûreti ölse eğer ol hemân
HIRSIZLIK: SANSAR

Olsa münâfık kişi keklik olur kıl hazer
Kim tarîki inkâr iden olur gürûh-ı küfrân
MÜNÂFIK: KEKLİK

Tevbe vü telkîn alıp sonra ferâgat iden
Yüzü dönüp ardına ola bir ulu nişân

Hâli dahi olmadan ma’nâ uğurlayanlar
Gelincik ola geze eyleme gergîz gümân
HALSİZ KÂL İDEN: GELİNCİK

Ma’rifetim var deyu kuru lakırdı çalan
Alaca karga olur yâhud öter saksağân
UCÛB: KARGA UKELA:SAKSAĞAN

Sâzını sâzendeler ırlasalar çalsalar
Kanadın urur öter horûs olur ey civân
İŞRET DÜŞKÜNÜ: HOROZ

Fâidesiz endîşeden pire olur bit olur
Çakal olurmuş sakın evveli için uluyan
ENDİŞELİ: PİRE DÜNE AĞLAYAN: ÇAKAL

İki cihân fahrinin nesline kim buğz ider
Anun ile haşrolur kim almaya mahal divan

Yerin göğün ilmini dünyâ içün okursan
Bir elif öğrenmedin maksadın otluk saman

Böyle giyinip kuşanma aldar seni inanma
Beg paşa dedikleri bir kuruca ad u sân

Mağrûr olup mâlına mansıb alanlar bu gün
Devlete batdım sanır bir kuruca âd u sân

Menzil uzak sen yayan zâd u zahîren de yok
Kaddini lâm eylemiş hırs ile bâr-ı girân

Bu sözlerim derd-mend sanma sakın söz değil
Mevt irişüp göresin her ne kim itdim beyân

Çün kim irer mahşere her ne ki vâr râfizî
Har oluben bilineler Kavm-i Yehûd bî-lisân

Ger olursa şeyh mürâî baykuş olur şöyle bil
Ana uyan sôfîler kuzgun olur ol hemân
RİYÂKÂR ŞEYH: BAYKUŞ DERVİŞLERİ: KUZGUN

Ger sana bu sözler kâr itmediyse kardaş
Taş u demirden özün, durman hemân oda yan

Ger bu sıfatlar dilâ ister isen gitmesin
Tevhîd ile rûz u şeb göz yaşını et revân

Fehm idegör sözlerim mahşer içredir bular
Sanma sakın zâhirî dînini itme vîrân

Gerçi demiş niceler iş bu cihân içredir
Çek elini oradan itme anı sen îmân

Bir mürşîd-i kâmile teslîm-i cân u dil kıl
Seyyîd Nizâmoğlu olmak dilersen insân

Nakşî Nizâmoğlu’nun ta’bîrini tayy idüp
Âb-ı hayât eyledi tertîb idüp kâmurân

Âh efendim, can bu ilden göçmeden cânânı bulmazsa ne güç, sûreti insan içi hayvan olursa kişinin, taşlar ile döğünüp insanı bulmazsa ne güç…

Sûreti insan, yürüyen hayvan derekesinden azâd olarak, gemiden sağ sâlim kurtulana, halkını firavundan selâmete çıkarana selâm olsun

Harfler kadehdir

tertil_umutrehberi
Hak Dostlarının sertâc-ı ibtihâcı, muhakkîklerin büyüğü Şeyh-i Ekber Cenâbı Muhyîddîn hazretleri saâdetle buyuruyorlar ki:

Henüz pek genç iken bir gemide seyahat ediyordum. Geminin güvertesinde idim. Güvertenin kenarına ilişmiş bir yolcu daha vardı. Vakit gece idi, denizde azâmetli dalgalanma vardı. Bir an baktım ki kenarda bulunan yolcu sarsıntıdan dengesini kaybetti ve birden bire denize yuvarlandı.

“Ayy adamcağız düştü!” dememe fırsat kalmadı ki yolcu, bu âleme mensûb olmayan gâyet latîf bir mahlûk tarafından hemen gemiye çıkartıldı ve kulağına doğru bir şeyler söylendi. Acaba hayal içinde miyim diye bir an durakladım fakat hayal içinde olmadığımı biliyordum. Bilgim yakîne ersin için yolcuya yaklaştım, üstünü başını yokladım, su içinde idi ve paçasında sular sızıyordu. Bu defa dayanamayarak merak içerisinde:

“Bu hal nedir? Seni sudan çıkaran kimdir?” diye suâl eyledim. Yolcu cevâben:
“Ben de senin gibi bir şey bilmiyorum” dedi.

Yalnız dalganın sarsıntısı ile denize düştüğüm esnâda; zamana, mekana sığmayan bir muhakeme içinde idim. Kendi kendime artık öyle bir yerdeyim ki diyordum… Burada hiç kimse bana elini uzatamaz. Ve şimdi öyle biri lazım ki kudreti, kuvveti, denize de dalgasına da bütün varlığa geçsin. İşte bu zamana sığmayan muhakeme neticesinde ki derhal teslim oldum, aşk ile

ZÂLİKE TAKDİRÜL AZîZİL ALîM [Yâ-sîn:38]
El-azîz ve El-alîm olanın takdîridir bu… İşte bu bütün değerlerin yüce sahibi, ilmiyle vâredenin ezelî karârıdır!
diyerek inledim

Bu cümlenin neticesinde senin gördüğün, benim ise görüp bilemediğim o latîf mahlûk beni derhal tuttu, çıkardı sonra da:

“Yabancı değilim. Okuduğun âyetin manâsıyım. Emr-i ilâhî ile vücudlandım, seni çıkarmaya memur edildim” dedi ve benden kayboldu.

İşte Hazret-i Muhyiddin bunu aynen böyle naklettikten sonra,

VE RETTİLİL KUR’ANE TERTÎLA [Müzzemmil:4]
Kurân’ı tertil üzre (tane tane, tefekkür ederek, tafsîle çıkararak, sindire sindire, en güzel bir şekilde) oku!

ayetini beyan ederlerken buyurdular:

Kuran-ı Mübîn’in harflerini, kelimelerini okurken hakkını yerine getirerek okuyunuz. Zîrâ hariçte vücud bulur. O hakkı vermeden okursanız eksik vücudlu olarak zâhir olur. Bir de Kur’an’ı hakkıyla okuduktan sonra ihlâs-ı tamm ile iman ile tefekkür edin de o vücud canlansın ve istenilen şeyi yapsın.

kuran_sifa

Hz. Âişe annemizin tarifine göre tertîl, eğer biri harfleri saymak istese, sayabileceği kadar ağır okumaktır. Mufassal sûreleri (Kaf-Nas arası) bir gecede okuduğunu söyleyen birine İbn Mes’ud “Desene şiir döktürür gibi döktürmüşün” diye cevap verir.

Kur’an’ın Mushaf’a indirgenmesi gibi, tertil tecvide, tecvid telaffuza, kıraat ses sanatına indirgenmiştir. Tertil emrinin amacı, vahyin manâlarının akleden kalbe iyice hâkkedilmesi, pekiştirilmesidir vesselâm [Furkân:32]

Evet, bu ne muazzâm bir hakikattir.

Ladikli Ümmi Ahmet Ağa Hazretlerine, sofrada iken torunu Kuran okur, Ahmet Ağa yanlış geçtiği yerlerde uyarırmış, Nenesine bir gün sormuş, Neneciğim Dedem Ümmi iken nasıl oluyor da benim yanlışlarımı bulabiliyor?, Nenesi bilmem oğlum dedene sor münasip bir şekilde diye eklemiş. Bir gün sofrada yine bu hal olunca torunu dedesine sorar. Dedesi; Ben okuma yazma bilmem oğlum, lakin sen okurken Kuran’ın harflerinin her biri secde eder, secde etmeyen bir harf olunca anlarım ki yanlış olmuştur.

Bu hususları biraz daha canlandıralım:

Emr-i dînîde, fem-i Muhamedî’den:
“Besmele ile başlanan her işin sonu hayr olur” buyrulmuştur.

Çok kere görülür, niceleri Besmele ile başlar da bir netîce alamaz.

Maâzallah bu işin inceliğinin farkında olmayan da: “Besmele ile başladım da sonu çıkmadı, arkası gelmedi” der ayağı kayıverir.

Halbuki o kimse Besmele ile başlamamıştır. Besmelenin yalnız harflerini telaffuz etmiştir, kelimelerini okumuştur.

Yoksa hakikatte Besmeledeki Rahmân ve Rahîm isimlerini kulağına küpe yapan kimseye ferş’ten arş’a kadar olan sahâ sivrisineğin kanadı kadar gelmez ve elbette bütün eşya ondan sâdır olan, emre musahhâr olur.

Hakk’ın ismiyle yürüyen kimsenin önünde hangi vücûd durabilir, hangi mevcûd tutunabilir?

Buna umûr-u harîcîyyeden bir misâl verelim:

Bir asker, hükûmetinden emir alır, onun ismiyle, onun emriyle bir memleketin halkını diğer bir memlekete sevk edebilir ve hiç kimse de ona “Bunu niçin yapıyorsun” diyemez. Belki o memlekette ondan daha üstün akla, ondan daha üstün ilme, fenne, zenginliğe, rütbeye sâhib olan bir çok kimse bulunursa da bunların hepsi “Ama niçin?” demeksizin tıpış tıpış askerin gösterdiği istikâmete yürüyüp gitmekle mükellefdir.

Çünkü o asker, hükûmetin ismini anmış, kendi ismini unutacak kadar onda fâni olmuş, onun kıyafetini giymiş, onun emriyle hareket etmiştir.

Bu, böyle olduğu gibi Hakk’ın isminde fâni olan, geçici vücûdunu, cüz’i irâdesini, kudret eline teslîm eden Hakk’ın etiketine sâhip bulunan halifetullâh olan Hazret-i İnsan da yine O’nun emri ile ARŞ ARŞ İLERİ dese arş dâhi yürüyüp gider!

Fakat hüner o ismi anmada, o ismin kuvvetini arş emrine koyabilmektedir.
Yoksa ﻋﺮﺵ AYN RÂ ŞİN’den teşekkül eden kelimenin zâhirinde ne kuvvet vardır.
Sâde bir târif içindir arş sözü
Yoktur ayn ra kaf’ta üstünlük özü

Maddeten de öyle değil midir? Kumandanın biri vazifeli iken bir ARŞ komutu ile binlerce candan teşekkül etmiş bulunan orduyu tav’an, zorlanmadan rap rap diye yürütebilir. Bir imam milyonlarca kişiyi ALLAHUEKBER diyerek yatırıp kaldırabilir. Fakat vazifesinden ayrılsın, o sıfat kendisinden alınsın belki o arş kelimesi ile kendini bile yürütemez!

İşte manâ âlemi de böyledir. Besmele’nin yapacağı icrâat da böyledir. Esâs olan Besmele’nin sâhibinden vâzifeli olmasıdır. Besmeleli işin içinde kulun kendisi bulunmaz!

O vazîfe ne vakit alınabilir?

Bunu da size safîyyullâh olan Hazret-i Âdem ile izâha gayret edelim:
Ve alleme AdemelEsmâe kullehâ [Bakara:31]
Sonra Âdem’e bütün Esmâ’yı (Esmâ ül Hüsnâ’sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (yükledi)

Cenâb-ı Hak esma-i ilâhisini Âdem’e tâlim buyurduktan sonra

“Senin ismin nedir?”
diye tecellîyât-ı subhânî’de bulunduğu vakit Hazret-i Âdem:

“Bilmiyorum… Unuttum yâ Rabbî”
deyince Rabb-i Müteâl Hazretleri:

“Demek benim ismini öğrenince kendini unuttun. O halde seni yeryüzünde halifem, nâib-i Hak kıldım” buyurdular.

İşte Besmele’yi okuyan kimse ism-i ilâhî’nin zevki ile kendinden geçecek, varlığını kaybedecek olursa o işi yapan doğrudan doğruya Hak olur. Hakk’ın şer işi olmadığından elbette netîcesi de hayr olur. Havl ve kuvvet ancak Alah’ındır!

Hakkında “attığın zaman sen atmadın Allah attı” [Enfal:17] buyrulan insanlığın târifi olan Efendimiz ile bir dostu arasında:

“Sana cennet hazînelerinden bir hazîne tâlim edeyim mi”
“Aman yâ Resûlallâh”
“Bismillâhirrahmânirrâhim ve Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”

sûretinde bir muhabbet-i şâhâne zuhûr eylemiştir.

Lâ havle an masiyetillâhi illâ bi-ismetillâhi ve lâ kuvvete ala tâatillahi illâ bitevfîkillâh
Heyhât ne var ki sen ismet perdenle örtmez isen günahlardan korunmak ne mümkün ve sen hazinenden tevfîk buyurmazsan tâate nasıl güç buluruz.

Ben günahkâr bir âdemim ismet nedir ey Nebî?

 

Kendini hatırlatıcı ZİKİR

Hz. Âişe Vâlide Sultânımız (ra) şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber (sav) Allah’ı sürekli zikrederdi. [M826 Müslim, Hayız, 117]

zikir_umutrehberi

Yüce Allah buyuruyor ki: Kulum beni nasıl düşünüyorsa ben öyleyim. O, beni anarken ben onunla birlikteyim. O, beni kendi başına anarsa, ben de onu kendim anarım. O, beni bir topluluk içinde anarsa, ben onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.
[M6805 Müslim, Zikir, 2]

Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen kimsenin misali, diri ile ölünün misali gibidir.
[B6407 Buhârî, Deavât, 66]

Bir gün yıkılacak bu evde eğer “ben kimim?” suâline esaslı bir cevap bulup kendi özümü hatırlayamamışsam ölü sayılıyorum.

Kendini bilmeyen, rabbini tanımayan, kendini ayıran her kişi ölü imiş… Yâni şimdi ten kafesinde tutsağım ancak kim olduğumu öğrendiğimde özgürleşeceğim!

Peki Rab kimdir?
Henüz film yeni başlarken
“Ben, sizin rabbiniz değil miyim?”
sualine “elbette…”
diye ahdettiğimiz, irâdesini râm olduğumuz sultân!

Zikir: hatırla! demek, unuttuğun sözünü!

Şimdi dâhi her nefes âh ile bu ahdi tazelediğimiz, vücud mülkünde hüküm süren, sözü geçen sonsuz, sınırsız ve kalıcı özümüzdür.

Bilmek istersen hakîkat iş bu Nakşî’n remzini
Fehm idüp öz kendi nefsin Hakk’ı zikr it dâimâ

Bitsin istedi artık bu ezber zikir, çünkü zikir’den, dinden amaç özü etmekti fikir!

Gelip geçerken günler, sert esse de rüzgâr, bunu hiç unutmamamız için olsa gerek, insanın kardeşi olan kitapta yeri var:
Ey iman edenler! (Özünüz, aslınız olan) Allah’ı anlayın, O’nu çok anın (kendinizi bedenden ibâret doğup ölecek geçici bir şey sanmayın) ve O’na ait olan fiil, sıfat, zâtının tecellilerini (cümle işlerini) sabah akşam idrak edin. (zevk edin, seyredin, şâhid olun) [Ahzab:41-42]

Tâlib-i Hak olsa bir kes kârı zikru’llâh olur
Zâyi’ itmez ğayre ‘ömrün her işi Allâh olur

Düşünen insanlar için, işte basit bir muhâkeme:
Ezel’de adım senden
Ebed’de adım sana
Şimdi düşünüverdi(m)
Demek ki Benden Bana!

Biz, insana şah damarından, kendinden (ben dediği sahte kimliğinden) daha yakınız! [Kaf:16]

Hatırla ama!

Daha henüz yatmıştım… Yarı açıktı gözüm
Bana şöyle seslendi sessizce… Kend’özüm :

BENİ UNUTURSAN, BEN UNUTURUM KENDİNİ!
Kendinde saklıyım ben ! Zikirdir HANÎF DÎN’i
[Haşr:19]

ZİKİR boş lâf değil de: İLK AND’ı hatırlamaktır
Fıtratını bulanın, ölünce yüzü (H)aktır
[Araf:172]

SEN, KENDİNDE RABB’İNİ HATIRLA! der bir âyet
Benim senin içinde olduğum, net ve açık gâyet
Vezkur rabbeke fî nefsi-ke [Araf:205]

DOSDOĞRU KILINACAK OLAN işte bu namaz
Kendindeki şâhidi! Hiç unutmayan çok az
[Enfâl:3]

Kelime-i şehâdet! Olmaktır şâhit böyle
Her nefes “HÛ” dersin! Bu sen misin? Ben mi? Söyle!

An, hem anmak demektir! Hem nefes aldığın an
Yatarken, otururken, HAKK’ı zikret Der Kurân
[Nisâ:103]

Allah’ın “Fezkurunî: hemen beni hatırla” emri aslında gerçek kendini asla unutma demektir vesselâm

Fâtıma Annemiz

[SEYYÎDETÜ’N-NÎSÂ]
Ahmed’in toprağını koklayanın, başka güzel kokular koklaması gerekmez…
Ümmü’l-Haseneyn Fâtıma bint Muhammed ez-Zehrâ (v. 632)

Sana Hatice’den geldi hediye: Gül Fâtıma
Habîbin sırrı dilinde, tesbih elinde: Bülbül Fâtıma
Ey Babasının kemâl noktası, aslına döndün yâne yâne: Küll Fâtıma

fatima_betul

Öyle bir güzeller güzeli ki künyesi “babasının annesi, anam” mânasına gelen “Ümmü ebîhâ” idi. Kendisi peder-i âlisinden bir parça, nesl-i Muhammedî kendinden bin parça!

Derin ve ince, sonsuz derin ve ince… Kelimeler yetişmiyor: Masmâvi gök kadar ve en mücerret fikir kadar ince Fâtıma annemiz

Âh ki derin ve ince can Fatıma, büyük ve temiz Hatîce annemizin kucağında…

Bûs ederdi, koklar idi rûyini
Arzû ettikte cennet bûyini

Allah Resûlü’nün (sas) her mecliste ayakta karşıladığı, kerîme-i muhteremesi Hz. Fâtımatüzzehrâ annemizin hayâ ve edep konusundaki hassâsiyeti, filmin son perdesinde: Muhammed binti Fâtıma cennete geçiyor. O geçinceye kadar başınızı eğip gözlerinizi kapatın!

Hak Resul’ün nûru, ciğer-pâresi yâ Fâtıma
Ehl-i beytin cânı, hem cânânesi yâ Fâtıma

Cennetü’l Firdevs içinde gıpta eyler her melek
Nur-i Kurân’ın nesîm-i hâresi yâ Fâtıma

Bid’atun minnî* buyurdu Hak Resul ol sünbüle
Gülsitân-ı cennetin mestânesi ol bülbüle

Yollara düştü bu ümmet şefkat için ol güle
Ahmed’in gül râyihâsı, Hak sesi yâ Fâtıma

Ehl-i beytin nûr-i aynı, rahmetin manzûmesi
Tâ ezelden nûr-i Haksın hem de Kurân’ın sesi

Hem şehîd-i Kerbelâ’nın gönlünün sermâyesi
Ol Hüseyn’in ânesi, bir tânesi yâ Fâtıma

Allahumme salli ve sellim ve bârik ala seyyidinâ ve mürşidinâ ve Mevlânâ Muhammedin ve’l Alîyyi ve’l Fatıma ve’l Hasan ve’l Hüseyni ve ebnâhuma bi adedi kataratil emtâr ve birahmetikel vasiah kullema zekereke’z-zâkirîn ve gafele an zikrike’l-gâfilin

Gül kokusu Muhammed’in teridir
Âh ettikçe karlı dağlar eritir
Hatice Fâtıma Hakk’ın yâridir
Onun katarından ayırma bizi

Aşk ve irfanla mayalanan bu topraklarda, vaktiyle hanımlar yoğurt mayalarken, turşu kurarken, hamur yoğururken, evin geçimi iyi olsun diye ocağa şeker atarken, hasta olan kimsenin sırtını sıvazlarken, “El benim elim değil Fatma Ana’nın eli” diyerek başlar ve bitirirler. Ebe doğum yapan kadının sırtını sıvazlarken de, “El benim elim değil Fatma Ana’nın eli” diyerek doğumun kolay olacağına inanır ve öyle de olurdu erenlerim

MUHAMMED  ALLAH’a Nûr, Betûl adı olan NÛR
Salât sana ey FÂTIMA, ey Betül bu ne onur

Benden bir parça* buyrulana ve cümle ehline, rahmet diye inen yağmurun damlaları mikdârınca ve senin adede sığmayan engin rahmetince, seni ananlar yandıkça ve unutanların gafletleri mikdârınca salât ve selâm olsun.

Bâğ-ı cennetten dilersen râyiha
Ahmed ü Al-i Abâya Fatihâ

Bir ağaçtır bu âlem

Bir ağaçtır bu âlem; meyvesi olmuş âdem
(Besmele yerine yazıldı)

Ayıranın kendini ayırdığı tek bir cümleden ibaret bu âlemde, ağaçlarda… Tek ve bütün olan bu âlem kitabı içinde AĞAÇLAR.DA ayrı değil… Buradaki DA ayrı değil… her bir yaprağıyla birliğe dâhil çünkü bir ağacın dalını kırarsanız bir yıldız yerinden oynar cânım erenlerim.

Ve yalan yok, ağaçlar da ağlar, sevgiye susar… Geldi mi geldi mi diyerek mevsimler boyu sarılmayı bekler, gözlerini sımsıkı yumarak!

Sizin hiç ağaçlara sarılan, onları okşayan, Allah’la konuşmayı, ağacı dinlemeyi bilen bir dostunuz oldu mu?

İşte öylesi bir Hak Dost’tan: Aşkın yüce çınarı Hz. Mevlânâ’dan ağaç târifi:

O’na göre ağaçlar, tam olarak dervişe benzer. Yavaş yavaş ilerler, meyve yüklü oluncaya kadar usul usul birlik suyuyla gelişirler. Yaprakları kökün mâhiyetine şâhitlik eder ve ne tür gıda topladıklarını söyler. Dallar kuru kaldıkça dinlendirilmiş ve mest olmuş zahidlere benzer. Bahar melteminde yüz gösteren dostun dudağı onlara dokunduğunda ise, kuru zahidlik ateşin harâretiyle aşka dönüşür. Ve tıpkı sürgünün rüzgar sayesinde kımıldaması ve kainatın büyük birliğinde, eşsiz bir ahenk içinde tutulması gibi, kalp de dostun yâdı ile sürekli olarak kendinden geçmeli, cemâle doğru ellerini açmalı, ellerini yücelere, daha yücelere uzatmalıdır.

Farkındayım, biraz da mantıklı konuşalım birâder der gibisiniz
Tamam nasîbe inanan yolda, duaya inanan darda kalmaz ama… Peki siz dualarınızı kimin, nasıl işittiğini ciddi ciddi düşündünüz mü hiç?

Kim akıllı kim deli
Kim uykuda kim diri
Anlayan gelsin beri

Bir ağacın altında derin derin düşünerek gerçeğe erenlere, O ağacın altında gerçek bir ere, canları pahâsına söz verenlere, incire, zeytine ve ağaca yemîn edenden, yanan bir ağaçtan insanlığa seslenenden, bin yapraklı selâm olsun… Son Sınır Ağacı’na (Sidretu’l Muntehâ) varana dek!

Ağacın kolları yok,
ama tutar ışığı
bir öper, bir öper ki
ışık basar çığlığı

Görmedin mi Allah nasıl bir misâl getirdi: Güzel söz; kökü yerde sâbit, dalları göğe doğru uzanan güzel bir ağaca benzer. [İbrâhim:24]

Varlık ağacının tohumu ve meyvesi, ağaçların secde ettiği kalem sâhibi böyle buyurdu: Ben ağacın köküyüm, Ali bu ağacın gövdesidir. Hasan ve Hüseyin bu ağacın meyvesidir. Ehl-i Beytimi sevenlerse bu ağacın yapraklarıdır.

Hâmiş: Ağaç kelimesinin kökeni yığaç; kimbilir o tohumda neler yığılı ve o ağaç nelere aç… Yerden göğe ağan bir ağaca sarılmadan, ağaçla bir güzel durulmadan kim bilebilir ki?