Beş Âlem Aynası

Biz, sâf aynalarda sırroluruz öyle gâibiz…
ayna_umutrehberi

Bu âlemde görünen her şey o âlem güneşinin yansıması gibidir. Burada duyulan sözler, duygularımızla duyup bildiğimiz şeylere delâlet eder. O yüzden evvela duyup bildiğimiz şeyleri göstermek üzere söylenmişlerdir. Mânâ âleminin sonu yoktur. Söz, onun sonunu nereden görecek, nasıl ifade edecek? Zevkten meydana gelen mânâyı söz nereden anlatacak? Gönül ehli olanlar, mânâyı anlatırken bir benzeriyle, misal yollu remizle söylerler. [Mahmûd-ı Şebüsterî]

Ey kendine tâlip, evveline yolcu!

Yaradılışın bu âlemdeki gayesi “Hakikat Hazreti”nde olmaktır. Aslında bütün şeyler hakikatin bir yansımasıdır. İsimler ve resimler O’na aittir. Bu mazharların bir sınırı olmamakla birlikte şeylerin içi bir tek hazrettir. Ancak göründüğü yere göre isim alır. O içteki hakikatin bilinmesi için mazhardan yola çıkmak ama mazhara takılmamak gerekir.

Denize bak, dalgaya düşme! Deniz O’nun zâtî ve kadîmî varlığı, şeyler ise dalgalarıdır. Şüphesiz her güzellik ondandır, onun eseridir. O’nun eserini, O’ndan dolayı sevmek O’nu sevmek demektir. Bu sebeple âlemdeki bir nesneyi seven O’nu sevmiş olur. Yolcunun görevi (sülûk etmek), yoldaki engel ve sınırları kaldırmaktır. Bu sebeple o, “Bir ben vardır bende benden içeri” diyerek adım adım ileri benden içeri “ben”e kanat vurmalıdır.

Geçeceği yollar aslında geldiği âlemlerdir. Şehâdet âleminden misâle (rüyâ âlemine) ve oradan da lâhûta ve gayba doğru inmelidir. Bu iniş sırasında varlığın düğümlerini, ilâhî hazretteki konumlarını çöze çöze gitmelidir. “Düğümleri çöze çöze, birgün ulaşılır öze” demeli nâsûtta kalmamalıdır. Bu âlem-i misâli, ilâhî temessülâtı, güzelin binbir şekil ve sûrete girdiği oyunu çözmelidir.

 

Beş âlem aynasına bir nazar

İmdi, erenler demişlerdir ki, Cenâb-ı Hakk’ın isim, fiil, sıfat ve tecellîleri sonsuz olduğu gibi bunların açığa çıktığı varlık (kevn) da sonsuzdur.

O, her ân başka bir şe’n, iş, oluş, görünüş, yaratış, eserdedir [Rahman:29]

Bu tecellîde tekrar yoktur. İşte bu ilâhî tecellîleri Kur’ân gayb, şehâdet (dünya, nâsût) ve misâl âlemleri şeklinde bildirmektedir. Erenler de insandaki bu oluş ve idrâk seviyelerini açıklarken “hazarâtü’l-hams:beş hazretler” ifadesini kullanmıştır. Bu âlemleri “gayb, misâl ve şehâdet” şeklinde açıklayanlar da vardır. Bir kısım ehlullah âlemlerimizi dörde tasnif etmiş; gayb, lâhût, misâl, dünya, beşinci âlemi hepsini içine alan insan-ı kâmil demişlerdir.

İmdi, yolcu bilmelidir ki hazretten maksat hakikattir. Hakikat tek, nokta tecellîsi çok, görüntüdür. Tecellîleleri anlayabilmek için zâhirden bâtına, geldiğimiz âleme bir iç yolculuk yapmamız gerekir. Nihayetinde ancak sülûk ile algılanabilecek olan bu âlemler bir sefer tası gibi beş mertebede toplanmıştır.

Biz, şu tende ve canda iken bedenler (nâsût) âlemindeyizdir ki, et, kemik, sinir ve kandan oluşan sıfatlarımızla yaşadığımız bu âlemde bedene hayat ve şekil veren cândan ve onun sahibinden haberimiz yoktur. Öyleyse tenden cana bir yolculuk yaparak O’na dönmemiz şarttır. Hak’tan halka, halktan tekrar Hakk’a yapılan bu yolculuktaki menziller değişik isimlerle anılmışsa da umumiyetle “Gayb-ı mutlak, âlem-i lâhût, âlem-i misâl, âlem-i dünyâ” şeklinde isimler verilmiştir.

Bu beş âlemin tafsilatı çoktur. Aslına bakarsak ilk üç mertebe gaybın yani zât âleminin açılımıdır. Bütün bu âlemler insan-ı kâmilin nefsinde ve nefesinde toplanmış olup onun hakikatidir. Eşya tabiî ki nefsimizden ayrı olmadığı için bütün şeylerin hakikati de bu âlemler içinde dürülüp bükülmüştür.

Cenâb-ı Hak “gayb-ı mutlak” hâlde iken henüz tecellîden (oluştan) eser yoktur. Buna “lâ-taayyün, ahadiyet, zuhursuzluk” mertebesi demişlerdir. Yani burada henüz bir belirtiden, bir işaretten alâmet yoktur. Bu durum ağacın çekirdeğinden önceki hâli gibidir. Henüz ne çekirdek ne de toprağın tohumla buluşması söz konusudur burada. Cenâb-ı zât, zâtında gizli olup zâtı yine zât bilir. Burada zaman yok, ân vardır. O’nunla beraber bir şey yoktur. Bu sebepledir ki gayb-ı mutlak hazretine “ayân-ı sâbite, hazret-i zât, âlem-i lâ taayyün, amâ-yı mutlak, vücûd-ı mahz, vücûd-ı mutlak, gaybü’l-gayb” da denilmiştir. Bu mertebede “Allah muhakkak ki âlemlerden ganîdir.” Cenâb-ı Hak bu âlemde “küntü kenz, yani gizli bir hazîne”dir. Oluşun sebebi, bilinme sevgisinin takazasıdır. “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yoktu.” Arif-i billah katında her an öyledir. Nitekim Şâh-ı Velâyet Hazret-i Ali “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yoktu” hadîsini duyduğunda, “Şimdi de öyledir!” buyurmuştur. Bu sözleri âdeta hadisteki nükteyi bütün kemâliyle şerhetmektedir.

Bundan sonra ceberût yani lâhût âlemleri gelir. Bunlar ilk taayyün, ilk tecellîlerdir. Taayyün bir şeyin çıktığı, belirdiği, ayan olduğu kaynak, su gözü yani pınar demektir. Bu mertebe, sıfatların belirginleştiği kaynaktır. İzâfet burada başladığı için bu ilk tecellîye “gayb-ı izâfet” veya “taayyün-i evvel” de denilir. “Hazret-i ukûl, hazret-i ervâh, âlem-i ceberût, taayyün-i evvel, akl-ı evvel, hakîkat-ı Muhammediyye, rûh-ı izâfî, âlem-i ahadiyyet, kitâbü’l-mübîn” gibi isimler hep taayyün için söylenir.

Bu iki âlemin umumi olarak “hakîkat-i Muhammediyye” veya nûr-ı Muhammedî” diye anıldığını belirtelim. Varlığın yani oluşun çekirdeği budur. Eşyâ, kabiliyetine göre bu çekirdeğin açılımından ibarettir. Gâye, gaybî hakikate ayna olacak olan insanın bu nûrun içinden çıkmasıdır. Burası rûhlar âlemidir.

Bizim burada ele aldığımız konu açısından dikkatimizi iyice yoğunlaştırmamız gereken beş hakikatten en önemlisi “misâl âlemi”dir. Dünyada gaybımızdan bir bilgimiz yok, gaybda da sıfatlar âleminden bir bahis söz konusu değilse, varlığın düğümü misâl âlemiyle ilgilidir. Misâl âlemi için “âlem-i melekût, âlem-i hayâl, âlem-i berzah, sidretü’l-müntehâ, âlem-i emr” gibi isimler de verilmiştir. İsimlendirmenin çokluğu bizim gönlümüzü bulandırmamalıdır.

İmdi misâl, mesel, aslının benzeri yani numûnesi demektir. Biz buna mesela gerçeğin uykuda görünen bedensiz sûreti de diyebiliriz. Bu sebeple hikâye anlatıcılar, verdikleri örneğin kelâmı olup da sureti olmayınca o anlattıkları hikayeyi de “mesel, misâl” demişlerdir. “Darb-ı mesel” bir gerçeğin bir benzeriyle en kestirmeden ve en vurucu şekilde anlatılması olayıdır. Bu sebeple darbe kelimesiyle anlatılmıştır ki beynimizde ve gönlümüzde dank etsin diye…

Evet misâl, aslının benzeridir ve remizler de hakikatin mecâzı yani aslının benzeridir. Bir şeyin aslına gitmek için misâl âlemindeki benzerini çözmek zorundayızdır. Melekût, yani misâl âlemi, rûhlar âlemiyle cesetler âlemi arasında bulunan ve bütün varlıkların zuhûra gelmeden önceki asıllarının, maddeye bürünmemiş şekillerinin mevcut olduğu âlemdir ki rüyâ veya hayâl âlemi denmesinin sebebi de budur. Melekût âlemi için “emir alemi” de denilir. Zira şeyler buradan dünyaya tenezzül eder. “Kün!” hitabı bu âlemedir. Vücûdun “vardan var olması” bu demektir.

Varlığımızdaki beş hazretten beşinci âlem ise şehâdet (mülk) âlemidir. Beş duyu ile algılanan mülk âlemi için şehâdet âlemi, nâsût âlemi, halk âlemi, his âlemi, unsurlar âlemi, felekler ve yıldızlar âlemi, mevâlid-i selâse (maden, bitki ve hayvanlar) âlemi de denilir. İnsan-ı kâmilin vücûdundan ibâret olan yüce Arş da bu âlemdendir. İnsan bütün unsurların toplamı ve zirvesidir.

Eşyâ, suyun buz gibi göründüğü sıfatların adıdır. Ehlullah buraya kadar anlatılan hazretleri başı ve sonu olmayan dört denize benzetmişlerdir. Bütün âlemler gayb denizinin dalgalanmasından açığa çıkmış ve çıkmaktadır. Bu dalgalanma kesintisizdir ve zâtın sıfatlara olan aşkıdır. “Ey Habîbim sana âşık olmuşam!” dediği ondandır.

 

Gaybın hakikati bir tek nûrdur. Nasıl ki unsurlar da birbirlerinin hâllerini alırlar. Meselâ: hava, su; su, toprak olur. Bu sebeple bütün bunların hepsi bir nûrdur ama hâl değiştirme dolayısıyla bu nûr türlü türlü donlarda görünür. Fakat âriflere göre bütün değişikliklerde zât yine de zâtlığından ayrılıp başkalaşmış değildir, hep olduğu gibidir.

Şehâdet âleminin en mükemmel varlığı insan-ı kâmildir. Kâinâtta bulunan her şeyin insanda bir örneği vardır. Kâinât Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğu gibi kâinâtın küçük bir örneği olan insan da Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğundan Hazret-i Peygamber, “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” demiştir. Bu mânâda aslına en çok benzeyen varlık insan-ı kâmildir. Hakk’ın insandaki tecellîsine “teşbîh”, hiçbir şeye benzemeyen zatî idrâkine de “tenzîh” denmiştir. İşte İnsan-ı kâmil bir yönüyle teşbîhe bir yönüyle tenzîhe bakan ikisinin tam ortasındaki varlıktır. Onun bedeni âlem-i şehâdette, mânâsı ise âlem-i gaybtadır. Bu sebepledir ki Hazret-i İnsana “Câmi-i Kübrâ: En büyük toplayan” denmiştir. O, ilk dört hazreti kendinde cem‘ etmiştir. Nitekim bir kudsî hadiste “Yere göğe sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım.” buyurmuştur.

İmdi onu misâlde algılayan kendi makamı üzere algılar. Zira onun sureti gaybın aynasıdır. O, halk içinde bir ayna olup kim bakarsa -güzel veya çirkin- kendi sûretini görür. Son merhalede şeyler insana, insan da “âdem-i manâ” yoluyla “O”na dönmektedir. İnsan eşyanın âhireti, “Âdem-i mânâ” da insanın âhiretidir.

Niyâzî-i Mısrî bir nutkunda gaybdan şuhûda bütün bu oluşumları yol tecrübelerinden hareketle “bî-misâl-i vâhid (gayb); hayâl, hüsn, cünbüş ve misâl (melekût); şekil ve heyâkil, ceng ü cidâl (şehâdet) kavramlarıyla şöyle anlatır:

Ey bî-misâl-i vâhid hüsnün misâl içinde
Ayînenin göründü bir hûb cemâl içinde

Düşdü kamu heyâkil kâmetine mukâbil
Cünbüşü gösterensin şekl ü hayâl içinde

Bu san‘atı kim bilir bu kudreti kim görür
Bu vuslatı kim bulur ceng ü cidâl içinde

Kande bulur isteyen lutfunu ey dost senin
Çün kim anı gizledin kahr u celâl içinde

Hâsılı İnsan-ı kâmil, varlığın beyni, gaybın ve mülkün toplamıdır. Görünen ve görünmeyen onun kuşatmadığı ve zâtî âyetlerin sırrıyla hükmetmediği bir şey yoktur. Hatta belki o şeyin aynısıdır. Hazret-i Alî insana hitaben “Kendini küçük bir bedenden ibaret mi zannedersin. Oysa bütün âlemler sende gizlidir.” der. Nitekim erenler “On sekiz bin âlemin bir havan içinde dövülüp macun haline getirildiğini ve ondan bir şey yapıldığını farzetsek, o nesne kâmil insan olurdu” diye misâl vermişlerdir.

Anlaşılacağı gibi bütün âlemler aslında bir tek âlemdir. O bir tek âlemin açılımıdır. Şöyle de denebilir: İnsan âlemlerin hakikatidir. Onun görevi dünya (beden) âleminden kendi sâbit aynının gizli olduğu gaybına doğru yükselmek ve aslına dönmektir. Bu iç yolculukta kendisine düşen görev, bir üst (rüyâ, misâl, hayâl) âleminden haberler getirmektir. Sonuçta melekût âlemi, kendi gaybının elbiseye bürünmüş misâllerini yansıtır bize. Bu sebepledir ki insan olarak düşüncelerimiz, hayâllerimiz ve rüyâlarımız bizim aynalarımızdır.

Âyette “O gaybı da şehâdeti de bilendir.” [Ra‘d:9 Nahl:77, Cum‘a:8] buyrulmuştur. Dolayısıyla biz maddemizden manâmıza yükseldikçe misâl âlemi de çözülecektir. Seyr ü sülûk bir mânâda da budur. Çokluktan birliğe giderken aradaki hayâllerin şifrelerini çözmek! Sonuçta alttaki âlem üstteki âlemin aynası gibidir. Alt âlemlerde bulunan her şeyin aslı üstteki âlemlerde mevcuttur.

Gaybî Sunullah der ki: “Rûh her gece berzahta yani misâl ve hayâl âleminde kendisinin hayır ve şer neyse, yaptıklarının sûretlerini seyreder. Uyanıp sonra tekrar beden hisârına girer.”

Rüyâ âlemi, yolcunun nefsine aynadır. Bütün âlemleri kendi vücûdunda topladığını ulvî veya süflî her ne ise gördüklerini anladıkça, tâbir edip kendine dönüştürdükçe dışın içe, için dışa yansıdığını anlayacaktır. Böylece ilmi ve keşfi artan yolcuya vahdet sırları en yüksek makamdan yüz göstermeye başlayacaktır. Vahdet makamındaki kişi için misâldeki remizlerin kıymeti kalmamıştır. Onlar artık yürürken rüyâ görür hâle gelmişlerdir.

alemler_tekke_umutrehberi

Hakerenler için her şey zâhir olmuştur. Zira o, yokluk zevkiyle zatın hakikatini anlamış misâl âleminin aynasından yansıyanlara ihtiyacı kalmamıştır. Fakat kendisi konuşup yazarken hakikati remiz ve mecâzlara döker. Burada bilinmesi gereken bir diğer husus daha vardır. Anlaşılmıştır ki hayâl ve tasavvur da misâl âlemindendir. Dolayısıyla Hak yolcusu (veya herhangi bir kişi) hayâl, hatıra ve tasavvur kabiliyetinden uzak olsa, o zat, kendi hâlinin gerçeğini misâl aynasına bakarak öğrenemez. Gören, (yani râî) zâhir hayatında her ne hayâl ederse hıfz kuvvesi onu kendi haznesinde saklar.

Mânâdaki suretler, hayâl âlemine yansıyan suretlerdir. Bu hayâl ve tasavvurlarımız nefsimizin derecesine göre suret bağlar. Yolcunun dünyevî olması suretleri emmâre (hayvan) nefs mertebesinden gösterecektir. Nefs-i emmâre rûha ve sırra yöneldikçe görüntü ve algı (hâl) değişecektir. Burada son olarak rü’yeti sadece gözü kapalı iken görülen sûret ve hayâller gibi algılamamak, gözü açıkken görüp durduklarımızın kendi gerçeğimiz olduğunu bilmek gerekir. Zâtiyyunun bu görüntülerle yani Mûsâ’nın Tûr’da algıladığı âteşle, İbrahim’in yıldızları, ayı ve güneşi görme şeklindeki rüyetleriyle hâllenmesi sözkonusu değildir artık.

İmdi bütün bunlar idrâk olunduysa, senin her türlü vehimden, kaygıdan, endîşeden ve yanılsamadan arınıp aşkla tevhîdle zâta yükselmen gerekir. İşin özü şudur ki, vücûd birdir. Ehlullah vücûd deyince Hakk’ı kasdeder. Bunun dışında algıladığımız veya farkedemediğimiz bütün şeyler o vücûdun hayâli ve içindekilerin yansımasıdır.

Anadolu’da bedenen görmediği halde görmüş gibi olmak bilinci için “hayalledim!” (ve hatta ağız özelliğiyle “şöyle olacağını hayâlladım!” denilir. İşte insan ete kemiğe bürününce hayâlleri hakikate dönüştürmek zorunda kalacaktır. Âlemler, mutlak vücûdun içindeki (saf) hakikatin dalgalarıdır. Aslında bu hayâl dalgaları da kendisidir. Fakat bizim bilgi seviyemiz o saf hakikati hayâllerin içinden çıkarmakta zorlanmaktadır. Şekille (sıfatla) Cenâb-ı Zât arasında kalan bu manevî suretler, gerek uykuda ve gerekse uyanıkken gördüğümüz bedenli ve bedensiz tasvirler (resme bürünmüş görüntüler), biz hiss-i müştereklerimizi terbiye ettikçe anlam kazanacaktır.

Öyleyse elbiseye bürünen bu manevî gerçekler biz kapıları araladıkça çözülecek ve oradan da bir üst seviyeye geçilecektir. Âlem-i misâl hayâllerin ve rüyâların surete büründüğü yerdir demiştik. Hayâl kelimesi aynı kaynaktan doğduğum kitapta: “Kâle bel elkûs fe-izâ hibâluhum ve ‘isiyyuhum yuhayyelu ileyhi min sihrihim ennehâ tes‘â. Dedi ki: “Hayır siz atınız. Hemen onların ipleri ve sopaları sihirlerinden dolayı koşuyormuş gibi ona tahayyül olunur oldu.” [Tâhâ:66] işâretiyle zikredilir.

Bu âyette Hazret-i Mûsâ (a.s.) Firavun’un sihirbazlarına nezâketle mukâbelede bulunarak, ellerindeki ip ve değnekleri önce onların atmasını istedi. Onlar da iplerini ve değneklerini yere bırakıverdiler. İp ve değnekler yerde birer yılan gibi hareket etmeye başladı. Hazret-i Mûsâ bunların gerçek yılan olduklarını ve hareket ettiklerini tahayyül etti. Bu tahayyül duyularına ait değil, aklına aitti. Aklının yanılsadığını anlamayıp içine bir korku geldi. Cenâb-ı Hak ona, korkmamasını, çünkü kesinlikle kendisinin üstün geleceğini bildirdi. Bunun içinse, sağ elinde bulunan asasını atmasını istedi. Asâ kocaman bir ejderhâya dönüşüp sihirbâzların kıpırdıyor gibi gözüken tüm iplerini ve değneklerini yalayıp yuttu.” İşte bu hadisede görüldüğü gibi yolcu, zanlardan ve emmâreden neş’et eden vehimlerinden kurtuldukça hayâlleri hakikate dönüşecektir. Ne var ki önce hayâl âlemleri kendisine açılmalıdır. Bu açılım, hayâlin özü (mutlak olanı) kavrama noktasına kadar devam etmelidir.

Misâlî hakikatlerin billurlaşması, benliğin arınması nefsin kalb düzeyine getirilmesiyle mümkündür. Ehlullah burada gönlü çocuğa, onu besleyen ledün ilmini de süte benzetmiştir. Süt, misâl âleminde ilmin suretidir. Yûnus’un bahsettiği “hikmet beşiğinde” içtim dediği “kudret sütü” bundan başka bir şey değildir.

Misâl (hayâl ve rüyâ) âleminin en yüksek tecellîsi, insanın Hakk’ı yani ayân-ı sâbitesini insan-ı kâmil yüzünden kendi nefsinde (cem‘) ve daha ötesinde Hak’ta seyrettiği kendi nefsini yine insan-ı kâmil yüzünden halkta (cem‘ü’l-cem‘ bilincinde) seyretmesidir. Hazret-i Peygamber’in “Beni gören O’nu görmüştür!” ve” “Şeytan benim kılığıma giremez.” Hadîsleri işte bize burada lâzımdır. Buradaki misâlî (aklî değil! terbiye edilmiş duyulara ait) algı, Nûr-ı Muhammedî yüzünden olacaktır. Unutmayalım ki Allah âdem-i mânâyı, kendi sureti üzere yaratmıştır. Hazret-i misâlde bunu yaşamaktır gaye. Bütün bunlar müşâhede hâlinin zirveleridir. Ve zât müşâhadesi hislerin bir bütün olarak terbiyesidir.

Evet, vakti geldikçe insana delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; ta ki O’nun gerçeğin ta kendisi olduğu onlar için iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi? [Fussilet:53]

Cenâb-ı Hak her sâlike kendi kabiliyetini enfüste ve afâkta göstereceği misâllerle idrâk ettirir tâ ki kendi gerçeğiyle apaçık karşılaşıncaya, yüzyüze gelinceye kadar vesselâm

Bu yolda acâip çok, sen acâip anlama
Acâip anda ola, dost yüzünü göresin

Derviş dilinde terbiye

İnsan, bir söz sarf etmeye dursun yanı başında bir gözetleyici onu hemen kaydediverir.
[Kaf:18 Meâli]

Ele geleni yersin
Dile geleni dersin
Böyle dervişlik dursun
Sen derviş olamazsındilterbiyesi

Söz ve insan, birbirlerine ne de çok benzer. Nitekim “Uslûbu beyan ayniyle insan” diye yazılır, testide ne varsa dışarı o sızar diye okunur. Hâşâ huzurunuzdan ama öküzü boynuzundan, adamı sözünden tutarlar efendim.

Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir.
[İbrâhîm:24-25 Meâli]

Sözün edebi, özün edebini de zâhir kılar. Yeri gelir sözdeki güzellik, özdeki güzelliği tezâhür ettirir.

Dil terbiyesi, lisan-ı târik olur, zâhirden bâtına kelimelerden hallere bir güzellik başlatır içimizde. Zîrâ yolun nihâyetinde kendini bilenin, konuştuğu her kelâm, âleme yansıyacak, nefes Haklanacaktır!

Bakışını değiştirenin akışı değişir!

Dervişlerin dilinde dönüşen, tekrarı ile aslına dönüştüren, ahretlik kelimeler damlatıyoruz cânım erenlerim.

Ve ulular buyurdular ki, her tâifenin bir dili vardır, yolda olan kimselerin dili takva üzerine ola ve fiili takvaya muvâfık ola. Söylenecek sözler bunlardır:

A•••
Abdest almak yerine ÇEYİZLENMEK
Âhiret yerine ÂLEM-İ CEMÂL
Alevî yerine ALÎ EVİ
Altın yerine PUL
Arı sırrı yerine ALÎ SIRRI
Aşksız yerine YAYA
Ayakkabı yerine İZLİK, BAŞMAK
Azimli yerine ÇİVİSİ SAĞLAM

B•••
Bakış yerine CEMÂL SEYRİ
Bekâr yerine MÜCERRED
Bektâşî yerine NÂZENÎN
Belâ yerine CİLVE-İ İLÂHÎ
Ben yerine FAKÎR
Benim evim yerine FAKÎRHÂNE
Beste yerine TESPÎT, HAVALANDIRMA
Bildiğin gibi yerine MALÛM-U İHSÂNINIZ
Bitmek yerine BEREKETLENMEK, HAK ALMAK
Bütçe yerine DÜNYÂLIK

Ç•••
Çay içmek yerine ÇAY CÜNBÜŞLENMEK

D•••
Dış kapı yerine CÜMLE KAPI
Doğrusu yerine EL-HAK
Dönüp durmak yerine ÇARK ATMAK

E•••
Ekmek yerine NÎMET
Eyvâh yerine ALLÂH VAR

G•••
Gökdelen yerine ŞAPKA DÜŞÜREN
Gözü açılmak yerine ZİHİNDEN KURTULMAK

H•••
Hediye yerine NİYÂZ
Horlamak yerine UYKUYU KORKUTMAK

I•••
Iıı yerine EFENDİME SÖYLEYEYİM

İ•••
İfşâ edene KANINI İÇİNE AKIT
İhvân yerine CANLAR
İzin yerine DESTÛR

K•••
Kapatmak yerine SIRLAMAK
Kurban kesme yerine TIĞLAMA
Kusmak yerine DIŞARI VERMEK

M•••
Mevki hırsı yerine POST KAVGASI
Mevlânâ yerine CENÂB-I MEVLEVÎ
Mezarlık yerine HÂMÛŞÂN

N•••
Namazı kılmak yerine OKUMAK
Namaz kılmak yerine SALÂTI İKÂME

O•••
Oda yerine HÜCRE
Offf yerine EYVALLÂH
Olay yerine ZUHÛRÂT
Onlar yerine ERENLER

Ö•••
Öğretme değil UYANDIRMA
Öfkeli yerine FİTİLİ KISA, CELÂLİ GÂLİP
Ölmek yerine HAKK’A YÜRÜMEK, KALIBI DİNLENDİRMEK
Ömür yerine YUMAK

P•••
Para yerine MANGIR

R•••
Rüyâ yerine MANÂ, ZUHÛRÂT

S•••
Salatalık yerine GÖK YEMİŞ
Sen yerine NAZARIM
Siz yerine ZÂT-I ÂLİNİZ
Sizin eviniz yerine DEVLETHÂNE
Söndürmek yerine DİNLENDİRMEK
Söz dinlemeyen yerine NEFES ÖLDÜREN
Sözü kesmeden önce NUTKA MÜRÜVVET ERENLER
Sözünde durmak yerine NUTKU, NEFESİ HAKLAMA
Suç işlemek yerine YOL BOZMAK
Sür, git yerine GÖR GEÇ

Ş•••
Şeyhim yerine EFENDİCİĞİM
Şeyhin kim yerine NASÎBİN KİMDEN

T•••
Tamam yerine EYVALLÂH
Tarîkâtın ne yerine HANGİ BAHÇENİN GÜLÜSÜN
Tarîkatsiz yerine YABAN YEMİŞİ

U•••
Uyumak yerine VAHDET, MİHMÂN OLMAK
Uyanmak yerine ÂGÂH OLMAK
Uyandırmak yerine ÂGÂH ETMEK
Uzaklaştırma yerine PABUCUNU TERS ÇEVİRME

Ü•••
Ümitsiz olunmaz HARAMDIR (Lugatte yeri yoktur)

V•••
Var yerine GÂNİSİYİZ
Vazgeçmek yerine ÇİLEYİ KIRMAK

Y•••
Yabancı yerine NÂ-MAHREM
Yaşlı yerine KIDEMLİ GENÇ
Yatmak yerine UZUN OTURMAK
Yakmak yerine UYANDIRMAK
Yemek yeme yerine LOKMA ETME
Yemin yerine ALLÂH EYVALLÂH
Yok yerine HAK VERE, HAK’TA

Z•••
Zâhid yerine HAM SOFU

Asırların emâneti hayat dolu kelimeler, her nefes tâzelenmeye devâm ediyor.

Siz•de yaşayan bir “güzel kelime” varsa, balını buraya damlatabilirsiniz.

Açılan pencereden biz de tatlanırız, böyle böyle güzelleşiriz fenâ mı?

Kaybolan Gölge

Cenab-ı Pîr-i Destgîr-i Münîr’in Hakk’a hitâben olan münâcatından ikrâm olundu:
mesneviden_umutrehberi

Mâ çü çengîm û tü zahme-mîzenî
Zâri ez-mâ nî tü zârî mîkünî

Çalgıyız bizler, vuran mızrâbı sen
İnleyen hep bizleriz, inleten sen!

Bu hitâb Hak Teâlâ’yadır. Vücûd-ı mahlûkât, yaratılmışların varlığı “çeng” denilen çalgıya ve esmâ ve sıfat-i ilâhîyye de mızraba ve mahlûkâtta zâhir olan sözler ve eylemler dahi nâleye teşbîh buyrulmuştur.

Mâ çü nâyîm ü nevâ der-mâ zî tüst
Mâ çü kûhîm û sadâ der-mâ zî tüst

Nağmemiz sen; inleriz biz ney gibi
Biz dağız, her yankının sen sâhibi

Mâ çü şatrancîm ender bürd ü mât
Bürd ü mât-i mâ zi tüst ey hoş sıfât

Kaybedip ütmekte satranç oynuyuz
Kaybeden sensin üten sen; biz buyuz

Ey sıfatları güzel olan Allah’ımız! Hey’et-i mecmuası bir satranç
tahtası gibi olan bu âlemin üstündeki biz insanların arasında gâlibiyet ve
mağlubiyet nisbetleri hep sana ait isimlerin ve sıfatların izleridir hakikatte bizi oynatan sensin.

Mâlûm-u ihsânınınz çeng ve ney mûsikî âletlerinden iki âlettir. Bunların durdukları yerde sesleri çıkmaz. Çengi inletmek için tellerine dokunmak, neyi söyletmek için başpâresine üflemek lâzımdır. Kezâ dağlık yerlerde ve kubbeli mahallerde işitilen aks, kendiliğinden zuhûr etmez. Mutlaka bir ses olmalı ki o aks-i sadâ da işitilebilsin. Kezâ satranç dört köşe (çar anâsır) bir tahta üstünde; piyâde, (hayvan sıfatları) at, fil, kale, vezîr, ruh ve şâh tâbir edilen taşlar vardır. İki kişi karşı karşıya geçip de oynamaya başlayınca bu taşlar kendiliğinden hareket edemezler.

Şu halde, tevhîd-î efâl, işlerin birliği mertebesine işâretle “Allah sizi de yarattı âmellerinizi de…” [Saffât:96] nazm-ı kerîmi muktezâsınca mâdem ki bizi de fiillerimizi de halk eden sensin; biz kudret-i ilâhiye huzurunda bir mazhar ve vâsıta olmaktan başka bir şey değiliz. Hattâ:

Mâ ki bâşîm ey tü mârâ cân-i cân
Tâki mâ bâşîm bâ tû der miyân

Sen bizimçin câna cansın, biz kimiz
Bir değer olmak değildir haddimiz

Ey Zat-i azîmü’ş-şân bizim canımızın diriliği Sen’dendir; bir avuç topraktan ibâret olan bizler, varlık nokta-i nazarından kim oluyoruz ki, Sen’in varlığına karşı bizliğimizi ortaya koyup vücûdda Sana ortak olalım?

Mâ ademhâyîm ü hestîhâ-yı mâ
Tû vücûd-i mutlakî fânî nümâ

Hem yokuz hem fânîyiz iyden iyi
Gösteren mutlak vücûdsun fânîyi

İşte bu beyit, tasavvufun ruhu demek olan vahdet-i vücûd (varlığın birliği) izhâr eder vahdet-i mevcûd (varların birliği) değil

Yoku VAR ve muhteşem gösterdin, Yeli gizledin, tozu gösterdin. Geçici olanı varmış gibi gösteren gerçek varlık senden ibârettir.

Bu bahisler gâyet tehlikelidir onun için erbâbına mürâcaatle ve zevk yoluyla anlamaya çalışmalı yâhud teberrüken dinleyip geçmelidir.

Mâ hemê şîrân velî şîr-i alem
Hamle-şân ez-bâd bâşed dembedem

Resmedilmiş arslanız bayraklara
Oynarız rüzgar eserken bir ara

Biz, bayrakların bezlerine yapılmış olan arslan resimlerine benzeriz. Bu resimlerin hamleleri ve hareketleri, ara sıra rüzgar estikçe vâki’ olur. İlâhî, bizim hareket ve sekenâtımız dahi Sen’in esmâ ve sıfat rüzgârlarının te’sîri iledir.

Eskiden bâzı sancaklara arslan resmi yaparlardı. Rüzgarlı havalarda dalgalanınca üstlerine nakşedilmiş arslan resimleri hamle ediyormuş gibi görünürdü. Uzaktan, zâhirden bakılınca arslanların saldırışı müşâhede olunur fakat onları kımıldatan görünmezdi. Heyhât yelin tahriki ile kımıldayan arslanda hayat mı olurmuş!

Hamle-şân peydâ vü nâ peydâst bâd
Anki nâ peydâst hergiz kem mebâd

Arslan oynar oynatan saklıysa da
Dâimâ gelsin o rüzgârdan sadâ

O rüzgar ile hareket eden arslan resimlerinin hamleleri his gözüyle görünür; fakat rüzgar kesîf bir madde olmadığından zâhir gözüyle görünmez. Bunun gibi İlâhî, bizim kesîf olan cisimlerimiz görünür fakat Sen’in latîf olan esmâ ve sıfatın zâhir gözüyle görünmez. O hissen görülmeyen sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin tecelliyâtı bizim üzerimizden aslâ münkatı’ olmasın.

Bâd-ı mâ vü bûd-i mâ ez-dâd-ı tüst
Hestiî-mâ cümle ez-îcâd-i tüst

Bahşişin olmuş senin dirlik, düzen
Vârız; îcâd olmamız bir mûcizen

Sancak arslanlarını rüzgârın hareket ettirmesi gibi, bizim uzuvlarımızı da oynatan bir rüzgar vardır ki o da akıl ve tedbirimiz yani cüz’i irâdemizdir. Küllî irâde karşısında hiç de ehemmiyetli olmamakla berâber yine büyük bir nîmet bulunan o tahrîk hassasını -ki yokluğu felç olmak demektir- ve bize şu fânî varlığı veren Sensin! Vücûdumuz, yaratış ve îcâdının akıl ermez bir eseridir.

Lezzet-i hestî nümûdî nîst râ
Âşık-î hod kerde bûdî nîst râ

Tat! dedin sen, tattı yokluk varlığı
Oldu yokluk, yokluğun bir âşığı

Yok olan bizlere varlık lezzetini sen tattırdın, sonra tuttun var gibi görünen bizleri yok gibi görünen kendine âşık ettin.

İlm-i ilâhînin sûretleri olup da hariçte hakîkaten vücûdu olmayan ayân-ı sâbîte’yi şu âleme izhâr ettin ve ona velevki muvakkat ve mevhûm, geçici ve sanal olsuni varlık lezzetini tattırdın yine izâfî yokluk arasından bâzılarını kendine âşık etmek ve ona maşûk olmak saâdetini ihsân eyledin.

Hâmiş: Cenâb-ı Pîr Efendimiz, hayatın da ölüm gibi bizzat yaşanan, içinde olunan değil şâhid olunan, tadına bakılan bir şey olduğu nüktesine işâret etse gerektir.

Lezzet-i inâm-ı Hod-râ vâ megîr
Nükl ü bâde câm-i Hod-râ vâ megîr

Dâim aşk ihsânın olsun ver bize
Hem kadeh sun hem de mey sun hem meze

Verdiğin tadı, lûtf ettiğin nimeti geri alma, sunduğun mezeni, şerâbını, kadehini bizden esirgeme!

Ver bigîrî kîst cüst û cû küned
Nakş bâ nakkâş çün nîrû küned

Kim arar sen bir esirgersen hele
Nakş eder miymiş savaş nakkâş ile

Eğer o ma’nevî lezzeti, o aşkı, o feyzi esirgersen onları senden kim arayabilir? Resim, “sen beni böyle yaptın” diye nasıl olur da ressâma çıkışabilir?

Menger ender mâ mekün der mâ nazar
Ender ikrâm ü sehây-i hod nigâr

Bakma sen, her fi’limiz farz et fenâ
Sen hemen bak, kendi lûtf ihsânına

Bize bakma, istifâd ve kâbiliyetimiz olmadığına da bakma. Kendi ikrâmına, kendi cömertliğine bak, bize değil kendi şânına lâyık muâmele eyle!
Müsteid kıl yoğ ise lütfuna istîdâdım
Sana güçlük mü var, ey şâh-ı kerem mûtâdım

Mâ ne bûdîm û tekâzâ-mân nebûd
Lutf-i tû nâ güfte-i mâ mîşünûd

Yok iken biz, yok iken arzûnun biri
Duydu lûtfun en bilinmez şeyleri

Bizim söylenmemiş sözlerimizi işitiyor, senin lütfun bizi varlığa çağırıyordu!

Nakş bâşed pîş-i nakkâş ü kalem
Âciz ü beste çü kûdek der şikem

Her nakış nakkâşa râm, ondan emîn
Annenin karnında gûyâ bir cenîn

Yâni ana karnındaki bir yavru orada nasıl serbest hareketten men edilmiş ve bilakis mukayyed ise tuval üzerindeki resim yahut duvarın yüzeyindeki nakış da ressâmın fırçası önünde öyledir.

Bunun gibi kâinâtın nakşedicisi ve ilâhî kudret kaleminin zebûn-u tesvîridir. Açıkçası bir zerreyi bile Allahi nasıl istemişse öyle yaratmıştır, yaratıp durur vesselâm