İnsan’a dâir

İnsan, kendi özüne doğru, derin, keskin, tek bir b.akış değilse nedir ki?

Dışardaki nesne, faaliyet, ilişkilerle uğraşmaktan yorulan insan “Ben kimim?” diye diye genişleyen halkalarla derine, daha derine dalarak kendini analiz ederse “BEN” diye(n) ayrı bir şey bulamayacaktır.

Şimdi kafa kağıdını, kimlik kartını eline al ve uzun uzun ismine resmine bak…

Bak da O sen misin söyle?

Elinde tuttuğun anlık fotoğrafı görülen, alnına bir isim yazılınca var görünen yokluk, sâdece alışkanlıklar enerjisi, hatıralar koleksiyonu, değişimler câmisi değil mi?

Olur ya belki aynaya bakmak
Sonsuza incelmek istersin

Şuracıkta toparladık
Hoş inciyi ipe dizmesen de hoş

İnsan insan derler idi,
İnsan ne değildir şimdi bilince…

Kendini tamamlayınca damlayan bir damladan damlayanlar:

Kapısı olan bir câmiye benzer insan…
Zihniyle ayıran ve kalbiyle birleyendir, toplananları dağıtan ve dağılanları toplayandır, hüküm veren ve vakit erişince verdiği hükmü kaldırandır çünkü insan çiçek açan ve yaprak dökendir.

Bütün isimlerin kendine yüklendiği “insan” anlayan ve anlatandır, önce sözü vâr eden sonra farkına varıp susandır.

İnsan kendini, kendi ile ve kendiliğinden ayrı görmeden sevendir.

Her isimden resimden, suretten şekilden ve her mertebeden varlığa anlam katandır, anlamda yaşayan, anlamı var eden sonra dönüp anlaşılmak isteyendir.

İnsan tek başladığı yolu, yok yere yaşayıp yine tek bitirecek olandır.

Yolda açılan görüntünün bir yanılsama olduğunu fark edebilen ve bu illüzyonun kaynağını ve sebebini keşfedebilendir.

İnsan kendi kitabını kendinden okuyunca, her darlığın bir ferahlık olduğunu anlamış ve ikram edilene, şâhid olduklarına teşekkürün ötesinde “mutlak şükür” denilebilecek bir hamd sancağının altında dinlenendir.

Sandığı sanı, kandığı kanı çoktur gerçi ammâ insan bu bedenden, bu beden olmadığına uyanandır.

Her şey olduğunu gören ve tam orda hiç bir şey olandır.

“Ohhh” deyip nefesini verirken de, “Âh” deyip nefesini verirken de nereye verdiğini ve nereden tekrar o nefesle dolduğunu deneyimleyendir.

Verdiğini alandır.
Aldığını yaşayandır.

Bunu fark edince cennetten çıkıp
Gittiği yer cennet olandır

Gönüller açık ve ferah,
Bakışlar neşe ve sevinç
Duruşlar huzur ve farkındalık olsun.

Olup durur güzeller güzeli…

A human being is essentially
a spirit -eye.
What ever you really see,
you are that.
[Rumi]

Öfke üstüne


Kendine bir adım öteden, bir nefes önceden bakmazsan kim olduğunu asla keşfedemezsin.
[J. Saramago]

Dersimiz: Kendini Tanımak (Men ‘Aref)
Yöntem: Hayat Boyu Öğrenme
Süre: Hayat Boyu

Bir kişinin gerçek doğasının tanınması, anlamayanlar tarafından, daha doğrusu zihni kullanarak bu işi çözebileceğini sanan akılperestler arasında asırlardır gizemini korumuştur.

Naaapsınlar meseleyi zihinle çözemeyince, apaçık görünüp duran bir gerçeğe “sır” deyip geçmişler…

Oysa saf farkındalık, her deneyimimizin en sıradan, en tanıdık, en ilkel ve bölünemez parçasıdır, ne parçası fon müziğidir.

Basit bir hâdise üzerinden “farkındalık duruşu” ne gerektirir okuması yapabiliriz.

Önce şeylerin göründüğü gibi olmadığı dünyadan bir haber nakledelim:

Olay, geçtiğimiz günlerde Tekirdağ’ın Hayrabolu ilçesine bağlı Soylu Mahallesi’nde düzenlenen bir düğünden sonra yaşandı. İddiaya göre düğünde halay çekilirken, halay eşliğinde çalan müziğin kesilmesi yüzünden E.A. ile F. A. arasında tartışma çıktı. İkili arasındaki tartışma alevlenirken, çıkan kavgada E.A. yanındaki bıçak ile F.A’yı bıçakladı. Olay sonrasında: Bir ölü, bir yaralı…

Zâten düğün, ilişkilerin düğümlendiği bir olay.

Eh zaten hayat dediğimiz, bir nevi ilişkiler akışı değil mi?

Sen ve ben kendimize bir “ben-im” duvarı örmüşsek ve ara sıra o duvarın üzerinden gözetleyerek tepkisel eylemlere geçersek sadece hayatta kalırız, yaşamaya bir türlü başlayamayız.

Oysa bilinçsizce, derinden, duvarın altında akrabayız.

Gelelim düğündeki tartışmaya…

Öncelikle şunu iyi bilelim:

Ayrı benlik dediğimiz ego arzu-zevk ve kork-acı sarmalına dolanmadan varlığını devam ettiremez ve karşılanmayan beklentiler, engellenen arzular her zaman öfkeye yol açar ve öfkenin altında hep bir acı yatar.

İkincisi:
Eğer sen işbirliği yapmazsan kimse seninle tartışamaz.

O hâlde asla kimsenin öfkesini daha fazla beslemeyin. Öfke ateştir, yangına körükle gitmeyin.

Kızgın kişi yanıyordur ve ancak sizi de kızdırabilirse tatmin olabilir.

Biri yangın yerinde puan kazanmaya karar verdiğinde bırakın puanı, zafer onun olsun, bu içi boş bir zaferdir.

Unutmayın tartışma ancak iki ego arasında tutuşabilir.

DEVÂM EDİYORUZ…

Öfke kelimesinin doğduğu kaynak da çok ilginç:

Eski Türkçe öpke>övke hem “akciğer” hem “hışım, kızgınlık” demek yani kelime bir yandan da öp- “öpmek, yutmak, ani nefes almak” fiilinden yuvarlanarak geliyor.

Ve öfke öyle bir dalga ki beslendikçe şiddeti artıyor, böyle durumlarda “öfke topuklarına çıkmak” ve “öfkesi kabarmak” deyimleri muhatap bulduğu sâhili dövüyor.

Bakın işte bilim dilimiz de bunu doğruluyor:

Duygular vücudumuzda sadece 90 saniye sürer.
Bundan sonra, hormonal akış durur, fiziksel reaksiyon dağılır, yangın söner.

Tabi, zihin (burada sürüngen beyin) devreye girerek, öfkemizi geçmiş olaylarla ilişkilendirmeye başlamadığı, hikâyeyi büyütmediği sürece…

Geçmişten de destek alarak nefretini ve öfkesini besleyen ise kendini yakıyordur zâten.

Gelin bir de Varlığın Sevinci’yle kendimize gelelim:

Kendisinden tavsiye isteyen bir gence:
– Lâ tağdâb: Öfkelenme
buyurduktan sonra

“Biriniz öfkeliyse otursun”

evrensel yasasını koyan İnsanlığın Tarifi değil miydi?

Bu hadîs, çok geniş okunmaya müsait.

Eğer sende öfke varsa yanıyorsun, ayağa kalkar, eyleme geçersen yakmaya devam edeceksin. O yüzden ayaktaysan otur ve yavaşla veya git suyla temas et, küçük-büyük abdestle kendini fabrika ayarlarına resetle.

Ve sen ey kavgaya çekilme ihtimali olan:

Öfkeli birini görürsen muhatap alıp karşısında dikilme, ilgini, enerjini, dikkatini oraya akıtıp yangını besleme.

İlgi görmediğinde her müşteri dükkanı terk edecek, her misafir evden ayrılacaktır öyle değil mi?

Nihayetinde asıl pehlivan öfkelendiğinde kendine hâkim olabilen, yangına izin vermeyen, neye ben demeyeceğini bilen, değil midir?

Öyle ya kaynar suda yansımanızı göremediğiniz gibi öfke geçene kadar da gerçeği göremezsiniz.

“Öfke gelir göz karartır, öfke gider yüz kızartır”
dememiş mi büyüklerimiz…

Bir anlık öfkede bir anlık sabır, bin anlık pişmanlığı engeller.
[Cenâbı Şâh-ı Velâyet]

Kendini dinlediğin için teşekkür eder,
Kolaylıklar güzellikler dilerim.

Muhabbetle güzeller güzeli…

Yanılsa-ma üstüne


Bir şey titreştiğinde, tüm evrenin elektronları onunla rezonansa girer. Her şey birbirine bağlı; insan varoluşunun en büyük trajedisi, ayrılık yanılsamasıdır. Şeylerin birbirinden ayrı görülmesi sâdece optik bir yanılsamadır.
[A. Einstein]

İyi bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür… Dünya aldanış yurdudur.
[Hadîd:20’den]

Dâru’l gurûr: İnsanın cezbeden, kendine çeken fakat ele geçtiğinde faydalanamadan kaybolup giden yerdir yani dünyâ!

Evet bu dünya bir illüzyon, aldanış yurdudur ve ardından daru’l-karâr olan gelip durur.

İllüzyon: Bir şeyi duyuların yanılmasından dolayı farklı görme, yanılsama diye okunuyor.

Eğer bu dünya yanılsaması, maya nesli ilâhî bir oyunsa, o zaman kahramanlar kadar kötüleri, bilgeler kadar aptalları ve azizler kadar günahkarları da oynayacaktır.

İşte bu yüzden kimseyi dönüştürmek ya da ruh kazanmak filan değildir derdimiz…

Çünkü bu sanki gidip bir civcivle konuşup “Sevgili civcivim, sen inek olmalısın” demek veya bir zürafaya “Boynunuz çok uzun” demek veya bir file “Çok ağırsın” demek gibi olurdu

Bir illüzyonu illüzyon olarak görüyorsan aydınlanmışsındır ama aydınlandığını sanıyorsan illüzyonun içindesin!
[L. Poonja]

“Bu yanılsama” dediğinizde, yanılsama varlığını daha fazla koruyamaz.

Bu nedenle, birlik zevkine yanılsamanın içinde kurulmalı

Yalnızca “Ah, bu sadece yanılgı” deyin ve onunla canınızı sıkmayın

Yanılgıyı sâdece gözlemlediğinizde gerçek, dingin, huzur dolu kalbinize geri dönersiniz

Onunla başa çıkmaya çalıştığınızda yanılgıya düşersiniz!

Çünkü bir yanılsamayı yok etmek imkansızdır ancak onu olduğu gibi görmek ve gücünü elinden almak mümkündür.

Her aldanış, fark edildiği anda kaybolmaya mahkûmdur.

Ay-rı-lık ve ki-şi-lik kelimeleri yanılsama fark edilince siliniyor.

Bu işâretle “ego yanılsamasını” görmek oldukça kolaydır ancak bu tanımanın sonuçlarını yaşamak büyük cesaret ister.

Kişi ve ego illüzyonu bir kez görüldüğünde, artık ne bir yaptırım ne de geri dönme seçeneği kalmaz.

Evet bu sahne hassâten böyle tasarlandı, üzerinde göründüğümüz yeryüzü bir aldanış yurdu, bir illüzyon ülkesi

Aynı kaynaktan doğduğumuz kitapta yeri var:

Dünya hayatı aldatıcı bir meta, geçici faydalanmadan başka bir şey değildir
[Âli İmrân:185’den]

Herhangi bir şeyi göz, kulak ve diğer hislerin yanılmasından dolayı olduğundan farklı görme, gerçeğe uymayan görünüş, illüzyon, galat-ı his, “yanılsama” aynasında görünüyor.

Varlık sahnesine, bütün diğer yanılsamaları doğuran tek bir yanılsamayı olduğu gibi görmek için hayal perdesine aksimiz vuruyor.

O da şeylerin görüntüsü ve aslında olduğu şey arasındaki bağdır.

Bu bağı kurarak eşyadan sonsuza incelmek için şeylerin kapağını açmak lâzım…

Yâni şeylerin göründüğü hâli ile olduğu hâlinin aynı olmadığına filmin sonunda uyanan biri:

“Yok bişi; bana öyle gelmiş”

Dese, geride kalanlar için esaslı bir spoiler vermiş olur.

– Peki bu kaygan zeminde nasıl bir idrâk bize eşyanın hakikatini gösterebilir?

Yüzeyde görünen suret kapağının altındaki derinliğimiz, illüzyonun kilidini açmanın anahtarıdır.

Evet kendini ayrı sanan ego ve dünyadaki ayrı varlıklar birer yanılsama…

Ama bir illüzyonda yanlış bir şey yok. Akışın anlık görüntüsünün tuvale yansıdığı bir resim, yanılsamadır sonra geniş gerçeği belli bir bakış açısında daraltarak anlatan bir film bir roman da yanılsamadır.

Sorun yanılsamada değil; sorun yanılsamayı özümsemek, ona bağlanmak, yapışmak, şeylerle kalıcı bağ kurmak isteyen sahte kimliğimizde!

İşte bu yüzden en büyük yanılsama ay-rı-lık-tır.

Evrenden, başka şeylerden, tanrıdan, ötelerden, ne varsa ondan ayrı değiliz, öyle bir dopdoluyuz ki dışımızda bişi yok!

Bu arada hayatın bir yanılsama olduğunu söylemek, küçümsemek anlamına gelmez. Bu harika bir gösteri çünkü gerçek ancak yanılsamanın kanatlarında taşınabilir.

Artı ve eksi uçlar olmasa lamba yanmaz, iyi ve kötü olmasa oyun oynamaz, yokuş, bayır ve meyil olmasa hayat ırmağı akmaz.

Kaygan da olsa yanılsama da olsa “ikili birli bir sahne” lazım bu filmi oynatmaya

Madem sahneyi tanıdın o hâlde artık sûrette kalma; aldanırsın…

“Nice kara gözleri mahv etti bu sûret perdesi!”

Sûretten, madde yüzünden, manâya, özüne, sonsuza incelme; başka’dan aşka yücelmektir bizim de mesleğimiz…

İğnesi olmayan bir arı tehlike oluşturmaz. Dünya olduğu gibi göründüğünde, vızıldayabilir ama acıtamaz.

Şimdi gözlerini dünyaya yum
Ellerini iki yana bırak
Kasılan sinir uçlarını serbest bırak
3 saniyeliğine nefesini kes
Dünya illüzyonunun içindeki
Derin sessizliği dinle…

Şimdi yanılsamaya geri dön!

Zîrâ yanılsamaları uyandırmazsa
Boşluk dans edemez…