Büyüklere şiirler I

[ELLERİMİZİN BÜYÜK BOŞLUĞU]
Burası dünya.
Gece, gece, gece …
Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık
araguler_cocuk


Oyun bitti, zifiri karanlıkta belalar uçuşuyor
Dünyanın yalanları, uçakları ve bombaları arasında
solup giden ömrümüzü
Kuşa çeviren yasalardan, yönetmeliklerden,
nizamnamelerden sıkıldık.
Telefon seslerinden, akıp giden televizyon görüntülerinden,
bilgisayar tıkırtılarından, gazete hışırtılarından

Alıp başımızı gitmek istiyoruz
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
Sana gelmek
Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz

Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz
Başımızın okşanmasını, gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz
Rüzgârın sesini, ırmağın sesini,
Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk
Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, nanenin nane olduğu bir dünyayı yeniden isterken
Seni istiyoruz aslında Bunu söyleyemiyoruz

Her yer gece, çok gece
Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim
Çok yenildik yetmez mi
Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında
Büyütüp durduk siyahı

Kuşlar gibi bakarken
Kuşlar gibi vurulan çocuklarla
Çok yenildik yetmez mi
Bir mermiyle değişirken dünyamız
Kulağımızda uluslararası bir kınama
Büyük büyük yokluk yurdunun uğuldayan sorusuyla
giriyoruz toprağa
Dünya değişti ama kapı nereye açılacak
Biteni biliyoruz şimdi ne başlayacak

İşaretler ortadayken çöllere daldık
Kalp verdin korkunç yaralandık
Akıl verdin, iyiliği esir aldık
Ekranda kıtadan kıtaya atılan bir füze
Gazetede karşı kaldırıma geçerken çiğnenen bir adam
Durmadan dönen bir dünyada nerede olunabilirse
Orada bile değiliz ve bilmiyoruz böyle nasıl
Çamur olabilir kan olabilir karanlık olabilir böyle nasıl
Ele geçirir dünyayı gece
Gece gece gece
Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne
Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi
Bilmiyoruz
Çünkü
Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu
Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şu an
Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları

Bu olanlar! Çok şey şüphesiz
Ama vaktimiz kalırsa oturup düşüneceğiz
Yusuf’u düşüneceğiz, Ya’kub’u, Musa’yı
İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini
Ve Efendimizi
Efendimiz

Kuyular, kuyular, kuyular kazdık
Bir nefes üflemen için yeryüzü bataklığında sazdık
Kestik kendimizi deldik yaktık
Sonra sana değil dünyaya aktık
Dünya ki mescittir, biz ona otel yapmışız
Kalktık ki yenilmişiz, değişmişiz, azmışız
Bir sızı kalmış içimizde başka şey yok
Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız

Bir çocuk oyuncağını alamamış
Bir kız sevdiğini saramamış
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu
Bir adam paramparça… bir çift göz için
Birisi ekmek götürememiş evine
Birisi aşk
Birimiz dünyayı kurtaracak
Birimiz yarını
Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor
Birimiz bomboş kalbine bakıp birini anıyor
Birimiz ayrılığın ilk günü gibi her akşam kanıyor
Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor
Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden, ellerini hâlâ açık sanıyor

Geldik işte bunlar ellerimiz
Açılmış bak, bilirsin ne diye
Ki bilirsin, biz bu ellerle neler işledik
Açtık işte bunlar ellerimiz
Burası dünya
Şu biziz
Bunlar da ellerimiz
Öyle açık, öyle acemi, öyle boş
Öyle mahcûb, öyle dalgın, öyle boş
Öyle boş

Senin değil miyiz hepimiz
Senin değil mi her şey
Alırsın kime ne, verirsin kime ne
Ve bu açtığımız eller senin değil mi
Senin değil miyiz hepimiz Rabbim
Bir yıldız, bir ağaç, bir buğday tanesi kadar

Bize dokun
Dokunmazsan uçacağız tozlar gibi uzayın derin soğukluğuna
Kahire’den Bombay’a, İstanbul’dan İsfahan’a, Kudüs’ten Paris’e
Sensiz neye baktıksa örgütlü bir yalnızlıktı
Ne yaptıksa sensiz, bir şarkısızlıktı
Hayatın bir durağından öbür durağına
Bir sevgili olmadan yürümek!
Bunu yapamıyoruz
Kundağı çıkarıp kefeni giymeden önce
Adına hayat dediğimiz o büyük sarhoşlukta
Bir ölüm adımıyla geçerken dünyanın bütün içlerinden
Ellerimizi açmış bekliyoruz
Açmış bir çiçeğin değil miyiz senin

Haber göndermedin mi bize
Şahitlerin değil miyiz
Müziğin değilsek bu sesler ne

Kimsesiziz, kime gidelim
Yaralarımız var kime
Sıcak bir şey arıyoruz, kime
Merhamet istiyoruz, kime
Bağışlanmak istiyoruz, kime gidelim
Sorumuz ve cevabımız sen değil misin
Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde, kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu, yol olduk sana geldik
Ne getirdin deme bize, senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur
Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlar da ellerimizin büyük boşluğu

Altı yönüm harab, beş duygum harab
On parmağımda on acı Ya Râb
Denize dalan bir testi nasıl tahammül etsin suya
Fırlattın beni dünyaya
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma.

Bağışla bizi diyebilir miyiz bilmiyoruz
Dilimiz varır mı buna
Affet bizi diyebilir miyiz
Bunu deniyoruz şimdi
İçimizin ve dışımızın bütün cehennemlerinin uzağında bir bekleyiş bizimki

Büyük bir kapının önünde bir karınca, vurmuş kapıyı bekliyor
Kapı açılacak, yoksa niye var
Rahmet örtecek günahı
Geride kalacak gazabın adımları
Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları
Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz
Görüneceksin durmadan kendimizden geçeceğiz
Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz
Değil mi
Değil mi
Değil mi

Ol dedin olduk senden
Gel dedin geldik sana

Yaptıklarımız için
Yapmadıklarımız için
Elimizi
Dilimizi
Allah’ım
Bağışla bizi
Bağışla bizi

Başımız yerde
Açtık elimizi sevgilinle birlikte
Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan
Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından
Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım
Yabancıysak dost ol bize, senden ayrılmayalım
Elimiz açık, başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz
Sevdiklerin aşkına, sevenlerin aşkına
İnşirah inşirah inşirah
Ayetin değil miyiz senin Yâ Allah
[Mevlana İ. Z. ]

Aşkın köyünden

Ben kim oluyorum da gülbahçesinden gelen kokunla yetinmiyorum da
yüzünü görme sevdasına düşüyorum…
Melikü’ş-şuarâ Hâce Cemâlüddîn Selmân b. Hâce Alâiddîn Muhammed Sâvecî (v. 1376)

Çend gûyî ki çi çârest-o merâ derman çîst
Çâre cûyende ki kerdest turâ hod an nîst

Ne vakte dek çare nedir, dermanım ne deyip duracaksın? Sana çare aratan kim? O’nu ara… Ne vakte dek gamdan can veriyorum deyip gamlanacaksın? Can nedir, bunu bilmeye hiç mi heves etmezsin. Bir somun kokusu mu duydun, o kokuya doğru git de o koku, ekmek nedir, sana anlatsın, bildirsin. Aşık olmuşsan aşkın delil olarak yeter sana… Yok, âşık olmadıysan delil isteği de nedir ki? Şu kadarcık da aklın yok mu, buncağızı da bilmezsin? Padişah yoksa ne diye otağı kurulmuş? Şu gök duvağın ardında bir güzel yoksa, canın elindeki şu parıl parıl parlayan meşale de ne? Erlerin gözlerindeki ateş, mahremiyet perdelerini yaktı gitti… Sense perde ardında oturmuş, “görünmeyen şeye inanmak da nedir?” demedesin. Aşıklar Sultanı, gözümü yurt edinmemişse, her dişimin dibindeki bu bal kaynağı neden? [Hz. Pir Mevlana]

askinkoyunde

Bülbülâ divân-ı aşktan bir varak naklet bize
Tâ safâ vere safâdan açıla gülzâr-ı hû

ما را بجز خیالت، فکری دگر نباشد

در هیچ سر خیالی، زین خوبتر نباشد

کی شبروان کویت آرند ره به سویت

عکسی ز شمع رویت، تا راهبر نباشد

ما با خیال رویت، منزل در آب و دیده

کردیم تا کسی را، بر ما گذر نباشد

هرگز بدین طراوت، سرو و چمن نروید

هرگز بدین حلاوت، قند و شکر نباشد

در کوی عشق باشد، جان را خطر اگر چه

جایی که عشق باشد، جان را خطر نباشد

گر با تو بر سرو زر، دارد کسی نزاعی

من ترک سر بگویم، تا دردسر نباشد

دانم که آه ما را، باشد بسی اثرها

لیکن چه سود وقتی، کز ما اثر نباشد؟

در خلوتی که عاشق، بیند جمال جانان

باید که در میانه، غیر از نظر نباشد

چشمت به غمزه هر دم، خون هزار عاشق

ریزد چنانکه قطعاً کس را خبر نباشد

از چشم خود ندارد، سلمان طمع که چشمش

آبی زند بر آتش، کان بی‌جگر نباشد

 

Bizim başımızda senin hayalinden başka bir hayal yoktur,  hiçbir başta bundan daha iyi bir hayal yoktur. Geceleyin, köyünde gezenler nasıl sana gelen yolu bulabilirler (eğer) senin mum gibi (aydınlatan) yüzünün bir sureti yol göstermezse. Senin yüzünün hayaliyle biz, yerimizi ve halimizi hep göz yaşının üstünde kurduk ki kimse bizim üzerimizden geçmesin. Selvi ağacı ve çimen asla bu tazelikte büyümez, tatlı ve şeker asla bu tatlılıkta olmaz. Aşk köyünde canı tehdit eden tehlike vardır, her ne kadar aşkın bulunduğu yerde hayati tehlike olmasa da (canı tehdit eden tehlike) Eğer seninle (senin adınla) birileri can korkusu (kafa) veya mal isteği üzerine bir kavgası varsa ben (kafayı) canımı terk ederim ( canımdan vazgeçerim) ki kafa ağrısı ortadan kalksın.

Bizim ahımızın pek çok tesirinin olduğunu biliyorum ama kendimizin bir tesiri olmadığı zaman o tesirin ne faydası var. Aşığın sevgiliyi gördüğü bir halvette, ortada gözden başka bir şey olmamalı. Gözün gamze ile her an binlerce aşığın kanını döker, öyle ki kimsenin haberi bile olmaz.  Salman gözünden tamah etmez zira O’nun gözü üzerinde ciğer olmayan ateşe su döker (Kim ateşsizdir, yok olsun böylesi…)

Kâinat dergâhtır

Senin ekinindik, aşk orağıyla sen biçtin bizi, samandan ayırdın, ambara çekmedesin. Bu çekiş doğruya, lûtuf ve kereme, zerreden bütüne götürmedir. [Hz. Pir Mevlâna]

derviseli

Biz taşların, ağaçların, insanların ve alemlerin Rabbi olanın kullarıyız. Dağları seven, yeni aya bakıp duaya duran, “senin Rahmanla ahdin daha taze deyip” yağmurun altında ıslanan, ağacın kendisine selâm verdiği, çakıl taşlarının vazifesine şehadet ettiği, sıcak günlerde bulutun gölge ettiği, alemlere rahmet olan’ın yolunun yolcusuyuz. “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyenlerin “yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halkın evliyâsı da olsa Hakka âsidir” buyuranların evladıyız.

O erler ki düşeni tutar kaldırır, adam aldırmada geç diyemez aldırırlar. Yumuşak başlı iseler kim demiş uysal koyun olduklarını? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunları! Elsizdir, belsizdir, dilsizdirler amma gezerler alemde erkekçesine…

Seccade üzerinde, cami ve tekke duvarları içine hapsolunamaz bizim duruşumuz, cümle mevcudât zâkir, kâinat dergâhtır bize…

Bizim gözümüzde tabiatı her yönüyle Hak Dost’un bütün güzelliklerinin seyredildiği bir aynadır, tecellilerin mazharıdır lakin gizli olan sırlar ancak görenedir, köre ne…

Kainatın ahengiyle hem-aheng olup aynı ritmi vuran bir derviş ağacın elinden tutar, halini hatrını sorar hem ağaç ve derviş ne de çok benzer birbirlerine…Yavaş yavaş ilerler, meyve yüklü oluncaya kadar yavaş yavaş gelişirler. Yaprakları kökün mahiyetine tanıklık eder ve ne tür gıda topladıklarını söyler. Dallar kuru kaldıkça dinlendirilmiş ve mest olmuş zahidlere benzer. Bahar melteminde zuhur eden dostun dudağı onlara dokunduğu zaman, zahidlik aşka dönüşür. Ve tıpkı sürgünün rüzgar sayesinde kımıldaması ve kainatın büyük uyumu ile ahenk içinde tutulması gibi, aynı şekilde kalp de dostun yâdı ile sürekli olarak harekete geçirilse gerektir…

Ah dervişim aah, o dalı kırmayacak, o ağaca kıymayacaktın…

Der beyânı hal

Der beyânı hal söyler bir nutk-u şerif

ahmed_sirri_baba
Tahammül kûşesin tutsam bu bir şaşkın gedâ derler
Kemâl-i rütbe kesbetsem aceb tarz u edâ derler
Eğer sâkit olup bir kimseye sohbet dimez isem
Tekebbür kendisini almış derûnu pür-riyâ derler
Otursam ârifâne söylesem mîr kelâm olsam
Kamu halkı usandırdı yalancı dâimâ derler
Sim ü zer derdine düşsem diyeler ehl-i dünyâdır
Bu derviş olmamış hâlâ işi bâd-ı hevâ derler
Yakında olmasa hizmet çıkıp terk-i diyâr etsem
Kamu halkı dolandırdı kaçan deyne revâ derler
Türâbî kendini halka beğendirmek ne müşküldir
Alâikten berî ol sen, buna “âlem-i fenâ” derler
Turâbi Ali Baba (v.1868)

himmeti

Fâilâtün fâilâtün fâilün

İçi dışı ucb ü kibr ile dolu
Kendi olmuş nefs ü şeytanın kulu
Bulmadı Hakka giden doğru yolu
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Câh ile elin eteğin öpdürür
Hud’a ile elde varın kapdırır
Sim ü zerden kasr-ı âla yaptırır
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Bir seyisin postu giymiş eğnine
Hem cevâhir saat asmış boynuna
Aklım erişmez bu halkın oynuna
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Hükm ider kadılar aslın bilmedin
Nedir o? ben şahidim der görmedin
Der yalanı yer haramı durmadın
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider

Vâiz-i şehrin sorarsan halini
Kendi tutmaz dediği akvâlini
Himmetî seyret bu halkın âlini
Elde fetvâ, dilde takvâdır gider
Hey meded bir kuru kavgadır gider
Şeyh Himmet Efendi (v. 1683)

Seyyid Azim Şirvanî

Köhne dünyaya, taze bir üslup getirmek gerektir. 
Seyid Azim Şirvânî (Şamahı, 1835-1888)

sa_samahi

Okuyun şiirimi kılın yâdım
Şâd olsun bu ruh-i nâşâdım
Seyyîd Azîm Şirvâni, bütün ömrünü cehalet ve hurafeyle savaşarak geçirmiştir. 20 Mayıs 1888’de Ramazanın 21. gününde câmide namaz çıkışında bıçaklanarak şehit edilmiştir. Mezarı “Şah Handân” mezarlığındadır. Kitabe-i seng-i mezarında kendi yazdığı beyit bulunmaktadır:
Merg-i cismâni ile sanma menim ölmeğimi
Seyyîdâ ölmerem alemde sesim var menim 

KASİDE
Ey tatmayan zamâne arâ’ aşk şerbetin
Bes ağzının kaçan bilisen söyle lezzetin
Git rahat ol, seninle bizim yoktu kârımız
Koy biz çekek bu bâdiyenin bâr-ı mihnetin
Ey o lezzetten habersiz zamane genci, aşk şerbetini ara. Şimdi ağzını yum, ne zaman ki o lezzeti tattın, söylersin. Bu haldeyken seninle bizim bir alışverimiz olamaz, git rahat ol. Bırak biz çekelim bu dünya çölünün zahmet  yükünü.
Biz hazîn-i emânet-i aşkız ki Kird-gâr
Sandûk-ı sinemizde koyuptur emânetin
Aşk olmasaydı olmaz idi hüsn müştehir
Hüsn olmasaydı aşk yitirmişti şöhretin
Biz aşk emanetinin hazine muhafızıyız ki Allah bu emaneti gönül sandığımıza koymuştur. Aşk olmasaydı güzellik meşhur olmazdı. Güzellik olmasaydı aşk şöhretini kaybetmişti.
Arz etti hüsn âleme ma’şûka-ı ezel
Aşk eyledi kabul onun dürd-i zahmetin
Aşk idi kim halîlini hıfz etti nârdan
Söndürdü bir hitâb ile nârın harâretin
Kendisi daha ezelde aşkla sevilen, aleme güzelliğini gösterdi. O’nun zahmet derdini aşk kabul etti. (Hüsnün, güzelliğin herkesçe istenmeyen yanı zahmetidir. Onu da aşk kabul etmiştir. Yani şarap saf içilir ya aşk hüsn şarabını her şeyiyle, bütünüyle içer) Dostunu (Halilullah olan Hz. İbrahim) Nemrud ateşinden koruyan aşk idi hemen bir hitâbı ile ateşin hararetini söndürüverdi. 
Mecnûn’u hüsn-i Leyli idi derbeder kılan,
Aşk idi artıran buların bunca rütbatın
İsa’yı çarh-ı çârüme kalkışdı aşk-ı Hak
Kim vâsıl etti hâne-i hurşîde rıf’atın
Mecnun’u perişan eyleyen Leyla’nın güzelliğiydi. Leyla ile Mecnun’un rütbesini artıran aşk idi. Hz. İsa’yı dördüncü kat göğe taşıyan Hak aşkıydı. Ki o aşk, Hz. İsa’nın mevkisi yüksekliğini, güneşin evine kadar ulaştırdı.
Şîrîn’in aşkı eyledi Ferhâd’ı telh-kâm,
Azrâ havâsı Vâmık’ın artırdı hiffetin.
Hüsn idi Yûsuf’u eleyen şöhre-i cihan,
Aşk idi artıran o Züleyhâ muhabbetin.
Vamık’ı temkinsiz kılan Azra havası, Ferhad’ı kedere boğan Şirin’in aşkı sevdası idi. Hz. Yusuf’un dünyada meşhur eyleyen güzellik idi. Züleyha’nın Hz. Yusuf’a muhabbetini artıran aşk idi.
Hüsn ile aşk olmasa hâsıl ne dehrden,
Bî-aşk kimse anlamayıb sırr-ı hilkatın.
Savt ile hüsnü nûr-ı a’lâ nûrdur gözüm,
Benden soruş bu tühfelerin kadr ü kıymetin.
Güzellik ve aşk olmasa bu alem neye yarar. Aşksız kimse yaratılış sırrını anlamaz. Hoş sâdası ve güzelliğiyle nur üstüne nurudur gözümün!  Benden sor bu hediyelerin değerini.
Dâvûd hüsn-i savtını Tâlût’tan soruş,
Câlût anlamaz bu işin sırr ü hikmetin.
Lahn-i Hûd ile şûra gelir nâki-i Arap,
Ey şeyh-i kec-menîş, oku bâri rivâyetin,
Hz. Davud’un sesinin güzelliğini Talut’tan sor. Bu işin sırrını, hikmetini Calut anlamaz. Arap develeri Hz. Hud’un nağmeleriyle kendine gelip yol alır.  Ey kötü niyetli şeyh bari bu güzellikten bahseden rivayetleri oku da aşk ehline, insafa gel.
Ey şeyh, sanma aşk-ı mecâzî bu aşkı sen,
Bu nüktenin mecâzda gördüm hakîkatin.
Her yerdedir Hudâ-yı ehad nûru cilve-ger,
Vahdet gözile bak, bilesin sırr-ı vahdetin.
Ey şeyh, bu aşkı sen karşı cinse duyduğumuz meyil sanma. İnce manalı nüktenin hakikatını böyle bir işaretle gördük. Bir olan Allah, nurunun tecellisiyle her yerdedir. Vahdet gözü ile bak ki vahdet sırrını bilesin.
Gayr ez-vücûd-ı Hak yok imiş cilve gösteren,
Gördüm ben, ayn-ı vahdet imiş cümle kesretin.
Âlemde olsa idi Hudâ-bîn olan gözün
Her şeyde sen görürdün ayâtı Hakk sûretin.
Hakkın varlığından gayrı yok imiş bir tecelliyat. Gördüm ki Hakkın tecellisiyle zuhura gelmiş bu çokluk alemi aslında aynıyla vahdettir. Kesret vahdetin zuhurundan başka bir şey değildir. Hakkı gören, gözleyen bir gözün olsa cümle mevcudatı Hak sureti, inkarı mümkün olmayan bir delil olduğunu herşeyde görürdün.  
Ol gün ki gördü yârımı Âdem behiştten
Düştü hevâ-yı vaslına, terk etti cennetin.
Âhirde oldu mu’tekif-i bâb-ı devleti,
Dârüsselâma vâsıl olub taptı behcetin.
Hz. Adem cennette, o gün Yâr-i Hakikiyi görünce O’na kavuşma arzusuna düşüp cenneti terketti. Nihayetinde saadet kapısında ibadete koyuldu da selamet yurdu olan cenneti buldu.  
Seyret Necef diyârını, kap dürr-i vahdeti,
Bundan ziyâde ben ne açam yâr sohbetin?
İnsânı halk eyledi öz sûretinde hak,
Bak âriz-i nigârıma, gel gör alâmetin.
Haydar-ı Kerrar Hz. Ali Efendimizi bağrında saklayan Necef diyarını seyret, oradan vahdet incileri devşir. Bundan ziyada Yâr sohbeti mi olur daha ne diyeyim. Hak insanı kendi suretinde(suret-i Rahman) yarattı, özüne bak. Bunun alametini sevgilinin iç yüzünde, resmin nakışlarında gör.
Varımdı Mısr-ı kalpte bir Yûsuf-ı azîz,
Hak dolduruptu gönlüme mihr u meveddetin.
Ol Yûsuf aşkı eyledi vâdâr kim beni
Tahrîr edim bu nev ile Yûsuf hikâyetin
Kalb şehrinde(Mısır’ında) aziz bir Yusuf’um var. Hak, gönlümü kendi sevgi güneşiyle doldurmuştur. Yusuf’un aşkı beni Yusuf’un hikâyesini bu şekilde yazmaya mecbur etti.
Geh kadı-yı kelâm kılır hüsn-i Yûsuf’u,
Geh fâş eder o mâha Züleyha irâdetin.
Şâyet ki remzden olan âgâh hâlime
İzhâr ide bu âşık-ı zâra inâyetin.
Gah şehrin kadısını Hz. Yusuf’un güzelliğinden bahsettirir gah Züleyha iradesinden o ay yüzlü güzele olan muhabbetini ifşa eder. Eğer işaretten anlayanlar var ise halimden bunları anlar, şu ağlayan aşığa yardımını gösterir.
Ey dil, bu hâle getti seni bâde-yi vâlâ,
İnkâr kılma pîr-i muğanın kerâmetin.
Seyyid, bir özge remz göründü bu nazmdan.
Hal ehlinin bu remz füzûn etti hâletin
O yüce aşk şerabı seni kendinden geçirip ne hale getirdi. Artık sende inkar etme, vahdet feyzini veren, aşk şerabını sunan kamil mürşidin kerametini. Ey Seyyid özel bir işaret var bu şiirde, hal ehlinin hallerini artıran, ateşi aşkı ziyade eyleyen bir işaret… 

Merhum ve mağfur Seyyid Şirvanî üstada dair müfîd bir okuma için şöyle buyrunuz.

Yazıktır denize varıp da biraz su içmeyi yahut bir testi su almayı yeterli bulmak. Herkes denizden inciler, mücevherler, kuvvet veren yüz binlerce şeyler elde ederken denizden su alıp götürmenin ne değeri vardır ki? Aklı olanlar bununla övünür mü hiç, ne yapmıştır ki bu işi yapan? Hatta dünya, bir köpüğüdür bu denizin; denizse erenlerin bilgileridir. İnci de nerede? Bu dünya, çerçöple dolu bir köpüktür amma o dalgaların çıkıp batması, yürüyüp dönmesi, denizin coşup kabarması, köpürüp kükremesi yüzünden o köpük, bir güzellik elde eder. “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” [Âl-i İmrân:14] Mademki, (züyyine) “süslenmiştir” buyurdu demek ki o güzel değildir. Güzellik, eğretidir onda, başka bir yerdendir. O, altın suyuna batırılmış, yaldızlanmış sahte paradır; yâni bir köprücükten ibaret olan şu dünya sahtedir, kadri, değeri yoktur; fakat biz onu altınla kaplamışız; çünkü “insanlar için bezenmiştir, süslenmiştir. Ama yinede şu dünyada gördüğümüz güzellikler, güzel eserler, hassas duygulu insanların gönüllerini çelerler, o eserleri yaratana götürürler. Sanki Allah yarattığı eserlerini hamal eder, canları, gönülleri onlara yükler, kendine doğru çeker. Senin aşkın, çorak toprağı gül bahçesine çevirir. Dalgan, buluta benzeyen gözü, inciler saçar bir hale kor. [Hz. Piri Destgiri Münir]

Siyah inci

Vaktiyle sosyal paylaşım mekanlarında sızan nükteleri, aşıklara vuslat niyetiyle derleyip topladık. Yerini bulsun erenlerim…

siyah_inci1
Koma bizi cihân zulemâtında “dâllin”
Nûr ile “müstakîm sırat”ına “ihdinâ”
Evin sahibiyle arayı iyi edenler için emanetlerimiz vardır; yakınlarda hakiki bir sefere çıkacak olanlar lütfen fakirle irtibat kursunlar…

yesil_inci_1

Yüce Sultanım! Gönüllerimize güzel amelleri elde etme yolunda güç ver ki saptıranların vesveslerine kapılmayalım. Hırsın acı suyuyla çoraklaşan vücudumuzu, mücahedeye muvaffak kılıp tatlı bir hale getir. Hevâ ve heves karanlıklarında yalnız başına geceleyin yol alanları her türlü sapıklıktan, yolsuzluktan sen koru ya huu… Yüce Sultanım! Sen bizim hırs ateşimizi rahmet suyunla söndür. Müştakların canlarına tevhid şerabını tattır. Gönlümüzün özünü marifet nurlarıyla, vahdet sırlarıyla nurlandır. Sözümüz halin özü kıl. halimizi de söz mertebesinden kurtar ya huu

Yüce Sultanım! hiçbir hizmetimiz yok iken, tevhid mülkünü bizlere bahşeden zat-ı şerifin olduğu gibi, “Biz ademoğlunu şereflendirdik” [17:70] altın tâcını hiçbir itaatimiz olmadan başımıza koyan da yine zat-ı şerifindir. Sana hakkıyla şükredemediğimizden, tastamam ettiğimiz kusurlardan dolayı o tacı, kahır yağmasıyla başımızdan alma ya huu… Yüce Sultanım! Bağrı yananların seher vaktinde çektikleri ahları, atâ ve ihsan kulağıyla duyup kabul eyle. Senden ayrılığın ateşiyle yanıp tutuşan aşıkların sinelerinden çıkıp gökkubbeye ve ruhlar meclisine ulaşan dumanları, vuslat kokusuna bürü. Aşk saltanatının damında bekçiler gibi sopacıklarını vuran sözlerimize, söyleyip işittiklerinize, “Ecirlerini hesapsız olarak verir”[35:30] lütfundan daima ihsanda bulun ya huu

Ey sâki! aşk şerabından sun. Sun da aklın lafı bir yana gitsin http://semazen-doc.com/mestmp3/durmazyanar_mahur2.mp3

Yüce sultanım değil mi ki bize öylesine bir devleti duyurdun; bizi bu devletten mahrum bırakma. Dudağımıza değdirdiğin, dudağımızı ıslattığın o şeraptan bizi ayırma; bizi varlığımızdan geçir, bizde varlık bırakma. Ruh zerreleri “elest” günü o şerabı içmişti de sermest bir halde “beli” demişti hani; işte o şerabın hepsini üzerimize dök de bizi şu içinden çıkamadığımız binler vesvese ve düşünceden kurtar ya huu… Yüce Sultanım! Cemâli pâkine müştak, varlık denizinde gayret gemisiyle çabalayan canlarını selamet ve rahmet sahiline ulaştır, aşıklara vuslat eyle ya huu

kabe_kalbimde

Dost,
İçimizde taşıdığımız kalp taş kesilmesin diye kainatın kalbinin taş kesildiği, siyah örtülü evin bu suretine her bakışımızda, kalbin göğsümüz içre değil Kabe-i muazzama ile birlikte, alemle hem-aheng attığına şahit oluruz. Belli mi olur gönle doğan mana, nice bin aşığın nazar ettiği manzaradan, özden gelen temiz niyetlere bir işaret bekleyen, siz güzelim canlara da sızıverir de ağlayadururuz, kulak kesilenler niyazımızı işitirlerse:

Yüce sultanım, şu an ve şu saatte yaptığımız salat ve selamlarımızı, yerlerin ve göklerin nuru, sebeb-i hilkat-i alem Habibi Kibriya Eba’l Kasım Muhammed ibni Abdullah Efendimizin, tertemiz ruhuna ulaştır, ervahımız, ahvalimiz O âli nur ile cem eyle. Yüce Sultanım, gaflet uykusuna dalmış olanları lütfunla uyandır, her birinin yaratılış ağaçlarını, hakiki kulluk meyveleriyle süsle. Şu yeryüzünün uzağındaki ve yakınındaki, yer ve gök ehli herkesin sığınağı olan vaktin padişahını da tehlikelerden ve güneşin zararlı hararetinden koru, O’nun dosdoğru saltanatının temelini yardımın ve muhafazanla kuvvetlendir; devlet sancağını yardım ayetleriyle, saadet tuğrasıyla, iyilikle ve güzellikle destekle. O’na hizmet etmek için makam ve mansıp sahibi olmuş devlet erkânının da ikbal saadetini artır. Cümlesinin kalbini işin sonunu düşünme lütfuyla gül bahçesi gibi beze. Hayal melekelerini apaçık olan küfür ve isyan düşmanlarıyla, gizli olan riyâ, gösteriş, şüphe, münafıklık, haset, nefret, kin düşmanlarından koru…

Yüce Sultanım, şehvete susamışları, şeytan, dünyanın zehirli suyunu altın kadehlerde ikram ile kandırır. Pek susuz olduklarından o şerbete kanarlar, manzaraya aldanırlar, zehrinden gaflet ederler. Bu susamışların susuzluklarını Habibi Kibriya aleyhi ekmelittehaya efendimizin havuzundan, Kevser suyundan gider, yolunun tatlı suyuyla onların ciğerlerini serinletiver. Yüce Sultanım, bu dünyanın saltanatı da senin elinde, öbür dünyanın saltanatı da… Ey iki saltanatın sahibi! zayıf kullarını dinin ve insanlığın düşmanlarının ayaklarının altında ezdirme. Az da olsa dileğimiz bu, büyük de olsa kabul, lütuf ve icabet ancak Sen’den. Biz, acizane niyazımızı dergahına arz ettik; artık uçsuz bucaksız, hadd ü kenarı olamayan rahmetinden, alemlere rahmet olan’ın hatrı şerifiyle, ihsanda bulunuver, ey Alemlerin Rabbi ve yardım edenlerin en hayırlısı!

cekirge

Desert Locust (Schistocerca gregaria)

Bilimsel adı tam olarak bu, çekirge çölün amma mekan tuttuğu yer kâinatın kalbi… Uygun bir mevsimde umre yapan kardeşlerim bilirler, tavafları esnasında az görmemişlerdir uçan çekirgeleri.

Bir de meşhur hatıramız vardır hani:

… Tavaf etmeye gidiliyor o sırada da çekirgeler var, yerler çekirgelerle dolu. Ben de hatıra olsun diye mevta bir çekirgeyi alıp ön cebime koydum. Gittim tavafımı yaptım tam dönüyorum aklıma geldi, işte sanatçı deliliği dedikleri o herhalde. Dedim ki ya bu yarın öbür gün gelip rüyamda kocaman dikilip karşıma ‘Ulan ben ne güzel tam Kabe’nin orada takılıyordum beni ne buralara getirdin’derse. Dönüşte bunu düşüne düşüne yine aldığım yere bıraktım, sonra otele yaklaşırken de düşündüm dedim ki ‘Bu çekirge kendini tavaf ettirdi ya!, ne mübarek bir çekirge

Bunun yüzü tanıdık geldi o yüzden bir de fotoğrafını koyduk satırların arasına… Sonra son tavafımız geldi hatrımıza: 2011’de 5 yıllık vazifenin ardından hicaz’dan ayrılmadan hicr-i ismail’de siyah evin duvarına yapıştırmıştık kendimizi, vazifeli askerler zor kazıdılar, gözyaşlarıyla ıslattığımız yerlerden…

Şimdi Beyt-i Atik’in aynı yakasında görünce çekirgeyi bu seferde bizi yaralayan şair-i muazzamdan bir vuruş daha geldi:
Dil-i mecruhuma rahm eyle kalsın dâm-ı zülfünde
Şikeste-bâl olan murgu edip âzâd neylersin…

Yaralı gönlüme acı sultanım, bırak senin zülfünün tuzağında kalıversin; kanadı kırık kuşu azat edip de ne yapacaksın, kanadı kırık kuşu azat edip de ne yapacaksın! kalsaydık, çekirgenin, evin, evin sahibinin yakınlarında…

Kimde misafir olduğunu, kimi misafir ettiğini bilen canlar için dem bu demdir; ev sahibiyle arayı iyi edenlere aşk olsun, yananların ateş-i aşkları ziyade olsun, aşıklara vuslat olsun ya huu

kabe

Kerem ve ihsân Kâbe’sini tavaf etmek için ihrama bürünen bu duacıyı, o yüce eşiğe vesile kılanın selamıyla,

Duyuyor musun rebâb ne diyor; gözyaşlarıyla, yanıp kavrulmuş ciğerlere neler söylüyor? Bir vakit Hak Dost’tan ayrıldık da şu dünyaya geldik; fakat halden hale, şekilden şekle döne döne gene O’na gidiyoruz biz. Ey misafir, hiçbir durağa gönül verme; çünkü ordan çekilip ayrılırken yaralanırsın sonra… Pek tutma ki kolayca bırkasın!

Hayyam’ın rüzgarıyla

Cana can bahşeden yar-i hakiki ile bir olamayınca, ayılması olan dünya şerabı ile sermest olanlardan Ömer Hayyam’ın (v. 1131) YOLO (You only live once) mottosuyla seyreylediği alemde,

Aşk ehli ayılmaz ezelden tâ ebed sarhoş olur,
Pes nice ayılsun ki dâim devreder peymânesi

beyitleriyle “yazık ki ayılması olan bir derde iptila olmuşsun” ayarı çekilen, avunanların testisinden sızanlardır.

اسرار ازل را نه تو دانی و نه من

hayyam

Derler ki, dindar olan kimseler,
Nasıl ölseler, öyle dirilirler.
Biz de bu yüzden şarap ve sevgiliyleyiz;
Ola ki mahşerde bizi, öylece dirilteler.

Derler ki firdevs cenneti olacak,
Orada saf şarap ve huri kızlar olacak,
Biz şarapla sevgiliyi seçtiysek, haklıyız,
Nasıl olsa işin sonunda, böyle olacak.

Derler ki: Adn cenneti hurilerle hoştur.
Ben de derim ki: Üzüm suyu hoştur.
Al şu peşini birader, çek elini veresiyeden.
Çünkü davulun sesi uzaktan hoştur.

Derler ki küfürden dine yol bir nefes!
Hem vesveseden yakîne yol bir nefes…
Ömründeki mahsuldür o, bil kadrini,
Hoş tut onu, bir ömre bedeldir nefes!

Mehtap ile Zühre gökte oldu olacak
Kıymetli olan nesne şaraptır ancak
Ben pek şaşarım şarap satan kimseye,
Ondan iyi bir şey bulamazken alacak!

Ezel sırlarını ne sen bilirsin, ne ben.
Bu muammayı ne sen çözebilirsin, ne ben.
Perdenin önünde benimle senin dedikodularımız vardır;
Perde kalkınca ne sen kalırsın, ne de ben!

Kuklayız biz, kuklacıdır çarkıfelek
Vallahi mecaz değil, bu söz bir gerçek!
Varlık sahasında oynadık oyunumuzu,
Yokluk denilen sandığa girdik tek tek…