Vuslât yolunu göster

El-Fakîr Eş-Şeyh Muhammed Niyâzî-i Mısrî el-Halvetî bin Ali Çelebî en-Nakşibendî
yamisri

Oldu yüzün subhu senin ey nigâr,
اِنْـفَجَـر  يَـنْفَجِرُ  اِنْـفِجَارٌ

Kalmadı bu dilde seni göreli,
اِصْطَـبَـرَ  يَصْـطَبِرُ  اِصْطـِبَارٌ

Lütf edip etme beni bin cevr ile
اِخْـتَبـَرَ  يَخـْتَـبِرُ  اِخْتِـبَارٌ

Sana ‘atâlar yaraşır bendene,
اِفْتَـخَرَ  يَفْـتَخِرُ  اِفْــتِـخَارٌ

Sende çü cem’ oldu hüsün şîvesi,
اِقْـتَصَرَ  يَقْـتَصِرُ  اِقْتِـصَارٌ

Yetmiş sekize vardı yaş eyledin,
اِخْتَـيَرَ  يَخْتَـيِرُ  اِخْتِـيـَارٌ

Yolunda nesi var ise olur Mısrî’nin
اِنْـتَشَرَ يَـنْتَـشِـرُ اِنْـتِشَـارٌ

Etme Niyâzî-i gedâyı meded,
اِنْـتَظَــرَ يَنْـتَظِـرُ  اِنْـتِـظَارٌ

Ey güzel yüzlü sevgili! Senin gül yüzünün şafağı söktü de sabah oldu; Tanyeri ağardı, ağarıyor, ağarmakta... Seni göreli beri bu gönlümde sabretmeye tâkat kalmadı; Sabretti, sabrediyor, sabretmekte… Bana lütfunla merhamet et de bin cefâ ile imtihan etme! Sınadı, sınıyor, sınamakta… Sen Sultana yakışan bağışta bulunup hediyeler vermek; kapında kul olmuşa düşen ise yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak; Fakr yaraşırdı, fakr yaraşıyor, fakr yaraşmakta… Güzelliğin edâsından, nazından her ne var ise cihanda, sende toplandı; Noksandı, noksanlığı devam ediyor, noksan… Bana ömür verdin, yaşım yetmiş sekize vardı* İhtiyardı, ihtiyarlıyor, ihtiyar… Mısri’nin her şeyi senin yolunda yayıldıkça yayılır gönüllere; Dağıttı, dağıtıyor, dağıtmakta… Ey Niyâzî!  Dilenciler gibi   “Yardım edin! Meded!” deyip durma da, Bekledi, bekliyor, beklemekte…

Tuhfetü’l asri fi Manâkib el-Mısrî adlı kitapta,  Niyâzî‐i  Mısrî’nin  ikinci  defa  Limni’ye  sürülüşünde,  cami minberinde,  yüz  günden  fazla  bir  müddet  bir şey  yemeden  halvet  ettiğini, Kavala şeyhi es-seyyid Mustafa Efendi’den  naklen  yazıyor, aynı eserde Mısrî  mahlasını kullanmakta iken kâse-i ömrünün miktarını, hayatının  ne  kadar  süreceğini  keşfen  anlayıp, Niyâzî (İhtiyaç beyan ederek, yalvarıp yakarıp dua eden)  mahlasını (نيازى ebced değeri:78=ن ي ا ز ي 50+10+1+7+10) kullanmaya  başladığını  ve  Niyâzî  sözünü tutarak yetmiş  sekiz  yaşında dar-ı bekaya irtihal eylediği yazmaktadır.

Yâ Rab bize ihsân et, vuslat yolunu göster
Sûrette koma, can et uzlet yolunu göster

Eyledi hevâ, gâret oldu işimiz âdet
Dergâhın ola gâyet, kudret yolunu göster

Nefsimi hevâdan kes, kalbimi riyâdan kes,
Meylimi sivâdan kes halvet yolunu göster

Candan sana tâlib kıl her tâate râgıb kıl
Bir Pir’e müsâhib kıl hizmet yolunu göster

Tâ’lim edip esmâyi bildir bize eşyâyı
Duymağa “Ev ednâ” yı hikmet yolunu göster

Hâr içre biter gülzâr, nâr içre doğar envâr
Her şeyde tecellîn vâr, rü’yet yolunu göster

Şol kim ola vuslatda, halvet bula celvette
Bu Mısrî’ye kesrette vahdet yolunu göster

Hz. Pir Muhammed Niyazi Mısrî kaddasallahu sirrahul fettah hazretlerinin makamı kudsiyeleriyle âşina olmaklığımız için el-fatihâ

Ey evlâdım, bizler “Hüve’l Bâki” ebedi “Hayy” olmuşuz, ölmeyiz. Bizlere dua etmeyin, kendinize acıyın, fatihâ’yı bizden bekleyin. Hayy olan ölmez meğer ölen hayvan sıfât olan beşer imiş. Beşer fâni, Allah el-bâki’dir. Biz Allah’ın rengiyle boyanmışız. Ölen sensin çünkü dirilmedin, ölü olan sensin; fatihayı şerif’i sana okumalı.

TAZELER İÇİN LUGATÇE:
subh: sabah vakti, tan yerinin ağardığı zaman nigâr: resim gibi güzel sevgili cevr: İncitme, eziyet, cefa atâ: cömertçe verme, ihsan etme, bağış hüsün: güzellik şîve: güzellerin insana hoş gelen ve gönül fetheden tavrı, naz, edâ, işve gedâ: dilenci, yoksul, fakir gâret: yağma, talan, çapul gâyet: Son, nihayet, encâm, gâye râgıb: İstekli, isteyen müsâhib: sohbet arkadaşı, ahiret kardeşi “ev edna”: “İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” demek olan bu tabir; esasında Efendimiz’in Mirac münasebetiyle Allah’a yakınlığının derecesini ifade için şeref nüzul olmuştur. [Necm:9]  rüyet: bakış, görüş

Reklamlar

Esenlikler size

Hele bir davran ey yücelikler dileyen, derdinden, gamından yağdan kıl çeker gibi çek kendini, aç onun sırlarını bize, esenlikler size, السلام عليكم Ne diye bizimle kaynaşmıyorsun? Ne diye suyla yağsın âdeta bizimle? Bir selâm bile vermiyorsun, ne olur yâni bir esenlikler size, السلام عليكم desen. Esirge bizi, lütfet, kerem buyur, başını salla, elini uzat, mırıldan ve esenlikler size, السلام عليكم de, bir selâm ver.
Evin kapısını açtı mı baştan geçenleri söylemeye kalkışma, gir kapıdan içeriye, esenlikler size, السلام عليكم de de gir eve.
kapidaniceri

Yüzünü ekşitirse sus, hiçbir şeycikler söyleme, yalnız esenlikler size, السلام عليكم de, gir içeriye de öfkesi yatışsın. Bir hayal yol keserse bakma sakın ona, yürü, ta tapısına kadar var da esenlikler size, السلام عليكم de. Bu mahallede ne hırsızlardan biri var, ne bekçilerden biri; sen yalnız şu sözü söyle, yalnız şu sözü, bu kâfidir: esenlikler size, السلام عليكم.  Tuzaktan da sıçra, kurtul, yemden de; insanı mat eden şu tuzaklardan geç, göklerden gelen sesi duy: esenlikler size, السلام عليكم. Seni esirgedikçe esirgerse lütfeder, bir kılavuz verir, kendine yol gösterir, derken gönlünden baş çıkarır da seslenir: esenlikler size, السلام عليكم. Şekilden, sûretten çıktın, mânevî duraklara vardın mı altı yönden de esenlikler size, السلام عليكم sözünü duyarsın. O hücreye sığamazsan kaçma, çırpınmaya kalkışma; yoklar- yoksullar gibi yere baş koy da esenlikler size, السلام عليكم de. Padişah, iyide, kötüde bana yardım etmese bile dudağından şu sözler çıkar ya: esenlikler size, السلام عليكم. Hileyi, hüneri bırak, keleğin bundan haberi bile yoktur, biz ancak bu kadarını yeriz onun; esenlikler size, السلام عليكم. Ey ay yüzlü güzel, hele bir davran, öyle her akrebin gönlünü elde etmeye bakma, sen gazelini söylemeye bak, esenlikler size, السلام عليكم.

Hele ey ümmetlerin acınmışı, hele ey himmet sahibi, suçunu günahım bağışladık, giderdik; esenlikler size, السلام عليكم. Zahitlerin beyisin, ibadet edenlerin Ay’ı, övüncü; onun için şimdi güzellerden duy: esenlikler size, السلام عليكم.
Zehrinizi şeker ederim, taşınızı inci haline getiririm, işinizi altın yaparım; esenlik size. Bedeninizi can haline korum, gönlünüzü gençleştiririm, ayıplarınızı örterim; esenlikler size, السلام عليكم.  Yokluktan koşup gelmişsin, gönüle doğru bir hayli koşmuşsun, göklerden çok defa duymuşsun: esenlikler size, السلام عليكم. Mademki ümidin bizde, kuzgunu tutsan devlet kuşu kesilir; bütün özürlerin vefa sayılır; esenlikler size, السلام عليكم.

Yeşillikte kızıl güle dönersin, yanağın, çenen, betin benzin kızarır, parıl parıl yanar, yaseminlere bakar, seyrana dalar da esenlikler size, السلام عليكم dersin. Bağlar bahçeler yeşil elbiseler giyince damlardan gelen sesleri duy: esenlikler size, السلام عليكم. Fidanlar, reyhanların, lâlelerin yüzünden gülmeye başlayınca kuşların feryatlarını dinle: esenlikler size, السلام عليكم. Sarhoşlukla söze başladım mı gam bile hasedinden kaçar, görünmez olur; böyle olmasaydı zaten, esenlikler size, السلام عليكم demezdim.
Dudağın kimden, söz kimden geliyor? Ol emrini veren padişahlar padişahından; sen de ona yüz çevir de esenlikler size, السلام عليكم de. Söyleyen ben değilim amma gene de susayım; söz senindir, halkın sözleri, senin sesindir ancak…

Ey Sevgili, hele gel de hay-huylarımızı duy; candan, gönülden duru ama harfsiz bir sesle, esenlikler size, السلام عليكم dememizi işit.

Gel beri ey aşk oduna yanıcı

Gel beri ey aşk odına yanıcı
Kendini ma’şuka aşık sanıcı
Dinle mi’racını ol şâhın ayân
Aşık isen aşk odına durma yan

mecca_animated

Hz. Nâzım-ı muhterem kıssa-i mi’raciyyeyi beyana ne güzel bir mukaddime ile girişiyor da okuyana, dinleyene hitaben ve onları “ehl-i aşk”a kıyâsen “Gel berü ey aşk odına yanıcı” buyuruyor. Çünkü

Bir dilde ki envâr-ı muhabbet eseri var,
Âşıkdır o kim arş-ı Hudâ üzre yeri var

Şu manzume dahi okuyanı taltif ve ikaza delâlet edecek esrârı câmidir. Ya’nî ey kâri’în ve sâmi’in; manzûme-i mergûbeyi okuyup dinlemekliğiniz elbette bir maksada müsteniddir. O maksadı hâmil olmaklığımız ise, her birinizin kalbinde envâr-ı muhabbet-i Muhammediyye’den eser olduğuna delîldir. Manzûmenin hidâyetinden buraya kadar, ya’nî mi’râciyyeye kadar okuyup dinleyip zevk aldınız. O hâlde şevk ve muhabbetiniz sizi “aşk mertebesine” îsâl eylemiştir. Bu mertebe de Hazret-i Azizimize kulak verin:

Hz. Hüdâyî’nin Bir Mektûbu

Bu leyle-i mes’ûde hakkında pîr-i ma’âlî semîr-i tarîk-ı Celvetî Azîz Mahmûd Hüdâyî (k.s.) efendimizin Sultân Ahmed Hân-ı evvel Hazretlerine yazmış oldukları mektûbda fezâ’ilinden ve esrarından bahs olunduğu cihetle bi-‘aynihi nakliyle tezyîn-i sahîfe eylerim: “Receb-i şerifin 27. gecesi mi’râc-ı Muhammedî ile’l-makâmi’l Mahmûdi’l ahadîdir. Ta’zîm ve tefhim lâzımdır. Harâmeyn ehli kemâl mertebede ri’âyet ederler.

turkdervisi
Ahâlî-i Harâmeynin Bu Leyle-i Mukaddeseye Ri’âyeti

Harâmeyn-i muhteremeyn ahâlî-i kirâmı bu leyle-i mes’udeye pek ziyâde hürmet ederler. Bu leyle-i mes’udeyi harem-i şerîf-i nebeviyyede imrâr etmek ve nâ’il-i mesûbât-ı bî-şümâr olmak emniyye-i şefâ’at-hâhânesiyle Mekke-i Mükerreme’den her sene Şehr-i Receb’de bir a’zam kâfile teşkil olunur. Ve şehr-i Receb’in 23’ünde Medîne-i Münevvere’ye vâsıl olmak üzere yola çıkarlar ki bu kâfileye “Recebeyn” kafilesi derler. Bu kâfilenin sûret-i visâl ve ziyâretini beyânen Hz. Şeyh Sünbül Sinân-ı Halveti hangâhında zâkirbaşı iken irtihâl-ı dâr-ı bekâ eyleyen mazanne-i kirâmdan Şikârî-zâde el-Hâc Ahmed Efendi Tayyibetü’l-Ezkâr’ında buyurur:

Ma’lûm ola ki Receb-i Şerifin on ikinci gecesi ehl-i Medine Hz. Seyyidinâ Hamza (r.a.)’nın (‘amm-i Resûldür) Medîne-i Münevvere’ye bir buçuk sâ’at mesâfede Cebel-i Uhud kurbunda müstakil bir türbe-i şerifleri civârında çadırlar kurarlar, şenlikler ederler. Hz. Hamza’yı ziyâret ederler. Receb’in 23’ünde Mekke-i Mükerreme’den Recebeyn kâfilesi de gelir. Ve etrâftan gürûh gürûh urbân cem olur. Medîne-i Münevvere’de üç gün üç gece bir cem’iyyet olur ki Hac vaktindeki kalabalıkdan ziyâdedir.

Medîne-i Münevvere inil inil inler. Hecinler ile evlat ve ıyâli beraberinde Yemen’den, Tâ’if’ten, şarktan, Yenbü’dan daha nice kabâ’il gelir. Her birinin gözlerinden yağmur gibi yaş akarak ve kasâ’id okuyarak ve “es-Salâtu ve’s-selâmu ‘aleyke yâ şefi’a’l- muznibîn yâ Resûlallâh el-emân. (Salât ve selâm üzerine olsun ey günahkârların şefaatçisi, ey Allah’ın Resûlü emân ver.)” diye feryâd ve figân ederek Harem-i Şerife dâhil olup yüzlerini sürerek huzûra varır. Ve atebe-i sa’âdete sarılıp bir mertebe bükâ ederler ki insân mütehammil değildir. Bir adamın kalbi taş gibi olsa yağ gibi erir. Bu üslûb üzere üç gün üç gece Harem-i Şerifin içinde halka halka huzûra karşı otururlar, içlerinden birisi elhân-ı ‘Arabî ile medh-i Resûle başlayıp bir miktâr okuyarak yine başlarlar. Cümlesi bir ağızdan bükâ ederek “Merhaben bike yâ Muhammed! Merhaba, merhabâ fi merhabâ, yâ hilâl hel min vâdi’l-kubbâ yâ men ezhara’d-dîne ve nebâ” diye niyâz ve tazarru’ ve istirhâma başlarlar. Harem-i Şerifin içinde hâzır olanların vücûdları bilâ-ihtiyâr lerze-nâk olup her bir mûyu ok gibi libâsından dışarı çıkacak gibi olur. Gözlerinden akan yaş ta’bîr olunamaz ve kimse tâkat getiremez. Herkes mehbüt olur. Üç gün üç gece bu hâl üzere geçer. Dördüncü gün akşamı ki mi’râc gecesidir. Ba’dehu salâtü’l-‘asr (bâbu’r-rahme) o günde huzûra karşı bir kürsî konulup, mu’cize-i Nebeviyye ve mi’râc-ı Muhammedîyi mübeyyin manzûmeler kırâ’at olunur. Cümle eşrâf-ı belde hâzır olurlar. Harem-i Şerifin içi dışı ve meydân bir dolar ki iğne atsan yere düşmez. Güneş gurûb edinceye dek salât ve selâm ile ve bu sûretle vakit geçirilir.

Bir mehâbetli meclis olur ki vasfa gelmez. O gece tâbe- sabah ‘ibâdet ile imrâr-ı vakt edilir. Şafak vakti salât-ı fecri edâ ederler. Hecîn ile gelenler yine hecinlerine süvâr olup “el-vedâ ya Muhammed el-vedâ'” diyerek tazarru’ ve niyâz ederek kasideler okuyarak giderler. Kâfile kâfile herkes dağılır. Memleketlerine azîmet ederler. Ertesi gün Medîne-i Münevvere tenhalaşır. Elsine-i Arab’da buna “Hacc-ı Nebî” ta’bir ederler. Cenâb-ı Hak kalbimizde ‘aşk-ı Resûlu’llâhı ânen-fe-ânen müzdâd buyursun. Âmîn.

“O gece ibâdet yüz senelik ibâdet yerinedir.” diye hadîs-i şerif vardır. O gece bir kimse on iki rekat namâz kılsa, her iki rek’atde bir ku’ûd ve teşehhüd edip hamide ve mecîde varıp, selâm vermeksizin kalkarak sübhâneke ve e’ûzu-besmele ve Fâtiha ve sûre kıraat edip, nihâyet on ikinci rek’atde selâm verirse ba’dehû yüz kerre “Subhâne’llâhi ve’l-hamdu li’llâhi velâ ilâhe illa’llâhu va’llâhu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ bi’llâhi’l-‘aliyyi’l-‘azîm.” deyip, yüz defa da estâğfirullâh dedikten sonra salavât-ı şerife getirse ve ertesi gün sâ’im olsa ne hâceti varsa revâ ola. Meğer murâdı ma’siyyet ola revâ olmaya, hadîs-i şerif vardır.

Bu on iki rek’at namâzın mi’râc gecesinde bir selâm edâ olunmasının sırrı şudur ki: Mi’râc, zât-ı Ahadiyyete vuslat makâmıdır. O vuslat on iki dâire ile olur. On iki rek’at olmasına sebeb budur. Cümlesinin bir selâm ile olmasının sebebi cümle merâtibi kat’ edip Hakka vuslat eden kimse cem’ü’l-cem makâmındadır. Cem’u 1-cem’ makâmı vahdet makâmıdır. Cümle kesret bir olmuştur. Onun için bir selâm oldu.

Ve ertesi günü savmın sırrı budur ki: Ol makâm cemi-i mâsivâdan imsâk makâmıdır. Duanın kabûlünün sırrı: Makâm-ı Ahadiyyete kadem basar kimse gavs-ı a’zam-ı Hakk’m harem [ü] hâricinde merhûm ve muhterem olup bir du’âsı red olmasa gerek. Recebin 27. gecesi bu namâzı kılan ve bâ’dehû sâ’im olan kimsenin duâsı makbul olmak lâzım gelir.”

Gel alem-i manâya
Mi’râc edegör mi’râc
‘Azm eyle ev ednâya
Mi’râc edegör mi’râc

Var ol ulu dergâha
Er kurb-ı şehenşâha
Her demde sen Allah’a
Mi’râc edegör mi’râc

Hak cezbesin aşıklar
Bu yolda Burâk eyler
Buldunsa o hâli ger
Mi’râc edegör mi’râc

Bu alem-i ferşi ko
Ol ‘âlem-i ‘arşı ko
Bas ayağını yâhû
Mi’râc edegör mi’râc

Tut da’vet-i Rahmânı
Gir yoluna bul anı
Ko Hakkı ten ü cânı
Mi’râc edegör mi’râc
Cenâb-ı Hak cümlemizin kalbini ‘aşku’llâh ve ‘aşk-ı Resûlu’llâh ile mâlî ve müncelî buyursun. Âmîn

Nefhatü’l Anberiyye

Ey âşık, ölürüm diye mi korkuyorsun, ölümüm ancak sûretimin gözünden kalkmasıdır, iyi bak her surette görünen benim! Zekâi Efendi
seyyidomer

Vaktiyle 5 sene boyunca vazife gördüğümüz, kainatın kalbinde sohbetlerinde bulunduğumuz Seyyid Habib Ömer el Geylani hazretlerinin meclisinde okunan bir ibtihâl vardır ki her dinleyişimizde bizi alır götürür, belki bir hayra vesile olur diye bir ucunu da size uzatalım istedik…

يا عالم السر منّا لا تهتك الستر عنا .. وعافنا واعفوا لنا وكن لنا حيثُ كنا

Ey bizim sırlarımızı bilen, üzerimizdeki örtümüzü kaldırıp gizlediklerimizi açığa vurma. Bize afiyet ver ve bizi affet. Nerede olursak olalım bizimle ol (bizimle olduğunun idrakine erdir.)

seyyidler

ياربّ يا عالم الحال … إليكَ وجهتُ الآمالْ
فامنُنْ عَلَينا بالاقبال … وكُن لنا واصلحِ البالْ

Ey yüce Rabbim, halimi bilensin, ümitlerimi sana yönelttim
Dualarıma icabet lutfet, yardımcım ol, işimi rast getir
Bizi maksud ikbalimize ulaştır, bizimle ol ve üzerimizdeki ataleti ıslah eyle

ياربِّ ياربّ الارباب… عبدُك فقيرُك على البابْ
أتى وقد بتَّ الاسباب … مُستدرِكاً بعد ما مالْ

Ey yüceler yücesi Rabbim, aciz ve fakir kulun kapında,
Kulun bütün esbabı geride bırakmış olduğu halde kapına geldi,
Yollarım kapanmış, azığım bitmiştir 

يا واسع الجود جودك … الخير خيرك وعندك
فوق الذي رام عبدك … فادرك برحمتك في الحال

Ey cömertler cömerdi Rabbim, hayrın tamamı sendendir, sana aittir
Kulunun idrakinin de üstündedir bunlar, lutfet, rahmetinle yetiş, bana imdad et 

يا موجد الخلق طرا … وموسع الكل برا
أسألك اسبال سترا … على القبائح والاخطال

Ey bütün mahlukatı var eden,  herkese taatini in’am eden Rabbim
Hatalarımı örtersin diyedir ümidim, kusurlarımı, günahlarımı affetmendir niyazım

يا من يرى سرَّ قلبي … حسبي اطِّلاعُكَ حسبي
فامحُ بعفوِكَ ذنبي … واصلح قُصودي والاعمالْ

Ey kalbimin sırlarına muttali olan, herşeye hakkıyla vâkıf olman yeter
Niyetlerimi ıslah et, amellerimi müstakim kıl, günahlarımı imha et.

ربّي عليكَ اعتمادي … كما إليكَ استنادي
صدقاً وأقصى مُرادي … رضاؤكَ الدائم الحالْ

Ey Rabbim güvendiğim sensin, dayandığım da sen
Gerçek şu ki en son emelim, rızan üzerine sebat etmektir

ياربِّ ياربِّ إني … أسألُكَ العفوَ عني
ولم يخِب فيكَ ظني … يا مالك المُلك يا والْ

Ey Rabbim, Ey Allahım beni affet;
Ey herşeyin ve her varın sahibi; affolunma ümidimi kırma benim

أشكو إليكَ وأبكي … من شؤم ظُلمي وإفكي
وسوءِ فِعلي وتَركي … وشهوةِ القيل والقالْ

Sana derdimi şikayet ediyorum ağlayarak, kendi zulmümden ve töhmetlerimden
Hatalarımdan, tutamadığım emirlerinden, boş ve faydasız sözlerimden

وحب دنيا ذميمه … من كل خير عقيمه
فيها البلايا مقيمه … وحشوها آفات واشغال

Dünya sevgisi yerilmiştir ki birçok hayırdan yoksundur
Hep belalar sıkıntılar getirmiştir hem afetler ve faydasız meşguliyetlerle kuşatır insanı

يا ويح نفسي الغويه …عن السبيل السويه
أضحت تروح عليه … وقصدها الجاه والمال

Yazık azmış nefsimin haline ki doğru yoldan ayrılmıştır
Mal-mülk edinmek, şöhret derdine pek dalmıştır

يا رب قد غلبتني … وبالاماني سبتني
وفي الحظوظ كبتني … وقيدتني بالاكبال

Emellerim beni esir aldı ey Rabbim
Lezzetlere daldım, tutuklu kaldım onlara

قد استعنتك ربي … على مداواة قلبي
وحل عقدة كربي … فانظر إلى الغم ينجال

Kalbimin şifasına senden yardım istiyorum, kördüğüm olmuş sıkıntılarıma …
Sen lutfetsen açılır düğümler, gider dertlerim

يا رب يا خير كافي … احلل علينا العوافي
فليس شيء ثم خافي … عليك تفصيل وإجمال

Ey benim Rabbim, ey herşeye kâfi olan
Afiyetler ihsan et kuluna, her ne ayrıntı varsa ve de icmal
hepsi sana âyândır, senin ilminden gizli kalan hiçbir şey yoktur

يا رب عبدك ببابك … يخشي أليم عذابك
ويرتجي لثوابك … وغيث رحمتك هطال

Ey Rabbim azarlanmaktan korka korka, beklemektedir kulun kapında
Ümidiyle sarf-ı nazardan, rahmetine garketmeni…

وقد أتاك بعذره … وانكساره وفقره
فاهزم بيسرك عسره … بمحض جودك والافضال

Özrüyle gelmiştir, kırgındır, mağlub ve fakir…
Lutfet; kolaylaştır da gideriver zorluklarımı
Cömertsin sen, cevadsın sen, mahd-ı ikramınla fakrımı gideriver

وامنن عليك بتوبه … تغسله من كل حوبه
واعصمه من شر أو به … لكل ما عنه قد حال

Kuluna minnet et de tövbe etsin, her zerresi arınsın isyandan,
Koru rabbim her şerden sen, ona yazılmış her imtihandan başarı ver

فأنت مولى الموالي … المنفرد بالكمال
وبالعلى والتعالي … علوت عن ضرب الامثال

Sen ki her mevlanın Mevlasısın, en yüce tek varlıksın ,
Kemalde münferidsin, benzerin yoktur, eşin yoktur, misilden de berîsin

جودك وفضلك يرجى……وبطشك وقهرك
يخشى وذكرك وشكرك لازم … وحمدك والاجلال

Her yüceden yücesin, lütfun umulur senden, ikramın ve in’amın
Hem kahrından korkulur  ve intikamından endişe edilir

يا رب أنت نصيري … فلقني كل خير
واجعل جنانك مصيري … واختم بالايمان الآجال

Ey Rabbim tek yardımcım sensin, her hayrı lutfedensin
Cinânını yurdum, imanla eceli karşılamayı son halim kıl

وصل في كل حالهْ … علي مزيل الضلالهْ
من كلمته الغزاله … محمد الهادي الدال

Salat kıl en anlaşılır kelimelerle anlatıp da hidâyeti
O dalaleti imha eden, Muhammedi’ne(sav) Hâdi’ne ve Delîl’ine selam kıl…

والحمد لله شكراً … على نعم منه تترى
نحمده سراً وجهراً … وبالغدو والآصال

Hamdolsun sana Ey Rabbim, sonu gelmez ikramlarında
Sabah-akşam, gizli ve alenen şükrederiz nimetlerine

habib_omer

Kasidetü’l Nefhatü’l Anberiyye fi’s saati sehariyye
İmam Abdullah ibni alevi el-Haddad

وهذه قصيدة “النفحة العنبرية في الساعة السحرَيّة” لسيدّي الإمام عبد الله بن علوي الحداد وقدّس سرّه

Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin?

Ol mecliste oturan ashâb-ı tarik ve erbâb-ı fütüvvet olanlar için, ayak üzre hizmette duran ihtiyar için, üstadı için gücü yettikçe, birer tuhfe hazır ede, cümlesin bir zarfa koyalar…
tedbiriniterkeyle

Hakkında “Güyâ ki o şâir-i yegâne, Gelmiş bu kitâb için cihâne” buyrulan Galata Mevlevihanesi postnişini Muhammed Esad Galip Dede Efendiyyu’l Mevlevi tarafından “Sanatına tam sahip olduğu devirlerde yazdırıldığı tahmin edilen meşhur müseddes”

MÜSEDDES
Mef’ulü Mefa’ilün Mef’ulü Mefa’ilün Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm‐ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Meyhâneyi seyrettim uşşâka matâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Bir neş’e gelip meclis bîhavf u hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Ey dil sen o dildâre lâyık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sâdık mı değilsin ya
Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Mahzun idi bir gün dil meyhâne‐i mânâ’da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel‐âda
Al destine bir bâde derd u gamı ver bâda
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Bir bâde çek, efzûn kap mecliste zeber‐dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ‐best ol
Alçağa akar sular, pay‐i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen Gâlib gibi ser‐mest ol
Aşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

TAZELER İÇİN LUGATÇE:
Pir-i muğan: Meyhanecilerin piri, üstadı, Hakk şarabını dağıtan manasına sâki. Zahirde tekke amma batında cümle alem feyiz ve neşe meyhanesi, şarap da feyiz, sevgi ve neşe, pir i mugan da o feyzi o neşeyi kadeh kadeh sunan mürşittir. Tedbirini terk et; takdir Allah Teâlâ’nındır. Sen yoksun; o benlikler, hep vehmindir; zannındır. Birden bire aşkı bul, bu armağan, bulanındır. Devran, devran olalı, temiz kişilerin, ilâhî zevk sahiplerinindir. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; feyiz ve neşe kadehini elinden bırakma, söz pîr‐i mugânındır. Meyhaneyi seyrettim; âşıkların, çevresinde dönüp durdukları yer olmuş; orada oturanlar tekliften de affedilmişler, tekellüften de. Bir neşe gelmiş; mecliste ne korku kalmış, ne aykırılık; gama dâir sohbet yapılmıyor, gamın bulanıklığı anılmıyor; hepsinin de meşrebi tertemiz bir hâle gelmiş. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Ey gönül, sen o sevgiliye lâyık mı değilsin; yoksa sevgi dâvasında gerçek mi değilsin? Azrâ’nın özrü nedir; sen Vâmık mı değilsin. Sende bu gam ne gezer; yoksa âşık mı değilsin. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Bir gün gönül, mânâ meyhanesinde mahzundu; hatıra fikirler düşmüştü de inkâra döşenmiştim. Bir pîr, ansızın geldi de alelade Öğüt verdi; eline bir şarap kadehi al, derdi de yele ver gitsin, gamı da dedi. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Bir kadeh şarap çek, içtikçe iç; mecliste yücel; sözün üstün olsun, yürüsün. Ayağını dışarıya atma; meyhanede ayak dire. Sular alçağa akar; sen de küpün ayakucuna düş; alçal. Coşup köpüreyim dersen Galib gibi sarhoş ol. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i muganındır.

Aşıklar selam ediyor sana

Kurban olduğum,
Rabbimiz! Bizi, sana teslîm olan kimseler eyle ve neslimizden sana teslîm olan bir ümmet (çıkar)! Bize, (râzı olacağın hac, kurban gibi) kulluk usûllerimizi göster ve tevbelerimizi kabûl buyur! Şübhesiz ki Tevvâb (tövbeleri cömertçe kabul eden), Rahîm(rahmetini cömertçe yayan) ancak sensin! [Bakara:128]

Ağyâr bize baîd olur dost visâli hem îd olur
Her îdimiz saîd olur cândır ana kurbânımız


Dedim eşiğine yüzüm süreyim güldü dedi
İşte bak Ka’be gerek hâcı gerek kurbân ol

Aşkınla mest olanlar selâm ediyorlar sana, canlarını kul köle etmişler sana, kadehinle mest olmuşlar, bir hoş olmuşlar; selam ediyorlar sana! Ey dileklerin dileği tez kaldır o perdeyi, O’ndan başkasını bilmez olayım; aşıklar selam ediyorlar sana! Ey güzeller güzeli, yağmurlar yağdıran bulut, gel ey dostların sarhoşluğu, gel ey gönül çalanların padişahı; aşıklar selam ediyorlar sana! Hayran et, zahmetten kurtar bizi. Yık, fakat definelerle dopdolu bir hale getir bizi, elde bulunan ahiret metaını tart; aşıklar selam ediyorlar sana! Bütün bir şehir, senin yüzünden altüst olmuş, hem haber almışlar senden, hem bihaber yaşıyorlar senden, Ey göze bakış kuvveti, gönle görüş feyzi veren; aşıklar selam ediyorlar sana! Aklı başında hiçbir kimsenin bulunmadığı bir yere, bir tek gönlü hoştan başka hiçbirinin sığmadığı makama, yolu bulunmayan ülkeye söyle; aşıklar selam ediyorlar sana! Orada bir kişi bile yok ki kendinde olsun, burada tek bir güzelden başka güzel yok; aşıklar selam ediyorlar sana! O gizlenmiş inciye, o dünyanın canına, o sevgiliye, o hemdeme söyle; aşıklar selam ediyorlar sana! O masmavi denize söyle, o görür göze söyle, o Tur-i Sinâ’ya söyle; aşıklar selam ediyorlar sana! O tövbemi yakıp yandırana söyle, o hırkamı dikip yamayana söyle, o günümün aydınlığına, gönlümün nuruna söyle; aşıklar selam ediyorlar sana! O Kurban Bayramına söyle, o Kur’anın nuruna söyle, o Rıdvan’ın övündüğü güzele söyle: aşıklar selam ediyorlar sana! Ey Padişahımız, ey bütün canların övündüğü can, ey sayesinde canlarını bilir, anlar hale geldikleri sultan; aşıkların selam ediyorlar sana! [Hz. Pir Mevlana]

Ben, kendi vasıflarımdan geçtim, kendimden soyundum, çırılçıplak oldum, çünkü çıplakların süsü püsü, giyimi kuşamı güneştir. Varlık alemindeyken “Bismillahu Allahu ekber” demek de ne oluyor! Bu ten, canla başla Mustafa’nın(sav) buyruğuna kurban oluğu vakit “Allahu ekber” sözü gerçekleşir, Ekber olan Hakk’ın hakiki varlığı zuhur eder.

Aşk Burak’ı, Cebrail’in rehberliği olmadıkça Muhammed (sav) gibi konaklara nasıl gideceksin? Sığınacağı olmayanlara sığınıyorsun sen, devlet, ikbal veren padişaha nasıl sığınırsın! “Bismillahu Allahu ekber” de ve teslim ol, O’nun önünde iradeni kurban et, yoksa ercesine kurban yerine nasıl varabilirsin.

Ka’be-i kûyun tavâfından beni men itme kim
Ne kadar olsam zaîf âhir senün kurbânınam

Senin sarhoşunum, senin aşığın, senin perişanın, senin buyruğuna bağlıyım. Sana kurban olanım, senin İsmailinim, kurban bayramı bu. Aşka tutuldum, sana kul, kurban oldum, o bayram değmez mi bu kurbana yani?

Sus, deniz esirgemeden inciler verir durur amma her isteyene satmak da mübah değildir yani! Susayım, nuruna güneşle ayın bile pervane kesildiği o mumun karşısında şu eriyip giden mumun ne lüzumu var?

Lambaya bir nefes ver de, bunu söndür artık…

Bize ayrılık yolunu gösteren Rabbim, umarız ve dileriz ki kavuşup buluşma yolunu da kolaylaştırır.

Huccac-ı müslimine selametler ihsan ola, kurbanlarınız makbul ola, canlar Hakkı bula ya huuu

Muhabbet erkânı

Aşka müşteri canlara,
Rabbinizden af ve mağfiret dileyin, sonra günahlarınızdan tövbe edip O’na sığının. O sizi affeder ve korur. Çünkü Rabbim Rahîmdir, Vedûd’dur. [Hûd:90]

Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-i aşk olan âriflerden, gündelik heveslerine “sevgi” deyip bir ömür boyu tüketen/tükenen zamane sevdalılarına! ikrâm olunur.
Nîce bu hasret-i dildâr ile giryân olayım
Yanayım ateş-i aşkın ile büryân olayım

Sinen içre nur-ı zikr ile uyandır bir çerağ
Ol çerağın şulesiyle görüne dîdâr-ı Hak
Asılların aslı olan kelimelerini, “El-Vedûd” ismine tecelli kıldığı kimselerin kalbine aktarmakla, huzuruna kabul buyuran Hazret-i Vedûd’a şükürler olsun…

Cenab-ı Mevla ve tekaddes hazretleri, cümle isimlerinin kemal manasıyla “Mirat’ı mücella”sı olan Habibi Kibriya aleyhi ekmelittehaya hazretlerine, şanına lâyık, makam-ı âlilerine mutabık bir kıvamda,  gül yüzünü görmeden ah û figan eyleyen aşıkları nâmına, salat ve selam eylesin O’na…

Aşıkın aşkını dile döktüğü göz yaşiçün…

“Artık mektup yazmaz” oldun buyurdu dostum, neyleyelim şimdi feryadım azaltıp aşktan yana meylimizi arttırdılar. Nasıl ki ateş, çok alevlenince dumanı(azalır) çıkmaz olur…

Serlevha ayeti aşk ile bir daha okuyalım, Halîm ve Reşîd bir Peygamberin dilinden Cenab-ı Allah “vedûd” olduğunu ilân ediyor. Yolumuzda, Allah ile kul münasebetlerde sevginin yerinin ne derece yüksek olduğunu, tek başına bu isim bile göstermeye yeter.  Zira Allah’ın yaratıklarını çok seven ve onlar tarafından çok sevilen olduğunu bildirir. Kulların en ideal vazifeleri yaratana kulluk olup duyulan bu duru sevginin ifade edilmesinin en ileri şekli de “tapınma” dır. Allah’ı çok sevdiğini iddia eden, “taparcasına seven” elbet O’na daha çok ibadet edecektir.

“Vedud” ismini tekrar ile kulluğunu takrir eyleyen âşık-ı sâdık “Abdulvedûd” diye isimlendirilir. Bu mertebe mensupları hakkında  “Allah onları, onlar da Allah’ı sever” buyrulmuştur. O ki Vedûd ismiyle hem cemalini, hem cemal tecellisi olan esmâsını, hem esmasının cemalini gösteren sanatını, hem cemalinin aynası olan yarattıklarını, hem de yarattıklarının güzel hallerini (mehasin-i ahlâkını) sevmektedir.

Cenâb-i Hak, kendi cemâlini ve esmâsını sevdiği gibi, cemalinin ve esmasının en parlak aynası (mirat-ı mücella) olan Habibi Kibriya Efendimiz’i (asm) de sever ve O’na benzeyenleri de derecelerine göre sever. Yine mahlûkatının güzel ahlâkını sevdiği gibi, güzel ahlâkın en yüksek mertebesinde olan Peygamber Efendimiz’i (asm) de sever ve O’na benzeyenleri de derecelerine göre sever… Zaten ilk önce kâinâtın Sultânı muhabbet etti O’na. Ve bunu ilan etti âleme “Habîbim” diyerek. İlâhî aşkın merkezine onun sevgisini yerleştirdi. Sâdece O’nun sevgisini meşk edene ve O’nun gönül mektebinde aşk dersi alana açtı muhabbetinin kapısını. Çünkü el-Vedûd olanın en büyük muhabbet tecellîsi onda zâhir olmuştu.

Cenâb-i Hakk’ın sevgisini kazanmanın, Peygamber Efendimiz’e (asm) benzemekle olacağı hakikatı Kur’ân-i Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin” [Âli-imrân:31] Ayette geçen “Allah’ı seviyorsanız” ifadesi, imanın sevgiye dönüşmesi ve sevginin üzerinde inşa edilen kulluğun kemâle ermesi bakımından pek mühimdir. Bakara suresinin 165. ayetinde “…İnananların Allah sevgisi her şeyin üstündedir” buyrulmaktadır. İnanmakla sevmek mana bakımından işte böyle içiçedir.

Bu makam içre Vedûd isminin tüm tecellilerinde en yüksek mertebede Peygamber Efendimiz (asm) olduğu için “Habibullah” ünvanı ona verilmiş ve “makam-i mahbubiyet”e ancak O mazhar olmuştur. 

Sahih bir hadiste Resulu Kibriya Efendimiz saadetle buyururlar ki: Allah kulunu sevdiğinde, onun kendisiyle duyduğu duyma gücü, görme gücü, eli ve ayağı olur.” Onun güçleri kendisi için sürekli sabittir; kör veya dilsiz bile olsa, duyma ve görme niteliği körlük, dilsizlik ve sağırlık perdesinin ardında sabittir. Allah, vüdd (sabit sevgi) diye isimlendirilmesi itibarıyla sevgisi sabit olandır. Vüdd diye isimlendirilmesi dedik, çünkü bu niteliğin dört hali, her halin kendisiyle tanındığı bir adı vardır: Heva, vüdd, hûb ve aşk!

Sevginin kalbe ilk düşmesi ve orada gerçekleşmesine heva denilir. Bu kelime “yıldız kaydı” [Necm:1] anlamındaki heve en-necm ifadesinden türetilmiş­tir. Ardından vüdd (meveddet) gelir. Vüdd sevginin sebat bulması demektir. Ardından hûb gelir. Hub sevgideki duruluk ve sevenin iradesinden çıkması demektir. Böyle bir durumda seven sevdiğinin iradesine göre hareket eder. Ardından aşk gelir. Aşk sevginin kalbi sarması demektir. Kelime asma ve benzeri ağaçlara sarılan dikenli sarmaşık anlamındaki “aşaka”dan türetilmiştir: Aşk sevenin kalbini sarar, onu sevgiliden başkasına bakamayacak hale getirerek kör eder.

Aşk öyle bir alevdir ki, bir tutuştu mu, mâşûk’tan başka her şeyi yakar… [Hz. Pir Mevlana]

Sanatkâr, sanatını nasıl sevmez ki… Biz, hiç kuşkusuz, O’nun sana­tının ürünleriyiz. O bizim yaratıcımız olduğu kadar rızkımızın ve maslahatlarımızın da yaratıcısıdır. Allah bir peygamberine şöyle vahyetmiştir: “Âdemoğlu! Eşyayı senin için, seni kendim için yarat­tım. Şenin için yarattığım eşyada, kendim için yarattığım gayeyi telef etme. Ey Âdemoğlu! Şanım üzerine yemin olsun ki, ben seni severim. Senin üzerindeki hakkım karşısında, sen de beni sevmelisin.” Sanat özü gereği sanatkârın o işi bildiğini, ona güç yetirdiğini izhar ederken aynı zamanda, sanatkârın güzelliğini, azametini ve büyüklüğünü de delildir. Böyle değilse (sanat) kim için, kimde ve kiminle orta­ya çıkabilir ki? Demek ki bizim var olmamız ve O’nun bizi sevmesi kaçınılmazdır. O bizimle ve biz O’nunlayız. Hz. Peygamber bir dua­sında Rabbine hamd ederken şöyle der: “Biz O’nunla ve O’nun için varız” Bu mertebe ilgi, atıfet ve süreklilik mertebesidir.

Sevgi olmasaydı el-Vedûd bilinmezdi, Fakirlik olmasaydı el-Cevâd’a ibadet edilmezdi…

Allah, sürekli seven olduğu için el-Vedûd iken bizim için de “sü­rekli yaratan”  [Yâsîn:81] ve “Her gün bir işte olan” [Rahman: 29] diye nitelenendirilir. Biz hal ve söz diliyle O’na sürekli “şunu yap bunu yap” deriz, O da yapar. O’nun bizdeki fiilinin bir yönüyle O’na “yap” deriz. Böyle demek O’nu bir işe zorlamak mıdır? Allah’ı hiç kimse bir işe zorlayamaz, böyle bir vehimden münezzeh ve mütealdir. Böyle diyebilmemiz el-Vedûd isminin hükmünden kaynaklanır. Allah, el-Gafûr, el-Vedûd ve er-Rahman, ismiyle istiva ettiği yüce arşın sahibi­dir, çünkü O sevenin duyduğu derin ve coşkulu özlemle merhamet etmiştir. Seven de sevgiliye onun niteliğiyle kavuşabilir. Hakkın nite­liği varlıktır ve bu nedenle sevene varlık vermiştir. O’nun katında varlıktan daha tam bir şey bulunsaydı, verirken cimrilik yapmazdı. İmam Ebu Hamid bu makamda şöyle der:  “Allah katında bir şey bu­lunup saklanmış olsaydı, bu durum cömertlikle çelişen bir cimrilik, kudretle çelişen acizlik olurdu.” Allah el-Gafur ve el-Vedûd olduğunu bildirdi. El-Vedûd gayb (mertebesinde) sevgisi ve muhabbeti sabit olan demektir. O bizi görür. Bu nedenle sevdiğini görür, onu gör­mekle sevinir. Bütün âlem bir insan mesabesinde sevilen iken âlemde­ki şahıslar insanın organlarına benzer. Sevilen sevdiğinin muhabbetiy­le  vasıflanmamış, sadece onu sevilen haline getirmiştir, o kadar!

Aşk, sayıya sığmayan sevgidir. Bu yüzden de gerçekte Hak sıfatıdır; kula verilişi, geçici bir şeydir… [Hz. Pir Mevlana]

Sonra Allah, bazı kullarını severken aynı zamanda onlara kendisi­ni sevme imkânı bahşeder. Böylece kuluna eşyanın suretlerinde Hakkı müşahede etmek ve tecellileri görmek nimetini ihsan eder. Bu itibarla Allah’ı sevenler ile âlemin ilişkisi, göz ile göz bebeğinin ilişkisi gibidir.


Kimse takdir edemez alemde kendi mahiyetini reyi ile
Münferit vasıta-i rüyet iken, göremez kendini dîde bile

İnsanın pek çok organı olsa bile gören ve müşahede eden organları iki gözüdür. İnsanda göz, âlem içinde sevenler mesabesindedir. Allah kendisini sevdiklerini bildiği için sevenlerine müşahede nimetini ver­miştir. Bu bilgi O’nun katında zevk bilgisidir. Binaenaleyh Allah O’nu sevenlere kendine yaptığı gibi yapmıştır…

Cinler ve insanlar sadece Allah’a ibadet etsinler diye yaratıldı. Allah yaratıkların arasından onla­rı sadece kendisini sevsinler diye yarattı. Çünkü Allah’a kulluk edecek O’nun karşısında zelil ve hor kalacak kişi ancak sevenler olabilir. İnsa­nın dışındaki her şey O’nun hamdini tesbih eder, çünkü Allah’ı gör­memiştir ki sevebilsin! Allah insandan başka hiçbir yaratılmışa el- Cemil isminde tecelli etmemiştir. Bu nedenle insan sadece Rabbini veya Rabbinin tecelligâhı olan birisini severken bütünüyle sevgisinde fani olarak kendinden geçer. O halde âlemin gözleri -sevilen her kim olursa öl­sün- âlemdeki sevenlerdir. Bütün yaratılmışlar Hakkın tecellisinin aksettiği yerlerdir. Onların sevgileri (vüdd) sabittir. Onlar sevgileri sabit olanlar iken Allah el-Vedûd’dur. İş Hak ve yaratılmış arasında yaratılmış ve Hak nedeniyle perdelenmiştir. Bu perdelenmişlik nede­niyle el-Vedûd ile birlikte el-Gafûr ismi gelmiştir. Bu gizlenme nede­niyle Kays, Leyla’yı sevdi” denilmiştir. Hâlbuki Leyla bir tecelligâh! Veya “Ali, Fatma’yı sevdi”  veya “Bülbül, gülü sevdi” deni­lir. Bütün bunlar, Hakkın tecellisinin makamları ve duraklarıdır. Bu­nunla birlikte onlar, sevdiklerini isimleriyle tanımamış olabilirler. Çünkü insan bir şahsı görür, onu sever, fakat kim olduğunu veya adını veya nereli olduğunu veya evini yurdunu bilmez. Bununla birlik­te sevmek, o şahsı araştırmaya, evini ve yurdunu soruşturmaya sevk eder. Onu bulamadığında, peşinden gider, soruşturur. Allah’ı sevme­miz de öyledir; Biz Allah’ı tecelligâhlarında severiz. Leyla, Gül veya başka bir ad veya herhangi bir özel isimde Allah’ı severiz, fakat sevdi­ğimizin Hakkın aynı olduğunu bilmeyiz. Bu nedenle ismi biliriz, fakat Hakkın aynı olduğunu bilmeyiz. Bu durumda ismi sevmiş, hakikati tanımamış oluruz. Yaratılmışın ise hakikati sevilir, bilinir. Bazen ismi bilinmez, sevgi onu bilmeyi mecbur kılar. Başka bir ifadeyle sevgi sevileni tanımayı gerektirir. İçimizden bazı kimseler dünya hayatında O’nu tanır ve bilirken, bazı kimseler, herhangi bir şeyi seviyorken ölene kadar O’nu tanımazlar. Perde kalktığında Allah’tan başkasını sevme­diği ve yaratılmışın adının kendisini perdelediğini anlar. Nitekim insan dünyada bir şeye ibadet eder, fakat bilmediği yönden sadece Allah’a ibadet etmiştir. Bununla birlikte onun mabudu Menat, Uzza, Lat diye isimlendirilmiş olabilir. Ölümle birlikte perde kalktığında, sadece Allah’a ibadet ettiğini öğrenir. Allah şöyle buyurur: Senin Rabbin kendisinden başkasına kulluk edilmesin diye hüküm verdi…”  [İsrâ:23] Puta tapanla­rın durumu da öyledir. Böyle bir insan taptığı putta herhangi bir tarzda ilahlık bulunmadığına inansaydı, kendisine ibadet etmezdi. Fakat “el-Gafûr, el-Vedüd.” [Burûc:14] ayetinde belirtildiği üzere çekilmiş perde nedeniyle insan O’nu tanımamıştır. Bu itibarla sadece isimler vardır. Bu nedenle hakiki mabud olan Allah, ibadeti tecelligâh ve makamlara izafe ettiklerinde insanlara şöyle der: “Onları isimlendiriniz.” İnsanlar taptıkları şeyleri isimlendirmiş olsalardı, onları tanıyacaklar, tanıdıkla­rında Allah ile isimlendirdikleri arasındaki farkı anlayacaklardı. Nite­kim makam ve tecelligâh arasındaki fark bilinir ve “şu makam, şu tecelligahtır” dersin böylece ayrışma gerçekleşir.

Bu babdan anlatılır ki: Leyla’nın aşkıyla deli-divane olan Mecnun çölde dolaşırken yolu bir köye düşer. Köyde namaz kılanın önünden geçer. Namaz kılan adam, selam verince büyük bir kızgınlıkla bağırır. Kör müsün be adam! Namaz kılanın önünden geçilir mi? Mecnun adamın namazının önünden geçtiğini yeni fark eder. Döner ve bağıran adama şu cevabı verir: “Ben Leyla’nın aşkına öyle bir haldeyim ki seni görmedim. Asıl sen kendine sor. Huzurunda namaz kıldığın Allah’ın aşkından beni nasıl görebildin.”

Aşk üstünlükte, bilgide, defterde, kitap sahifelerinde değildir. Halk dedikoduya düşmüştür ya, o yol âşıkların yolu değildir. Aşk, öyle bir nur ağacıdır ki, dalları ezelde, kökleri de ebeddedir. Bu ağaç, ne arşa dayanır, ne de yeryüzüne, bu ağacın gövdesi de yoktur… Aklı işten atıp hevesi kovduk… Sen de fanî güzellere iştiyak var, bir özlem var. Bu ise puttur. Sen kendini kendinde bulur ve kendin sevgili olursan, sende özlem kalmaz. [Hz. Pir Mevlana]

Kur’an-ı Kerim isimler ve haller arasındaki ilişkiyi ne güzel ve sır­lı bir şekilde ortaya koymuştur. Allah, “el-Gafûr ve el-Vedûd, yüce arşın sahibi, dilediğini yapandır.” [Buruc:14-16] buyurur. Allah sevendir, dilediğini yapan­dır. Demek ki Allah sevilendir! Çünkü ancak sevilen sevdiğine diledi­ğini yapabilir. Buna mukabil seven, (sevdiğinin sözünü) dinleyen ve ona itaat edip istediklerine âmade olandır. O seven ve el-Vedûd, yani sevginin ayrılmaz özelliklerine ve şartlarına bağlı ve sevgisi sabit olan­dır. Bununla birlikte hakikat birdir. Çünkü burada el-Vedûd, aynı zamanda dilediğini yapan demektir. Bu ilâhî uyarıda ne hoş ve sırlı bir durum olduğuna bakınız! “…De ki, Rabbim benim bilgimi arttır” [Taha:114] “…Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır” [Ahzab:4] Şimdi bir  müddet mezkur ayetlerin tecellisi ile hayretlenelim… 

İşte “El-vedud” olandan bize varis kalan bu muhabbet sermayesi, merkezinde Mevlâ yoksa, nereye yönlendirilirse yönlendirilsin, hakikatte zayi edilmiş ve israf edilmiş olacaktır. Öyleyse gönlümüzün muhabbet kıblesini Mevlâ’ya yöneltmek ve O’nda daim kılmak için, sürekli “Sevgini istiyorum Rabbim! Seni sevenin sevgisini ve beni senin sevgine eriştirecek amelin sevgisini de Sen’den niyaz ediyorum” diye huzurda niyaza durmak vaktidir:

İlahî, sevginin bizde devamlılığı ve senin sevdiğin hallerin hayatımızda yeşermesi için “El-vedûd” isminden dileriz ve dileniriz ki kalbimize senin sevgini ve sevilmesini emrettiklerinin muhabbetini isâl eyleyiver ya huuu