Benim hala umudum var

İçinde sevginden başka hiçbir şey olmayan şu gönlüme and olsun ki senin dostlarından olmayanı sevemem. Canım sana feda değilse başından dert eksik olmasın, gamsız kalmasın. Gözlerim senin için yaş dökmüyorsa görmesin seni bir daha, aydın olmasın. Ümidim senden başkasınaysa, onmasın. Varlığım senin için değilse yıkılsın gitsin. Hangi cazibe var, hangi güzellik var ki senin ışığının vurmasından ibaret olmasın. Hangi bey, padişah var ki o senin yoksulun olmasın. Gönlümün düşmanların diledikleri hale gelmesine razı olma; bak da gör, gönlümün isteği, senin razılığından başkası değil. Sensiz geçen bir ânı bile kaza edemem, fakat ne çare? Başa gelen senin takdirinden başka bir şey değilki. A gönül, canını feda et, ver gitsin, ne diye üstüne titriyorsun onun; ko yoluna gitsin. Yaradanın yok mu senin? Kendi üstüne titreme de başkaları senin üstüne titresin; canına and olsun, sana senden başka düşman yok!  [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

benimhalaumudumvar
Bahr-i rahmet katresi yanında cümle yok olur
Her ne denlü çok olursa bizde cürm ile hata

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ] 
– Şeytan diyor ki : “Al başını git!”
– Ona de ki: “Sen gittin de ne oldu?”
– O ne cevap veriyor bir dinlemek lazım
– “Benim hala ümidim var” diyor sanki
– Arada bir dinlemek iyi olabilir sanki
– Efendi Hazretleri gibi şeytanı dinleyip tersini yapacaksan ne âla…
– Bu fırtına durulur mu? Benden adam olur mu? Benim yola, aşka zararım dokunur mu? Dedem, benden de ümidin var mı hala?
– Ümitsizlik haramdır cancağazım. Allah seni ümit diye yarattı, Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne de Allah’tan ümidini keser!
– Haram olmasa, ümidin yok yani…
– Hem haramı da hafife alma; Hakkın istemediği, senin de iradende erimiş işte, al sana kaymaklı ekmek kadayıfı; az şey midir ya huu!
– Elimi bırakma ne olur!
– Sen seni bıraktığında dahi seni bırakmaya niyeti olmayanların aslına, nesline, demine huu
– Canım feda onlara; bir ümit tekkeye girerken, suretlerine bakıp niyaz ediyorum; ömrüm fedâ olsun diye… bir ümit
– Bakma sen, ham meyvayız hala, koparmışlar dalımızdan; bir ümitle yaşıyoruz erenlerim
– İnad etsem bile bırakmazlar, sahibim var; benim hala umudum var…
– Eyvallah dersin olur biter!
Eyvallah ya huu

İster ol taş, ister ol mermer gibi; sohbet et erlerle, ol cevher gibi. Daima kalbinde yer ver kamile; gönlün olsun daim arifler ile. Dön ümitsizlik yönünden, yön ümit; dön karanlıktan, güneş var, nura git. Çekmek isterken gönül kalp ehline; ten sürükler ferdi çirkef hapsine. Kalbe arif sohbetinden ver gıda; eyle bir ikbâl sahibinden ikbâl rica. [Mesnevî-i Mânevî]

Ya Rabbi bu buluşmayı ayrılığa döndürme, ağlatma aşkınla mest olanları. Ya Rab can bahçesini tazeleştir,yemyeşil et, kastetme şu sermest gönüllere, kastetme şu bağa bahçeye. Hazan mevsimi gibi dökme yapraklarını, kırma gönül dallarını, sana sığınanları yoksul ve perişan etme. O ağaçta senin kuşunun yuvası var, kırma dalını, yakıp yandırma o kuşu. Ya Rab kendi canını, kendi mumunu birbirine vurma, kırma, dökme, kör et düşmanları, güldürme onları bize. Hırsızlar aydın güne düşmandır ama yapma etme, onuların gönüllerinin istediğini. Devlet, ikbâl Kâbesi ancak bu halkadır; yıkma Ümit Kabesini. Çadırın şu direğini sökme, nihayet senin çadırındır sultanım, etme eyleme. Ya Rab biliriz kimini vuslatla kimini hasretle pişirirsin lakin dünyada ayrılıktan acı bir şey yok,ne istersen yap, bizi ayrılıkla imtihan etme, onu yapma yalnız… [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

ayirma

Reklamlar

Emanet ve Kıyamet

إِنَّ اللَّـهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ ۚ إِنَّ اللَّـهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ ۗ إِنَّ اللَّـهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

emanet_ayeti

Şüphesiz Allah size, emanet (ve iş)leri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size, gerçek, ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah (sözlerinizi, hükümlerinizi) hakkıyle işitici, (bütün yaptıklarınızı) hakkıyle görücüdür. [Nisa:58]

Hak’tan adâlet değil rahmet, kullardan rahmet değil adâlet istenir.

– Daima abdestli gezdiğinizi duymuştuk, okuyabildiniz mi kıble istikametine asılı duran levhadan nasibinize düşen ayet-i kerimeyi?

– Şimdi meal-i şerifini bir daha okuyasın, Sure-i Nisa’nın, ellisekizinci ayetidir bu unutmayasın!

Aziz üstadım bu denli üstüne düştüğünüze göre vardır elbet bir hikmeti… Biz cahiliz ve dahi cahil cesur olur ya hikmetten sual ederiz?

– Sen hiç Kabe’nin içini gördün mü?

– Nerde efendim, fotoğraflarına bakıp bakıp yanarız, uzaktan, uzaktan…

– İşte bu ayet, Hazreti Kibriya Efendimizin sadr-i pakine, cismen Kabe’nin içinde bulundukları halde inen yegane ayet-i celiledir.

– Manası pek mühim olmalı o halde…

– Manası bizde hep bir hatırayı canlandırır. Merhum Mahir İz hocamızın yıllar önce söylediği, ama o zaman tam olarak anlayamadığımız ölçüyü zevk-i tehattur eyleriz. Rahmetli hocaya gerek siyâsi konularda, gerekse gündelik hayatta aradığımız insanın özelliklerinden sual eylediğimizde şu cevâbı alırdık:

“Bir iş için aradığınız adamda sırasıyla şu üç vasıf bulunmalı” derdi Hoca:

1. İşini iyi bilen ve yapan (liyâkat ve ehliyet sahibi),
2. Doğru, dürüst, güzel ahlaklı
3. İnançlı ve dindar.

Biz derdik ki: “Hocam inançlılığı ve dindarlığı birinci sırada bulunması gerekmez mi? Siz onu üçüncü sıraya bıraktınız.” Hoca’nın cevâbı çok ârifâneydi:

Oğlum siz câmiye imam veya tekkeye şeyh arıyorsanız dediğiniz doğru. Ama işe adam arıyorsanız, doğrusu adamın önce işini bilmesidir. Din ekmek kapısı değildir. Kuran-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerin tebliğinden bahsedildiğinde “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.” [Şu’arâ:109] buyrulur. Bütün peygamberlerin hayatı anlatırken bu “ücret istememe” den bahsedilir. İşini bilmeyen bir doktor, beceriksiz bir avukat veya âciz bir siyasetçi inançlı ve dindar olsa, ama doğru ve dürüst olmasa ne faydası var? Öyleyse doğru sıralama budur.”

Aradan neredeyse yarım asır  geçti. Türkiye’de köprünün altından çok sular aktı. Biz de hocanın söylediğinin doğruluğunu yılların tecrübesiyle ile daha iyi kavradık.

İnançlı ve dindar insan genel anlamda emânet şartlarını taşıyan iyi bir kuldur. İş bilen ve doğru insan ise yönetim anlamındaki özel emanetin şartlarını taşıyan kimse demektir. Özel anlamda emâneti belirleyen Nisâ sûresindeki bu âyetin nüzûl sebebi de hocamızın haklılığını ve tespitinin doğruluğunu teyit ediyor.

Malumâliniz üzre Mekke’nin fethi sırasında Allah Rasûlü, Kâbe’ye girmek üzere geldiğinde Kâbe anahtarı kendisinde bulunan Abduddâroğullarından Osman bin Talha kapıyı kilitlemiş ve anahtarı da Hz. Peygamber’e: “Allah’ın peygamberi olduğunu bilsem vermekten çekinmezdim.” diyerek vermek istememişti.  Hz. Ali, Osman bin Talha’nın kolunu büküp anahtarı zorla aldı ve kapıyı açtı. Allah Rasûlü de Kâbe’ye girip iki  rekat namaz kıldıktan sonra dışarı çıktı.  Çıktığında amcası Abbas anahtarın kendisine verilmesini istediyse de bu âyetin inmesi üzerine anahtar Osman’a olay safahatıyla anlatılarak ve inen bu âyet kendisine okunarak teslim edildi. Osman derhal iman ediverdi. Demek ki önce iş bilmek; ehliyet ve liyâkat sonra sözüne sadık olmak… İnanç da onu taçlandırıyor.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, emânetlerin zâyî edilmesini, dünyâ hayâtını kıyâmet sahnelerine çevirecek derecede büyük bir ifsat, bozulma sebebi olarak görmüştür. Bir toplantıda Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem etrafındaki sahâbilere birşeyler anlatırken, bir bedevî geldi ve

– Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem sözünü kesmeyip konuşmasına devam etti. (O kadar ki) oradakilerden kimisi (kendi içinden) “bedevîyi işitti ama, sorusundan hoşlanmadı”; kimisi de ” galiba işitmedi” diye durumu yorumladı. Derken Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem, sözünü bitirince

-” O, Kıyâmeti soran nerede?” buyurdu. Bedevî;

-Benim, buradayım ya Resulallah! dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber;

-“Emânet zâyi edildi mi Kıyâmeti bekle!” buyurdu. Bedevî;

-Emânet nasıl zayi’ olur? dedi. Resûlulhah sallellahu aleyhi ve sellem de;

-” İş, ehil olmayana verildi mi Kıyâmeti bekle!”buyurdu

Hayat-ı seniyyelerinde de böyledir. Resulullah efendimiz hicret buyururlarken de kılavuzu Abdullah bin Uraykıt müşrikti. Ama en iyi kılavuzdu. İşini en iyi yapan adamdı. Müslüman’dan seçmedi efendimiz. İşi en iyi yapanını seçti.

-Ölçü, kainatın efendisinden: “emanete riayetsizliği, bir kıyamet habercisi gibi değerlendirip  işleri ehline vermek” Bu iş çok basit bir görevden devlet sorumluluğuna kadar böyle midir?

Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin hal ve evsafıdır. Kur’an-ı Kerîm’i huşû’ ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile, veliler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça, ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar. Biz bu ten kafesinden ancak bu vâsıta ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için bu yoldan yani, tevhîd tarîkından başka çare yoktur. [Hz. Pir Mevlana]

– Can kardeşim sen bir de şu ayetleri ekle hikmete: İsterse kendileri ve yakınları aleyhine olsun, adaleti ayakta tutarlar. [Nisâ:135] Hatta bir kavme olan kinleri adaletten ayrılmalarına yol açmaz. [Maide:8] De ki: Rabbim bana adaletli olmayı emretti. [Araf:29] Buradan yayılan manayı münifi hayatın her alanına yaymak mümkün: ister partiye oy ver, ister memura kadro, ister marketten deterjan al, ister hatuna ayakkabı farketmez; o işi en iyi yapan kimse ona teslim etmeli, zamanı, kadroyu, mangırı, ömr-ü azizi isrâf etmemeli erenlerim.

– Nasibimizce anladık efendim payımıza düşeni: emanetler ehline verilmeli, adam kayırmaktan, torpilden, uzak durulmalı; cemaat ve tarikat mensuplarına dahi, bizdendir diye ehil olmadıkları işler ve emanetler verilmemelidir.

– Bir numune-i imtisalde şanlı tarihimizden olsun, hem de bir ecnebi dilinden, Kanuni devrinin Avusturya elçisi Baron de Busbecq’den dinleyelim:

Vazife ve memuriyetleri, herkese Sultân verir. Bunu yaparken ne zenginliğe ehemmiyet verir ne boş ricâ ve dâvâlara… Yalnız liyâkate bakar, seciye arar, fıtri kâbiliyet ve istidât düşünür. Namussuz, tembel ve âtıl olanlar hiçbir zaman yükselemezler. Türklerin neye teşebbüs ederlerse muvaffak olmalarının, hakim bir ırk haline gelmelerinin ve gün geçtikçe büyümelerinin sırrı ve hikmeti burdadır.

Cenab-ı Hakk ve Hadi-i Mutlak -celle celaluhu- Hazretlerinden umarız ve dileriz ki, önce üzerimizdeki emânetlerden terettüb eden vazîfeleri hakkıyla îfâ ederek müsterih bir kalb ile huzûruna varabilmeyi cümlemize nasîb eylesin! sonra tertemiz şeriat ve apaydınlık tarikatın hükümlerinin yerine getirilmesindeki şevk ve neş’eyi ziyade eyleyip bizleri tevhid ehli kimselerin söz ve halinden istifade ettirsin! Amin ya muîn!

Toplum için tevhid ilkesi; adâlet.
Birey için tevhid ilkesi; itidâldir.
Tevhîd eyle yâ Hû

Mevlana’nın ikbâli

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Müslüman! Ulaştığın her makamdan daha ilerdedir yerin, hedefin…Zaten hayat da yolculuk zevk ve şevkinden başka bir şey değildir. Çok cömert ve eli açıktır İkbal’in amma alevin ihsânı kıvılcımdan ibarettir…

– Gören gözden ırmak gibi kan akıyor. Bu günün ilmi yüzünden din, zâr ve zebundur.
– İlmi eğer tene, maddeye vurursan yılan olur. İlmi kalbe vurursan ancak sana yâr olur.

– Ben şark ve garb ilimlerini tamamlamış bir insanım; hala ruhumda ızdırab vardır
– Ehliyetli olmayan her el seni hasta eder. Bize gel ki seni tedavi edelim

– Batı, Doğu’yu büyüledi. Garp hurisi cennet hurisinden daha sevimli oluyor
– Gümüşün dışı, beyaz, parlak ve yenidir. Lakin o eli ve elbiseyi karartır, siyah yapar.

– Mekteplerin kanı kaynayan gençleri Frenk sihirbazının elinde aciz bir av haline düştü
– Kanadı çıkmamış kuşu uçunca kedi kapar

– İnsan bir padişah kadar yüce ve şevket sahibi mi olmalı? Yoksa köşeye çekilip ibadet eden bir zahid mi?
– Bizim dinimizde mücadele ve azimet vardır. Hazreti İsa dininde ise, dağda bir mağaraya çekilmek…

Müslüman! Yolun yarısındasın mekâna bağlılıktan vazgeç! Mısır’dan ve Hicaz’dan geç. İran’dan Şam’dan vazgeç! Huriden, köşkten vazgeç, şaraptan kadehten de… Batının dilberleri hoştur ama sana tuzaktır vazgeç. Ey İslam eri vuruşun dağları deler, dünyayı sen kurtaracaksın, yükseklerdeki kuşsun, tuzağa düşme dâneden vazgeç! Kılıç gibi ol! yalın hilal biçimli. Kın içinde pısırık durmaktan vazgeç! Seni idare edenlerin imanı vecdsiz; böyle idarecileri at geç, öyle namazdan da vazgeç!

Ne yatarsın eyâ tâlib-i cânan

Ey (özlem duyanlara yakın olan) dost,
Az bir kısmı müstesna geceleyin kâim ol  
[Müzzemmil:2]  

Çağırdı beni uykuda bir hâtif-i esrar,
Dur yatma, ne yatarsın eyâ tâlib-i cânan


Ten tuzaktır ruhumuz av böylece
Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece
Ayrılıp ruhlar kafesten böylece
Kurtulup serbest olurlar her gece

Bilmem kaç gecedir bir alarm kurulu saatimizde, hem uyandırsın diye aşığın “Dursun dilesin vakt-i seher geçmeye pazar…” dediği saatlerde. Bir de isim verdiler fakirini uyanık kılacak sese: “Hor hor uyurken Mısrî’yi basınız, ol vakit asınız!”

Gerçi şu geçip gitmekte olan kudsî nağmeyi can kulağıyla bir dinleseniz, namenin geri kalanı okumaya hacet kalmaz amma belki yükselir diye her bir cümleden ahımız, ahdimiz üzre biz yine düştük yolumuz gözlendiği satırlara…

Anar anar uyku girmez gözlere,
Bakar ağlar dosttan kalan izlere!

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

İşit ey yaman huylu! Uyuyan gafil, gafil olan da mahcubtur…
Ah be dedem bıraksaydın da halk şerrimizden emin olup rahat bir nefes alsaydı! Hani Hazret-i Peygamber(sav) buyurmamış mıydı: “Şu üç kişiden kalem kaldırıldı: (kalem onların aleyhinde bir şey yazmaz) Uyanana kadar uyuyandan, büluğ çağına erene kadar çocuktan, kendine gelene kadar deliden” Ne yapalım iradeyi kullanmaya elimiz ulaşmaz uykuda. Murat ve arzulardan nefs azl edilmiştir uykuda. Dili tutulmuştur, onun için dava ve iddia sahibi değildir, yalan ve gıybetten aciz kaldık uykuda, tüm günahlardan ilgisi kesilmiştir sonra.

Bir de devamı olsa gerek ez-cümle: İbn-i Abbas hazretleri’nden (r.a) dinle: “İblis için günahkarın uyumasından daha zor bir şey yoktur. Günahkar kişi uyuyunca şeytan şöyle der: – Şu adam ne zaman uyanacak da Allah’a asi olacak!” 

Madem öyle uykunun âdabından bahsetseniz…

İmdi derviş için uyumada şart olan şudur: Uyku iyice bastırdığında, uykusunun başında kendini ömrünün sonunda bilir. Günahlardan tövbe eder. Hasımlarını râzı ve hoşnut eder. Güzelce tahâret yapar (mezarda imiş gibi) yüzünü kıbleye döndürerek ve sağ tarafı üzerine yatarak uyumadan gönül diliyle niyaza durur: “Senin adınla ey Rabbim, yanımı yere koydum, yine senin yardımınla kaldırırım. Şimdi mihman olmak vaktidir. Eğer ruhumu alıkoyarsan rahmet et, eğer salıverirsen güzel kulların gibi muhafaze eyle. Ya Rabbi beni en hoşlandığın bir vakitte uyandır. Kusurlarımı örten örtünü üzerimden kaldırma…” Artık dünyâya âit işleri düzelmiştir. İslâm nîmetinden dolayı Allah’a şükreder. (Sâğ sâlim) uyanması hâlinde, günahların semtine uğramıyacağına söz verir.  

Bu bedenin de biz de hakkı yok mu dedem?
Nefs, cevheri topraktır. Madem, insan topraktan yaratılmıştır elbet uykudan tad alır, ondan uzak düşünülemez. Dibe çökmek toprağın sıfatı olduğu için tembellik, gevşeklik, uyuşukluk ve uyku hali de insana tabiat olmuştur. Hâsılı nefsine uykudan hakkını veresin fakat ondan haz almasına engel olasın ey can… Madem ahlak-ı rezileden, hayvan sıfatlardan ulvi sıfatlara, ahlak-ı hamideye sefer üzredir derviş, vakti geldiğinde uykuyu bir yana bırakarak gaflet ve uyuşukluk sıfatlarından kurtulasın, gizli gizli…

Öyle dediniz ya bir türkü geldi aklımıza, gönül dağı namında:

Seher vakti garip bülbül öterken
Kipriklerin oku cana batarken
Cümle alem uykusunda yatarken
Kimseler görmeden gel gizli gizli

Hakikat bir… Sen gözünü uykuya yumduğunda kirpiklerin cana batıyor, ruhun inciniyor demek ki gözü açıp gönlü uyanık kılmak gerek…

Bir de uyurken dahi uyanık olanlar var değil mi?
Şu dünyada baş gözü açık, fakat gönül gözü uykuda nice kişiler vardır. Gönlü uyanık olan kişi, baş gözünü kapasa bile ona yüzlerce basîret gözü açılır. Eğer sen gönül ehli değilsen, uyanık ol, daima uyanık bulun da, Allah’tan gönül iste; bunun için çalış, çabala! Eğer gönlün uyanık ise korkma! Baş gözü ile uyumaya bak, bir hoşça uyu! Artık senin gözünün önünden ne yedi kat kaybolur, ne de altı yön! Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Benim gözlerim uyur, ama gönlüm hiçbir uykuya dalmaz!”  Bekçi uyumuş, yâni baş gözü uykuya dalmış, ama pâdişah, yâni gönül uyanık ya, sen ona bak! Gönül gözü açık olduğu hâlde uyuyanlara canım fedâ olsun! Ey mânâ eri, gönül uyanıklığını anlatsak, binlerce kitaba sığmaz!

“Uyku ölümün kardeşidir” manasına bir hadis-i şerif olsa gerek.
Uykuda gösterilen manaya rüya dersek, “insanlar uykudadır ölünce uyanırlar” fehvasında uykudan uyanıp sırra erenler, bu fâni aleme “rüyâ” demişler.  

Bir varmış bir yokmuş, meğer bir rüyaymış yani…
Vaktiyle Attâr’dan işitmiştik. Ebû Bekir Şiblî (ra), bir gün yolda giderken buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuk görür. Şiblî, bu cevizi onlardan alıp:

“–Biraz sabredin de bu cevizi ikinize paylaştırayım!..” der.

Sonra cevizi kırar, fakat cevizin içi boş çıkar. Tam o sırada:
“–Eğer gerçekten paylaştırıp kısmet dağıtan biriysen, şimdi bunu taksim etsene!” diye bir nidâ gelir. Şiblî mahcub olur ve: “–Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz ve kuru bir «hiç» içinmiş!…” der.

Bak işte uğruna nice kavgaların yaşandığı dünya nîmetleri de, hakîkatte içi boş bir ceviz gibidir. İnsan, fânî hayat uykusundan ecel îkâzıyla uyanınca, onun ne kadar kısa, geçici ve boş olduğunu anlayacaktır. Bu fânî âlemde bir hiç uğruna katlandığı meşakkatler için pişman olacaktır. Kabirde pişman olunacak şeyler için dünyada insanların âdeta birbirlerini yemeleri, ne hazin bir aldanıştır!

Senin aşkın, çorak toprağı gül bahçesi haline getirdi. Dalgan, buluta benzeyen gözü, inciler saçar bir hale koydu. Şerabımızı çoğalt, bize çokça sun! Uykumuzu da tut, bağla, artık bize gelmesin çünkü, uykuya dalan kişinin, gecenin güzelliğinden, feyzinden hiç haberi olur mu? Söz uzadı, mana dağıldı, Can sâkisi kadehimize o şerabtan sunsa da denize dalsak…

Aman dedem mübarek Cuma günü sen ne dersin öyle.

Ey can sakîsi! Kadehi, yıllanmış eski şerab ile doldur da bize sun!… O şerab gönlün yolunu keser, insanı fanî güzellere, görüntüleri yok olan varlıklara gönül vermekten kurtarır, din yoluna düşürür, Hakk’a kılavuzluk eder. O şerab, herkesin bildiği üzüm şerabı da değildir. O şerab kaynağını gönülden alır, gelir ruhla karışır, coşar köpürür. Can şerabı olur. Her şeyde Hakk’ın kudretini gören, Hakk’ın sanatını müşahede eden aşıkın gözü o şerabla mahmurlaşır. Herkesin bildiği üzüm şerabı İsa(as) ümmetinindir. Mansur şerabı da Muhammed(sav) ümmetine mahsustur. Bu şerabın kadehi de ayılması da yoktur. Kadehsiz içilir. Üzüm şerabından mahzenlerde küpler dolusu vardır. Bu şerabtan da küpler olusu var. Var ama bu küpü kırmadıkça, yani bedene ait nefsanî duygulardan geçmedikçe, Mansur şerabını tadamazsın. Üzüm şerabının bir damlası bile seni senden alır, bütün işlerini altına döndürür benim şu altına benzeyen kadehe canım feda olsun… Mansur şerabı üzüm sarabı gibi herkese her zaman sunulmaz. Mansur şerabı ancak ,yatağını, yastığını devşirip kaldıran, gecesini uyku ile öldürmeyen Hakk asıklarına seher vaktinde sunulur. [Hz. Pir Mevlana] 

Sen bir de dua istersin mektubun sonunda ama o işi ehline bırakıp mucibince amel eyleyenin can özüne, aslına ve nesline rahmet okuyalım…

Yâ Rabb! Bir taraftan istirâhat iklîmiyle bedeni, diğer taraftan vuslat ve rahmet iklîmiyle rûhu engin ve müstesnâ bir lâhûtî huzûra kavuşturan geceleri kulluk vecdi içinde geçirebilmeyi nasîb eyle! Bir gece hükmünde olan şu dünyâdan bizleri de Sen’in rızâna ermiş bir âşık-ı sâdık olarak âhıret sabâhına ulaştır ve vuslatının lezzeti ile mütelezziz eyle!

Taze bahardır

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Dedem, havadan sudan can verelim söze; kış yüzünü göstermeye başladı, havalar da iyice soğuyor, kuyruğu titrettik hani…
Kış gelmiş soğuk olmuş neyime erenlerim…Güzellik Mevlanın lütfudur, Nur isminden Nur’un yansımasıdır. “Edep” ise canın gönül aynasıdır..

Şairin; “Gezerken yağmurda, rüzgârda karda
İçimde güneşi yakar giderim” dediği yerlerdesiniz…

“Varsın kovalasın gece gündüzü
Bahar içimdedir düşünmem güzü” makamı yakınlarında bir yerlerde… ama ille de seyran istersen burda ara:

“Bülbül olanın şeş-ciheti bir gülizardır
Aşık olanın her tarafı taze bahardır”

Kuşadalı sultanım:
“Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez
Vârını dildâre teslim eyleyen cân istemez” buyurmuş amma…

Oysa şimdi durağımız “Ircıî âvâzı erdi mürg-i cânın sırrına
Bî karar oldu ânın çün verd-i handan istemez” sırrıncadır, biz hamuş olalım da mânâ, bu sâdra müşteri tâlibin gönlünde bitsin…

Aşk olsun diyelim o zaman sultanım
O da olur elbet amma evvel aşk ehlinin gönlünde yerimiz olsun da gönlümüzde aşka dair bir yer olsun, huu

Şu gelip geçen Cuma hürmetine bize dua buyursanız…
Malum “dua” kelimesi “çağırmak” kökünden gelir. Hem bizzat Allah çağırır kullarını selam yurduna.

وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَىٰ دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Ve Allah, (sizleri) selâm yurduna (Cennete) da’vet eder. Ve dilediğini (hikmetine binâen, kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidâyet eder. [Yunus:25]

Yani, Allah ahiretteki selam yurduna götüren yola çağırır. “selam yurdu” burada Cennet demektir. İçinde herhangi bir kaybın, felaketin, gam ve kederin, acı ve sıkıntının bulunmadığı Cennet Yurdu. Bir ucu cennete varana dek şol davetin sahibinden umarız ve dileriz ki:

En büyük saadet ve selamet senin muhabbetini, habibinin muhabbetini gönüllere nakşetmektir. Ya Rabbi gönlümüze muhabbetini, Habibinin muhabbetini nakşeyle…Zahirlerimizi şeriat nuruyla nurlandır. Dilimizi yalandan, gıybetten kötü söylemekten, gözümüzü hain bakmaktan, kulağımızı senin sevmediğin şeyleri dinlemekten men et.

Biz nefsimizi galebe edemiyoruz, senin yardımını bekliyoruz ya rabbi. Dilimizi zikrinle süsle. Gözlerimize İBRET nimeti ver; ibret ile bakalım; birine bakalım şükredelim, birine bakalım fikredelim. Kulağımızdan gaflet pamuğunu çıkar. Hak kelamını işitelim; Hak kulağı olsun da hak kelamını işitelim. Ya Rab, Hak dudak hakkı söyler. Hak göz hakkı görür. Hak kulak hakkı dinler.

Ya Rabbi, gönlümüzden sevmediğin sıfatları çıkar. Dünya metaını ver fakat ona muhabbet verme de mangır cebimizde çok, kalbimizde yok olsun. Evlad u iyalimizi ver, onlara iffet, ırz, namus, vatan sevgisi ve insanlığa hizmeti öğret ya Rabbi.

Bizi bu mekandan boş çevirme, şu mübarek Hac mevsiminde gönüllerimize Nur-u Muhammedî’yi tulû ettir ya rabbi, Habibini katındaki makamı hürmetine bizleri şâd eyle Ya Rabbi… Bi hürmeti sırrı suretil Fatiha…

Gel ey kardeş

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle İmâm-ı Gazali’de okumuştuk: “Yaşayışındaki ve yaradılışındaki gayesi yalnızca karnını doyurmak olan kimsenin kıymeti kendinden çıkan gibidir” Kimi bu haliyle de olsa hep mutlu hep bahtiyar, kimi hep sıkıntıda hep bir bedbaht… Nedir bu alemin hali bilemedik dedem. Hele sen bir söyle mutluluğun saadetin, şekavetin, bedbahtlığın alameti acep nedir?

Saadetin alameti, mutluluğun işareti: Allah’a itaat etmen, boyun eğmen, Dostun sözünü dinlemen, yolundan gitmen bununla birlikte merdûd olmaktan korkman, yani bu halinin kabul edilmeyişinden çekinmendir. Şekavetin alameti ise, Allah’a isyan etmene, masiyet üzre günah yolunu tutmana rağmen makbul biri olduğunu ummandır, sevildiğini ümid etmendir!

Şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da “nerede?” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı avuntularla kendini oyaladığı gerçek mutluluğun anahtarı kimdedir?

Hep birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın... [Âl-i İmrân, 103]

Bakın Hazreti Hak öğretiyor Zatına nasıl sarılacağımızı, sende yüreğini topla ve yönel O’na:

Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen! [Âl-i İmrân, 8]

Ancak O’nun dost olduğunu hissederek, ancak O’nun yardım edebileceğini, O’nun mutlak kudret ve hüküm sahibi olduğunu, hem fiziki hem kalbi ölümlerde O’nun hayat verip dirilteceğini bilerek, inanarak O’na yönelen, O’na sarılan, O’na tutunan, tutunulması gerekene tutunmuş olur. Biz dahi O güzel Mevla’dan, O güzel Yardımcı’dan, O keremi bol olandan, O rahmeti sonsuz olandan, O Râuf, O Rahîm, O Vedûd, O Gaffar, O Settar, O Tevvâb olandan, bizim savruluşlarımıza bakmadan, kalplerimizi, zihinlerimizi toparlamamıza yardım etmesini, Zatına tutunmamız için gönüllerimize dirayet vermesini dileyelim.

Gel ey aşk, ey gönlümün remzi, mânâsı, gel ey bizim tarlamız, mahsulümüz gel bu balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler. Gel çamurumuzdan yeni bir insan yap. [Hz. Pir Mevlana]

Gel ey kardeş, Hakkı bulayım dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,
Resulün cemalin göreyim dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Niceler gittiler mürşid arayı,
Arayanlar buldu derde devayı,
Bin kez okur isen aktan karayı,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Gel şimdi kardeşler gidelim bile,
Nice aşıkların bağrını dele,
Cebrail delildir, Ahmed’e bile,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Kadılar mollalar cümle geldiler,
Kitapların hep bir yere koydular.
Sen bu ilmi kimden aldın dediler.
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Yunus Emre bunda mânâ var dedi,
Bir kâmil mürşide sen de var şimdi,
Hazret Musa’ya Hızır’a var dedi,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Ey Rabbimiz! Hak dostlarının gönüllerindeki ateş-i aşktan bizlere de bir kıvılcım lutfeyle! Mânevî himmetleriyle perverde olduğumuz Hak dost­larının feyizli îkâz, irşad ve nasihatleriyle bir yol bulmamızı nasîb eyle!

Tevhidin Özü

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle Paulo Coelho’dan bir hikaye okumuştuk. Şöyle ki; Leonardo da Vinci’den kardinaller “İsa’nın Son Gecesi” tablosunu yapmasını isterler. O da kabul eder. Büyük bir zevkle tablonun yapımına başlar ve tabloda, (Juda) Yahuda’yla Hz. İsa’yı temsil edecek insanları arar. Havarileri çizer fakat Yahuda ile İsa’yı çizmek zordur. Hz. İsa için çok güzel bir insanı, İhanetinden dolayı Yahuda için de çok çirkin bir insanı arar. Bir süre sonra bir kilise korosunda ruhânî, güzel bir yüz bulur ve Hz. İsa olarak resmeder. Fakat güzelin çirkini bulması zor ya, Yahuda’yı arar ama bu çok zordur. Bulamaz ve aradan 5 sene geçer. Nihayet kardinallerden tepki alır. Artık eserin bitirilmesini istemektedirler. O gece sarhoş, yüzü büzüşmüş, çirkinleşmiş bir adam bulur. “Tamam” der. “İşte şeytanı, kötüyü en yakın ifade eden yüz bu”. Ayılmadan Yahuda’yı çizer. Fakat resim bitmek üzereyken adam ayılır ve “Ben bu resmi tanıyorum” der. Leonardo Da Vinci çok şaşkın: “Nasıl tanıyorsun? Şimdiye kadar bu resmi kimse görmedi ki” der. “Herhalde konuyu biliyorsun onun için de tanıdığını zannediyorsun” der.“Yok yok tanıyorum” der adam.‘Biliyor musun 5 sene önce beni kilise korosunda bulup İsa diye çizmiştin’.

Detail of Christ with Disciples from The Last Supper by Leonardo da Vinci

Bu hikayeden sonra güzel ve çirkin kimdir bilemedik, Cemal ve celal tecellilerine dair bizleri irşad buyursanız…Gönüllerini uzatıp deryadan damla bekleyenlere bir himmet eyleseniz..
Anla işte erenlerim hakikatte güzel ve çirkin aynıdır. Celal ve cemal, Cenab-ı Allah’ın türlü aynalardan tecellisi gibidir. Belki de iyi ve kötü yok, güzel ve çirkin yok. Bunlar derece veya doz farkıdır, sade bir tarif içindir. Hani lunaparkta aynaların önüne gider dururuz kimisi bizi şişman, kimisi ters yüz, kimisi incecik gösterir. Aslında ortadaki kişi hep aynı kişidir ama akisler aynanın yapısına göre farklılık gösterir. İşte dünya tamamen bunun gibidir. Hakkın çeşitli aynalardan tecellisi gibi…Tabii yaradılış sebebimiz de o muazzam güzelliğin o aynalardaki aksini görme ihtiyacındandır.

Mahlukata böylesi bir bakış bizi tevhidin hakikisine götürse gerek…
Şehadet tevhide gitmek için pek makbul bir yoldur. Taptığımız şey batıldır, puttur. Önemli olan “La ilahe” derken bu putu yok etmektir. Kendimizi, nefsimizi, aşırı isteklerimizi, kendimize tapmamızı yok etmektir. Neden mi? Muhyiddin-i Arabi Hazretleri diyor ki; “İnsan kendi kişiliğinde Rab’lık ve kulluk, her ikisini de öz olarak taşır”

Bu ne demektir dedem?
İnsana bir bakalım erenlerim… İnsanın özünde ne var? Nefis var, ruh var, akıl var, kalp var. İnsan bu dört manadan oluşmuştur. Ruh, Allah’tan emirdir. Mahluk değildir. Halikten zuhur dur. Nefs mahluktur, kuldur. Yani ‘ben’ diyen kısımdır. Toprağın zuhurudur. Gene o da Allah’tan, nefs-i külden gelmiştir ama halkedilmiştir. Toprağın hakimiyetine girmiştir. Şehvetler, kinler, arzular, istekler nefiste toplanmıştır. Şimdi nefis vücutta canlı iken, aklı nefis yönetiyorken, yani kinler, nefretler yönetiyorken, vücudun içinde hayvani can var, deriz. Hayvani canımız hakim, deriz. Ne zaman ki, kalp denen et parçası üzerine Allah’ın nuru akseder ve gönül adını alır. Bu nur, ışık gibi aklın üstüne düşer. Aklın üstüne düşünce akıl nefse derki; ‘bunca yıldır beni, idare ettin ama sen yok olmaya mahkumsun. Sen fanisin halbuki vücut içinde bir de baki kılacak olan ruh var. O daha haklı, sen biraz kendinle mücadele et’ der. O zaman aklın yardımıyla aşırı çirkinliklerinin başını kesmeye başlar. Burada en büyük yardımcısı aşktır. Ne zaman ki nefis hiçliğini, yokluğunu, kulluğunu anlar. O zaman ruh, vücut içinde hakimiyet kurar.

Yunus Emre’nin “Bir can var candan içeru” sözünü bu meyanda mı anlamak lazım?
Hazretim hayvani candan içeride bir ruhani can var, onu hakim kıl demeye getiriyor.

Peki “Nefsini bilen Rabbini bilir” ne demektir?
Bu sözün aslı bir hadisi şerifden alınmadır. Efendimizin fem-i saadetinden zuhur etmiştir. Nefsini bilen, hiçliğini anlayan kişi, ruhunu öğretici makamına sokar. Aslında bütün alışveriş insanın kendi içindedir. Kulluğunu idrak eden “‘Ben acizmişim, meğer bir şey bilmiyormuşum, herkesin benden daha üstün bir vasfı varmış’ ‘diyebilen insan, ruhunun öğreticiliği altına girer ve terbiye olmaya başlar. Her istediğinin gerçekleşmesini beklemek ilahlık iddiasında olmaktır. Her sözünün kabulünü beklemek ise peygamberlik iddiasında olmaktır. Hz.Ali Efendimiz  ”Allah’ımı isteklerimin olmamasıyla bildim” diyor. İşte bu söz, hiçliğini bilenin Rabbini bildiğini anlatan en güzel sözdür.

Böylesi bir Tevhid ehlini hangi hallerinden bilelim?
Tevhid ehli iki türlü sükut ehlidir. Hem ağzıyla susar. Kimse onu dedikodu ettiremez, kimse aleyhte konuşturamaz, kimse iddia sahibi kılamaz. O iddia edemez. Kime iddia yapacaktır, Allah’ına mı iddia edecektir? Kimi çekiştirecektir, Allah’ını mı çekiştirecektir. Bakın tevhid ehli olan evliyaullah’tan Hz. Cîlî buyuruyor ki; Hadis-i şeriflerinde Peygamber efendimiz “Verdiğiniz sadaka insanın eline düşmeden Allah’ın eline düşer” der. O halde her şey Allah’tan tecellidir. Eee peki diyor, bağırıp küfür ettiğin söz kişinin yüzüne çarpmadan Allah’ın manasına ulaşmıyor mu ve sen bundan edep etmiyor musun? Onun için utan ve söyleme. Demek ki, bu ahlâki bakış açısından böyle bir tevhid anlayışı içinde olan insan-ı kamil şeksiz şüphesiz her insana, Allah’la muamele edermiş gibi davranır.  İkinci sükût ise kalbin sükutudur. Bu da gam ve telaştan uzak olup dünya endişe ve takıntılarını bırakmaktır. Hem dilin hem de kalbin sükutu hasıl olursa, o kulun sırrı kendini gösterir ve Cenab-ı Hak o kimseye tecelli eder. Çünkü bu hal, vahdet halidir.

Muhyiddin ibni Arabi’nin sözü şimdi daha iyi anlaşıldı… İnsanın Hazreti insan olabilmesi için “Ruhlar meclisi” nden sonra insana can verilirken “ve nefehtu fiyhi min ruhi” ayetiyle haberdar olduğumuz ilahi nefesi tahakkuk ettirmesi, nefsini ise kul haline getirmesi lazımdır…
Elbette… Kendini terbiye edip kendinden tecelli eden Hakk’ı görmeye başladığı anda. Bunu görmek nasıl mı olur? Kızmayacak, kırılmayacak, alınmayacak, darılmayacak, sinirlenmeyecek, her şey Hakk’tır diyecek, ben Allah’ıma, yaradanıma, varedenime nasıl kızar, sinirlenirim diyecek…

Lakin bu tecelliler mevzuunda iki mühim mesele vardır erenlerim: Tenzih ve teşbih! yanılmayasın! Bu konu çok önemlidir. Tenzih; yani Allah’ın tekliğini, O’nun bölünemeyeceğini, O’nun o ulvi yaratmasının tarife gelmediğini, doğmadığını, doğurmadığını, O’nun her şeyden üstün olduğunu bilmek… işte bu tenzih etmektir. Aynı zamanda O’nun tecellilerinin her yerde göründüğünü bilmek ve O’nun tecellisinden dolayı her şeye hürmet etmek teşbihtir. İnsan bu ikisi arasında olduğu zaman işte kamil insan olur.

Bu tecellilere dair Hz. Pir Mevlana’nın Fihi ma fih’inde okumuştuk: “Sarayda bir rüzgar esse halının ucunu kaldırır, etraftaki çeri çöpü havalandırır, havuzun suyunu dalga dalga hareket ettirir, ağacın yapraklarını hareket ettirir. Bunların her biri değişik hallerdir ama sonuçta hepsi rüzgardan kaynaklanmıştır” diyor.
Evet sonra da Mesnevi’de rüzgarı sivrisinek şikayet eder. Hz. Süleyman’a der ki; “Öyle kötü esiyor ki her seferinde beni titretiyor, öldürecek. Ne olur şuna rica et de biraz şiddetini azaltsın.” Hz. Süleyman da rüzgarı çağırır ve der ki “Niye korkutuyorsun sineği?” Rüzgar da cevap verir “Ben hiç farkında değilim, bana Allah es der eserim, o esnada önümde kim var, ne yapıyor? Bunları hiç fark etmem. Vazifem esmektir, eserim” der. O halde vazifesi esmek olanın karşısında sivrisinek olmamak lazımdır. Kuvvetli olmak gerekir. İşte kuvvet olması demek, şahsiyet kazanmak demektir. Nefsinin esiri olan insan her an yıkılmaya mahkumdur.

Böylesi bir şahsiyet ile terbiye zuhur edince gönülde bahar çiçekleri açsa gerek…
Açmaz mı erenlerim… Hem o insandan öyle güzel kokular zuhur eder ki, kokusu cümle cihana yayılır. O, belki çok güzel olmayabilir ama kokusu dünyayı sarar. Tadı lezzet verir. Tıpkı Mecnun’un “Leyla çok çirkin niye ona bu kadar aşıksın kara kuru bir kız diyenlere, “Siz kadehle meşgulsünüz. Oysa ki ben içindeki şarabın güzelliğinden baş kaldıramıyorum” demesi gibi…

İşte gönlümün bu huzura, dünyanın böylesi huzur ehli insanlara o kadar ihtiyacı var ki…
Tevhid ehli olmak gerek… Bunun olabilmesi için de gönül evinde insanın aşırılıklarını, putlarını, tutkularını yok etmesi gerek… İşte bu hal insan-ı kamilin yardımıyla yapılır. Kâmil İnsan Allah’ın manası olan nurunu gönlümüz içine aksettirir, o nur, kalp denen et parçasını gönül haline geçirir ve o gönül nurlanınca aklı harekete getirir ve hiçliğini idrak eden nefse itibar kalkar, var ruha itibar artar. Ruh aşikâr olunca vücudu terbiye etmeye başlar. İşte bu terbiye ediş insan gönlü içinde ilkbaharı uyandırır ve o zaman da huzurlu insanlar zuhur eder.

Ne diyelim böylesi hazreti insana tabi olana, izinden ve isrinden ayrılmayana aşk olsun, huu