Dervişin vakitle imtihanı

“Arifler, tasavvuf zamanın ilmini bilmektir” derler buyuran Prof. Dr. Mahmud Erol KILIÇ hocamızdan sufi fikriyatındaki çok katmanlı zaman algısını; İbnü’l Vakt (Zamanın evladı) ve Ebu’l vakt (Zamanın babası/sahibi) mertebelerinin açılımını, “dem be demdir,dem bu dem” sözünün sırrını  dinledik…

Vaktiyle ay merkezli takvim kullanan, ibadet vakitlerine ve dolayısıyla güneşin doğuşu, yükselişi, batışı esasına göre, yani doğanın kendi düzenine göre yaşayan Doğu, Batı’nın getirdiği modernite ile birlikte planlanmış saat ayarlarına geçmiştir…  Elbette raydan çıkan zaman alıgımızın tek müsebbibi modernite değil! Zihnimizi ve bedenimi devamlı meşgul eden teknoloji ve sosyal medya iletişim araçları var bir de… Elimizdeki akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlarla ya oyun oynuyor, mesaj çekiyor, bir şeyler paylaşıyor, yazı okuyor ya da sürekli birileriyle konuşuyoruz. Bir nevi zihnimizi, kendimizden kilometrelerce öteye atıyoruz. Adeta çocuğunu uzun bir seyahat esnasında meşgul etmeye çalışan bir ebeveyn gibi zihnimizi mümkün olduğunca kendimizden, tehlikeli düşünce ve duygularımızdan uzak tutmaya, oyalamaya çalışıyoruz. Çünkü kendimizle kaldığımız an, düşünmeye, sorgulamaya ve hissetmeye başlarız. Sahi gündelik koşuşturmacalar içerisinde bu tür faaliyetlere zaman var mı?

bektasi_dede

Tasavvuf ilminin zamana bakış açısı nedir hocam?
Tasavvuf ilminin zaman kavramına bakışı ontolojik yani varoluşsal bir bakış açısıdır. Allah kendini tanımlarken zamansal terimler de kullanmıştır. Ayrıca bazı zamana dair kavramlar üzerine yemin ettiğine göre zamanın da kaynağı, kökeni ‘O’ olmaktadır. Allah’ın “Asr’a yemin olsun, Duha’ya (kuşluk vakti) yemin olsun, gündüze, geceye yemin olsun” v.b. gibi zamanî mefhumlar üzerine kasem etmesi çok manidardır. Yani zaman kavramı Kutsal’a aittir. Ayrıca “Âna, dehre, zamana sövmeyin” diye bir hadis-i şerif vardır: “Çünkü o Allah’tır” der.

Yaratılmış her şeyin vücuda gelmeden evvel ‘hilkat öncesi’ (primordial) dediğimiz bir ilk hali vardır. “Her şey O’ndan çıkmıştır ve her şey O’na geri dönecektir” ayetinde de olduğu gibi her şeyin başlangıcı ‘el-Evvel’ ve her şeyin sonu ‘el-Âhir’ O’dur. Allah’ın kendini tanımlarken “ilk ve son, iç ve dış benim” demesi ister istemez zaman kavramını sorgulamayı getiriyor.

“Bir şeyin başı bensem sonu da bensem ortası (dünya?) nedir?” diye bir soru bence en temel varoluşsal soru olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuya dair vahdet-i vücud ehli ariflerin getirdiği modelleme epeyce bir izah getiriyor.

Zaman “yaratılmışlardandır” diyebilir miyiz o vakit?
“Allah’ta n başka her şey mahluktur” buyururdu merhum Seyda Muhammed Emin Er hocamız. Klasik filozoflar zaman ve hareketi beraber değerlendirirler. Zamanın olabilmesi için her şeyden evvel bir yerden bir yere doğru bir hareketin olması lazımdır. O hareket bir noktadan diğer bir noktaya doğru olan ‘teveccüh’tür yani süreyi ölçme birimidir zaman. Bir hareket yoksa, bir sükûn hali varsa orada zamansızlık vardır. Zaman yoktur. Onun için hakikat erbabı; zaman içerisinde zamansızlığı yakalayabilen kimselerdir.

Tek bir andan ibaret midir zaman sufi anlayışta?
“İlim bir noktadır, bu noktayı cahiller çoğalttı” diyor Hz. Ali (kv)… İlmin aslının ‘bir’ olduğunu, tek bir nokta olduğunu bilene arif denir zaten. Çokluğun, çoğaltmanın, aslında bir tür kaynaktan uzaklaşma olduğunu bilmeyene cahil denir. Âlim, her şeyin, kesretin; çokluğun, toplandığında tek bir şeyden çıkmış olduğunu görene denir. İrtibat kurabilene âlim denir. İrtibatları bir türlü kuramayana da cahil denir. Nasıl ilim bir nokta iken açılımı söz konusuyla aynı modeli zaman kavramına tatbik ettiğimiz zaman ariflerin yaklaşımı ile izafiyet teorisi ve son zamanların Kuantum zaman anlayışı arasında paralellikler olduğunu görürüz. O da nedir; her şey bir andan ibarettir. Bir nokta misali zaman da bir andır. Tıpkı maddenin izafi olması gibi zaman da izafidir. Baktığınız ya da durduğunuz yere göre değişebildiğini görürüz.

‘Zaman burada yavaş akıyor’ deriz bazı yerler için mesela…
Şimdi ‘yavaşlatılmış zaman’, ‘yavaşlatılmış şehir’ (cittaslow) diye bir akım var. Çünkü modern hayatın en büyük hatası teknolojinin ilerlemesiyle birlikte zamanın hızlandırılması oldu. Peygamber efendimiz de bu durumu ‘zamanın sonu’ işaretlerinden görüyor. “Kıyamete yakın zaman hızlanacak” diyor. Belki de zaman durduğu yerde duruyor ama insanın zaman algısı hızlanıyor…

Zaman algısı ve zamanı kullanma şekli hızlandığı zaman, bunu hızlandırdığınız zaman kalite düşecek demektir. Bir şey hızlanırsa kalite düşmeye başlar ve kıyamet kalitesizler üzerinde kopacaktır zaten. Yani ‘kalite’nin bitip ‘kantite’ (miktar)nin öne çıkması üzerine kopacaktır. Bir yerde ‘kalite’ varsa kıyamet orada kopmaz. Süreç şöyle işleyecek: Haz ve hızın ön plana çıktığı, hızlandırılmış bir yapı içerisinde insan bocalamaya, afallamaya başlayacak. Yetişemez hale gelecek. Ve sathileşecek, kalitesizleşecek. Derinleşme sükûnla olur. Herhangi bir konuda derinleşebilmek için sükûnete, sakinliğe ihtiyaç vardır. Pasiflik anlamında değil bu. Dinamik bir pasiflik aslında…

Hz. Ali örneğinden, ‘ilmin bir nokta oluşundan’ devam edelim isterseniz. ‘An’ da bir nokta mı aslında?
Nasıl ilim aslında bir noktaysa, süre kavramının da en küçük birimi bugünkü modern ilmin mikro salise dediği kavramdır. Ona tasavvufta ‘an’ denilmektedir. ‘An’ ile ‘dem’ arasında bir irtibat vardır. Onun için ‘dem bu demdir dem bu dem’ der sufiler. An bu andır. Başka an yoktur. Anın açılımı saliseyi doğurur, o saniyeyi doğurur, saniyenin yavaşlatılmış hâli dakikayı meydana getirir. Buradan saat ortaya çıkar. Saat daha sonra güne döner. Maddenin aslı ışıktır. Madde denilen şey aslında enerjidir. Madde yavaşlatılmış enerjidir. Yani maddeyi hızlandırırsanız enerji açığa çıkar. Peki, enerjinin aslı nedir? Enerji ışığın yavaşlatılmış halidir. Enerjiyi hızlandırırsanız ortaya ışık çıkar, nur çıkar. O zaman maddenin aslı nurdur, ışıktır.

Zaman anın açılımı mıdır yani?
Aynı şekilde zamanın da bu şekilde hızlandırılmasıyla gün, haftalar, aylar mevsimler, yıl ve asır dediğimiz 100 yıl, sonra devreler çıkar. Bunların hepsi bir anın (momentum) açılımından ibarettir. An yayılmaktadır. Kuantum zaman bilimi üzerine çalışanlar bunu balon üzerinde bir nokta olarak tarif ederler. Balon sönük haldeyken küçük bir mürekkepli kalemle üzerine bir nokta koyarsanız, şişirmeye başladığınız zaman o nokta da irileşir. Ne kadar üflerseniz o nokta o kadar irileşir. Küçücük bir noktayken büyük bir daire haline gelir. ‘Zamanın yayılması kavramı’ böyle ele alınıyor.

Onun için “Allah evveli de bilir ahiri de bilir, geçmişi de bilir geleceği de bilir” derken aslında zamansızlık anlatılıyor. Çünkü zamanın sahibi O’dur. Zaman yaratılmış bir olaydır. Zaman-üstünlüğü elde edenler geleceği de bilebilirler. Geleceği bilmeleri başkalarının gözünde bir keramet, bir mucize olarak görülür. Bundan iki saat sonrasını görüyor olmak onlar için basit bir şeydir. Ama bilmeyenler için ise büyük bir olaydır.

yavas_tesbih

Tam bu noktada, sufilerin arayışının bir anlamda da fiziki zaman kurallarını kırmaktan geçtiğini söyleyebilir miyiz?
Zaman ontolojisinden hareketle bir sufi, gayesini kaynağına doğru yönlendirirken, kaynağını ararken aslında bu ötekine doğru bir yöneliş değildir. Sufinin “ben Allah’ı arıyorum” demesi, “ben kendimi arıyorum” demesi ile özdeş bir cümledir. Yani Allah diye bir öteki yoktur sufide. Biraz belki narsistik bir yaklaşım ama kendini arıyor aslında. Aslında kendine âşık o. Aynada gördüğü kendisi aslında. Onunki kendi kendine doğru bir çekim, yukarıya doğru. Bunu bir uzaklık ve yakınlık kavramıyla anlayabiliriz.

 Yıllar önce Budist olmuş, Amerikalı Müslüman bir dostum bana Müslüman olmadan evvel Budizm’in çok zor bir meditasyonunu yaptığını, geçtiğini söylerdi. “Slow motion meditation” diye bir meditasyon. ‘Yaklaşık 10 gün yapıyorsunuz, yaparken çıldırırsınız’ demişti. 10 gün boyunca bütün hareketlerinizi yavaş çekim yapıyorsu nuz. Önünüzdeki bardaktan çayı içmeye niyetlendiğinizde elinizi bardağa götürmek üç dakika sürüyor örneğin. Amaç anları yakalayabilmek. İslam tasavvuf ekollerinde, özellikle tarik-i Nakşibendiyye’de ‘Nazar Ber-Kadem’, ‘Vukuf-u Kalbî’ gibi bazı pratikler vardır bu çalışmaya benzeyen.

Sufi dediğimiz arayıştaki kişi madde içerisine inmiş bir ruh, maddeli bir beden kullandığı için bu’udiyette yani uzaklaşmış bir bedende kurbiyet (yakınlık) elde etmek istiyor. Uzak düşmüş, sürgünde, gurbette; aslıyla yakınlık kurmak istiyor.

Hz. Mevlana’nın(ks) “Her kim aslından uzak düşse arar, asl’a dönmek için uygun bir gün arar” buyurduğu yerdir burası… İşte o aslın cazibesi tesiriyle ve nefes alıp vermek suretiyle dünyadaki mahbusiyet müddetleri biter, zindan günleri sona erer de nihayet her biri aslı ve menşei olan aleme gider.

Bu ister istemez beraberinde aradaki sürenin, boyutların ve mekânın kaldırılması kavramını iktiza ediyor. Ebu Süleyman Daranî “Tasavvuf nedir” sorusuna “Zamanın ilmini bilmektir” cevabını vermiş. Ne demek istediği ise uzun şerhe muhtaçtır. Zamanın ilmi… Buradan sosyolojik ve modern bir kavram çıkmıyor. Modern zamanların ilmini bilmek anlamına gelmiyor.

“Zaman ilmini” değil, zamanın ilmini bilmek… Önemli bir detay bu…
Sufi yaşadığı zamanın idrakine varmalı, onun haliyle hâllenmeli. Bunu yaparken önce İbnü’l-Vakt olarak hareket ediyor. İbnü’l-Vakt yani Türkçesiyle ‘vaktin çocuğu’… Dönüşümler, değişimler içerisinde, hâlâ sükûna erememiş. Hâlden hâle geçiyor. Hâlden hâle düşüyor. Kafka tabiriyle dönüşümlerde hâlâ. Dönüşüyor. Ama bu dönüşüm sufide iyiye doğru bir dönüşüm, Hz. Mevlana’da gördüğümüzü hamdım, piştim yandım boyunda bir tür pişme süreci…

Hatta bazılarına göre işin lezzeti de bu pişmede. Niyazi Mısri (ks) gibi bir sufi çıkıp diyor ki;

İbnü’l-Vaktem ben Ebü’l- Vakt olmazem
Abd-i mahzım ben, tasarruf bilmezem
Ân-ı dâim’dir hakîkat güneşi
Ânıyım ben gitmezem, gelmezem

Yani, “Ben vaktin çocuğuyum, vaktin sahibi değilim, mutlak bir kulum, mutlak bir kulluk içerisindeyim. Kamillerin tasarruf dediği kudret bende yok.”

İbn-ül vakt olan kimse, geçmiş zaman ve gelecek zamana bakmaz, yani geçmişte ne olmuş ve gelecekte ne olacak, bunlara bakmaz, belki o şimdiki halin zuhûrâtna bakar ve şimdiki zamânın haline göre hareket eder. Ebul-vakt ise, her olan zamana bakar, yani geçmişte ne olmuş, halde ne var, gelecekte ne olacak, onların hepsini dikkate alır ve bilir. Bunun makâmı diğerinden daha yüksektir. İbn-il vakt abd-i mahzdır (saf ve halis kul). Ebul-vakt tasarruf edendir, yani kevni kerâmet (hârikülâde şeyler) gösterir. Hâlbuki İbn-il-vakt olan böyle şeyden hoşlanmaz. Esasında Ehlullâh ve enbiya kerâmet göstermeğe ve mu’cize izhârına rağbet etmezler. Çünkü mu’cize ve kerâmet Allah Teâlâ’nın işidir. Hâlbuki halk ana inâd edecek ve îman etmedikleri takdirde fiilullâha îman etmedikleri cihetle kendilerine ilâhî gazab nâzil olacaktır. Bunun için Nebîler mu’cize göstermekten çekinirlerdi. Zirâ ümmetleri gösterdikleri mu’cizeye inanmadıkları zaman cezânın da geleceğini bilirler, çekinirlerdi. Esasen Nebîler şefkatla muttasıf olduklarından ümmetlerine mu’cize izhârı kendilerine gayet ağır gelirdi.

An dediğimiz şudur ki,  bölünmez zaman demektir.  Zaman ise senelere, seneler aylara,  aylar haftalara,  haftalar günlere,  günler yirmidört saate,  saat dakikalara,  dakikalar sâniyelere vesâire bölünerek devam eder.  Hâlbuki “Hakikat güneşi” ân-ı dâimdir,  hiç bölünmez. Çünkü Hakkın her anda bir tecellîsi olur,  bir anda iki tecellî veyahut iki anda bir tecellîsi olmaz. Eğer bir anda iki tecellî (görünme,  gayb âleminden bazı hususların görünmesi) olsa hâsıl-ı tahsil (yani tecellînin meydana gelişinin bilinmesi gerekir) lâzım gelir,  yok eğer iki anda bir tecellî olsa abes (beyhude şey) olur.  Kısacası hâsıl-ı tahsil ve abesten Cenâb-ı Hak münezzehtir.  Allah Teâlâ her anda bir tecellîde bulunur.  Mevcûdat (cümle yaratıklar) her an yok olur,  yine vücûda gelir.  Velâkin bu yok olup var olmayı Ehlullâhtan başkası görmez.  Bu şunun gibidir: Meselâ bir çeşmeden gayet hızlı olarak su akıyor ve hızından su durur gibi,  sanki hiç akmıyormuş gibi,  görünür, hâlbuki gelen bu su bir daha geri döner mi? Dönmez,  dâima yenisi gelip akmaktadır,  giden su geriye gelmez.  İşte bu da anın gibidir.

Büyük sufi Niyazi Mısri’nin aslında burada ‘yok’ demesinde büyük ve ariflerin anlayabileceği, derin bir tevazu var. Kendisi bunu tercih ediyor. Diğer makam zaten çok büyük sorumluluk istiyor.

‘İbnü’l Vakt’ ehlinin yaşadığı hâlden hâle geçiş, biz sıradan insanların günlük hayat içinde düşüş kalkışı değil tabii ki…
İbnü’l-Vakt hâlâ sükûna, makama ermemiş hâl sahiplerinin hâli, ‘yol’da olmanın, dönüşümlerde olmanın hâli. Sıradan; sufi olmayanın, yolda olmayanın dönüşümleriyle karıştırmamak lazım. Kâinatta her şey dönüşüm içerisinde fakat dönüşümünü adeta askeri disipline tabi tutana sufi denir. Ama bu kaotik yapıda, neyin nerden geldiği belli olmayan bir dönüşümse; kişinin önce o anarşik yapıdan kurtulması ve inkılaplarını bir sisteme tabii kılması gerekiyor. İbnü’l-Vakt dönüşüyor, dönüşüm bitmedi ama dikeyleşti. Yani afaktan enfüse geçti. Sufinin arayışı önce yeryüzünde İbnü’l-Vakt olarak başlar… İnkılab ve kalb aynı kökten gelirler. Kalb dönüşümler yeridir. Film karelerinde canlı hareket ediyor gibi gördüğümüz durumu yavaşlattığımızda aslında hepsinin bir kare olduğunu idrak ediyoruz. Hz. Mevlana bu durumla ilgili, ‘bayrağın üstündeki aslan’ benzetmesi yapıyor. “Sen aslanım diyorsun ama sen aslında bayrağın üstündeki aslansın” diyor. Bayrağın üzerine yapıştırılan aslan resmi var ya, o rüzgâr estikçe hareket eden bir aslan diyor…

Ey bizim canımıza can olan! Biz kim oluyoruz ki seninle ortada olalım, görünelim! Biz yokuz. Varlıklarımız, fani suretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin. Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman zaman hareketleri, hamleleri rüzgardandır. Hareketimiz de, varlığımız da senin vergindir. Varlığımız umumiyetle senin icadındır. Yoksa varlık lezzetini gösterdin. Yok olanı kendine aşık eylemiştin! O İn’am ve ihsanın lezzetini… mezeyi, şarabı ve kadehi esirgeme! Esirgersen kim arayıp tarayabilir? Nakış nakkaşla nasıl mücadele eder? Kudret huzurunda bütün âlem mahlûkları, iğne önünde gergef gibi acizdir. [Hz. Mevlana]

Yani sufi önce bildiğimiz fiziki süreye tabi. Ama onu kırmaya, üstüne çıkmaya çalışıyor…
Evet, henüz siz süreye hâkim değilsiniz, süre sizi belirliyor. Onun için sufi halden hale inkılab ediyor. Ve yolculuğuna devam ediyor. Ama ne zaman ki o ‘momentum’u dolduruyorsunuz, elinize bir kalemi hızlı hızlı hareket ettirdiğiniz zaman sabitlenmesi gibi… İşte seyr-u sülukunda bir yerden sonra kişi artık makam sahibi olur. Makam sahibi olduğunda, zamandan, hâlden hâle geçmelerden kurtulmuş, Ebu’l-Vakt’lik (zamanın babası/sahibi) boyutuna geçmiştir. Zamanın ilmine vakıf olmuş ve zamansızlığı yakalamıştır. Ebu’l-Vakt olmak Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanmaktır. Çünkü zamansızlık sadece Allah’a aittir. Bu makam doğmaktan, doğurulmaktan kurtulmuşların makamıdır, an yakalanmıştır. Onun öncesini ve sonrasını görmektedir. Tayy-i zaman ve tayy-i mekân edebilmektedir. Zaman ve mekânlar arasında gezinebilmekte, yolculuk yapabilmektedir. Bir andır onlar için zaman. Ona ‘an-ı daim’ denir. Yani hep o anda olmak… O makamı yakalamış kişi artık kesretten de vahdede erdiği için, o sayısallık ve çokluktan birliğe inmiştir. Mesela İbnü’l-Vakt çok fazla zikrederken, Ebul-Vakt bir kere “Allah” der. İbnü’l-Vakt çok fazla ibadet ederken, Ebu’l Vakt belki bir kere secde eder… Sayısal olarak birdir ama ‘kalite’ olarak diğerinden üstündür.

Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında
Bir garip rüya rengiyle uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile benim kadar hafif değil

Tasavvufta makam erleri, zaman ve mekan boyutlarını aşabiliyorsa, geçmiş, gelecek ve şimdi aynı anda yaşanıyor olabilir mi? Şairin dediği gibi ‘yekpare geniş’ bir an mı zaman?
Allah “Evvel ve ahir benim” diyorsa bu böyledir. Geçmiş zamanlarda kuyruğunu yakalamış yılan(uroborus) sembolüyle anlatılırdı zamanın tek bir an olduğu. Çünkü sonsuz döngü içinde o an çıkışın, başlangıcın ve sonun aynı noktada olduğu yerdir. Allah bir tür çemberi tamamlamış oluyor. Zamanın ilmi de budur aslında.

Pek değerli mesainize kıydık affola…
Bizler de müstefid olduk, Mevlam okuyanlarda tesirini halkeylesin vesselam…

Emin Dedemizin Duası

Cömertliğin, vermeye aşık olmasaydı can ne diye aşık olacaktı duaya… [Hz. Pir-i Destgir-i Münîr]

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

İnanmadığını söyleyen insanların bile çaresiz kaldıklarında duâya sarıldıklarına, içi boşaltılmış olsa da duâ kelimesinin lisânımızda önemli bir yer tuttuğuna, herkesin birbirine sık sık “Bana duâ et!” dediğine şâhid oluyoruz. Duâ etme isteği fıtrî midir?
İnanmayan insan yoktur. İnsanlar muhakkak bir şeylere inanıyorlar. İnanmıyorum dedikleri şeyler de aslında bir inançtır. Dînin kendisine imân diye teklif ettiği şeylere inanmıyor ama dinsizliğin birtakım formüllerine yahut da sloganlarına inanıyor. Zaten bu sloganlara inanmasa dîndâr olur. Meselâ; “Tanrı yoktur.” diyor. Olmayan şeyin ismi olur mu? Yani evvelâ varlığını kabul ediyor sonra reddediyor. Sen Tanrıya inanmamak konusunda tercih yapıyorsun, öteki de varlığına ve birliğine inanma kanaati taşıyor ve O’na inanıyor. Bu bakımdan bütün inançlardan, her türlü inançtan soyutlanmış nötr bir insan yoktur. Demek ki dinsizlik de imânsızlık da bir dîn gibidir. “İnanmıyorum.” diyen insana siz “Allah sizi kahretsin!” dediğinizde canı sıkılır. Bu bir bedduâdır. “Allah sana bütün iyilikleri ihsan eylesin, ne murâdın varsa versin.” gibi iltifatlarla, duâlarla dolu birtakım sözler söylediğiniz zaman o inanmayan kişi bundan memnun olur.

kazasker_dua

Safer Efendi (kuddise sırruhu’l-âlî) hazretlerinden naklen: Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Rızâeddîn Yaşar Efendiyyü’l-Cerrâhî’yi Üsküdar’da vükelâdan bir zâtın konağına mevlid cemiyetine dâvet edilmiştir. Kalabalık ve seçkin bir cemâat huzûrunda okunan mevlîd-i şerîften sonra hane sâhibi bir ufak çocuk getirerek “Efendi hazretleri çocuğumuz hasta, lütfen okur musunuz?” diye ricâ eder. Hâzırûnun içinde bulunan devrin Sıhhiye Nâzırı Hekim Paşa çocuk okunduktan sonra “Efendi hazretleri, efendi hazretleri! Bu gibi hastalıklar için zamanımızda tabâbet bir çok ilaçlar yapmıştır. Siz mürşitler bu zavallı milleti irşâd edeceğinize hâlâ okumakla hastalığı geçireceğinizi zannediyorsunuz” diye hakârette bulunur. Efendi hazretleri pür-celâl, Sıhhiye Nâzırı Paşa’ya dönerek “Bre hayvan herif, kalıbına bakılırsa adama benziyorsun, sen ne eşekmişsin” deyince, Sıhhiye Nâzırı Paşa’nın beti benzi uçar. Asabı bozularak titremeye başlar. Şeyh Efendi hazretleri “oğlum size ilacımı içirttim, bakınız bir kötü sözümle nasıl hasta oldunuz, kötü sözlerimin sizi hasta ettiği gibi kâinâtta en güzel söz Allah kelâmıdır, o güzel kelâm de o çocuğu elbette tesir edecektir” buyururlar. Paşa yerinden kalkarak şeyh efendinin elini dizini öper, özür diler ve “siz beni irşâd ettiniz, teşekkür ederim” der.

İnsan zayıf bir canlıdır. En kuvvetli, en sıhhatli zamanında bile bütün ihtiyaçlarım tek başına kendisi yapabilecek durumda değildir. Dolayısıyla ictimâî bir varlıktır, yani sosyal bir canlıdır. İnsanın dört beş sene süren bir çocukluk dönemi vardır. Sonra ikinci bir çocukluk dönemi ve öğrenim çağı, delikanlılık, orta yaş ve ihtiyarlık… Seksen yaşında felçli bir insan düşünün. Bu insanın Allah’tan başka sığınacağı, güç kuvvet kazanacağı hiçbir şey yoktur. Annesini, babasını, ablasını, bacısını tüm akrabalarım kaybetmiş, tek başına kalmış felçli hastalar vardır. Bunlar tek başlarına suyunu bile içemezler. Böyle bir canlının Yaradana ihtiyacı, duâya ihtiyacı vardır.

İnsan hem doğduğunda hem de ihtiyarladığında daha âciz ve yardıma muhtaç. Duâ ederken Yaradan karşısındaki konumumuz biraz da böyle mi olmalı?
Bu hususta büyükler şöyle diyorlar: Eğer Allah’a duâ edecekseniz duâyı fakr-ı mutlak ve acz-i mutlak halinde yapın. Fakr-ı mutlak, Allah’a olan ihtiyacımızın sonsuzluğudur. Acz-i mutlak, bizim gücümüzün yokluğudur. “Ya Rabbi! Benim kul olarak Sana hakkıyla ibâdet edecek gücüm yoktur. Ben bir hiçim.” Burada Yaradan’a karşı yaratılanın durumu söz konusudur. Eğer duâ bizim Yaradan’a olan borcumuz ise biz O’ndan isteyeceğiz. Varlığımız O’na bağlı olduğuna göre ihtiyaçlarımızın sağlanması da O’na bağlıdır. Tabiî O ekmeğimizi, sütümüzü elimize verecek değildir. Allah sebepler halkeder. Dünyaya gelmemiz için anne baba sebeptir. Başkalarının bize yardımı bir sebeptir. Allah başkalarının kalbine şefkât, merhamet düşürür, iyilik duygusunu düşürür; o iyilik duygusuyla kişi ihtiyaç sahiplerine Allah’ın lûtfu sayesinde yardım eder.

Vaktiyle Tesbihçi Asım Baba’dan dinlemiştik: “Hz. Numan Hacı Bayram-ı Veli Sultan(ks) türbesi etrafını mekan tutan muczuplardan Ali Baba, kapının kenarına oturmuş, önünde cebinden çıkardığı mendili bir tarafta, kendisi mendile sırtını dönmüş elini kaldırmış niyaz halinde, biraz yaklaştık “Ver de ki, versin, ver de ki versin…” makamında nimetin sahibine yalvarıyor…”

“Min külli şeyin sebebâ.” “Ya Rabbi! Bizim doğru yolda olmamız, ihtiyaçlarımızın karşılanması için bize hayırlı sebepler ihsan eyle.” diye duâ ederiz. “Yâ Müsebbibe’l-esbâb, ey sebepleri yaratan, ilk sebep! Bize hayırlı, uğurlu sebeplerle ihtiyaçlarımızı karşılamayı ihsan eyle!” deriz. “Yâ Mukallibe’l-kulûb, ey kalplere hükmeden Allah! Bizim kalbimizi imânda sabit kıl ve birbirimize olan muhabbetimizi, sevgimizi artır ki birbirimize yardım edebilelim.” Sevenler birbirlerine yardım edebilirler. Sevginin olmadığı yerde her şey birbirine düşmandır. “İnnemâ’l-mü’minûne ihvatün” âyeti boşuna gönderilmiş değildir. “Ey mü’minler! Siz birbirinizin kardeşisiniz. Kardeşlerin birbirini sevdiği gibi birbirinizi sevmeniz lâzımdır.” deniyor. Allah da bütün sevgilerin başına koyulmalıdır. Çünkü yaratan, yaşatan; besleyen, büyüten O’dur.

Amipten, karıncadan, file kadar hepsi Allah’ın yarattığı rızıkla besleniyorlar. Biz de koyunu, keçiyi keserek onlardan besleniyor, protein alıyoruz yahut ağaçların verdiği meyveler, ekinlerin verdiği tohumlar… Hepsi Allah’ın verdiği nimetlerdir. Bakıldığında biz Allah’ın lûtfu ve keremiyle yaşıyoruz. Her nimet şükrü gerektirir. “Aldığımız her nefeste iki tane şükür borcumuz vardır.” diyor Sadî. Onun için kâinâta, her şey bizimdir, her şey bize yardım etmelidir diye bakmamak gerekiyor.

minfadli_ozcay

Hz. Süleymân’a verilene bakılmalıdır. Bütün dünya nimetleri emrine âmâde kılınmıştır. Hatta rüzgâr bile. Bütün bunlara rağmen “Hazâ min fadlı Rabbî” demiştir. “Ya Rabbi! Bütün bu verilen nimet, devlet, servet, sultanlık, peygamberlik her şey Senin fazladan ihsanındır, keremindir.” “Ey Allah’ım! Ben de senin ihsanının, lûtfunun eseriyim. Beni ayakta tutan her şey de Senin verdiğin nimetlerdir.” Bunlar için şükretmek gerek. İslâm’ı kısa yoldan yahut da dindarlığı kısa yoldan tarif edecek olursak üç şey söylenir.

1-Fikir (geniş düşünce, tefekkür), 2-Zikir (Allah’ı zikretmek), 3-Şükür.

Şükürle tamam olur. Bütün dünyanın nimeti emrine verilse dahi Allah’a göre senin durumun sıfırdır. İster üç olsun ister milyarlar, trilyonlar, sayıyı sonsuza böldüğünüz zaman sonuç sıfır çıkar. Allah sonsuzdur. Biz mahdûd bir dünyada yaşıyoruz. Yani bizim her şeyimiz sınırlıdır. Gücümüz, ömrümüz, bilgimiz… Kaç kap kuru fasülye yiyebilirsin? Bir porsiyon yiyebilirsin, çok açsan bir porsiyon daha isteyebilirsin. Çok güzelmiş dersin üç porsiyon yiyebilirsin. Otuz porsiyon yiyemezsin. O fasulye senin midenden daha fazladır.

Her şeyimiz sınırlıdır. Midemiz, beynimiz, aklımız, ilmimiz, tecrübelerimiz, hayatımız, ömrümüz… Halbuki Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bütün imkânlar esmâıyla, gücüyle, ilmiyle, rahmetiyle, merhametiyle… Yani her yönüyle sonsuz bir kuvvet, kudretle karşı karşıyasın. O zaman sadece biz değil, bütün dünyayı, kâinâtı koysan O’na göre durumu sıfırdır. Öyleyse Hz. Ali (r.a.)’nin dediği doğrudur. Efendimiz (s.a.s.); “Hiçbir şey yokken Allah vardı, her şeyi Allah yarattı.” buyurdu. Efendimiz (s.a.s.) bunu buyurduğunda Hz. Ali (r.a.) o mecliste yoktu. “Ya Ali! Efendimiz bugün böyle buyurdu.” dediler. Hz. Ali (r.a.) de “El-ân kemâ kân – Şimdi de öyle.” dedi, öyleyse insan aczini, değerinin sıfır olduğunu bilmelidir. Eğer Allah’a duâ edeceksek karşısına geçtiğimiz anda biz sıfırız. İşte Buda’nın anlatmak istediği ‘nirvana’ budur. Yaradan karşısında kulun kendisinin sıfır olduğunu bilmesine acz-i mutlak, fakr-i mutlak diyoruz. Burası nasıl duâ edeceğimize aittir. Allah’tan istediğimiz zaman diyor ki; “Fakr-ı mutlak elbisesine bürünüp de Allah’ın karşısına geçin.” Çünkü Cenâb-ı Allah zenginlere zekâtı emrederken; ‘İnnemâ’s-sadâkatü lilfukarâi ve’l-mesâkinı diyor. (Tevbe:60) Fakirleri zekât verilecek sekiz sınıfın en başına alın, diyor. Sen de fakir olarak Allah’ın karşısına çıkarsan Allah’ın mânevi nimetlerinden, lûtfundan istifade etme hakkını elde edersin ve birinci sıraya geçersin.

Fakr-ı mutlak yüreğinde olacak ve “Ya Rabbi! Sana karşı sıfırım, hiçim! Hiç olarak huzuruna geldim, fakirim. Ben senden lütuf, merhamet, afv istiyorum.” şeklinde duâ edeceksin. Böylece Allah’tan gelecek mağfirete, rahmete, inâyete, nimete ilk nâil olacak sen olursun. Fakirler, sekiz smıfm en başında zikredilmiştir. Anladığımız zaman bu çok önemli bir noktadır. Bu, Kur’ân’ın gösterdiği yoldur, Kur’ân’ın ifadesinden ehlullahın çıkardığı mânâdır.

Atâullah el-İskenderî ve Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) fakr-ı mutlakı böyle anlatıyor. Hz. Mevlânâ da böyle anlatıyor Mesnevî-i Şerifte. Biraz da, biz anlayalım diye uzun uzun anlatıyorlar. Allah ‘ ulu’l-elbâb’ diyor. “înnefî zâlike le zikrâ li ulîl elbâb- Bütün bunlar üstün akıllılar için ibret alınacak şeylerdir” Yani aptallar bundan mânâ çıkaramaz.

Efendimiz (s.a.s.) Taif’e girince kendisini taşa tutmuşlardı, hatta Mekkeliler ile aralarına kan dâvası girmesinden korktukları için çocuklara, taşlan Efendimiz’in bacaklarına atmalarını tenbih etmişlerdi. Neticede Efendimiz (s.a.s.), bacaklarından kan sızarak çıktı Taif dışına. Orada Cebrail (a.s.) geldi ve dedi ki; “Yâ Muhammed! Allah’tan emir aldım, ne istersen onu yapacağım. İstersen şu dağları başlarına geçirip helâk edeyim hepsini!” Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ellerini açtı ve şöyle duâ etti: Ya Rabbi! Kavmim peygamber olduğumu bilmiyorlar, onları affet. Belki soylarından dînine hizmet edecek nesiller gelecektir”

Hz. Mevlânâ şöyle diyor: Sen zannediyor musun ki bu duâ sadece Taif’te kendisine işkence yapanlara ait kılınmıştır. Peygamber (s.a.s.)’in bu duâsı, kıyamete kadar gelecek bütün ümmet-i Muhammed için geçerlidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Taif’te kendisini taşlayan müşrikler için böyle diyorsa günahkâr da olsalar ümmet-i Muhammed olan insanları nasıl terk eder? Bu duâ ta kıyamete kadar bütün ümmet için geçerlidir. “Câhiliyye dönemi insanları mı daha azgındı yoksa 21. asrın insanları mı?” diye düşünebilirsiniz. Eğer câhiliyet ise aynı câhiliyet fazlasıyla devam ediyor. Zulümse, haksızlıksa aynısı kat be kat var. Taifliler için geçerli olan bu duâ, bu çağ için daha geçerlidir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm, ezelî ve ebedî, dünya durdukça hükmü bâkî kalacak olan bir kitaptır, kelâm-ı kadîmdir. Başka kitap gelmeyecektir. Dolayısıyla her devir, Peygamber devridir.

Diğer ibâdetler arasında duâ, kişinin üzerindeki tesiri ve kul-Allah ilişkisi bakımından nasıl bir yer ihtiva eder?
Bütün ibâdetler zaten duâdır. Duâ bütün ibâdetlerin başıdır. İlk ibâdet duâdır ve bütün dînlerde vardır. Kulun ihtiyacı bitmez. Bir genç kızın hayali iyi bir yuva kurmaktır. Yuva kurduğunda da ihtiyaçlar bitmez. “Ya Rabbi! Hayırlı bir evlâd ver.” denir. Evlâd verilince bu sefer de onu yetiştirme ile ilgili problemler başlar. Onun nasıl okuyacağı, meslek sahibi olacağı vs. düşünülür. Dolayısıyla insanın dünyayla olan bağlan bir türlü bitmez. Hep ihtiyaç ihtiyaç… Ve yaşadıkça ihtiyaçlarımız artar. İhtiyaçlarımız tedarik edildikçe de problemlerimiz artar. Bütün ihtiyaçlara para yetmiyor. Çünkü arzularımız, isteklerimiz çoktur.

Misal olarak anlatalım. Sakızağacı Şehitliği’ndeydik. Bir ağabeyimiz dedi ki; “Bir de Âşiyan Mezarlığından mezar yeri almak lâzım.” Başka bir ağabeyimiz; “Ya olur mu, bir insan iki defa ölmeyecek kil” dedi. “Olsun!” dedi. “Birisi yazlık, birisi kışlık olur.”

İhtiyaçlar sonsuzdur, imkânlar sınırlıdır. Bitmez tükenmez arzularımız vardır fakat bunları karşılayacak gücümüz yoktur. Ekonomik imkânlarımız da, ömrümüzün imkânları da, zamanımız da hepsini karşılamaya yetmez. O zaman bunların lüzumsuz olanlarından kurtulmak lâzımdır.  Mutlu olmak, lüzumsuz arzuları terk etmektir. Hz. Mevlânâ diyor ki; “İnsan zihnini en çok meşgul eden şey, ulaşılamayacak arzularının beyninde yer etmesidir.” Biz hep olmayacak, başaramayacağımız hayallerin peşindeyiz. En zoru da kalbin, zihnin bu olmayacak hayallerden kurtulmasıdır.

İşte biz şeytanı bunun için taşlamaktayız. O bir sembolik ifâdedir. Evvela büyük şeytanı büyük günahlardan kurtulmak için taşlıyoruz. Sonra ortanca şeytanı, daha sonra da küçük şeytanı küçük günahlardan kurtulmak için taşlıyoruz. Günlük ihtiyaçların en azından sevgisinden kurtulmalıyız ki gönlümüzde Allah sevgisine yer kalabilsin.

Peki bu dünyaperestliğimizle nasıl başa çıkacağız?
Terk edeceğiz. Sigara içenlerin sigarayı terk etmesi gibi. Terziye sipariş vermişsin yeni elbiselerin dikilmesi için. Eskileri ise tutuyorsun. Sana lâzım olmayan, ihtiyacım karşılamayan ve kullanmayacağın ne varsa verip kurtulmalısın. Aynen içindeki duygulara da bunu yapacaksın. Sigarayı terk eder, eski elbiseleri bağışlar gibi. Kaç senedir kalbinde tutuyorsun bir yazlık evin hayalini? Olmayacağını kabul et, olduğu zaman şükredersin. Dünyadan ne kadar çok şey beklersen o kadar mutsuz olursun. Çünkü en yakın kardeşin, güvendiğin adamlar bile isteklerini karşılayamazlar. O bakımdan Allah’a sığınmalıyız, Ondan istemeliyiz. Ne isteyeceksek O’ndan isteyeceğiz. O sebepleri halkeder, ayağına kadar getirir. İmkân doğar sen ona ulaşırsın.

Kavli duâ ve fiili duâ ne demektir? Mü’mine yakışan dua etme şekli ne olmalıdır?
Cebinde para var, bütün ihtiyaçların karşılanmış ve keyfin de yerinde. Kur’ân-ı Kerlm’den pek çok duâ okuyorsun ama akim fikrin başka yerde. Sadece dilin duâ yapıyor. İşte buna dil ucuyla yapılan duâ denir. Bunlar hiç işleme girmez. Dil ucuyla yapılan duâ kulak ucuyla geçilir gider. Hâşâ, Allah’ın kulağı yoktur ama Allah “Ben müminin kalbindeyim.” diyor, öyleyse duâyı yerinden yapmalısın.

Allah’ın iki tane evi vardır. Biri sembolik olarak Ka’be’dir. Allah’ın birliğine inananların kıbleye dönüp ibâdet ettikleri yerdir. Ka’be-i Muazzama denilen mübarek yere, kıbleye dönün yani İslâm ümmetlerinin birliğini sağlamak için keyfinizin istediği tarafa değil, bütün ümmetlerin döndüğü yere dönün. Bütün kuvvetler tek bir tarafa yönelirse o kuvvetler artarak çoğalır. Ama kuvveder yön birliğinden mahrum olursa birbirlerini yok etmeye uğraşırlar. Şimdi Ka’be’nin mânâsı kalmadığı için ümmet-i Muhammed birbirini yok etmeye çalışıyor. Bu bizim, kıblenin mânâsını kaybettiğimizi gösterir.

kabe_merkezinde

Bugün dünyada Müslümanların zulüm altında inim inim inleyişi kıblenin mânâsını kaybedişimizden mi?
Kuvvet katlanarak gider. Meselâ sen iki kiloluk bir kuvveti ikinci bir iki kilo ile aynı istikamete verirsen dört kiloluk bir kuvvet kazanmış olursun. Ama bunu ters tarafa verirsen sıfırlamış olursun. Halat çekme yarışlarında öyledir. Halatın her iki tarafında da sekizer kişi var diyelim. Ortada kuvvet sıfırdır. Çünkü iki taraf da halatı tam zıt yöne doğru çekmektedir. Halbuki bu kişiler aynı tarafa gelip halatı çekseler çam ağacını yerinden sökerler. Kıble de Müslümanlar kuvvet birliği, hedef birliği yapsınlar; ilimde, ibâdette, mâneviyatta yardımlaşsınlar, birlik olsunlar diyedir.

Yani fiziki olarak kıbleye dönmek yetmiyor değil mi?
Fizik kuralları ile mâneviyatın kuralları tıpatıp aynıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyuruyor; “Ed-dünya mezraatü’l- âhirah” Bu dünyada ne ekiyorsan orada onu biçeceksin. İyilik ekiyorsan iyilik biçeceksin. Fasülye ektiğinde nohut çıkmaması gibi. Yani fizik kuralları ile öbür dünyanın kuralları aynı şekilde çalışır. Hiç cehennem tohumu ekerek cennet ekini biçen var mıdır? Kötülük ekiyorsan kötülüğün getirdiği yere gideceksin. Bu gayet açıktır, formüller aynıdır. Biz bu dünyada kötülük yapan adamı nasıl ki hapse atıyorsak öbür dünyanın hapishanesi de cehennemdir.

Allah Teâlâ’nın birinci evi Ka’be’dir, buyurmuştunuz, ikinci evi…
Allah’ın ikinci evi, mü’minlerin kalbidir. Kalp ile yapılan duâ kabul olur. Yürekten yapılanı Allah kabul eder. Bir de fiilî duâ, fiilî şükür vardır. “Allah’ın sana verdiği maldan infak ediyorsun yahut Allah’ın verdiği ilimle hizmet ediyorsun. Allah sana güç kuvvet vermiş, sen de hiçbir karşılık beklemeden fakir fukaranın hizmetine koşuyorsun. Meselâ elinde file taşıyan yaşlı bir adam gördüğünde onun elinden o yükü almak, sırf Allah rızası için o yaşlı kimseye yardım etmek bedenen duâ, bedenen şükürdür. Böylece bedenin zekâtını vermiş oluyorsun. Zekât da, sadaka da, bir yere emek harcamak da bir nev’î fiilî duâdır. Şükrün en makbul olanı da fiilî olanıdır. Bir bayramda sen bana bir mendil hediye ediyorsun, ikinci bayramda ben sana bir seccade hediye ediyorum bu, fiilî bir şükür, fiilî bir yardımlaşmadır, amel-i sâlihtir. “İllellezine âmenû ve amilûs sâlihâti” denilerek amelle, fiille Müslümanlık tarif ediliyor. Namaz bir duâdır ama fiilen yapılan bir duâdır. Fiilî duâya en güzel misal de namazın kendisidir. Bir misafir geldiği zaman ayağa kalkmak, ona hürmet etmek, saygı göstermektir. Rükû dediğimiz şey de bir saygı ifadesidir. Peki secdeye kapanmak? O da bir saygı ifadesidir. Sonunda hiç oluyorsun.

Duânın hemen kabul edildiği yerler, zamanlar var mıdır?
Duâ üç yerde kabul olur deniyor: Birincisi; namazda iken secdede, sondur çünkü artık ondan sonrası yoktur. Hürmetin, Allah’a olan saygının son rüknü secdedir. Secdede de fiilen sıfırlanıyorsun, yerle bir oluyorsun. İkincisi; oruçta, iftara yakın saatlerde, ki orucun son rüknü de iftardan yarım saat öncedir. O, duâ saatidir. Üçüncüsü; hacda ihramda iken yani bütün dünya elbiselerinden soyunduğunda; “Geldiğim yerde bütün dünya elbiselerini çıkardım, Senin ihramına, Senin mahremiyetine girdim.” demiş oluyorsun. Mekke’de şehvet, hased, kıskançlık, öfke yoktur. Orada kızamazsın, kavga edemezsin. Orası ibâdet yeridir, dalaşma yeri değildir. Nasıl ki bir baba yemek sofrasmda çocuklarının birbiriyle kavga etmesini istemezse, bundan rahatsız olursa Allah da hacda bunlardan rahatsız oluyor. “Fe lâ refese ve lâ fusûka ve lâ cidâle fxl-hacc” buyuruyor Allah Teâlâ. İşte bu üç yerdeki fiil seni hiçliğe mahkum ediyor. Bir de bunu yüreğinde hissedersen bundan daha âlâsı olmaz.

Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde yer alan duâlar bize neler söylüyor?
Kur’ân-ı Kerîm’de ne varsa hepsi Müslümanlar içindir. Yani Hz. İbrahim’in duâsı, Hz. Yûnus’un, Hz. Âdem’in, Hz. İsâ’nın ve diğer peygamberlerin yaptıkları duâlar olarak aşağı yukarı Kur’ân-ı Kerîm’de yüzden fazla duâ, dilek vardır. Bunların hemen hepsi peygamberlere ait duâlardır. Hadîs-i şeriflerde bizzat Peygamber Efendimiz’in yaptığı duâlar vardır. Bunlar bize kopya verilmiştir. Yani siz de İbrahim (a.s.) gibi, Yûnus (a.s.) gibi duâ edin. Yunus (a.s.) balığın karnındayken; “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn. – Ey kendinden başka ilah olmayan! Seni teşbih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum.” Balığın karnında insanlardan veya dünya varlıklarından kimin ona yardım etmeye gücü yeter? Hz. Mevlânâ diyor ki; “îşte bu dünya balıktır. Biz de onun karnındaki Yûnus gibiyiz.” Stres dediğimiz şey dünyanın, ihtiyaçların üzerimize çökmesidir. “Allah’ım, beni bu dünya âfetlerinden, sıkıntısından, stresinden koru, hâlâs et!” diye duâ edelim. O dünya ile ilgili arzuları, istekleri terk etmedikçe dünya stresi seni terk etmez. Biraz önce anlattığımız şekilde içini evvela o isteklerden koruyacaksın. Kurtulayım derken acaba dil ile mi istiyorsun yoksa gerçekten mi istiyorsun. Gemiyi kurtarmak istiyorsan fazla yükleri atacaksın.

Bugün herkes ekonomik ve sosyal şartları ne olursa olsun aynı şeylere sahip olmak istiyor…
Dünya o kadar cazip hale getirilmiş ve ihtiyaçlar o kadar arttırılmış ki… Bir de bu ihtiyaçlar televizyon gibi başka yollarla sürekli reklam ediliyor. Bütün bunları sana en cazip renklerle, en güzel müziklerle, seslerle sunuyorlar. Hayat zorlaşmıştır ve önümüze çok büyük engeller çıkmıştır. Bütün bunlardan kurtulmak her babayiğidin kârı değildir. Eskiden bunlar yoktu. Biraz adam kendini toparlayınca bu ihtiyaçlardan silkiniyordu. Hele bir de tekkeye gittiği zaman orada mürşid varsa, ona yardım edecek ehil insanlar varsa… “Gel evlâdım, bırak dünyayı, sen şu kuyudan su çek!” deniyordu. İnsanlar, kendilerine verilen iki üç tane görevle mutlu oluyorlardı. Bugün medeniyet bizi esir almıştır. Hayat dediğimiz şey üzerimize düşman gibi yükleniyor. İnsan bugünkü ihtiyaçların altında eziliyor. Aslında biz zavallı insanlarız. Çok kötü şartlarda yaşıyoruz ve çok ihtiyaçlar var. Meselâ cep telefonu çok büyük kolaylık, hatta çoğu yerde onun için büyük nimet diyoruz. Televizyon ile bütün dünyadan haberdâr oluyoruz. Haberdâr oluşumuz bize ne veriyor? Bunun bir hesabını yapmalıdır. Amerika’da sel olmuş, 150 kişi ölmüş. Güney İngiltere’yi fırtına vurmuş vs. Bunların sana üzüntüden başka verdiği nedir? Yani bunlar senin durumunu değiştiriyor mu? Yok. Ama televizyon sürekli satıyor.

Kanıksadığımız için artık yeterince üzülemiyoruz bile…
Bu medeniyet ihtiyaçlarımızı çoğaltıyor, ruhumuzu törpülüyor, acılarımızı değiştiriyor, bizi başkalaştırıyor. Aslında bununla savaşmamız lâzım. Bu düzenle savaşmamız, buna karşı tedbir almamız lâzımdır. Bu da kendimizi çekmekle ve Allah’a sığınmakla mümkündür. Allah’a sığınacağız, başka çaremiz yoktur. Allah’a sığınmanın, yalvarmanın şartlan eski insanlarınkinden daha fazladır. Eskiler az istiyorlar, çok şükrediyorlardı. Şimdiki insanlar çok istiyorlar, az şükrediyorlar. O zaman da olmuyor.

‘Peygamberler ve velîlerin her hali duadır.’ diyor kıymetli mütefekkirimiz Nurettin Topçu. Peki duânın hal olması ne demektir?
Biz duâyı Allah’a yakınlaşmak için yapıyoruz. Onlar zaten ruhen Allah’a yakınlar. Onların her halleri duâdır derken onu kastediyor. Namaz için Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyuruyor ki; “Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet edin” Şayet sen O’nu görmüyorsan Allah’ın seni gördüğünü bil. İşte peygamberler ve ârifler Allah’ın her an kendilerini gördüğü bilinci içinde yaşarlar. Allah bizi her zaman her yerde görüyor. Bunu bildiğimiz zaman her halimiz duâdır. Attığımız adım da, yaptığımız her iş de duâdır. Mesele o imâna, o bilince erebilmektir. Söylendiği zaman anlıyoruz, ama yaşarken unutuyoruz. Meşhurdur; Hazret-i Ömer, bir gece vakti mutad olduğu üzere Medine sokaklarım dolaşırken önünden geçmekte olduğu evde bir ana kızın tartışmasına muttali oldu. Ana, kızma; “Kızım, süte biraz su karıştır!” diyordu. Kız ise; “Anacığım, halife süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” diye karşı çıkıyordu. Ana, kızının sözlerine sert çıkarak; “Kızım, gecenin bu saatinde halife süte su kattığımızı nereden bilecek?” Kız anasının bu sözlerine karşılık şöyle dedi: “Anacığım! Halîfe görmese de Allah görüyor.” Bu kız, daha sonra Emîru’l-mü’minîn’in gelini oluyor.

“Vallâhu basîrun bil ıbâd – Allah kullarını görendir”; “Vallâhu bimâ ta’melûne habîr – Ne yaparsanız haberdârdır.“Vallâhu bimâ ta’melûne basîr – Yaptıklarınızın hepsini görmektedir. Bütün bu âyetler bize bir bilinç kazandırsın diyedir. Kur’ân’a inanıyorsan, beyânlarına, ifadelerine inanıyorsan, Allah’ın sıfatlarına ve kudretlerine de inanacaksın. Allah bizi görüyor. Bitti Her yerde ve her zaman görüyor. Hatta derler ki karanlık gecede kara karıncanın kara kaya üzerinde yürüdüğünü bile görür. Allah için gece, gündüz, karanlık, aydınlık diye bir şey yoktur. “İnnellâhe latîfun habîr – Allah ince işleri görür, bilir; her şeyden haberdârdır. Biz havayı görmüyoruz ama nefes alıp verirken onu hissediyoruz, yaşıyoruz. Allah Teâlâ da hava gibi her yerdedir. Yarattıklarını başıboş bırakmamıştır. Bu bilinçle yaşadığm zaman her halin ister istemez duâ olur.

Tarikat geleneğinde virdler nasıl tertip edilmiştir, isteyen herkes vird okuyabilir mi?
Evrâd, Esmâü’l-Hüsnâ’dır. Cenâb-ı Hakkın Kur’ân-ı Kerîmdeki bütün isimlerini zikrediyoruz, söylüyoruz. Cenâb-ı Hakk; “Vezkurullâhe zikran kesîran – Allah’ı çok zikredin.” buyuruyor, ister Allah diye duâ edin, ister Rahman diye duâ edin; hangi güzel ismiyle Allah’ı anarsanız o duâdır, Allah’ı zikirdir. Kur’ân bize bu yolu açmıştır. Biz Allah’ın bütün isimlerini birlikte zikrediyoruz. Bu isimler Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiştir; Latif, Habîr, Alîm, Hakîm, Azîz, Gafur, Settâr’dır. Evradda isimleri kompozisyon halinde bir araya getirmişlerdir. Sevgiliyi bütün güzellikleri ile vasfediyorsan, her şeyi yaratan Allah’ı neden bütün güzel isimleri ile anmanın bir mahzuru olsun? Allah’ı hangi ismi ile anarsan güzeldir, bütün isimleri ile anarsan daha güzeldir.

Tarikat düşmanlığı yapıyorlar şimdi. Tarikat ehlinin yaptığı farklı bir şey yoktur. Belki senden biraz daha fazla namaz kılıyor, duâ ediyorlar. Sen de onlara duâ et. Ama tarikatı kullanıp da yanlış yapanlar vardır. Fakat onlardan bize ne! Biz doğrunun müdafaasını yapıyoruz. Birisi “Mehdiyim” diyor. Toplamış başına câhil adamları, dünya saltanatı kurmuşlar. Sen onun yanlışını neden Hz. Mevlânâ’ya, Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri’ne fatura ediyorsun. O bu işin hakikîsidir, öteki de istismarcısıdır. Zaten altının sahtesi olur, tenekenin olmaz ki! Hz. Mevlânâ buyuruyor ki; “Ehlullah size fazla bir şey söylemez.” Bir adam sırlardan çok parlak konuşuyorsa o adam sahtekârdır. Evrâd-ı Mevleviyye ile evrâd-ı Nakşbendiyye birbirinden farklı değildir. Sadece miktarlarda ve tertip sırasında birtakım değişiklikler vardır. En ağır evrâd da hakîkî Bektaşîliktedir. Çok büyük tesbihâtları vardır. Melamîlikte de vardır. Nakşîsi, Kâdirîsi, Halvetisi aynıdır. Kılık kıyafet, destar sarmak, tac giymek, şekil önemli değildir. Evrâd, zikir müşterektir. Mevleviyye’de her gün sabah namazından sonra okunacak duâlar vardır. Çekilecek tesbih vardır. Meselâ 166 tane Allah lafzı verilir. O sürekli artar. 266 olur, 1066 olur. İstediğin kadar Allah diyebilirsin fakat bu, ilaç almak gibidir, doktor tavsiyesi ile alırsan daha fazla faydasını görürsün. Kendi bildiğin gibi ilaç alırsan bazen yan tesirleri ile çarpılırsın. Başın ağrıdığında ağrı kesici alıyorsun. Bunun için doktora gitmiyorsun. Ama ciddi bir şey olduğu zaman gidip doktora görünüyorsun. O bakımdan evrâd ilaç almak gibidir. Bir bilene danışacaksın.

Mürşid, doktor ise çekilecek ya da okunacak miktarı hastasının durumuna, hastalık derecesine göre mi belirler?
Sen lisede, üniversitede okuyan bir çocuğa “Günde on bin kelime-i tevhîd çekeceksin.” dersen o çocuk dersi bırakıp teşbihi çekmeye koyulur. Ona vereceğin günlük miktar çekebileceği kadardır. Adamına göre, ihtiyaca göre vereceksin. Meselâ süt emen çocuğa bir somun ekmeği yedirebilir misin? Çok çok bir lokma ya da bir bisküvi verirsin. Gerçek mürşid bunları bilir. Adama hangi evrâdı vereceğini bilir. Bakar ki müsrif, elinde avucunda bir şey bırakmıyor, çok para harcamayı seviyorsa ona tutumlu olmayı tavsiye eder. Cimri adama da tutumlu olmayı tavsiye ederse bu adam ne olacaktır? Kendisi için bile para harcayamaz hale gelecektir. Onu para harcamaya teşvik edeceksin. “Allah sana vermiş sen de vereceksin.” diyeceksin.

Pek değerli vaktinize kıydık, affola…

… Çok döndün dolaştın, yeter artık; duaya başla; bundan böyle âmin sözüyle kulağını beze. Hele sustum ben; sen selâmımı götür, saygılarımı söyle… Elinde duadan başka bir şey olmayan ne yapabilir ki?  [Hz. Pir-i Destgir-i Münîr]

Afiyet üzresiniz inşallah?

Dâima akıp giden küçük bir dere, ne pislenir ne de kokar [Hz. Pir-i Destgîr-i Münîr]

nevniyaz_dedesi

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

Kaç zamandır sizlerden haber alamıyoruz, ne var ne yok sultanım?
Bir zamanlar hal hatır sorulurken dahi bir edep gözetilirdi. Tarik-i Mevleviyye’de “Nasılsınız?” sorusuna “Aşk u niyaz ederiz” diye cevap verilir. Hal, hatır sorulmasına cevaben de “aşk verdiler, aşk aldık” buyrulurdu. Hal hatır sormak, nasılsınız demek önceliğinin büyüğe ait olduğu bilinir en hafifinden “Kemâl-i afiyet üzresiniz inşallah azizim” diyerek başlanırdı kelâma…

Bizde afiyet, hastalıktan sıhhat bulma diye bilindiği için, pek kullanmıyoruz hasta değilse…
Eyvallah afiyet bulmak iyileşmek manasınadır lakin afiyet aslında sıhhatin verdiği huzur ve rahatlıktır. Sözün süzülüp de söylendiği dervişlikte yara yapmasın diye, adamın pişirilmesine önce dilden başlanırdı.  Bu yolda afiyet; dînin bid’atten, amelin afetten, nefsin şehvetten, kalbin kuruntudan kurtulması demektir. Öyleyse dem be dem afiyet olsun ya huu

Peki… Afiyet üzresiniz inşallah?
Azalan bir ömür ve artan günahlar arasındayız daha ne olsun erenlerim; methe layık pirimiz, zemme layık nefsimiz var.

Zât-ı şahanelerinizden aldığımız hoş kokuların menşei bildiğimiz vaktiyle tekkelerdeki havadan bahis buyursanız?
Tekkelerde olan alemi dil söylemekten acizdir. Emin olun cennetin alemi tekkelerde mevcut idi. Kapıdan içeri girersin, bir misk rayihası kendini istiab ederdi (kaplardı). Su içerdin kevser, yemek yerdin cennet taamı, yedikçe dimağına bir hayat gelirdi azizim… Biz sözünü söylesek de özünden haberimiz yok. O tekkede meşayihin sohbeti de acayip, garaip bir hal ile olurdu. Çünkü o zamanda meşayih ne söylerse o ihvanın kalbinde olan halini kendisine söyler ki, işte halin budur, dermanı da budur. Biraz gönlüne şek (şüphe) gelen bir ihvanı da hemen ikaz eder gözünü açar, halinin hakikati ne ise o halin hakikatini gösterirdi. Mürid o anda ikaz olup anlardı ki, evet bu yaylanın yolu böyle gidermiş. Elhamdülillah şimdi zaman tebdil oldu erenlerim.

Şimdi mürşid-i kâmiller müridini halinden haberdar etmiyorlar mı?
Ekseri haber vermezler. Senin benim selametim, saadetim için. Yaramazlar şerrinden, yaramazlığın künhünden (tamamından) muhafaza için. Şimdi şu zamanda zahir adabı kaldırılmıştır. Zahir adabının takat tahammülü çok zordur azizim. Şimdi şu zamanda hal yoktur amma meşakkat mihneti de yoktur.

Peki bu zamanda seyr-i süluk nasıl tamam oluyor?
Şimdi seyri illallah makamına kadar seyr-i süluku sokakta ikmal ettiriyorlar. Hal idaresi çetindür. Onun için bu bir Allah’ın fazlı, keremidir. Şimdi, insanların muhalifi olan nefsi şeytandır. Rabıta nuru olan yere şeytan yaklaşamaz. Mürşid i kâmil, müridin iki küreği arasındaki şeytanın hulul yeri, üfürme yerini kapatır. Senin nefsin de yarıya kadar su dolu tenekeye düşen bir fareye benzer. Ne kadar iktidarı olsa da, mürşidini tanıyan mürid için hükmü tesirsiz kalır.

Hayvan sıfatın hüküm süremez mi olur?
Sıfatı hayvaniye de yine aynı fareye benzermiş. Issız kalıp karanlığın olmasını bekler ki, çıkıp da nimetlerden yesin (harama düşsün, çalıp çırpsın). Seni göreyim; yâr ile ettiğin ahdi unutma, irtibatını koparma. Ten mezbeleliği battallıktır, bataklıktır. Hizmetini ihmal etmezsen bir tesiri yoktur. Anasır zıddiyet ise mürşidin emrindedir.

Şimdi mürşidler, yemeği pişirmiş, kaşık elinde!
“Gel yavrum, nimetini ye” diye nezaketle, ikramla ve lütufla müridine her halinde şefkat ve merhamet göstermektedir.

Bu iklimden bir ferahlatıcı soluk olmaz mı ya hu?
Hazreti Pir bir altın kürsü üzerinde oturmuş, mübarek yüzünden adeta ayın ondördü gibi olan cemalinden, ayın o şuleli zamanındaki gibi bir nur hasıl olup seni ihata etmiş. O mübarek yüzünün nuru seni ihata etmiş, her nefes aldıkça o nur kalbine gidiyor, nefesini dışarı verdikçe de bir siyah zulmet çıkıp senden uzaklaşıyor. Nefsini de bir uyuz it şeklinde atmışsın önüne, şeriat kamçısı ile başından aşağı vurup terbiye ediyor. Kalbini de bir altın tabak içinde tutmuş, mübarek iki kaşı arasından baş parmağın kalınlığında akmakta olan o feyzi ilahi o kalbini temiz, tahir, safi ediyor. Sen de aynı o mübarek cemali seyrederek tesbihini çekiyorsun. Çünkü cemalullahı o yüzden göreceksin. Tesbihini de o yüze bakarak çek ki, o yüz, Allah kapısıdır.

Manzaranın tahayyülüyle sermest olduk efendim; bir hoş olduk “Kande baksam gözüme ol dilber-i rânâ görünür”
Her kime açılsa hicâb, hep gördüğü dîdar olur
Gözüne olmaz serâb, hep gördüğü dîdar olur
Dünya ve ukbâdan geçer, Vahdet ile kanat açar
Şer ve sevabından geçer, hep gördüğü dîdar olur
Söyler kelâm bakar sana, gözü görmez hiç mâsivâ
Vermiş gönlünü Hakk’tan yana, hep gördüğü didar olur”
Ah erenlerim  “Dilber arz-ı dîdâr eder durur” demek perdeyi kaldırdılar aradan….

Kusurumuz çoktur, affola… Denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler, ayıplar, kusurlar arasında olur. Siz inciye talip oluverin vesselam

Benim hala umudum var

İçinde sevginden başka hiçbir şey olmayan şu gönlüme and olsun ki senin dostlarından olmayanı sevemem. Canım sana feda değilse başından dert eksik olmasın, gamsız kalmasın. Gözlerim senin için yaş dökmüyorsa görmesin seni bir daha, aydın olmasın. Ümidim senden başkasınaysa, onmasın. Varlığım senin için değilse yıkılsın gitsin. Hangi cazibe var, hangi güzellik var ki senin ışığının vurmasından ibaret olmasın. Hangi bey, padişah var ki o senin yoksulun olmasın. Gönlümün düşmanların diledikleri hale gelmesine razı olma; bak da gör, gönlümün isteği, senin razılığından başkası değil. Sensiz geçen bir ânı bile kaza edemem, fakat ne çare? Başa gelen senin takdirinden başka bir şey değilki. A gönül, canını feda et, ver gitsin, ne diye üstüne titriyorsun onun; ko yoluna gitsin. Yaradanın yok mu senin? Kendi üstüne titreme de başkaları senin üstüne titresin; canına and olsun, sana senden başka düşman yok!  [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

benimhalaumudumvar
Bahr-i rahmet katresi yanında cümle yok olur
Her ne denlü çok olursa bizde cürm ile hata

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ] 
– Şeytan diyor ki : “Al başını git!”
– Ona de ki: “Sen gittin de ne oldu?”
– O ne cevap veriyor bir dinlemek lazım
– “Benim hala ümidim var” diyor sanki
– Arada bir dinlemek iyi olabilir sanki
– Efendi Hazretleri gibi şeytanı dinleyip tersini yapacaksan ne âla…
– Bu fırtına durulur mu? Benden adam olur mu? Benim yola, aşka zararım dokunur mu? Dedem, benden de ümidin var mı hala?
– Ümitsizlik haramdır cancağazım. Allah seni ümit diye yarattı, Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne de Allah’tan ümidini keser!
– Haram olmasa, ümidin yok yani…
– Hem haramı da hafife alma; Hakkın istemediği, senin de iradende erimiş işte, al sana kaymaklı ekmek kadayıfı; az şey midir ya huu!
– Elimi bırakma ne olur!
– Sen seni bıraktığında dahi seni bırakmaya niyeti olmayanların aslına, nesline, demine huu
– Canım feda onlara; bir ümit tekkeye girerken, suretlerine bakıp niyaz ediyorum; ömrüm fedâ olsun diye… bir ümit
– Bakma sen, ham meyvayız hala, koparmışlar dalımızdan; bir ümitle yaşıyoruz erenlerim
– İnad etsem bile bırakmazlar, sahibim var; benim hala umudum var…
– Eyvallah dersin olur biter!
Eyvallah ya huu

İster ol taş, ister ol mermer gibi; sohbet et erlerle, ol cevher gibi. Daima kalbinde yer ver kamile; gönlün olsun daim arifler ile. Dön ümitsizlik yönünden, yön ümit; dön karanlıktan, güneş var, nura git. Çekmek isterken gönül kalp ehline; ten sürükler ferdi çirkef hapsine. Kalbe arif sohbetinden ver gıda; eyle bir ikbâl sahibinden ikbâl rica. [Mesnevî-i Mânevî]

Ya Rabbi bu buluşmayı ayrılığa döndürme, ağlatma aşkınla mest olanları. Ya Rab can bahçesini tazeleştir,yemyeşil et, kastetme şu sermest gönüllere, kastetme şu bağa bahçeye. Hazan mevsimi gibi dökme yapraklarını, kırma gönül dallarını, sana sığınanları yoksul ve perişan etme. O ağaçta senin kuşunun yuvası var, kırma dalını, yakıp yandırma o kuşu. Ya Rab kendi canını, kendi mumunu birbirine vurma, kırma, dökme, kör et düşmanları, güldürme onları bize. Hırsızlar aydın güne düşmandır ama yapma etme, onuların gönüllerinin istediğini. Devlet, ikbâl Kâbesi ancak bu halkadır; yıkma Ümit Kabesini. Çadırın şu direğini sökme, nihayet senin çadırındır sultanım, etme eyleme. Ya Rab biliriz kimini vuslatla kimini hasretle pişirirsin lakin dünyada ayrılıktan acı bir şey yok,ne istersen yap, bizi ayrılıkla imtihan etme, onu yapma yalnız… [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

ayirma

Mevlevi tesbihi

Ey vuslat o âşıkları efsûnuna râm etEy tatlı ve ulvî gece: yıllarca devam et!

Aşkın kuluyuz Mevlevîyiz biz,  Sevgi yoluyuz Mevlevîyiz biz
Başımda sikke, kâinât tekke, Çâr cihet Mekke Mevlevîyiz biz
Gelince vecde eyleriz secde, Kur’ân’a bende Mevleviyîz biz
Beş vakit ezan çağırır her an, İsmine hayrân Mevlevîyiz biz
Âhir ümmetiz, ehl-i sünnetiz, Mest-i vahdetiz Mevlevîyiz biz
Hilkât sebebi, Muhammed Nebî, Hakkın habîbi Mevlevîyiz biz
Hazret-i Sıddık, Resûl’e sâdık, Yoluna âşık Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ömer, Fârukü’l beşer, Adl ile söyler Mevlevîyiz biz
Hazret-i Osman, Şehid-i Kur’ân, Ne bilsin nâdân Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ali, hidâyet eri,  İkrâr vereli Mevlevîyiz biz
Yâ Hazret-i Pîr, ol bize dest-gîr, Ezelden takdîr Mevlevîyiz biz
Abd-i rû siyah, acısın Allah, Her seherde ah Mevlevîyiz biz

Can, bir taraftan yaklaşan vuslatın rayihası ile sermest gezerken diğer yanımız elimizdeki tesbihin bitmek bilmeyen beyhude turlarından muzdarip…

Bilemiyoruz yukarıdaki PLAY düğmesine basıp dinliyormusunuz nasıl Mevlevi olduğumuzu… sizin de dikkatinizi çekti mi sadece 17 Aralık’larda, Şeb-i Arûs’larda, sema ayininde,  profil resimlerin de değil “Her seherde âh Mevleviyiz biz” buyuruyor değil mi? Yani namazsız, niyazsız Mevlevi olunmaz!

Hz. Nâbi ne de güzelim dile getirmiş hal-i pür melalimi:
Leb zikirde ammâ ki gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan mütereddid.
Bizim dudaklanmız zikr-i Hak’la meşgul iken, fikrimiz dünya bataklığına saplanıp kaldıysa, eldeki mercan tesbih de tereddütte kalır elbet. Maddeye gönül vermemek… Şimdi bu yolun yolcusunun masivadan kendisini nasıl sıyırabileceğini düşünelim:
İnsan, hayatı müddetince masiva ile beraber yaşar. O halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabiî insan, yaşamak için yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayatî ihtiyaçlara bağlanacağı gibi, türlü güzellikler de gönül verecektir. İşte, tasavvuf, dervişine zikir, fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.
Masivadan ilgiyi kesmek demek, maddeye gönül vermemek, ona bağlanmamak demektir; yoksa madde ile meşgul olmamak demek değildir. Derviş, herkes gibi umumî hayata karışacak, kendi işini ve başkalarının işlerini yapmaya çalışacak, mukadderse zengin olacak, hiçbir surette Hak’tan ayrılmayacaktır. Fakat bütün bunlara gönlünü bağlamayacak, Malikü’l-Mülk’ü düşünecek, bugün kendi elinde Hakk’ın emaneti ve atası olan her türlü nimetin, yarın başkasının eline geçmesinin tabiî olduğunu teemmül edecek ve kaybından dolayı asla müteessir olmayacaktır.

Efendim kısa söyleyin, manayı bulandırmayın derseniz; ölçü gayet basit… Maddeye gönül vermemenin alameti: ele geçince: sevinmeyeceksin, elden çıkınca: üzülmeyeceksin!


Aşığının:
Ehl-i tevhid olmak istersen sivâya meyli kes,
Aç gözün merdâne bak, Allah bes bâki heves.
buyurduğu gibi, Hak’tan maâdasına gönülde yer veren kimse, muhabbet ve aşk ile şirk-i hafiye kadar gidebilir. Her ne kadar bazı tarik erbabı “Hakikate, mecaz köprüsünün geçilerek varılır” demişlerse de, erbabı, bunun hududunu tayin eder.

Şimdi ey aziz okuyucu buraya kadar  hangi sorular uyandı hanenizde bilmem… O fotoğraftaki bu satırların yazarı mıdır? Elindeki tesbih mercan mıdır? Bu yazı bir seher vakti mi yazılmıştır?

Onu bilmem ama bu yazının da sonu bir yere varamamıştır. Mana gene yarım kalmıştır… Ne yapalım bu oyunda bize düşen (düşe kalka da olsa) yolda olmaktır, nereye vardıracağı O’nun işidir, aşk û niyaz eyleriz vesselam…

Emanet ve Kıyamet

إِنَّ اللَّـهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ ۚ إِنَّ اللَّـهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ ۗ إِنَّ اللَّـهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

emanet_ayeti

Şüphesiz Allah size, emanet (ve iş)leri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size, gerçek, ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah (sözlerinizi, hükümlerinizi) hakkıyle işitici, (bütün yaptıklarınızı) hakkıyle görücüdür. [Nisa:58]

Hak’tan adâlet değil rahmet, kullardan rahmet değil adâlet istenir.

– Daima abdestli gezdiğinizi duymuştuk, okuyabildiniz mi kıble istikametine asılı duran levhadan nasibinize düşen ayet-i kerimeyi?

– Şimdi meal-i şerifini bir daha okuyasın, Sure-i Nisa’nın, ellisekizinci ayetidir bu unutmayasın!

Aziz üstadım bu denli üstüne düştüğünüze göre vardır elbet bir hikmeti… Biz cahiliz ve dahi cahil cesur olur ya hikmetten sual ederiz?

– Sen hiç Kabe’nin içini gördün mü?

– Nerde efendim, fotoğraflarına bakıp bakıp yanarız, uzaktan, uzaktan…

– İşte bu ayet, Hazreti Kibriya Efendimizin sadr-i pakine, cismen Kabe’nin içinde bulundukları halde inen yegane ayet-i celiledir.

– Manası pek mühim olmalı o halde…

– Manası bizde hep bir hatırayı canlandırır. Merhum Mahir İz hocamızın yıllar önce söylediği, ama o zaman tam olarak anlayamadığımız ölçüyü zevk-i tehattur eyleriz. Rahmetli hocaya gerek siyâsi konularda, gerekse gündelik hayatta aradığımız insanın özelliklerinden sual eylediğimizde şu cevâbı alırdık:

“Bir iş için aradığınız adamda sırasıyla şu üç vasıf bulunmalı” derdi Hoca:

1. İşini iyi bilen ve yapan (liyâkat ve ehliyet sahibi),
2. Doğru, dürüst, güzel ahlaklı
3. İnançlı ve dindar.

Biz derdik ki: “Hocam inançlılığı ve dindarlığı birinci sırada bulunması gerekmez mi? Siz onu üçüncü sıraya bıraktınız.” Hoca’nın cevâbı çok ârifâneydi:

Oğlum siz câmiye imam veya tekkeye şeyh arıyorsanız dediğiniz doğru. Ama işe adam arıyorsanız, doğrusu adamın önce işini bilmesidir. Din ekmek kapısı değildir. Kuran-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerin tebliğinden bahsedildiğinde “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.” [Şu’arâ:109] buyrulur. Bütün peygamberlerin hayatı anlatırken bu “ücret istememe” den bahsedilir. İşini bilmeyen bir doktor, beceriksiz bir avukat veya âciz bir siyasetçi inançlı ve dindar olsa, ama doğru ve dürüst olmasa ne faydası var? Öyleyse doğru sıralama budur.”

Aradan neredeyse yarım asır  geçti. Türkiye’de köprünün altından çok sular aktı. Biz de hocanın söylediğinin doğruluğunu yılların tecrübesiyle ile daha iyi kavradık.

İnançlı ve dindar insan genel anlamda emânet şartlarını taşıyan iyi bir kuldur. İş bilen ve doğru insan ise yönetim anlamındaki özel emanetin şartlarını taşıyan kimse demektir. Özel anlamda emâneti belirleyen Nisâ sûresindeki bu âyetin nüzûl sebebi de hocamızın haklılığını ve tespitinin doğruluğunu teyit ediyor.

Malumâliniz üzre Mekke’nin fethi sırasında Allah Rasûlü, Kâbe’ye girmek üzere geldiğinde Kâbe anahtarı kendisinde bulunan Abduddâroğullarından Osman bin Talha kapıyı kilitlemiş ve anahtarı da Hz. Peygamber’e: “Allah’ın peygamberi olduğunu bilsem vermekten çekinmezdim.” diyerek vermek istememişti.  Hz. Ali, Osman bin Talha’nın kolunu büküp anahtarı zorla aldı ve kapıyı açtı. Allah Rasûlü de Kâbe’ye girip iki  rekat namaz kıldıktan sonra dışarı çıktı.  Çıktığında amcası Abbas anahtarın kendisine verilmesini istediyse de bu âyetin inmesi üzerine anahtar Osman’a olay safahatıyla anlatılarak ve inen bu âyet kendisine okunarak teslim edildi. Osman derhal iman ediverdi. Demek ki önce iş bilmek; ehliyet ve liyâkat sonra sözüne sadık olmak… İnanç da onu taçlandırıyor.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, emânetlerin zâyî edilmesini, dünyâ hayâtını kıyâmet sahnelerine çevirecek derecede büyük bir ifsat, bozulma sebebi olarak görmüştür. Bir toplantıda Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem etrafındaki sahâbilere birşeyler anlatırken, bir bedevî geldi ve

– Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem sözünü kesmeyip konuşmasına devam etti. (O kadar ki) oradakilerden kimisi (kendi içinden) “bedevîyi işitti ama, sorusundan hoşlanmadı”; kimisi de ” galiba işitmedi” diye durumu yorumladı. Derken Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem, sözünü bitirince

-” O, Kıyâmeti soran nerede?” buyurdu. Bedevî;

-Benim, buradayım ya Resulallah! dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber;

-“Emânet zâyi edildi mi Kıyâmeti bekle!” buyurdu. Bedevî;

-Emânet nasıl zayi’ olur? dedi. Resûlulhah sallellahu aleyhi ve sellem de;

-” İş, ehil olmayana verildi mi Kıyâmeti bekle!”buyurdu

Hayat-ı seniyyelerinde de böyledir. Resulullah efendimiz hicret buyururlarken de kılavuzu Abdullah bin Uraykıt müşrikti. Ama en iyi kılavuzdu. İşini en iyi yapan adamdı. Müslüman’dan seçmedi efendimiz. İşi en iyi yapanını seçti.

-Ölçü, kainatın efendisinden: “emanete riayetsizliği, bir kıyamet habercisi gibi değerlendirip  işleri ehline vermek” Bu iş çok basit bir görevden devlet sorumluluğuna kadar böyle midir?

Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin hal ve evsafıdır. Kur’an-ı Kerîm’i huşû’ ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile, veliler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça, ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar. Biz bu ten kafesinden ancak bu vâsıta ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için bu yoldan yani, tevhîd tarîkından başka çare yoktur. [Hz. Pir Mevlana]

– Can kardeşim sen bir de şu ayetleri ekle hikmete: İsterse kendileri ve yakınları aleyhine olsun, adaleti ayakta tutarlar. [Nisâ:135] Hatta bir kavme olan kinleri adaletten ayrılmalarına yol açmaz. [Maide:8] De ki: Rabbim bana adaletli olmayı emretti. [Araf:29] Buradan yayılan manayı münifi hayatın her alanına yaymak mümkün: ister partiye oy ver, ister memura kadro, ister marketten deterjan al, ister hatuna ayakkabı farketmez; o işi en iyi yapan kimse ona teslim etmeli, zamanı, kadroyu, mangırı, ömr-ü azizi isrâf etmemeli erenlerim.

– Nasibimizce anladık efendim payımıza düşeni: emanetler ehline verilmeli, adam kayırmaktan, torpilden, uzak durulmalı; cemaat ve tarikat mensuplarına dahi, bizdendir diye ehil olmadıkları işler ve emanetler verilmemelidir.

– Bir numune-i imtisalde şanlı tarihimizden olsun, hem de bir ecnebi dilinden, Kanuni devrinin Avusturya elçisi Baron de Busbecq’den dinleyelim:

Vazife ve memuriyetleri, herkese Sultân verir. Bunu yaparken ne zenginliğe ehemmiyet verir ne boş ricâ ve dâvâlara… Yalnız liyâkate bakar, seciye arar, fıtri kâbiliyet ve istidât düşünür. Namussuz, tembel ve âtıl olanlar hiçbir zaman yükselemezler. Türklerin neye teşebbüs ederlerse muvaffak olmalarının, hakim bir ırk haline gelmelerinin ve gün geçtikçe büyümelerinin sırrı ve hikmeti burdadır.

Cenab-ı Hakk ve Hadi-i Mutlak -celle celaluhu- Hazretlerinden umarız ve dileriz ki, önce üzerimizdeki emânetlerden terettüb eden vazîfeleri hakkıyla îfâ ederek müsterih bir kalb ile huzûruna varabilmeyi cümlemize nasîb eylesin! sonra tertemiz şeriat ve apaydınlık tarikatın hükümlerinin yerine getirilmesindeki şevk ve neş’eyi ziyade eyleyip bizleri tevhid ehli kimselerin söz ve halinden istifade ettirsin! Amin ya muîn!

Toplum için tevhid ilkesi; adâlet.
Birey için tevhid ilkesi; itidâldir.
Tevhîd eyle yâ Hû

Mevlana’nın ikbâli

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Müslüman! Ulaştığın her makamdan daha ilerdedir yerin, hedefin…Zaten hayat da yolculuk zevk ve şevkinden başka bir şey değildir. Çok cömert ve eli açıktır İkbal’in amma alevin ihsânı kıvılcımdan ibarettir…

– Gören gözden ırmak gibi kan akıyor. Bu günün ilmi yüzünden din, zâr ve zebundur.
– İlmi eğer tene, maddeye vurursan yılan olur. İlmi kalbe vurursan ancak sana yâr olur.

– Ben şark ve garb ilimlerini tamamlamış bir insanım; hala ruhumda ızdırab vardır
– Ehliyetli olmayan her el seni hasta eder. Bize gel ki seni tedavi edelim

– Batı, Doğu’yu büyüledi. Garp hurisi cennet hurisinden daha sevimli oluyor
– Gümüşün dışı, beyaz, parlak ve yenidir. Lakin o eli ve elbiseyi karartır, siyah yapar.

– Mekteplerin kanı kaynayan gençleri Frenk sihirbazının elinde aciz bir av haline düştü
– Kanadı çıkmamış kuşu uçunca kedi kapar

– İnsan bir padişah kadar yüce ve şevket sahibi mi olmalı? Yoksa köşeye çekilip ibadet eden bir zahid mi?
– Bizim dinimizde mücadele ve azimet vardır. Hazreti İsa dininde ise, dağda bir mağaraya çekilmek…

Müslüman! Yolun yarısındasın mekâna bağlılıktan vazgeç! Mısır’dan ve Hicaz’dan geç. İran’dan Şam’dan vazgeç! Huriden, köşkten vazgeç, şaraptan kadehten de… Batının dilberleri hoştur ama sana tuzaktır vazgeç. Ey İslam eri vuruşun dağları deler, dünyayı sen kurtaracaksın, yükseklerdeki kuşsun, tuzağa düşme dâneden vazgeç! Kılıç gibi ol! yalın hilal biçimli. Kın içinde pısırık durmaktan vazgeç! Seni idare edenlerin imanı vecdsiz; böyle idarecileri at geç, öyle namazdan da vazgeç!