Hizbü’l-Gâyât

Rabbiniz buyurdu ki:
Bana duâ edin, size icâbet edeyim (duânıza cevab vereyim)! Şübhesiz benim ibâdetimden (yüz çevirip) kibirlenenler, yakında zelîl olan kimseler olarak Cehenneme gireceklerdir![Mü’min:60]

Candan, gönülden söylenen güzel sözler, duâlar, niyâzlar, yakarışlar, Hakk’a doğru yükselir. Hakk’tan başka kimsenin bilmediği, bir yere kadar varır, ulaşır. Temizlenmiş ve arınmış olan nefeslerimiz, hoş sözlerimiz, yücelir, yücelir, bizden armağan olarak ölümsüzlük, sonsuzluk âlemine varır. Sonra sözlerimizin, niyâzlarımızın sevabı, Allah’ın rahmeti eseri olarak kat kat çoğalarak bize gelir. Sonra da, kul, elde ettiklerine benzer sevabı, tekrar elde etsin diye, Allah, bize, yine onlara benzer sözler söyletir. İşte böylece, hiç durmadan, güzel sözler, ötelere yükselir, yücelere gider. Karşılığında rahmet iner, bu iki hal, sende, senin varlığında dâima olur durur. Kendinde olmaksızın, istiğrâk hâlinde edilen duâ, bambaşkadır. O duâ, duâ edenin kendinden değildir, kendinde bulunanın duâsıdır. Daha doğrusu, o duâ, gönülde bulunan Hakk’ın sözleridir. Aslında o duâyı Allah etmektedir. Çünkü duâ eden kul, kendinde olmadığı için aradan çıkmıştır. O duâ da Allah’tandır, kabul edilişi de Allah’tandır.[Hz. Pir Mevlana(ks)]

Rabbim, şu taş kesilmiş kalbi sen mum gibi yumuşat, iniltisini tesirli ve acınır bir hâle getir ki, feryâdına yetişenler bulunsun…

Duanın, ömrümüzdeki değeri pek yücedir. Hadîs-i şerîflerde açıklandığı gibi duanın bizzat kendisi bir ibadettir. Çünkü Kur’an’da Allah celle celâlüh tarafından emrolunmuştur. Hatta ibadetin hası, özü ve iliğidir. Dua dînin direği, rahmet-i ilâhiyenin anahtarı, göklerin ve yerin nûrudur. Hiçbir şey Allah nezdinde duadan daha makbul ve değerli değildir. Allah celle celâlüh kendisine dua edeni sever, etmeyene gazap eyler. O halde her vesile ile dua etmeli, küçük-büyük her şeyi Allah’tan dilemeliyiz. Dua sadece psikolojik bir rahatlama ve tatmin değildir. Bilakis fiilî ve maddî tesirleri her zaman görülen, faydalı, geçerli bir şeydir. Duanın başa gelen derdi, belayı kaldırmaya, gelecek olanı da önlemeye imkân ve selahiyeti vardır. O, Allah’ın saf saf dizili mânevî ordularından bir ordusu olup sevk edildiği yerde iş görür, bitirir. Dua mü’minin tesirli bir silahıdır. Dua, kazâ-yı mübremi, yani kesinlik kazanmış ilâhî bir takdir ve hükmü durdurur ve değiştirir. Kul dua edince muhakkak bir şeyler kazanır, onun duası karşılıksız bırakılmaz. Ya dilediği şey kendisine bahşolur ya bir günahı bağışlanır ya da sevabı âhirette verilmek üzere muhafaza olunur. [Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN(ks)]

Mâlum ola ki, bu Hizbü’l-Gâyât li-Tevhîdi’llâhi’l Kaadi’l Hâcât ismiyle müsemma vird-i şerif, bir büyük ve güzel ve gayet dilber elfâz-ı şerifeleri mücmel, meâni-i lâtifeleri kesîr, nâdiri’l-misil vird-i şeriftir.

Bütün büyükler Allah’a karşı daima şükür ve niyaz halinde idiler

Bütün peygamberler alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâti vesselâm ve sıddîkler, ârifler, sâlihler ve âşıklar rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecma’în, buldukları mertebeleri, bütün nimetleri, fazl ü kemâlleri ve lûtf ü keremlerin cümlesini Hak teâlâdan görüp Hak teâlâya teveccüh-i tâm, şükür ve hamd ü senâlar etmişlerdir. Nefsinde kâmil gayride mükemmil olup mâsivaya asla meyl etmeyerek, Hazret-i Allah celle şânühuya kemâl-i teveccüh ile teveccüh-i tâm buyurmuşlardır.

Peygamberân-ı izâm efendilerimiz cemi’ mâsiyetlerden ve noksanlardan mâsum iken ve peygamber olmayanlar her vechile mahfuzlar iken, bununla beraber kendilerini daima kusur ve noksanda görüp sıdk ü sadakat ile Mevlâ’ya tazarru ve niyazlar ederek, nice gözyaşları akıtıp kendilerini noksanda görmeye delâlet eden envâi türlü kelâmlar ve münacatlar ile gece ve gündüz Hak teâlâya hazretlerine tevâzu, huşû, huzû’ ve inkiyâd-ı tâm üzerine olmuşlardır.

İmdi cümle takipçilerimize tavsiye buyrulan bu vird-i şerif, icmâlen, bu mânâları müştemildir. Okumak isteyenlere izin verilmiştir. Umulur ki, Mevlâ’dan çok feyz ve inâyetler, dünyevî ve uhrevî menfaatler teveccüh eder, inşâ’allahu teâlâç Mânalarını bilenlere, zuhurata tâbi olanlara malumdur.

İmdi vird edinip okuyacak zat, bunu dahi ibtidâ Cuma günü “Elhamdulillahi rabbil âlemin” kavlinden euzu besmele, salavat-ı şerife ile başlayıp âhirine kadar nihayetinde “ve sallallahu ala seyyidina Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma’in” salavat-ı şerifesine kadar okuyup tamam eder.

Her gün emr-i Hak vâki oluncaya dek bu üslup üzere niyyet-i hâlise ile okuyup devam ederek ve bunun böylece güzel güzel tertibine muvaffak olan zevât-ı kirâmı ve ulemâ-yı izâm efendilerimizi, üstadlarımızı ve bu fakir dâilerini hassaten ve cemî’ ümmet-i Muhammed’i âmmeten ve din ü devlet ve millet-i İslâm ve bunlara bi-hakkin tesâhüb eden zevi’l kadri ve’l ihtiram ve bu mezkûrattan, âhirete teşrif buyuran ve bugünkü günde el’an berhayat olan cümle ümmet-i Muhammed din kardeşlerimizi hayırlı dualar, rahmetler, mağfiretler, inayetler ve selâmetler ile zikir buyurmaları hamiyyet ve salâbet-i diniyye ve kemâlât-ı insaniyye ashâbından rica olunur, kardeşlerim.

Allah’ım! sen, canları, Yâsîn soyunun gittiği yoldan canlara ulaştır. Nasıl ki, duâ etmek bizden, kabul etmek senden ise, dualarımızı Yâsîn soyundan gelenlerin dualarına kat! Allah’ım! nasıl ki, bizim işimiz az bir ihsanda bulunmak, Senin şanında azı çok görüp beğenmekse, lûtfet de, bize o çeşit yardımda bulun! Yani, azımızı çok olarak kabul buyur! Allah’ım, bizi nefsanî arzulardan, bedenimize ait isteklerden, şehvet ve hiddetten kurtar, akıl ve vicdan âlemine ulaştır! Bizi asıl vatanımız olmayan şu dünyadan al, ötelere, yücelere götür!  [Hz. Pir Mevlana]

Fe men yehdi’l-lâhi fe hüve’l-muhtedi, ve’sselâmu alâ meni’t-tebe’al-hüdâ…

Reklamlar

Cennette bile hasret

Hayıf benim bunca geçen ömrüme,
Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin. O’nu sık sık anın [Ahzab:41]

Bir kez Allah dise aşk ile lisan, dökülür cümle günah, misl-i hazan…

Padişahımız tek ve eşi benzeri olmayan Allah’ımız “Allah’ı çokça anın” diye bize izin verdi. Bizi ateşler içinde gördü,  bize acıdı, kurtuluşumuz için  bize nûr’unu, kendi zikrini  ihsan etti. [Hz. Pir Mevlana]

Aşk ile gel imdi Allah diyelim, Dert ile gözyaş ile aah idelim…

Muhabbet ile bağlanılan zikir dinmez. Zikir ile bağlanılan muhabbet sona ermez. [Hz. Yiğitbaşı Veli]

Cennet ehli hiçbir şeye hasret edecek değildir. Yalnız, Allah’ı anmadan geçen vakit üzerine hayıflanacak, pişmanlık çekeceklerdir. [Râvi: Hz. Muaz, Ramuz-el Ehadis, 364-1]


Hîn-i mevtlerinde yanında hâzır idim. Dehân-ı gevher-feşânından ne sâdır olacak diye muntazır iken sabrım kalmayıp nihayet “Sultânım! Söyleyin işitelim. Biz dahi ona göre iş görelim.” dediğimde cevaben buyurdular ki:
“Vakıamda gördüm. Bir gemim var imiş. Yelkenlerini açtım, gidiyorum. Rüzgar sakin olunca yelkenleri indirdim. Gemiyi karaya çekmek murâd ettim. Bir kimse gelip, “Yelkenleri indirme, kaldır. Az çok rüzgar vardır. Ta ki menziline eresin. Bir kadem daha ileri varasın.” dedi.
Bunun üzerine ben, “Sultânım! Bu vakıadan murâd nedir? Ne kadar zahmet ise lutf edip bildirin” diye rica eylediğimde buyurdular ki:
Cân sineye geldi, biz hayâttan, hayât bizden el yudu. Cân var iken sakın tevhîdsiz durma. Nefes-i rüzgar az çok vardır. Zevrakı bir kadem ileri sürmekte kâr vardır.
Bunun üzerine dervîşler gırîv-i nâlâna başladılar. Gözlerinden yaş döküp sînelerini taşladılar. Hz. Pir İbrahim Ümmî Sinan (v.1568) ise, Yâ Hayy, Yâ Kayyûm diye terk-i hayât-ı müsteâr ederek dâr-ı fenadan geçip, hayât-ı bakîyi buldular
… 

Bir dil ki Hakk’ın zikri ile olmaya mu’tâd
Urma sen ol et pâresine dil deyû hiç ad

Ey oğul. Her uzvun başka bir zikri vardır. Bütün uzvun da hep ayrı ayrı zikreder. Elin zikri, her zavallının yardımına uzanmaktır. Ayağın zikri Hakk yolunda gitmektir. Gözün zikri aşk ile göz yaşı dökmek ve onun âyetlerini temaşa etmektir. Kulağın zikri doğru güzel söz dinlemektir. Mümkünse gece gündüz zikre çalış. Kalbinin zikri sende Allah aşkı doğurur. Çalış ki bu zikri elde edesin. Dilin zikri Kur’an okumaktır. Bunlardan nasibi olmayan kişi müflistir. Daima Hakkı övmekten dilini ayırma ki, yoksulluk ateşinden kurtulasın. Dudağını Hakk’ın zikrinden başka şeye kıpırdatma çünkü erenlerin işi hep böyle olmuştur. [Feridüddin-i Attar]

… Zamanınızı boş geçirmemeğe gayret edin! Çünkü cennete girse bile bir müslüman, cennette bir şeye hayıflanacak. Cennette korkmak da yok, üzüntü yok. Fakat cennete giren insanlar bir şeye hayıflanacaklar. “Hay Allah, fırsatı kaçırmışız yâ, keşke öyle yapmasaydık!” diyecekler. Cennete giren insanların hayıflanacakları şey nedir?.. Dünyada iken zikirsiz geçirdikleri zamanlar… Buna hayıflanacaklar. Neden?.. Zikrin mükâfâtını gördükleri zaman, orada ne kadar büyük mükâfât aldıklarını gördükleri zaman; “Ayy, ne kadar büyük mükâfâtlar kazandık, keşke vakti hiç boş geçirmeseymiştik, hep Allah deseymiştik, hep zikretseymiştik!” diyecekler.

Onun için elinizden, dilinizden zikir, tesbih eksik olmasın!.. Allah sevdiği, razı olduğu ibadetlere muvaffak eylesin…

Biz bu kadarını söyledik, ötesini sen düşün. Eğer fikrinde bir durgunluk varsa, iyi düşünemiyorsan, Allah’ı zikrederek fikrini uyandır, harekete geçir. Çünkü zikir düşünceyi harekete geçirir. Sen zikri şu uyumuş düşünceye güneş yap da onu canlandır. İşin aslı cezbedir aşktır. Fakat aziz dostum, çalışmayı gayreti bırakıp cezbeyi de oturduğun yerde  bekleme. Cezbe kendi kendin gelmez. Gelmesi için bir gayret bir emek  gerekir. Çünkü çalışmayı, ibâdeti, iyilik etmeyi bırakmak, nazlanmaya benzer. Hakk yoluna canını başını koyan hiç nazlanabilir mi ? Oğlum, ne Allah’ın lütfûna, ne de kahrına uğrayacağını düşünme; sadece onun emirlerine uymayı, nehyettiği, yapma dediği şeylerden kaçınmayı her zaman göz önünde tut. [Hz. Pir Mevlana]

Muhabbet erkânı

Aşka müşteri canlara,
Rabbinizden af ve mağfiret dileyin, sonra günahlarınızdan tövbe edip O’na sığının. O sizi affeder ve korur. Çünkü Rabbim Rahîmdir, Vedûd’dur. [Hûd:90]

Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-i aşk olan âriflerden, gündelik heveslerine “sevgi” deyip bir ömür boyu tüketen/tükenen zamane sevdalılarına! ikrâm olunur.
Nîce bu hasret-i dildâr ile giryân olayım
Yanayım ateş-i aşkın ile büryân olayım

Sinen içre nur-ı zikr ile uyandır bir çerağ
Ol çerağın şulesiyle görüne dîdâr-ı Hak
Asılların aslı olan kelimelerini, “El-Vedûd” ismine tecelli kıldığı kimselerin kalbine aktarmakla, huzuruna kabul buyuran Hazret-i Vedûd’a şükürler olsun…

Cenab-ı Mevla ve tekaddes hazretleri, cümle isimlerinin kemal manasıyla “Mirat’ı mücella”sı olan Habibi Kibriya aleyhi ekmelittehaya hazretlerine, şanına lâyık, makam-ı âlilerine mutabık bir kıvamda,  gül yüzünü görmeden ah û figan eyleyen aşıkları nâmına, salat ve selam eylesin O’na…

Aşıkın aşkını dile döktüğü göz yaşiçün…

“Artık mektup yazmaz” oldun buyurdu dostum, neyleyelim şimdi feryadım azaltıp aşktan yana meylimizi arttırdılar. Nasıl ki ateş, çok alevlenince dumanı(azalır) çıkmaz olur…

Serlevha ayeti aşk ile bir daha okuyalım, Halîm ve Reşîd bir Peygamberin dilinden Cenab-ı Allah “vedûd” olduğunu ilân ediyor. Yolumuzda, Allah ile kul münasebetlerde sevginin yerinin ne derece yüksek olduğunu, tek başına bu isim bile göstermeye yeter.  Zira Allah’ın yaratıklarını çok seven ve onlar tarafından çok sevilen olduğunu bildirir. Kulların en ideal vazifeleri yaratana kulluk olup duyulan bu duru sevginin ifade edilmesinin en ileri şekli de “tapınma” dır. Allah’ı çok sevdiğini iddia eden, “taparcasına seven” elbet O’na daha çok ibadet edecektir.

“Vedud” ismini tekrar ile kulluğunu takrir eyleyen âşık-ı sâdık “Abdulvedûd” diye isimlendirilir. Bu mertebe mensupları hakkında  “Allah onları, onlar da Allah’ı sever” buyrulmuştur. O ki Vedûd ismiyle hem cemalini, hem cemal tecellisi olan esmâsını, hem esmasının cemalini gösteren sanatını, hem cemalinin aynası olan yarattıklarını, hem de yarattıklarının güzel hallerini (mehasin-i ahlâkını) sevmektedir.

Cenâb-i Hak, kendi cemâlini ve esmâsını sevdiği gibi, cemalinin ve esmasının en parlak aynası (mirat-ı mücella) olan Habibi Kibriya Efendimiz’i (asm) de sever ve O’na benzeyenleri de derecelerine göre sever. Yine mahlûkatının güzel ahlâkını sevdiği gibi, güzel ahlâkın en yüksek mertebesinde olan Peygamber Efendimiz’i (asm) de sever ve O’na benzeyenleri de derecelerine göre sever… Zaten ilk önce kâinâtın Sultânı muhabbet etti O’na. Ve bunu ilan etti âleme “Habîbim” diyerek. İlâhî aşkın merkezine onun sevgisini yerleştirdi. Sâdece O’nun sevgisini meşk edene ve O’nun gönül mektebinde aşk dersi alana açtı muhabbetinin kapısını. Çünkü el-Vedûd olanın en büyük muhabbet tecellîsi onda zâhir olmuştu.

Cenâb-i Hakk’ın sevgisini kazanmanın, Peygamber Efendimiz’e (asm) benzemekle olacağı hakikatı Kur’ân-i Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin” [Âli-imrân:31] Ayette geçen “Allah’ı seviyorsanız” ifadesi, imanın sevgiye dönüşmesi ve sevginin üzerinde inşa edilen kulluğun kemâle ermesi bakımından pek mühimdir. Bakara suresinin 165. ayetinde “…İnananların Allah sevgisi her şeyin üstündedir” buyrulmaktadır. İnanmakla sevmek mana bakımından işte böyle içiçedir.

Bu makam içre Vedûd isminin tüm tecellilerinde en yüksek mertebede Peygamber Efendimiz (asm) olduğu için “Habibullah” ünvanı ona verilmiş ve “makam-i mahbubiyet”e ancak O mazhar olmuştur. 

Sahih bir hadiste Resulu Kibriya Efendimiz saadetle buyururlar ki: Allah kulunu sevdiğinde, onun kendisiyle duyduğu duyma gücü, görme gücü, eli ve ayağı olur.” Onun güçleri kendisi için sürekli sabittir; kör veya dilsiz bile olsa, duyma ve görme niteliği körlük, dilsizlik ve sağırlık perdesinin ardında sabittir. Allah, vüdd (sabit sevgi) diye isimlendirilmesi itibarıyla sevgisi sabit olandır. Vüdd diye isimlendirilmesi dedik, çünkü bu niteliğin dört hali, her halin kendisiyle tanındığı bir adı vardır: Heva, vüdd, hûb ve aşk!

Sevginin kalbe ilk düşmesi ve orada gerçekleşmesine heva denilir. Bu kelime “yıldız kaydı” [Necm:1] anlamındaki heve en-necm ifadesinden türetilmiş­tir. Ardından vüdd (meveddet) gelir. Vüdd sevginin sebat bulması demektir. Ardından hûb gelir. Hub sevgideki duruluk ve sevenin iradesinden çıkması demektir. Böyle bir durumda seven sevdiğinin iradesine göre hareket eder. Ardından aşk gelir. Aşk sevginin kalbi sarması demektir. Kelime asma ve benzeri ağaçlara sarılan dikenli sarmaşık anlamındaki “aşaka”dan türetilmiştir: Aşk sevenin kalbini sarar, onu sevgiliden başkasına bakamayacak hale getirerek kör eder.

Aşk öyle bir alevdir ki, bir tutuştu mu, mâşûk’tan başka her şeyi yakar… [Hz. Pir Mevlana]

Sanatkâr, sanatını nasıl sevmez ki… Biz, hiç kuşkusuz, O’nun sana­tının ürünleriyiz. O bizim yaratıcımız olduğu kadar rızkımızın ve maslahatlarımızın da yaratıcısıdır. Allah bir peygamberine şöyle vahyetmiştir: “Âdemoğlu! Eşyayı senin için, seni kendim için yarat­tım. Şenin için yarattığım eşyada, kendim için yarattığım gayeyi telef etme. Ey Âdemoğlu! Şanım üzerine yemin olsun ki, ben seni severim. Senin üzerindeki hakkım karşısında, sen de beni sevmelisin.” Sanat özü gereği sanatkârın o işi bildiğini, ona güç yetirdiğini izhar ederken aynı zamanda, sanatkârın güzelliğini, azametini ve büyüklüğünü de delildir. Böyle değilse (sanat) kim için, kimde ve kiminle orta­ya çıkabilir ki? Demek ki bizim var olmamız ve O’nun bizi sevmesi kaçınılmazdır. O bizimle ve biz O’nunlayız. Hz. Peygamber bir dua­sında Rabbine hamd ederken şöyle der: “Biz O’nunla ve O’nun için varız” Bu mertebe ilgi, atıfet ve süreklilik mertebesidir.

Sevgi olmasaydı el-Vedûd bilinmezdi, Fakirlik olmasaydı el-Cevâd’a ibadet edilmezdi…

Allah, sürekli seven olduğu için el-Vedûd iken bizim için de “sü­rekli yaratan”  [Yâsîn:81] ve “Her gün bir işte olan” [Rahman: 29] diye nitelenendirilir. Biz hal ve söz diliyle O’na sürekli “şunu yap bunu yap” deriz, O da yapar. O’nun bizdeki fiilinin bir yönüyle O’na “yap” deriz. Böyle demek O’nu bir işe zorlamak mıdır? Allah’ı hiç kimse bir işe zorlayamaz, böyle bir vehimden münezzeh ve mütealdir. Böyle diyebilmemiz el-Vedûd isminin hükmünden kaynaklanır. Allah, el-Gafûr, el-Vedûd ve er-Rahman, ismiyle istiva ettiği yüce arşın sahibi­dir, çünkü O sevenin duyduğu derin ve coşkulu özlemle merhamet etmiştir. Seven de sevgiliye onun niteliğiyle kavuşabilir. Hakkın nite­liği varlıktır ve bu nedenle sevene varlık vermiştir. O’nun katında varlıktan daha tam bir şey bulunsaydı, verirken cimrilik yapmazdı. İmam Ebu Hamid bu makamda şöyle der:  “Allah katında bir şey bu­lunup saklanmış olsaydı, bu durum cömertlikle çelişen bir cimrilik, kudretle çelişen acizlik olurdu.” Allah el-Gafur ve el-Vedûd olduğunu bildirdi. El-Vedûd gayb (mertebesinde) sevgisi ve muhabbeti sabit olan demektir. O bizi görür. Bu nedenle sevdiğini görür, onu gör­mekle sevinir. Bütün âlem bir insan mesabesinde sevilen iken âlemde­ki şahıslar insanın organlarına benzer. Sevilen sevdiğinin muhabbetiy­le  vasıflanmamış, sadece onu sevilen haline getirmiştir, o kadar!

Aşk, sayıya sığmayan sevgidir. Bu yüzden de gerçekte Hak sıfatıdır; kula verilişi, geçici bir şeydir… [Hz. Pir Mevlana]

Sonra Allah, bazı kullarını severken aynı zamanda onlara kendisi­ni sevme imkânı bahşeder. Böylece kuluna eşyanın suretlerinde Hakkı müşahede etmek ve tecellileri görmek nimetini ihsan eder. Bu itibarla Allah’ı sevenler ile âlemin ilişkisi, göz ile göz bebeğinin ilişkisi gibidir.


Kimse takdir edemez alemde kendi mahiyetini reyi ile
Münferit vasıta-i rüyet iken, göremez kendini dîde bile

İnsanın pek çok organı olsa bile gören ve müşahede eden organları iki gözüdür. İnsanda göz, âlem içinde sevenler mesabesindedir. Allah kendisini sevdiklerini bildiği için sevenlerine müşahede nimetini ver­miştir. Bu bilgi O’nun katında zevk bilgisidir. Binaenaleyh Allah O’nu sevenlere kendine yaptığı gibi yapmıştır…

Cinler ve insanlar sadece Allah’a ibadet etsinler diye yaratıldı. Allah yaratıkların arasından onla­rı sadece kendisini sevsinler diye yarattı. Çünkü Allah’a kulluk edecek O’nun karşısında zelil ve hor kalacak kişi ancak sevenler olabilir. İnsa­nın dışındaki her şey O’nun hamdini tesbih eder, çünkü Allah’ı gör­memiştir ki sevebilsin! Allah insandan başka hiçbir yaratılmışa el- Cemil isminde tecelli etmemiştir. Bu nedenle insan sadece Rabbini veya Rabbinin tecelligâhı olan birisini severken bütünüyle sevgisinde fani olarak kendinden geçer. O halde âlemin gözleri -sevilen her kim olursa öl­sün- âlemdeki sevenlerdir. Bütün yaratılmışlar Hakkın tecellisinin aksettiği yerlerdir. Onların sevgileri (vüdd) sabittir. Onlar sevgileri sabit olanlar iken Allah el-Vedûd’dur. İş Hak ve yaratılmış arasında yaratılmış ve Hak nedeniyle perdelenmiştir. Bu perdelenmişlik nede­niyle el-Vedûd ile birlikte el-Gafûr ismi gelmiştir. Bu gizlenme nede­niyle Kays, Leyla’yı sevdi” denilmiştir. Hâlbuki Leyla bir tecelligâh! Veya “Ali, Fatma’yı sevdi”  veya “Bülbül, gülü sevdi” deni­lir. Bütün bunlar, Hakkın tecellisinin makamları ve duraklarıdır. Bu­nunla birlikte onlar, sevdiklerini isimleriyle tanımamış olabilirler. Çünkü insan bir şahsı görür, onu sever, fakat kim olduğunu veya adını veya nereli olduğunu veya evini yurdunu bilmez. Bununla birlik­te sevmek, o şahsı araştırmaya, evini ve yurdunu soruşturmaya sevk eder. Onu bulamadığında, peşinden gider, soruşturur. Allah’ı sevme­miz de öyledir; Biz Allah’ı tecelligâhlarında severiz. Leyla, Gül veya başka bir ad veya herhangi bir özel isimde Allah’ı severiz, fakat sevdi­ğimizin Hakkın aynı olduğunu bilmeyiz. Bu nedenle ismi biliriz, fakat Hakkın aynı olduğunu bilmeyiz. Bu durumda ismi sevmiş, hakikati tanımamış oluruz. Yaratılmışın ise hakikati sevilir, bilinir. Bazen ismi bilinmez, sevgi onu bilmeyi mecbur kılar. Başka bir ifadeyle sevgi sevileni tanımayı gerektirir. İçimizden bazı kimseler dünya hayatında O’nu tanır ve bilirken, bazı kimseler, herhangi bir şeyi seviyorken ölene kadar O’nu tanımazlar. Perde kalktığında Allah’tan başkasını sevme­diği ve yaratılmışın adının kendisini perdelediğini anlar. Nitekim insan dünyada bir şeye ibadet eder, fakat bilmediği yönden sadece Allah’a ibadet etmiştir. Bununla birlikte onun mabudu Menat, Uzza, Lat diye isimlendirilmiş olabilir. Ölümle birlikte perde kalktığında, sadece Allah’a ibadet ettiğini öğrenir. Allah şöyle buyurur: Senin Rabbin kendisinden başkasına kulluk edilmesin diye hüküm verdi…”  [İsrâ:23] Puta tapanla­rın durumu da öyledir. Böyle bir insan taptığı putta herhangi bir tarzda ilahlık bulunmadığına inansaydı, kendisine ibadet etmezdi. Fakat “el-Gafûr, el-Vedüd.” [Burûc:14] ayetinde belirtildiği üzere çekilmiş perde nedeniyle insan O’nu tanımamıştır. Bu itibarla sadece isimler vardır. Bu nedenle hakiki mabud olan Allah, ibadeti tecelligâh ve makamlara izafe ettiklerinde insanlara şöyle der: “Onları isimlendiriniz.” İnsanlar taptıkları şeyleri isimlendirmiş olsalardı, onları tanıyacaklar, tanıdıkla­rında Allah ile isimlendirdikleri arasındaki farkı anlayacaklardı. Nite­kim makam ve tecelligâh arasındaki fark bilinir ve “şu makam, şu tecelligahtır” dersin böylece ayrışma gerçekleşir.

Bu babdan anlatılır ki: Leyla’nın aşkıyla deli-divane olan Mecnun çölde dolaşırken yolu bir köye düşer. Köyde namaz kılanın önünden geçer. Namaz kılan adam, selam verince büyük bir kızgınlıkla bağırır. Kör müsün be adam! Namaz kılanın önünden geçilir mi? Mecnun adamın namazının önünden geçtiğini yeni fark eder. Döner ve bağıran adama şu cevabı verir: “Ben Leyla’nın aşkına öyle bir haldeyim ki seni görmedim. Asıl sen kendine sor. Huzurunda namaz kıldığın Allah’ın aşkından beni nasıl görebildin.”

Aşk üstünlükte, bilgide, defterde, kitap sahifelerinde değildir. Halk dedikoduya düşmüştür ya, o yol âşıkların yolu değildir. Aşk, öyle bir nur ağacıdır ki, dalları ezelde, kökleri de ebeddedir. Bu ağaç, ne arşa dayanır, ne de yeryüzüne, bu ağacın gövdesi de yoktur… Aklı işten atıp hevesi kovduk… Sen de fanî güzellere iştiyak var, bir özlem var. Bu ise puttur. Sen kendini kendinde bulur ve kendin sevgili olursan, sende özlem kalmaz. [Hz. Pir Mevlana]

Kur’an-ı Kerim isimler ve haller arasındaki ilişkiyi ne güzel ve sır­lı bir şekilde ortaya koymuştur. Allah, “el-Gafûr ve el-Vedûd, yüce arşın sahibi, dilediğini yapandır.” [Buruc:14-16] buyurur. Allah sevendir, dilediğini yapan­dır. Demek ki Allah sevilendir! Çünkü ancak sevilen sevdiğine diledi­ğini yapabilir. Buna mukabil seven, (sevdiğinin sözünü) dinleyen ve ona itaat edip istediklerine âmade olandır. O seven ve el-Vedûd, yani sevginin ayrılmaz özelliklerine ve şartlarına bağlı ve sevgisi sabit olan­dır. Bununla birlikte hakikat birdir. Çünkü burada el-Vedûd, aynı zamanda dilediğini yapan demektir. Bu ilâhî uyarıda ne hoş ve sırlı bir durum olduğuna bakınız! “…De ki, Rabbim benim bilgimi arttır” [Taha:114] “…Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır” [Ahzab:4] Şimdi bir  müddet mezkur ayetlerin tecellisi ile hayretlenelim… 

İşte “El-vedud” olandan bize varis kalan bu muhabbet sermayesi, merkezinde Mevlâ yoksa, nereye yönlendirilirse yönlendirilsin, hakikatte zayi edilmiş ve israf edilmiş olacaktır. Öyleyse gönlümüzün muhabbet kıblesini Mevlâ’ya yöneltmek ve O’nda daim kılmak için, sürekli “Sevgini istiyorum Rabbim! Seni sevenin sevgisini ve beni senin sevgine eriştirecek amelin sevgisini de Sen’den niyaz ediyorum” diye huzurda niyaza durmak vaktidir:

İlahî, sevginin bizde devamlılığı ve senin sevdiğin hallerin hayatımızda yeşermesi için “El-vedûd” isminden dileriz ve dileniriz ki kalbimize senin sevgini ve sevilmesini emrettiklerinin muhabbetini isâl eyleyiver ya huuu

Ne yatarsın eyâ tâlib-i cânan

Ey (özlem duyanlara yakın olan) dost,
Az bir kısmı müstesna geceleyin kâim ol  
[Müzzemmil:2]  

Çağırdı beni uykuda bir hâtif-i esrar,
Dur yatma, ne yatarsın eyâ tâlib-i cânan


Ten tuzaktır ruhumuz av böylece
Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece
Ayrılıp ruhlar kafesten böylece
Kurtulup serbest olurlar her gece

Bilmem kaç gecedir bir alarm kurulu saatimizde, hem uyandırsın diye aşığın “Dursun dilesin vakt-i seher geçmeye pazar…” dediği saatlerde. Bir de isim verdiler fakirini uyanık kılacak sese: “Hor hor uyurken Mısrî’yi basınız, ol vakit asınız!”

Gerçi şu geçip gitmekte olan kudsî nağmeyi can kulağıyla bir dinleseniz, namenin geri kalanı okumaya hacet kalmaz amma belki yükselir diye her bir cümleden ahımız, ahdimiz üzre biz yine düştük yolumuz gözlendiği satırlara…

Anar anar uyku girmez gözlere,
Bakar ağlar dosttan kalan izlere!

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

İşit ey yaman huylu! Uyuyan gafil, gafil olan da mahcubtur…
Ah be dedem bıraksaydın da halk şerrimizden emin olup rahat bir nefes alsaydı! Hani Hazret-i Peygamber(sav) buyurmamış mıydı: “Şu üç kişiden kalem kaldırıldı: (kalem onların aleyhinde bir şey yazmaz) Uyanana kadar uyuyandan, büluğ çağına erene kadar çocuktan, kendine gelene kadar deliden” Ne yapalım iradeyi kullanmaya elimiz ulaşmaz uykuda. Murat ve arzulardan nefs azl edilmiştir uykuda. Dili tutulmuştur, onun için dava ve iddia sahibi değildir, yalan ve gıybetten aciz kaldık uykuda, tüm günahlardan ilgisi kesilmiştir sonra.

Bir de devamı olsa gerek ez-cümle: İbn-i Abbas hazretleri’nden (r.a) dinle: “İblis için günahkarın uyumasından daha zor bir şey yoktur. Günahkar kişi uyuyunca şeytan şöyle der: – Şu adam ne zaman uyanacak da Allah’a asi olacak!” 

Madem öyle uykunun âdabından bahsetseniz…

İmdi derviş için uyumada şart olan şudur: Uyku iyice bastırdığında, uykusunun başında kendini ömrünün sonunda bilir. Günahlardan tövbe eder. Hasımlarını râzı ve hoşnut eder. Güzelce tahâret yapar (mezarda imiş gibi) yüzünü kıbleye döndürerek ve sağ tarafı üzerine yatarak uyumadan gönül diliyle niyaza durur: “Senin adınla ey Rabbim, yanımı yere koydum, yine senin yardımınla kaldırırım. Şimdi mihman olmak vaktidir. Eğer ruhumu alıkoyarsan rahmet et, eğer salıverirsen güzel kulların gibi muhafaze eyle. Ya Rabbi beni en hoşlandığın bir vakitte uyandır. Kusurlarımı örten örtünü üzerimden kaldırma…” Artık dünyâya âit işleri düzelmiştir. İslâm nîmetinden dolayı Allah’a şükreder. (Sâğ sâlim) uyanması hâlinde, günahların semtine uğramıyacağına söz verir.  

Bu bedenin de biz de hakkı yok mu dedem?
Nefs, cevheri topraktır. Madem, insan topraktan yaratılmıştır elbet uykudan tad alır, ondan uzak düşünülemez. Dibe çökmek toprağın sıfatı olduğu için tembellik, gevşeklik, uyuşukluk ve uyku hali de insana tabiat olmuştur. Hâsılı nefsine uykudan hakkını veresin fakat ondan haz almasına engel olasın ey can… Madem ahlak-ı rezileden, hayvan sıfatlardan ulvi sıfatlara, ahlak-ı hamideye sefer üzredir derviş, vakti geldiğinde uykuyu bir yana bırakarak gaflet ve uyuşukluk sıfatlarından kurtulasın, gizli gizli…

Öyle dediniz ya bir türkü geldi aklımıza, gönül dağı namında:

Seher vakti garip bülbül öterken
Kipriklerin oku cana batarken
Cümle alem uykusunda yatarken
Kimseler görmeden gel gizli gizli

Hakikat bir… Sen gözünü uykuya yumduğunda kirpiklerin cana batıyor, ruhun inciniyor demek ki gözü açıp gönlü uyanık kılmak gerek…

Bir de uyurken dahi uyanık olanlar var değil mi?
Şu dünyada baş gözü açık, fakat gönül gözü uykuda nice kişiler vardır. Gönlü uyanık olan kişi, baş gözünü kapasa bile ona yüzlerce basîret gözü açılır. Eğer sen gönül ehli değilsen, uyanık ol, daima uyanık bulun da, Allah’tan gönül iste; bunun için çalış, çabala! Eğer gönlün uyanık ise korkma! Baş gözü ile uyumaya bak, bir hoşça uyu! Artık senin gözünün önünden ne yedi kat kaybolur, ne de altı yön! Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Benim gözlerim uyur, ama gönlüm hiçbir uykuya dalmaz!”  Bekçi uyumuş, yâni baş gözü uykuya dalmış, ama pâdişah, yâni gönül uyanık ya, sen ona bak! Gönül gözü açık olduğu hâlde uyuyanlara canım fedâ olsun! Ey mânâ eri, gönül uyanıklığını anlatsak, binlerce kitaba sığmaz!

“Uyku ölümün kardeşidir” manasına bir hadis-i şerif olsa gerek.
Uykuda gösterilen manaya rüya dersek, “insanlar uykudadır ölünce uyanırlar” fehvasında uykudan uyanıp sırra erenler, bu fâni aleme “rüyâ” demişler.  

Bir varmış bir yokmuş, meğer bir rüyaymış yani…
Vaktiyle Attâr’dan işitmiştik. Ebû Bekir Şiblî (ra), bir gün yolda giderken buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuk görür. Şiblî, bu cevizi onlardan alıp:

“–Biraz sabredin de bu cevizi ikinize paylaştırayım!..” der.

Sonra cevizi kırar, fakat cevizin içi boş çıkar. Tam o sırada:
“–Eğer gerçekten paylaştırıp kısmet dağıtan biriysen, şimdi bunu taksim etsene!” diye bir nidâ gelir. Şiblî mahcub olur ve: “–Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz ve kuru bir «hiç» içinmiş!…” der.

Bak işte uğruna nice kavgaların yaşandığı dünya nîmetleri de, hakîkatte içi boş bir ceviz gibidir. İnsan, fânî hayat uykusundan ecel îkâzıyla uyanınca, onun ne kadar kısa, geçici ve boş olduğunu anlayacaktır. Bu fânî âlemde bir hiç uğruna katlandığı meşakkatler için pişman olacaktır. Kabirde pişman olunacak şeyler için dünyada insanların âdeta birbirlerini yemeleri, ne hazin bir aldanıştır!

Senin aşkın, çorak toprağı gül bahçesi haline getirdi. Dalgan, buluta benzeyen gözü, inciler saçar bir hale koydu. Şerabımızı çoğalt, bize çokça sun! Uykumuzu da tut, bağla, artık bize gelmesin çünkü, uykuya dalan kişinin, gecenin güzelliğinden, feyzinden hiç haberi olur mu? Söz uzadı, mana dağıldı, Can sâkisi kadehimize o şerabtan sunsa da denize dalsak…

Aman dedem mübarek Cuma günü sen ne dersin öyle.

Ey can sakîsi! Kadehi, yıllanmış eski şerab ile doldur da bize sun!… O şerab gönlün yolunu keser, insanı fanî güzellere, görüntüleri yok olan varlıklara gönül vermekten kurtarır, din yoluna düşürür, Hakk’a kılavuzluk eder. O şerab, herkesin bildiği üzüm şerabı da değildir. O şerab kaynağını gönülden alır, gelir ruhla karışır, coşar köpürür. Can şerabı olur. Her şeyde Hakk’ın kudretini gören, Hakk’ın sanatını müşahede eden aşıkın gözü o şerabla mahmurlaşır. Herkesin bildiği üzüm şerabı İsa(as) ümmetinindir. Mansur şerabı da Muhammed(sav) ümmetine mahsustur. Bu şerabın kadehi de ayılması da yoktur. Kadehsiz içilir. Üzüm şerabından mahzenlerde küpler dolusu vardır. Bu şerabtan da küpler olusu var. Var ama bu küpü kırmadıkça, yani bedene ait nefsanî duygulardan geçmedikçe, Mansur şerabını tadamazsın. Üzüm şerabının bir damlası bile seni senden alır, bütün işlerini altına döndürür benim şu altına benzeyen kadehe canım feda olsun… Mansur şerabı üzüm sarabı gibi herkese her zaman sunulmaz. Mansur şerabı ancak ,yatağını, yastığını devşirip kaldıran, gecesini uyku ile öldürmeyen Hakk asıklarına seher vaktinde sunulur. [Hz. Pir Mevlana] 

Sen bir de dua istersin mektubun sonunda ama o işi ehline bırakıp mucibince amel eyleyenin can özüne, aslına ve nesline rahmet okuyalım…

Yâ Rabb! Bir taraftan istirâhat iklîmiyle bedeni, diğer taraftan vuslat ve rahmet iklîmiyle rûhu engin ve müstesnâ bir lâhûtî huzûra kavuşturan geceleri kulluk vecdi içinde geçirebilmeyi nasîb eyle! Bir gece hükmünde olan şu dünyâdan bizleri de Sen’in rızâna ermiş bir âşık-ı sâdık olarak âhıret sabâhına ulaştır ve vuslatının lezzeti ile mütelezziz eyle!

Taze bahardır

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Dedem, havadan sudan can verelim söze; kış yüzünü göstermeye başladı, havalar da iyice soğuyor, kuyruğu titrettik hani…
Kış gelmiş soğuk olmuş neyime erenlerim…Güzellik Mevlanın lütfudur, Nur isminden Nur’un yansımasıdır. “Edep” ise canın gönül aynasıdır..

Şairin; “Gezerken yağmurda, rüzgârda karda
İçimde güneşi yakar giderim” dediği yerlerdesiniz…

“Varsın kovalasın gece gündüzü
Bahar içimdedir düşünmem güzü” makamı yakınlarında bir yerlerde… ama ille de seyran istersen burda ara:

“Bülbül olanın şeş-ciheti bir gülizardır
Aşık olanın her tarafı taze bahardır”

Kuşadalı sultanım:
“Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez
Vârını dildâre teslim eyleyen cân istemez” buyurmuş amma…

Oysa şimdi durağımız “Ircıî âvâzı erdi mürg-i cânın sırrına
Bî karar oldu ânın çün verd-i handan istemez” sırrıncadır, biz hamuş olalım da mânâ, bu sâdra müşteri tâlibin gönlünde bitsin…

Aşk olsun diyelim o zaman sultanım
O da olur elbet amma evvel aşk ehlinin gönlünde yerimiz olsun da gönlümüzde aşka dair bir yer olsun, huu

Şu gelip geçen Cuma hürmetine bize dua buyursanız…
Malum “dua” kelimesi “çağırmak” kökünden gelir. Hem bizzat Allah çağırır kullarını selam yurduna.

وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَىٰ دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Ve Allah, (sizleri) selâm yurduna (Cennete) da’vet eder. Ve dilediğini (hikmetine binâen, kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidâyet eder. [Yunus:25]

Yani, Allah ahiretteki selam yurduna götüren yola çağırır. “selam yurdu” burada Cennet demektir. İçinde herhangi bir kaybın, felaketin, gam ve kederin, acı ve sıkıntının bulunmadığı Cennet Yurdu. Bir ucu cennete varana dek şol davetin sahibinden umarız ve dileriz ki:

En büyük saadet ve selamet senin muhabbetini, habibinin muhabbetini gönüllere nakşetmektir. Ya Rabbi gönlümüze muhabbetini, Habibinin muhabbetini nakşeyle…Zahirlerimizi şeriat nuruyla nurlandır. Dilimizi yalandan, gıybetten kötü söylemekten, gözümüzü hain bakmaktan, kulağımızı senin sevmediğin şeyleri dinlemekten men et.

Biz nefsimizi galebe edemiyoruz, senin yardımını bekliyoruz ya rabbi. Dilimizi zikrinle süsle. Gözlerimize İBRET nimeti ver; ibret ile bakalım; birine bakalım şükredelim, birine bakalım fikredelim. Kulağımızdan gaflet pamuğunu çıkar. Hak kelamını işitelim; Hak kulağı olsun da hak kelamını işitelim. Ya Rab, Hak dudak hakkı söyler. Hak göz hakkı görür. Hak kulak hakkı dinler.

Ya Rabbi, gönlümüzden sevmediğin sıfatları çıkar. Dünya metaını ver fakat ona muhabbet verme de mangır cebimizde çok, kalbimizde yok olsun. Evlad u iyalimizi ver, onlara iffet, ırz, namus, vatan sevgisi ve insanlığa hizmeti öğret ya Rabbi.

Bizi bu mekandan boş çevirme, şu mübarek Hac mevsiminde gönüllerimize Nur-u Muhammedî’yi tulû ettir ya rabbi, Habibini katındaki makamı hürmetine bizleri şâd eyle Ya Rabbi… Bi hürmeti sırrı suretil Fatiha…

Gel ey kardeş

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle İmâm-ı Gazali’de okumuştuk: “Yaşayışındaki ve yaradılışındaki gayesi yalnızca karnını doyurmak olan kimsenin kıymeti kendinden çıkan gibidir” Kimi bu haliyle de olsa hep mutlu hep bahtiyar, kimi hep sıkıntıda hep bir bedbaht… Nedir bu alemin hali bilemedik dedem. Hele sen bir söyle mutluluğun saadetin, şekavetin, bedbahtlığın alameti acep nedir?

Saadetin alameti, mutluluğun işareti: Allah’a itaat etmen, boyun eğmen, Dostun sözünü dinlemen, yolundan gitmen bununla birlikte merdûd olmaktan korkman, yani bu halinin kabul edilmeyişinden çekinmendir. Şekavetin alameti ise, Allah’a isyan etmene, masiyet üzre günah yolunu tutmana rağmen makbul biri olduğunu ummandır, sevildiğini ümid etmendir!

Şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da “nerede?” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı avuntularla kendini oyaladığı gerçek mutluluğun anahtarı kimdedir?

Hep birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın... [Âl-i İmrân, 103]

Bakın Hazreti Hak öğretiyor Zatına nasıl sarılacağımızı, sende yüreğini topla ve yönel O’na:

Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen! [Âl-i İmrân, 8]

Ancak O’nun dost olduğunu hissederek, ancak O’nun yardım edebileceğini, O’nun mutlak kudret ve hüküm sahibi olduğunu, hem fiziki hem kalbi ölümlerde O’nun hayat verip dirilteceğini bilerek, inanarak O’na yönelen, O’na sarılan, O’na tutunan, tutunulması gerekene tutunmuş olur. Biz dahi O güzel Mevla’dan, O güzel Yardımcı’dan, O keremi bol olandan, O rahmeti sonsuz olandan, O Râuf, O Rahîm, O Vedûd, O Gaffar, O Settar, O Tevvâb olandan, bizim savruluşlarımıza bakmadan, kalplerimizi, zihinlerimizi toparlamamıza yardım etmesini, Zatına tutunmamız için gönüllerimize dirayet vermesini dileyelim.

Gel ey aşk, ey gönlümün remzi, mânâsı, gel ey bizim tarlamız, mahsulümüz gel bu balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler. Gel çamurumuzdan yeni bir insan yap. [Hz. Pir Mevlana]

Gel ey kardeş, Hakkı bulayım dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,
Resulün cemalin göreyim dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Niceler gittiler mürşid arayı,
Arayanlar buldu derde devayı,
Bin kez okur isen aktan karayı,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Gel şimdi kardeşler gidelim bile,
Nice aşıkların bağrını dele,
Cebrail delildir, Ahmed’e bile,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Kadılar mollalar cümle geldiler,
Kitapların hep bir yere koydular.
Sen bu ilmi kimden aldın dediler.
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Yunus Emre bunda mânâ var dedi,
Bir kâmil mürşide sen de var şimdi,
Hazret Musa’ya Hızır’a var dedi,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Ey Rabbimiz! Hak dostlarının gönüllerindeki ateş-i aşktan bizlere de bir kıvılcım lutfeyle! Mânevî himmetleriyle perverde olduğumuz Hak dost­larının feyizli îkâz, irşad ve nasihatleriyle bir yol bulmamızı nasîb eyle!

Tevhidin Özü

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle Paulo Coelho’dan bir hikaye okumuştuk. Şöyle ki; Leonardo da Vinci’den kardinaller “İsa’nın Son Gecesi” tablosunu yapmasını isterler. O da kabul eder. Büyük bir zevkle tablonun yapımına başlar ve tabloda, (Juda) Yahuda’yla Hz. İsa’yı temsil edecek insanları arar. Havarileri çizer fakat Yahuda ile İsa’yı çizmek zordur. Hz. İsa için çok güzel bir insanı, İhanetinden dolayı Yahuda için de çok çirkin bir insanı arar. Bir süre sonra bir kilise korosunda ruhânî, güzel bir yüz bulur ve Hz. İsa olarak resmeder. Fakat güzelin çirkini bulması zor ya, Yahuda’yı arar ama bu çok zordur. Bulamaz ve aradan 5 sene geçer. Nihayet kardinallerden tepki alır. Artık eserin bitirilmesini istemektedirler. O gece sarhoş, yüzü büzüşmüş, çirkinleşmiş bir adam bulur. “Tamam” der. “İşte şeytanı, kötüyü en yakın ifade eden yüz bu”. Ayılmadan Yahuda’yı çizer. Fakat resim bitmek üzereyken adam ayılır ve “Ben bu resmi tanıyorum” der. Leonardo Da Vinci çok şaşkın: “Nasıl tanıyorsun? Şimdiye kadar bu resmi kimse görmedi ki” der. “Herhalde konuyu biliyorsun onun için de tanıdığını zannediyorsun” der.“Yok yok tanıyorum” der adam.‘Biliyor musun 5 sene önce beni kilise korosunda bulup İsa diye çizmiştin’.

Detail of Christ with Disciples from The Last Supper by Leonardo da Vinci

Bu hikayeden sonra güzel ve çirkin kimdir bilemedik, Cemal ve celal tecellilerine dair bizleri irşad buyursanız…Gönüllerini uzatıp deryadan damla bekleyenlere bir himmet eyleseniz..
Anla işte erenlerim hakikatte güzel ve çirkin aynıdır. Celal ve cemal, Cenab-ı Allah’ın türlü aynalardan tecellisi gibidir. Belki de iyi ve kötü yok, güzel ve çirkin yok. Bunlar derece veya doz farkıdır, sade bir tarif içindir. Hani lunaparkta aynaların önüne gider dururuz kimisi bizi şişman, kimisi ters yüz, kimisi incecik gösterir. Aslında ortadaki kişi hep aynı kişidir ama akisler aynanın yapısına göre farklılık gösterir. İşte dünya tamamen bunun gibidir. Hakkın çeşitli aynalardan tecellisi gibi…Tabii yaradılış sebebimiz de o muazzam güzelliğin o aynalardaki aksini görme ihtiyacındandır.

Mahlukata böylesi bir bakış bizi tevhidin hakikisine götürse gerek…
Şehadet tevhide gitmek için pek makbul bir yoldur. Taptığımız şey batıldır, puttur. Önemli olan “La ilahe” derken bu putu yok etmektir. Kendimizi, nefsimizi, aşırı isteklerimizi, kendimize tapmamızı yok etmektir. Neden mi? Muhyiddin-i Arabi Hazretleri diyor ki; “İnsan kendi kişiliğinde Rab’lık ve kulluk, her ikisini de öz olarak taşır”

Bu ne demektir dedem?
İnsana bir bakalım erenlerim… İnsanın özünde ne var? Nefis var, ruh var, akıl var, kalp var. İnsan bu dört manadan oluşmuştur. Ruh, Allah’tan emirdir. Mahluk değildir. Halikten zuhur dur. Nefs mahluktur, kuldur. Yani ‘ben’ diyen kısımdır. Toprağın zuhurudur. Gene o da Allah’tan, nefs-i külden gelmiştir ama halkedilmiştir. Toprağın hakimiyetine girmiştir. Şehvetler, kinler, arzular, istekler nefiste toplanmıştır. Şimdi nefis vücutta canlı iken, aklı nefis yönetiyorken, yani kinler, nefretler yönetiyorken, vücudun içinde hayvani can var, deriz. Hayvani canımız hakim, deriz. Ne zaman ki, kalp denen et parçası üzerine Allah’ın nuru akseder ve gönül adını alır. Bu nur, ışık gibi aklın üstüne düşer. Aklın üstüne düşünce akıl nefse derki; ‘bunca yıldır beni, idare ettin ama sen yok olmaya mahkumsun. Sen fanisin halbuki vücut içinde bir de baki kılacak olan ruh var. O daha haklı, sen biraz kendinle mücadele et’ der. O zaman aklın yardımıyla aşırı çirkinliklerinin başını kesmeye başlar. Burada en büyük yardımcısı aşktır. Ne zaman ki nefis hiçliğini, yokluğunu, kulluğunu anlar. O zaman ruh, vücut içinde hakimiyet kurar.

Yunus Emre’nin “Bir can var candan içeru” sözünü bu meyanda mı anlamak lazım?
Hazretim hayvani candan içeride bir ruhani can var, onu hakim kıl demeye getiriyor.

Peki “Nefsini bilen Rabbini bilir” ne demektir?
Bu sözün aslı bir hadisi şerifden alınmadır. Efendimizin fem-i saadetinden zuhur etmiştir. Nefsini bilen, hiçliğini anlayan kişi, ruhunu öğretici makamına sokar. Aslında bütün alışveriş insanın kendi içindedir. Kulluğunu idrak eden “‘Ben acizmişim, meğer bir şey bilmiyormuşum, herkesin benden daha üstün bir vasfı varmış’ ‘diyebilen insan, ruhunun öğreticiliği altına girer ve terbiye olmaya başlar. Her istediğinin gerçekleşmesini beklemek ilahlık iddiasında olmaktır. Her sözünün kabulünü beklemek ise peygamberlik iddiasında olmaktır. Hz.Ali Efendimiz  ”Allah’ımı isteklerimin olmamasıyla bildim” diyor. İşte bu söz, hiçliğini bilenin Rabbini bildiğini anlatan en güzel sözdür.

Böylesi bir Tevhid ehlini hangi hallerinden bilelim?
Tevhid ehli iki türlü sükut ehlidir. Hem ağzıyla susar. Kimse onu dedikodu ettiremez, kimse aleyhte konuşturamaz, kimse iddia sahibi kılamaz. O iddia edemez. Kime iddia yapacaktır, Allah’ına mı iddia edecektir? Kimi çekiştirecektir, Allah’ını mı çekiştirecektir. Bakın tevhid ehli olan evliyaullah’tan Hz. Cîlî buyuruyor ki; Hadis-i şeriflerinde Peygamber efendimiz “Verdiğiniz sadaka insanın eline düşmeden Allah’ın eline düşer” der. O halde her şey Allah’tan tecellidir. Eee peki diyor, bağırıp küfür ettiğin söz kişinin yüzüne çarpmadan Allah’ın manasına ulaşmıyor mu ve sen bundan edep etmiyor musun? Onun için utan ve söyleme. Demek ki, bu ahlâki bakış açısından böyle bir tevhid anlayışı içinde olan insan-ı kamil şeksiz şüphesiz her insana, Allah’la muamele edermiş gibi davranır.  İkinci sükût ise kalbin sükutudur. Bu da gam ve telaştan uzak olup dünya endişe ve takıntılarını bırakmaktır. Hem dilin hem de kalbin sükutu hasıl olursa, o kulun sırrı kendini gösterir ve Cenab-ı Hak o kimseye tecelli eder. Çünkü bu hal, vahdet halidir.

Muhyiddin ibni Arabi’nin sözü şimdi daha iyi anlaşıldı… İnsanın Hazreti insan olabilmesi için “Ruhlar meclisi” nden sonra insana can verilirken “ve nefehtu fiyhi min ruhi” ayetiyle haberdar olduğumuz ilahi nefesi tahakkuk ettirmesi, nefsini ise kul haline getirmesi lazımdır…
Elbette… Kendini terbiye edip kendinden tecelli eden Hakk’ı görmeye başladığı anda. Bunu görmek nasıl mı olur? Kızmayacak, kırılmayacak, alınmayacak, darılmayacak, sinirlenmeyecek, her şey Hakk’tır diyecek, ben Allah’ıma, yaradanıma, varedenime nasıl kızar, sinirlenirim diyecek…

Lakin bu tecelliler mevzuunda iki mühim mesele vardır erenlerim: Tenzih ve teşbih! yanılmayasın! Bu konu çok önemlidir. Tenzih; yani Allah’ın tekliğini, O’nun bölünemeyeceğini, O’nun o ulvi yaratmasının tarife gelmediğini, doğmadığını, doğurmadığını, O’nun her şeyden üstün olduğunu bilmek… işte bu tenzih etmektir. Aynı zamanda O’nun tecellilerinin her yerde göründüğünü bilmek ve O’nun tecellisinden dolayı her şeye hürmet etmek teşbihtir. İnsan bu ikisi arasında olduğu zaman işte kamil insan olur.

Bu tecellilere dair Hz. Pir Mevlana’nın Fihi ma fih’inde okumuştuk: “Sarayda bir rüzgar esse halının ucunu kaldırır, etraftaki çeri çöpü havalandırır, havuzun suyunu dalga dalga hareket ettirir, ağacın yapraklarını hareket ettirir. Bunların her biri değişik hallerdir ama sonuçta hepsi rüzgardan kaynaklanmıştır” diyor.
Evet sonra da Mesnevi’de rüzgarı sivrisinek şikayet eder. Hz. Süleyman’a der ki; “Öyle kötü esiyor ki her seferinde beni titretiyor, öldürecek. Ne olur şuna rica et de biraz şiddetini azaltsın.” Hz. Süleyman da rüzgarı çağırır ve der ki “Niye korkutuyorsun sineği?” Rüzgar da cevap verir “Ben hiç farkında değilim, bana Allah es der eserim, o esnada önümde kim var, ne yapıyor? Bunları hiç fark etmem. Vazifem esmektir, eserim” der. O halde vazifesi esmek olanın karşısında sivrisinek olmamak lazımdır. Kuvvetli olmak gerekir. İşte kuvvet olması demek, şahsiyet kazanmak demektir. Nefsinin esiri olan insan her an yıkılmaya mahkumdur.

Böylesi bir şahsiyet ile terbiye zuhur edince gönülde bahar çiçekleri açsa gerek…
Açmaz mı erenlerim… Hem o insandan öyle güzel kokular zuhur eder ki, kokusu cümle cihana yayılır. O, belki çok güzel olmayabilir ama kokusu dünyayı sarar. Tadı lezzet verir. Tıpkı Mecnun’un “Leyla çok çirkin niye ona bu kadar aşıksın kara kuru bir kız diyenlere, “Siz kadehle meşgulsünüz. Oysa ki ben içindeki şarabın güzelliğinden baş kaldıramıyorum” demesi gibi…

İşte gönlümün bu huzura, dünyanın böylesi huzur ehli insanlara o kadar ihtiyacı var ki…
Tevhid ehli olmak gerek… Bunun olabilmesi için de gönül evinde insanın aşırılıklarını, putlarını, tutkularını yok etmesi gerek… İşte bu hal insan-ı kamilin yardımıyla yapılır. Kâmil İnsan Allah’ın manası olan nurunu gönlümüz içine aksettirir, o nur, kalp denen et parçasını gönül haline geçirir ve o gönül nurlanınca aklı harekete getirir ve hiçliğini idrak eden nefse itibar kalkar, var ruha itibar artar. Ruh aşikâr olunca vücudu terbiye etmeye başlar. İşte bu terbiye ediş insan gönlü içinde ilkbaharı uyandırır ve o zaman da huzurlu insanlar zuhur eder.

Ne diyelim böylesi hazreti insana tabi olana, izinden ve isrinden ayrılmayana aşk olsun, huu