Latîf Tecelliler

Yanmak için bir ateş bekleyene,
Allah kullarına karşı lütuf sahibidir; O dilediğini rızıklandırır. O karşı konulmaz kuvvet sahibidir; O herşeyin mutlak galibidir. [Şûrâ, 19]

Âciz benim, kudret senin
Âsî benim, rahmet senin


Hasta benim, şerbet senin
Sen merhem ur bu yaraya

İnsan bu, sonu olan şeylerle tatmini ne mümkün…. Kendisinin “eksik, kusurlu ve ölümlü” bir varlık olduğunu anladığında hep “eksiksiz, kusursuz ve ölümsüz” olanı arar. Aşk, bu ümitsiz varlığını sonsuzluğa doğru uçuracak yegâne kanattır. (Gönül dostun cemali ile aydınlanır ya) âşık olmak, o yana bir pencere açmaktır… Bizim de dünya penceremize Cuma güneşi ha doğdu ha doğacak… Bizim gönlümüzü tutuşturan O dur (hû’dur) ancak. Yolumuzu kısaltan O’dur ancak. Bütün insanlar hekim olsa, (yine de) derdimize deva olan O’dur ancak. Bu gün nasıl bir gün ki güneş iki kat (güçlü)! Bu gün diğer günlerden farklı; başka bir gün! Gökten, yerdekilere, “Ey âşıklar, müjde! Bugün sizin gününüz” diye nidâ geliyor, dört bir yana nurlar saçılıyor… Hz. Pir Mevlana Hazretleri böyle buyurdular Nâyi Osman Dede besteli Uşşak Ayin-i Şerif’in I. Selamıda… “Es-selâm gablel kelâm” fehvasınca evvel gelen Uşşak pîşrevi Cuma hediyyemiz olarak ikram oluna [276. mestmp3]

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Efendicim ser-levha ayeti nasıl okumak lazım?
Cenab-ı Allah’ın ayetinden, kullarının iyisine de kötüsüne de lütufta bulunduğu anlaşılıyor O  ki, kötüleri bile suçları sebebiyle aç bırakmayandır. Biz kulları da ölçüyü buradan almalıyız. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da çok zikrettiği “Rahmân” ve “Rahîm” yâni merhamet esmasıdır. Bir mü’minde merhamet ve şefkat, tabîat-ı asliye hâline gelmelidir. Esas olan Günahkara olan müsamahayı günaha taşımamak, günaha olan düşmanlığı da günahkara sıçratmamaktır.

Buradaki “Latif” kelimesinin lugatteki kökü nedir?
Latîf mânâ itibariyle letafetten gelirse “katı ve sert olmayan, ince, hoş ve yumuşak” demek, “lütuf” tan gelirse son derece lütufkâr olan, kullarına ince ve sezilmez yollardan ihsanlarda bulunan’ mânâsındadır.

Hem ne Latîf’dir ki güzellerin güzel yüzüne bakacak güzel gözleri yokluğun körlüğünden sen çıkarandır.

El-latif olan Rabbimizi nasıl bilmek gerek?
Yâni “El-Latif” ism-i şerifi zatı da sıfatları da maddeden münezzeh, cisimden mücerred olan Cenab-ı Hakk’ın çok ince, nazik, hoş, merhametli bir şekilde gayeye ulaştıran, muradı ihsan eden, ebedi olarak mahcubiyette kalmamaları için kullarına günahlarını unutturan, kendi letafetine çeken, insanı ferahlatan, gamını, kederini, hüznünü gideren ism-i şerifi’dir.
Bir insan, başkalarına karşı ne kadar sevecen, güler yüzlü, yumuşak davranır ve ne kadar yardımsever ve lütufkâr olursa “el-Latîf” isminin feyzinden o kadar fazla nasip almış demektir.

Aşka varan yollarda nedir bu ismin tecellisi?
Tarîkimizde, Hz. Pir Efendimizin ictihad buyurduğu esma-i şerife’nin intihası “Ya Latîf” dir. Sair turuk-u aliyye’de de şakacılık vardır amenna da bu yolun sâliklerinde daha bir temeyyüz ve tebellür etmiştir. O latife ki insanı güldürür ye’si, hüznü, kederi izale eder…

Öyle gülmek pek de makbul olmasa gerek, kalbi öldürür diye anlattılar bize hep!
Efendimizin sözlerini eksik, yanlış anlayan zihniyete sahip insanlar bir hadisi şerifi şöyle anlıyorlar: “Gülmek kalbi karartır.” Şimdi böyle bir hadis-i şerif var mıdır? … vardır ama hadis bundan ibaret değildir. Muhatapla, mezkur kişiyle dalga geçmek, onun noksanından dolayı ona gülmek babında olan gülmek kalbi karartır. Yoksa latifeye kalp kararmaz bilakis hüzün def olur.

Hz. Ali keremallahu veche hazretleri Mü’minin tebessümü yüzünde, hüznü ise kalbindedir sözünü de bu meyânda mı alalım?
Elbette… “Nükteli ve hikmetli söz, davranışlarla ruhlarınızı dinlendirin. Zira bedenlerin yorulduğu gibi ruhlar da yorulur.” da İmam-ı Ali Efendimizin tavsiyelerindendir. Tarik-i Mevleviyye’den bir büyüğümüz vazife yaptığı yerin merdivenlerinden inerken mırıldanıyormuş, yanına gelmiş birisi “oh kekâ, maşallah ne safalı, neşeli, ferahdır haliniz …” demiş. Hazretim hemen cevabı yapıştırmış: “kardeşciğim buna neş’e demezler, def-i gam derler…” O inceliği anlayabilene bu laf… ve eklemiş Hazretim, kulaklara küpe babından: “Yüzün daima mütebessim, Gönlün mahzûn, bedenin kulluğa güçlü, gözün yaşlı ve kalbin rakik olmalı…”

Peki gam mı esastır neşe mi esastır?
Dünya hayatında gurbette olduğunu bilenler, kendilerinin mahpus olduğunu bilenler, bütüne hasret parçacıklar için Hz. Pir Mevlana’nın buyurduğu gibi  “Öz vatanından ayrılığın acısını hissedenler” için gam esastır. O latif, letaif tecellisi ile biraz def edilmeye çalışılır.
Bunun farkında olmayıp nefs-i emmaresinin güdümünde güdülenler zaten farkında değildirler “oyalanma” ve “avunma”yı neş’e zannederler. Biz bu dünyaya  oyalanalım ve avunalım diye gönderilmedik. Niyazi-i Mısri Efendimizin buyurduğu gibi

Nerden gelip gittiğini anlayaman hayvan imiş…

Yani rezil bir durumdadır?
Buradaki hayvanlık, hakaret maksadıyla hayyvann! demek manasına değil sadece diri, hayat sahibi, insan makamına erememiş manasına… Nasıl ki bir kumaş biçilmeden, dikilmeden yani tenine iğne batmadan insana elbise olmuyorsa insan şeklinde yaratılan mahluk da insan seviyesine yükselebilmesi için biçilecek ve dikilecektir.

Şimdi bana bir kumaş verseniz, biçmeye dikmeye kalksam parça parça ederim bırakım, ziyan ederim, kimsenin işine yaramaz. Nasıl o kumaşı ehil bir terziye veriyorsak, kendi benliğimizi de bir insan-ı kamile teslim edeceğiz…

Kendi kendimize yapamaz mıyız?
Kendi kendine yemek yemesini bile bilmiyorsun! Anacığın babacığın öğretiyor, ağzına soka soka besliyor… Herşeyi bir başkasından, bir bilenden öğreniyorsun, insan-ı kamil olmayı niye kendi kendime yaparım sanıyorsun. Okuma yazmayı hocandan öğrenmedin mi? Mesleğini hocalarından, ustalarından öğrenmedin mi? Konuşmayı dinleye dinleye öğrenmedin mi? Hep başkalarından öğrendin her şeyi… Niye adam olmayı kendi kendime  yaparım diyorsun! Onu da adamdan öğreneceksin.

Adam gibi adamlara değil (gibisi fazla) adama yani hazreti insana tabi olana, izinden ve isrinden ayrılmayana aşk olsun, huu

Yâ Rab, be-dermân-ı Habîb,
Aşkın dile eyle tabîb…

Ya Rab! Kalplerimizi, Kuran’ın nurundan, Habibinin yolundan, Senin sevdiklerinin ayak izinden ayırma!
Yâ Rab! Bu âlemde bizleri, hikmet ve esrâr hazîneleri olan kullarınla beraber eyle! Layık olmasak da biz âciz kullarını ahirette de sevdiklerinle haşr u cem eyle!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,

Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Veladet-i Nebi, irtihal-i Nebi, Hicret-i Nebi kokan veda eylediğimiz Rebiülevvel-i şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Sekâhum ya Hüseyn

Bism-i Hu, Allah Allah!.. Selâmullah ya Hüseyn… Şehidullah ya Hüseyn… Cennetullah ya Hüseyn…. Erenler himmetine, er Hak Muhammed Ali’nin aşkına… İmam Hüseyn Efendimiz’in savm-ı atşanına (susuzluk orucuna) ve Kerbela’da şehid olanların ervah-ı tayyibelerine ve niyet-i matem Hz. Fatıma Zehra’nın şefaatine hu diyelim huu…

… Kerbela’da şehit olanlar gerçekten şehit oldular, şahit oldular. Onlar o gün Kerbela’da, hakikat adına, hak adına, mevki ve makama dair esirlik bağlarını kopardılar, dünya ve masivaya ait zincirlerini kırdılar. Seher-i hilafete uyanmak yerine tam da bu günlere mümasil şeb-i arusa girdiler.

İmdi ey kardeşler, bizim, onlara kuru göz yaşı akıtmaktansa yiğitliklerine gıpta ederek kendimize çeki düzen vermemiz; susuzluklarına yanmak yerine devlet sarayına uçup gittiklerini düşünüp ibret almamız da gerekmez mi? Onların şu anda Sultanlar Sultanı’nın huzurunda, saraylar sarayında güzelliklerden güzellikler içinde olduklarından şüphemiz mi var yoksa!?

Ve ey kardeşler! Gelin bu gün Hüseyin’e yas tutalım. İlla ki gelin kendimize de yas tutalım. Gaflet uykusundan açalım gözlerimizi ve akıtacak damlalarımız varsa, kendi halimize ağlayalım. Viraneye çevirdiğimiz gönlümüze, harap ettiğimiz gönüllere, duruluğunu bulandırdığımız sulara, güzelliğini bozduğumuz tabiatlara, masumiyetinden çıkardığımız ruhlara, yaktığımız canlara, zindana çevirdiğimiz dünyaya, bozduğumuz barışa ağlayalım!.. Sünni’den ve Alevi’den, kim bu gün kendine eziyet etmek, elbise yırtmak istiyorsa artık nefsine eziyet etsin, kendi nefis elbisesini yırtsın!

Sekâhum ya Hüseyn!.. 

Evvel(de) Estağfirullah

Yağmurlar yağdıran, fakirliği gideren, kurtuluşa erdiren, gönülleri açan “bir mübarek kelime”ye dair mülâhazalar

Sizin hastalığınızın ve şifânızın ne olduğunu söyleyeyim mi? Hastalığınızın günahlar, ilâcınızın da istiğfar olduğunu unutmayın! [Ramûz el-Ehâdis]

Bir sabah gözümüzün nuru Resûlullah (sav) kalktı ve Bilâl’i (r.a.) çağırttı: Ey Bilâl sen hangi amel ile cennette önüme geçtin? Dün, rüyamda cennete girdim, bir de baktım ki senin ayak seslerin benim önümde. Hz. Bilâl dedi ki:

– Ey Allah’ın Resûlü hangi günahı işledimse mutlaka iki rekat namaz kıldım ve istiğfar ettim,ne zaman abdestim bozuldu ise hemen abdest aldım, cihanı abdestsiz dolaşmadım…

Hasan-ı Basri (ks) hazretlerine gelen bir kişi kuraklıktan şikâyet eder, O da;
– “Estağfirullah diyerek Rabbimizden mağfirette bulun” der.

Çok geçmeden fakirlikten, geçim derdinden şikâyet eden birisi gelir. Hazret ona da; – “Estağfirullah diyerek Rabbimizden mağfirette bulun” der.

Çocuk sahibi olamadığından yakınan üçüncü kişi için de hazret:
– “Estağfirullah diyerek Rabbimizden mağfirette bulun” der.

Hasan Basri hazretleri ektiği halde mahsul alamamaktan yakınan kişi için de;
– “Estağfirullah diyerek Rabbimizden mağfirette bulun” der.

Orada bulunanlar hazretin cevaplarının hikmetini sorunca Hasan Basri hazretleri onlara şu ayeti kerimelerle karşılık verir:

Çok affedici olan Rabbinize istiğfar edin ki, üzerinize bol bol yağmur yağdırsın; Size mal ve evlât nasip etsin, bağlar yeşertsin, ırmaklar akıtsın [Nuh, 10-12]
Son iki nimet, Kur’an’da “içinden ırmakların geçtiği bahçeler” ile sembolize edilen öteki dünyadaki mutluluk haline işaret olsa gerektir.

– Gönül genişliği, güzel bir hayat mı istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun:

Ve Rabbinizin mağfiretini isteyin sonra O’na tevbe edin! O’na dönün ki belirlenmiş bir ömür süresinin sonuna kadar sizi nimetleriyle yaşatsın ve faziletli bir hayat sürenlere, lütuf ve fazlından mükâfatlarını versin. [Hud, 3]

– Belalardan, musibetlerden, azaptan korunmak mı istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun;

Oysa sen onların içinde bulundukça Allah, onlara azab edecek değildir ve onlar istiğfar ederlerken de Allah, onlara azab edecek değildir. [Enfal, 33]
– Kusurlarının bağışlanmasını, sevaplarının artmasını, derecenin yükselmesini mi istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun;

Yine hatırlayın ki: …. “Bizi bağışla” deyin ki, biz de suçlarınızı affedelim; iyilik yapanların mükâfatlarını daha da artıracağız.[Bakara, 58]

Gam ve telaştan sıyrılıp kurtuluş ve esenliğe mi ermek istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun;

… Hepiniz Allah’a tevbe edin ey mü’minler ! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz. [Nûr, 31]

İşte hitâm-ı misk bâbından bir müjde: O kullarının tevbesini kabul edip, onların kusurlarını affeden ve ne yaptıklarını bilendir… O, iman edip güzel işler yapanların dualarına cevap verir; lütfuyla onlara istediklerinden fazlasını da verir. [Şûrâ, 25-26]

Müslümanın hayatında Kur’ân’ı okuyup anlama ve yaşamanın ayrı bir değeri vardır. Özellikle sekülerleşen günümüz dünyasında hayatı Kur’ân’la yaşama gayreti ayrı bir anlam kazanmaktadır. Kur’ân, doğumdan ölüme bütün hayatı kuşatan hükümler vaz‘ etmektedir. “Bu dünya işi, bunun Kur’ân ve dinle ne alâkası var?” diyebileceğimiz bir alan hemen hemen hiç yoktur. Çünkü Kur’ân her nefesimizin düzenleyicisidir.

Ey karanlık geceyi uykuda geçiren mümin! Dua zamanı geldi; haydi, kalk! Ey kötülük etmeyi adet edinmiş nefis; ibadet etme, iyilik etme zamanı geldi! Pencereden bak; tövbe kapısını aç! Evi tertibe koy, düzelt! Haydi, durma; bizim nöbetimiz geldi! Suçtan, kötülüklerden neden temizlenemiyorsun? Günahlardan ellerini yıka, yüzüne su vur; abdest al, namaza durma zamanı geldi! Seni mezara koydukları, lahitte yüzünü kıbleye döndürdükleri zaman, hayatta su karşında duran kıbleyi hatırlarsın ama, namazını kılamadığın, kazaya bıraktığın için içinin yanmasından eline ne geçer? Sen şimdi hayatta iken bu kıbleden bir nur, bir ışık ara, bir ışık elde et de o nur, o ışık senin kabrini ışıtsın, aydınlatsın! Allah’ın nuru gelince kabir, bir gül bahçesi olur! [Hz. Pir Mevlana]

Gelin birbirimizi uyaralım, Hakk’a varalım, bey’at kılalım. İtaatkar kimse, bu haliyle kibirlenip kendinde varlık hissedecek olursa asî olur. Asî tevbe ederse mutî olur, tevbe ibadetten öncedir. Çünkü tevbesiz ibadet sıhhatli olmaz. Nitekim Hak Teala: “Tevbe edenler, ibadet edenler” [Tevbe, 112] ayetinde tevbeyi ibadetten önce zikreder.

Estağfirullah Ya Rabbî, Yâ Rabbî! Bizleri, Kur’ân saâdetinden mahrum kalarak sefâletlerini saâdet zanneden bedbahtların hüsrânına düşmekten koru. Endişelerimizi, kederlerimizi izale et. Gönüllerimizin sıkıntılarını gider. İşlerimizi kolaylaştır. Dinin üzerine yaşat bizleri. Bize zor gelen her şeyi kolaylaştır. Gizli de ve açıkta ömrümüz boyunca aşkın ile yaşatıp takva üzerine sabit kıl. Günah ve kusurlarımızı, sevap ve güzelliklere tebdîl eyle! Aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretine nâil buyur! Ya Rabbi bizleri Hak Nebi’nin şefaatine, meleklerin de dua ve istiğfarına mazhar eyleyiver.

Hâmiş niyyetine: Canlar, hanelerimizin, gün, yıl ve ömürlerimiz bereketine vesile olsun diye 1432’nin ilk gününde un yağ tuz şeker gibi bereket timsalleri ile pazar eyleyelim, gönül hanelerimize hediyyelerle dönelim erenlerim… Mevlam, şu gelen yeni vakitlerde, hallerimizi aşkına müşteri bir hale tebdil eylesin, her halimizi tevhide ve rızasına uygun eyleyip, dertlerimize misilsiz şifalar ihsan eylesin. Âmin ya Mûin…


Kainatın kalbinden bâki muhabbetle
Ümit AKDEMİR

Mevlevi nakşı

Azizim, Mevlevi ve Rıfai tarikatındaki adetlerin Nakşilerde olmamasının sebebi nedir?

Tarik-i Nakşibendiyye’de, öteden beri zikir hâfi, gürültüsüz, kalbî yapılır. Onların zikirleri cehrî yâni sesle olmayıp derûnîdir. Maksadın kalp zikri olduğunu söyleyerek ağızları ile değil içten zikrederler. Cehren zikretmekten maksat yine kalp zikrine varmaktır. İşte onun için de maksat kalbi temizlemek olduğundan zikrimiz de hafidir, kalbidir, derler. Halbuki diğer tarîkatlere mensup olanlar, zikirlerini nefislerine de duyurmak isterler ve onu zikre alıştırdıktan sonra tedricen kalbe giderler.

Sünnet-i seniyyede var mıdır yeri?
Tekkelere kudümlerin, halîlelerin kabulü esâsı, Resûlullah Efendimiz’in Medine’yi teşrif buyurdukları vakit Medine ahâlisinin, sevinçlerinden sütuhlara çıkarak, ellerine ne geçtiyse, sahan kapağı mı olur, teneke mi, def mi ne buldularsa bunlar ile sevinçlerini izhar etmelerinden alınmıştır.

Semâ ve musiki?
Semâhane denilen yer, nefis ile muharebe hâlinde olunduğundan, sanki bir muharebe meydanıdır. Nitekim Resûlullah, cihattan avdet buyurdukları vakit: Biz küçük cihaddan büyük cihâda avdet ettik, buyururlardı. Sancaklar, teberler, topuzlar ve bir arada ilâhîler, naatlar, tevşihler okuyan zâkirlerin, birer asker sayılan dervişleri nefis muharebesine teşvik edip o heyecanı uyandırmaları, hep insanın yüksek duygulara doğru yol alması içindir ve bütün bu ilâhî nağmeler, sesler, sözler bakınız bunlar ile ne diyoruz? Allah diyoruz. Davulla dümbelekle hep onu söylüyoruz, demektir.

Yoksa, kudüm ve halîle vurmak, ilâhî ve naat okumak tarîkatin şartı değildir. Tarikattan maksat, nefsin ıslâhıdır. Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı zikretmesin. Niçin davulun, defin Allah demesini hoş görmeyelim? Kulağın varsa ne ses çıkardığını işit!

Bir gün Hazret-i Ali(kv) Efendimiz yolda giderken bir kilise çanını dinlemek üzere durmuş ve zevkle dinlemeye başlamıştı. Kendileriyle beraber bulunanlar: Yâ Ali, bu kilise çanıdır, neden dinliyorsunuz? dediler. Hazret-i Ali cevaben: Evet kilise çanıdır, fakat Hak! diye bağırıyor, onu dinliyorum, buyurdu.

Yine bir defasında Hz. Pir Mevlânâ’nın “Mûsikî (rebab sesi) cennet kapılarının sesidir” dediği, orada bulunan ve mûsikîyi inkâr edenlerden birisinin; “Biz de o sesi işitiriz fakat neden o sesten sizde hâsıl olan duygu bizde hâsıl olmaz” demesi üzerine Mevlânâ, “Bizim işittiğimiz kapıların açılmasının sesi, sizin işittiğiniz ise kapıların kapanmasının sesi olduğu için aynı duyguları elde edemiyoruz” cevâbını vermektedir..

Ney kuru, değnekler kuru, kudüm üstüne gerilmiş deri kuru o halde bu ALLAH sedası nereden geliyor? [Hz. Pir Mevlana]

Her ne ki seni Allah’tan gafil etmezse ve Allah’ın aşkını sende ziyâde ederse, onu can kulağı ile dinle. Her ne ki seni Allah’tan gafil ederse, ondan kaç! Allah’a olan aşkını ziyâdelendiren ve Allah’a gittikçe seni yaklaştırandan niçin korkarsın?

Temsil Problemimiz

TEMSİL PROBLEMİMİZ
Bize bakıp müslümanlığa özenen insanlar yoksa imanımızı gözden geçirmeliyiz…

İslam’ın güzellikleri kitaplardan ziyade müslümanların davranış ve sözlerinde kendini gösterir. Hayata yansımayan değerlerin değeri fark edilmez. İman amelle, eylemle ortaya çıkar. İnsanlar söz ve davranışlarına göre değerlendirilirler. İman-amel ilişkisini kelam ilmi açısından ele alacak değiliz. Ancak Kuran-ı Kerim’de elli küsur yerde imanla amelin birlikte zikredilmesi bunların birbirlerinden ayrılmaz değerler olduğunu göstermektedir. Amelsiz iman meyvesiz gölgesiz ağaç gibidir. Hayata aksetmeyen inanç ve düşüncelerin fert ve toplum açısından hiçbir değeri olmaz.

Kuran’ı Kerim’e ve Hz. Peygamberin(sav) sahih hadislerine bakıldığında İslam’ın güzelliklerle dolu olduğu, kıyamete kadar insanlığı ayakta tutacak prensiplerin İslam’da olduğu görülür. Kuran en sağlam rehberdir. “Gerçekten bu Kuran insanları en doğru yola iletir” [İsra,9] Müslümanlar Kuran-ı Kerim’e göre en hayırlı ümmettir. İslam son din, Hz. Peygamber son peygamber, Kuran son kitaptır. Her şeyin sonu, o ana kadarki bütün güzellikleri bünyesinde toplar. Durum bu olmakla birlikte acaba gerçek de böyle midir? İslam’ın hak din olduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat asıl problem Müslümanların bugün İslam’ı temsil problemidir. Kıymetli şeyler güzel mekanlarda ve güzel ambalajlar içinde sergilenir. Güzel bir vitrin kalitesiz bir malı bile cazip gösterir. Kötü bir teşhir ise en kaliteli malı bile kalitesiz konuma düşürür.

Güzelim İslamiyet’in bugün güzel olmayan müslümanlar üzerinde sergilenmesi dinimiz açısından olduğu kadar insanlık açısından da bir talihsizliktir. İnsanlığın problemleri azaltmak için çare ve model aradığı bir dünyada Müslümanların aranan modeli ortaya koyamamaları kendileri açısından da son derece acıdır. Müslümanların uzun zamandır yaşadığı hâl-i pür melâli, ümmetin soylu feryadı Mehmet Akif tarafından şöyle dile getirilmiştir:

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlik, bilmem amma, galiba göklerdedir;
İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana…
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!

Yaşanan zamanın şartlarını dikkate alıp medeniyet yarışında başarılı olmadan sırf geçmişin zaferleriyle övünmek boş bir avuntu ve kuruntudur. Geçmişin başarıları geleceği tetiklediği takdirde önemlidir. Geçmişte yaşanmaz, geçmişin güzelliklerinden ders alınır. O güzellikler günümüze taşınır. Hz. Peygamber (sav) ne güzel buyurmuş: “Ameli kimi geri bırakmışsa nesebi onu ileri götürmez.” [Ebû Davud, İlim,1] Bazı peygamberlerin hanımları ve çocukları bile hidayetten nasiplenememişler, dünya ve ahiret perişanlığına uğramışlardır. Herkes kendi gayretiyle kendini ve kimliğini ortaya koymak durumundadır. Allah herkese belli krediler vermiştir. İnsanlar bu ilahi krediyi yerinde ve verimli şekilde kullanmak zorundadırlar. Allah bütün kullar için Rahman’dır; öyle olmasaydı kafirleri yaratmazdı. Bu âlemde ve öteki âlemde, herkes amelinin karşılığını eksiksiz görecektir. Allah kimseye haksızlık yapmaz. Zira o adildir. “Gerek dünyayı isteyenlerin ve gerekse ahireti isteyenlerin her birine dünyada Rabbin ihsanından ard arda veririz. Rabbinin ikramı kısıtlanmış değildir.” [İsra,20]

Bir kimsenin sadece sözde kalan bir müslümanlıkla bir şey elde edeceği düşünülemez. İsimden ibaret müslümanlığın bir işe yaramadığı bugünkü müslümanların halinden bellidir. İslam âleminin günümüzdeki tablosu gerçek İslam’la taban tabana zıttır. Allah’ın ilk emri “oku” dur. Fakat en az okuyan müslümanlardır. Kuran’da müslümanların ancak kardeş oldukları söyleniyor fakat en fazla düşmanlık müslüman toplulukları arasında cereyan ediyor. Hz. Peygamber(sav) “Kuvvetli mümin zayıf müminden daha hayırlıdır” buyuruyor. Fakat müslümanlar ekonomik yönden en güçsüz kesimi oluşturuyor. “En hayırlı ümmet” olarak tanımlanan, yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak tavsif edilen İslam toplumunun görüntüsü İslam’la gayr-i müslimler arasında adeta kalın bir perde, bir utanç perdesi gibidir. Görüntü o kadar bozuktur ki, Muhammed Abduh’un dediği gibi “Avrupa’nın müslüman olması için bizim iyi müslüman olmadığımızın bilinmesi gerekir.” Bizim müslümanlığımıza bakarak kimse müslüman olmaz. Halbuki İslamiyet müslümanların özellikle de dünyaya açılan müslüman tüccarların örnek davranışları sayesinde hızla yayılmıştır.

Müslümanın iyi örnek olması görev, kötü örnek olması suçtur. Hz. Peygamberin (sav) ifadesiyle mümin güzel insandır diğerleri arasında parmakla gösterilecek konumda olmalıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır: “Siz kardeşlerinize varacaksınız, bineklerinizi ve kılık kıyafetinizi düzgün yapın ki adeta insanlar arasında dikkat çekesiniz. Allah kötülüğü ve çirkin görüntüyü sevmez.” [Ebû Davud, hadis no:4089]

Hz. Peygamber(sav) yabancı elçileri karşılarken en güzel kıyafetlerini giyer, başka ülkelere elçiler gönderirken de her cihetten düzgün insanlar arasından seçip gönderirdi. Vahiy meleğinin bile kendi suretinde geldiği “Dıhyetü’l Kelbi” bu elçilerden birisiydi. Bizans’a elçi olarak geldiğinde güzel yüzünü görmek için herkes sokaklara dökülmüştü.

Allah Resulü, müslümanların hep güçlü konumda olmasını arzu ederdi. Kaza ettiği umrede tavaf ve say esnasında müslümanların müşriklere karşı güçlü görünmeleri için canlı ve çalımlı yürümelerini emretmişti. Hervele ve remel bunun ifadesidir.

Bugün müslümanlar güçlerini düşmanlarına karşı sergileyeceklerine dostlara karşı kullanıyorlar. Düşmanlar emin, dostlar tedirgin. Halbuki Kuran ifadesiyle “Kendi aralarında merhametli, kafirlere karşı metanetli” olmaları gerekiyor. İnsanlığa kılavuzluk görevi yüklenen müslümanlar kendi yollarını, hedeflerini şaşırmış vaziyetteler halbuki Kuran gibi şaşmaz bir pusula, Hz. Peygamber gibi bir rehber önlerinde duruyor. Tarihi tecrübe neyin nasıl olduğunu ve olacağını gösteriyor.

Zayıflara, cahillere, ahlaki zaaf içinde olanlara kimse itibar etmez. Dilenci filozof bile olsa kimse sözüne ilgi duymaz. Aklının sana faydası olsaydı dilenci olmazdın, derler. Biz İslamiyet şöyle güzeldir, böyle mükemmeldir desek de halimize bakanlar; İslamiyet güzelse siz neden çirkinsiniz, derler. Size faydası olmayan müslümanlığın bize ne faydası olur, biz de sizin gibi olacaksak neden müslüman olalım. Bizim şimdiki halimiz sizden daha iyi derler. Bizim kötü görüntümüze rağmen müslüman olan ecnebiler İslamiyet’i kaynağından öğrenen kimselerdir. Reklam ve magazin dünyasında kaynaklara inerek İslamiyet araştırması yapacak insan çok değildir. Ayrıca insanları okuduklarından ziyade gördükleri etkiliyor.

Her zaman olduğu gibi bugün de en önemli görevimiz evimizin önünü süpürmek, temiz bir İslam toplum modeli ortaya koymaktır. Bu modelin gerçek anlamda modern olması gerekir. Günümüzün gerçekleriyle uyuşmayan, problemlere çözüm getirmeyen, derinliği ve kalıcılığı olmayan şekli ve iğreti bir modelin işe yaramayacağı malumdur. Ölü yüzüne pudra sürmek, yıkılacak bir binayı boyamak boşuna masraf etmektir.

İslam aleminin gerçek bir model olması için yeniden yapılanması, en şiddetli depremlere dayanıklı şekilde yeniden inşa edilmesi gerekir. Gerileme ve bozulma süreci her şeyi yerinden oynatmış, bütün dengeler bozulmuş, bir kaos ortamı oluşmuştur. Bugün ortada ciddi anlamda bir müslüman kimliği problemi vardır. Fakirliğin, geriliğin, aşağılanmanın, sömürülmenin verdiği aşağılık kompleksi müslümanı adeta kendinden, kimliğinden utanır hale getirmiştir. İkbal’in dediği gibi; “Dağ gibi olan benliği saman çöpüne” dönmüştür. Üstad Necip Fazıl’ın tespitiyle “güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş olan” İslam Alemi güneşe dokunma ve güneşi idrak etme duygusunu yaşamak istiyorsa müslümanların en önemli görevi Kuranî değerler ışığında güçlü bir islamî kimlik inşasıdır. Kendine güvenen, değerleriyle iftihar eden, maddi ve manevi güçlerle donanan ve sahneye çıkıp “ben de varım” diyen bir İslam toplumuna ihtiyaç vardır. Bu model toplumun oluşmasında en önemli görev iyi yetişmiş müslüman aydınına düşmektedir. Böyle bir toplum inşa etmek ütopik değildir. Zira bir defa olan başka zamanlarda da olabilir. Bu inşa için malzeme de tecrübe de vardır. Bütün mesele “olma iradesi”dir. İnanıyoruz ki, hem ilahi irade hem de şartlar müslümanları yeniden tarih sahnesine çıkaracaktır…

Kıyamet Hayatımızda

KIYAMET HAYATIMIZDA

Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki sonsuz rahmet tecellilerinden biri de bizleri imtihan dünyasına son ümmet olarak getirmiş olmasıdır. Eğer evvel gelenlerden olsaydık biz Âd ve Semûd’lardan değil, onlar bizden ibret alacaklardı. Yine O’nun rahmetinin bir başka tecellisi, yarın göreceğimiz kıyameti bütün sahneleriyle daha bugünden gözlerimizin önüne getirmesidir.

Kur’an’da kıyamet günü olarak haber verilen gün, dünyanın ve mahlûkatın yaradılışından, kıyametin kopup tek canlının kalmayacağı güne kadarki bütün zamanlara eşdeğer bir gündür. Bu sebeple asırlar boyunca dünyada olup biten ne varsa hepsinin hesabı tek günde sorulacak, ondan sonra herkes ebedi yerine gidecektir. Kıyamet sahneleri gerçek sahneler olarak Allah ve Resulü tarafından teferruatıyla anlatılmış, dünyadaki şu birkaç günlük hayatımıza kıyametin yön vermesi ve mânâ kazandırması tavsiye edilmiştir.


Resul-i Ekrem (sav), Kur’an’daki Zilzal suresini “Kur’an’ın yarısına denktir” diye tanımlamış böylece Kur’an’ın yarısının kıyametten bahsettiğine dikkat çekmiştir.

Kim ölürse muhakkak ki onun kıyameti kopmuştur. [Hadis-i Şerif]

Bu sebeple kıyamet üç beşyüz sene sonra kopacak zannedenler yanılmaktadırlar. Hayata gözlerini yuman bir insanın kıyameti kopmaktadır. İnsanı düşündürmesi ve meşgul etmesi gereken nokta burasıdır. Dünyanın daha ne kadar ömrünün kaldığı yalnızca Allah’ın bildiği bir şeydir. Bu sebeble biz kendimize dönelim ve hayatımızı kendi kıyamet ışığımız altında yeniden düzene sokalım.

Dünyada yaptığın hangi amelin kıyamette karşına nasıl çıkacağım merak ediyorsan, Resul-i Ekrem (sav) bunları bütün teferruatıyla açıklamıştır. Bunları araştır. İslâm’ın ne muazzam bir din olduğunu daha iyi anlamış olursun.

Bu sebeple, daima Allah’ın huzurunda gibi yaşa. Kimsenin hatırı için ahiretini satma. Ahiret sahnelerini hiçbir zaman gözünden ve gönlünden eksik etme. Unutma ki, dünyanın hiçbir sıkıntısı cehennem azabından daha şiddetli değildir. Cehennem azabının en şiddetlisi de Allah’ı görmekten mahrum olmaktan daha acı değildir. Dünyanın bütün nimetleri cennet nimetlerinin yanında hiçtir. Cennetin bütün nimetleri ise Allah’ı görmenin yanında hiçtir.

Kıyamet sahası, cennet veya cehennemin bekleme sahasıdır. Herkes ebedî yerine oradan sevk olunacaktır. Hac sahneleri sana kıyametten bir işarettir. Büyük üstadlarımızdan Muhammed Parsa hazretleri, Faslulhıtâb isimli şaheserinde haccın kıyamete nasıl benzediğini ve Allah dostlarının hacca neden bu kadar önem verdiklerini şöyle anlatmaktadır: “Halkın hacca sel gibi akışlarının ve ariflerin hac yoluna can vermelerinin, mecnunlar gibi çöllere düşmelerinin sebebi, kendi sır gözlerine kıyamet henüz görünmediği için kıyametin bir misali olan hacda O’nu hatırlamak ve görmek arzusudur.”

Hac, kıyameti hatırlamaktır. Avama göre dünya hazırdır, kıyamet gaibdir. Yani dünya şimdi mevcud, kıyamet ise daha geç gelecektir. haccın hakikatına eren havassa ise dünya gaibdir, kıyamet hazırdır:

Muhakkak ki kıyamet gelmiştir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların pek çoğu buna inanmazlar. [Ğafir, 59]

Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Ölçülmeden evvel kendinizi ölçünüz. [Hadis-i Şerif]

Böylece onlar o hale gelmişlerdir ki, kıyameti gözle görür gibi görmüşlerdir. Kim kıyameti gözle görür hale gelirse, onun zahiriyle batını arasında hilaf kalmaz, vahdete erer.

Hacının kendi başına evini, barkını, ehl ü iyalini, vatanını terkedip yollara düşmesi, hastalık ve ölüm hallerini temsil eder. Yolda ona gelen herhangi bir zorluk ve sıkıntı ölüm sıkıntısını temsil eder. Yoldakilerin, hacının metaını kapmaları iki hasmın birbiriyle kapışmaları gibidir. Gelir gelir, tam çölün ortasında azık biter. Dünyanın azığı yiyeceklerdir. Ölüm azığı ise ibadettir. Her kim azığını tam tedarik etmeden yola çıkarsa helak korkusuna kapılır. Kıyamette de kimin taatı yoksa azab korkusuna düşecektir. Burası bir cenaze merasimi gibidir. Dostlar karanlığın başına kadar gitmezler. Hacıların uğurlanması da çölün başına kadar devam etmez. Çölün ortasında su istemek, ölürken dirilerden meded bekleyip su istemek gibidir. Hacılardan haber kesilmesi, dostlarının onları unutmaları gibidir.

Mikat mahalline ulaşmak sûr’un üfürülmesidir ki artık hacılar karanlıklardan kurtulmuşlar, dünya elbiselerinden soyunmuşlar, kıyamet sahasına gitmektedirler. (Arafat’a gidiş)

Lebbeyk çığırmak, kıyamet gününün davetçisine icabettir:
O gün Allah sizi çağırır ve siz de O’na hamdederek icabet edersiniz. Zannedersiniz ki kabirlerinizde pek az bir müddet kalmışsınız! [İsra, 52]

Aynı zamanda bu, ehl ü iyâlinden uzaklaşmak, temizlenmek, teberri etmektir:
İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlatlarından bile kaçar. [Abese, 34-36]

Arafat’a koşmak, halkın kıyamet gününde arasata koşmasıdır:
O gün onlar sür’atle kabirlerinden fırlayarak mahşere çıkarlar. [Mearic, 43]

Arafat’ta toplanmak, kıyamet gününde toplanmaktır:
O sizi toplanma gününde toplar. [Teğabün, 9]

Arafat’taki vakfe, kıyamet gününde ki vakfedir:
O gün insanlar alemlerin Rabbinin huzurunda dururlar! [Mutaffifin, 6]

Evvela imamın gidip, hacıların da onun izini takib ederek vakfe alanına kadar gitmeleri halkın şefaat için Cenab-ı Peygamber’in izini takib etmeleridir. Burada öyle durmak, Cenab-ı Rasul’ün şefaati için durmaktır.

Arafat’tan Müzdelife’ye, yani el-Meş’aru’l-Haram’a çıkış, ilk duruşmadan sonra büyük mahkemenin son duruşmasına gitmektir. Müzdelife ile Arafat, bir terazinin kefeleri gibidirler. Eğer hacılar oraya kadar helal binekle, helal yemekle, helal giymekle gelmişlerse hacları kabul olunur. Eğer haramlarla gelmişlerse boşuna zahmet çekmişlerdir. Çünkü haberde varid olmuştur ki:
Kul lebbeyk deyince nida gelir: Senin Lebbeykine cevap yok! haccını tebrik de yok! Bindiğin haram, giydiğin haram, yediğin içtiğin haram. Nasıl olur da sana icabet olunur? [Hadis-i Şerif],

Bundan sonra ziyaret tavafı için Mekke’ye gitmek, Dost’un didarını gözetmektir. Haccı kabul olunanların
Yüzleri o gün taze ve parlaktır. Rablerine bakmaktadırlar. [Kıyamet, 22-23]

Haccı kabul olunmayanlar ise:
Onlar bugün rablerinden perdelenmişlerdir, O’nu göremezler! [Mutaffifin, 15]

Beyt’i tavaf, Arş’ın etrafında dönmek ve gölgesinde yer aramaktır. Dudağını taşa koymak, yani Hacer-i Esved’i öpmek ahdini tazelemek ve yerine getirmektir:
Allah’dan söz almış olanlardan başkaları şefaate nail olamazlar! [Meryem, 87]

Veda tavafı ise, kıyamet ehlinin ebedi yerlerine gitmek üzere yerlerinden ayrılmalarıdır. Bundan sonra ne mü’min kafiri görür, ne kafir mü’mini görür. Elindeki kaseyi Zemzem’den doldurmak, Muhammed ümmetinin kaselerim Kevser havzından doldurmalarım temsil eder. Başların açılması, kıyamette her şeyin açığa çıkmasını temsil eder:
O günde bütün gizliler yoklanıp ortaya çıkarılacaktır! [Târık, 9]

Evini ve gönlünü tekrar açmak ve misafirlere ikramda bulunmak perdelerin kaldırılmasıdır:
Nice yüzler o gün taze ve parlaktır. Rablerine bakmaktadır. [Kıyamet, 22-23]

Haccın kıyamete benzemesi budur. Sırdan haberi olan kimseye hac bir tembihtir, bir ikazdır. Kıyamet böyle zor olacaktır. Ömürlerin sonu nasıl ölüm ise, ibadetlerin sonu da hacdır.

İşte Allah dostlarının hacca her vesile ile meyletmeleri ve onu tam yapmaya çalışmaları, kıyametin hakikatini gönüllerinden uzak tutmamak içindir. Çünkü onlar her an o güne hazırlıkla meşguldürler.

Dervişlik ölüme hazır olma sanatıdır. [Prof. Dr. M. Es’ad Coşan]

…Ben sadece gücümün elverdiği kadar ıslah etmek istiyorum; ama (bunda ne kadar) başarı göstereceğim bütünüyle Allah’a bağlıdır. Ben O’na güvenip dayanıyor ve her zaman, her konuda O’na yöneliyorum!… [Hud, 88]

La fâile illa hu

Cümle halk ile sulh ü salah üzere olmak kâbil midir? Bazen barış halinde olduğun bir kimseden fenâlık görüyorsun…

Bizim için düşman yoktur. Her yerde Hakk’ı gördüğümüz için kimseyi tahkir edemeyiz. Mademki dervişim diyorsun, herhangi bir kimseden sana gelecek veya gelmiş bir kötülük için, “bu bana Allah’ımdandır” demelisin. Meselâ “Ümit Bey zinâ etti” deseler hiç alakan olmayan bir şeyle suçlandığını görünce herhalde bir başka hatâm yüzünden Cenab-ı Hak beni bu suretle ikâz ediyor ve mürşidim beni uyanıklığa davet ediyor” dersin. Bu iftirayı bir terbiye kabul ederek gider söyleyenin elini öpersin. Bu kâbil olmazsa kalben hoş görüp o kimsenin daima iyiliğini istersin. Hak kulunu, kullar vasıtasıyla terbiye eder.

Onun için bir derviş olanı Ahmet’ten Mehmet’ten bilmez, Allah’tan bilir. Mâdemki lâ fâile illa hu (Allah’tan gayrı fâil yoktur) diyorsun bu takdirde vâsıtayı görmemen icap eder.

Perde kurdum şem’a yaktım gösterem zıll u hayâl
Sen hiç Karagöz’e gitmedin mi? İşte oradaki karagözcü, şem’asını yakmış, perdesini kurmuş, oyunu oynatırken bak dikkat et, ağlayan o, gülen o, güldüren o, öldüren de o ve bütün hareketleri idare eden yine odur. Yine muhtelif sadâlar, Yahudî, Arnavut, Kürt sesleri de ondan geliyor be yahu…  Birgün, Şirin ile Ferhat oyunu oynanırken, cadı bunları birbirinden ayırdığı zaman seyirciler arasındaki Arnavud’un biri pek kızmış ve piştovunu çekerek cadıya iki el sıkmış. Etraftan: Ne yapıyorsun, o  bir deri parçasıdır… diye müdahale edenler, gülüp alay eyleyenler olmuşsa da kimse Arnavud’a lakırdı anlatamamış. İşte bu câhil adamın hali ne kadar gülünç ise, dünya perdesinde de aynı hal vâkidir. Şundan bundan, nefsine hoş gelmeyen ve arzuna aykırı olarak zuhur eden şeyler için, bu şeylerin faillerine hiddet edip düşman oluyorsun ve hâdiseyi asıl sahibinden oyunu oynatandan bilmiyorsun.

Ettik bir hata erenlerim, bir kimse elde ettiği manevi makamdan, mertebeden düşecek olsa bir daha terakki edemez mi?

Niçin edemesin. Düşmez kalkmaz bir Allah. Kul hata edebilir. Allah ganîdir. Çalışanı, yalvaranı mahrum etmez. Düştüğünü anlayıp “öyle de battık, böyle de battık.. Battı balık yan gider” deyip oturmak olmaz. Gafürü’r-rahîm olan Allah affetmeye bahane arar. Bir gün olur, beni de affeder deyip ümit kesmeden çalışmalıdır. Nefs-i emmareye kadar düşeni bile yüksek mertebelere çıkardığı vâkidir. Sen aklını başına al, nefis sahilinden kurtul da, hakîkat deryasının içine dal, böyle bir denizde timsah korkusu yoktur. Aşk aynası paslanmamışsa, üstünde günah tortuları yoksa, iki dünyanın da şekli orada görülür.

Kolay değil bu işler dedem, bize aşk lazım… Aşk nasıl elde edilir?

Aşk, ders ve tâlim ile olmaz. Gayretle, çabalama ile ele gelmez. Çünkü aşık, aşkın gereği üzre iradesiz olarak yürür. Aşıklara dostun güzelliği hoca olur ders verir. Aşk öğretir evladım, sen hele yolda dura gör, Mevlam görelim neyler…

Dedem pek güzel ve pek iyi pend û nasihatler ediyorsun amma; ne olur cüretimizi mazur görün, insan sormadan da edemiyor…

Anladık erenlerim… Diyeceğin o ki: nasihatler ediyorsun lâkin evvela bu pend û nasihati kendi nefsine et de sonra ihvana et, zira ki insanın kendi nefsi cümleden akdemdir demişlerdir… Ve bu sözler ile halkı kendine tâbi kılmak ve kendine cümleyi hayran etmek arzu ediyorsun… Ve kendini makam-ı izzet ve mertebe-i bâlâda bulundurmak istersin. Halbuki izzet-i nefse lâyık değildir. Hudâ-yı mute’âl hazretlerine lâyıktır. Nefse lâyık olan acziyet ve ubudiyettir aziz!

Pes pek ağır oldu bu ithamlar ama gönlümüzü sakınmak gerekmiş…

Eyvallah dervişim… Evet öyledir, pek doğru ve güzel buyuruyorsunuz, lâkin bu kelamları, bu yüzsüz asi, kendi kitabımdan söylemiyorum., pirân-ı izâm hazeratının kelâm-ı kudsiyeleri ve kelâm-ı kibâr olarak onlardan nakl û hikâye ediyorum, yani ehlullah metâını satar bir tellâl-ı sûk-ı sultân-ı aşkım. Bundan fakire “tellaliye” olarak ne kalır ise bin bereket versin diyeceğim azizim. Yoksa hâşâ summe hâşâ Hazreti Pir Mevlana efendimizin buyurdukları gibi öyle bir takım efsun ve kelâm-ı marifet ile insanların kalplerine mâlik olalım ve onları kendimize tabi edip dünyada izzet ve rif’at bulalım için değildir…