Sorgu suâl

Hocanın biri etrafına topladığı bir grup insana, hesap gününde günahkarların nelerden sorguya çekileceğini anlatıp vaaz veriyormuş…

“Ey cemaat, ah bir bilseniz, Cenab-ı Hak sorgu gününde size neler soracak, neler soracak? Zamanını nasıl harcadın diye soracak, paranı nereye ve nasıl sarfettin diye soracak, ibadetlerini eksiksiz yerine getirdin mi diye soracak, insanlara iyilik ettin mi diye soracak, anababana nasıl davrandın diye soracak, yetime yoksula yardım ettin mi, komşunu hoşnut ettin mi diye soracak… Şimdiden dersinizi iyi çalışın ey cemaat, o gün Cenab-ı Hak soracak da soracak”

Oradan geçen bir derviş dayanamayıp “Cenab-ı hak kullarına o kadar çok sual sormaz, benim bildiğim!” demiş, “ama o gün bir tek şey soracağı kesin!”

– Söyle bakalım, ben seninle idim, sen kiminle idin?

Velâdet-i Mevlana

Aşk ile Üç İhlas-ı Şerif, bir Fatiha. Böyle hatırlanmak isterlerdi… Manevî evladları, gönül dostları ve cümle canların bu ulvî armağanı garik-i rahmet olan Hz. Pir’in ruhu tayyibelerine göndermeleri niyazıyla...

Mevlânâ’nın asıl adı Muhammed Celâleddin’dir. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz mânâsına gelen Mevlânâ ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled’den itibaren Mevlânâ’yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî, Anadolulu demektir.

Mevlânâ’nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet Türbesinin orada olmasındandır.

Doğum Yeri ve Yılı:
Mevlânâ’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi : Belh’tir. Mevlânâ’nın doğum tarihi ise (6 Rebîu’l-evvel 604) 30 Eylül 1207’dir. 803. Doğum Yıldönümü Hz. Pir Mevlana bendelerine, dost ve sevenlerine kutlu olsun. Hz. Pir’in fâni alemi teşrifi vesiyle ana rahminden doğduğumuz gibi bir insan-ı kamil eteğinden yeniden doğma niyazıyla…

Gece, geçip gitti, sabah aşk şarabının içilme zamanı geldi. Gam defolup gitti, neşeler, feyizler yüz gösterdi. Mutluluk güneşi doğdu. Parıl parıl parlamaya başladı. Ben bütün zamanların böyle olmasını dilerim. Mahzun olanların, gönülleri kırılanların devleti, manevî kuvveti ve aşk ile deli olanların himmeti yüzünden, bizi dünyaya bağlayan zincir zorlanmaya başladı. Bunların hep böyle olmasını dilerim. Şu esen rüzgara, şu ask rüzgarına dikkat et! O gitti şirin dudakları okşadı, onların büyüsü ile neye uydu, onunla feryat etmeye, onunla beraber inlemeye başladı. O ay dogdu da, iki dünyayı da gül bahçesine çevirdi. Bütün bedenler, can oldu, daima böyle olmasını dilerim. Onun kahrı, tamamıyla rahmet kesildi. Zehri baştan başa, şirine döndü bulutu şükürler yağdırmaya başladı. Daima böyle olmasını dilerim.Sus ki, ben mest oldum. Aşk geldi, benim elimi bağladı, düşüncelerim dağıldı…
[Hz. Pir Mevlana]

Allah Allah Allah Allah Allah Allah… Vakt-i Şerîf hayrola, Hayırlar fethola, Şerler def ola. Veladet-i Hazret-i Pir mübarek ola. Allah-ı azîmüşşan ism-i zâtının nûruyla kalplerimizi pür-nûr eyleye! Dem-i Hazreti Mevlânâ, Sırr-ı Şems-i Tebrizî, Kerem-i İmâm-ı Ebubekr’i, Ömer’i, Osman’ı, Alî, Muhammed Mustafa Nebî, Hû diyelim Huuu

Tarikatlar nereden alınmıştır?

Tarikat nedir ve nereden alınmıştır?
Tarikat, sâliki maksûduna, müridi murâdına, cüz ü külle kavuşturan yola derler ki, Resûl-i Kibriyâ (s.a.) Efendimiz tarafından gösterilmiştir. İşte çeşitli sûrette görülen ve fakat hakikat cihetiyle yekdiğerinden kat’iyen farklı olmayan yollar birdir ve hepsine birden “Tarîkat-ı Muhammediye” denir. Şeriat kavlim, tarikat hâlim, hakikat re’sü’l- mâlim yâni sermâyemdir sözlerini Efendimiz buyurmuşlardır.

Kâbe’ye gitmek için yollar bir midir? Şüphesiz ki hayır. Dünyânın her tarafından Beyt-i Muazzama’ya giden birçok yollar vardır. Afrika’dan, Amerika’dan, Asya’dan, Avrupa’dan hareket eden hacıların yolları muhtelif olmakla berâber, neticede toplandıkları merkez ve maksut birdir ki o da Kâbe’dir. Bu yollar, hacca niyet eden kimsenin bulunduğu yere göre nasıl uzun, kısa, güçlüklü veya kolaylıklı oluyorsa, tarikler de böyledir ki sâliklerin ezelî istîdâdı derecesiyle mütenâsiptir.

Tarik; esas cihetiyle bir olunca, şüphesiz bu tarîkatin yollarında rehber ve delil olacak zatlar da ayni rûhu ayni irfan ve mâlûmâtı hâiz olmak dolayısıyle birdirler ki bunlar da yukarıda söylediğimiz veçhile o büyük muallimden tâlim ve terbiye gören kâmil insanlardır, însan taslakları değil.

Dünyâya gelmekten maksadımız, bunlardan birini bulup terbiyesine girmekten ibârettir. İş Nakşibendilik, Kadirîlik, Rifâîlik, Mevlevîlik’te değil, Hazreti İnsan’ı bulup Hakka kul olmaktadır. Bir de maalesef tarîki ve tarîkati, dergâhları çok başka anlayıp işin yalnız dışında, kabuğunda kalmış olanlar vardır. Bütün tariklerde tâlim olunan zikir, Kelime-i Tevhîd ile İsm-i Celâl’dir.

Fakat sâde Allah demek ve bunu türlü makam, âhenk ve usûlle söylemek kâfi midir?

Lâzım olan, söylediğini bilmek, zikrettiğini görmek, Allâh’ı bulmaktır. İsimde kalmayıp  müsemma’ya bulmaktır. Bu ilmi öğretecek bu ilmin semeresini elde ettirip sâlikin geleceğini kurtaracak muallim de, ancak kâmil mürşittir. Fakat:

Her mürşide el verme kim yolun sarpa uğratır,
Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş

Peygamberlerden halk mûcize istediler. Halbuki istedikleri mûcizeyi gördükleri halde îman etmediler. Bilmediler ki mûcize, mûcib-i îman değildir. Mûcib-i îman olan şeyin cinsiyet, mânâ birliği ve berâberliği olduğunu anlayamadılar.

Peki bu işin Kur’an’da yeri var m’ola?

Tasavvuf ve tarikatlar

Gönül gözü: [Hac, 46]
Peki bu inkârcılar biraz olsun dünyayı gezip dolaşmazlar mı ki, hiç değilse bu sayede düşünüp duygulanacak gönüllere, gerçeğin sesini işitecek kulaklara sahip olsunlar. Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan sinelerindeki gönül gözleri!

Hikmet: [Bakara, 269]
O, hikmeti dilediğine verir. Ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönlünü ve aklını çalıştıranlardan başkası düşünüp anlayamaz.

Selim Kalp [Şuara, 89]
Ancak Allah’a selim(İnkârdan, şirkten, kötülükten arınmış; Allah’a teslim olmuş) bir kalple gelen kurtulur.

Seven ve sevilen olarak Allah [Maide, 54]
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki,Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allahı severler.Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar.Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar.İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah vâsi ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir).

Razı olan ve razı olunan olarak Allah [Beyyine, 8]
Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.

Ey gönül huzuruna ermiş ruh!Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine!Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime! [Fecr, 27-30]

Allah dostları [Yunus, 62]
Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.

İlm-i ledün [Kehf, 65]
Orada bizim seçkin kullarımızdan öyle bir has kulumuzu buldular ki Biz ona lütfedip, nezdimizden rabbanî bir ilim öğretmiştik.

gibi ayetlerin teferruatına inerek bir gönül felsefesinin temellerini inşa etmişse de bu mesele demirden bir leblebi olup her kişinin değil er kişinin kârıdır.

Zâhid benim aşka yâr olduğum mudur hatâ
Aşk ile yokluğu kâr kıldığım mıdır hatâ

Çün buyurdu ol Resûl “Mûtû kable en-temût”
Ölmezden ön aşk ile öldüğüm müdür hatâ

Ben bu mülke gelmeden çar anâsır olmadan
Aslımdaki ummâna daldığım mıdır hatâ

Geçip akdan karadan istediğim Yaradan
Mâsivâyı aradan sildiğim midir hatâ

Dilimdeki zikrimin kalbimdeki fikrimin
Ma’nisini özümde bulduğum mudur hatâ

Gördüm vucûd ilinde Kur’an okur dilinde
Tıfl-i ma’ni dersini bildiğim midir hatâ

Bir kişinin yüzünden bin kişiye lûtf olur
Ancak gönül pasını sildiğim midir hatâ

Ümmî Sinan der hoca fikrim bu irte gece
Aşk ile cân mi’raca saldığım mıdır hatâ

Necmeddin-i Kübrâ

Türkistan ulularından Ahmed bin Ömer (1145-1221)
Ebû’l-Cennab Necmeddin-i Kübrâ el-Hivakî el-Harezmî
“Allah’a ulaştıran yollar, mahlûkâtın nefesleri adedincedir.”

Ticaretle meşgul bir ailenin çocuğu olarak 1145 yılında Harezm’in Hive şehrinde dünyaya geldi. Harezm, Nîşâbur, Hemedân, Isfahân, Mekke ve İskenderiye gibi o dönemin ilim ve irfan merkezlerinde tahsil ve terbiyesine devam eden Kübrâ, İskenderiye’de iken rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine “Ebu’l-Cennâb” (dünyanın cazibedar güzelliklerinden ve ahirette rüsva olmaktan kaçınan) künyesini vermiş, hadis ilmiyle meşgul olduğu için kendisine iltifat etmiş ve gecelerini Kur’ân okumaya ayırmasını tavsiye etmiştir.

Yaşı kırka yaklaştığında medrese ve tekke ilimlerinin tevhidini yapmış seyr û sülukunu tamamlamış kamil bir mürşid olarak tekrar Harezm’e dönmüştü. Dergahında öğrendiklerini öğretmeye tecrübelerini aktarmaya başladı. Vaaz ve irşadları büyük bir rağbet gördü.

Türkistan bölgesinin en meşhur sufilerinden biri olan Ahmed bin Ömer ikinci lakabını “Şeyh Veli-tıraş” (Veli yetiştiren şeyh, Allah dostu yetiştiren mürşid) oldu.  Şöyleki Necmeddin Kübra Hazretleri bazen manevi coşku ile kendinden geçerler; bu sırada mübarek nazarIarı her kime ilişirse, onu “Velilik” mertebesine eriştirirlerdi.

Necmeddîn-i Kübrâ Hârizm’de irşâd faaliyetlerini sürdürürken, Moğollar Hârizm’i istila eder ve katliamlara girişir. Bunun üzerine Kübrâ, altı yüz kadar mürîdini toplar, ölüm tehlikesinden dolayı şehri terk edip, kendi ülkelerine giderek Allah yolunda hizmete devam etmelerini emreder. Kendisi ise, ilerlemiş yaşına rağmen ülkesini savunmak üzere düşmanla savaşmaya karar verir. Hârizm’in merkezi olan Gürgenç (Köhne Ürgenç)’in istilası sırasında, orada kalan bir grup mürîdiyle birlikte düşmana karşı savaşırken şehit düşer. Böylece, nefis ve şeytana karşı ömrü boyunca gerçekleştirdiği “manevî cihâd”ın, büyük cihadın yanında, “küçük cihâd” denilen, dış düşmana karşı vatan savunmasını da bilfiil icra ederek, şehitlik payesiyle Rabbi’nin huzuruna çıkma bahtiyarlığına ulaşır.

Moğollarla “dişe diş” mücadele ederken harp meydanında şehit olan hazretin son anlarını tarihçiler şöyle naklederler:

Moğol askerini saçından yakalayan Kübrâ, bir üçüncü kişinin kılıç darbesiyle şehid olurken hiç kimse elini açıp askerin saçını kurtaramamıştır. Nihayet saçının kesilmesiyle hedeflerine ulaşabilmişlerdir. Hz. Pir Mevlânâ da şu beytiyle bu olaya telmihte bulunmuştur:

Bir elden nûş edip iman şarabın
Bir elde perçem-i kâfir tutarlar

Na’şı harab olan Dergah’a defnedilmiştir. Daha sonra kabir ve dergah külliye haline gelmiştir. Günümüze ulaşan Köhne Ürgenç yakınındaki türbesi Türkistan bölgesinin en çok ziyaret edilen mekanlarından biridir. Necmeddin-i Kübra, Türkistan’daki insanların dini hayatlarına yön verirken şeriat, tarikat, hakikat dengesine özellikle dikkat etmiş, tartışmalı konular girmeden rehberliğin gereklerini yerine getirmiştir.

Sohbetlerinden:

Veli, riyazet veya daha değişik mücahede yollarıyla, beden ve cismaniyetini aşıp, kalb ve ruhun hayat mertebesine, dolayısıyla da Hak yakınlığına ulaşan, derken şahsı adına fenâ bulup yeni bir mânâ ile bekâya eren Allah’ın hususî iltifat, ihsan ve teveccühlerine mazhar hak eri demektir. Böyle bir hak dostu, bu pâye ile bulacağı her şeyi bulmuş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir.

Şeriat gemi gibidir, tarikat deniz gibidir, hakikat inci gibidir. Kim inciyi elde etmek isterse gemiye biner, denize açılır ve inciye ulaşır. Bu sıralamaya tâbi olmayan inciyi elde edemez.

Zikirle ilgili ayet ve hadislere temas ettikten sonra sözü kalp gözüne getiriyor: “Zikir bir nurdur. Kalbi kapladığı ve hakimiyeti altına aldığı zaman kalp gözünü nurlandırır. Böylece daha önce görmesine engel olan karanlık yerlerde bile eşyayı bu kalp gözü ile görebilir. Nitekim ölüm döşeğindeki bir kimse yanında hazır olanların göremediklerini görebilir. Bu konuda Hak Teala şöyle buyurmuştur. Andolsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir. [Kaf, 22]

İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir. Şeyhlerden biri müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir.Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır. “Âh” deyin. Bu Allah’ın ismidir. “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir. Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah”der. Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)

Herşeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu herşeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm.

Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”.

Necmeddin-i Kübra, havatır-ı nefs olarak bilinen nefsin mesaj ve telkinlerini açıklarken şöyle buyurur: “Müridlere gelen havâtırın en şiddetlisi budur. Çünkü nefs insanın iç dünyasının kralı gibidir. Ordusunu ise şehvet, hevâ, heves, hayvanî ruh meydana getirir. Mürid ise o anda kördür, tehlikeleri göremez. İyi ile kötüyü birbirinden ayırt edemez… Nefis, insani bünyede domuz hırsı, köpek düşmanlığı,  panter kızgınlığı, kurt fesadı, tilki hilesi, maymun ihtirası, eşek şehveti, öküz arzusu, şeytan hilesi ve hased ateşi ile dolu olarak bulunur. Ya ilahî tabiatımızdaki bu Hayvanî sıfatları melekî sıfatlara yükseltiver, halimizi en güzel hale tebdil eyleyiver…”

Necmeddin-i Kübrâ, Kübreviyye yolunun tohumlarını attıktan sonra her insan gibi o da alem-i cemâl’e intikal etti. Geriye iki tür tohum ve meyveleri kaldı: Eserler ve müridler.

Pek çok kerameti bulunan Necmüddın Kübra Hazretleri’nin mübarek nazarlarıyla kemale eren ve başkalarını kemale erdirecek dereceye erişen mensuplarından, Kübreviyye’ye mensup gönül mimarlarının en kıdemlileri, tanınmış olanlarını şunlardır:

Şeyh Necmeddin Dâye (1177-Rey 1256-Bağdad)
Şeyh Mecdüddin Bağdadi (1161-1210)
Şeyh Sadeddin Hammûye (v. 1252)
Şeyh Razıyyüddın Ali Lala (v. 1244)
Şeyh Alâüddevle Simnânî (v. 1336)
Şeyh Ali Hemedânî (v. 1385)
Şeyh Baba Kemal Cendî (v. 1385)
Şeyh Seyfeddin Baharzi (v. 1259)
Şeyh Bahauddin Veled-i Belhi (1151-Belh 1231-Konya)
(Hz. Pir Mevlana Celaleddin Rumi’nin peder-i âlileri)

Necmeddin Kübra’dan ve halifelerinden feyz alanların sayısını çoğaltmak mümkündür. Çünkü yetiştirdiği insanlarla ilgili verilen rakamların en küçüğü altmıştır.

Zamanının çoğunu mürîd yetiştirmeye adayan Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.), eser telif etmekten de geri durmamıştır. Varlığı bilinen ve nüshaları günümüze kadar ulaşan başlıca eserleri şunlardır:

el-Usûlü’l-Aşere: Hacmi küçük olmasına rağmen, en meşhur ve etki alanı en çok olan bu eseri, Akrebü’t-Turuk adıyla ve daha başka adlarla da bilinmektedir. Kübrâ bu eserin girişinde, Allah’a ulaşmanın üç farklı yolundan(tarîk) bahseder.
– Tarîk-i Ahyâr: ibadet ve amel-i sâlih ile dindarlığı gerçekleştirenler.
– Tarîk-i Ebrâr: riyâzet ve mücâhede ile iç dünyalarını imâr edenler
– Tarîk-i Şuttâr: Aşk ve cezbe ile manen Allah’a doğru seyir halinde olanlar.
Devamında tasavvuf yolunun on temel esasını (usûl-i aşere) ele alıp izah eder ki, bu esaslar da şunlardır: Tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, devamlı zikir, Allah’a teveccüh, sabır, murâkabe, rızâ. Bu tasnif daha sonraki yüzyıllarda sufiler arasında çok yaygınlık kazanmıştır. Bu eser, XVII. asırda İsmail Hakkı Bursevî tarafından “Te’vilât-ı Necmiyye” adıyla tercüme ve şerh edilmiş, böylece Osmanlı sınırları içinde şöhreti daha da artmıştır.

Risâle ile’l-Hâimi’l-Hâifi min Levmeti’l-Lâim: Bu eserin baş tarafında zâhir ve bâtın temizliği yapılmadan Rabbânî huzura çıkılamayacağını anlattıktan sonra, bu temizliğin gerçekleşmesini sağlayacak olan şu on husus üzerinde durur: Beden temizliği (tahâret), halvet, devamlı susma, devamlı oruç, devamlı zikir, teslimiyet, hatıra bir şey getirmeme (masivayı düşünmeme), kalbi şeyhe rabtetme, mecbur kalınca uyuma, yeme-içmede orta yolu izleme. Bu eserde tarîkat mensubu mürîdlerin riayet etmeleri gereken prensipler ve onların önemi üzerinde durulmuştur.

Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl: Kübrâ, bu mühim eserinde, manevî hayatında yaşadığı şahsî tecrübeler ve derunî müşahedeler üzerinde durmuş ve bu çerçevede tasavvufî düşüncelerini aktarmıştır. Bu özelliğiyle eser, bir dervişin kaleminden nakledilen orijinal bir “tasavvuf psikolojisi” hüviyeti taşır. Bundan dolayı olacak ki, Batı dünyasında en çok tanınan tasavvufî eserler arasında yer almaktadır.

Kübrâ’nın bu üç eserinin, -el-Usûlü’l-Aşere’nin Bursevî şerhiyle beraber- Türkçe tercümesi, Mustafa Kara tarafından Tasavvufî Hayat adıyla neşredilmiştir (İstanbul, 1980).

Bunların dışında, onun Âdâbu’s-Sûfiyye, Risâle-i Necmüddîn, Sekînetü’s-Sâlihîn ve Risâle-i Sefîne adlı eserlerinin de varlığı bilinmektedir.

Türkistan sufilerinden Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri’nin Tarikat Silsilesi

Seyyid-i Kainat Muhammed Mustafa (SAV.)
Hazret-i Ali bin Ebi Talib
Hz. Hasan
Hz. Hüseyin
Hz. Zeynelâbidin
Hz. Muhammed Bâkır
Hz. Cafer-i Sadık
Hz. Musa Kazım
Hz. Ali Rıza
Hz. Maruf Kerhî
Hz. Serî Sakatî
Hz. Ebu Ali Ruzbarî
Hz. Ebu Osman Mağribî
Hz. Ebu Kasım Gürkanî
Hz. Ebu Bekir Nessâc
Hz. Ebu’n Necib Sühreverdi
Hz. İsmail Kasri
Hz. Ammar bin Yasir / Rûzbihan Baklî
Hz. Necmeddin Kübra (Tarikat Piri)
(Allah Onlardan razı olsun ve sırlarını yüceltsin)

Tasavvuf tarihinde ve Türk Tasavvuf düşüncesinde derin izler bırakmış olan Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.), sahip olduğu engin manevî tecrübelerinin yanında, Ehl-i Sünnet itikadına ve şer’î kurallara sıkı sıkıya bağlı, zâhir-bâtın bütünlüğü ve dengesini esas alan ve mürîdlerini de bu istikamette yetiştiren bir tasavvuf büyüğüdür. O, Allah’a ulaşma konusunda, insanları belli kalıplar içine sıkıştırmadan, her insanın kendi meşrebine uygun olan bir yolu benimsemesi gerektiği anlayışındadır. Nitekim, el-Usûlü’l-‘Aşere’nin daha başında, “Allah’a ulaştıran yolların, mahlûkâtın nefesleri sayısınca olduğunu” ifade etmekle, bu hususa dikkat çekmektedir.

Necmeddin-i Kübra bölge insanına yeni bir ufuk açmış, dini hayata yeni bir coşku getirmiş, aşk ve muhabbet merkezli yeni bir dünyanın temellerini atmıştır. bir taraftan Yesevî dervişleri diğer taraftan Nakşibendî dervişleri ile beraber canların gönül dünyasını mamur hale getirilmiştir. Bu tohum o kadar güçlü olmuş, bu gayretin kökleri o kadar derinlere inmiştir ki, bin yıla yaklaşan süre içinde hayatiyetini hiç kaybetmemiştir. Bugün bölge insanı Ahmed Yesevî, Bahâeddin Nakşibendî  ile birlikte Ahmed bin Ömer’i tanımakta ve rahmetle anmaktadır.

Mevlam cümlemizi cümlesinin şefaatına mazhar eyleye…
Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.) hazretlerini bu vesileyle rahmetle yâd ederken sözlerimize onun el-Usûlü’l-Aşere’sini şerh eden İsmail Hakkı Bursevî’ hazretlerinin, mezkûr şerhte yer alan güzel ve hikmetli bir manzûmesine de yer verelim.

Gel beri gel, mâsivâdan uzlet et.
Ba‘dehû Mevlâ ile var sohbet et.
Basmak istersen bisât-ı kurbete,
Nefsine bas, işbu yolda gayret et.
Sırr-ı Hakk’a mess ise âhir murâd,
Bâtını tathîre evvel himmet et.
Ger “yedu’llâh” sırrına vâkıf isen,
Mürşid-i kâmil elin tut bey‘at et.
Âb-ı feyz-ı Hak ile pâk olmağa,
Pâklarla gece gündüz ülfet et.
Mâsivâ efkârını dilden gider,
Hakkıyâ Hak ile üns et, râhat et!

Necmeddin-i Kübra’nın yaklaşık sekiz asır önce kaleme aldığı “Fevâihu’l-Cemâl”inin son satırları ise bizim de son satırlarımız olsun:

“Bütün bu anlatılanlar Allah’a yönelmek isteyenler için bir misâldir. Böylece bu tadı alanların zevki, aşıkların aşkı, ariflerin nuru, sevenlerin aşk ateşi, özlem duyanların sür’ati, vecd halini yaşayanların vecdi, mücahede hayatı yaşayanların, keşf ehlinin meyveleri, dua ve münacaatta bulunanların sırlarıyla kurtuluşa erenlerin üslubunu kavramak mümkün olur.

Bu kitaba Allah’a yönelenler için bir ibret vesilesi olsun, ihlaslı olanlara da yol göstersin diye “Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl” adını verdim.
“La ilahe illallah Muhammedurresululah” diyen herkese, cümle ümmet-i Muhammede dünya ve ahirette af, afiyet, mağfiret ve rahmet, cümle yaradılmışa da hidayet niyaz ediyorum. Allah Kerîm, Mennan, Mecîd ve Hannân’dır. Allah’a hamd, seçtiği mümtaz kullarına da selam olsun!”

Bu sofradan tadanlara, zevk alanlara afiyetler, bu şerbetten nûş edenlere sıhhatler olsun.

Kelime-i Tevhid

… Tarikatın sırrı, sâdık bendegâna meftuhdur ve bil cümle ibâdât u taat tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb içindir. İslam beş esas üzere bina olunmuştur. Binayı niçun yaparlar? Öylece dursun diye mi? Binanın inşasında bir maksûd vardır. Lezzetle müşahede edildiğinde bu beş esâsın tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb  için olduğu ârif olanların ve birazcık insaf sahibi olanların nazarından kaçmaz.

Bu beş esâsın ilki şehâdettir. Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu… Yâni şehâdet ederiz. Ne deriz, “Ya Rabbi, ben kendi benliğim vehmindeyim. Amma ruhlar alemindeki sözümü hatırladım ve bu nefs benliğinden sıyrıldım. Bu zevk ile Senin birliğini müşahede ettim. Ben yokum, Sen varsın Allah’ım. Buna şâhidim ve benim kendi şeriatim, kendi aklım ve fikrim sana kulluk etmek üzere kurban olsun. Ben bu zevk ile senin gönderdiğin Resulunu tasdik ettim. Kendi yoluma değil, kendi nefsimin çektiği yere değil, Resulunun yoluna gitmek tercihine, zevkine eriştim ve O’na tabi oldum. Benliğimi Muhammed’in (sav) yolunda sarfettim, hakiki kulluğu onda müşahede ettim.” diyerek şehâdet etmez miyiz? Bak gördün mü, şehadet bizlere tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalbi nasıl işaret ediyor.

Mevlam sizleri iki cihanda aziz eylesin, maddi ve manevi müşküllerinizi hall ve âsân eylesin. Cenâb-ı Hakk son kelamımızı kelime-i tevhid, son nefeslerimizdeki müşahedemizi de o kelime-i şehadetin, şehâdet mertebesinde eylesin.

Nefs ayıpları

O, hikmeti dilediğine verir. Kendisine hikmet verilen kimseye ise, gerçekten pek büyük bir hayır verilmiştir. Bunu ancak sağduyu sahipleri düşünüp anlarlar. [Bakara, 269]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri’nin meşhur eserinin ismi “Hikem” dir. “Hikmet” kelimesinin çoğulu olan “Hikem” “Hikmetler” mânâsınadır. Hikmet, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaya yarayan derin ve yararlı bilgi demektir. Bilgili olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa yararlı olmaktır. Hz. Peygamber, faydalı bilgi istemeyi tavsiye etmiş, bizzat kendisi de Allah’tan bu dilekte bulunmuştur.

Büyük hakîmlerden Atâullah* Hazretlerinin marifet ve hakikat taliplerine çok özlü ve pek değerli nasihatler ihtiva eden eşsiz eserine dair yaptığımız derslerden gönlümüzü çelen hikmetlerinden:

33. HİKMET

Ey mürid, içindeki gizli ayıpları keşfetmeye çalışman, senden perdelenmiş olan gaybları araştırmaktan daha hayırlıdır

Talebkâr-ı guyûb olmakten elbet
‘Uyûb-ı zâtını bilmek evlâdır

(Gizli ilimleri bilmekten ise kendi ayıplarını bilmek daha iyidir.)

İnsanın riya, kötü ahlak, müdahane (dalkavukluk: hatır için hakhın gayrısını söylemek) ve hubb-u makam(baş olmayı sevmek) gibi nefsani zaaflarını anlayarak riyâzet, mücahede ve ibadetle bunları gidermeye çalışması kuşkusuz kader sırları, ledünni marifet ve keramet gibi melekut alemine ait sırları müşahede etmesinden daha hayırlıdır. Zira ayıpları gidermek Hakk’ı istemenin gereğidir, gaybları keşfetmek ise nefsin emelidir. Çünkü gaybî sırların keşfini arzulayarak ibadet etmek, ilahi rızayı amaçlayan kulluğa zıt bir şeydir.  Kerametin esnekliğine mübtela olan gönül de vuslat zevkinden mahrum kalır.

İnsan-ı kamile lazım olan ise, keramet istemek değil, istikamete rağbet etmektir. Zira keramet kul isteği, istikamet Rab isteğidir. Kulluk vazifesinin tam olarak yerine getirilmesi için Rabb’in isteği tercih olunmalıdır. İstikametin elde edilmesi için de nefsani ayıpları görmek ve giderilmesine gayret gösterilmek gerekir ki, bunların afetlerinden ameller kurtulsun, gelen haller saf ve katışıksız olsun. Dahası zât âyinesinden cehil ve gurur tozları silinsin; varidat silsilesinden şerli hususlar kesilmiş olsun.

Nitekim, “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu!” hadis-i şerifinin yüksek manasınca, Allahü Tela’yı bilmek için lazım olan nefsi bilmektir, ifadesinden kastedilen şey de nefsani kusurları bilip gidermeye çalışarak kemale erilmesi ve Zülcelal’in nurunun müşahede edilmesidir.

Nefs ayıplarını bilmek için dört yol gösterilmiştir:

1) Kâmil mürşidler: İrşad eteğine sarılanları Hak yoluna yöneltir, nefs ayıplarını ve şehvet tehlikelerini gösterirler. Kendisi irşada muhtaç olan sahte şeyhlerin bu hususta yeri olmadığı açıktır.

2) Sâdık ve iyi huylu arkadaş: Sohbet ve öğütleriyle arkadaşını ayıplardan ve amel noksanlıklarından, davranış bozukluklarından kurtarır. Sevgileri ve dostlukları nefsanî olan çıkar peşindeki zamane kardeşleri lazım değildir.

3) Ayıp arayan düşmanlar: Bunlar düşmanlık ettikleri kimselerin daima ayıplarını yüzüne vurur ve noksanlıklarını ortaya dökerler. Onların dillerinden korunmak ve kurtulmak için kötü sıfat ve ayıplarını bırakmaya gayret ettirirler.

İmam Şafiî “Dostumdan ziyade düşmanın benim için hayırlıdır. Çünkü dost, ayıplarımı örter ve beni eksik bırakır. Düşmanım ise ayıplarımı söyleyip noksanlarımı göstereceğinden beni olgunlaştırır.” buyurmuştur.

4) Halka karışmak: İnsan başkalarında gördüğü iyi halleri elde etmeye böylece eksikliklerini gidermeye çalışır. İnsan kendisine cahil denilmesinden hoşlanmaz. Çünkü ilmin olgunluk, cahilliğin noksanlık olduğunu bilir. O yüzden kötü ahlaklılar da iyi ahlakı sever, ister ve taklid ederler. İnsan halk arasında iyiliği kötülükle kıyaslayarak fıtrat gereği iyi ve güzel olana meyleder.

Hazreti Lokman’a edebi kimden öğrendiği sual edildiğinde;

“Edebi, edepsizlerden öğrendim. Halkın edepsizliğinden rahatsız oldukça edebe sarıldım.” buyurmuştur.

Bu dört tezkiye (arınma, temizlenme) sebebinden birincisi bulunursa diğerlerine pek lüzum kalmaz.

Benî İsrail zahidleirnden biri, her sene yalnız altı gün dışında , yetmiş senesini oruç tutarak geçirmiş. Bir gün Cenab-ı Hakk’a “şeytanın nasıl aldattığını öğrenmek” için  dua etmiş. Duasında ısrar etmişse de dileği kabul edilmemiş.

Bir kere de içine dönüp “kendi hatalarımı bilsem ayıplarımı düzeltsem daha iyi olur” diyerek istiğfar edince Hakk katında bu son istiğfarının yetmiş senelik ibadetinden daha makbul olduğu ilham edilmiş, basireti açılarak şeytanın hileleri kendisine gösterilmiştir.

Çeşm-i insaf gibi kâmile mizân olmaz
Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz

* İslam Tasavvuf Tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip bulunan, H. VII asrın sonlarında Mısır’da yetişen ve Şazeli Tarikatının üçüncü büyük şahsiyeti olan İbn Ataullah, “Hikem’ül Atâiyye” adlı eseriyle meşhurdur. Eserlerinde Tasavvufun en derin hakikatlerine temas etmekle beraber, bazı sûfilerin tartışmalara konu olan görüşlerine yer vermemiştir. Adı Ahmed olup İbn Ataullah lakabıyla tanınmıştır. Dedesi olan Abdulkerim, Maliki mezhebinin önemli fakihlerinden biridir. Ebu Hasan-ı Şazeli (1197-1258) hazretlerinin halifesi Endülüslü Ebu Abbas-ı Mürsi’den ve daha sonra Yakut-i Arşi’den (Allah sırlarını yüceltsin) feyz almıştır. Vaaz ve sohbetleriyle halkı derinden etkileyen  İbn Ataullah hazretleri 1309 (H.709) senesinde Mısır’da vefat etmiş olup kabr-i şerifi Karafe mezarlığındadır.

Sabah Duası

Ey gül fidanı! Hoş bir bahar rüzgarı gibi yanına geldim.  Geldim ya, üzüntülerle, gamlarla dolu bu dünyada ateş-i aşkı ile mest olasın. Ey gülü yüreğinde besleyen can, bu düşüşlerden, bu hallerden sakın ye’se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri o kadar çok ağla, inle ki; sonunda SABAHLARI yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gelsin. İsa aleyhisselam isteklerden, beden eşeğinin arzularından kurtulunca, duası kabul edildi! Sen de nefsanî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü, gökyüzünden manevî yemeklerle dolu sofra geldi!

El-Aman, ben yine sustum. Sevgiliye benim selamımı sen götür! Saygılarımı sen söyle! Ona de ki; “Elinde duadan başka bir şey olmayan ne yapabilir?”

Bu haftaki Kutul Kulub (Kalplerin Azığı) derslerimizden sızanlardan:

Hz. İsâ (a.s) sabahları ekseriyetle şöyle dua ederdi:

Ey Allah’ım! Ben istemediğimi uzaklaştırmaya, umduğum faydayı elde etmeye muktedir olmadığım bir vaziyette sabahlamış bulunuyorum. Kuvvet ve kudret ise senin elindedir. Ben, amelimin sorumlusu olarak sabahlamış bulunuyorum. Bu bakımdan benden daha fakir bir kimse yoktur. Ey Allahım! Düşmanımı sevindirecek şekilde beni gülünç duruma düşürme, eğlence etme. Dostumdan da beni emîn eyle. Musibetimi dinimde tahakkuk ettirme. Dünyayı en büyük kaygım, bilgimin son raddesi, emelimin gayesi kılma. Ey Allah’ım! Bana acımayanı, merhamet etmeyeni, başıma musallat etme!

Allah’ım, Hainlerin hıyanetlerini, hilekarların hilelerini, zalimlerin zulmünü yakala ve benden uzak tut. Ümit edip de ulaşamadığım, gönlümden geçirip de def edemediklerim için sana sığınıyor ve senin yardımını istiyorum. Ey kederleri gideren, gamları dağıtan ve zulme uğrayanların duasını kabul eden Allah’ım! günahlarımın çokluğu nedeniyle bana azab etme. Beni affet ve bana rahmet et. Eğer bana azab edersen, sebebi günahlarımdır. Eğer affedersen, şüphesiz Sen çok Aziz ve Hakim bir Bağışlayıcısın.