Hoca Mesûd’dan Bir Na’t

Yürüdür yazı kış soğuğunu sürüp
Yürüdür kuru gövdeye cân virüp
Ahmed oğlu Hoca Mesûd Hazretleri [v. 1375]
Safâ istegil tutma gönülde çirk
Çalap birliğine revâ görme şirk

Önce hazretimle bir tanışalım: Farsça’dan yaptığı Süheyl ü Nevbahâr ve Ferhengnâme-i Sa‘dî adlı tercümeleriyle tanınan XIV. yüzyılda yaşamış bir güzel âşık. Eserleriyle, Türk dili ve edebiyatının Anadolu’da henüz gelişmeye başladığı bir dönemde, şiirin aruz vezniyle bağdaşmadığı erken devirlerinde yaşayan Hoca Mesûd Hazretleri’nin, Oğuz lehçesindeki yalın ifadesiyle, sade diliyle, nazma hakim olduğuna şâhidiz.

İşte size, canlı ve akıcı üslûbuyla bugün bile zevkle okunabilecek Hak Dost’un güzelliğini târif buyurduğu hoşca bir güzel:

FÎ NA’Tİ’R-RESÛL ‘ALEYHİSSELÂM
Muhammed kim ol sırr-ı levlâk’dür
Kadem basduğı fark-ı eflâkdür

Beşîrün, Nezîrün, Mekînün, Emîn
Şefî’ül-verâ Rahmete’lil-âlemîn

Yüzü gökçek ü datlu dili fasîh
Yusuf’dan dahi görk içinde melîh

Hz. Muhammed aleyhisselâm ki O, levlâk sırrıdır yâni “levlâke levlâke lemâ halaktü’l eflâk: sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” kudsî hadîsinde ilân edilen, varlığın yaratılışına sebeptir. O’nun adım attığı yer feleklerin ötesinde, göklerin bile üstündedir.

Ve hem O’nun güzel isimlerindendir (Esmâ-i Nebî); El-Beşîr: âleme müjdeler getiren, en-Nezîr: Doğru yola kılavuzlamak için Allah’ın vereceği cezâları, yapıp edilen işlerin karşılıklarınıı bildirip îkaz eden, sakındıran. el-Mekîn: Sâkin, vakarlı, mûteber, nüfûz ve iktidar sâhibi el-Emîn: Hangi konuda olursa olsun tereddüt ve şüphe olmadan kesin olarak inanılan, îtimad edilen ve Şefî’ül-verâ: Şefâat eden, bütün yaratılmışların affa uğraması için vesîle olan. “Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilmiş” [Enbiyâ:107] olan sultândır.

Nur cemâli pek güzel, şirin ve lâtif ve tatlı dili ise pek düzgün ve ahenklidir, mübarek vech-i saadetleri ise Hz. Yusuf’tan dahi güzel ve görkemlidir.

Allahümme salli ‘ala seyyidinâ Muhammedin nin nebiyyi’l-melîh sâhibi’l-makâmi’l a’lâ ve’l-lisânil fasîh. Ey Allahım seyyidimiz, ulumuz, nebiyyil Melîh yani, kemalde ve cemalde, manen ve maddeten, zahiren ve batınen güzelliğin târifi olarak yarattığın, Makam-ı Mahmud gibi yüksek makamlar bahşettiğin, fasîh lisan ile pek güzel, âhenkli, açık ve anlaşılır şekilde düzgün ve eksiksiz olarak emirlerini ve nehiylerini tebliğ ettirdiğin Nebiyyi kerimin olan Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem üzerine salat, selam, ikram ve inayet eyle.

Güneş alnına vü kaşına hilâl
Kul oldu vü agzı yarına zülâl

Anun mu’cizâtlarınun haddi yoh
Ne hâcet kim eyleyeven sözi çoh

İşâret idicek tolu aya ol
Ki ben her ne kim dir-isem anda ol

Alnının parlaklığı yanında güneş, kaşının kıvrımına nispeten hilâl, ağız suyu, sözündeki letâfet yanında içimi hoş latîf , saf su, kul-köle, hizmetkâr kesilmiştir.

O’nun mucizelerinin sonu, sınırı yok; bu durum hakkında çok söz söylemeye de hâcet yok.

O, dolunaya işaret edince: “ben her ne dersem anında o ol” buyurdu.

İşitdi bilür kamu yohsul u bay
İki pâre bir demde oldugın ay

Çalap Tanrı ana Habîbüm didi
Adın kendü adıyla koşa kodı

Güneş togdugu yirden âna degin
Ki girür batar uşta tuttı yolun

Dolunayın bir anda iki parçaya bölündüğü şakkü’l kamer hadisesini zengin ve fakir herkes işitti, bu mucizesinden haberdar olmayan kalmadı.

Biz bir kere Rasûlullah ile Mina’da idik. Ay iki parçaya bölündü. Bir bölüğü dağın arkasında, öbür bölüğü de berisinde idi. Bunun üzerine Rasûlullah: “Şahit olunuz! Kıyamet yaklaştı, yarıldı kamer” buyurdu. [Hadîs-i Şerîf]

Yüce Allah ona habîbim, sevgilim, diye hitâb eyledi. Kelime-i tevhid ile imanın şartı ve ezân ile dâvetin şartı olarak, O’nun adını kendi adıyla birlikte andı.

O, Güneş doğduğu ve tekrar battığı sürece (zaman kavramı oldukça) Allah’ın göstermiş olduğu yolda, sırat-ı müstakim üzeredir ve tâlipleri bu yola kılavuzlar.

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedinil fatihi lima uğlika vel hatimi li ma sebeka nasırıl hakkı bil hakkı vel hadi ila sıratıkel müstekıymi ve ala alihi hakka kadrihi ve mikdarihil azîm. Allahım: muğlak halleri açan, geçmişe son veren, Hakka ve hakikate destek olan, mahlukatı senin dosdoğru yoluna kılavuzlayan, Efendimiz Muhammed’e O’nun aline ve ashabına O’nun yüce kadrü kıymetince salat eyle selam eyle ve O’nu mübarek kıl.

Anun hükmi vü şer’i vü buyruğu
Ne var-ısa oldur nedür ayruğu

Müşerrefdür adı-y-ıla şark u garb
Müsellemdür emri-y-ile sulh u harb

Kamu padişahlar işiğinde kul
Hitab ana Hak’dan olub-ıdı KUL

O’nun emri, şeriatı ve buyrukları ne ise din ancak odur. İslam’da bunlardan başka, O’na uymayan bir şey yoktur.

O’nun adının adının anılmasıyla (ezan, şehadet, salavat) Doğu’dan ve Batı’ya bütün yeryüzü şeref bulur. Savaş ve barışın O’nun emriyle olduğu herekesçe kabul edilir. İki cihânın her neresinde bir SAVAŞ (teşevvüş, karışıklık, bulanıklık) varsa orada mutlaka Sevgili’nin terkinden bir iz vardır Ve yine iki cihânın her neresinde BARIŞ (huzur, rahatlık ve güzel bir iş) varsa orada mutlaka ay yüzlü Sevgili’den bir koku vardır.

O’nun kapısında, bütün padişahlar kul olmuştur, Kelam-ı kadiminde Hak’dan O’na hitab KUL olmuştur.

Tenzîh O Subhân’a ki KULUNU (Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellemî) bir gece Mescid-i Haram’dan (alıb) havâlisini Mescid-i mübârek kıldığımız Aksâ’ya kadar isrâ buyurdu, O’na âyetlerimizden gösterelim diye, hakİkat bu: O’dur O işiden hem gören. [İsrâ:1]

Ettahıyyâtü lillâhi ve`s-salâvâtü ve`t-tayyibât. Esselâmü aleyke eyyühe`n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh. Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi`s-sâlihıyn. Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden ABDUHÛ ve resûlüh

Mirac hediyesi olan işbu teşehhüdde ‘abduhu’ kelimesi, ‘resulühü’ kelimesinden önce gelmiştir. Yani Peygamber Efendimizin (asm) kulluğu, resûllüğünden önce gelir, işbu sebepten bir insan için kulluktan yüce makam yoktur.

Ki söyle vü âlemde bildir beni
Viribidüm anun-içün uş seni

Kamu halkı doğru yola ünlegil
Benem toğru vü Tanrı birdür digil

Kim-i-nanuban uyar-ısa sana
Benüm rahmetüm ola andan yana

Ki söyleyip beni âlemde tanıtıp anlatman, kullarıma beni sevdirmen için işte seni gönderdim.

Doğru olan Hak benim! “İlâh birdir” diyerek bütün halkı doğru yola, sırat-ı müstâkim’e dâvet et!

Alemlere rahmet olarak gönderilen sana kim inanıp tâbi olursa benim rahmetim onun yanında olacaktır.

İnanmayuban kimse çevüre yüz
Kılıç tartup anun derisini yüs

Ne kim oldı buyruh bitürdü tamam
Kamusın yirine getürdi tamam

Bir ol kaldı-y-ıdı ki Hak Hazretin
Göze göz göre isteye devletin

Sana inanmayıp senden yüz çeviren olursa, (tevhid) kılıcını çekip onun derisini yüz! (hayvan sıfatlarından kurtar, azabını uzatma)

Her ne emrettiyse hem eksiksiz tebliğ ederek hem de hepsini tastamam yerine getirerek, mûcibince âmel ederek dini tamamladı, kemâle erdirdi.

Bugün, size dîninizi kemâle erdirdim, üzerinize olan ni’metimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a râzı oldum! [Mâide:3]

Sadece Hazret-i Hakk’ı, refîk-i ala’yı doğrudan, vâsıtasız olarak görme talihi, işbu saadetli murâdı kalmıştı geriye.

Ki Mûsâ Kelîmullâh öküş zamân
Derişdi vü işitdi kim ‘len terân’

Zihi gör ne hoş düşdügin ittifak
Ki bir gece Hak’dan irişdi Burak

Anunçun ki bine vü göge ağa
Anun vasfı hod akla nite sığa

Allah Teâlâ ile kelâm eyleyen Hz. Musâ aleyhisselâm, nice zaman gayret etti, cemâl görmek için çok çalıştıysa da akibet “(Sen) beni görmezsin” [Arâf:143] cevâbını işitti.
Geldi Musa’ya len terânî cevap, Erinî vakti Tur dağından…
Er-iseñ ko sözini da’vânuñ
Gösterür Hak erinî ma’nânuñ

Bir gece Allah’tan bir davet ile burak gönderildiği için cemal cemale bu karşılaşmanın ne kadar hoş olduğunu, rast düşdüğünü gör!
Fehla’ denildi Musa’ya Tur üzerinde
Arş eşiğinde na’linine denildi merhâba

Onun için Burak’a binip göğe yükseldi; onun nitelikleri, işbu resim, akla nasıl sığabilir ki!

Mûsâ aleyhisselâmın Cenâb-ı Hakk’ı görmek istemesi üzerine Allah tarafından “len terânî: sen beni göremezsin” cevâbı ile bu talebinin reddedilmesine atfen Yunus Emre sultanımız da bir beyitte “Mûsâ-yı dîdâr olmuşam ben len terânî neylerem” buyurlar; sôfiyye hazerâtına göre “rü’yetullah” bizden önceki ümmetler için değilse bile “ümmet-i Muhammed” için câizdir.

Belki şu nutk-u şerifler taliplere seyr-i cemâle varan bir yol gösterir:
Cemâlimi gör şimdi rızâma lâyık oldun
“Len terânî” sırrında Mûsâ’ya fâik oldun
Keşf-i hicâb eyledim dîdârıma nazar kıl
Oruç ile arındın nûrumla râik oldun

– Ey Su! Bana kendini göster
– Ey Buz! Sen, beni göremezsin.
Senin gözlerin de aslın da benim. İkilik yok, Bir.den bak; ayıran kendini ayırır!
Rabbi erinî’nin cevâbı “lenterânî” çün gelir
Sende gör dîdârı senden özge dîdâr isteme
Zevk-i dil “innî ena’llâh” ın dahi fevkındedir
Böyle bir mecnûn-ı aşka “len-terânî” neylesin

ayinedir-bu-alem-mahmud-celaleddin-2

Yüce Allah’ın sayısız esma-i hüsna’sının içinde cemal ve celal saklıdır. Hz. Musa, Cenab-ı Hakk’ın kudretini görmek istemişti. Bu isteği imkânsızdı çünkü Allah, O’nun celaliyle birlikte tecelliyatına dayanamayacağını biliyordu. Oysa Allah’ın celali ile kulları arasına giren rahmet perdesi Hz. Muhammed aleyhisselâm’dır. O; bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Geçmiş ümmetler günahları yüzünden daha dünyada helak olmalarına rağmen Fahr-i Kâinat Efendimizin dünyayı teşrifinden sonra âlemler rahmet şemsiyesi altına girmiştir. Müminler Hz. Muhammed’i (sav.) canından çok sevdikleri için (ve sevdikleri sürece) bu rahmet şemsiyesinin koruması altındadır. Hz. Musa’nın Len-terânî diye îkaz edilmesindeki nüansa dikkat çekelim:

Hz. Musa doğrudan cemalullaha talib olmadan Habîbullah olan Hz. Peygamber’in rahmet şemsiyesine sığınsaydı ve “Ya Rabbi bana Habibin Muhammed’in yüzünü göster” deseydi; Allahu Teala kendisine “Beni göremezsin” cevabını vermezdi:

Söyleyeydi kim bana göster habîbin vechini
“Len-terânî” emriyle Mûsâ’ya olmazdı nidâ
Len terânî: Beni göremezsin yâ Musâ… [Arâf:143]
Men reani fekad rael Hak: Beni gören Hakk’ı görmüştür. [Hadîs-i Şerîf]
Men re’ânî kim aña meşhûd olur

Len terânî dergehi mesdûd olur

Buyrun buradan yanalım o vakit:

Elestü bezminde âşık senden aldı hitâbı
Evvelinde Mecnun oldu sonra Leylâ dediler

“Men reânî” sırrı ile okuyanlar kitâbı
Ol Resûlü Kibriya’ya dönüp Mevlâ dediler

 

Şoloh dem revân bindi sürdü hemîn
Rikâbındadı Cebre’îl-i Emîn

Yanından hiç ayrılmadı Cebre’îl
Ki müştâk idi görmege bunca yıl

Giderdi yüzin tutuban Allâh’a
Çü irişdi kim ‘sidretü’l müntehâ’

İş bu davete icabetle, derhal Burak’a bindi ve hemen onu yürüttü; pek güvenilir Cebrâil ise O’nun birlikte hazır idi.

Bunca yıl O’nu görmenin hasretiyle yandığı için Cebrâil O’nun yanından hiç ayrılmadı.

Allah’a yönelip gidince Sidretü’l-Münteha’ya, yedinci gökten sonra gelen, son uçtaki ağaca erişti, mecâzen Cenâb-ı Hakk’ı tanımada beşer aklının ve akılla kazanılan bilginin son durağına ulaştı.

Göründi irişecek ana degin
Gör imdi kim ol nice dirdi ögin

Didi kim eyâ Hâtemü’l-Enbiyâ
Kamu şeh-süvârlar tapunda yayâ

Tevakkuf ben uş bunda kalurvanın
Yakın varur-ısam yakılurvanım

Cebrail aleyhisselâm gidecekleri yere kadar O’na göründü; aklını başına nasıl topladığını şimdi gör!

“Ey Enbiyaların sonuncusu efendim, çok usta at binicilerin tamamı senin huzurunda yaya kalır” dedi.

Ben işte burada kalacağım zîra daha yaklaşırsam yanarım.
Arş-ı a’zam cilve-gâh iken sana
Seyrine sidre ola mı müntehâ
“Lev denevtü” deyicek Rûhü’l-emîn
Sen revân oldun pes ey Hayra’l-verâ

İleri geçemezvenin bir karış
Beni ko vü Hak nuruna var karış

Ne kim dileyesin olısar kabûl
Girü dönicek beni kullıhda bul

Gönüldi ol arada kodı anı
Neler gördügin dimege dil kanı

Bir karış ileri geçemem, beni bırak var sen Allah’ın nuruna karış.

Ne dilersen kabul edilecek, o makamdan geri döndüğünde beni tekrar hizmetinde göreceksin zirâ kulluk ancak akıl (Cebrail: Akl-ı küll) ile tamam olur.
Kim ne hâlîdir ne mâlî ol mahal
Akl u fikr etmez o hâli fehm ü hall
Orada yüzününü çevirip onu geride bıraktı, neler gördüğünü anlatmaya yarayacak dil hani? Buna muktedir söz nerede?

Delim dürlü perdeleri geçdi ol
Niçe bağlu kapuları açdı ol

Bölük bölük ü saf saf u cavk cavk
Feriştehler andan bulurlardı zevk

Kılırlardı dürlü du’âlar ana
Kalurlardı yüzin görüben tana

O, çeşit çeşit engelleri geçti, nice türlü kapalı kapıları açtı.
Ref’ olup ol Şâh’a yetmiş bin hicâb
Nûr-i tevhîd açdı vechinden nikâb

Bölük bölük, saf saf ve küme küme melekler ondan hoşnut oldular, seyrine hayran kaldılar.

Yanlarından geçerken O’na türlü türlü dualar ederlerdi; fecre benzeyen yüzünü görünce şaşırıp kalırlardı.

Okurlar idi anı çepçevre din
Ne bahtulı ol kim okuya adın

Son ucı kadem basdı ‘arş üstine
Ne ‘izzet ki kıldı Çalap dostına

Ayağı tozun sürme idindi ‘arş
Yüzün na’lini altına itdi ferş

Her taraftan onu davet ederlerdi melekler, onun mübarek adını okuyanlar, kendine çağıranlar ne kadar da bahtlıydı.

Allah, dostuna, itibarınca çokça izzet kıldı da sonunda göğün en yüksek katına, âlem tasavvurundaki en yüksek noktaya, arş üstüne adım attı.
Zemzemeyle doldu kevn ile mekân
Arş’a vardı dediler Fahr-i cihan
Arş, O’nun ayağının tozunu kendi gözlerine sürme edindi, ziynet bildi. Ferş, yeryüzü onun ayağının altında yayıldı.

Yakıncak nice buldığını Hakk’ı
Gerek bilesin ‘Kabe kavseyn” okı

Niçe sır kelecisi söylendi bol
Arada anı Hak bilür dahı ol

Kişi fikri ana nite irişür
Ne var akl eger kavranur dürişür

Allah’ı çok yakından nasıl gördüğünü anlamak istersen Allah’a iki yay boyu yaklaşmanın ne demek olduğunu öğrenmelisin.
“Kabe kavseyn” in Hudâyî fehmedip cemiyyetin
Vâsıl ol sırr-ı “ev ednâ” ya müslümanlık budur

Hak Teala, bu olayda sevgili elçisi Hz. Muhammed’i, kendisine bu iki dostun birbirine yaklaştığından daha çok yaklaştırdığını bildirmektedir.

Sonra (çok perdeler geçerek Rabbine) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, kab-ı kavseyn (iki yay) kadar veya daha da yakın oldu! [Necm:8-9]

Âyet-i kerîmedeki “Kâbe Kavseyn” tabiri, Araplar arasında öteden beri kullanılan bir mecâzdır ve iki kişi arasındaki dostluğu ve yakınlığı anlatır. Türkçemizdeki “Aralarından su sızmaz” tabirine yakın bir ma’nâsı vardır. Eskiden Araplar sahraya çıktılarında iki dost, dostluklarının göstergesi olarak çadırlarını birbirlerine iki yay aralığı kadar yakın kurarlardı. Bu yakınlık, en samimî dostluğun ifadesiydi ve yine Araplarda hükümdarlar, en sevdikleri ve saydıkları kişileri kendilerine iki yay kadar mesâfede oturttukları için böyle bir tabir ortaya çıkmışdır. Yani “kâbe kavseyn” demek, büyük bir zâtın, sevgisini, saygısını ve yakınlığını kazanmak demekdir.

Cenâb-ı Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri, zamandan ve mekândan münezzeh olduğu için, O’na ancak ma’nen idrâk olarak yaklaşılabilir. Bu ma’nevî yakınlık da ancak böyle bir teşbîh ile anlatılabilir. Hâsılı, “kâbe kavseyn”in ma’nâsı, Resûlullah’ın Cenâb-ı Hakk’a hiç kimsenin yakın olmadığı kadar yakın olması demekdir. Dikkat edilirse “kâbe kavseyn” lafzının hemen ardından bu ma’nâyı te’yîd ve te’kîd eden, “hattâ daha da yakın” anlamına gelen “ev ednâ”lafzı gelmişdir. Resûl-i Ekrem Efendimizin Allah’a yakınlığının derecesi ancak bu kadar vecîz ve belîğ ifâde edilebilir ve bu mertebeye tecellî-i zât mertebesi denir. Keyfiyyeti mechûl olan bu tecellî aynı zamanda rü’yetullahın da en yüksek derecesidir. Öyle ki Cenâb-ı Hakk’ı böyle görmek hiç bir kula nasîb olmamışdır.

Bu sırrı açıklamak için pek çok söz söylendi o makamda ama orada olanları sadece Allah ve O bilir.
Bî-hurûf u lafz u savt ol pâdişâh
Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh

Akıl çabalayıp kavramaya çalışsa da ne mümkün! İnsan aklı, o olayın nasıl olduğunu anlayabilir mi ki zaten sidrede geride kaldı!
Şeş cihetden ol münezzeh Zü’l-Celâl
Bî-kem u keyf âna gösterdi cemâl

Zîhî Tangrı’nun sevgülü dostı
Dahı kişi ana nite ustı

Ki levlâk anun şanına indidi
Le-‘omrük başı üzre tâc indidi

Ger olmaya-y-ıdı bu gök yir
Yaradılmayaydı Çalap böyle dir

Ne hoş Allah’ın sevgili dostudur; insan onu başka (biriyle) nasıl mukâyese eder?

Yâ Rab ne azîmdir bu resîm, hulk-ı azîm hem yâr-ı kerîm…

Çünkü varlığın yaratılış sırrı onun şânına indirilmişti, Kelâm-ı kadîm’deki “Le’omruk: senin hayatına kasem ederim ki” [Hicr:72] ayeti başı üzerine taç olarak indirilmişti.
Ey fahr-i halk kimde ola zehre medhine
Çün Hak dedi “le-amrüke levlâke ve’d-duhâ”

Allah, sen olmasaydın, âh sen olmasaydın bu gök ve yer, cümle mevcûdatı yaratmazdım buyurur.
“Le-amrük” nassı hakkîçün reh-i aşkından can vermek
Hayât-ı câvidânîdir hayât-ı câvidânîdir

Der-Na’t-ı Çehâr-Yâr-ı Resûl
Rıdvâna’llâhu ‘aleyhim ecma’în
Sıdk u adl ü hilm ü ilm-i zâtına mazhar edip
Verdi çâr-erkâna fer hakkâ Habîb-i Kibriyâ

Halife kodı kendünden sonra dört
Ki her birisi sürdi âlemde yurt

Ebû Bekr-i Sıddîk andan ‘Omer
Buları sevüp kişi rahmet umar

Üçüncisi ‘osman ki hilm ü hayâ
Ana ‘âdet olmuş idi bî-riyâ

Kendinden sonra geriye dört halife bıraktı; her biri dünyada hüküm sürdü.

Ebû Bekr-i Sıddık ve ondan sonra Ömer, insan bu kişileri sevip rahmet umar.
Dört çar-yâr O’nun gökçek yâridir
Anı seven günahlardan beridir
Onsekiz bin âlemin sultânıdır
Adı güzel kendi güzel Muhammed

Üçüncüsü ise Osman ki hilim ve hayâ onda riyâsız bir şekilde tabi bir huy, mizâc haline gelmişti.

Osman olunca damad-ı peygamber
Haya ve hilm ikram eyledi Hayyü’l ekber
Vücûd-u zahir-i nebevî’den kalbinin meyvesi (semeretul fuad) iki can ile dâmâd-ı peygamber olunca, O kalbin sahibi, vücûd-u bâtın-ı Muhammedî’den iki haslet ikrâm eyledi: haya ve hilm gibi iki cevher.

Dahı birisi seyyîdü’l-mü’minîn
Ki tağ yarılurdı işitse ünin

Aliyy ibni Ebû Tâlib ol şîr-i ner
Ki gösterdi ‘âlemde dürlü hüner

Koparmışdı kapusını Hayber’ün
Bilür idi ahvâlini Kanber’ün

Ve birisi daha var ki o müminlerin seyyîdidir; dağ (benlik) onun sesini işitince yarılırdı. Nebevî ilmin Vârisi olması hasebiyle talip oılanların varlık dağını delmeye muktedir idi.

O şîr-i ner, erkek aslan veya şirin, cana yakın er: Ebu Talib’in oğlu Ali’dir. O tam bir erdi, dünyada nice türlü hüner gösterdi.

Habîb-i Kibriya hazretleri, Hayber’in fethi hadisesinde sancağı kendisine verince Hayber’in kapısını koparmıştı, Kanber’in hallerini anlardı.

Kanber, Hz. Ali’nin yanından hiç ayırmadığı ve daha sonra azad ettiği sadık kölesi, vefâlı dostudur.
Muhammed ilme kân oldı Alî nutk-ı beyân oldı
Ana her sır ayân oldı Alîdir hâce-i Kanber

Atı Düldül ü kılıcı Zü’l-fikâr
Ki kanlar döker çün kınından çıkar

Özi alp, eli açuk, ilmi çok
Ne kim var yavuzlık biri anda yok

Ana kim dimişdür Çalap arslanım
Degül anı ögmek benüm oranım

Atı, Düldül ve kılıcı ise Zülfikâr’dı ki kılıç kınından çıktığında kanlar dökerdi.
Süvâr-ı Düldül ü zû-Zülfikâr ol sihr-i mümtâzın
Der-i ilm-i ledünnî Murtazâdır yâ Resûlallâh

Kendisi kahraman ve cömert, ilmi çoktu; alemde her ne kötülük varsa biri bile onda yoktu.

Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır. [Hadîs-i şerîf]
Hulkı, hulk-ı Rahmânî idi ve ilmi, ilm-i Sübhânî idi.

Allah, O’nun için “daima gâlip olan arslanım” buyurmuşken, O’nu övmek benim haddim değildir.
Dedi ol mazhar-ı envâr-ı celî
Esedullâh-ı velî yani Alî

Bu ulular olurlar-ıdı müdâm
Resül’ün katında ‘aleyhi’s-selâm

Mülâzım sahâbi dahı niçe yüz
Nite kim ayun çevresin ılduz

Tutarlar-ıdı vü bezerler-idi
Tapusında bile gezeler-idi

Bu yüce insanlar peygamberin -ona selam olsun- meclisinden hazır bulunurlardı, huzurunda dâim durulardı.

Yüzlerce sahabe dahi ayın çevresinde yıldızlar misâli O’nun yanından ayrılmazdı.

Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz, doğru yola, kılavuzlanır, bana varırsınız. [Hadîs-i Şerîf]

O’nu korurlardı, etrafını süslerlerdi (O’ndan aldığı haslet ile kendilerini süslerdi) O’na kulluk için etrafında dolanırlardı.

Belî nâgâh ay ger bulıda gire
Baka ılduza kişi yolın göre

‘İnâyet gör anun ki bu ümmetin
Komaz azmaga zira bilür yatın

Ki isyân denizinde ger gark ola
Gâvurdan Müsülmâna ne fark ola

Doğru! Çünkü ay bulutların arkasına ansızın girerse kişi yıldıza bakıp yolunu bulur. Hakikatte ay bulutun arkasına girmez de kişi kendi güneşini kendi bulutuyla gölgeler, benliğinden sebep O’ndan nûr alamaz olur.

O’nun lütf u ihsanındandır ki ümmetini sapkınlığa bırakmaz çünkü (bu ümmet) usûlü bilir, tembelliğe düşmeden işaretlere, vesileye sımsıkı tutunur.

İsyan denizinde boğulup, günahlara dalınacaksa gavur ve müslüman arasında ne fark kalır ki?

Velî ben ki Mes’ûd ibni Ahmed’em
Şunun bigi gark olmışam vâh nidem

Ki çevre çalup nesne bulmaz elüm
Yapışmağa ger nice ola hâlüm

Ne sünnî Müsülmân ne bellü Tatâr
Taşum âdem ü içüm itden biter

Fakat ben ki Ahmed oğlu Mesûd’um, eyvah öyle bir günah deryasına dalmışım ne yapayım.

Bu denizin içinde, elim etrafı araştırıp kurtulmak için tutunmaya bir şey bulamazsa benim hâlim nice olur?

Hakkıyla ne Sünnî ne Müslüman ne gerçek bir Tatar olabildim, dışım insan gibi görünse de içim itten daha kötüdür.

Ne ‘ilm ü ne hikmet ne zühd ü salâh
Ne merd-i gazâ vü ne ehl-i silâh

Namaz içre kâhil fesâd içre cüst
‘Adâvette katı ‘ibâdetde süst

Meger kim şefâ’at kıla Mustafâ
Ki bula kıyâmetde gönlüm safâ

Ne ilim ve hikmet (sahibiyim) ne kendimi ibadete verdim; ne cenk eden bir yiğit ve ne de silah kullanan cihâd eriyim.

Namaz kılarken tembel, bozgunculukta araştırıcı, ayıp kusur gözetmeden gözü açık, düşmanlıkta sert, ibadette ise gevşek biriyim. Şer bir iş olsa kuvvetli bir pehlivan gibi olur, hiç yüksünmeden o işi yapar. Hayır işine gelince yüz yaşındaki ihtiyâr gibi âciz olurum, isyanda şedîd, kullukta bir battal pelît gibiyim.

Ancak Hz. Muhammed Mustafâ’nın şefaat kılmasıyla, günahlarımdan geçmesiyle, gönlüm kıyamet günü safâ bulur, durulur.

Niçeme ki gözsüzvenin dünyede
Elümi tuta ahretde yide

Nazar hiç bırahmaz maâsîye ol
Şefâ’atçıdur kamu âsiye ol

Bir anun bigi şâhum ola
Ne kaygu eger bin günâhım ola

Her ne kadar dünyada görmeyen biriysem de elimi tutup ahirette beni de peşinden götürür.

Aşkından garîb düşmüşsem ne gam; lütfunun gölgesinde hoşça bir haldeyim ya… Tenhada kalmışsam ne dert; zerrecikleri dahi Ortaya çıkaran bir güneşim var… O’nun fakiri isem ne olmuş! Huzuruna kabul buyurmuş ya daha ne olsun… Hem dilencisinden bile kaçınmayan, yüksünmeyen pek yüce bir Sultânım var!

O, günahlara, isyanlara hiç iltifat etmez, günahından dolayı kullardan yüz çevirmez, cümle günahkâr âsilere şefâat eden, günahından geçendir O.

O’nun gibi bir şâhım olduktan sonra pek çok günahım da olsa endişelenmem.
Kılavuzlar bizi Hakk’a komaz râh-ı dalâletde
Sözü Mevlâ’sına geçen Resûlullahımız vardır
Günâhkârım deyu Muhyî ümîdin kesme Allah’dan
Muhammed Mustafâ gibi şefâatgâhımız vardır

Benüm i’timâdım hemîn işbudur
Elümde dahı nesne yok hoş budur

Ana vü anun al ü etbâ’ına
Dahı ehl-i beytine eşyâ’ına

Okurvan tahiyyât virürven selâm
Diri olduğumca vü temme’l kelâm

Benim güvencem sadece budur; elimde de bir şey yok zâten güzel olan şey budur.

O’na ve O’nun ailesine ve O’na tâbi olanlara ve hassaten ehl-i beytine hatta isim vererek kullandığı eşyâlarına, varlık O’nundur, O’na âit olanlar. (Ki varlığımız onunladır varımız da ancak O)

(El-Hayy ile) Diri olduğum sürece (sonsuza dek) tahiyyât okurum O’na, söz tamam oldu vesselâm

Reklamlar

Dilküşâ-2

Dilküşâ, bizi aslımıza mayalamaya kaldığı yerden devâm ediyor, ben aradan çekileyim de demler, safâlar ziyâde olsun erenlerim…

İkilik ḳalmadı birlik irişdi
Giderdi yoḳluġı varlıḳ irişdi

Var oldı cümlesi varlıḳ ḥālinden
Ḥālin bilen ḳamu geçdi ḳālinden

Ey Ḥaḳk’ı isteyen bu sözi diñle
Nedür maḳṣūd bu ḫaberi sen añla

Ādemsin aḫı ḥayvān degülsin
Özüñ bil ġūl-i beyābān degülsin
Arapça gūl “kötü cin, şeytan” ve Farsça beyābānі “çölle ilgili” ile
gūl-i beyābānі: Karanlıkta, tenhâ yerlerde göründüğü zannedilen korkunç varlık, hayâlet, hortlak değilsin derken “dön karanlıktan ışık var nura git” buyruluyor.

Gider göñlüñ içinde bu hevāyı
Eger cāndan severseñ Muṣṭafā’yı

Ḥaḳk’ı bunlara sen eyleme inkār
Hemān bunlardur ʿālemde ne kim var

Ṣaḳın iblįs gibi çıḳma yoluñdan
Tā kim añlayasın kendü ḥālüñden

Bilesin kendüzni nesin sen
Bir özüñe gel ḳandasın sen

O kim istersin ol cānuñda pinhān
Sen anuñ vücūdısın ol saña cān

Nice nefsüñ dilegin gözleyesin
Nice baḳıra altun yüzleyesin

Nice küfr-ile örtesin įmānı
Nişān içinde añla bį-nişānı

Hevānuñ deryāsından çıḳ kenāra
Tā kim irişesin ḳışdan bahāra

Arıt göñlüñi ḫayāl ü gümāndan
İki söz söylemegil bir lisāndan

Bir er yoldaşı ḳoşuñ sen emįn ol
Naṣįḥat dut ıraḳlıḳdan yaḳįn ol

Hemān sensin özüñden yoḳ ḫaberüñ
Hüner-bendsin bilimezsin hünerüñ

Ṣarrāfsın velį bilmezsin cevheri
ʿĀrifsin kim velį añla ḫaberi

Niçe bu dünyāyı put idesin
Putı kendüzine maʿbūd idesin

Niçe bu meclis ü çeng ü çeġāne
Saña güyer mi bu devr ü zamāne
Çeng ü çegāne (çagana): Saz eğlentisi
güymek: dayanmak, sabretmek

Niçe bu māl u altun u tecemmül
Niçe maḥbūb gül-endām bu niçe mül
tecemmül: süslenme, süs
gül-endâm: Gül bedenli, gül fidanı gibi güzel ve ince endamlı sevgili
mül: şarap, mey

Niçe kibr ü ḥased menį-i vesvās
Niçe ʿömr ü niçe şādį niçe yās

Niçe ṣaġlıḳ esenlik niçe şöhret
Niçe ḫazįne niçe ḳaṭır niçe at

Bürün kendü ḥālüñi ġāfil olma
Utanġıl Ḥaḳk’dan aḫı fużūl olma

Yüzüñi ḳo ṭopraġa sücūd eyle
Dilüñi ġayr-ı Ḥaḳk’dan perhįz eyle

Utan Ḥaḳk’dan Ḥaḳk’ı ḥāżır görürsin
Budur yol bu yol-ıla yol varursın

Muḥammed iseñ olma gel tekebbür
Utan Ḥaḳk’dan yüzüñ ṭopraġa sür

Ey bu dünyāda māla dayananlar
Ġāfilin miḥnet odına yananlar

Özine yār iden altunı mālı
Māl içün eyleyen ceng ü cidālı

Mālı kendüzine devlet bilenler
Māl-ıla ʿizzet ü şöhret bulanlar

Bilüben ṣāfį bilmeze uranlar
Özini māl-ıla ulu görenler

Māla murdār didi Seyyįd-i Muḫtār
Eger Muṣṭafā’ya ḳılursañ iḳrār
Hadis-i şerif: Ed-dünya cifetün ve talibuha kilabun” Dünya bir cifedir(leştir) ve ona talib olanlarda ancak köpeklerdir.

Ḳārūn bu māl-ıla neye irişdi
Āḫir mālı uçından yire geçdi

İşidüñ māl uçından Daḳyānūs’ı
Ẕelįl oldı yile virdi nāmūsı

Ya Nemrūd’uñ āḫiri neye irdi
Hįç eyledi nāmūsı yile virdi

Bu māl Şeddād’ı çıḳardı yolından
Ser-gerdān eyledi kendü ḥālinden

Bārį bu dünyā ser-be-ser ḫayāldür
Dāim āldar kişiyi işi āldur
ald-: Aldatmak, kandırmak

Niçe zįreklerüñ ʿaḳlın uġurlar
Göñülde put olur belinde zünnār
Zîrek: zeki, anlayışlı, uyanık
uğurlamak: başından almak

Niçün terk eyledi İbrāhim Edhem
Anuñ-çun olmadı dünyāya hem-dem

ʿĀrifler ḫaber añlar bu ḫaberden
Ẕįra ki aṣṣı yoḳdur bu bāzārdan
assı: fayda, kâr

Ey bu cihānda insānam diyenler
Vücūd içinde ben cānam diyenler

Görenler Ḥaḳḳ’ı her yirde muʿayyen
Nedür aṣlı vücūduñ ne imiş cān

Bu ḥikmet ne imiş aṣlı nedendür
ʿAḳıl irmez vücūddan mı ya cāndur

Bu ṣıfatda māt olupdur zįrekler
Ya ne bilsün bunı ḫār u ḫāşekler
Hâr u hâşak: Diken ve çöp, çerçöp

Yuḳaru gök aşaġa yir görinür
Bilinmez biri birine bürinür

Gögüñ nerdübānı yoḳdur çıḳılmaz
Yirüñ nihāyetini kimse bilmez

Neye baḳsañ hemān baḥr-ı muḥįṭdür
ʿAḳıl irmez hemān bunda sükūtdur

İrebilmez ʿaḳıllar oldı ḫayrān
Bilinmez bu ne ṭopdur bu ne çevgān

Siper ṣaldı bu meydāndaʿāḳiller
Beyān ḳılmadı bu ṣıfatı diller

Gel iy ʿaḳl-ı kāmil bir naẓar eyle
ʿIşḳı cān ḳuşına bāl ü per eyle

Gözüñ aç gör aḫı bunı cihānda
Ṭālib ne yirdedür maṭlūb ḳatında

Bu ne yoldur ki pāyānı görinmez
Bu ne vücūd ki hįç cānı görinmez

Bu ḥikmet ne imiş aṣlı nedendür
ʿAḳıl irmez ne vücūddur ne cāndur

Neye baḳsañ ki pāyānı deñizdür
Bu ne menzil bu ne yoldur ne izdür

Bu ne kārḫāne üstādı görinmez
Ya bilişdür velį eşyā görinmez

Yad olan kendüzinden yad olupdur
Bilişenler hemān āzād olupdur

Bilişmeyen bį-gānedür özine
Zįrā bilmez vücūdı ne özi ne

Özin bilen kişi oldı ḫaberdār
Hemān bu cān vücūddur her ne kim var

NESİR
İy ʿaḳl-ı kāmil bu sözüñ cevherine bir naẓar eyle. Gör neyi beyān ḳılur. Ol Ḳadįm-i lem-yezel ki bu kārḫāneyi bünyād eyledi. Kāf u nūn içinde tamām ḳıldı. Cümle varlıḳ yirlü yirinde istiḳāmet ṭutdı. Her eşyā kendü işine ḳāil oldı. Velį her kişi kendü işin bilür ancaḳ bu ḥikmetüñ ḥaḳįḳatin bilmez. Zįrā ki her kişiye kendü işi ḥicāb oldı. Bu ḥicābdan geçüp aṣlını görebilmedi. Ol sebebdür ki cümle eşyā birbirinden ṣorarlar ki bu kārḫāneyi düzen ne yirdedür. Cümle eşyā bu ḥāl içinde ser-gerdān dur. Gökdeki maḫlūḳ yire baḳar, alçaḳda ola diyü. Yirdeki ḫalāyıḳ göklere baḳar, yuḳaruda ola, dir. Cümle eşyā hemān bu ḥāl içinde bir birinden ḫaberi yoḳ. E-lestü birabbikum deminden tā Ādem zamānına degin şöyle ḳaldı. Ol dem ki Ādem geldi. Ol daḫı bu kārḫāne’yi gördi. Yuḳaru baḳdı gök ıraḳ, aşaġa baḳdı yirüñ nihāyeti yoḳ. Ol daḫı bu kārḫāneyi gördi, kendü işine meşġūl oldı.

Ādem peyġāmber zamānından tā Muḥammed Muṣṭafāʿaleyhi’s-selām zamānına dek her peyġāmber ki geldi. Her birisi bir dürlü fikr eyledi. Bu kārḫāneyi düzeni istemek bābında ḳaldılar. Muḥammed Muṣṭafā ʿaleyhi’s-selām geldi. Bu ḥālüñ aṣlını, fer’ini beyān eyledi. Şöyle ki şarṭdur: Bu kārḫāneyi düzeni, yine kār-ḫāne içinde bildürdi Vall-lāhu bi kulli şeyin muhit: Allah her şeyi içerden ve dışarıdan çepeçevre sarandır [Fussilet:54] didi. Nişānı yine eşyā içinde bildürdi.

İmdi Muḫtāruñ daḫı nişānı yoḳdur, oldı. İmdi her eşyā ki görürsin kendü vücūdına mevcūd olındı, ḫaberi yoḳdur. Her kişi bir nesneye iḳrār baġladı. Ḳadįm Sulṭān ara yirde münezzeh geçdi. İllā Muḥammed Muṣṭafā’dan ʿaleyhi’s-selām tā bu deme degin arada niçe kāmiller geçdi. Her birisi bu bābda bir dürlüʿaḳılları ṭarįḳınça didiler, anlar daḫı Muḫtār-ı ʿilimden delįl aldılar. Āḫirü’l-emr didi ki: men arefe nefsehû fekad arafe rabbehû didiler. Türk dilince dimek olur ki “Ḥikmet-ile nefsin bilen Tañrı’yı bilür.” dimekdür.

İmdi bu dervįş daḫı Muḥammed Muṣṭafā’nuñ sekiz yüz yılında geldi. Ol daḫı dir ki cānum bu nefs ne nesnedür ki anı bilen Tañrı’yı bilür. Her bir kişi bu bābda bir dürlü ṣıfāt söylediler. İllā bu nefs ādemüñ vücūdında ne şeydür ki anı bilen Tañrı’yı bilür. Velį bu ādem yaradılmış cümle eşyānuñ āyinesidür. Delįl bu ki ādemüñ vücūdı bir şehirdür. Her ne kim cümleʿālemde var ise bu şehirde vardur. Ol şehrüñ on iki ḳapusı vardur: Ḳapu var ki dāim açuḳdur, ḳapu var ki dāim ḳapanuḳdur. Ḳapu var ki gāh açuḳ gāh ḳapanuḳ. Ādemüñ vücūdında üç yüz altmış altı ṭamar vardur. Yidi yüz yitmiş yidi siñirdür. Dört yüz ḳırḳ dört pāre kemükdür. Yarusından yuḳaru boġazına degin yidi ḳat gökdür. Andan yuḳaru ʿarşdur. Yarusından aşaġası dize degin yidi ḳat yirdür. Andan aşaġası öküzdür, balıḳdur.

İmdi bu nefs ki dirler, bu şehrüñ kendü midür yoḫsa ol daḫı bu şehirde bir nesne midür ki anı bilen Ḥaḳḳ’ı bilmiş olur? İmdi ʿazįz-i men nefs iki nesneden ʿibāretdür: Biri bu ki vücūd cemʿine nefs dirler. Biri daḫı bu ki Ḥaḳk’dan ġayrı ḫayāller ki vücūd içinde endįşe olur, aña nefs dirler. Bu iki nesnenüñ taʿayyüni ḳanḳısıdur? Didiler ki vücūduñ cemʿįdür.

İmdi vücūduñ daḫı aṣlı dört muḫālif nesneden āşikāre görinür. Oddan ve yilden ve ṭopraḳdan ve ṣudan. Bunlar ḫod muḥaddeṩdür. Nesneyi ḳadįm bilmege nite delįl ola? İmdi iy ʿazįz, sen bu ḫaberüñ ḥaḳįḳatine naẓar eyle. Gör ki cümlesinde Tañrı mevcūddur dirsin. Eyle olsa ansuz nesne olmaya. Çün cümle nesne anuñ-ıla ulaşuḳdur. Pes eger āh eyleyüp ḥaḳįr baḳmaḳ şeyṭān fiʿlidür.

İmdi Ḥaḳḳ’ı ḳabūl idenüñdür; eger āh idenüñ degüldür. Her şey’üñ ḥaḳįḳatine baḳsañ aṣlı Ḥaḳk’dur, ferʿi eşyādur. Ḥaḳ nūrdur, ferʿi tecellįdür. Tecellį nūrdandur, nūrdan tecellįdür. Arası açuḳ degüldür, ulaşuḳdur. Her eşyā birbirine muttaṣıldur, birbirinüñ āyinesidür. Ḥaḳ ẕātdur, eşyā ṣıfatdur. Ṣūret-ile maʿlūm olur ẕāt ve ṣūret ü ṣıfāt bir vücūddur. Velį bu bir vücūduñ şeş ciheti vardur. Her cihetine naẓar eyleseñ bir ayruḳsı görinür. Bu arada ṭālibe rehber gerekdür. Tā kim işi temįz ola.

İy ṭālib-i Ḥaḳ sen bunı temįz bilmek dilerseñ, Muḥammed Muṣṭafā ʿaleyhi’s-selām didi ki: Men arefe nefsehu didi. İmdi ʿazįz-i men pes nefsini bilmek ol degüldür ki maʿįşeti, maṣlaḥatı ḳaydında ola. Her eşyā ki cihānda var, cümlesi bundan ḫaberdārdur. Velį söz Ḥaḳḳ’ı bilmek üzerindedür.

Ḥaḳḳ’ı eşyādan ayru istemek bir bābdur, eşyā içinde istemek bir bābdur. Ve daḫı şöyle ki eşyādan ayru istemeğe olmaz. “Vallahu bikulli şeyin muhîta” hükmü ile Hak her şeyde hâzırdur. İmdi cân-ı men, eşyādan ayru istemege yol uzaḳ, menzil ıraḳ, pāyānı belürmez. Eger eşyā içinde ister olsañ delįli ādemdür. Velį bu ādem ṣūreti, kā’inātuñ defteridür. Şöyle ki cümle ʿālemde ne var ise ṣıfāt-ı ādemde mevcūd görinür. Meṩelā Ḥaḳ gencdür, ādem ṣūreti ḫazįnedür. Bu ḫazįnenüñ tevārįḫi ādem vechinde yazıludur. Her kim bu ḥaṭṭı okıdı, ḥazįnedeki gencden ḫaberdār oldı. Bildi ki ādem mecmūʿına ḫazįnedārdur ve her ne kim evvel ü āḫir vücūd-ı küllįnüñ defteri ādemdür.

Ādem var ki ḫazįnedür, genc-ile maʿmūrdur. Ādem var ki özini bilmez, ol yoḫsuldur. Ādem var ki özini bildi, cümle varlıġı kendü şehrinde buldı, kendüsine geldi, özine emįn oldı. Ādem var ki ṣūreti ādem, fiʿli dįv ādem var. Ṣūreti, ādem; ṣıfātı, nūr-ı muṭlaḳ ādem var ki özini bildi, Sulṭān oldı.

İy ṭālib sen bu ādemi bileyin dir-iseñ ādemi bilmek dürlü dürlüdür. Evvel bu kim ādemden ādemi farḳ itmekdür. Āḫir bu kim andan aṣlı nedür, bunı bilmekdür. Bir daḫı bu kim eşyālaruñ birisi daḫı ādemdür. Velį bu ādem cemįʿisinüñ üzerine mālikdür. Şöyle kim mālik idügin bildi ise mālikdür; eger bilmedi ise hemān eşyālaruñ birisi daḫı oldur. Pes özin bilen ile bilmeyen er arasında farḳ oldı. Pes ādemden ādemi farḳ eylemek bir bābdur. Aṣlı nedür, bunı bilmek bir bābdur. Velį özin bilmek mücerred Ḥaḳḳ’ı bilmekdür. Bir kişi çün ādemden ādemi farḳ eyledi, ādem oldı. Ādemüñ aṣlın, ferʿin bildi ve ādem cümle eşyānuñ üzerine mālik idügin bildi. Bunlara cümle maḫlūḳ ṣıfāt oldı bilmek, Ḫālıḳ-ı ṣıfatı, mücerred özni bilmekdür.

Çün bir kişinüñ ʿaklı bu maʿnāyı açdı, bu muʿammā-yı baḥra ġavvāṣ oldı. Her cihetine baḳdı gördi ki şeş cihet kendünüñ gölgesidür. Zįrā vücūd-ı insān bildi kim baḥr-ı muḥįṭ özidür. Her ne kim naḳş u ḫayāle ṣūret baġlar, ʿāḳillere ḫayāl olur. Her şey bir ṣūret-ile muttaṣıf olup kendünüñ mevcidür. Göñül içinde burayı mekān idindi. İstiḳāmet ṭutdı, ṭurdı. Ẕātından mevc-i ʿışḳ ḳopdı.

Müsaade buyrulursa, devamı gelecek inşallah…

İnsadaki kilitlerin açılması için, kardeşi olan kitaptan anahtar âyetler:
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطاً۟

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. ( (Esmâ ül Hüsnâ’sının işaret ettiği mânâların açığa çıkması içindir). Ve Allah her şeyi kuşatmıştır. (şeyleri Esmâ’sından yaratmış olması sonucu muhîttir) [4:126]

Dilküşâ’nın her ne niyetle yazıldıysa maksadının hâsıl olması için, her şeyi içten ve dıştan çepeçevre sarmalayan manâsına el-muhit ayetlerinin topluca tefekkür edilmesi pek mühîmdir:

İnsanlardan gizler de Allah’tan gizlemezler. Halbuki geceleyin, O’nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını kuşatıcıdır. [4:108]

Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. [2:19]

Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. [3:120]

Çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak ve (insanları) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar (kâfirler) gibi olmayın. Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. [8:47]

Onlardan bazısı: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme” der… Dikkat edin, fitnenin tâ içindedirler zaten! Muhakkak ki Cehennem (yanma şartları), hakikat bilgisini inkâr edenleri (Esmâ’sıyla onların hakikati olarak) ihâta eder! [9:49]

(Şuayb:) «Ey kavmim dedi, size göre benim kabilem Allah’tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allah’ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır. [11:92]

Vaktiyle sana şöyle vahyettiğimizi hatırla: “Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır. [17:60]

Dikkat edin! Muhakkak ki onlar Rablerinin likâsından (Rablerinin varlıklarında açığa çıkışını yaşamaktan) şek – şüphe içindedirler! Dikkat edin! Muhakkak ki O, Bi-küllî şey’in (her şeyin Esmâ özellikleri ile varlığını meydana getiren olarak) Muhît’tir (ihâta eder)! [41:54]

Sizin güç yetireceğiniz başka ganimetler de vardır. Allah onları kuşatmış bulunuyor. Allah, her şey üzerinde Kadîr’dir. [48:21]

ALLAH, yedi göğü ve aynı şekilde yeri[n sayısız parçasını] yaratandır. O’nun [yaratıcı] iradesi, bütün bu [yarattık]ları aracılığıyla kesintisiz tecellî eder ki Allah’ın her şeye kâdir olduğunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını, muhît olduğunu göresiniz. [65:12]

O, bunu (Peygamberlerinin, insanlara) duyurduklarının, Rableri tarafından gönderildiğini bilmeleri için yapar. Çünkü O (Allah, zâten) onların söylediklerini (bilgisiyle) kuşatmış ve her şeyi tek tek kaydetmiştir. [72:28]

Allah onları arkalarından kuşatmıştır. [85:20]

Binâen aleyh seyrimizde bidâyet ve nihâyet yoktur zira rûhânî ve cismânî dünyevî ve uhrevî her mazharda Hakk müşâhede edilir. Nitekim Muhammedîler hakkında Cenâb-ı Fahr-i âlem (s.a.v.) hazretleri “Lev delleytüm bi hablin le hebeta ‘alallâhi”* buyurdu. Ve bununla haber verdi ki Cenâb-ı Hakk bâtın-ı semada yâni âlem-i ervahda olduğu gibi bâtın-ı arzda yâni âlem-i ecsâmda dahî hâzır ve mevcûddur. Ve o Allah herşeye muhîttir. Nitekim Hakk her şeyi muhit ettiğini bilip gören kimsenin müşâhedesi ve sulûku devriyye olur.

* “Muhammed’in nefsi elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki yeryüzüne bir ip sarkıtsanız Allah’ın üzerine düşerdi” (Ahmed bin Hanbel1415, II, 370; Taberani 1415: IV, 248-249)

Hüve’l bâtın değil perde
Hüve’z zâhir o her yerde

El-muhit: Her ne kesret var ise cümlesini çevreleyen ve cümlesinin müstağrak olduğudur. Bütün mânâları ihâta eden, kapsayan bir varlık olması neticesinde, kendinde mevcut olan bütün mânâları, gene kendi, kendi ilminde seyreder.

Dilküşâ-1

Sırf bu kelimenin açılması için lugate mürâcaat edildiğinde, (ﺩﻟﻜﺸﺎ) Farsça kuşā < guşā “açan” ile gönle ferahlık veren, iç açıcı, ferahlatıcı manâsını buluyoruz, biraz daha âşinâ olmak için bir de cümle içinde kullanalım:

Yoktur daha dil-küşâ tesellî
Bir mâder önünde ağlamaktan
(Cenap Şahâbeddin’e rahmet olsun)

Bir anne kucağında içini dökmekten, daha ferahlatıcı teselli mi olurmuş?
Âdemin küçüğü olan âlemde de sıkılan yağmur bulutları da rahatlamak için yaşını yere akıtmıyor mu?

İşte hakîkate susamış taliplere, bir olup birliğe birikmek için vakti gelenlere, Baba Kaygusuz Abdal Hazretleri’nden içimizi ferahlatan mesnevîsi 15. yüzyılın arı duru öz Türkçesiyle:

DİLKÜŞÂ
(İzinsin okunması halinde mes’uliyet niyetlenendir vesselâm)

Mefāʿilün mefāʿilün feʿûlün

Gel iy kendü ḥāline yol bulanlar
Bu yolda kendü mikdārın bilenler
(Kendine varan yolda kendi değerini, niceliğini bilenler)

İrişenler bu vaḥdet menziline
Cān u baş terk idenler ʿışḳ yolına

Maʿānį burcına seyrān idenler
Vücūd-ı ḳaṭresin ʿummān idenler

Girüben ʿışḳ deñizin boylayanlar
Maʿānį izleyüp ṣoy ṣoylayanlar
(Aşk denizini bir uçtan bir uca geçip manâları izleyerek aslını tahkîk edenler)

Ne dimekdür bilen ʿilm-i ledüni
Olan ṣıdḳ-ıla bu ʿışḳuñ cünūnı
(Dâvet umûmî olmayıp sıdk ile bu aşkın cünûnu olanlaradır yâni sadâkat ve içtenlikle (öyle ucundan kenarından değil) insanın dış âlemle ilgisini kesecek şekilde, aşkın çekim alanına dâhil olanlara bir çağrı)

Bu maʿnį baḥrına zevraḳ düzenler
Bu vaḥdet ḳuşlarına faḳ düzenler
(Bu hakîkat denizine varmaya gemi, bu vahdet kuşlarına tutunmaya tuzak, tertip ve tedârik edenler yani yol hazırlığı olanlar)

İrişenler Süleymān menziline
Olanlar ʿandelįb vaḥdet güline
(Hava, hevâ, nefsi kontrol altına alanlar, hangi gülün bülbülü olduğunu bilenler)

Özüni Sulṭāna vuṣlat görenler
Sulṭānı Haḳ özüni māt görenler
(Kendini Sultan’dan ayrı görmeyip, O’nu Hak bilip huzurunda, kendini ölü (gibi birliğe teslîm olmuş) görenler)

Maʿānį meydānında bāz olanlar (oynayanlar)
Ḥaḳįḳat burcına şeh-bāz olanlar (iri beyaz avcı doğan kuşu-mürşit)

Bu maʿnį dürrine maʿden olanlar
Ḥaḳįḳat kāmil-i insān olanlar
(Asıl incinin madeni, vahdet sırrının kaynağı olan, düştüğü kuyudan kendi sularını çıkaran kâmil insanlar)

Ḳamu eşyā ki var mevcūd degül mi
Ḥaḳk’ı inkār iden merdūd degül mi
(Âdem’de gizli Hakk’ı inkâr edenler, teslîm olmaktan imtinâ edenler, şeytan misâli reddedilmiş oldular; birlik yolundan geri çevrildiler)

Ḳamusı Ḥaḳḳ-ıla birlikde yeksān (dâima)
Ḳamu vāḥid olupdur derde dermān

Ḳamu varlıḳ Ḥaḳ‟uñ bürhānı(isbâtı) olmış
Ḳamu gönül Ḥaḳk’uñ imkānı olmış

Baḳan her yaña Sulṭānı görür pes
Daḫı hįç ġayrı yoḳ cānı görür pes

Daḫı hįç ġayrı görinmez cihānda
Hemān Ḥaḳk’dur görinen her mekânda

Neye baḳsañ hemān nūr-ı żiyādur
Ḳamu yüz āyine-i cān-nümādur
(Baktığın her yüz, bir yüzdür; o cânı gösteren bir aynadır
Alan lezzât-ı birlikten halâs olur ikilikten
Niyâzî kande baksa ol heman didâr olur peydâ)

Ḳamu varlıḳ bāḳįdür yoḳ fenāsı
Ḫaṭāsı yoḳ ḳamu sözüñ ḫaṭāsı
(Çünkü kendileri için yokluk, adem sâbit olan eşyâ, şeyler varlık kokusu duymamıştır. “Varlığım seninledir ve vârım da ancak sen” diyen için ise kelâm hakîkatte O’nun sıfatı olduğundan, her dilden söyleyen de ancak O’dur ne var ki her mahalden kendi terkibine uygun söz söyler, söylediği kendi hâkim esmâsı mûcibince Haktır.

Bu Niyâzî’nin hiç vücûdunda
Zerre komadı hep bekâ düştü

Niyazi-i Mısrî Hazretleri, Hz. Pîr ne güzel buyuruyor, “Kim Seni buldu, kendi yok oldu”. Bütün dava, kavga benliktendir. Halbuki şu ne kadar kolay, her ben diyen yalnızdır. Ben “varım” dersen vasıl olamazsın. Egoizm, enaniyet, benlik ne dersek diyelim onu bir kenara koyabilsek, sen demeyi bıraktım evvela biz demeyi öğrenebilirsek dertler kalmayacak derecede azalır.)

Ne kim görsen hemān ʿayn-ı kemāldür
Ḳamu eşyā bir vücūd bir cemāldür
(Görünen dost yüzü olan tek bir vücûd olunca elbette O’na noksanlık izâfe edilemez, kemâl üzredir, her hâli cemâl üzredir. Kesb-i kemâl, seyr-i cemâl eyleyen yâriyle bir bugünden cennettedir.
Cennet-i irfana dâhil olanın
Kande baksa gördüğü didâr olur)

Gel iy ṭālib olan ḫayāli terk it
Ḫamūş ol bu ḳamu maḳālı terk it
(Şimdi ey birlik tâlibi, hayâlinde uydurduğun,vehim ve zandan ibâret sanal bir tanrı anlayışını terk et, bu hakikati anladınsa söz söylemeyi, ikilik çıkarmayı bırak; sessiz ol)

Ṣaḳın beyhūde sözlerden dilüñi
İrişdügi yire ṣunġıl elüñi
(Tevhîde muhâlif sözlerden dilini, birliğe uymayan hallerden kendini sakın; elini uzanabildiğin yere uzat)

Bu cihānda yolı zinhār yañılma
Ḥaḳk’ı sen kendüzüñden ayru bilme

Ṣaḳın göñlüñi her sevdāya virme
Özüñe gel başuñ ġavġāya virme

Cānuñ pāk eylegil ḫayāl-i ḫāmdan
Hemān Ḥaḳ’dur murād cümle cihāndan

Naṣįḥat ḳabūl eyle iblįs olma
Ḫāṣṣu‟l-ḫāṣ ol bu yolda ḫabîs olma

Eger bilmek dilerseñ sen özüñi
Ḥālüñ añla mizāna ur sözüñi
(Kendini bilerek, rabbini bilmek için bir süreliğine göründüğün âlemde, hâlini anla, senden sâdır olan söz satırlara yazılı Kurân’a, canlı Kurân olan hakîkî insana uyduğu müddetçe “aslı gibidir” o halde Kurân ile tart s.özünü)

Bu yolda yol erine yoldaş olġıl
Ayaġ olma yol içinde baş olġıl
(Aşk ve irfan yolunda, hakîkî insana yoldaş ol ki erenler ancak yolundan giderek ermiştir. Tek bir vücuttan ibâret olan âlemde sen baş ol, cemal tecellilerine tâlip ol, celâle müşteri olacak hal ve hateketlerden kaçın; ayak takımından olma)

Özüñe gel ḫaber añla sözümden
Ki ḫaberdār olasın tā özüñden

Ḥaḳk’ı sen kendüzüñden ayru görme
Özüñi ġayrı Ḥaḳḳ’ı ġayrı görme

Ḥaḳįḳat cümle ʿālem nūr-ı muṭlaḳ
Ḥaḳ isterseñ ḥaḳįḳatı budur ḥaḳ

Eger Ḥaḳ’dan utanursañ uyanġıl
Ḳo bu ḫayāli özüñe bürüngil
(Eğer bunca zamandır misâfir olduğun bu evde bu tende, ev sâhibinden utanırsan uyan artık. Hayalinde yarattığın tanrıyı dışarıda aramayı bırak, o seninle, kendine gel, dön bak aynaya, bilesin ki bir süreliğine giyindiği ten elbisesinden görünen ancak kendisi, şimdi sen de içine bak ve aslına bürün)

Özüñi cehl-ile Ḥaḳ’dan ayırma
Ḥaḳ’a ṭoġrı baḳ āḫi gözüñ ayırma
(Hak ile aranda ne bir perde ne bir mâni var; sadece cehâletle, şaşı bakışla ayrı gören bir benlik var. Ne buyurmuştu Mısrî sultânımız:
Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş)

Ṣaḳın aldanmaġıl sen bu ḫayāle
Eger cān-ıla müştāḳsañ viṣāle

Įmān ehli iseñ terk it gümānı
Ādemsin bil āḫir sūd u ziyānı (fayda ve zararı)

Niçün ḥayvān gibi ġāfil gezersin
Meger şeyṭān gibi Ḥaḳ’dan bezersin

Unutma Ḥaḳḳ’ı sen ḳalma ḫayālde
Zi ḫayf eger ḳalursañ bu ḥālde

Yolı gözet yolı ṣaḥrāya düşme
Ṣaḳın her beyhūde sevdāya düşme

Eger insān-ısañ añla ḫaberi
Cānuñda var-ısa ʿışḳuñ eṩeri

Ḥaḳk’ı sen kendüñe yār eyleyigör
Yoḳ eyleme özüñ var eyleyi gör

Muʿṭįʿ ol Ḥaḳḳ-ıla olma muḫālif
Eger bu yolda geçerseñ zi ḥayıf

Ḥaḳḳ’ı isteyen gezme yabanda
Hemān istedügüñ nesne çü sende
(Sağ u solu gözler idim ben dost yüzünü görsem deyü
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş)

Senüñ istedügüñ sensin hemān sen
Saʿādet gevheri kān ü mekān sen
(Sureti terk eyle mana bulagör
Ko sıfatı bahr-i zâta dalagör
Ey Niyâzî şark u garba dolagör
Gayre bakma sen de iste sende bul)

Eger bilmez iseñ bileni diñle
Sözin işit nedür ḫaberi añla

Naṣįḥat diñle iy Ḥaḳḳ‟uñ ṭālibi
Tā kim olasın Allāh’uñ ḥabįbi

Ḳamu eşyā içinde doludur Ḥaḳ
Eger görmek dilerseñ gözüñ aç baḳ
(Eşrefoğlu Hazretlerine sormuşlar “Hak kandedir?” “Yer ile gök Allah ile dolmuş nereye baksan ondan gayri yok” buyurmuşlardır.)

Gözüñ aç gör Ḥaḳk’ı cümle mekānda
Doludur ḳamu vücūdı cihānda
(Ârife eşyâda esmâ görünür
Cümle esmâda müsemmâ görünür
Bu Niyâzî’den de Mevlâ görünür
Âdem isen ‘semme vechullâh’ı bul
Kanda baksan ol güzel Allah’ı bul)

Neye baḳsañ görinen ol Ḳadįm’dür
Daḫı kim var hemān Ḥayy u ʿAlįm’dür
(Her neye baksa gözün bil sırr-ı Sübhan andadır
Her ne işitse kulağın mahz-ı Kur’ân andadır)

Bu ḫaberden cānuña bir ḫaber vir
Bu yükden cān ḳuşına bāl ü per vir
(Ten elbisesi, dünya bağlarından, madde ağırlığından ancak bu “vahdet idraki” kanatlarıyla yükselerek aslına, aşk ile dönerek kurtulabilirsin)

Uyar göñlüñi bu ġaflet ḫābından
Ṣuvar cān būstānın tevḥįd ābından
(Bir süredir beden evin içinde gaflet uykusundaki gönlünü uyandır, hem o susamıştır bunca zamandır; tevhid suyundan, can bahçesini sula)

Ger tā cānuñ bāġı ola münevver
Bite göñül içinde gül-i gülzār

Ṣıfātuñda bulına Ẕāt-ı Muṭlaḳ
Saña yüz göstere göñlüñdeki Ḥaḳ
(Tevhid ile sulaya sulaya, bir görür, bir bilir, bir söyler hâle gelince, hâsılı âzaların birlik dili olunca, o mutlak zat, senin mukayyet vücudundan da görünür olur, “kıldan örülmüş ikilik duvağı” açıldığında, gönlündeki Hak sana da yüz gösterir elbet. İlâcımız yine Mısrî sultân dilinden:
Hak sana açmış durur dâim gözün
Sen yitirmişsin ha ararsın özün
Bî-cihet göstermiş eşyâda yüzün
Âdem isen sümme vechullâhı bul
Kande baksan ol güzel Allah’ı bul)

Bilesin sen nesin kendü ḥālüñi
Āḫir añlayasın ḳįl ü ḳālüñi

Özüñi bil ki nedür bilesin Ḥaḳ
ʿAyān ola saña bu sırr-ı muġlaḳ
(Aradığım candadır, canda ve hem tendedir
Bilir iken bendedir çağırırım dost dost)

Bite cānuñ bāġında tāze güller
Birike gele saña cümle ḳullar

Sen olasın ḳamu yoldaġı menzil
Senüñ ḳatuñda ḥall ola bu müşkil

Saña secde ḳıla cümle ḫalāyıḳ
Ḳamu yirdeki ḳul gökde melā‟ik
(Âdem’e gökte melekler secde etmişler, omuzlarında yürüdüğü yeryüzü ve cümle mahlukat insana itaatkâr kılınmıştır, âdemin hizmetine verilmiştir.)

Sen olasın ḳamu şey’üñ mir’ātı
Ḳamu ṣıfatlaruñ içinde ẕātı
(Sıfatın zâhiri, fiilleriyle halk, sıfâtların bâtını, sırrıyla Hak durur)

Bulına sende ol Ẕāt-ı Muṭahhar
Seni beyān ḳıla bu cümle defter

Hemān sen olasın maṭlūb ṭālibe
İrişesin diledügüñ naṣįbe

Olasın murādı cümle ʿālemüñ
Elif’i olasın içinde lām’uñ
(LÂ-yok-luk kılıcıyla can verip yokluğa erip Tevhid ile bekâ bulasın; Lâm-elif zülfikar’a benzer, Hz. Ali ve o nefesi taşıyanın elinde iş görür)

Gel iy insān işit sen bu ḫaberi
Neyesin kendüziñe ḳıl seferi

Sücūduñ sen saña ḳıl ġayra ḳılma
Hemān sensin özüñe gel daġılma

Bilür misin nedür bu sözde maḳṣūd
Saña mevcūd olupdur aḫı maʿbūd

Vücūd sensin saña yār olan oldur
Senüñ cānuñda pinhān olan oldur

Odur göñüldeki fikr [ü] ḫayālüñ
Odur vechüñdeki ḥüsn ü cemālüñ

Hemān oldur özüñi sen ṣanursın
ʿAyāndur ol saña pinhān ṣanursın

Yüzüñi yire ḳoyasın ḳatında
Ḥālüñi ʿarż idesin ḥażretinde

Sebeb oldur ki bilmezsin özüñi
Gözüñ ḳaçan görebilsün özüñi

Meger insān-ı kāmile iresin
Nedür bu ḥikmetüñ aṣlın ṣorasın

Diyesin kim neyem ben maḳṣūdum ne
Bu bāzārda ziyānum ne sūdum ne

Ser-gerdānam bilimezem özümi
İşidürem velį bilimezem sözümi

Bu söyleyeni bilmen ki benem mi
Vücūd mıyam cānān mıyam cān mı

Benüm ben kendüzümden ḫaberüm yoḳ
Dįvāne oldum uşta ḳarārum yoḳ

Ne yirden gelmişem bunda işüm ne
Āḫir ne olacaġum gerdüşüm ne (dönüşüm ne.reye)

Bilimezem ḳul mıyam ya Sulṭān mı
Nedür ḥālüm vücūd mıyam ya cān mı

Beni aldadı bu naḳş u ḫayāller
Bu cihāndaġı dürli dürli ḥāller

Azıġum yoḳ yolum ṣaḥrāya düşdi
Başum gör ne ʿaceb sevdāya düşdi

Unutdum aṣlumı ḳaldım yabanda
Giriftār olmuşam bu cism ü cānda

Bu nefs-i şūm beni aldadı ṭutdı
Bu ṭamaʿ ejdehāsı beni yutdı

Bir saġ mürebbį ister men cihānda
Hemān bu ḳur[ı] sevdā var lisānda

Sözüm özdür velį özüm ġāfilem
Neyem özümi bilmen kim ʿaḳįlim

ʿĀṣįyem yol erine muṭįʿ olmam
Tekebbürem fużūlem yola gelmem

Bu sevdādur beni ḳoyan yolumdan
Ser-gerdān eyleyen kendü ḥālümden

Sen işit iy ṭālib bu ne dimekdür
Neyi beyān ḳılur ne söylemekdür

Bu sözden sen ḳıyās itgil özüñi
Ögüñ divşür bir aç aḫı gözüñi
(Aklını başına al kardeş aç gözünü)

Nice ser-gerdān olasın cihānda
Azıġuñ yoḳ ṣuṣuz ḳalduñ yabanda

Azıḳsuz yola girme yol uzaḳdur
Bu yola girmegüñ aṣlı yaraḳdur (hazırlık)

Azıġuñ düz daḫı bir yoldaş iste
Saña ḳulaġuz olmaġa baş iste

Ġāfil olma mürebbį bul ḥālüñ ṣor
Çün öñ ṣoñ gideceksin azıġuñ gör

Nice bir bu vįrān kervān-sarāyda
ʿĀḳilsin ġāfil olmadan ne fā’ide

Nice bir ġaflet içinde yatasın
İşüñ ḳalb ḫalḳa ṣaluḳlıḳ ṣatasın
(işin bozuk sen düzgünlük satarsın)

Ṭurı-gel dir ögüñ divşür yaraḳ ḳıl
Göçer kervān ḳalursın tįzrek ḳıl

Nice bayḳuş gibisin bu vįrānda
Niçe bir ḳalasın şöyle yabanda

Ġāfil olma gözüñ aç bir ṭurı-gel
Añarı gitme Ḥaḳk’dan bir beri gel
(Öteye, öbür tarafa, uzağa gitme, durul da Haktan yana, kendine gel)

Çün ādemsin ḫaberdār ol nedür ḥāl
Kim senden ḳalacaḳdur anı ṣal

Anı götür ki bu yolda gerekdür
Ġāfil oturma kim menzil uzaḳdur

Ġāfil olma ḳalursın yoldaşuñdan
Bu uyḫuyı gider aḫı başuñdan

Uyan ki menzile yitdi seferüñ
Saña yār oldı devlet-i pāydāruñ

Açıldı perdesi sultān görindi
Baḳ aḫı cism içinde kān görindi

Ḥicāb gitdi ʿayān oldı o Sulṭān
Zihį luṭf u zihį iḥsān-ı devrān

Zihį hümā ki bu göñüle düşdi
Ḳamu ḳul bāḳį devlete irişdi

Ḳamu yolcı irişdi buldı menzil
Bi-ḥamdi‟llāh ki ḥall oldı bu müşkil

Ḳamu eşyā Ḥaḳ-ıla vuṣlat oldı
İrişdi birlige ikilik māt oldı

Şeyāṭįn ḳalmadı gitdi aradan
Yaradılmışdan bulındı Yaradan

ʿĀlemi ṭutdı bir nūr-ı tecellį
Ḳamu ʿālem bu nūr-ıla tesellį

Beḳā buldı ḳamu eşyā fenāsuz
Ḫaṭāsuz oldı bu cümle ḫaṭāsuz

Saʿādet gencini her kişi buldı
Ḳamu öz ḥāline tesellį oldı

Yaña ne oldı hep ṭālib [ü] maṭlūb
Ne zişt ḳaldı ara yirde ne maḥbūb
(Ne çirkin düşman kaldı arada ne de güzel sevgili)

Ḳamusı birlige bitdi bir oldı
Birikdi cümle şey ʿaceb sır oldı
108. beyitten sonra müsâade buyrulursa devâm ederiz elbet…

Huzur’dan Övgüler

Es-salâtu ve’s-selâm ey sırr-ı âlem nûr-ı zât
Es-salâtu ve’s-selâm ey ahsen-i hulk-i sıfât

Hz. Peygamber’e olan sevginin ifade edilişi, edebiyatımızın konulan arasında başlı başına, hususi bir yer tutmaktadır. Şâirlerin, Allah Teâlâ’nın da kitâbında defalarca taltîf eylediği Habîbullah’ı övmek gâyesi İslâm edebiyatında da en yaygın tür olan NA’T türü eserlerin doğmasına sebep olmuştur.

Şems-i zâtın perteviyle zâhir oldu her vücûd
Münkir-i zâtın içindir cehl-i küfür hem memât

mihrabi_nebi

Gördü Âdem hüsn-i vechin bildi sensin sırr-ı âb
Cenneti ferdâya saldı buldu nûrunla sebât

Edîb ve şairlerin büyük ekseriyeti, nesir ve nazım olarak bu sevgiyi dile getirmişler, çeşitli vesileler ittihaz ederek onun hayatının hemen her safhasına dair eserler vermişlerdir. Bu vadide eser verenler hangi seviyede olursa olsun, şöhretler arasında zikredilmeyen bir unutulmuş bir şairden sultanlara kadar O’nun aşkını terennüm etmekten geri duramamışlardır. Ona duyulan muhabbet, ondan şefaat talep etme, onun hayatını örnek alma gibi hususlar gayet samîmî bir üslupla ifade edilmiş, eserlerini bu konuları işleyen nice şiirle süslemişler, divanlarına baştâcı eylemişlerdir.

Yoluna cân itse kurbân cedd-i pâkin çok mudur
Zemzem-i irfânı buldu kıble oldu hep cihât

Osmanlı sultanları arasında da bir çok hükümdarın divanlarında Hz. Peygamber’e na’tlar bulunmaktadır. “İlhâmî” mahlasıyla eserler veren III. Selim Han Hazretleri de (v. 1809) şiir ve musîkiye önem vermiş, şairleri ve musîkişinasları korumuş, gözetmiştir.

Olduğunçün küntü kenz’in sırr-ı rahmet âleme
Hubb-i âlin ehl- nîrân ‘ıtkına oldu berât

İlhâmî’nin şiirleri arasında na’tlar da yer almaktadır şüphesiz. Bunlardan bazıları yeni neşr edilen na’t antolojilerinde de yer almaktadır. Ancak onun Mescid-i Nebevî’deki bazı sütunlara nakş edilen na’tları ise, onun Peygamberimiz’e duyduğu muhabbetin, onun hayatını örnek almanın, devleti ayakta tutmak için himmetini beklemenin ve ahirette de şefaatine ermenin önemini ifade ettiği dön na’tı vardır ki bu vadide bir Osmanlı Sultanının dilinden dökülen pek saltanatlı sözlerdir.

Ehl-i beyt’in hubbudur lezzet veren eşyâye hep
Onlara münkâd olanlar buldu berzahtan necât

Bir zamanlar Medine’deki cami ve kütüphanelerde çokça bulunan Türkçe kitabeler daha sonra yapılan tadilatlarda yerlerinden sökülmüşlerdir. 1976 senesi haccı münasebetiyle gittiğim Medine’de, Mescid-i Nebevî, Kuba Mescidi ve Arif Hikmet Kütüphanesi’nde bu kitabelerden bazılarını görmüştüm. Daha sonraları bu kitâbeleri okuyup, neşredilmesinin uygun olacağını düşünüyordum. Ancak Medine’deki mescidlerin son yıllarda yapılan tevsî çalışmları sırasında bu yazılar yerlerinden kaldırılmıştır. Hatta bu son tevsî çalışmalarından önce de Mescid-i Nebevî’de yapılan genişletmeler esnasında güzelim yazılar sıvalarla ve duvarlarla kısmen örtülmüştür. Nitekim Bâbü’s-Selâm’ın dış cephesindeki bazı yazılar kısmen okunabilmektedir.

Bu yazılar arasında III. Selim’in olduğunu tahmin ettiğimiz ve daha önceleri Mescid’in içindeki sütunlarda bulunan yazılar da şimdi bulunmamaktadır.

III. Selim’in bu mekâna göndermiş olduğu dört adet na’t-ı şerîfinin Ali Emirî Efendi’nin Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nda neşredildiğini görüncü sevindim. Adı geçen derginin 31 Teşrin-i evvel 1335 (1919) tarihli 20. sayısında sahife 451-452’de yayınlanan bu dört manzumenin Ali Emirî’nin ilâve ettiği küçük notlarla birlikte metnini bugünkü harflerle ve sadeleştirilmişhaliyle takdim ederiz:

I.
Ravza-i Mutahhara-i Cenâb-ı Risâlet-penâhîde minber-i saâdet civarında birinci sütun-ı ulviyet-nümûnda cennet-mekân-ı saîd Üçüncü Sultan Selîm Hân-ı şehîd hazretlerinin şu kıt’a-i ubûdiyyet-kârâne ve pâdişâhâneleri menkûş u muharrerdir:

Esselâm ey mehbit-i vahy-i Emîn
Cân ile âşık sana Rûhu’l-Emîn

Âsmâna fahr ider yerden göğe
Cây-ı cism-i pâkin olmakla zemîn

Tâk-ı gerdun-ı imâd-ı şevketin
Oldu ma’nâda zehî rükn-i rekîn

Dest-gîri ol Selîm Han’ın meded
Kim kavîm ola kıyâm-ı mülk ü din

II.
Diğer sütûn-ı saâdet üstüne imla buyurdukları kıt’a-i âşikâne ve şâhâneleri:

Ey kerem mülküne Sultân-ı Kerîm
Kulluğun fahr bilir Şâh Selîm

Yapışıp kâime-i arş gibi
Şer’in erkânına eyler ta’zîm

Bende-i hâsdır ihsân eyle
Dü-cihânda bana ey lutfu ‘amîm

Ravza-i pâkine yüz bin salâvât
Her biri başına yüzbin teslîm

III.
Diğer sütûn-ı mübârek üzerine tastîr buyurdukları kıt’a-i rukiyyet-kârâne vü mülûkâneleri:

Ey gül-i Ravzâ-i dîn-i İslâm
Sana her demde hezârân selâm

Nice reşk-âver-i yâkut olmaz
Kasrına oldu sütûn-ı seng-i ruhâm

Habbezâ Şâh Selîm-i Sâlis
Kıldı rif’atle bu hizmette kıyâm

Kerem eyle ana ey ekrem-halk
Lutuftur bendelere de’b-i kiram

IV.
Diğer sütûn-ı hümâyuna nakş-tirâz-ı ubûdiyyet eyledikleri kıt’a-i nefîse-i pâdişâhâneleri:

Muallâ Ravza-i fahr-i risâlet
Anın tahtındadır gül-zâr-ı cennet

Sütûn-ı rif’atin tûbâ göreydi
Olurdu cebhe fersâ-yı darâ’et

Selîm Hân ibn-i Mustafâ’ya
Zehî devler nasîb oldu bu hizmet

Ana dünyada himmet âhirette
Şefâat yâ Rasûlallâh şefaât

ashab,_suffe

Zamâne dilinde söylenirse:

I.
Cebrail (a.s )’ın vahyi indirdiği yer olan kutsal mekan sana selam olsun! Çünkü o sana candan aşıktır. Yeryüzü, Hz. Peygamber’in mübarek vücutları kendisinde medfûn diye yerden göğe kadar övünmektedir. Ey Resûl! Senin bu dünyadaki yüce şahsiyetin aynı zamanda ma’na aleminde de ne kadar sağlam bir mevkidir. Yâ Resûlallâh! Sen Selîm Hân’ın elinden tutuver de din ve memleket sağlam bir şekilde ayakta dursun.

II.
Ey cömertlik ülkesinin en cömerdi olan Nebî! Pâdişâh Selîm senin kulun olmakla övünmektedir. Senin şerîatının esaslarına sanki arşın direğine yapışır gibi sarılıp yüceltmektedir. Selîm, senin has kulundur. Ey lutfu bol olan, her iki cihanda da bana ihsan eyleyiver. Ey Resûl senin o tertemiz ravzana yüzbinlerce salat, yüzbinlerce selâm olsun.

III.
Ey İslâm bahçesinin gülü olan Peygamberim! Sana her vesileyle binlerce selâm olsun. Senin sarayında sütun olan mermerler bile yâkut gibi kıymetli taşlara nasıl üstünlük taslamazlar ki. Pâdişâh Üçüncü Selîm, senin mescidine hizmet etmekle ne güzel bir iş yapmıştır. Ey insanların en cömerdi! Büyüklerin kölelerine ihsân etmeleri adettendir. Sen deihsanda bulunuver.

IV.
Peygamberlerin övünç kaynağı olan Hz. Muhammed’in (sav) ravzası ne de yücedir. Cennet babçeleri bile derece bakımından onun aşağısındadır. Tûbâ ağacı senin sütûnlarının yüceliğini görseydi, mahviyetinden başını secdeden kaldıramazdı. Mescid-i Nebevî’ye hizmet etmekle Sultan Mustafâ’nın oğlu Sultan Selîm’e ne yüce bir saâdet nasîb olmuştur. Sen ona dünyada himmet, âhirette de şefâat nasîb ediver Yâ Resûlallâh


Yâ Resûllâh şefâat eyle Allah aşkına…

Huyuna maşallah

Tecelligâh-ı lâhûtî mutâf-ı âşıkândır bu!
Derûn-u ankâ-yı Pîrâna açılmış âşiyândır bu!

ABDURRAHMÂN SÂMÎ NİYÂZÎ SARUHANÎ HAZRETLERİ
Kaddesellâhü sırrahu’l âlî (v. 1934)

abdurrahman_sami.png

DER NAAT-I NEBEVΠﷺ
Fâ’ilâtün / fâ’ilâtün/ fâ’ilâtün /fâ’ilün

Ma’nâ-yı besmele ebrûyuna mâ-şâ’allâh
Zâta mir’ât-ı kemâl rûyuna mâ-şâ’allâh

Nûn, kalem çeşm-i femindir sadef-i dürr-i hikem
Şâz-ı hilkat ile ferîd hûyuna mâ-şâ’allâh

Nüh felek cezbe-i aşkınla esîr-i devrân
Zînet-i ‘arş-ı alâ mûyuna mâ-şâ’allâh

Zerre-i nûrun ile oldu mü’esses cennât
Neşr-i reyhân-ı cihân bûyune mâ-şâ’allâh

Sâye-bân oldu nebîler ezelî nûrun ile
Nisbet-i hârik-i dil-cûyuna mâ-şâ’allâh

Zâtın âyîne-i Hak’tır sıfatın vasf-ı Hudâ
Vahy olan mantık-ı hak-gûyuna mâ-şâ’allâh

Şeh-i levlâk olduğuna şakk-ı kamer imzâdır
«Mâ rameyte» mazharı bâzûyuna mâ-şâ’allâh

İftirâkın ile siyeh-câme büründü Ka’be
Tozları huld-i berîn kûyine mâ-şâ’allâh

Sûret ü ma’nâ-yı, Hakk mazharı zâtın aynı
Künh-i hüviyyette dâl hûyuna mâ-şâ’allâh

Hıl’at-i imkân ile zıll-i kemâlin görünen
Cümleye merhamet arzûyuna mâ-şâ’allâh

Harem-i hazret-i muhtasta mukîmsin dâim
Lâmekân ‘âric-i her sûyuna mâ-şâ’allâh

Eylesin Sâmî’yi hayrân şerer-i ‘aşkın ezeli
Kevser-i nûr-i lutf cûyuna mâ-şâ’allâh

sakk

Min ğayri haddin manay-ı münifi:
Besmele’ye mana olup çekilen kaşlarına maşallah. O’nun zâtına, (tam ve noksansız dereceye erişmiş) ayna olan yüzünün güzelliğine mâşallah.

Nice hikmet incisi saklayan sedef misali ağzından dökülenlerdir kalemin Kur’an-ı Kerim’de yazdı.rdı.kları…Yaratılıştan gelen müstesna, eşsiz, biricik mizâcına mâşallah.

Dokuz gök katı, senin aşkının çekmesinden doğan coşkunluk, kendinden geçme ve istiğrak hâliyle kendi yörüngelerinde dönmeye mahkûm olmuşlar. Bu göklerin üstüne, en yüksek derecede yer alan madde aleminin sonu maddesizlik aleminin başlangıcı, her şeyden daha saf ve nurlu olan, mahlukatın şereflisi arş-ı ala’nın süsü olan saçının teline mâşallah.

Senin nurunun zerresinden cennetler vücut buldu. Cihâna cennet rayihası yayan kokuna mâşallah.

Senin ezeli nurunun hâmisidir nebiler. Gönülleri tahrik ile kendine doğru çeken tenâsüp kıvâmına mâşallah.

Senin zâtın Hakk’ın aynasıdır, sıfatın Hudâ’nın vasfı. Hakk’tan sana vahy olunan kelâma mâşallah.

“Sen olmasaydın alemlerin yaratmazdım” kelâm-ı ilahisiyle övülen Sultân olduğunun imzasıdır, şakkı kamer  (göklerin süsü olan ayın yarılması mucizesi) “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” (Enfâl:17) âyetinin tecelli ettiği pazuna mâşallah.

Hicret ile ayrıl.d.ığın hasretinden siyahlar giyindi Mekke’deki Ka’be. Tozu bile kadri yüksek, en yüce cennet olan, sevgilinin bulunduğu Medine şehrine mâşallah.

Mana tasviri itibariyle, Hakk, mazhar-ı zatın ile aynıdır. Hakikatın özüne yol gösteren, aslına erdiren huyuna mâşallah.

Sultân’ın giydirdiği mümkün olabilen en güzel kıyafet ile görünen, kemâlinin gölgesi
cümle mahlukata merhamet (alemlere rahmet) arzuna mâşallah.

Sana mahsus hareminde mukîmsin dâim. Mekansızlığa yükselen cihetine mâşallah.

Ezeli aşkının kıvılcımları Sâmî’yi hayran eylesin: Lütuf ve ikram nuru olan Kevser ırmağına mâşallah.

Yâ Rabbi! O Muhammedin’e ﷺ öyle bir salât eyle ki,
o salât sayesinde benim fer’im aslıma, cüz’üm küllü’me muttasıl olarak zâtım zât-ı Muhammed’le, sıfatım sıfat-ı Muhammed’le kesb-i ittisâl eyleye ve ayniyetiyle aynim mesrûr olarak beynimizde(aramızda) beynuniyet (fasıla, aralık) kalmaya.

Ey hicâbı nur ve hafâsı şiddet-i zuhûrdan başka birşey olmayan Allah’ım, her meşiyet ve irade ettiğin şeyleri işlediğin ve her teayyünden hâli kıldığın mertebe-i ıtlakda senin ile senden ve ilim nuru ile zâtına ait keşiften ve vücud-u sûrî ile suver-i esmâ ve sıfata tahavvülünden Efendimiz Hz. Muhammed’e ﷺ öyle bir salât ile salât eylemeni isterim ki o salât sayesinde ezel de reşş edilen(saçılan) nur ile basiretime(kalp gözüme, idrakime) kühl-ü hakikat (hakikat sürmesi) çekilerek tekevvüne düşmeyen şeylerin fenâsını ve senin bekây-ı ezelîni rü’yete kâdir olurum.

Ehli şuhûdu irfân ve ashâb-ı zevk ve vicdan olan aile ve ashabına da tam bir salât ve selâm eyle. Velhamdülillahi rabbil alemin ve selamün alel murselîn.

İşbu selâmın muhataplarını, Hak kendi bekâsı ile daima ihyâ eyler, kemâlini ihsan etmekle selamlar… SELÂM’ın hakikatini unutturmaz.

Aşk ile bir dahi (selâmün aleyküm)
Hakkı kabule mâni’ olan âfetlerden Allah size selâmet versin, bir vehim ve hayal olan nefsinizden, parça özelliklerinden arındırıp beden ve tabiat kayıtlarından kurtarıp bütüne, aslına, kendine vardırsın.
🍃
Bu cihanda, o cihanda DARÜSSELÂM (Selâm yurdu, hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuk mekânı) olan cennet boyutu halinin yaşamına erdirsin.

Vahyî Bey’den

Arz-ı hâl itmek abesdir ey rumûz ana sana
Hâlimi her ân lisân-ı hâlim eyler itirâf

Miralay Receb Vahyî Bey, Konyalı Eskici Hacı Ali’nin oğludur. 1867 yılında Kandiye’de doğar. 1923 yılında vefat eder. Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığında medfûndur.

Gülistân-ı aşk u muhabbette yetişmiş olan bu pîr-i muhteremin aşk u irfânı önünde hiss-i ihtirâm ile mütehayyir ve mütehassis olarak ser-fürû ederim.

Demine, devrânına selâm olsun.

umutrehberi_ravza

RAVZA-İ MUTAHHARA
mef‘ûlü fâ‘ilâtün mef‘ûlü fâ‘ilâtün

Yâ Rab beni kavuşdur dârü’s-selâm-ı yâre
Rûhumda iştiyâkım çokdur o huld-zâre

Yok yok hatâ; cennet-i reşk-âver-i cenândır
Bir zerre hâki ercah bin dürr-i şâh-vâre

Sînâ-yı pür-tecellâ muzlim bunun yanında
Zîrâ bu Tûr’u Mevlâ bi’z-zât ider inâre

Fahr itse hakkı vardır gayrı mükevvenâta
El-hak o medfen olmuş mahbûb-ı Kirdgâre

Berâ‘atla sayılmaz ‘arş-ı berîne çıkmak
‘Ulviyyet-i hakîkî yüz sürme ol mezâra

Ey kudsiyâna kıble, ‘uşşâka cây-ı kuble
Ârâm-gâh sensin müştâk-ı bî-karâre;

Cismim nedir ki olsun yârin ayak türâbı
Rûhum da olsa hiçdir mefrûş o reh-güzâre

Vird-i likâ-yı pâkın virdi safâ-yı kudsî
Geldi hezâr-ı neş’e tab‘-ı dil-i hezâre!

Ey ‘âlemine rahmet, sırr-âşinâ-yı vahdet
Kulluk, büyük sa‘âdet sen şâh-ı kâm-kâre

‘Âlem fedâ-yı ‘aşkın kurbâna meyl ider mi
Her dem rebî‘ hüsnün hâcet mi kor bahâre

Nûr-ı cemâle nisbet, meh-tâb sanki şeb-tâb
Mihr-i visâle nisbet, hurşîd bir şerâre

Pâ-bûsa irmedikce, cânânı görmedikce
İtmez kabûl-i merhem rûhumdadır bu yâre

Ey kurb-gâh-ı Yezdân, mahbûb-ı lâ-mekân-şân
Şevkinle kalb-i Vahyî her lahza pâre pâre

Ben derd-mend-i zârım: Gâyet günâh-kârım
Senden ümîd-vârım kâfî bana bu çâre

Ey Rabbim, beni sevgilinin selâmet evine ve esenlik yurduna kavuştur. Ki o ebedi cennete karşı, ruhumda büyük bir arzu, karşı konulamaz bir özlem vardır. Gerçi O’nun makâmına, “cennet” demekle de hata ettim. O kalp,  cennetin dahi kıskandığı, gıptâ ile baktığı bir yerdir. Toprağının bir zerresi sultanlara lâyık iri taneli bin inciye tercih edilir. İlâhî feyiz ve tecellîlerin müşâhede edildiği, Hakkın bizzat nurlandığı Efendimizin makamına kıyasla(Zât tecellisi), Hz. Musâ’nın (as) vahye muhatap olduğu her tarafı tecellilerle dolu Tur dağı (Sıfat tecellisi) karanlıkta kalır. Doğrusu Habibullah’ın kabrinin orada bulunmasından dolayı yaratılmış diğer her şeye karşı iftihar etse hakkı vardır bu makamın. Temizlenip üstün bir hâl ile pek yüce arşa çıkılsa bile asıl yücelik O’nun mezârına yüz sürmededir.

Ey meleklerin yöneldiği kıble, aşıkların bir bûse için etrafında döndüğü makam! Gönülden isteyen, hasretini çekenlerin, durup dinlenmeyen, muzdâriplerin dinlendiği karar kıldığı dinlenme makamı sensin. Benim cismim nedir ki O sevgilinin ayağına toz toprak olsun. Değil cismim ruhum da sere serpe serilse  O’nun geçtiği yollara bir hiçtir, kıymeti yoktur.

Senin tertemiz yüzünün medhini tekrarlayıp durmak ne kutsal bir zevk, ne ulvi bir eğlencedir tâ böylece dertten bin parça olmuş gönle neşe bülbülü gelir. Ey alemlere rahmet, vahdet sırrına vâkıf olan! Ne büyük saadet Senin gibi bir devlet ve ikbâl sahibine kulluk etmek. Senin aşkına bütün bir âlem fedâ iken gayrı kurbana meyl mi olur?! Senin güzelliğin her dem bahar mevsimi yaşatırken ilkbaharın gelmesine ne hâcet! Senin güzelliğine, rahmet tecelline nispetle  ay ışığı gece karanlığı sayılır. Vuslat güneşin varken güneşten bir kıvılcımın adı mı olur! Sevgiliyi görüp ayağına kapanmadıkça ruhumdaki bu yara merhem kabul etmez.

Ey Sevgili! O’nun şânı, bir yere ihtiyâcı olmayan, mekândan, uzaktan, yakından münezzeh olduğu halde ancak Sen Allah’a yakınlık makamındasın. Vahyî’nin kalbi, sana karşı duyduğu şiddetli arzu ile her an parça parça olur durur.

Nice bin günahımla pek dertli ve üzüntülüysem de senden ümitvârım çâre olarak işte bu bana yeter…

Âşk” ismi şerifinin cismi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafâya Cenâb-ı Hâkk’ın ve meleklerinin salât-ü selâmları adedince salât-ü selâm olsun…

Kerbelâ’yı anlamak


Nîmetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sizi sevsin diye sevin.
Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için sevin…

Sâkiyâ bir cür’a sun ehl-i safânın aşkına
Sâki-i Kevser Aliyyü’l-Murtazâ’nın aşkına
kerbela_umutrehberi.jpgLâle öz başını yarmışdur Hüseynîler gibi
Kana boyanmış Şehîd-i Kerbelâ’nın aşkına

🔥 Yâ Hasan el-medet Yâ Hüseyin el-ihsân

Hüseyin(r.a) toprağa düştüğünden beri bir yanımız Fırat gibi küskün, bir yanımız çöl kadar suskun… Yüreğimiz iki kanatlı şimdi bir yanımız hicret, bir yanımız şehâdet…

O gül yaprağı toprağa düştüğünden beri yüreğimiz kor, içimiz Kerbelâ bizim. Hala bu yüzden Hüseyin adını duyunca asırlardır susuyoruz, dudaklarımız bu yüzden derin derin çatlıyor akıp giden suları gördüğümüzde…

Hüseyin’in toprağa düşen mübârek başını her hatırlayışımızda taşa dönüyoruz. Toprak bu yüzden taşlıyor bizi masum kanı akarken…

Bu yüzden hala sürüyor savaşlar içimizde, bizi birbirimize esir eden. Ne istediğimizi bilmeden ardına durduğumuz saflar, kimin yanında olduğunu bilmeden yürüdüğümüz yollar bu yüzden…

Hüseyin toprağa düştüğünden beri içimiz hep Kerbelâ bizim. Kardeşin kardeşle savaşı önce bizim içimizde kıyâmet koparacak, bizim yüreğimizi kanatacak. Dur diyemezsek eğer her zâlim önce bizim içimizde akıtacak masûm kanını…

Biz göz yumarsak bir kez daha kuduracak Fırat, usul usul kanayacak Resulullah’ın gelişiyle açan güller…

Kerbelâ’da söylenen yiğitlik türküsünü duymazsak eğer “Allah yapıcı olanı, bozguncudan ayırır” [2:220] ayeti mü’minlerin helâkı olacak!

Biz Kerbelâ’yı anlayamadığımız için kanı dinmiyor toprağın… Zorbalıkta adalet, zulümde hak arayanlara “DUR!” demediğimiz için…

Kerbelâ şehitlerinin başlarını vererek kaldırdıkları, ümmetin izzetini ve şerefini kendi ellerimizle yok ediyoruz. Küçücük hırslarımızın ardında yitip giden kayıp zamanlarımız bu yüzden!

Anlayabilseydik oysa görürdük ki aydınlatmak için yanmayı seçenlerin diyârıdır Kerbelâ! “Çığırından çıkmış zamanları düzeltmek boynumuz borcudur” diyerek birbir toprağa düşen mübarek başların, hakkı ve adaleti diriltmek için yaşayan yiğitlerin ölüme koştuğu yerdir. Büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu yerdir. Duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu… Ölümü bir kutlu izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdudur.

“Ya Rab eğer sırtım toprağa düşecekse, düşüşümü ümmetin silkinip kalkmasına vesile kıl” diyen Hüseyin’i anlayabilmektir. Hüseyin’in düştüğü yerden ümmeti kaldırdığımızda, içi boşalmış barış ve kardeşlik sözlerini dirilttiğimizde yeniden Kerbelâ’nın belâsından ve hüznünden önce hikmetini ve hakîkatini taşıdığımızda çağlara, birlikte yürümenin anlamını öğrendiğimizde, müminlerin yardımına koşmanın hak olduğuna yürekten inandığımızda, “hüzünlerimiz, kederlerimiz ortaktır” demeyi bildiğimizde anlayacağız Hüseyin’i.

İçimizde adım adım büyüyen çölü, birbirimiz için akıttığımız gözyaşlarıyla suladığımızda çoğalacağız. Hem uğrunda ciddiyetle yaşanacak hem de uğrunda ömürden geçilecek davalarımız ve sevdalarımız oldukça anlayacağız Kerbelâ’yı…

Kıyıma değil kıyâma kalktığında yüreğimiz işte biz o zaman anlayacağız Kerbelâ’yı ve Hüseyin’i…

Bu toprakların baskın İslam formatı olan dergâhlarda, Bektaşi, Rifai, Nakşi ve Halveti dergahlarında o akşama mahsus belirli merasimler, belirli ritüeller uygulanırdı. Fakat günümüze gelince sanki Hz. Hüseyin’in yasını tutmak, onun için bir Fatiha, bir Yasin okumak veya mersiyeler okumak sadece Caferi kardeşlerimizin bir ritüeliymiş gibi addedildi. Oysa bu yeni bir zihniyet kırılmasıdır. Türkiye Müslümanlarının köklerinden koptuğunu gösteriyor… Hz. Hüseyin ve Kerbela deyince aklımıza sadece Caferiler ve İran geliyor. Onu sanki oraya atmışız, bizim değilmiş gibi bir yaklaşım var. Bunu son zamanlardaki Arap Selefiliğinin ülkemizdeki İslamcılık üzerindeki etkisi olarak görüyorum. Hz. Hüseyin’in başına gelenler neticede gavurlar, kafirler dediğimiz gruplar tarafından yapılmadı. Makam, mevki, aşiret, kabile, takım tutmak, mezhep tutmak gibi tamamen gelişmemiş yapıya sahip insanların, bir dine hakim olmak için içten içe savaş verdiklerini ve gözlerini kırpmadan bazı kamil insanların makamlarını fizik gücüyle ele geçirmeye çalıştıklarının bir dersidir. Hüseyin’in yanında bir çizgide yürümek ve Yezid’ten uzak durmak bizim tevella-teberra felsefemizde çok önemlidir. Tevella Hz. Hüseyin’in yanında olmak, teberra ona bu zulmü yapanlardan beri olmaktır. Müslümanlar böyle bir çizgi tutturursa, daha asil ve izzetli bir yaşam sergilerler…

Kâfir-i nefsin elinden gel oda gir ey gönül
Ger şehîd olmak dilersen çün Hüseyn-i Kerbelâ
🔥
Bunca asır geldi geçti, hiç ağarmadı Kerbelâ’ya vurulan o insanlık karası… Kanasın hiç değilse şu rahata alışmış tenimizde bir Hüseyin yarası…

Ok atmak Kurretül-ayn’e değil mi aslını imhâ
Sebepsiz mi bu gün hâlâ hakiki müslümân ağlar

Bir günün feryâd ü figânını, bir yılın sükûtunda sabır ateşiyle demleyen canlar var.
Ateş daha ne yapsın bana yanmadığım, âh etmediğim gün mü var!
Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir;

Âteş-i aşk ile âh eyle sen dem be dem,
Her Hüseynî meşrebe Kerbelâ’dır bu âlem

Ufuk açıcı bir okuma tavsiyesi:
Kerbela ve Mersiyeleri [Doktora Tezi]