NÂT-İ CELÎL-İ MUHAMMEDÎ

Esîr-i sevdâ bir şûrîdenin hasbihâl-i beyânıdır

Zâhirdeki dertten cüdâyım
Bir âşık-ı san’at-ı Hüdâyım
NÂT-İ CELÎL-İ MUHAMMEDÎ MİN LEB-İ MECDÎ-Yİ HALVETÎ

o_kapida

Dururken mûcizen meydânda Kur’an yâ Resûlallâh
Ulüvv-i şânına ister mi burhân yâ Resûlallâh

Lisanın andelîb-i bâg-i îcaz ü belâgattır
Bu icâza cihan olmaz mı hayrân yâ Resûlallâh

Benî Âdem içinde dürr-i yektâ-yı muallâsın
Sana eş olmağa yok başka şâyan yâ Resûlallâh

Nasıl kandîl-i pür-nûr-ı ilâhîsin ki her yerde
Olur bir nûr-i irfânın fürûzân yâ Resûlallâh

Kemâl-i feyzinin sende olan ol rûh-ı kudsînin
Zıyâ-yi aksidir her kâmil insan yâ Resûlallâh

Senin mucizen olan Kurân meydanda duruyorken, şânının ne denli yüce olduğuna bir delil aranır mı hiç yâ Resûlallâh. Sözün etkili, güzel ve hitap edilen kimseye, içinde bulunulan duruma uygun düşecek şekilde söylenmesi; fasih ve hâle uygun söz söylememeye belâgat derler son mertebesi aklı âciz bırakan îcaz’dır ki mûcize sayılır. Senin dilin îcâz bağında durmaksızın nağmeler dizen bir bülbül iken bu kelâmın mûcizesi karşısında yaratılmışların bütünü hayran kalmaz mı hiç yâ Resûlallâh. Sen ki Âdem oğulları içinde değeri, mertebesi en yüce, benzeri olmayan tek inci misali durur iken, sana denk, sana eş olamaya lâyık bir başka varlık olabilir mi hiç yâ Resûlallâh. Sen nasıl, nur ile dopdolu bir ilâhi kandil, mükemmel bir ışık kaynağısın ki her yerde senin irfân nurundan bir nur parlar durur  yâ Resûlallâh. Feyzinin zirve noktası sende açığa çıkmış olan o kudsî ruhun ışığından bir yansımadır her kâmil insan yâ Resûlallâh.

Nasıl bir mehbat-i envârdır kalb-i celîlin kim
O kalbe gıpta-keştir arş-ı Rahmân yâ Resûlallâh

Temevvüç-gâh-i esrâr-ı ilâhî masdar-ı ilmin
O ilme hîç olur mu hadd ü payân yâ Resûlallâh

Yakan misbâh-ı lâhûtî fürûğun, dest-i kudrettir
Söner mi böyle bir nûr-ı dırahşen yâ Resûlallâh

O şûle, şûle-i Haktır, şuâ-ı nûr-ı mutlaktır
Olur ol şûleden bin şûle tâban yâ Resûlallâh

Tecellîzâr-ı kudsiyyet penâhında kurulmuştur
Sana pek muhteşem bir arş-ı sultân yâ Resûlallâh

Senin kadri ve mertebesi pek yüksek kalbin, nurların inişi için nasıl müsait bir yerdir ki o kalbe Râhman’ın arşı bile imrenir yâ Resûlallâh. Seni ilminin kaynağı, ilahi sırların çalkalandığı yer iken böylesi bir ilme sınır ve son olur mu hiç yâ Resûlallâh. Senin ilâhi bir meşâle olan nurun kudret eliyle tutuşturulmuşken, böyle parlak bir ışık söner mi hiç yâ Resûlallâh.  O parıltı, Hakkın parıltısıdır. Mutlâk olan en-Nûr cellecelâluhû’nun ışınıdır. O alevden binlerce alev nur alıp parlar yâ Resûlallâh. İlâhî cilvelerle dolu, kudsiyet sığınağında, senin için pek muhteşem bir sultan tahtı kurulmuştur yâ Resûlallâh.

Bu arş-ı ihtişâmın Kâbesi hürmetle olmuştur
Metâf-ı ekber-i sırr-âşinâyân yâ Rasûlallâh

Senindir devre-i iclâl ü şevket şân ile dâim
Senindir ma’nevî her emr ü ferman yâ Rasûlallah

Muhibbin zât-ı Mevlâ, sen ise Mahbûb-ı Rabbânî
Neler yapmaz bu ulvî hubb-i cûşân yâ Resûlallâh

Senin hâk-i derinden başka hâke yüz süren kalbin
Nasîbi nahsidir gafletle hüsrân yâ Resûlallâh

Hudâ kandil-i tevfîki asup bâbında etmiştir
Ana pervâne bin hurşîd-i rahşân yâ Resûlallâh

Bu ihtişamlı arşın, görkemli tahtın, hakikat sırrına âşinâ olanlar için pek büyük bir tavaf yeri olmuştur yâ Resûlallâh. Senindir azamet, heybet ve şân devri dâimâ, özden gelen her emir ve fermân senindir yâ Resûlallâh. Seni seven Mevlânın zâtı ve sen Rabbânî sevgili olunca, neler yapmaz bu ulvî, coşkun sevgi yâ Resûlallâh. Senin kapının toprağından (Ebû Turab’dan kinâye) başkasına yüz süren kalbin (senden başka otorite tanıyan) nasibi uğursuzluğundan gafletle bir mahrumiyet acısıdır yâ Resûlallâh. Allah, tevfîk kandilini (kendi rızasına uygun düşen yol ve gidişin fenerini) senin kapına asıp (o cazibeye katılan) parlayan bin güneşi de o kandilin etrafında döndürmüştür. Bir acayip nursun ki güneş senin pervânendir yâ Resûlallâh.

Ne kudsî dergehin vardır gelip mi’rac için her şeb
İder gökler anın havlinde devran yâ Resûlallâh

Derin me’vâ-yı feyz oldukça âsâr-ı kemâlâta
Gelir ol bâba bin Cibrîl derbân yâ Resûlallâh

Cihanları kehkeşanlar, peykler, seyyâreler, mehler
Senin nûrunla dâim şûle-efşân yâ Resûlallâh

Alan mâhiyyet-i rûhiyeden bir şemme-i nâcîz
Sana hürmetle eyler böyle iman yâ Resûlallâh

Bu gün erbâb-ı fennin ruha dâir hall-ü tedkîki
Serâser şüpheli fikr-i perişan yâ Rasûlallâh

Senin ne kudsî bir dergâhın vardır ki miracını yaşamak için gökler her gece o dergâhın etrâfında devrân ederler, döner dururlar. Senin kapın, mükemmel faziletler için feyz kaynağı oldukça, o kapıya bin Cebrâil kapıcı olarak gelir yâ Rasûlallâh. Evrendeki samanyolu galaksileri, gezegenler, uyduları, aylar hep senin nurunla daima ışık saçar durur yâ Rasûlallâh. Senin hakikatının özünden bir kez koklayan, pek değersiz, önemsiz biri olsa bile sana hürmeten iman nimetine erer yâ Resûlallâh. Günümüzde ilimle uğraşanların ruha dair araştırmaları sonucunda ulaştıkları çözüm baştanbaşa şüpheli ve bozuk, karışık bir fikirden ibarettir yâ Resûlallâh.

O sırr-ı a’zamı remzinle anlar evliyâullâh
Anı idrâke yoktur başka imkân yâ Resûlallâh

Tecelli-î ilâhî neşvesi sâyende gelmiştir
Bana bir mevhîbendir nur-ı irfan yâ Resûlallâh

Senin bir cilve-i irşâdına mazhâr olup ruhum
Alevlendi çerâg-ı feyz-i ikan yâ Resûlallâh

Ebed bezmindeki eltâfının âsâr-ı envârı
Ezel cûşiş-gehindendir hurûşan yâ Resûlallâh

O gün kim nur-i hubbün şûle saldı sahne-i kalbe
Gönül oldu serâpâ bir gülistan yâ Resûlallâh

Allah dostları, ruha dair en büyük sırrı, ancak senin işâretinle anlar, bu sırrı anlamak için başa imkân yoktur yâ Resûlallâh. (El-Bâtın olan) İlahi kudretin meydana çıkıp (Ez-Zâhir) görünmesevinci senin sâyende olmuştur. Karşılıksız bağışladığın bu irfan nuru sevgindendir yâ Resûlallâh. Hak yolu gösteren pek hoş görünüşünden bir cilveye erişen ruhumda, kesin bilişin feyiz ışığı alevlendi. Yârın sonsuz meclisindeki lütuflarından sızan nurlu ışıklar, ezelde ruhlar meclisindeki çoşup taşan çağlayandandır yâ Resûlallâh. O ezel meclisinde sevginin nurundan bir ışık ulaşınca kalp sahnesine gönül baştan başa bir gül bahçesine döndü yâ Resûlallâh.

Göründü perde-i esrâr içinde çeşm-i irfanla
Ne âli sırrı hâmildir bu insân yâ Resûlallâh

O sırdır gösteren envâr-ı lâhut ile nâsutu
O sırdır meş’al-i eshâb-ı iz’an yâ Resûlallâh

Muhabbet cismimin her zerresinde lem’a efşândır
Muhabbettir bana sermâye-yi cân yâ Resûlallâh

Beni tenvîr kıl dâim fürûg-i nûr-ı feyzinle
Bana âlemde sensin can ü canan yâ Resûlallâh

Ne buldumsa seni sevmekle buldum ey muallâ nûr
Sen sevmekle var zevk-i firavan yâ Resûlallâh

İrfan gözüyle bakanlara esrâr perdesi içinde “yüce sırra” sahip insan göründü (sen dünyaya geldin) yâ Resûlallâh.  Ki o sırdır, Hakkın fiilî sıfatlarının henüz zuhur bulmadığı ulûhiyet âlemini de şu görünen kesret âleminin de nurlarını gösterir. Manâya tâbi olanların, özünü kavrayanların taşıdığı meşale, yine o sırdır yâ Resûlallâh.  Senin muhabbetin cismimin her zerresinde parıldar durur, hâsılı bu canımın sermâyesi muhabbetindir yâ Resûlallâh.  Senin feyz nurunun aydınlığıyla nurlandır beni daima. Bana âlemde sensin can da canan da yâ Resûlallâh. Ne buldumsa seni sevmekle buldum ey yüce nur, seni sevmekte ziyâde zevk bulunur yâ Resûlallâh

Zıyâ-yi şems-i zâtın haver-i fıtrîde doğmuştur
Sığar mı kevne böyle nur-ı rahşân yâ Resûlallâh

Düşünce pertev-i feyyâz-ı ilmin kâinat üzre
Zıyâ-yi vahdetin oldu nümâyân yâ Resûlallâh

Hulâsa kalmadı mechûl ü mutlak halledildi hep
Muammâsıyla, esrârıyla ekvân yâ Resûlallâh

Eğer men’ etmeseydin ümmeti methinde ıtrâdan
Sana lâyik idi bir başka ünvan yâ Resûlallâh

Seni tavsîfe ta’zîme lisanım gayri kâdirdir
Senin vasf-ı kemâlin bence Kur’ân yâ Resûlallâh

Zat güneşinin ışığı, vahdet denizine suyun döküldüğü  yerden doğmuş iken böyle parlak bir nur vücûda sığar mı hiç yâ Resûlallâh. Senin feyiz veren ilminin ışığı varlık sahnesine düşünce (bâtındaki) vahdet ışığı yüz gösterip zâhir oldu. Sonuç olarak henüz belli olmayan, bilinmeyen ve kesinkes belli olan müşkiller halloldu, alemlerin esrârı seninle bilindi yâ Resûlallâh. Şâyet “övmede aşırılığa gitme” hususunda ümmetini men etmiş olmasaydın, sana (özünü gösteren) başka bir ünvân lâyıktı.r yâ Resûlallâh. Senin kemâl derecedeki vasıflarını saymaya, seni tâzim etmeye bu lisanımın gücü yetmez. Fikrimce, senin kemâlini kemâliyle vasf eden Kurân yâ Resûlallâh.

Beni ma’zur tut ey Fahr-i âlem afve lâyık gör
Beyânâtımda varsa sehv ü noksân yâ Resûlallâh

Perîşan etti zîrâ fikrimi ahvâl-i kevniyye
Bu günlerde perîşanım, perîşan yâ Resûlallâh

Tevâlî eyledi gurbette kürbet türlü şekliyle
Keder kıldı bina-yi kalbi vîrân yâ Resûlallâh

Yetiştir lutfunu şâyan-ı ihsânım, inâyet kıl
Zebûn etti beni âlâm-ı devrân yâ Resûlallâh

Eder pür-lerze âhım arş-ı Rahmân’a eriştikçe
O hadde vardı artık ah ü efgân yâ Resûlallâh

Yanılmaktan doğan yanlışım ve beyânımda bir eksiğim varsa lûtfen beni hoş görüp kusuruma bakma, affa lâyık eyle ey âlemin övüncü yâ Resûlallâh. Varlıkla ilgili hâdiseler fikrimi bozduğundan, aklımı dağıttığından bugünlerde perîşanım yâ Resûlallâh.  Dünya denilen gurbet diyârında arkası kesilmeden birbiri ardına geldi türlü musîbetler. Kalp binâsını, gönül âlemini vîrân eyledi keder yâ Resûlallâh. Keremini, ihsânını bekliyorum, pek daraldım, lutfeyle ki dünyânın elemleri, âciz bıraktı beni yâ Resûlallâh. Derdimden, feryâdımdan yükselen âhım Rahmân’ın arşını sallar o hadde vardı artık ızdırapla inlemem yâ Resûlallâh.

Yeter, yoktur tehammül çekmeğe âlâmını dehrin
Bu eyyâm-ı cefâya yok mu pâyan yâ Resûlallâh

Yetiş imdâda muhtâc etme dehr-i dûna Mecdî’yi
Revâ mı hande etsin ehl-i udvân yâ Resûlallâh

Mürüvvet eyle, ihsân eyle cûd ü lütf-i dâimden
Açılsın her taraftan bâb-ı ihsân yâ Resûlallâh

Beni bir ferde muhtâc etme, eyle kenz-i mahfîden
Dil-i virânımı mesrûr u şâdân yâ Resûlallâh

Şefâat eyle lütfunla bana dünyâ vü ukbâda
Bana gösterme sen âlâm-ı isyân yâ Resûlallâh

Perîşân bir fakîrim abd-i hasım bâb-ı lütfunda
Perîşanlar olur bâbında handân yâ Resûlallâh

Zamanın elemlerini çekmeye tahamülüm kalmadı, bu sıkıntılı günlere bir nihâyet olmaz mı yâ Resûlallâh. İmdâdıma yetiş te Mecdî’yi alçak dünyaya muhtâc eyleme hem revâ mıdır düşmanlık besleyen, haksızlık yapanlar zümresinin yüzü gülsün yâ Resûlallâh. Senin devamlı akmakta olan cömertlik ve lütûf denizinden iyilikte bulun, açılsın her taraftan ihsân kapısı yâ Resûlallâh. Senin gizli hazinen dururken beni bir ferde muhtâc eyleme, vîrân olmuş gönlümü memnun ve şen eyle yâ Resûlallâh. (Yol ve gidişine uyarak günahlardan uzak tutarak, sana benzeyerek) dünyada ve (günahların affıyla) ukbâda şefâat eyle bana, yaşarken sen mukayyet ol her hâlime de isyân denizinde boğulmayayım yâ Resûlallâh. Lütûf kapında bekleyen tam bir köleyim, perişan halde bir fakirsem de perişanların yüzü ancak senin kapında güler yâ Resûlallâh.

İskenderiye, 2 Haziran 1331 (1915)
Ahmed Amîş Efendi’nin bendelerinden
Abdulaziz Mecdi Tolun Efendi Hazretleri (v. 1941, İstanbul)

Sevmek şu demektir ki eder âşıkı maşûk
Yek-dîğere her varlığı vuslat ile kurbân
Kırk yıl oluyor varlığımı aşkına verdim
Sen, varlığını öyle bana eyledin ihsân

Reklamlar

Hoca Mesûd’dan Bir Na’t

Yürüdür yazı kış soğuğunu sürüp
Yürüdür kuru gövdeye cân virüp
Ahmed oğlu Hoca Mesûd Hazretleri [v. 1375]
Safâ istegil tutma gönülde çirk
Çalap birliğine revâ görme şirk

Önce hazretimle bir tanışalım: Farsça’dan yaptığı Süheyl ü Nevbahâr ve Ferhengnâme-i Sa‘dî adlı tercümeleriyle tanınan XIV. yüzyılda yaşamış bir güzel âşık. Eserleriyle, Türk dili ve edebiyatının Anadolu’da henüz gelişmeye başladığı bir dönemde, şiirin aruz vezniyle bağdaşmadığı erken devirlerinde yaşayan Hoca Mesûd Hazretleri’nin, Oğuz lehçesindeki yalın ifadesiyle, sade diliyle, nazma hakim olduğuna şâhidiz.

İşte size, canlı ve akıcı üslûbuyla bugün bile zevkle okunabilecek Hak Dost’un güzelliğini târif buyurduğu hoşca bir güzel:

FÎ NA’Tİ’R-RESÛL ‘ALEYHİSSELÂM
Muhammed kim ol sırr-ı levlâk’dür
Kadem basduğı fark-ı eflâkdür

Beşîrün, Nezîrün, Mekînün, Emîn
Şefî’ül-verâ Rahmete’lil-âlemîn

Yüzü gökçek ü datlu dili fasîh
Yusuf’dan dahi görk içinde melîh

Hz. Muhammed aleyhisselâm ki O, levlâk sırrıdır yâni “levlâke levlâke lemâ halaktü’l eflâk: sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” kudsî hadîsinde ilân edilen, varlığın yaratılışına sebeptir. O’nun adım attığı yer feleklerin ötesinde, göklerin bile üstündedir.

Ve hem O’nun güzel isimlerindendir (Esmâ-i Nebî); El-Beşîr: âleme müjdeler getiren, en-Nezîr: Doğru yola kılavuzlamak için Allah’ın vereceği cezâları, yapıp edilen işlerin karşılıklarınıı bildirip îkaz eden, sakındıran. el-Mekîn: Sâkin, vakarlı, mûteber, nüfûz ve iktidar sâhibi el-Emîn: Hangi konuda olursa olsun tereddüt ve şüphe olmadan kesin olarak inanılan, îtimad edilen ve Şefî’ül-verâ: Şefâat eden, bütün yaratılmışların affa uğraması için vesîle olan. “Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilmiş” [Enbiyâ:107] olan sultândır.

Nur cemâli pek güzel, şirin ve lâtif ve tatlı dili ise pek düzgün ve ahenklidir, mübarek vech-i saadetleri ise Hz. Yusuf’tan dahi güzel ve görkemlidir.

Allahümme salli ‘ala seyyidinâ Muhammedin nin nebiyyi’l-melîh sâhibi’l-makâmi’l a’lâ ve’l-lisânil fasîh. Ey Allahım seyyidimiz, ulumuz, nebiyyil Melîh yani, kemalde ve cemalde, manen ve maddeten, zahiren ve batınen güzelliğin târifi olarak yarattığın, Makam-ı Mahmud gibi yüksek makamlar bahşettiğin, fasîh lisan ile pek güzel, âhenkli, açık ve anlaşılır şekilde düzgün ve eksiksiz olarak emirlerini ve nehiylerini tebliğ ettirdiğin Nebiyyi kerimin olan Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem üzerine salat, selam, ikram ve inayet eyle.

Güneş alnına vü kaşına hilâl
Kul oldu vü agzı yarına zülâl

Anun mu’cizâtlarınun haddi yoh
Ne hâcet kim eyleyeven sözi çoh

İşâret idicek tolu aya ol
Ki ben her ne kim dir-isem anda ol

Alnının parlaklığı yanında güneş, kaşının kıvrımına nispeten hilâl, ağız suyu, sözündeki letâfet yanında içimi hoş latîf , saf su, kul-köle, hizmetkâr kesilmiştir.

O’nun mucizelerinin sonu, sınırı yok; bu durum hakkında çok söz söylemeye de hâcet yok.

O, dolunaya işaret edince: “ben her ne dersem anında o ol” buyurdu.

İşitdi bilür kamu yohsul u bay
İki pâre bir demde oldugın ay

Çalap Tanrı ana Habîbüm didi
Adın kendü adıyla koşa kodı

Güneş togdugu yirden âna degin
Ki girür batar uşta tuttı yolun

Dolunayın bir anda iki parçaya bölündüğü şakkü’l kamer hadisesini zengin ve fakir herkes işitti, bu mucizesinden haberdar olmayan kalmadı.

Biz bir kere Rasûlullah ile Mina’da idik. Ay iki parçaya bölündü. Bir bölüğü dağın arkasında, öbür bölüğü de berisinde idi. Bunun üzerine Rasûlullah: “Şahit olunuz! Kıyamet yaklaştı, yarıldı kamer” buyurdu. [Hadîs-i Şerîf]

Yüce Allah ona habîbim, sevgilim, diye hitâb eyledi. Kelime-i tevhid ile imanın şartı ve ezân ile dâvetin şartı olarak, O’nun adını kendi adıyla birlikte andı.

O, Güneş doğduğu ve tekrar battığı sürece (zaman kavramı oldukça) Allah’ın göstermiş olduğu yolda, sırat-ı müstakim üzeredir ve tâlipleri bu yola kılavuzlar.

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedinil fatihi lima uğlika vel hatimi li ma sebeka nasırıl hakkı bil hakkı vel hadi ila sıratıkel müstekıymi ve ala alihi hakka kadrihi ve mikdarihil azîm. Allahım: muğlak halleri açan, geçmişe son veren, Hakka ve hakikate destek olan, mahlukatı senin dosdoğru yoluna kılavuzlayan, Efendimiz Muhammed’e O’nun aline ve ashabına O’nun yüce kadrü kıymetince salat eyle selam eyle ve O’nu mübarek kıl.

Anun hükmi vü şer’i vü buyruğu
Ne var-ısa oldur nedür ayruğu

Müşerrefdür adı-y-ıla şark u garb
Müsellemdür emri-y-ile sulh u harb

Kamu padişahlar işiğinde kul
Hitab ana Hak’dan olub-ıdı KUL

O’nun emri, şeriatı ve buyrukları ne ise din ancak odur. İslam’da bunlardan başka, O’na uymayan bir şey yoktur.

O’nun adının adının anılmasıyla (ezan, şehadet, salavat) Doğu’dan ve Batı’ya bütün yeryüzü şeref bulur. Savaş ve barışın O’nun emriyle olduğu herekesçe kabul edilir. İki cihânın her neresinde bir SAVAŞ (teşevvüş, karışıklık, bulanıklık) varsa orada mutlaka Sevgili’nin terkinden bir iz vardır Ve yine iki cihânın her neresinde BARIŞ (huzur, rahatlık ve güzel bir iş) varsa orada mutlaka ay yüzlü Sevgili’den bir koku vardır.

O’nun kapısında, bütün padişahlar kul olmuştur, Kelam-ı kadiminde Hak’dan O’na hitab KUL olmuştur.

Tenzîh O Subhân’a ki KULUNU (Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellemî) bir gece Mescid-i Haram’dan (alıb) havâlisini Mescid-i mübârek kıldığımız Aksâ’ya kadar isrâ buyurdu, O’na âyetlerimizden gösterelim diye, hakİkat bu: O’dur O işiden hem gören. [İsrâ:1]

Ettahıyyâtü lillâhi ve`s-salâvâtü ve`t-tayyibât. Esselâmü aleyke eyyühe`n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh. Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi`s-sâlihıyn. Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden ABDUHÛ ve resûlüh

Mirac hediyesi olan işbu teşehhüdde ‘abduhu’ kelimesi, ‘resulühü’ kelimesinden önce gelmiştir. Yani Peygamber Efendimizin (asm) kulluğu, resûllüğünden önce gelir, işbu sebepten bir insan için kulluktan yüce makam yoktur.

Ki söyle vü âlemde bildir beni
Viribidüm anun-içün uş seni

Kamu halkı doğru yola ünlegil
Benem toğru vü Tanrı birdür digil

Kim-i-nanuban uyar-ısa sana
Benüm rahmetüm ola andan yana

Ki söyleyip beni âlemde tanıtıp anlatman, kullarıma beni sevdirmen için işte seni gönderdim.

Doğru olan Hak benim! “İlâh birdir” diyerek bütün halkı doğru yola, sırat-ı müstâkim’e dâvet et!

Alemlere rahmet olarak gönderilen sana kim inanıp tâbi olursa benim rahmetim onun yanında olacaktır.

İnanmayuban kimse çevüre yüz
Kılıç tartup anun derisini yüs

Ne kim oldı buyruh bitürdü tamam
Kamusın yirine getürdi tamam

Bir ol kaldı-y-ıdı ki Hak Hazretin
Göze göz göre isteye devletin

Sana inanmayıp senden yüz çeviren olursa, (tevhid) kılıcını çekip onun derisini yüz! (hayvan sıfatlarından kurtar, azabını uzatma)

Her ne emrettiyse hem eksiksiz tebliğ ederek hem de hepsini tastamam yerine getirerek, mûcibince âmel ederek dini tamamladı, kemâle erdirdi.

Bugün, size dîninizi kemâle erdirdim, üzerinize olan ni’metimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a râzı oldum! [Mâide:3]

Sadece Hazret-i Hakk’ı, refîk-i ala’yı doğrudan, vâsıtasız olarak görme talihi, işbu saadetli murâdı kalmıştı geriye.

Ki Mûsâ Kelîmullâh öküş zamân
Derişdi vü işitdi kim ‘len terân’

Zihi gör ne hoş düşdügin ittifak
Ki bir gece Hak’dan irişdi Burak

Anunçun ki bine vü göge ağa
Anun vasfı hod akla nite sığa

Allah Teâlâ ile kelâm eyleyen Hz. Musâ aleyhisselâm, nice zaman gayret etti, cemâl görmek için çok çalıştıysa da akibet “(Sen) beni görmezsin” [Arâf:143] cevâbını işitti.
Geldi Musa’ya len terânî cevap, Erinî vakti Tur dağından…
Er-iseñ ko sözini da’vânuñ
Gösterür Hak erinî ma’nânuñ

Bir gece Allah’tan bir davet ile burak gönderildiği için cemal cemale bu karşılaşmanın ne kadar hoş olduğunu, rast düşdüğünü gör!
Fehla’ denildi Musa’ya Tur üzerinde
Arş eşiğinde na’linine denildi merhâba

Onun için Burak’a binip göğe yükseldi; onun nitelikleri, işbu resim, akla nasıl sığabilir ki!

Mûsâ aleyhisselâmın Cenâb-ı Hakk’ı görmek istemesi üzerine Allah tarafından “len terânî: sen beni göremezsin” cevâbı ile bu talebinin reddedilmesine atfen Yunus Emre sultanımız da bir beyitte “Mûsâ-yı dîdâr olmuşam ben len terânî neylerem” buyurlar; sôfiyye hazerâtına göre “rü’yetullah” bizden önceki ümmetler için değilse bile “ümmet-i Muhammed” için câizdir.

Belki şu nutk-u şerifler taliplere seyr-i cemâle varan bir yol gösterir:
Cemâlimi gör şimdi rızâma lâyık oldun
“Len terânî” sırrında Mûsâ’ya fâik oldun
Keşf-i hicâb eyledim dîdârıma nazar kıl
Oruç ile arındın nûrumla râik oldun

– Ey Su! Bana kendini göster
– Ey Buz! Sen, beni göremezsin.
Senin gözlerin de aslın da benim. İkilik yok, Bir.den bak; ayıran kendini ayırır!
Rabbi erinî’nin cevâbı “lenterânî” çün gelir
Sende gör dîdârı senden özge dîdâr isteme
Zevk-i dil “innî ena’llâh” ın dahi fevkındedir
Böyle bir mecnûn-ı aşka “len-terânî” neylesin

ayinedir-bu-alem-mahmud-celaleddin-2

Yüce Allah’ın sayısız esma-i hüsna’sının içinde cemal ve celal saklıdır. Hz. Musa, Cenab-ı Hakk’ın kudretini görmek istemişti. Bu isteği imkânsızdı çünkü Allah, O’nun celaliyle birlikte tecelliyatına dayanamayacağını biliyordu. Oysa Allah’ın celali ile kulları arasına giren rahmet perdesi Hz. Muhammed aleyhisselâm’dır. O; bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Geçmiş ümmetler günahları yüzünden daha dünyada helak olmalarına rağmen Fahr-i Kâinat Efendimizin dünyayı teşrifinden sonra âlemler rahmet şemsiyesi altına girmiştir. Müminler Hz. Muhammed’i (sav.) canından çok sevdikleri için (ve sevdikleri sürece) bu rahmet şemsiyesinin koruması altındadır. Hz. Musa’nın Len-terânî diye îkaz edilmesindeki nüansa dikkat çekelim:

Hz. Musa doğrudan cemalullaha talib olmadan Habîbullah olan Hz. Peygamber’in rahmet şemsiyesine sığınsaydı ve “Ya Rabbi bana Habibin Muhammed’in yüzünü göster” deseydi; Allahu Teala kendisine “Beni göremezsin” cevabını vermezdi:

Söyleyeydi kim bana göster habîbin vechini
“Len-terânî” emriyle Mûsâ’ya olmazdı nidâ
Len terânî: Beni göremezsin yâ Musâ… [Arâf:143]
Men reani fekad rael Hak: Beni gören Hakk’ı görmüştür. [Hadîs-i Şerîf]
Men re’ânî kim aña meşhûd olur

Len terânî dergehi mesdûd olur

Buyrun buradan yanalım o vakit:

Elestü bezminde âşık senden aldı hitâbı
Evvelinde Mecnun oldu sonra Leylâ dediler

“Men reânî” sırrı ile okuyanlar kitâbı
Ol Resûlü Kibriya’ya dönüp Mevlâ dediler

 

Şoloh dem revân bindi sürdü hemîn
Rikâbındadı Cebre’îl-i Emîn

Yanından hiç ayrılmadı Cebre’îl
Ki müştâk idi görmege bunca yıl

Giderdi yüzin tutuban Allâh’a
Çü irişdi kim ‘sidretü’l müntehâ’

İş bu davete icabetle, derhal Burak’a bindi ve hemen onu yürüttü; pek güvenilir Cebrâil ise O’nun birlikte hazır idi.

Bunca yıl O’nu görmenin hasretiyle yandığı için Cebrâil O’nun yanından hiç ayrılmadı.

Allah’a yönelip gidince Sidretü’l-Münteha’ya, yedinci gökten sonra gelen, son uçtaki ağaca erişti, mecâzen Cenâb-ı Hakk’ı tanımada beşer aklının ve akılla kazanılan bilginin son durağına ulaştı.

Göründi irişecek ana degin
Gör imdi kim ol nice dirdi ögin

Didi kim eyâ Hâtemü’l-Enbiyâ
Kamu şeh-süvârlar tapunda yayâ

Tevakkuf ben uş bunda kalurvanın
Yakın varur-ısam yakılurvanım

Cebrail aleyhisselâm gidecekleri yere kadar O’na göründü; aklını başına nasıl topladığını şimdi gör!

“Ey Enbiyaların sonuncusu efendim, çok usta at binicilerin tamamı senin huzurunda yaya kalır” dedi.

Ben işte burada kalacağım zîra daha yaklaşırsam yanarım.
Arş-ı a’zam cilve-gâh iken sana
Seyrine sidre ola mı müntehâ
“Lev denevtü” deyicek Rûhü’l-emîn
Sen revân oldun pes ey Hayra’l-verâ

İleri geçemezvenin bir karış
Beni ko vü Hak nuruna var karış

Ne kim dileyesin olısar kabûl
Girü dönicek beni kullıhda bul

Gönüldi ol arada kodı anı
Neler gördügin dimege dil kanı

Bir karış ileri geçemem, beni bırak var sen Allah’ın nuruna karış.

Ne dilersen kabul edilecek, o makamdan geri döndüğünde beni tekrar hizmetinde göreceksin zirâ kulluk ancak akıl (Cebrail: Akl-ı küll) ile tamam olur.
Kim ne hâlîdir ne mâlî ol mahal
Akl u fikr etmez o hâli fehm ü hall
Orada yüzününü çevirip onu geride bıraktı, neler gördüğünü anlatmaya yarayacak dil hani? Buna muktedir söz nerede?

Delim dürlü perdeleri geçdi ol
Niçe bağlu kapuları açdı ol

Bölük bölük ü saf saf u cavk cavk
Feriştehler andan bulurlardı zevk

Kılırlardı dürlü du’âlar ana
Kalurlardı yüzin görüben tana

O, çeşit çeşit engelleri geçti, nice türlü kapalı kapıları açtı.
Ref’ olup ol Şâh’a yetmiş bin hicâb
Nûr-i tevhîd açdı vechinden nikâb

Bölük bölük, saf saf ve küme küme melekler ondan hoşnut oldular, seyrine hayran kaldılar.

Yanlarından geçerken O’na türlü türlü dualar ederlerdi; fecre benzeyen yüzünü görünce şaşırıp kalırlardı.

Okurlar idi anı çepçevre din
Ne bahtulı ol kim okuya adın

Son ucı kadem basdı ‘arş üstine
Ne ‘izzet ki kıldı Çalap dostına

Ayağı tozun sürme idindi ‘arş
Yüzün na’lini altına itdi ferş

Her taraftan onu davet ederlerdi melekler, onun mübarek adını okuyanlar, kendine çağıranlar ne kadar da bahtlıydı.

Allah, dostuna, itibarınca çokça izzet kıldı da sonunda göğün en yüksek katına, âlem tasavvurundaki en yüksek noktaya, arş üstüne adım attı.
Zemzemeyle doldu kevn ile mekân
Arş’a vardı dediler Fahr-i cihan
Arş, O’nun ayağının tozunu kendi gözlerine sürme edindi, ziynet bildi. Ferş, yeryüzü onun ayağının altında yayıldı.

Yakıncak nice buldığını Hakk’ı
Gerek bilesin ‘Kabe kavseyn” okı

Niçe sır kelecisi söylendi bol
Arada anı Hak bilür dahı ol

Kişi fikri ana nite irişür
Ne var akl eger kavranur dürişür

Allah’ı çok yakından nasıl gördüğünü anlamak istersen Allah’a iki yay boyu yaklaşmanın ne demek olduğunu öğrenmelisin.
“Kabe kavseyn” in Hudâyî fehmedip cemiyyetin
Vâsıl ol sırr-ı “ev ednâ” ya müslümanlık budur

Hak Teala, bu olayda sevgili elçisi Hz. Muhammed’i, kendisine bu iki dostun birbirine yaklaştığından daha çok yaklaştırdığını bildirmektedir.

Sonra (çok perdeler geçerek Rabbine) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, kab-ı kavseyn (iki yay) kadar veya daha da yakın oldu! [Necm:8-9]

Âyet-i kerîmedeki “Kâbe Kavseyn” tabiri, Araplar arasında öteden beri kullanılan bir mecâzdır ve iki kişi arasındaki dostluğu ve yakınlığı anlatır. Türkçemizdeki “Aralarından su sızmaz” tabirine yakın bir ma’nâsı vardır. Eskiden Araplar sahraya çıktılarında iki dost, dostluklarının göstergesi olarak çadırlarını birbirlerine iki yay aralığı kadar yakın kurarlardı. Bu yakınlık, en samimî dostluğun ifadesiydi ve yine Araplarda hükümdarlar, en sevdikleri ve saydıkları kişileri kendilerine iki yay kadar mesâfede oturttukları için böyle bir tabir ortaya çıkmışdır. Yani “kâbe kavseyn” demek, büyük bir zâtın, sevgisini, saygısını ve yakınlığını kazanmak demekdir.

Cenâb-ı Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri, zamandan ve mekândan münezzeh olduğu için, O’na ancak ma’nen idrâk olarak yaklaşılabilir. Bu ma’nevî yakınlık da ancak böyle bir teşbîh ile anlatılabilir. Hâsılı, “kâbe kavseyn”in ma’nâsı, Resûlullah’ın Cenâb-ı Hakk’a hiç kimsenin yakın olmadığı kadar yakın olması demekdir. Dikkat edilirse “kâbe kavseyn” lafzının hemen ardından bu ma’nâyı te’yîd ve te’kîd eden, “hattâ daha da yakın” anlamına gelen “ev ednâ”lafzı gelmişdir. Resûl-i Ekrem Efendimizin Allah’a yakınlığının derecesi ancak bu kadar vecîz ve belîğ ifâde edilebilir ve bu mertebeye tecellî-i zât mertebesi denir. Keyfiyyeti mechûl olan bu tecellî aynı zamanda rü’yetullahın da en yüksek derecesidir. Öyle ki Cenâb-ı Hakk’ı böyle görmek hiç bir kula nasîb olmamışdır.

Bu sırrı açıklamak için pek çok söz söylendi o makamda ama orada olanları sadece Allah ve O bilir.
Bî-hurûf u lafz u savt ol pâdişâh
Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh

Akıl çabalayıp kavramaya çalışsa da ne mümkün! İnsan aklı, o olayın nasıl olduğunu anlayabilir mi ki zaten sidrede geride kaldı!
Şeş cihetden ol münezzeh Zü’l-Celâl
Bî-kem u keyf âna gösterdi cemâl

Zîhî Tangrı’nun sevgülü dostı
Dahı kişi ana nite ustı

Ki levlâk anun şanına indidi
Le-‘omrük başı üzre tâc indidi

Ger olmaya-y-ıdı bu gök yir
Yaradılmayaydı Çalap böyle dir

Ne hoş Allah’ın sevgili dostudur; insan onu başka (biriyle) nasıl mukâyese eder?

Yâ Rab ne azîmdir bu resîm, hulk-ı azîm hem yâr-ı kerîm…

Çünkü varlığın yaratılış sırrı onun şânına indirilmişti, Kelâm-ı kadîm’deki “Le’omruk: senin hayatına kasem ederim ki” [Hicr:72] ayeti başı üzerine taç olarak indirilmişti.
Ey fahr-i halk kimde ola zehre medhine
Çün Hak dedi “le-amrüke levlâke ve’d-duhâ”

Allah, sen olmasaydın, âh sen olmasaydın bu gök ve yer, cümle mevcûdatı yaratmazdım buyurur.
“Le-amrük” nassı hakkîçün reh-i aşkından can vermek
Hayât-ı câvidânîdir hayât-ı câvidânîdir

Der-Na’t-ı Çehâr-Yâr-ı Resûl
Rıdvâna’llâhu ‘aleyhim ecma’în
Sıdk u adl ü hilm ü ilm-i zâtına mazhar edip
Verdi çâr-erkâna fer hakkâ Habîb-i Kibriyâ

Halife kodı kendünden sonra dört
Ki her birisi sürdi âlemde yurt

Ebû Bekr-i Sıddîk andan ‘Omer
Buları sevüp kişi rahmet umar

Üçüncisi ‘osman ki hilm ü hayâ
Ana ‘âdet olmuş idi bî-riyâ

Kendinden sonra geriye dört halife bıraktı; her biri dünyada hüküm sürdü.

Ebû Bekr-i Sıddık ve ondan sonra Ömer, insan bu kişileri sevip rahmet umar.
Dört çar-yâr O’nun gökçek yâridir
Anı seven günahlardan beridir
Onsekiz bin âlemin sultânıdır
Adı güzel kendi güzel Muhammed

Üçüncüsü ise Osman ki hilim ve hayâ onda riyâsız bir şekilde tabi bir huy, mizâc haline gelmişti.

Osman olunca damad-ı peygamber
Haya ve hilm ikram eyledi Hayyü’l ekber
Vücûd-u zahir-i nebevî’den kalbinin meyvesi (semeretul fuad) iki can ile dâmâd-ı peygamber olunca, O kalbin sahibi, vücûd-u bâtın-ı Muhammedî’den iki haslet ikrâm eyledi: haya ve hilm gibi iki cevher.

Dahı birisi seyyîdü’l-mü’minîn
Ki tağ yarılurdı işitse ünin

Aliyy ibni Ebû Tâlib ol şîr-i ner
Ki gösterdi ‘âlemde dürlü hüner

Koparmışdı kapusını Hayber’ün
Bilür idi ahvâlini Kanber’ün

Ve birisi daha var ki o müminlerin seyyîdidir; dağ (benlik) onun sesini işitince yarılırdı. Nebevî ilmin Vârisi olması hasebiyle talip oılanların varlık dağını delmeye muktedir idi.

O şîr-i ner, erkek aslan veya şirin, cana yakın er: Ebu Talib’in oğlu Ali’dir. O tam bir erdi, dünyada nice türlü hüner gösterdi.

Habîb-i Kibriya hazretleri, Hayber’in fethi hadisesinde sancağı kendisine verince Hayber’in kapısını koparmıştı, Kanber’in hallerini anlardı.

Kanber, Hz. Ali’nin yanından hiç ayırmadığı ve daha sonra azad ettiği sadık kölesi, vefâlı dostudur.
Muhammed ilme kân oldı Alî nutk-ı beyân oldı
Ana her sır ayân oldı Alîdir hâce-i Kanber

Atı Düldül ü kılıcı Zü’l-fikâr
Ki kanlar döker çün kınından çıkar

Özi alp, eli açuk, ilmi çok
Ne kim var yavuzlık biri anda yok

Ana kim dimişdür Çalap arslanım
Degül anı ögmek benüm oranım

Atı, Düldül ve kılıcı ise Zülfikâr’dı ki kılıç kınından çıktığında kanlar dökerdi.
Süvâr-ı Düldül ü zû-Zülfikâr ol sihr-i mümtâzın
Der-i ilm-i ledünnî Murtazâdır yâ Resûlallâh

Kendisi kahraman ve cömert, ilmi çoktu; alemde her ne kötülük varsa biri bile onda yoktu.

Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır. [Hadîs-i şerîf]
Hulkı, hulk-ı Rahmânî idi ve ilmi, ilm-i Sübhânî idi.

Allah, O’nun için “daima gâlip olan arslanım” buyurmuşken, O’nu övmek benim haddim değildir.
Dedi ol mazhar-ı envâr-ı celî
Esedullâh-ı velî yani Alî

Bu ulular olurlar-ıdı müdâm
Resül’ün katında ‘aleyhi’s-selâm

Mülâzım sahâbi dahı niçe yüz
Nite kim ayun çevresin ılduz

Tutarlar-ıdı vü bezerler-idi
Tapusında bile gezeler-idi

Bu yüce insanlar peygamberin -ona selam olsun- meclisinden hazır bulunurlardı, huzurunda dâim durulardı.

Yüzlerce sahabe dahi ayın çevresinde yıldızlar misâli O’nun yanından ayrılmazdı.

Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz, doğru yola, kılavuzlanır, bana varırsınız. [Hadîs-i Şerîf]

O’nu korurlardı, etrafını süslerlerdi (O’ndan aldığı haslet ile kendilerini süslerdi) O’na kulluk için etrafında dolanırlardı.

Belî nâgâh ay ger bulıda gire
Baka ılduza kişi yolın göre

‘İnâyet gör anun ki bu ümmetin
Komaz azmaga zira bilür yatın

Ki isyân denizinde ger gark ola
Gâvurdan Müsülmâna ne fark ola

Doğru! Çünkü ay bulutların arkasına ansızın girerse kişi yıldıza bakıp yolunu bulur. Hakikatte ay bulutun arkasına girmez de kişi kendi güneşini kendi bulutuyla gölgeler, benliğinden sebep O’ndan nûr alamaz olur.

O’nun lütf u ihsanındandır ki ümmetini sapkınlığa bırakmaz çünkü (bu ümmet) usûlü bilir, tembelliğe düşmeden işaretlere, vesileye sımsıkı tutunur.

İsyan denizinde boğulup, günahlara dalınacaksa gavur ve müslüman arasında ne fark kalır ki?

Velî ben ki Mes’ûd ibni Ahmed’em
Şunun bigi gark olmışam vâh nidem

Ki çevre çalup nesne bulmaz elüm
Yapışmağa ger nice ola hâlüm

Ne sünnî Müsülmân ne bellü Tatâr
Taşum âdem ü içüm itden biter

Fakat ben ki Ahmed oğlu Mesûd’um, eyvah öyle bir günah deryasına dalmışım ne yapayım.

Bu denizin içinde, elim etrafı araştırıp kurtulmak için tutunmaya bir şey bulamazsa benim hâlim nice olur?

Hakkıyla ne Sünnî ne Müslüman ne gerçek bir Tatar olabildim, dışım insan gibi görünse de içim itten daha kötüdür.

Ne ‘ilm ü ne hikmet ne zühd ü salâh
Ne merd-i gazâ vü ne ehl-i silâh

Namaz içre kâhil fesâd içre cüst
‘Adâvette katı ‘ibâdetde süst

Meger kim şefâ’at kıla Mustafâ
Ki bula kıyâmetde gönlüm safâ

Ne ilim ve hikmet (sahibiyim) ne kendimi ibadete verdim; ne cenk eden bir yiğit ve ne de silah kullanan cihâd eriyim.

Namaz kılarken tembel, bozgunculukta araştırıcı, ayıp kusur gözetmeden gözü açık, düşmanlıkta sert, ibadette ise gevşek biriyim. Şer bir iş olsa kuvvetli bir pehlivan gibi olur, hiç yüksünmeden o işi yapar. Hayır işine gelince yüz yaşındaki ihtiyâr gibi âciz olurum, isyanda şedîd, kullukta bir battal pelît gibiyim.

Ancak Hz. Muhammed Mustafâ’nın şefaat kılmasıyla, günahlarımdan geçmesiyle, gönlüm kıyamet günü safâ bulur, durulur.

Niçeme ki gözsüzvenin dünyede
Elümi tuta ahretde yide

Nazar hiç bırahmaz maâsîye ol
Şefâ’atçıdur kamu âsiye ol

Bir anun bigi şâhum ola
Ne kaygu eger bin günâhım ola

Her ne kadar dünyada görmeyen biriysem de elimi tutup ahirette beni de peşinden götürür.

Aşkından garîb düşmüşsem ne gam; lütfunun gölgesinde hoşça bir haldeyim ya… Tenhada kalmışsam ne dert; zerrecikleri dahi Ortaya çıkaran bir güneşim var… O’nun fakiri isem ne olmuş! Huzuruna kabul buyurmuş ya daha ne olsun… Hem dilencisinden bile kaçınmayan, yüksünmeyen pek yüce bir Sultânım var!

O, günahlara, isyanlara hiç iltifat etmez, günahından dolayı kullardan yüz çevirmez, cümle günahkâr âsilere şefâat eden, günahından geçendir O.

O’nun gibi bir şâhım olduktan sonra pek çok günahım da olsa endişelenmem.
Kılavuzlar bizi Hakk’a komaz râh-ı dalâletde
Sözü Mevlâ’sına geçen Resûlullahımız vardır
Günâhkârım deyu Muhyî ümîdin kesme Allah’dan
Muhammed Mustafâ gibi şefâatgâhımız vardır

Benüm i’timâdım hemîn işbudur
Elümde dahı nesne yok hoş budur

Ana vü anun al ü etbâ’ına
Dahı ehl-i beytine eşyâ’ına

Okurvan tahiyyât virürven selâm
Diri olduğumca vü temme’l kelâm

Benim güvencem sadece budur; elimde de bir şey yok zâten güzel olan şey budur.

O’na ve O’nun ailesine ve O’na tâbi olanlara ve hassaten ehl-i beytine hatta isim vererek kullandığı eşyâlarına, varlık O’nundur, O’na âit olanlar. (Ki varlığımız onunladır varımız da ancak O)

(El-Hayy ile) Diri olduğum sürece (sonsuza dek) tahiyyât okurum O’na, söz tamam oldu vesselâm

Huzur’dan Övgüler

Es-salâtu ve’s-selâm ey sırr-ı âlem nûr-ı zât
Es-salâtu ve’s-selâm ey ahsen-i hulk-i sıfât

Hz. Peygamber’e olan sevginin ifade edilişi, edebiyatımızın konulan arasında başlı başına, hususi bir yer tutmaktadır. Şâirlerin, Allah Teâlâ’nın da kitâbında defalarca taltîf eylediği Habîbullah’ı övmek gâyesi İslâm edebiyatında da en yaygın tür olan NA’T türü eserlerin doğmasına sebep olmuştur.

Şems-i zâtın perteviyle zâhir oldu her vücûd
Münkir-i zâtın içindir cehl-i küfür hem memât

mihrabi_nebi

Gördü Âdem hüsn-i vechin bildi sensin sırr-ı âb
Cenneti ferdâya saldı buldu nûrunla sebât

Edîb ve şairlerin büyük ekseriyeti, nesir ve nazım olarak bu sevgiyi dile getirmişler, çeşitli vesileler ittihaz ederek onun hayatının hemen her safhasına dair eserler vermişlerdir. Bu vadide eser verenler hangi seviyede olursa olsun, şöhretler arasında zikredilmeyen bir unutulmuş bir şairden sultanlara kadar O’nun aşkını terennüm etmekten geri duramamışlardır. Ona duyulan muhabbet, ondan şefaat talep etme, onun hayatını örnek alma gibi hususlar gayet samîmî bir üslupla ifade edilmiş, eserlerini bu konuları işleyen nice şiirle süslemişler, divanlarına baştâcı eylemişlerdir.

Yoluna cân itse kurbân cedd-i pâkin çok mudur
Zemzem-i irfânı buldu kıble oldu hep cihât

Osmanlı sultanları arasında da bir çok hükümdarın divanlarında Hz. Peygamber’e na’tlar bulunmaktadır. “İlhâmî” mahlasıyla eserler veren III. Selim Han Hazretleri de (v. 1809) şiir ve musîkiye önem vermiş, şairleri ve musîkişinasları korumuş, gözetmiştir.

Olduğunçün küntü kenz’in sırr-ı rahmet âleme
Hubb-i âlin ehl- nîrân ‘ıtkına oldu berât

İlhâmî’nin şiirleri arasında na’tlar da yer almaktadır şüphesiz. Bunlardan bazıları yeni neşr edilen na’t antolojilerinde de yer almaktadır. Ancak onun Mescid-i Nebevî’deki bazı sütunlara nakş edilen na’tları ise, onun Peygamberimiz’e duyduğu muhabbetin, onun hayatını örnek almanın, devleti ayakta tutmak için himmetini beklemenin ve ahirette de şefaatine ermenin önemini ifade ettiği dön na’tı vardır ki bu vadide bir Osmanlı Sultanının dilinden dökülen pek saltanatlı sözlerdir.

Ehl-i beyt’in hubbudur lezzet veren eşyâye hep
Onlara münkâd olanlar buldu berzahtan necât

Bir zamanlar Medine’deki cami ve kütüphanelerde çokça bulunan Türkçe kitabeler daha sonra yapılan tadilatlarda yerlerinden sökülmüşlerdir. 1976 senesi haccı münasebetiyle gittiğim Medine’de, Mescid-i Nebevî, Kuba Mescidi ve Arif Hikmet Kütüphanesi’nde bu kitabelerden bazılarını görmüştüm. Daha sonraları bu kitâbeleri okuyup, neşredilmesinin uygun olacağını düşünüyordum. Ancak Medine’deki mescidlerin son yıllarda yapılan tevsî çalışmları sırasında bu yazılar yerlerinden kaldırılmıştır. Hatta bu son tevsî çalışmalarından önce de Mescid-i Nebevî’de yapılan genişletmeler esnasında güzelim yazılar sıvalarla ve duvarlarla kısmen örtülmüştür. Nitekim Bâbü’s-Selâm’ın dış cephesindeki bazı yazılar kısmen okunabilmektedir.

Bu yazılar arasında III. Selim’in olduğunu tahmin ettiğimiz ve daha önceleri Mescid’in içindeki sütunlarda bulunan yazılar da şimdi bulunmamaktadır.

III. Selim’in bu mekâna göndermiş olduğu dört adet na’t-ı şerîfinin Ali Emirî Efendi’nin Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nda neşredildiğini görüncü sevindim. Adı geçen derginin 31 Teşrin-i evvel 1335 (1919) tarihli 20. sayısında sahife 451-452’de yayınlanan bu dört manzumenin Ali Emirî’nin ilâve ettiği küçük notlarla birlikte metnini bugünkü harflerle ve sadeleştirilmişhaliyle takdim ederiz:

I.
Ravza-i Mutahhara-i Cenâb-ı Risâlet-penâhîde minber-i saâdet civarında birinci sütun-ı ulviyet-nümûnda cennet-mekân-ı saîd Üçüncü Sultan Selîm Hân-ı şehîd hazretlerinin şu kıt’a-i ubûdiyyet-kârâne ve pâdişâhâneleri menkûş u muharrerdir:

Esselâm ey mehbit-i vahy-i Emîn
Cân ile âşık sana Rûhu’l-Emîn

Âsmâna fahr ider yerden göğe
Cây-ı cism-i pâkin olmakla zemîn

Tâk-ı gerdun-ı imâd-ı şevketin
Oldu ma’nâda zehî rükn-i rekîn

Dest-gîri ol Selîm Han’ın meded
Kim kavîm ola kıyâm-ı mülk ü din

II.
Diğer sütûn-ı saâdet üstüne imla buyurdukları kıt’a-i âşikâne ve şâhâneleri:

Ey kerem mülküne Sultân-ı Kerîm
Kulluğun fahr bilir Şâh Selîm

Yapışıp kâime-i arş gibi
Şer’in erkânına eyler ta’zîm

Bende-i hâsdır ihsân eyle
Dü-cihânda bana ey lutfu ‘amîm

Ravza-i pâkine yüz bin salâvât
Her biri başına yüzbin teslîm

III.
Diğer sütûn-ı mübârek üzerine tastîr buyurdukları kıt’a-i rukiyyet-kârâne vü mülûkâneleri:

Ey gül-i Ravzâ-i dîn-i İslâm
Sana her demde hezârân selâm

Nice reşk-âver-i yâkut olmaz
Kasrına oldu sütûn-ı seng-i ruhâm

Habbezâ Şâh Selîm-i Sâlis
Kıldı rif’atle bu hizmette kıyâm

Kerem eyle ana ey ekrem-halk
Lutuftur bendelere de’b-i kiram

IV.
Diğer sütûn-ı hümâyuna nakş-tirâz-ı ubûdiyyet eyledikleri kıt’a-i nefîse-i pâdişâhâneleri:

Muallâ Ravza-i fahr-i risâlet
Anın tahtındadır gül-zâr-ı cennet

Sütûn-ı rif’atin tûbâ göreydi
Olurdu cebhe fersâ-yı darâ’et

Selîm Hân ibn-i Mustafâ’ya
Zehî devler nasîb oldu bu hizmet

Ana dünyada himmet âhirette
Şefâat yâ Rasûlallâh şefaât

ashab,_suffe

Zamâne dilinde söylenirse:

I.
Cebrail (a.s )’ın vahyi indirdiği yer olan kutsal mekan sana selam olsun! Çünkü o sana candan aşıktır. Yeryüzü, Hz. Peygamber’in mübarek vücutları kendisinde medfûn diye yerden göğe kadar övünmektedir. Ey Resûl! Senin bu dünyadaki yüce şahsiyetin aynı zamanda ma’na aleminde de ne kadar sağlam bir mevkidir. Yâ Resûlallâh! Sen Selîm Hân’ın elinden tutuver de din ve memleket sağlam bir şekilde ayakta dursun.

II.
Ey cömertlik ülkesinin en cömerdi olan Nebî! Pâdişâh Selîm senin kulun olmakla övünmektedir. Senin şerîatının esaslarına sanki arşın direğine yapışır gibi sarılıp yüceltmektedir. Selîm, senin has kulundur. Ey lutfu bol olan, her iki cihanda da bana ihsan eyleyiver. Ey Resûl senin o tertemiz ravzana yüzbinlerce salat, yüzbinlerce selâm olsun.

III.
Ey İslâm bahçesinin gülü olan Peygamberim! Sana her vesileyle binlerce selâm olsun. Senin sarayında sütun olan mermerler bile yâkut gibi kıymetli taşlara nasıl üstünlük taslamazlar ki. Pâdişâh Üçüncü Selîm, senin mescidine hizmet etmekle ne güzel bir iş yapmıştır. Ey insanların en cömerdi! Büyüklerin kölelerine ihsân etmeleri adettendir. Sen deihsanda bulunuver.

IV.
Peygamberlerin övünç kaynağı olan Hz. Muhammed’in (sav) ravzası ne de yücedir. Cennet babçeleri bile derece bakımından onun aşağısındadır. Tûbâ ağacı senin sütûnlarının yüceliğini görseydi, mahviyetinden başını secdeden kaldıramazdı. Mescid-i Nebevî’ye hizmet etmekle Sultan Mustafâ’nın oğlu Sultan Selîm’e ne yüce bir saâdet nasîb olmuştur. Sen ona dünyada himmet, âhirette de şefâat nasîb ediver Yâ Resûlallâh


Yâ Resûllâh şefâat eyle Allah aşkına…

Huyuna maşallah

Tecelligâh-ı lâhûtî mutâf-ı âşıkândır bu!
Derûn-u ankâ-yı Pîrâna açılmış âşiyândır bu!

ABDURRAHMÂN SÂMÎ NİYÂZÎ SARUHANÎ HAZRETLERİ
Kaddesellâhü sırrahu’l âlî (v. 1934)

abdurrahman_sami.png

DER NAAT-I NEBEVΠﷺ
Fâ’ilâtün / fâ’ilâtün/ fâ’ilâtün /fâ’ilün

Ma’nâ-yı besmele ebrûyuna mâ-şâ’allâh
Zâta mir’ât-ı kemâl rûyuna mâ-şâ’allâh

Nûn, kalem çeşm-i femindir sadef-i dürr-i hikem
Şâz-ı hilkat ile ferîd hûyuna mâ-şâ’allâh

Nüh felek cezbe-i aşkınla esîr-i devrân
Zînet-i ‘arş-ı alâ mûyuna mâ-şâ’allâh

Zerre-i nûrun ile oldu mü’esses cennât
Neşr-i reyhân-ı cihân bûyune mâ-şâ’allâh

Sâye-bân oldu nebîler ezelî nûrun ile
Nisbet-i hârik-i dil-cûyuna mâ-şâ’allâh

Zâtın âyîne-i Hak’tır sıfatın vasf-ı Hudâ
Vahy olan mantık-ı hak-gûyuna mâ-şâ’allâh

Şeh-i levlâk olduğuna şakk-ı kamer imzâdır
«Mâ rameyte» mazharı bâzûyuna mâ-şâ’allâh

İftirâkın ile siyeh-câme büründü Ka’be
Tozları huld-i berîn kûyine mâ-şâ’allâh

Sûret ü ma’nâ-yı, Hakk mazharı zâtın aynı
Künh-i hüviyyette dâl hûyuna mâ-şâ’allâh

Hıl’at-i imkân ile zıll-i kemâlin görünen
Cümleye merhamet arzûyuna mâ-şâ’allâh

Harem-i hazret-i muhtasta mukîmsin dâim
Lâmekân ‘âric-i her sûyuna mâ-şâ’allâh

Eylesin Sâmî’yi hayrân şerer-i ‘aşkın ezeli
Kevser-i nûr-i lutf cûyuna mâ-şâ’allâh

sakk

Min ğayri haddin manay-ı münifi:
Besmele’ye mana olup çekilen kaşlarına maşallah. O’nun zâtına, (tam ve noksansız dereceye erişmiş) ayna olan yüzünün güzelliğine mâşallah.

Nice hikmet incisi saklayan sedef misali ağzından dökülenlerdir kalemin Kur’an-ı Kerim’de yazdı.rdı.kları…Yaratılıştan gelen müstesna, eşsiz, biricik mizâcına mâşallah.

Dokuz gök katı, senin aşkının çekmesinden doğan coşkunluk, kendinden geçme ve istiğrak hâliyle kendi yörüngelerinde dönmeye mahkûm olmuşlar. Bu göklerin üstüne, en yüksek derecede yer alan madde aleminin sonu maddesizlik aleminin başlangıcı, her şeyden daha saf ve nurlu olan, mahlukatın şereflisi arş-ı ala’nın süsü olan saçının teline mâşallah.

Senin nurunun zerresinden cennetler vücut buldu. Cihâna cennet rayihası yayan kokuna mâşallah.

Senin ezeli nurunun hâmisidir nebiler. Gönülleri tahrik ile kendine doğru çeken tenâsüp kıvâmına mâşallah.

Senin zâtın Hakk’ın aynasıdır, sıfatın Hudâ’nın vasfı. Hakk’tan sana vahy olunan kelâma mâşallah.

“Sen olmasaydın alemlerin yaratmazdım” kelâm-ı ilahisiyle övülen Sultân olduğunun imzasıdır, şakkı kamer  (göklerin süsü olan ayın yarılması mucizesi) “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” (Enfâl:17) âyetinin tecelli ettiği pazuna mâşallah.

Hicret ile ayrıl.d.ığın hasretinden siyahlar giyindi Mekke’deki Ka’be. Tozu bile kadri yüksek, en yüce cennet olan, sevgilinin bulunduğu Medine şehrine mâşallah.

Mana tasviri itibariyle, Hakk, mazhar-ı zatın ile aynıdır. Hakikatın özüne yol gösteren, aslına erdiren huyuna mâşallah.

Sultân’ın giydirdiği mümkün olabilen en güzel kıyafet ile görünen, kemâlinin gölgesi
cümle mahlukata merhamet (alemlere rahmet) arzuna mâşallah.

Sana mahsus hareminde mukîmsin dâim. Mekansızlığa yükselen cihetine mâşallah.

Ezeli aşkının kıvılcımları Sâmî’yi hayran eylesin: Lütuf ve ikram nuru olan Kevser ırmağına mâşallah.

Yâ Rabbi! O Muhammedin’e ﷺ öyle bir salât eyle ki,
o salât sayesinde benim fer’im aslıma, cüz’üm küllü’me muttasıl olarak zâtım zât-ı Muhammed’le, sıfatım sıfat-ı Muhammed’le kesb-i ittisâl eyleye ve ayniyetiyle aynim mesrûr olarak beynimizde(aramızda) beynuniyet (fasıla, aralık) kalmaya.

Ey hicâbı nur ve hafâsı şiddet-i zuhûrdan başka birşey olmayan Allah’ım, her meşiyet ve irade ettiğin şeyleri işlediğin ve her teayyünden hâli kıldığın mertebe-i ıtlakda senin ile senden ve ilim nuru ile zâtına ait keşiften ve vücud-u sûrî ile suver-i esmâ ve sıfata tahavvülünden Efendimiz Hz. Muhammed’e ﷺ öyle bir salât ile salât eylemeni isterim ki o salât sayesinde ezel de reşş edilen(saçılan) nur ile basiretime(kalp gözüme, idrakime) kühl-ü hakikat (hakikat sürmesi) çekilerek tekevvüne düşmeyen şeylerin fenâsını ve senin bekây-ı ezelîni rü’yete kâdir olurum.

Ehli şuhûdu irfân ve ashâb-ı zevk ve vicdan olan aile ve ashabına da tam bir salât ve selâm eyle. Velhamdülillahi rabbil alemin ve selamün alel murselîn.

İşbu selâmın muhataplarını, Hak kendi bekâsı ile daima ihyâ eyler, kemâlini ihsan etmekle selamlar… SELÂM’ın hakikatini unutturmaz.

Aşk ile bir dahi (selâmün aleyküm)
Hakkı kabule mâni’ olan âfetlerden Allah size selâmet versin, bir vehim ve hayal olan nefsinizden, parça özelliklerinden arındırıp beden ve tabiat kayıtlarından kurtarıp bütüne, aslına, kendine vardırsın.
🍃
Bu cihanda, o cihanda DARÜSSELÂM (Selâm yurdu, hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuk mekânı) olan cennet boyutu halinin yaşamına erdirsin.

Vahyî Bey’den

Arz-ı hâl itmek abesdir ey rumûz ana sana
Hâlimi her ân lisân-ı hâlim eyler itirâf

Miralay Receb Vahyî Bey, Konyalı Eskici Hacı Ali’nin oğludur. 1867 yılında Kandiye’de doğar. 1923 yılında vefat eder. Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığında medfûndur.

Gülistân-ı aşk u muhabbette yetişmiş olan bu pîr-i muhteremin aşk u irfânı önünde hiss-i ihtirâm ile mütehayyir ve mütehassis olarak ser-fürû ederim.

Demine, devrânına selâm olsun.

umutrehberi_ravza

RAVZA-İ MUTAHHARA
mef‘ûlü fâ‘ilâtün mef‘ûlü fâ‘ilâtün

Yâ Rab beni kavuşdur dârü’s-selâm-ı yâre
Rûhumda iştiyâkım çokdur o huld-zâre

Yok yok hatâ; cennet-i reşk-âver-i cenândır
Bir zerre hâki ercah bin dürr-i şâh-vâre

Sînâ-yı pür-tecellâ muzlim bunun yanında
Zîrâ bu Tûr’u Mevlâ bi’z-zât ider inâre

Fahr itse hakkı vardır gayrı mükevvenâta
El-hak o medfen olmuş mahbûb-ı Kirdgâre

Berâ‘atla sayılmaz ‘arş-ı berîne çıkmak
‘Ulviyyet-i hakîkî yüz sürme ol mezâra

Ey kudsiyâna kıble, ‘uşşâka cây-ı kuble
Ârâm-gâh sensin müştâk-ı bî-karâre;

Cismim nedir ki olsun yârin ayak türâbı
Rûhum da olsa hiçdir mefrûş o reh-güzâre

Vird-i likâ-yı pâkın virdi safâ-yı kudsî
Geldi hezâr-ı neş’e tab‘-ı dil-i hezâre!

Ey ‘âlemine rahmet, sırr-âşinâ-yı vahdet
Kulluk, büyük sa‘âdet sen şâh-ı kâm-kâre

‘Âlem fedâ-yı ‘aşkın kurbâna meyl ider mi
Her dem rebî‘ hüsnün hâcet mi kor bahâre

Nûr-ı cemâle nisbet, meh-tâb sanki şeb-tâb
Mihr-i visâle nisbet, hurşîd bir şerâre

Pâ-bûsa irmedikce, cânânı görmedikce
İtmez kabûl-i merhem rûhumdadır bu yâre

Ey kurb-gâh-ı Yezdân, mahbûb-ı lâ-mekân-şân
Şevkinle kalb-i Vahyî her lahza pâre pâre

Ben derd-mend-i zârım: Gâyet günâh-kârım
Senden ümîd-vârım kâfî bana bu çâre

Ey Rabbim, beni sevgilinin selâmet evine ve esenlik yurduna kavuştur. Ki o ebedi cennete karşı, ruhumda büyük bir arzu, karşı konulamaz bir özlem vardır. Gerçi O’nun makâmına, “cennet” demekle de hata ettim. O kalp,  cennetin dahi kıskandığı, gıptâ ile baktığı bir yerdir. Toprağının bir zerresi sultanlara lâyık iri taneli bin inciye tercih edilir. İlâhî feyiz ve tecellîlerin müşâhede edildiği, Hakkın bizzat nurlandığı Efendimizin makamına kıyasla(Zât tecellisi), Hz. Musâ’nın (as) vahye muhatap olduğu her tarafı tecellilerle dolu Tur dağı (Sıfat tecellisi) karanlıkta kalır. Doğrusu Habibullah’ın kabrinin orada bulunmasından dolayı yaratılmış diğer her şeye karşı iftihar etse hakkı vardır bu makamın. Temizlenip üstün bir hâl ile pek yüce arşa çıkılsa bile asıl yücelik O’nun mezârına yüz sürmededir.

Ey meleklerin yöneldiği kıble, aşıkların bir bûse için etrafında döndüğü makam! Gönülden isteyen, hasretini çekenlerin, durup dinlenmeyen, muzdâriplerin dinlendiği karar kıldığı dinlenme makamı sensin. Benim cismim nedir ki O sevgilinin ayağına toz toprak olsun. Değil cismim ruhum da sere serpe serilse  O’nun geçtiği yollara bir hiçtir, kıymeti yoktur.

Senin tertemiz yüzünün medhini tekrarlayıp durmak ne kutsal bir zevk, ne ulvi bir eğlencedir tâ böylece dertten bin parça olmuş gönle neşe bülbülü gelir. Ey alemlere rahmet, vahdet sırrına vâkıf olan! Ne büyük saadet Senin gibi bir devlet ve ikbâl sahibine kulluk etmek. Senin aşkına bütün bir âlem fedâ iken gayrı kurbana meyl mi olur?! Senin güzelliğin her dem bahar mevsimi yaşatırken ilkbaharın gelmesine ne hâcet! Senin güzelliğine, rahmet tecelline nispetle  ay ışığı gece karanlığı sayılır. Vuslat güneşin varken güneşten bir kıvılcımın adı mı olur! Sevgiliyi görüp ayağına kapanmadıkça ruhumdaki bu yara merhem kabul etmez.

Ey Sevgili! O’nun şânı, bir yere ihtiyâcı olmayan, mekândan, uzaktan, yakından münezzeh olduğu halde ancak Sen Allah’a yakınlık makamındasın. Vahyî’nin kalbi, sana karşı duyduğu şiddetli arzu ile her an parça parça olur durur.

Nice bin günahımla pek dertli ve üzüntülüysem de senden ümitvârım çâre olarak işte bu bana yeter…

Âşk” ismi şerifinin cismi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafâya Cenâb-ı Hâkk’ın ve meleklerinin salât-ü selâmları adedince salât-ü selâm olsun…

Sabahlar Yâ Resûlallâh

“Şâzelî, Bedevî, Rifâî, Sünbülî, Şâbânî, Celvetî, Bektâşî, Bayrâmî ve Sa‘dî, Kādirî, Nakşibendî, Mevlevî, Gülşenî, Uşşâkîyiz” hissesiyle Câmiu’t-turuk Abdullah Selâhaddin Uşşâki Hazretleri (v. 1783) gülzârından bir âteşîn gül:

Müşkilin kimseye zâhirde Salâhî sormaz
Hâce-i bâtına sordu soracak esrârı

bir_sabah_medine

Gönül fikr-i hayâlinle sabahlar yâ Resûlallâh
Olur şem’-i cemâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Alîl-i pister-i hicrin enîn ü zâr edip dilden
Temennî-i visâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Seherlerde gönül teşrifin özler dîde-i câna
Tenezzül ihtimâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Ziyâ-yı ruhsârın nihân olur ise dilden
Hayâl-i zülf ü hâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Leyâlî-i tahayyül içre dil bezm-i tasavvurda
Cemâl-i bî-misâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Şeb-i gamda girişse bî-nevâ dil-hân-ı vaslınla
Ümîd-i hûn-ı nevâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Hadîs-i zülfünü tahdîs ederse leyle-i hicran
Salâhî kıyl ü kâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Gönül, hayalinin fikriyle sabaha kavuşur zaten gece de ancak senin cemâlinin ışığı, güzelliğinin ilâhi nuru ile karanlıktan aydınlığa erişir, tâ böylece sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılığın hasta yatağında iken gönülden acı ve sızıyla inleyerek ağlayıp sevdiğine kavuşma temennisiyle sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül seher vakitlerinde, can gözüne şeref vermeni özleyip tenezzül buyurup seni görme ihtimalinle  sabahlar yâ Resûlallâh. Senin yüzünün ışığı gizlenirse gönlümden, o güzelim hâlinin hayaliyle  sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül, geceleri senin hayalinde canlandırarak, zihinde şekillendirme meclisinde iken misâlsiz güzelliğinle  (bazen de rüyâ aleminde seni göremeden) sabahlar yâ Resûlallâh. Gam gecesinde, gönülden, sessis sedâsız söyleyese sana kavuşma arzusunu, nasibine kana bulaşmış ümidi düşer de öyle sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılık acısıyla dolu gece, senin güzelliğinin taze hikâyesinden bahsetmek nimetine, memnûniyetini sözle ifâde edip teşekkür ederse, SALÂHÎ, gül cemâlinde mahrum bir halde, senin ancak lafını ederek, senden bahsederek, sözlerinden tesellî bularak  sabahlar yâ Resûlallâh.

Germiyanoğlu Şeyhî’den 50 beyit

Germîyânoğullarından, Mevlânâ Sinân dimekle mezkûr ve erbâb-ı nazm ü irfân meyânında Şeyhî mahlası ile meşhûr bir tabîb-i lebîb ve bir hakîm-i edîb, Ahmed Mecdüddin olma, Hacı Bayrâm-ı Veliyullah Hazretlerinden doğma, pîşterîn-i şuarâ-yı Rûm: Yûsuf Sinâneddin Şeyhî شيخي  (v. 1431)

Baharın revnakı vasfı, behiştin zîneti şerhi
Kamu bir fasl u bâb imiş senin hüsnün kitâbından

seyhi_sinan

Mesleği dolayısıyla “Hekim Sinan”, memleketi dolayısıyla “Germiyanlı Şeyhî” olarak tanınan, şiirlerinde kendisini “Yûsuf-i Şeyhî” olarak tanıtan şairin Şeyhî mahlasını alması Hacı Bayram Veli’ye intisabından sonra olmuştur yani Şeyhî kelimesindeki nispet î’si Hz. Numan Hacı Bayram-ı Veliyulla sultânıma râcidir.

Böylesi gülbağı bir intisaptan alıp ilhamı:
Gelin gülle başlayalım atalara uyarak
Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine
Bir anda yükselsin bir bülbül sesi…

Damen-i pâkinden nasiplendiğimiz, himmetleriyle huzur bulduğumuz Hz. Numan Hacı Bayramı Veliyullah Sultan (ruhaniyyetlerine selam olsun) evlatlarından olduğunu öğrenince, ehl-i vefâdan sayılmaklığımız niyyetiyle,  “Şiir güzeli”nin omzundan eski Acem elbisesini çıkarıp Türkî elbise ve yeni hil‘atler biçip giydirdiğini söylenen, tatlı pınarlar kadar hoş şi’irleri ile bilinen Germiyanoğlu Yakub Bey’in nedîmi ve tabîbi olan Şeyhî’den pek latîf bir naat-ı şâhânesi sizlerle paylaşmak murad olundu. Biraz sabr edip şiirin sonunu getiren aziz okuyucular için dilerem her bir beyti ayrı şefâat eyler.

يا خاتم الرسالة يا أشرف الورى
أنت الذي تفرد باالعز و العُلى
Yâ hâtime’r-risâleti yâ eşrefü’l-verâ
Ente’llezî teferrede bi’l-‘izzi ve’l-‘ulâ

Ey risâlet mührü(risalet yüzüğünün kaşı, risâletin sonu) son Nebî, ey yaratılmışların en hayırlısı, şereflisi; izzet ve fazîlette biriciksin, yegânesin sen.

Ey fahr-ı halk kimde ola zehre medhine
Çün Hakk dedi “le ‘amrüke” levlâke ve’d-Duhâ
Ey yaratma kudretinin sahibinin ve yaratılanların kendisiyle övündüğü, senin medhinde kim yiğitlik edebilir, kimde o cesaret var ki, senin için Allah, “ömrüne yemin olsun”, “sen olmasaydın”, “sabah aydınlığına, yüzünün nuruna yemin olsun” buyurmuştur.

Akl-ı inân-keşîde ere mi rikâbına
Der “tarrakû” önünce çün ervâh-ı asfiyâ
İşi gücü çekip çevirmek, yönetmek olan dizgini çeken akıl, hiç yetişebilir mi, senin üzengine(haşa)? Çünkü tertemiz ruhlar bile senin önünde “açılın, açılın” diyerek yürürler. (O tertemiz ruhlar bile senin hizmetinde yayadırlar, akıl sana nerden erişecek!)

Seyr-i semend-i sırrına meydân-ı arş teng
Pervâz-ı murg-ı fikretine lâ-mekân fezâ
Arşın meydanı bile senin o (yağız) sır atının çevikliğine az gelir, gayb âlemindeki sır atının seyrine arş meydanı dar gelir. Senin tefekkür kuşun kanat çırpıp uçunca, gökyüzü yetersiz kalır, mekansızlık bile anlamını yitirir!

Nutkun mu’allimi şübeh-i akladır necât
Lafzın müferrihi maraz-ı rûhadır şifâ
Senin sözlerinin tâlimi, aklı şüphelerden kurtarır, mübarek ağzından çıkan sözlerinin rahatlatıcılığı ruhun hastalıklarına şifâ olur.

Lutfun demi eder nefes-i nefsi dil-pezîr
Hulkun yeli kılar harem-i rûhu hoş-hevâ
Lütfunun nefesi, nefsin soluğunu (keser de, onu) gönlün emrine âmade kılar. Yaratılışının esintisi, senin tabiatından gelen rüzgâr, ruh haremini hoş esintilerle doldurur.

Rahmân iken mu’allimin ümmî kodun adın
Sultân iken dü-kevne kabâçen durur aba
Muallimin Rahman olan Allah ise de sen kendini, (ilim için okuma yazmaya ihtiyaç duymayan mânâsına) ümmî diye bildirdin. İki âlemin de sultânı olduğun halde üstüne bir parça yünden giysi edindin.

Sâyen hakîr toprağa salsayidi şeref
Her zerre gün gözüne olur idi tûtiyâ
Eğer gölgen olsaydı ve lutfedip alçaktaki, hakir toprağa bir kez düşüp şeref verseydi, toprağın her zerresi, güneşin gözüne sürme olurdu.

Tahte’l-livâna Âdem “men dûnehû mutî’”
Fahr anlara kim eylediler sana iktidâ
Senin (livaü’l-hamd) sancağın altında toplanan Adem ve O’ndan sonra gelip itaat edenler, (peygamberler) ne kadar övülseler az gelir ki, sana iktida eylemişler, sana uymuşlar, sana tabi olmuşlardır.

Şol kimseyi ki çekti kabûlün kılıç gibi
Gerçi bürehnedir güheri doludur safâ
Cevheri, özü safa ile dopdolu olsa da kendisi, aç açık ve köle olan kimseyi kılıç gibi çekip aldın! (Hz. Bilâl Efendimizin âzadı misâli) Özü temiz kimse her ne kadar ayak altında zavallı olsa da sen onu özü bozuk olanlardan kılıç gibi kesip ayırdın.

Ol nâkesi ki reddin eli attı oklayın
Üryân u ağzı kan yeri toprak yolu hevâ
O insanlıktan nasibi olmayan, aşağılık kimseyi ise, senin reddinin eli oka tuttu, reddederek o kimseyi yaydan atılan ok gibi kendinden uzağa attın. Onu çırılçıplak, ağzı kan içinde, yolu boş ve batıl halde mezara gönderdin!

Gerçiki toprak eyledi müdbirleri debûr
Sen bir çerağsın kim ider nusret-i sabâ
Ayrılık (Batı rüzgarı) rüzgarı (sana karşı) uğursuz, bahtsız kimseleri toza-toprağa boğarken; saba yelinin esintisi ise senin kandiline, çerağına güç vermekte, sana yardımcı olmaktadır.

Gavvâs-ı rûh-ı kudsîyle bahr-ı vahdetin
Dürr-i kelâm-ı Hakka lisânındır âşinâ
Kutsal ruhun dalgıçlığıyla(Cebrâil aleyhisselam) birlik denizine dalıp, Allah’ın inci misali sözlerini alarak bunu dilinle anlatansın, ortaya çıkaransın. Sen mukaddes ruhunla vahdet deryasına derinliklerina dalarken, lisanınla Hakk’ın kelam denizinden inciler çıkardın.

Kîş-i ve mâ rameyteden atsan kazâ okun
Hayl-i müsevvimîn ede dîn düşmenin hebâ
Attığında sen atmadın ama Allah attı okluğundan (sadağından) çekip attığın her kaza oku, işaretli, nişanlı, teçhizatlı meleklerle, dinine düşmanlık eden bir güruhu heba eder.

Allah azze ve celle Uhud Savaşı’nda da müslümanlara yardım etmiş, bu yardım sayesinde düşmana galip gelinmiştir. “Ve mâ rameyte” bu olaya işaret eden ayettir. “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. [Enfâl:17] Bedir Savaşında peygamberin ordusuna melekler eşlik etmişlerdir. Müsevvimîn kelimesiyle Âl-i İmrân suresinde anlatılanlara işaret edilmiştir. “Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. [Âl-i İmrân:125] Saîd ibnu’l-Museyyeb’den, onun da babasından rivayetinde geçer: Bedr gazvesi günü Ubeyy ibn Halef Hz. Peygamber (sa)’i arıyordu.Bir grup mü’min onu karşıladı ve Rasûlullah (sa)’a ulaşmasını engellemek istediler. Allah’ın Rasûlü (sa): “Bırakın gelsin.” buyurdular. Abduddâr oğullarından birisi olan Mus’ab ibn Umeyr onu karşıladı ve öldürüldü. Tam o sırada Rasûlullah (sa) da Ubeyy’in, zırhı arasından bir anda boynunu görüverip harbesini (küçük mızrak) fırlattı. Ubeyy’e çarpan harbenin darbesiyle Ubeyy atından düştü Harbenin çarptığı yerden kan bile akmamıştı. Sadece bir kaburgası kırılmıştı. Atından düşen Ubeyy bir öküz gibi böğürüyordu. Yanına gelen arkadaşları ona: “Ayıp ayıp küçük bir sıyrıktan bu kadar feryat ediyorsun!” dediler. Rasûlullah efendimizin (sav) daha önce “Bilâkis ben Übeyy’i öldüreceğim.” dediğini zikredip “Nefsim kudret elinde olana yemin ederim ki bana isabet eden darbe Zu’l-Mecâz halkına isabet etmiş olsaydı hepsi birden ölürlerdi.” dedi ve Mekke’ye ulaşamadan yolda Şerif denilen mevkide öldü, canı cehenneme gitti. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Sen attığında onu sen atmış değilsin. Fakat muhakkak onu Allah atmıştır…” âyet-i kerimesini indirdi.

Kaktı nübüvvetin eli din tablın öyle kim
Uş şark u garb doldu ol âvâzeden sadâ
Peygamberliğin eli, risâlet vuruşun, din kösünü (davulunu) öyle bir çaldı ki doğu ve batı işte bu gür sesten yayılan yankılarla doldu.

Cem‘ eyleyip cemî‘-i kemâlâtı lutf-ı Râb
Bir zât-ı ekmel içre adın kodu Mustafâ
Rabbin lutfu, bütün kemâlâtı sende cem edip, manevi hasletleri, erdemleri sende toplayıp tâ böylece kusursuz, noksansız, mükemmel zâtına Mustafa adını koydu.

Hem hırmen-i şefâatının hûşe-çînidir.
Âdem ki dâne hırsıyile eyledi hatâ
Bir (buğday) tanesine takılıp ayağı sürçen Hz. Adem aleyhiselâm, senin şefâat harmanının başak toplayanıdır. (Harman yerinden başak toplamak eski bir adettir)

Yek-dânesi cihân sadefinde güher gibi
Ey bî-bedel yetîm onun için denir sana
Sen bu cihân sedefinde, kabuğunda biricik incisin ki, eşin benzerin olmadığından sana inci (yetim) “dürr-i yetim” derler. Lugatte yetîm kelimesi eşsiz, tek, yektâ manasında da kullanılır, işbu halde mana şöyle olur, gerçi babası vefât edene yetim denirse de kimin kimsen olmayışından değil belki cihanda hiçbir benzerin olmadığından “tek” kaldın da onun için “yetim” derler sana.

Zülfünün kadd ü haddine her kim baka sanır
Kim buldu bedr kadr dünün hatt-ı istivâ
Uzayan saçının lülesinin uzunluğuna, güzelliğinin mertebesine her kim baksa ayın başlangıçtaki ince hali dolunaya dönerek tam derecesini buldu sanır.
Tasavvuf aleminde  “zülüf, gîsû, mûy, ebrû” Allah’ın birlik sıfatını, esrâr-ı ilâhîyeyi ifade eder.Zülüf kıvrımları C harfine benzetilirse (ki yeni ay, hilal de kurumuş hurma dalı misali bu şekildedir) Yüzün şekli ise yuvarlak O harfine benzetilse (ki dolunay, bedir de bu şekildedir.) Parlak bir dolunay misali yüzünün üzerine düşen zülfünü görenler mehtap hatt-ı istiva (eşit bölen çizgi) çekmiş sanır. Bu hatt-ı istiva ile miraçdaki en kestirme vuslat yoluna, ruh ve beden, madde ve mana, dünya ve ukba arasındaki çizgiye, ayrıma da bir işaret olsa gerektir.

Hem zülüfleri güzelin yüzünü örter, cemâline perde olur. Cism-i pâk-i Muhammed, mânâ-yı Muhammed’e hâil olur.

Naat-ı şerifin en çetin beyitlerinden birine rastladık. Burada İslam kozmolojisini vâkıf olmadan verilecek her mânâ eksik kalacaktır.

Adının iki harfine eyler işâreti
Anda ki yedi yerde Hudâ andı mîm ü hâ
Kur’an’da Cenab-ı Hakk’ın yedi sureye ve Mim ve Ha harfleriyle (Ha-mim) başlamasında muradı, seni anmaktır. Çünkü Senin isminin iki harfidir Mim ve Ha’dır. Senin isminde geçen Mim ve Ha harflerine (MuHammed, AHMed, MaHMud) Cenab-ı Hakk yedi surenin ilk ayeti olarak yer vermiş, pek şerefli Kur’an’da seni isminle de anmıştır.

Hulkuna çünkü Hâlık-ı a’zam dedi azîm
Lâyık halâyık eyleye mi hulkuna senâ
Senin yaratılışına, ahlakına;  a’zam olan yaratıcı Allah, “inneke leala hulukin azim” Şüphesiz sen azim bir yaratılış, hulk-u ahlak üzeresin [Kalem:4] buyurdu. Şu halde, diğer yaratılmışların seni övmesi, lâyıkıyla senâ etmesi mümkün müdür? 

Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.” O güzeli hayrul halefi, ilim şehrinin kapısı Hz. Ali keremallahu vechedir. Ayniyle vâkidir ki Sıffîn savaşından sonra Muaviye’nin kumandanı Amr bin As, Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna taktırarak Hz. Ali’nin(kv) kuvvetlerinin önüne çıktı ve: “Siz ve biz, birbirimizi yok ettikten sonra, İslam yurdunu kim koruyacak? Allah’ın kitabı Kur’an, aramızda hakem olsun” diye haber gönderdi. Bu durumu gören Hz. Ali’nin(kv) yanında savaşan Hariciler, “Allah’ın kitabına uymalıyız” diyerek savaşmaktan vazgeçmek istediler ve Hz. Ali’ye: “Ya Ali! Kur’an’a uy, yoksa seni onlara teslim ederiz ya da Hz. Osman’a (ra) yaptığımızı sana da yaparız” diyerek ayaklandılar. O vakit Hz. Ali Efendimiz, “Bu bir hiledir, gerçek Kur’an biziz, ben Kur’an’ı Natık’ım” buyurmuştur.

Erdi nebât u ma’den ü hayvâna da’vetin
Kim oldu şâhidin şecer ü üştür ü hasa
Senin davetin, cemâdâta, nebâtâta ve hayvânâta dahi ulaşmıştır ki, ağaç, taş, deve ve bağ- bahçe sana şahitlik etmişlerdir.

Kestin külîçe-i mehi tennûr-ı çerhde
Çün hân-ı mu’cizâtına germ oldu iştihâ
Felek tandırında, ay değirmisini, sıcak somun gibi yardın, senin mucize sofrana ateş bile iştahlandı. (Subhanallah bu ne müthiş bir ifadedir, ne güçlü bir beyittir!)

Bağlansa emrine n’ola şems ü kamer kemer
Nûrunla buldu neşv ü nemâ bu iki hod-nümâ
Senin emrine kemer bağlasalar, güneş ve ay sana hizmetçi olsalar çok görülmez. Çünkü, o ikisi de kendini açığa çıkaran, gösteriş meraklısı; ancak senin nurundan neşv ü nema bulmuşlardır. Zirâ yüzün nûrundan almışlar felekler şems ile mâhı…

Ger nerdübân edinse dokuz çerhi akl-ı kül
Bir pâyesine ermeye mi’râcının şehâ
Ey şahım, akl-ı küll, dokuz kat feleği merdiven etse de senin Mi’racının bir basamağına adım atamaz. Bütün akıllar birleşip dokuz feleği merdiven etseler bile Senin miracında attığın bir adımın yüksekliğine bile ulaşamaz, onun yüceliğini yakalayamazlar. O’nun seyri sülukundan melekler aciz olmuşlar ki bin yılda varamazlar O bir demde varıp râhı…

İsrâ gecesi sırrına seyr etse sidrenin
A’lâ-yı müntehâsıdır ednâ-yı müttekâ
İsra gecesi, (varlık âleminin son sınırı olan yedinci kat semâda bir makam olan) Sidre senin sırrına bir göz atsa, görürdü ki, kendisi, dayanılan, yaslanılan en aşağıdaki şey, senin sırrın ise en yüce başlangıçtır!
Sidre makamı tasavvuf âleminde Cenâbı Hakk’ı tanımada beşer aklının ve akılla kazanılan bilginin son durağıdır. Ne mümkin böyle bir âlî binâ bir dahi ger olsa / Kazâ mi’mârı sidre nerdbânı çarh müzd-veri

Çün ol seferde maksada tîz eyledin basar
“Mâ zâğ” oldu aynın ü kalbin “ve mâ tağa”
O seyr ü seferde gözlerin maksadına o kadar tez ve aracısız erişti ki, ne gözünü kaydıracak, ne kalbini oynatacak bir varlık girebildi araya!
Dikkat edin! O peygamberin gözü ne kaydı, ne de başka yöne çevrildi.[Necm:17] Hz. Peygamber aleyhisselam, Rabbine öyle bir yönelmişti ki gök melekûtunda temaşa ettiği sayısız güzellikleri ve dahası bile O’nu meşgûl etmedi.

Gittin hezâr kerre hezârân hezâr mil
Anda ki “lâ halâ” dediler “bel ve lâ-melâ”
Bin kere binlerce, milyonlar mil gittin gittin, ta ki bir yere geldin (neredeyse arşın ötesine geçtin) işte o demde dediler ki; bu geldiğin, vardığın yer, ne boştur, ne doludur!
Buradaki mananın açılmasına ihtiyaç duyanlar Şerh-i Salat-ı Meşişiye’ye bakıverin lütfen. Ne mekân var anda ne arz-u semâ / Kim, ne hâlidir, ne mâli, ol mahal

Seyrin nihâyetinde çü buldun dünüvv-i hâs
Sen dedin “eyne enzil” Hakk dedi “hâhünâ”
Bu yolculuğun sonunda Sen Allah’ın en has yakını, O’na en fazla yaklaşan oldun. İşte o demde dedin; (beni) nereye indirdin, Allah Teala buyurdu ki; İşte buraya!

Yani yoldan gelen misafir ev sahibine der ki “nereye ineyim, nereye oturayım”, cevap mahiyetinde hâne sahibi en münasip yeri gösterir. “buyrun işte buraya”

Gördün anı ki görüniser lâyıkı göze
Halvet-serâ-yı hâsda bî-çün ü bî-çerâ
O dem O’nu, gözünün liyakatınca görünür olarak buldun! O’nun has odasında (sarayında) ne ise nasılsa, niçinsiz nedensiz O’nunla halvet oldun!

Doksan bin oldu bir dem içinde sana nasîb
Şol bahrdan ki yoktur ana hadd ü intihâ
O’nun, o kıyısı, kenarı olmayan sonsuzluk denizinden sana bir demde, bir anda doksan bin kelam nasip oldu. O’nunla bir anda doksan bin kelam ettin.
Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Hz. Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir. [İsrâ:1] Bî-hurûf ü lafz u savt ol Padişâh / Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh

Âsîlere nevâle-i afv aldın armağan
Buldu nevâlen ile kamu bî-nevâ nevâ
(Mi’raç’tan) Asîlere, afv müjdesini(bahşişini) armağan olarak getirdin, senin bu müjdenle, bahşişinle rızıklandı rızıksızlar; aheng buldu ahengsizler; ses buldu (günahtan ötürü) sesi kısılmışlar, dirlik düzenlik buldu, intizama erdi, dirliksiz düzensiz olanlar!

Râh-ı dalâle varmağa değme ebül-heves
Göründü nûr-ı sûre-i “ve’n-necmi izâ hevâ”
Sapkın yolunu talep eden en değme heves tapıcısına bile, birdenbire seninle göründü; “indiği demde o yıldıza yemin olsun” sûresindeki nur. (En korkunç heveslerin bile karanlığı (dalaleti, sapkınlığı) senin nurunla giderilir.
Doğmakta olan yıldıza, Kur’ân’a andolsun! Yükselmekte olan yıldıza Muhammed’e andolsun, doğan ve yükselen yıldızlara andolsun! [Necm:1]

Döndün çü heft ü penc ile şeş kûşe menzile
Dedin yakîn ü çâr-emînine mâcerâ
Yedi ve beş ile altı mahalli menzil eyleyip döndün. Yakîn ile en yakın dört eminine, dostuna, macerayı haber verdin. (Hazret-i Peygamber’in Mi’rac’ına telmih ile İsra ve Mi’rac hadisesini çar-ı yâr-i güzine bildirmesi anlatılıyor.)

7 kat semâdan beş vakit namaz ile 6 cihetli dünyaya döndün… Mirac köşesiz, uçsuz bucaksız idi ne mekan var onda ne arz u semâ idi. Gittiğin yerde la mekân ve lâ zaman idin.

Varılacak yer (Yedi köşeli menzil): 7. kat semâdaki Sidre’nin de yer aldığı, miraç seyrinin güzergahı menzil. Hediyyesi: 5 vakit namaz (Günün beş köşesine kurulan menzil) Dönüş menzili (Altı köşeli menzil): Mirac dönüşü sağ, sol, ön, arka, alt, üst ile mukayyed kesafet alemi, imtihan dünyası veya altı köşeli bir küp cisim olan Kabe-i Muazzama’nın bulunduğu Mekke-i Mükerreme.

Nâ-çâr çâr rüknü şerîat sarâyının
Dest urmayan bu çâr eteğin ola çâr-pâ
Senin şerîat sarayının dört rüknüdür, sana karşı nâçâr (sana karşı elsiz-ayaksız, sana itirazsız ve kendilerini sana tam olarak teslim eden) olan çar! (bu dört kişi) Bu dördünün (çâr’ın) eteğine yapışmayan, uzanmayan el(in sahibi), dört ayaklı hayvan gibi olur! Üzerinde bir ömür tefekkür ile nice kitaplar yazdıracak müthiş bir beyit!

Sıddîk kim tadırdın onun kalb-i hulkuna
Her hân-ı ni’meti ki sana kıldı Hak atâ
(Hz. Ebubekir)Sıddîk ki onun güzel kalbine Hakk’ın sana bağışladığı her nimet sofrasını tattırdın veya başka bir cihetten; Sana Hak Teala’nın atâ ettiği, lutfettiği her nimet sofrasından seni tam olarak tasdik eden ve sana Sıddîk olanın hulkuna, tabiatına, mizacına tattırdın. Her duyduğunla amel eyledin, Hakkın kâli (söz) sende hâl oldu, vücud buldu.

Farûk kim olur idi lâyık nübüvvete
Ger hazretün degülmisedi hatm-ı enbiyâ
Eger senin son peygamber olarak teşrifin olmasaydı Hz. Ömer de nebiliğe lâyık
olurdu. Lev-kâne nebîyyun ba’dî leğkâne Ömer ibn hattab (Hadîs-i Şerif). “Benden sonra peygamber gelseydi bu peygamber Ömer olurdu” sözüne işaret edilmiştir. Veya başka bir zevkle mana verilirse: eğer enbiyanın sonuncusu, nübüvvetin mührü senin zat-ı şerifin olmasaydı, Faruk olan (Hakk ile batılı ayırdetmek kudretine haiz kimse) nübüvvete layık olurdu.

Osmân ki eyledin anı nûreyn sâhibi
Bulmuş idi hayât onun ile dem-i hayâ
Hz. Osman ki O’nu (iki kızınla evlendirerek ) zinnûreyn sahibi yaptın. Hayat onunla
birlikte haya zamanlarını bulmuştu. Hz. Osman peygamberin iki kızıyla evlendiği için
iki nur sahibi anlamında kendisine zinnureyn adı verilmiştir. O iki nur sahibi, O edep ve hayâda halifen, işte O Hz. Osman senin iki nurunla hayat bulmuş idi.

Haydar ki ilm ü hikmetine vâris etti Hakk
Mahbûb-ı evliyâ idi mahsûs-i “lâ fetâ”
Haydar ki Allah onu hikmet ilmine varis eyledi. (O) evliyaların en sevgilisi, yiğitlerin
en mükemmeliydi. Lâ fetâ “Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç yoktur” Cenab-ı Hak, Haydar-ı kerrar olan Hz. Ali’yi senin hikmet ilmine vâris etti. O’ndan başka cömert ve yiğit olmadığından fütüvvet ehlinin, evliyaullahın sevgilisi Hz. Ali olmuştur.

Âlî menâkıbını Alî’nin kim ede şerh
Hayy u ‘Alîm dedi çü vasfında “hel etâ”

Hz. Ali’nin o yüce menakıbını kim şerh edebilir ki, Hayy ve Alîm olan Allah, Hz. Ali’nin vasfında buıyurmuştur “hel etâ”

Buradaki “Hel etâ” lafzı İnsan suresinin ilk kelimelerinden iktibastır. Rivayete göre
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz hastalanmışlardı. Hastalıktan kurtulmaları için Hz. Ali’ye bir şeyler adasanız iyi olur diyenler olmuştu. Onlar da üç gün oruç tutmayı adamışlar ve ev halkı da kendilerine iştirak etmişlerdi. Birinci gün yiyeceklerini iftar vakti kapıya gelen bir dilenciye, ikinci gün bir yetime ve üçüncü gün bir esire vermişler kendileri sadece su ile iftar ve imsak etmişlerdi. Bunun üzerine Hel etâ suresindeki şu âyetler nâzil oldu: (Onlar, dünyada) adaklarını (ve ahitlerini) yerine getirirler ve fenâlığı (her tarafa) yaygın olan bir günden korkarlar(dı). Yoksula, yetime ve esire, kendilerinin ‘arzu ve ihtiyaçları’ varken/ ‘seve seve’ yemek yedirirler: “Doğrusu biz sizi, sadece Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür de istemiyoruz, çünkü biz ‘yüzleri ekşiten ve asık suratlı yapan’ (dehşetli ve kara) bir günde Rabbimizden korkarız.(derlerdi) [İnsan:7-10]

Dürreyn-i ezhereyndi necmeyn-i envereyn
Cân u dil-i Betûl ü dem-i kalb-i Murtaza
İki parlak ve iki saf inci idiler, iki parlak yıldız. Murtaza’nın kalbinin demi, meyvesi, Fatıma’nın gönlü ve canı.

Nûreyn-i aynının biri hulkun gibi Hasen
Biri Hüseyn şâh-i şehîdân-i Kerbelâ
Gözünün nurunun biri, Senin ahlakın, hulkun gibi Hasen’di,(yaratılmışlar arasında sana en çok benzeyendi) bir diğeri, Kerbela şehitlerinin şahı Hüseyn’di.

Her dem sana vü âline Hak’tan hezâr bâr
Cân u cihân dolusu salât u selâm ola
Her dem, an be an, sana ve ehl-i beytine Hakk’tan; sayılamayacak kadar, canlar ve cennetler dolusu salat ve selam olsun.

Şeyhî amelden ere çü üryan eşiğine
Kaddine hâk-i âl-i abâdan buyur kabâ
Bu Şeyhî, amelden ibadet ve taattan çıplak, kulluktan yoksun olarak huzuruna geldiğinde sen onun üstünü ehl-i beytinden (bir parça toprak ile dahi olsa) örtüyle örtmeyi lütuf buyuruver!

Lütfundan et meded bu günehkâra anda kim
Füccâra dön dîn-ile vü ebrâra merhaba
Fâcirlerin ayak altında kaldığı ve iyilerin merhaba ile karşılandığı o anda, sen bu günahkar Şeyhî’ye de lufundan meded ü inayet eyle.

Ey hâce kime yalvarayın ben gedâyiçin
Sen şâhdan şefâat umar hâce vü gedâ
Ey hâce, bu zavallı ben kime yalvarayım ki, hoca da köle de, fakir de zengin de sen şahtan şefâat umar!

Men etme teşneden katarât-ı terahhumu
Çün menba-ı keremsin ü ser-çeşme-i sehâ
Terahhumunun, merhametinin katrelerinden ben susamışı, susuzu da men etme ki sen kerem pınarısın, kaynağısın, cömertlik çeşmesinin başısın!

Şart-ı şefâat ümmete cürm ü günah ise
Çoktur bu derd bizde demidir k’ire devâ
Eğer ümmetine şefâat etmenin şartı cürm ü günah, hata ve ayıp etmek ise, işte bu bak hata, ayıp ve günah derdi o kadar çokdur ki bizde, tam senin devana layık derde sahibiz biz!

Yâ Rab be-hakk-ı nûr-ı Muhammed ki pertevi
Doldurdu yer ü göğü kamu nûr ile ziyâ
Ya Rabbi, Muhammed’in(sav) nurunun parlaklığı hakkı için (ki yer ve gök baştan aşağı nur ve ziya ile dolmuştur)

Koma bizi cihân zulemâtında dâllîn
Nûr ile müstakîm sırâtına ihdinâ
Bizi bu fani dünyanın karanlıklarında bırakma. Nurun ile sırat-ı müstakim’e hidayet eyle, dosdoğru yoluna ulaştır.  Amin Yâ Muîn bi hürmet-i Al-i Yâsîn

Mektuplarımıza gül kokusu sürmek adetimizdir, işbu bâbdan nihavend bir curcunayı nice bin hasretle naat niyetine dinleye durun hele:

HAZRETİMİN KENDİ NİYÂZINA AMİNHÂNIZ EFENDİM HUU
Yâ Rab muhib gönüldeki mihr ü vefâ hakkı
Subh u saba demindeki sıdk u safa hakkı
Şevk oduna yanandaki sûz u niyâz’çin
Zevk âbına kanandaki neşv ü nemâ hakkı
Bu izzet ile turre-i vech-i habîb için
Ya’nı sürûr u hüzn-i sabâh u mesâ hakkı
Rahm eyle ben za’îfe gamdan necât ver
Hod-râylık durur kalanı sen Hudâ hakkı

Kudvetü’s-sâlikîn, kutbü’l-evliyâi ve’l-ârifîn, el-hâdî ilâ tarîkı’l-Hakkı ve’l-yakîn, vâkıf-ı esrâri’l-vâsılîn, merğubu’l âlemîn, mürşidu’l halâiki ecmâin, Ankara’da defîn-i hâk-ı ıtr-nâk olan Hacı Bayrâm-ı Velî kuddise sırrıhu’l-âlî  ibni Ahmed ibni Mahmûd ve dâhi evlâdı, hulefâsı, ehibbâsı ervâhı şeriflerinin şâd u handan olmaklığı içün el-fâtiha

Hâmiş: Yeri geldi mânâ muğlak kaldı, bazı beyitler için kapılar açılmadı farkındayız lâkin “lâ yutraku kulluhu mâlâ yudraku kulluhu” diye öğrettiler bize: tamamı idrâk edilemeyen birşeyin tamamı terkedilmez; idrak edildiği kadarıyla iktifâ edilir. Bu arada rastladığınız hata ve eksikliklerimizin af ve hoşgörüyle karşılanacağını umarız zirâ insan unutma mahalli değil midir?