Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Nâat-ı Şerîf’ Category

Tecelligâh-ı lâhûtî mutâf-ı âşıkândır bu!
Derûn-u ankâ-yı Pîrâna açılmış âşiyândır bu!

ABDURRAHMÂN SÂMÎ NİYÂZÎ SARUHANÎ HAZRETLERİ
Kaddesellâhü sırrahu’l âlî (v. 1934)

abdurrahman_sami.png

DER NAAT-I NEBEVΠﷺ
Fâ’ilâtün / fâ’ilâtün/ fâ’ilâtün /fâ’ilün

Ma’nâ-yı besmele ebrûyuna mâ-şâ’allâh
Zâta mir’ât-ı kemâl rûyuna mâ-şâ’allâh

Nûn, kalem çeşm-i femindir sadef-i dürr-i hikem
Şâz-ı hilkat ile ferîd hûyuna mâ-şâ’allâh

Nüh felek cezbe-i aşkınla esîr-i devrân
Zînet-i ‘arş-ı alâ mûyuna mâ-şâ’allâh

Zerre-i nûrun ile oldu mü’esses cennât
Neşr-i reyhân-ı cihân bûyune mâ-şâ’allâh

Sâye-bân oldu nebîler ezelî nûrun ile
Nisbet-i hârik-i dil-cûyuna mâ-şâ’allâh

Zâtın âyîne-i Hak’tır sıfatın vasf-ı Hudâ
Vahy olan mantık-ı hak-gûyuna mâ-şâ’allâh

Şeh-i levlâk olduğuna şakk-ı kamer imzâdır
«Mâ rameyte» mazharı bâzûyuna mâ-şâ’allâh

İftirâkın ile siyeh-câme büründü Ka’be
Tozları huld-i berîn kûyine mâ-şâ’allâh

Sûret ü ma’nâ-yı, Hakk mazharı zâtın aynı
Künh-i hüviyyette dâl hûyuna mâ-şâ’allâh

Hıl’at-i imkân ile zıll-i kemâlin görünen
Cümleye merhamet arzûyuna mâ-şâ’allâh

Harem-i hazret-i muhtasta mukîmsin dâim
Lâmekân ‘âric-i her sûyuna mâ-şâ’allâh

Eylesin Sâmî’yi hayrân şerer-i ‘aşkın ezeli
Kevser-i nûr-i lutf cûyuna mâ-şâ’allâh

sakk

Min ğayri haddin manay-ı münifi:
Besmele’ye mana olup çekilen kaşlarına maşallah. O’nun zâtına, (tam ve noksansız dereceye erişmiş) ayna olan yüzünün güzelliğine mâşallah.

Nice hikmet incisi saklayan sedef misali ağzından dökülenlerdir kalemin Kur’an-ı Kerim’de yazdı.rdı.kları…Yaratılıştan gelen müstesna, eşsiz, biricik mizâcına mâşallah.

Dokuz gök katı, senin aşkının çekmesinden doğan coşkunluk, kendinden geçme ve istiğrak hâliyle kendi yörüngelerinde dönmeye mahkûm olmuşlar. Bu göklerin üstüne, en yüksek derecede yer alan madde aleminin sonu maddesizlik aleminin başlangıcı, her şeyden daha saf ve nurlu olan, mahlukatın şereflisi arş-ı ala’nın süsü olan saçının teline mâşallah.

Senin nurunun zerresinden cennetler vücut buldu. Cihâna cennet rayihası yayan kokuna mâşallah.

Senin ezeli nurunun hâmisidir nebiler. Gönülleri tahrik ile kendine doğru çeken tenâsüp kıvâmına mâşallah.

Senin zâtın Hakk’ın aynasıdır, sıfatın Hudâ’nın vasfı. Hakk’tan sana vahy olunan kelâma mâşallah.

“Sen olmasaydın alemlerin yaratmazdım” kelâm-ı ilahisiyle övülen Sultân olduğunun imzasıdır, şakkı kamer  (göklerin süsü olan ayın yarılması mucizesi) “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” (Enfâl:17) âyetinin tecelli ettiği pazuna mâşallah.

Hicret ile ayrıl.d.ığın hasretinden siyahlar giyindi Mekke’deki Ka’be. Tozu bile kadri yüksek, en yüce cennet olan, sevgilinin bulunduğu Medine şehrine mâşallah.

Mana tasviri itibariyle, Hakk, mazhar-ı zatın ile aynıdır. Hakikatın özüne yol gösteren, aslına erdiren huyuna mâşallah.

Sultân’ın giydirdiği mümkün olabilen en güzel kıyafet ile görünen, kemâlinin gölgesi
cümle mahlukata merhamet (alemlere rahmet) arzuna mâşallah.

Sana mahsus hareminde mukîmsin dâim. Mekansızlığa yükselen cihetine mâşallah.

Ezeli aşkının kıvılcımları Sâmî’yi hayran eylesin: Lütuf ve ikram nuru olan Kevser ırmağına mâşallah.

Yâ Rabbi! O Muhammedin’e ﷺ öyle bir salât eyle ki,
o salât sayesinde benim fer’im aslıma, cüz’üm küllü’me muttasıl olarak zâtım zât-ı Muhammed’le, sıfatım sıfat-ı Muhammed’le kesb-i ittisâl eyleye ve ayniyetiyle aynim mesrûr olarak beynimizde(aramızda) beynuniyet (fasıla, aralık) kalmaya.

Ey hicâbı nur ve hafâsı şiddet-i zuhûrdan başka birşey olmayan Allah’ım, her meşiyet ve irade ettiğin şeyleri işlediğin ve her teayyünden hâli kıldığın mertebe-i ıtlakda senin ile senden ve ilim nuru ile zâtına ait keşiften ve vücud-u sûrî ile suver-i esmâ ve sıfata tahavvülünden Efendimiz Hz. Muhammed’e ﷺ öyle bir salât ile salât eylemeni isterim ki o salât sayesinde ezel de reşş edilen(saçılan) nur ile basiretime(kalp gözüme, idrakime) kühl-ü hakikat (hakikat sürmesi) çekilerek tekevvüne düşmeyen şeylerin fenâsını ve senin bekây-ı ezelîni rü’yete kâdir olurum.

Ehli şuhûdu irfân ve ashâb-ı zevk ve vicdan olan aile ve ashabına da tam bir salât ve selâm eyle. Velhamdülillahi rabbil alemin ve selamün alel murselîn.

İşbu selâmın muhataplarını, Hak kendi bekâsı ile daima ihyâ eyler, kemâlini ihsan etmekle selamlar… SELÂM’ın hakikatini unutturmaz.

Aşk ile bir dahi (selâmün aleyküm)
Hakkı kabule mâni’ olan âfetlerden Allah size selâmet versin, bir vehim ve hayal olan nefsinizden, parça özelliklerinden arındırıp beden ve tabiat kayıtlarından kurtarıp bütüne, aslına, kendine vardırsın.
🍃
Bu cihanda, o cihanda DARÜSSELÂM (Selâm yurdu, hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuk mekânı) olan cennet boyutu halinin yaşamına erdirsin.

Read Full Post »

Arz-ı hâl itmek abesdir ey rumûz ana sana
Hâlimi her ân lisân-ı hâlim eyler itirâf

Miralay Receb Vahyî Bey, Konyalı Eskici Hacı Ali’nin oğludur. 1867 yılında Kandiye’de doğar. 1923 yılında vefat eder. Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığında medfûndur.

Gülistân-ı aşk u muhabbette yetişmiş olan bu pîr-i muhteremin aşk u irfânı önünde hiss-i ihtirâm ile mütehayyir ve mütehassis olarak ser-fürû ederim.

Demine, devrânına selâm olsun.

umutrehberi_ravza

RAVZA-İ MUTAHHARA
mef‘ûlü fâ‘ilâtün mef‘ûlü fâ‘ilâtün

Yâ Rab beni kavuşdur dârü’s-selâm-ı yâre
Rûhumda iştiyâkım çokdur o huld-zâre

Yok yok hatâ; cennet-i reşk-âver-i cenândır
Bir zerre hâki ercah bin dürr-i şâh-vâre

Sînâ-yı pür-tecellâ muzlim bunun yanında
Zîrâ bu Tûr’u Mevlâ bi’z-zât ider inâre

Fahr itse hakkı vardır gayrı mükevvenâta
El-hak o medfen olmuş mahbûb-ı Kirdgâre

Berâ‘atla sayılmaz ‘arş-ı berîne çıkmak
‘Ulviyyet-i hakîkî yüz sürme ol mezâra

Ey kudsiyâna kıble, ‘uşşâka cây-ı kuble
Ârâm-gâh sensin müştâk-ı bî-karâre;

Cismim nedir ki olsun yârin ayak türâbı
Rûhum da olsa hiçdir mefrûş o reh-güzâre

Vird-i likâ-yı pâkın virdi safâ-yı kudsî
Geldi hezâr-ı neş’e tab‘-ı dil-i hezâre!

Ey ‘âlemine rahmet, sırr-âşinâ-yı vahdet
Kulluk, büyük sa‘âdet sen şâh-ı kâm-kâre

‘Âlem fedâ-yı ‘aşkın kurbâna meyl ider mi
Her dem rebî‘ hüsnün hâcet mi kor bahâre

Nûr-ı cemâle nisbet, meh-tâb sanki şeb-tâb
Mihr-i visâle nisbet, hurşîd bir şerâre

Pâ-bûsa irmedikce, cânânı görmedikce
İtmez kabûl-i merhem rûhumdadır bu yâre

Ey kurb-gâh-ı Yezdân, mahbûb-ı lâ-mekân-şân
Şevkinle kalb-i Vahyî her lahza pâre pâre

Ben derd-mend-i zârım: Gâyet günâh-kârım
Senden ümîd-vârım kâfî bana bu çâre

Ey Rabbim, beni sevgilinin selâmet evine ve esenlik yurduna kavuştur. Ki o ebedi cennete karşı, ruhumda büyük bir arzu, karşı konulamaz bir özlem vardır. Gerçi O’nun makâmına, “cennet” demekle de hata ettim. O kalp,  cennetin dahi kıskandığı, gıptâ ile baktığı bir yerdir. Toprağının bir zerresi sultanlara lâyık iri taneli bin inciye tercih edilir. İlâhî feyiz ve tecellîlerin müşâhede edildiği, Hakkın bizzat nurlandığı Efendimizin makamına kıyasla(Zât tecellisi), Hz. Musâ’nın (as) vahye muhatap olduğu her tarafı tecellilerle dolu Tur dağı (Sıfat tecellisi) karanlıkta kalır. Doğrusu Habibullah’ın kabrinin orada bulunmasından dolayı yaratılmış diğer her şeye karşı iftihar etse hakkı vardır bu makamın. Temizlenip üstün bir hâl ile pek yüce arşa çıkılsa bile asıl yücelik O’nun mezârına yüz sürmededir.

Ey meleklerin yöneldiği kıble, aşıkların bir bûse için etrafında döndüğü makam! Gönülden isteyen, hasretini çekenlerin, durup dinlenmeyen, muzdâriplerin dinlendiği karar kıldığı dinlenme makamı sensin. Benim cismim nedir ki O sevgilinin ayağına toz toprak olsun. Değil cismim ruhum da sere serpe serilse  O’nun geçtiği yollara bir hiçtir, kıymeti yoktur.

Senin tertemiz yüzünün medhini tekrarlayıp durmak ne kutsal bir zevk, ne ulvi bir eğlencedir tâ böylece dertten bin parça olmuş gönle neşe bülbülü gelir. Ey alemlere rahmet, vahdet sırrına vâkıf olan! Ne büyük saadet Senin gibi bir devlet ve ikbâl sahibine kulluk etmek. Senin aşkına bütün bir âlem fedâ iken gayrı kurbana meyl mi olur?! Senin güzelliğin her dem bahar mevsimi yaşatırken ilkbaharın gelmesine ne hâcet! Senin güzelliğine, rahmet tecelline nispetle  ay ışığı gece karanlığı sayılır. Vuslat güneşin varken güneşten bir kıvılcımın adı mı olur! Sevgiliyi görüp ayağına kapanmadıkça ruhumdaki bu yara merhem kabul etmez.

Ey Sevgili! O’nun şânı, bir yere ihtiyâcı olmayan, mekândan, uzaktan, yakından münezzeh olduğu halde ancak Sen Allah’a yakınlık makamındasın. Vahyî’nin kalbi, sana karşı duyduğu şiddetli arzu ile her an parça parça olur durur.

Nice bin günahımla pek dertli ve üzüntülüysem de senden ümitvârım çâre olarak işte bu bana yeter…

Âşk” ismi şerifinin cismi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafâya Cenâb-ı Hâkk’ın ve meleklerinin salât-ü selâmları adedince salât-ü selâm olsun…

Read Full Post »

“Şâzelî, Bedevî, Rifâî, Sünbülî, Şâbânî, Celvetî, Bektâşî, Bayrâmî ve Sa‘dî, Kādirî, Nakşibendî, Mevlevî, Gülşenî, Uşşâkîyiz” hissesiyle Câmiu’t-turuk Abdullah Selâhaddin Uşşâki Hazretleri (v. 1783) gülzârından bir âteşîn gül:

Müşkilin kimseye zâhirde Salâhî sormaz
Hâce-i bâtına sordu soracak esrârı

bir_sabah_medine

Gönül fikr-i hayâlinle sabahlar yâ Resûlallâh
Olur şem’-i cemâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Alîl-i pister-i hicrin enîn ü zâr edip dilden
Temennî-i visâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Seherlerde gönül teşrifin özler dîde-i câna
Tenezzül ihtimâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Ziyâ-yı ruhsârın nihân olur ise dilden
Hayâl-i zülf ü hâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Leyâlî-i tahayyül içre dil bezm-i tasavvurda
Cemâl-i bî-misâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Şeb-i gamda girişse bî-nevâ dil-hân-ı vaslınla
Ümîd-i hûn-ı nevâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Hadîs-i zülfünü tahdîs ederse leyle-i hicran
Salâhî kıyl ü kâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Gönül, hayalinin fikriyle sabaha kavuşur zaten gece de ancak senin cemâlinin ışığı, güzelliğinin ilâhi nuru ile karanlıktan aydınlığa erişir, tâ böylece sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılığın hasta yatağında iken gönülden acı ve sızıyla inleyerek ağlayıp sevdiğine kavuşma temennisiyle sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül seher vakitlerinde, can gözüne şeref vermeni özleyip tenezzül buyurup seni görme ihtimalinle  sabahlar yâ Resûlallâh. Senin yüzünün ışığı gizlenirse gönlümden, o güzelim hâlinin hayaliyle  sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül, geceleri senin hayalinde canlandırarak, zihinde şekillendirme meclisinde iken misâlsiz güzelliğinle  (bazen de rüyâ aleminde seni göremeden) sabahlar yâ Resûlallâh. Gam gecesinde, gönülden, sessis sedâsız söyleyese sana kavuşma arzusunu, nasibine kana bulaşmış ümidi düşer de öyle sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılık acısıyla dolu gece, senin güzelliğinin taze hikâyesinden bahsetmek nimetine, memnûniyetini sözle ifâde edip teşekkür ederse, SALÂHÎ, gül cemâlinde mahrum bir halde, senin ancak lafını ederek, senden bahsederek, sözlerinden tesellî bularak  sabahlar yâ Resûlallâh.

Read Full Post »

Germîyânoğullarından, Mevlânâ Sinân dimekle mezkûr ve erbâb-ı nazm ü irfân meyânında Şeyhî mahlası ile meşhûr bir tabîb-i lebîb ve bir hakîm-i edîb, Ahmed Mecdüddin olma, Hacı Bayrâm-ı Veliyullah Hazretlerinden doğma, pîşterîn-i şuarâ-yı Rûm: Yûsuf Sinâneddin Şeyhî شيخي  (v. 1431)

Baharın revnakı vasfı, behiştin zîneti şerhi
Kamu bir fasl u bâb imiş senin hüsnün kitâbından

seyhi_sinan

Mesleği dolayısıyla “Hekim Sinan”, memleketi dolayısıyla “Germiyanlı Şeyhî” olarak tanınan, şiirlerinde kendisini “Yûsuf-i Şeyhî” olarak tanıtan şairin Şeyhî mahlasını alması Hacı Bayram Veli’ye intisabından sonra olmuştur yani Şeyhî kelimesindeki nispet î’si Hz. Numan Hacı Bayram-ı Veliyulla sultânıma râcidir.

Böylesi gülbağı bir intisaptan alıp ilhamı:
Gelin gülle başlayalım atalara uyarak
Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine
Bir anda yükselsin bir bülbül sesi…

Damen-i pâkinden nasiplendiğimiz, himmetleriyle huzur bulduğumuz Hz. Numan Hacı Bayramı Veliyullah Sultan (ruhaniyyetlerine selam olsun) evlatlarından olduğunu öğrenince, ehl-i vefâdan sayılmaklığımız niyyetiyle,  “Şiir güzeli”nin omzundan eski Acem elbisesini çıkarıp Türkî elbise ve yeni hil‘atler biçip giydirdiğini söylenen, tatlı pınarlar kadar hoş şi’irleri ile bilinen Germiyanoğlu Yakub Bey’in nedîmi ve tabîbi olan Şeyhî’den pek latîf bir naat-ı şâhânesi sizlerle paylaşmak murad olundu. Biraz sabr edip şiirin sonunu getiren aziz okuyucular için dilerem her bir beyti ayrı şefâat eyler.

يا خاتم الرسالة يا أشرف الورى
أنت الذي تفرد باالعز و العُلى
Yâ hâtime’r-risâleti yâ eşrefü’l-verâ
Ente’llezî teferrede bi’l-‘izzi ve’l-‘ulâ

Ey risâlet mührü(risalet yüzüğünün kaşı, risâletin sonu) son Nebî, ey yaratılmışların en hayırlısı, şereflisi; izzet ve fazîlette biriciksin, yegânesin sen.

Ey fahr-ı halk kimde ola zehre medhine
Çün Hakk dedi “le ‘amrüke” levlâke ve’d-Duhâ
Ey yaratma kudretinin sahibinin ve yaratılanların kendisiyle övündüğü, senin medhinde kim yiğitlik edebilir, kimde o cesaret var ki, senin için Allah, “ömrüne yemin olsun”, “sen olmasaydın”, “sabah aydınlığına, yüzünün nuruna yemin olsun” buyurmuştur.

Akl-ı inân-keşîde ere mi rikâbına
Der “tarrakû” önünce çün ervâh-ı asfiyâ
İşi gücü çekip çevirmek, yönetmek olan dizgini çeken akıl, hiç yetişebilir mi, senin üzengine(haşa)? Çünkü tertemiz ruhlar bile senin önünde “açılın, açılın” diyerek yürürler. (O tertemiz ruhlar bile senin hizmetinde yayadırlar, akıl sana nerden erişecek!)

Seyr-i semend-i sırrına meydân-ı arş teng
Pervâz-ı murg-ı fikretine lâ-mekân fezâ
Arşın meydanı bile senin o (yağız) sır atının çevikliğine az gelir, gayb âlemindeki sır atının seyrine arş meydanı dar gelir. Senin tefekkür kuşun kanat çırpıp uçunca, gökyüzü yetersiz kalır, mekansızlık bile anlamını yitirir!

Nutkun mu’allimi şübeh-i akladır necât
Lafzın müferrihi maraz-ı rûhadır şifâ
Senin sözlerinin tâlimi, aklı şüphelerden kurtarır, mübarek ağzından çıkan sözlerinin rahatlatıcılığı ruhun hastalıklarına şifâ olur.

Lutfun demi eder nefes-i nefsi dil-pezîr
Hulkun yeli kılar harem-i rûhu hoş-hevâ
Lütfunun nefesi, nefsin soluğunu (keser de, onu) gönlün emrine âmade kılar. Yaratılışının esintisi, senin tabiatından gelen rüzgâr, ruh haremini hoş esintilerle doldurur.

Rahmân iken mu’allimin ümmî kodun adın
Sultân iken dü-kevne kabâçen durur aba
Muallimin Rahman olan Allah ise de sen kendini, (ilim için okuma yazmaya ihtiyaç duymayan mânâsına) ümmî diye bildirdin. İki âlemin de sultânı olduğun halde üstüne bir parça yünden giysi edindin.

Sâyen hakîr toprağa salsayidi şeref
Her zerre gün gözüne olur idi tûtiyâ
Eğer gölgen olsaydı ve lutfedip alçaktaki, hakir toprağa bir kez düşüp şeref verseydi, toprağın her zerresi, güneşin gözüne sürme olurdu.

Tahte’l-livâna Âdem “men dûnehû mutî’”
Fahr anlara kim eylediler sana iktidâ
Senin (livaü’l-hamd) sancağın altında toplanan Adem ve O’ndan sonra gelip itaat edenler, (peygamberler) ne kadar övülseler az gelir ki, sana iktida eylemişler, sana uymuşlar, sana tabi olmuşlardır.

Şol kimseyi ki çekti kabûlün kılıç gibi
Gerçi bürehnedir güheri doludur safâ
Cevheri, özü safa ile dopdolu olsa da kendisi, aç açık ve köle olan kimseyi kılıç gibi çekip aldın! (Hz. Bilâl Efendimizin âzadı misâli) Özü temiz kimse her ne kadar ayak altında zavallı olsa da sen onu özü bozuk olanlardan kılıç gibi kesip ayırdın.

Ol nâkesi ki reddin eli attı oklayın
Üryân u ağzı kan yeri toprak yolu hevâ
O insanlıktan nasibi olmayan, aşağılık kimseyi ise, senin reddinin eli oka tuttu, reddederek o kimseyi yaydan atılan ok gibi kendinden uzağa attın. Onu çırılçıplak, ağzı kan içinde, yolu boş ve batıl halde mezara gönderdin!

Gerçiki toprak eyledi müdbirleri debûr
Sen bir çerağsın kim ider nusret-i sabâ
Ayrılık (Batı rüzgarı) rüzgarı (sana karşı) uğursuz, bahtsız kimseleri toza-toprağa boğarken; saba yelinin esintisi ise senin kandiline, çerağına güç vermekte, sana yardımcı olmaktadır.

Gavvâs-ı rûh-ı kudsîyle bahr-ı vahdetin
Dürr-i kelâm-ı Hakka lisânındır âşinâ
Kutsal ruhun dalgıçlığıyla(Cebrâil aleyhisselam) birlik denizine dalıp, Allah’ın inci misali sözlerini alarak bunu dilinle anlatansın, ortaya çıkaransın. Sen mukaddes ruhunla vahdet deryasına derinliklerina dalarken, lisanınla Hakk’ın kelam denizinden inciler çıkardın.

Kîş-i ve mâ rameyteden atsan kazâ okun
Hayl-i müsevvimîn ede dîn düşmenin hebâ
Attığında sen atmadın ama Allah attı okluğundan (sadağından) çekip attığın her kaza oku, işaretli, nişanlı, teçhizatlı meleklerle, dinine düşmanlık eden bir güruhu heba eder.

Allah azze ve celle Uhud Savaşı’nda da müslümanlara yardım etmiş, bu yardım sayesinde düşmana galip gelinmiştir. “Ve mâ rameyte” bu olaya işaret eden ayettir. “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. [Enfâl:17] Bedir Savaşında peygamberin ordusuna melekler eşlik etmişlerdir. Müsevvimîn kelimesiyle Âl-i İmrân suresinde anlatılanlara işaret edilmiştir. “Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. [Âl-i İmrân:125] Saîd ibnu’l-Museyyeb’den, onun da babasından rivayetinde geçer: Bedr gazvesi günü Ubeyy ibn Halef Hz. Peygamber (sa)’i arıyordu.Bir grup mü’min onu karşıladı ve Rasûlullah (sa)’a ulaşmasını engellemek istediler. Allah’ın Rasûlü (sa): “Bırakın gelsin.” buyurdular. Abduddâr oğullarından birisi olan Mus’ab ibn Umeyr onu karşıladı ve öldürüldü. Tam o sırada Rasûlullah (sa) da Ubeyy’in, zırhı arasından bir anda boynunu görüverip harbesini (küçük mızrak) fırlattı. Ubeyy’e çarpan harbenin darbesiyle Ubeyy atından düştü Harbenin çarptığı yerden kan bile akmamıştı. Sadece bir kaburgası kırılmıştı. Atından düşen Ubeyy bir öküz gibi böğürüyordu. Yanına gelen arkadaşları ona: “Ayıp ayıp küçük bir sıyrıktan bu kadar feryat ediyorsun!” dediler. Rasûlullah efendimizin (sav) daha önce “Bilâkis ben Übeyy’i öldüreceğim.” dediğini zikredip “Nefsim kudret elinde olana yemin ederim ki bana isabet eden darbe Zu’l-Mecâz halkına isabet etmiş olsaydı hepsi birden ölürlerdi.” dedi ve Mekke’ye ulaşamadan yolda Şerif denilen mevkide öldü, canı cehenneme gitti. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Sen attığında onu sen atmış değilsin. Fakat muhakkak onu Allah atmıştır…” âyet-i kerimesini indirdi.

Kaktı nübüvvetin eli din tablın öyle kim
Uş şark u garb doldu ol âvâzeden sadâ
Peygamberliğin eli, risâlet vuruşun, din kösünü (davulunu) öyle bir çaldı ki doğu ve batı işte bu gür sesten yayılan yankılarla doldu.

Cem‘ eyleyip cemî‘-i kemâlâtı lutf-ı Râb
Bir zât-ı ekmel içre adın kodu Mustafâ
Rabbin lutfu, bütün kemâlâtı sende cem edip, manevi hasletleri, erdemleri sende toplayıp tâ böylece kusursuz, noksansız, mükemmel zâtına Mustafa adını koydu.

Hem hırmen-i şefâatının hûşe-çînidir.
Âdem ki dâne hırsıyile eyledi hatâ
Bir (buğday) tanesine takılıp ayağı sürçen Hz. Adem aleyhiselâm, senin şefâat harmanının başak toplayanıdır. (Harman yerinden başak toplamak eski bir adettir)

Yek-dânesi cihân sadefinde güher gibi
Ey bî-bedel yetîm onun için denir sana
Sen bu cihân sedefinde, kabuğunda biricik incisin ki, eşin benzerin olmadığından sana inci (yetim) “dürr-i yetim” derler. Lugatte yetîm kelimesi eşsiz, tek, yektâ manasında da kullanılır, işbu halde mana şöyle olur, gerçi babası vefât edene yetim denirse de kimin kimsen olmayışından değil belki cihanda hiçbir benzerin olmadığından “tek” kaldın da onun için “yetim” derler sana.

Zülfünün kadd ü haddine her kim baka sanır
Kim buldu bedr kadr dünün hatt-ı istivâ
Uzayan saçının lülesinin uzunluğuna, güzelliğinin mertebesine her kim baksa ayın başlangıçtaki ince hali dolunaya dönerek tam derecesini buldu sanır.
Tasavvuf aleminde  “zülüf, gîsû, mûy, ebrû” Allah’ın birlik sıfatını, esrâr-ı ilâhîyeyi ifade eder.Zülüf kıvrımları C harfine benzetilirse (ki yeni ay, hilal de kurumuş hurma dalı misali bu şekildedir) Yüzün şekli ise yuvarlak O harfine benzetilse (ki dolunay, bedir de bu şekildedir.) Parlak bir dolunay misali yüzünün üzerine düşen zülfünü görenler mehtap hatt-ı istiva (eşit bölen çizgi) çekmiş sanır. Bu hatt-ı istiva ile miraçdaki en kestirme vuslat yoluna, ruh ve beden, madde ve mana, dünya ve ukba arasındaki çizgiye, ayrıma da bir işaret olsa gerektir.

Hem zülüfleri güzelin yüzünü örter, cemâline perde olur. Cism-i pâk-i Muhammed, mânâ-yı Muhammed’e hâil olur.

Naat-ı şerifin en çetin beyitlerinden birine rastladık. Burada İslam kozmolojisini vâkıf olmadan verilecek her mânâ eksik kalacaktır.

Adının iki harfine eyler işâreti
Anda ki yedi yerde Hudâ andı mîm ü hâ
Kur’an’da Cenab-ı Hakk’ın yedi sureye ve Mim ve Ha harfleriyle (Ha-mim) başlamasında muradı, seni anmaktır. Çünkü Senin isminin iki harfidir Mim ve Ha’dır. Senin isminde geçen Mim ve Ha harflerine (MuHammed, AHMed, MaHMud) Cenab-ı Hakk yedi surenin ilk ayeti olarak yer vermiş, pek şerefli Kur’an’da seni isminle de anmıştır.

Hulkuna çünkü Hâlık-ı a’zam dedi azîm
Lâyık halâyık eyleye mi hulkuna senâ
Senin yaratılışına, ahlakına;  a’zam olan yaratıcı Allah, “inneke leala hulukin azim” Şüphesiz sen azim bir yaratılış, hulk-u ahlak üzeresin [Kalem:4] buyurdu. Şu halde, diğer yaratılmışların seni övmesi, lâyıkıyla senâ etmesi mümkün müdür? 

Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.” O güzeli hayrul halefi, ilim şehrinin kapısı Hz. Ali keremallahu vechedir. Ayniyle vâkidir ki Sıffîn savaşından sonra Muaviye’nin kumandanı Amr bin As, Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna taktırarak Hz. Ali’nin(kv) kuvvetlerinin önüne çıktı ve: “Siz ve biz, birbirimizi yok ettikten sonra, İslam yurdunu kim koruyacak? Allah’ın kitabı Kur’an, aramızda hakem olsun” diye haber gönderdi. Bu durumu gören Hz. Ali’nin(kv) yanında savaşan Hariciler, “Allah’ın kitabına uymalıyız” diyerek savaşmaktan vazgeçmek istediler ve Hz. Ali’ye: “Ya Ali! Kur’an’a uy, yoksa seni onlara teslim ederiz ya da Hz. Osman’a (ra) yaptığımızı sana da yaparız” diyerek ayaklandılar. O vakit Hz. Ali Efendimiz, “Bu bir hiledir, gerçek Kur’an biziz, ben Kur’an’ı Natık’ım” buyurmuştur.

Erdi nebât u ma’den ü hayvâna da’vetin
Kim oldu şâhidin şecer ü üştür ü hasa
Senin davetin, cemâdâta, nebâtâta ve hayvânâta dahi ulaşmıştır ki, ağaç, taş, deve ve bağ- bahçe sana şahitlik etmişlerdir.

Kestin külîçe-i mehi tennûr-ı çerhde
Çün hân-ı mu’cizâtına germ oldu iştihâ
Felek tandırında, ay değirmisini, sıcak somun gibi yardın, senin mucize sofrana ateş bile iştahlandı. (Subhanallah bu ne müthiş bir ifadedir, ne güçlü bir beyittir!)

Bağlansa emrine n’ola şems ü kamer kemer
Nûrunla buldu neşv ü nemâ bu iki hod-nümâ
Senin emrine kemer bağlasalar, güneş ve ay sana hizmetçi olsalar çok görülmez. Çünkü, o ikisi de kendini açığa çıkaran, gösteriş meraklısı; ancak senin nurundan neşv ü nema bulmuşlardır. Zirâ yüzün nûrundan almışlar felekler şems ile mâhı…

Ger nerdübân edinse dokuz çerhi akl-ı kül
Bir pâyesine ermeye mi’râcının şehâ
Ey şahım, akl-ı küll, dokuz kat feleği merdiven etse de senin Mi’racının bir basamağına adım atamaz. Bütün akıllar birleşip dokuz feleği merdiven etseler bile Senin miracında attığın bir adımın yüksekliğine bile ulaşamaz, onun yüceliğini yakalayamazlar. O’nun seyri sülukundan melekler aciz olmuşlar ki bin yılda varamazlar O bir demde varıp râhı…

İsrâ gecesi sırrına seyr etse sidrenin
A’lâ-yı müntehâsıdır ednâ-yı müttekâ
İsra gecesi, (varlık âleminin son sınırı olan yedinci kat semâda bir makam olan) Sidre senin sırrına bir göz atsa, görürdü ki, kendisi, dayanılan, yaslanılan en aşağıdaki şey, senin sırrın ise en yüce başlangıçtır!
Sidre makamı tasavvuf âleminde Cenâbı Hakk’ı tanımada beşer aklının ve akılla kazanılan bilginin son durağıdır. Ne mümkin böyle bir âlî binâ bir dahi ger olsa / Kazâ mi’mârı sidre nerdbânı çarh müzd-veri

Çün ol seferde maksada tîz eyledin basar
“Mâ zâğ” oldu aynın ü kalbin “ve mâ tağa”
O seyr ü seferde gözlerin maksadına o kadar tez ve aracısız erişti ki, ne gözünü kaydıracak, ne kalbini oynatacak bir varlık girebildi araya!
Dikkat edin! O peygamberin gözü ne kaydı, ne de başka yöne çevrildi.[Necm:17] Hz. Peygamber aleyhisselam, Rabbine öyle bir yönelmişti ki gök melekûtunda temaşa ettiği sayısız güzellikleri ve dahası bile O’nu meşgûl etmedi.

Gittin hezâr kerre hezârân hezâr mil
Anda ki “lâ halâ” dediler “bel ve lâ-melâ”
Bin kere binlerce, milyonlar mil gittin gittin, ta ki bir yere geldin (neredeyse arşın ötesine geçtin) işte o demde dediler ki; bu geldiğin, vardığın yer, ne boştur, ne doludur!
Buradaki mananın açılmasına ihtiyaç duyanlar Şerh-i Salat-ı Meşişiye’ye bakıverin lütfen. Ne mekân var anda ne arz-u semâ / Kim, ne hâlidir, ne mâli, ol mahal

Seyrin nihâyetinde çü buldun dünüvv-i hâs
Sen dedin “eyne enzil” Hakk dedi “hâhünâ”
Bu yolculuğun sonunda Sen Allah’ın en has yakını, O’na en fazla yaklaşan oldun. İşte o demde dedin; (beni) nereye indirdin, Allah Teala buyurdu ki; İşte buraya!

Yani yoldan gelen misafir ev sahibine der ki “nereye ineyim, nereye oturayım”, cevap mahiyetinde hâne sahibi en münasip yeri gösterir. “buyrun işte buraya”

Gördün anı ki görüniser lâyıkı göze
Halvet-serâ-yı hâsda bî-çün ü bî-çerâ
O dem O’nu, gözünün liyakatınca görünür olarak buldun! O’nun has odasında (sarayında) ne ise nasılsa, niçinsiz nedensiz O’nunla halvet oldun!

Doksan bin oldu bir dem içinde sana nasîb
Şol bahrdan ki yoktur ana hadd ü intihâ
O’nun, o kıyısı, kenarı olmayan sonsuzluk denizinden sana bir demde, bir anda doksan bin kelam nasip oldu. O’nunla bir anda doksan bin kelam ettin.
Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Hz. Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir. [İsrâ:1] Bî-hurûf ü lafz u savt ol Padişâh / Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh

Âsîlere nevâle-i afv aldın armağan
Buldu nevâlen ile kamu bî-nevâ nevâ
(Mi’raç’tan) Asîlere, afv müjdesini(bahşişini) armağan olarak getirdin, senin bu müjdenle, bahşişinle rızıklandı rızıksızlar; aheng buldu ahengsizler; ses buldu (günahtan ötürü) sesi kısılmışlar, dirlik düzenlik buldu, intizama erdi, dirliksiz düzensiz olanlar!

Râh-ı dalâle varmağa değme ebül-heves
Göründü nûr-ı sûre-i “ve’n-necmi izâ hevâ”
Sapkın yolunu talep eden en değme heves tapıcısına bile, birdenbire seninle göründü; “indiği demde o yıldıza yemin olsun” sûresindeki nur. (En korkunç heveslerin bile karanlığı (dalaleti, sapkınlığı) senin nurunla giderilir.
Doğmakta olan yıldıza, Kur’ân’a andolsun! Yükselmekte olan yıldıza Muhammed’e andolsun, doğan ve yükselen yıldızlara andolsun! [Necm:1]

Döndün çü heft ü penc ile şeş kûşe menzile
Dedin yakîn ü çâr-emînine mâcerâ
Yedi ve beş ile altı mahalli menzil eyleyip döndün. Yakîn ile en yakın dört eminine, dostuna, macerayı haber verdin. (Hazret-i Peygamber’in Mi’rac’ına telmih ile İsra ve Mi’rac hadisesini çar-ı yâr-i güzine bildirmesi anlatılıyor.)

7 kat semâdan beş vakit namaz ile 6 cihetli dünyaya döndün… Mirac köşesiz, uçsuz bucaksız idi ne mekan var onda ne arz u semâ idi. Gittiğin yerde la mekân ve lâ zaman idin.

Varılacak yer (Yedi köşeli menzil): 7. kat semâdaki Sidre’nin de yer aldığı, miraç seyrinin güzergahı menzil. Hediyyesi: 5 vakit namaz (Günün beş köşesine kurulan menzil) Dönüş menzili (Altı köşeli menzil): Mirac dönüşü sağ, sol, ön, arka, alt, üst ile mukayyed kesafet alemi, imtihan dünyası veya altı köşeli bir küp cisim olan Kabe-i Muazzama’nın bulunduğu Mekke-i Mükerreme.

Nâ-çâr çâr rüknü şerîat sarâyının
Dest urmayan bu çâr eteğin ola çâr-pâ
Senin şerîat sarayının dört rüknüdür, sana karşı nâçâr (sana karşı elsiz-ayaksız, sana itirazsız ve kendilerini sana tam olarak teslim eden) olan çar! (bu dört kişi) Bu dördünün (çâr’ın) eteğine yapışmayan, uzanmayan el(in sahibi), dört ayaklı hayvan gibi olur! Üzerinde bir ömür tefekkür ile nice kitaplar yazdıracak müthiş bir beyit!

Sıddîk kim tadırdın onun kalb-i hulkuna
Her hân-ı ni’meti ki sana kıldı Hak atâ
(Hz. Ebubekir)Sıddîk ki onun güzel kalbine Hakk’ın sana bağışladığı her nimet sofrasını tattırdın veya başka bir cihetten; Sana Hak Teala’nın atâ ettiği, lutfettiği her nimet sofrasından seni tam olarak tasdik eden ve sana Sıddîk olanın hulkuna, tabiatına, mizacına tattırdın. Her duyduğunla amel eyledin, Hakkın kâli (söz) sende hâl oldu, vücud buldu.

Farûk kim olur idi lâyık nübüvvete
Ger hazretün degülmisedi hatm-ı enbiyâ
Eger senin son peygamber olarak teşrifin olmasaydı Hz. Ömer de nebiliğe lâyık
olurdu. Lev-kâne nebîyyun ba’dî leğkâne Ömer ibn hattab (Hadîs-i Şerif). “Benden sonra peygamber gelseydi bu peygamber Ömer olurdu” sözüne işaret edilmiştir. Veya başka bir zevkle mana verilirse: eğer enbiyanın sonuncusu, nübüvvetin mührü senin zat-ı şerifin olmasaydı, Faruk olan (Hakk ile batılı ayırdetmek kudretine haiz kimse) nübüvvete layık olurdu.

Osmân ki eyledin anı nûreyn sâhibi
Bulmuş idi hayât onun ile dem-i hayâ
Hz. Osman ki O’nu (iki kızınla evlendirerek ) zinnûreyn sahibi yaptın. Hayat onunla
birlikte haya zamanlarını bulmuştu. Hz. Osman peygamberin iki kızıyla evlendiği için
iki nur sahibi anlamında kendisine zinnureyn adı verilmiştir. O iki nur sahibi, O edep ve hayâda halifen, işte O Hz. Osman senin iki nurunla hayat bulmuş idi.

Haydar ki ilm ü hikmetine vâris etti Hakk
Mahbûb-ı evliyâ idi mahsûs-i “lâ fetâ”
Haydar ki Allah onu hikmet ilmine varis eyledi. (O) evliyaların en sevgilisi, yiğitlerin
en mükemmeliydi. Lâ fetâ “Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç yoktur” Cenab-ı Hak, Haydar-ı kerrar olan Hz. Ali’yi senin hikmet ilmine vâris etti. O’ndan başka cömert ve yiğit olmadığından fütüvvet ehlinin, evliyaullahın sevgilisi Hz. Ali olmuştur.

Âlî menâkıbını Alî’nin kim ede şerh
Hayy u ‘Alîm dedi çü vasfında “hel etâ”

Hz. Ali’nin o yüce menakıbını kim şerh edebilir ki, Hayy ve Alîm olan Allah, Hz. Ali’nin vasfında buıyurmuştur “hel etâ”

Buradaki “Hel etâ” lafzı İnsan suresinin ilk kelimelerinden iktibastır. Rivayete göre
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz hastalanmışlardı. Hastalıktan kurtulmaları için Hz. Ali’ye bir şeyler adasanız iyi olur diyenler olmuştu. Onlar da üç gün oruç tutmayı adamışlar ve ev halkı da kendilerine iştirak etmişlerdi. Birinci gün yiyeceklerini iftar vakti kapıya gelen bir dilenciye, ikinci gün bir yetime ve üçüncü gün bir esire vermişler kendileri sadece su ile iftar ve imsak etmişlerdi. Bunun üzerine Hel etâ suresindeki şu âyetler nâzil oldu: (Onlar, dünyada) adaklarını (ve ahitlerini) yerine getirirler ve fenâlığı (her tarafa) yaygın olan bir günden korkarlar(dı). Yoksula, yetime ve esire, kendilerinin ‘arzu ve ihtiyaçları’ varken/ ‘seve seve’ yemek yedirirler: “Doğrusu biz sizi, sadece Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür de istemiyoruz, çünkü biz ‘yüzleri ekşiten ve asık suratlı yapan’ (dehşetli ve kara) bir günde Rabbimizden korkarız.(derlerdi) [İnsan:7-10]

Dürreyn-i ezhereyndi necmeyn-i envereyn
Cân u dil-i Betûl ü dem-i kalb-i Murtaza
İki parlak ve iki saf inci idiler, iki parlak yıldız. Murtaza’nın kalbinin demi, meyvesi, Fatıma’nın gönlü ve canı.

Nûreyn-i aynının biri hulkun gibi Hasen
Biri Hüseyn şâh-i şehîdân-i Kerbelâ
Gözünün nurunun biri, Senin ahlakın, hulkun gibi Hasen’di,(yaratılmışlar arasında sana en çok benzeyendi) bir diğeri, Kerbela şehitlerinin şahı Hüseyn’di.

Her dem sana vü âline Hak’tan hezâr bâr
Cân u cihân dolusu salât u selâm ola
Her dem, an be an, sana ve ehl-i beytine Hakk’tan; sayılamayacak kadar, canlar ve cennetler dolusu salat ve selam olsun.

Şeyhî amelden ere çü üryan eşiğine
Kaddine hâk-i âl-i abâdan buyur kabâ
Bu Şeyhî, amelden ibadet ve taattan çıplak, kulluktan yoksun olarak huzuruna geldiğinde sen onun üstünü ehl-i beytinden (bir parça toprak ile dahi olsa) örtüyle örtmeyi lütuf buyuruver!

Lütfundan et meded bu günehkâra anda kim
Füccâra dön dîn-ile vü ebrâra merhaba
Fâcirlerin ayak altında kaldığı ve iyilerin merhaba ile karşılandığı o anda, sen bu günahkar Şeyhî’ye de lufundan meded ü inayet eyle.

Ey hâce kime yalvarayın ben gedâyiçin
Sen şâhdan şefâat umar hâce vü gedâ
Ey hâce, bu zavallı ben kime yalvarayım ki, hoca da köle de, fakir de zengin de sen şahtan şefâat umar!

Men etme teşneden katarât-ı terahhumu
Çün menba-ı keremsin ü ser-çeşme-i sehâ
Terahhumunun, merhametinin katrelerinden ben susamışı, susuzu da men etme ki sen kerem pınarısın, kaynağısın, cömertlik çeşmesinin başısın!

Şart-ı şefâat ümmete cürm ü günah ise
Çoktur bu derd bizde demidir k’ire devâ
Eğer ümmetine şefâat etmenin şartı cürm ü günah, hata ve ayıp etmek ise, işte bu bak hata, ayıp ve günah derdi o kadar çokdur ki bizde, tam senin devana layık derde sahibiz biz!

Yâ Rab be-hakk-ı nûr-ı Muhammed ki pertevi
Doldurdu yer ü göğü kamu nûr ile ziyâ
Ya Rabbi, Muhammed’in(sav) nurunun parlaklığı hakkı için (ki yer ve gök baştan aşağı nur ve ziya ile dolmuştur)

Koma bizi cihân zulemâtında dâllîn
Nûr ile müstakîm sırâtına ihdinâ
Bizi bu fani dünyanın karanlıklarında bırakma. Nurun ile sırat-ı müstakim’e hidayet eyle, dosdoğru yoluna ulaştır.  Amin Yâ Muîn bi hürmet-i Al-i Yâsîn

Mektuplarımıza gül kokusu sürmek adetimizdir, işbu bâbdan nihavend bir curcunayı nice bin hasretle naat niyetine dinleye durun hele:

HAZRETİMİN KENDİ NİYÂZINA AMİNHÂNIZ EFENDİM HUU
Yâ Rab muhib gönüldeki mihr ü vefâ hakkı
Subh u saba demindeki sıdk u safa hakkı
Şevk oduna yanandaki sûz u niyâz’çin
Zevk âbına kanandaki neşv ü nemâ hakkı
Bu izzet ile turre-i vech-i habîb için
Ya’nı sürûr u hüzn-i sabâh u mesâ hakkı
Rahm eyle ben za’îfe gamdan necât ver
Hod-râylık durur kalanı sen Hudâ hakkı

Kudvetü’s-sâlikîn, kutbü’l-evliyâi ve’l-ârifîn, el-hâdî ilâ tarîkı’l-Hakkı ve’l-yakîn, vâkıf-ı esrâri’l-vâsılîn, merğubu’l âlemîn, mürşidu’l halâiki ecmâin, Ankara’da defîn-i hâk-ı ıtr-nâk olan Hacı Bayrâm-ı Velî kuddise sırrıhu’l-âlî  ibni Ahmed ibni Mahmûd ve dâhi evlâdı, hulefâsı, ehibbâsı ervâhı şeriflerinin şâd u handan olmaklığı içün el-fâtiha

Hâmiş: Yeri geldi mânâ muğlak kaldı, bazı beyitler için kapılar açılmadı farkındayız lâkin “lâ yutraku kulluhu mâlâ yudraku kulluhu” diye öğrettiler bize: tamamı idrâk edilemeyen birşeyin tamamı terkedilmez; idrak edildiği kadarıyla iktifâ edilir. Bu arada rastladığınız hata ve eksikliklerimizin af ve hoşgörüyle karşılanacağını umarız zirâ insan unutma mahalli değil midir?

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: