Kimim ben

Mehmed Şemseddîn (Ulusoy) Efendi (v. 1936) Hazretlerinin, Hüseyin Vassâf Efendi (v. 1929)(ruhaniyyetlerine selâm olsun) Nazîresine Tahmîsidir

vassaf_nazire

Gürûh-i âşıkânın dâimâ meyhânesiyim ben
Elinde sâki-i bezmin döner peymânesiyim ben
Garîk-i bahr-i aşk oldum O’nun bilmem nesiyim ben
Tarîk-i feyz-i aşkın sâlik dîvânesiyim ben
Şarâb-ı sırr-ı aşkın âdetâ mestânesiyim ben

Demâdem âteş-i hicrân ile yanmakdadır gönlüm
Ümîd-i vuslat-ı cânân ile yanmakdadır gönlüm
Ne hikmet derd ile dermân ile yanmakdadır gönlüm
Cemâl-i Hazret-i cânân ile yanmakdadır gönlüm
Güzel cânânımın envârının bir dânesiyim ben

Yine Hak’tan olur elbet bana her demde imdâdım
O’nun emrine fermânber olup zîrâ ki münkâdım
Eder lütf u kerem çünki işitir âh u feryâdım
Visâl-i yâr için pür intizârdır kalb-i nâ-şâdım
Bu aşkın neş’esinden âlemin bî-gânesiyim ben

Olanlar mazhar-ı Tûr-i tecelli eymeni her ân
Yakar benliği ol demde gider varlık kalır Rahmân
Fenafillâhın esrârı olur zâhir gelir cânân
Vücûdum mülkünü yaksın harab etsin şah-ı devrân
Gönül Mecnun-i Leylâ’dır O’nun aşk lânesiyim ben

Zuhûr ettikde feyzullah olursun Şemsî sîne-sâf
Olanlar vâkıf-ı esrâr sükût eyler demez hiç laf
Makâm-ı sâfiye ehli olurlar çünkü bî-evsâf
Tecellîyât-ı cânâna gönülden muntazır Vassâf
Umûm-i uşşâk-ı hüsnün kemterîn bir dânesiyim ben

Sual eden der ki: Bu işler kâl ile olmaz hâl ile olur, bilmez misin a gafil?
Cevap veren der ki: El hak doğrudur; velakin hâli umarak kâli bir niyâz olsun diye hayırla meşgûl etmek icâb etmez mi?

Sual eden der ki: İyi diyorsun, güzel söylüyorsun da, sen şu aciz hâlinle bu lafların altında kalmaz mısın?
Cevap veren der ki: Eyvallâh, öyledir; ama güzel sözün altında kalmakta ne beis var?

Cenâb-ı Mısrî’yi ve dâhi bâlâda mezkûr erenlerimi bir Fâtiha kıraatiyle mesrûr eyleyenlere bilhâssa aşk-ı niyâz ve takdîm-i ihlâs eder, teveccühâtınızın devamını dilerim efendim.

Reklamlar

Sabahlar Yâ Resûlallâh

“Şâzelî, Bedevî, Rifâî, Sünbülî, Şâbânî, Celvetî, Bektâşî, Bayrâmî ve Sa‘dî, Kādirî, Nakşibendî, Mevlevî, Gülşenî, Uşşâkîyiz” hissesiyle Câmiu’t-turuk Abdullah Selâhaddin Uşşâki Hazretleri (v. 1783) gülzârından bir âteşîn gül:

Müşkilin kimseye zâhirde Salâhî sormaz
Hâce-i bâtına sordu soracak esrârı

bir_sabah_medine

Gönül fikr-i hayâlinle sabahlar yâ Resûlallâh
Olur şem’-i cemâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Alîl-i pister-i hicrin enîn ü zâr edip dilden
Temennî-i visâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Seherlerde gönül teşrifin özler dîde-i câna
Tenezzül ihtimâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Ziyâ-yı ruhsârın nihân olur ise dilden
Hayâl-i zülf ü hâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Leyâlî-i tahayyül içre dil bezm-i tasavvurda
Cemâl-i bî-misâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Şeb-i gamda girişse bî-nevâ dil-hân-ı vaslınla
Ümîd-i hûn-ı nevâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Hadîs-i zülfünü tahdîs ederse leyle-i hicran
Salâhî kıyl ü kâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Gönül, hayalinin fikriyle sabaha kavuşur zaten gece de ancak senin cemâlinin ışığı, güzelliğinin ilâhi nuru ile karanlıktan aydınlığa erişir, tâ böylece sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılığın hasta yatağında iken gönülden acı ve sızıyla inleyerek ağlayıp sevdiğine kavuşma temennisiyle sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül seher vakitlerinde, can gözüne şeref vermeni özleyip tenezzül buyurup seni görme ihtimalinle  sabahlar yâ Resûlallâh. Senin yüzünün ışığı gizlenirse gönlümden, o güzelim hâlinin hayaliyle  sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül, geceleri senin hayalinde canlandırarak, zihinde şekillendirme meclisinde iken misâlsiz güzelliğinle  (bazen de rüyâ aleminde seni göremeden) sabahlar yâ Resûlallâh. Gam gecesinde, gönülden, sessis sedâsız söyleyese sana kavuşma arzusunu, nasibine kana bulaşmış ümidi düşer de öyle sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılık acısıyla dolu gece, senin güzelliğinin taze hikâyesinden bahsetmek nimetine, memnûniyetini sözle ifâde edip teşekkür ederse, SALÂHÎ, gül cemâlinde mahrum bir halde, senin ancak lafını ederek, senden bahsederek, sözlerinden tesellî bularak  sabahlar yâ Resûlallâh.

Germiyanoğlu Şeyhî’den 50 beyit

Germîyânoğullarından, Mevlânâ Sinân dimekle mezkûr ve erbâb-ı nazm ü irfân meyânında Şeyhî mahlası ile meşhûr bir tabîb-i lebîb ve bir hakîm-i edîb, Ahmed Mecdüddin olma, Hacı Bayrâm-ı Veliyullah Hazretlerinden doğma, pîşterîn-i şuarâ-yı Rûm: Yûsuf Sinâneddin Şeyhî شيخي  (v. 1431)

Baharın revnakı vasfı, behiştin zîneti şerhi
Kamu bir fasl u bâb imiş senin hüsnün kitâbından

seyhi_sinan

Mesleği dolayısıyla “Hekim Sinan”, memleketi dolayısıyla “Germiyanlı Şeyhî” olarak tanınan, şiirlerinde kendisini “Yûsuf-i Şeyhî” olarak tanıtan şairin Şeyhî mahlasını alması Hacı Bayram Veli’ye intisabından sonra olmuştur yani Şeyhî kelimesindeki nispet î’si Hz. Numan Hacı Bayram-ı Veliyulla sultânıma râcidir.

Böylesi gülbağı bir intisaptan alıp ilhamı:
Gelin gülle başlayalım atalara uyarak
Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine
Bir anda yükselsin bir bülbül sesi…

Damen-i pâkinden nasiplendiğimiz, himmetleriyle huzur bulduğumuz Hz. Numan Hacı Bayramı Veliyullah Sultan (ruhaniyyetlerine selam olsun) evlatlarından olduğunu öğrenince, ehl-i vefâdan sayılmaklığımız niyyetiyle,  “Şiir güzeli”nin omzundan eski Acem elbisesini çıkarıp Türkî elbise ve yeni hil‘atler biçip giydirdiğini söylenen, tatlı pınarlar kadar hoş şi’irleri ile bilinen Germiyanoğlu Yakub Bey’in nedîmi ve tabîbi olan Şeyhî’den pek latîf bir naat-ı şâhânesi sizlerle paylaşmak murad olundu. Biraz sabr edip şiirin sonunu getiren aziz okuyucular için dilerem her bir beyti ayrı şefâat eyler.

يا خاتم الرسالة يا أشرف الورى
أنت الذي تفرد باالعز و العُلى
Yâ hâtime’r-risâleti yâ eşrefü’l-verâ
Ente’llezî teferrede bi’l-‘izzi ve’l-‘ulâ

Ey risâlet mührü(risalet yüzüğünün kaşı, risâletin sonu) son Nebî, ey yaratılmışların en hayırlısı, şereflisi; izzet ve fazîlette biriciksin, yegânesin sen.

Ey fahr-ı halk kimde ola zehre medhine
Çün Hakk dedi “le ‘amrüke” levlâke ve’d-Duhâ
Ey yaratma kudretinin sahibinin ve yaratılanların kendisiyle övündüğü, senin medhinde kim yiğitlik edebilir, kimde o cesaret var ki, senin için Allah, “ömrüne yemin olsun”, “sen olmasaydın”, “sabah aydınlığına, yüzünün nuruna yemin olsun” buyurmuştur.

Akl-ı inân-keşîde ere mi rikâbına
Der “tarrakû” önünce çün ervâh-ı asfiyâ
İşi gücü çekip çevirmek, yönetmek olan dizgini çeken akıl, hiç yetişebilir mi, senin üzengine(haşa)? Çünkü tertemiz ruhlar bile senin önünde “açılın, açılın” diyerek yürürler. (O tertemiz ruhlar bile senin hizmetinde yayadırlar, akıl sana nerden erişecek!)

Seyr-i semend-i sırrına meydân-ı arş teng
Pervâz-ı murg-ı fikretine lâ-mekân fezâ
Arşın meydanı bile senin o (yağız) sır atının çevikliğine az gelir, gayb âlemindeki sır atının seyrine arş meydanı dar gelir. Senin tefekkür kuşun kanat çırpıp uçunca, gökyüzü yetersiz kalır, mekansızlık bile anlamını yitirir!

Nutkun mu’allimi şübeh-i akladır necât
Lafzın müferrihi maraz-ı rûhadır şifâ
Senin sözlerinin tâlimi, aklı şüphelerden kurtarır, mübarek ağzından çıkan sözlerinin rahatlatıcılığı ruhun hastalıklarına şifâ olur.

Lutfun demi eder nefes-i nefsi dil-pezîr
Hulkun yeli kılar harem-i rûhu hoş-hevâ
Lütfunun nefesi, nefsin soluğunu (keser de, onu) gönlün emrine âmade kılar. Yaratılışının esintisi, senin tabiatından gelen rüzgâr, ruh haremini hoş esintilerle doldurur.

Rahmân iken mu’allimin ümmî kodun adın
Sultân iken dü-kevne kabâçen durur aba
Muallimin Rahman olan Allah ise de sen kendini, (ilim için okuma yazmaya ihtiyaç duymayan mânâsına) ümmî diye bildirdin. İki âlemin de sultânı olduğun halde üstüne bir parça yünden giysi edindin.

Sâyen hakîr toprağa salsayidi şeref
Her zerre gün gözüne olur idi tûtiyâ
Eğer gölgen olsaydı ve lutfedip alçaktaki, hakir toprağa bir kez düşüp şeref verseydi, toprağın her zerresi, güneşin gözüne sürme olurdu.

Tahte’l-livâna Âdem “men dûnehû mutî’”
Fahr anlara kim eylediler sana iktidâ
Senin (livaü’l-hamd) sancağın altında toplanan Adem ve O’ndan sonra gelip itaat edenler, (peygamberler) ne kadar övülseler az gelir ki, sana iktida eylemişler, sana uymuşlar, sana tabi olmuşlardır.

Şol kimseyi ki çekti kabûlün kılıç gibi
Gerçi bürehnedir güheri doludur safâ
Cevheri, özü safa ile dopdolu olsa da kendisi, aç açık ve köle olan kimseyi kılıç gibi çekip aldın! (Hz. Bilâl Efendimizin âzadı misâli) Özü temiz kimse her ne kadar ayak altında zavallı olsa da sen onu özü bozuk olanlardan kılıç gibi kesip ayırdın.

Ol nâkesi ki reddin eli attı oklayın
Üryân u ağzı kan yeri toprak yolu hevâ
O insanlıktan nasibi olmayan, aşağılık kimseyi ise, senin reddinin eli oka tuttu, reddederek o kimseyi yaydan atılan ok gibi kendinden uzağa attın. Onu çırılçıplak, ağzı kan içinde, yolu boş ve batıl halde mezara gönderdin!

Gerçiki toprak eyledi müdbirleri debûr
Sen bir çerağsın kim ider nusret-i sabâ
Ayrılık (Batı rüzgarı) rüzgarı (sana karşı) uğursuz, bahtsız kimseleri toza-toprağa boğarken; saba yelinin esintisi ise senin kandiline, çerağına güç vermekte, sana yardımcı olmaktadır.

Gavvâs-ı rûh-ı kudsîyle bahr-ı vahdetin
Dürr-i kelâm-ı Hakka lisânındır âşinâ
Kutsal ruhun dalgıçlığıyla(Cebrâil aleyhisselam) birlik denizine dalıp, Allah’ın inci misali sözlerini alarak bunu dilinle anlatansın, ortaya çıkaransın. Sen mukaddes ruhunla vahdet deryasına derinliklerina dalarken, lisanınla Hakk’ın kelam denizinden inciler çıkardın.

Kîş-i ve mâ rameyteden atsan kazâ okun
Hayl-i müsevvimîn ede dîn düşmenin hebâ
Attığında sen atmadın ama Allah attı okluğundan (sadağından) çekip attığın her kaza oku, işaretli, nişanlı, teçhizatlı meleklerle, dinine düşmanlık eden bir güruhu heba eder.

Allah azze ve celle Uhud Savaşı’nda da müslümanlara yardım etmiş, bu yardım sayesinde düşmana galip gelinmiştir. “Ve mâ rameyte” bu olaya işaret eden ayettir. “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. [Enfâl:17] Bedir Savaşında peygamberin ordusuna melekler eşlik etmişlerdir. Müsevvimîn kelimesiyle Âl-i İmrân suresinde anlatılanlara işaret edilmiştir. “Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. [Âl-i İmrân:125] Saîd ibnu’l-Museyyeb’den, onun da babasından rivayetinde geçer: Bedr gazvesi günü Ubeyy ibn Halef Hz. Peygamber (sa)’i arıyordu.Bir grup mü’min onu karşıladı ve Rasûlullah (sa)’a ulaşmasını engellemek istediler. Allah’ın Rasûlü (sa): “Bırakın gelsin.” buyurdular. Abduddâr oğullarından birisi olan Mus’ab ibn Umeyr onu karşıladı ve öldürüldü. Tam o sırada Rasûlullah (sa) da Ubeyy’in, zırhı arasından bir anda boynunu görüverip harbesini (küçük mızrak) fırlattı. Ubeyy’e çarpan harbenin darbesiyle Ubeyy atından düştü Harbenin çarptığı yerden kan bile akmamıştı. Sadece bir kaburgası kırılmıştı. Atından düşen Ubeyy bir öküz gibi böğürüyordu. Yanına gelen arkadaşları ona: “Ayıp ayıp küçük bir sıyrıktan bu kadar feryat ediyorsun!” dediler. Rasûlullah efendimizin (sav) daha önce “Bilâkis ben Übeyy’i öldüreceğim.” dediğini zikredip “Nefsim kudret elinde olana yemin ederim ki bana isabet eden darbe Zu’l-Mecâz halkına isabet etmiş olsaydı hepsi birden ölürlerdi.” dedi ve Mekke’ye ulaşamadan yolda Şerif denilen mevkide öldü, canı cehenneme gitti. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Sen attığında onu sen atmış değilsin. Fakat muhakkak onu Allah atmıştır…” âyet-i kerimesini indirdi.

Kaktı nübüvvetin eli din tablın öyle kim
Uş şark u garb doldu ol âvâzeden sadâ
Peygamberliğin eli, risâlet vuruşun, din kösünü (davulunu) öyle bir çaldı ki doğu ve batı işte bu gür sesten yayılan yankılarla doldu.

Cem‘ eyleyip cemî‘-i kemâlâtı lutf-ı Râb
Bir zât-ı ekmel içre adın kodu Mustafâ
Rabbin lutfu, bütün kemâlâtı sende cem edip, manevi hasletleri, erdemleri sende toplayıp tâ böylece kusursuz, noksansız, mükemmel zâtına Mustafa adını koydu.

Hem hırmen-i şefâatının hûşe-çînidir.
Âdem ki dâne hırsıyile eyledi hatâ
Bir (buğday) tanesine takılıp ayağı sürçen Hz. Adem aleyhiselâm, senin şefâat harmanının başak toplayanıdır. (Harman yerinden başak toplamak eski bir adettir)

Yek-dânesi cihân sadefinde güher gibi
Ey bî-bedel yetîm onun için denir sana
Sen bu cihân sedefinde, kabuğunda biricik incisin ki, eşin benzerin olmadığından sana inci (yetim) “dürr-i yetim” derler. Lugatte yetîm kelimesi eşsiz, tek, yektâ manasında da kullanılır, işbu halde mana şöyle olur, gerçi babası vefât edene yetim denirse de kimin kimsen olmayışından değil belki cihanda hiçbir benzerin olmadığından “tek” kaldın da onun için “yetim” derler sana.

Zülfünün kadd ü haddine her kim baka sanır
Kim buldu bedr kadr dünün hatt-ı istivâ
Uzayan saçının lülesinin uzunluğuna, güzelliğinin mertebesine her kim baksa ayın başlangıçtaki ince hali dolunaya dönerek tam derecesini buldu sanır.
Tasavvuf aleminde  “zülüf, gîsû, mûy, ebrû” Allah’ın birlik sıfatını, esrâr-ı ilâhîyeyi ifade eder.Zülüf kıvrımları C harfine benzetilirse (ki yeni ay, hilal de kurumuş hurma dalı misali bu şekildedir) Yüzün şekli ise yuvarlak O harfine benzetilse (ki dolunay, bedir de bu şekildedir.) Parlak bir dolunay misali yüzünün üzerine düşen zülfünü görenler mehtap hatt-ı istiva (eşit bölen çizgi) çekmiş sanır. Bu hatt-ı istiva ile miraçdaki en kestirme vuslat yoluna, ruh ve beden, madde ve mana, dünya ve ukba arasındaki çizgiye, ayrıma da bir işaret olsa gerektir.

Hem zülüfleri güzelin yüzünü örter, cemâline perde olur. Cism-i pâk-i Muhammed, mânâ-yı Muhammed’e hâil olur.

Naat-ı şerifin en çetin beyitlerinden birine rastladık. Burada İslam kozmolojisini vâkıf olmadan verilecek her mânâ eksik kalacaktır.

Adının iki harfine eyler işâreti
Anda ki yedi yerde Hudâ andı mîm ü hâ
Kur’an’da Cenab-ı Hakk’ın yedi sureye ve Mim ve Ha harfleriyle (Ha-mim) başlamasında muradı, seni anmaktır. Çünkü Senin isminin iki harfidir Mim ve Ha’dır. Senin isminde geçen Mim ve Ha harflerine (MuHammed, AHMed, MaHMud) Cenab-ı Hakk yedi surenin ilk ayeti olarak yer vermiş, pek şerefli Kur’an’da seni isminle de anmıştır.

Hulkuna çünkü Hâlık-ı a’zam dedi azîm
Lâyık halâyık eyleye mi hulkuna senâ
Senin yaratılışına, ahlakına;  a’zam olan yaratıcı Allah, “inneke leala hulukin azim” Şüphesiz sen azim bir yaratılış, hulk-u ahlak üzeresin [Kalem:4] buyurdu. Şu halde, diğer yaratılmışların seni övmesi, lâyıkıyla senâ etmesi mümkün müdür? 

Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.” O güzeli hayrul halefi, ilim şehrinin kapısı Hz. Ali keremallahu vechedir. Ayniyle vâkidir ki Sıffîn savaşından sonra Muaviye’nin kumandanı Amr bin As, Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna taktırarak Hz. Ali’nin(kv) kuvvetlerinin önüne çıktı ve: “Siz ve biz, birbirimizi yok ettikten sonra, İslam yurdunu kim koruyacak? Allah’ın kitabı Kur’an, aramızda hakem olsun” diye haber gönderdi. Bu durumu gören Hz. Ali’nin(kv) yanında savaşan Hariciler, “Allah’ın kitabına uymalıyız” diyerek savaşmaktan vazgeçmek istediler ve Hz. Ali’ye: “Ya Ali! Kur’an’a uy, yoksa seni onlara teslim ederiz ya da Hz. Osman’a (ra) yaptığımızı sana da yaparız” diyerek ayaklandılar. O vakit Hz. Ali Efendimiz, “Bu bir hiledir, gerçek Kur’an biziz, ben Kur’an’ı Natık’ım” buyurmuştur.

Erdi nebât u ma’den ü hayvâna da’vetin
Kim oldu şâhidin şecer ü üştür ü hasa
Senin davetin, cemâdâta, nebâtâta ve hayvânâta dahi ulaşmıştır ki, ağaç, taş, deve ve bağ- bahçe sana şahitlik etmişlerdir.

Kestin külîçe-i mehi tennûr-ı çerhde
Çün hân-ı mu’cizâtına germ oldu iştihâ
Felek tandırında, ay değirmisini, sıcak somun gibi yardın, senin mucize sofrana ateş bile iştahlandı. (Subhanallah bu ne müthiş bir ifadedir, ne güçlü bir beyittir!)

Bağlansa emrine n’ola şems ü kamer kemer
Nûrunla buldu neşv ü nemâ bu iki hod-nümâ
Senin emrine kemer bağlasalar, güneş ve ay sana hizmetçi olsalar çok görülmez. Çünkü, o ikisi de kendini açığa çıkaran, gösteriş meraklısı; ancak senin nurundan neşv ü nema bulmuşlardır. Zirâ yüzün nûrundan almışlar felekler şems ile mâhı…

Ger nerdübân edinse dokuz çerhi akl-ı kül
Bir pâyesine ermeye mi’râcının şehâ
Ey şahım, akl-ı küll, dokuz kat feleği merdiven etse de senin Mi’racının bir basamağına adım atamaz. Bütün akıllar birleşip dokuz feleği merdiven etseler bile Senin miracında attığın bir adımın yüksekliğine bile ulaşamaz, onun yüceliğini yakalayamazlar. O’nun seyri sülukundan melekler aciz olmuşlar ki bin yılda varamazlar O bir demde varıp râhı…

İsrâ gecesi sırrına seyr etse sidrenin
A’lâ-yı müntehâsıdır ednâ-yı müttekâ
İsra gecesi, (varlık âleminin son sınırı olan yedinci kat semâda bir makam olan) Sidre senin sırrına bir göz atsa, görürdü ki, kendisi, dayanılan, yaslanılan en aşağıdaki şey, senin sırrın ise en yüce başlangıçtır!
Sidre makamı tasavvuf âleminde Cenâbı Hakk’ı tanımada beşer aklının ve akılla kazanılan bilginin son durağıdır. Ne mümkin böyle bir âlî binâ bir dahi ger olsa / Kazâ mi’mârı sidre nerdbânı çarh müzd-veri

Çün ol seferde maksada tîz eyledin basar
“Mâ zâğ” oldu aynın ü kalbin “ve mâ tağa”
O seyr ü seferde gözlerin maksadına o kadar tez ve aracısız erişti ki, ne gözünü kaydıracak, ne kalbini oynatacak bir varlık girebildi araya!
Dikkat edin! O peygamberin gözü ne kaydı, ne de başka yöne çevrildi.[Necm:17] Hz. Peygamber aleyhisselam, Rabbine öyle bir yönelmişti ki gök melekûtunda temaşa ettiği sayısız güzellikleri ve dahası bile O’nu meşgûl etmedi.

Gittin hezâr kerre hezârân hezâr mil
Anda ki “lâ halâ” dediler “bel ve lâ-melâ”
Bin kere binlerce, milyonlar mil gittin gittin, ta ki bir yere geldin (neredeyse arşın ötesine geçtin) işte o demde dediler ki; bu geldiğin, vardığın yer, ne boştur, ne doludur!
Buradaki mananın açılmasına ihtiyaç duyanlar Şerh-i Salat-ı Meşişiye’ye bakıverin lütfen. Ne mekân var anda ne arz-u semâ / Kim, ne hâlidir, ne mâli, ol mahal

Seyrin nihâyetinde çü buldun dünüvv-i hâs
Sen dedin “eyne enzil” Hakk dedi “hâhünâ”
Bu yolculuğun sonunda Sen Allah’ın en has yakını, O’na en fazla yaklaşan oldun. İşte o demde dedin; (beni) nereye indirdin, Allah Teala buyurdu ki; İşte buraya!

Yani yoldan gelen misafir ev sahibine der ki “nereye ineyim, nereye oturayım”, cevap mahiyetinde hâne sahibi en münasip yeri gösterir. “buyrun işte buraya”

Gördün anı ki görüniser lâyıkı göze
Halvet-serâ-yı hâsda bî-çün ü bî-çerâ
O dem O’nu, gözünün liyakatınca görünür olarak buldun! O’nun has odasında (sarayında) ne ise nasılsa, niçinsiz nedensiz O’nunla halvet oldun!

Doksan bin oldu bir dem içinde sana nasîb
Şol bahrdan ki yoktur ana hadd ü intihâ
O’nun, o kıyısı, kenarı olmayan sonsuzluk denizinden sana bir demde, bir anda doksan bin kelam nasip oldu. O’nunla bir anda doksan bin kelam ettin.
Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Hz. Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir. [İsrâ:1] Bî-hurûf ü lafz u savt ol Padişâh / Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh

Âsîlere nevâle-i afv aldın armağan
Buldu nevâlen ile kamu bî-nevâ nevâ
(Mi’raç’tan) Asîlere, afv müjdesini(bahşişini) armağan olarak getirdin, senin bu müjdenle, bahşişinle rızıklandı rızıksızlar; aheng buldu ahengsizler; ses buldu (günahtan ötürü) sesi kısılmışlar, dirlik düzenlik buldu, intizama erdi, dirliksiz düzensiz olanlar!

Râh-ı dalâle varmağa değme ebül-heves
Göründü nûr-ı sûre-i “ve’n-necmi izâ hevâ”
Sapkın yolunu talep eden en değme heves tapıcısına bile, birdenbire seninle göründü; “indiği demde o yıldıza yemin olsun” sûresindeki nur. (En korkunç heveslerin bile karanlığı (dalaleti, sapkınlığı) senin nurunla giderilir.
Doğmakta olan yıldıza, Kur’ân’a andolsun! Yükselmekte olan yıldıza Muhammed’e andolsun, doğan ve yükselen yıldızlara andolsun! [Necm:1]

Döndün çü heft ü penc ile şeş kûşe menzile
Dedin yakîn ü çâr-emînine mâcerâ
Yedi ve beş ile altı mahalli menzil eyleyip döndün. Yakîn ile en yakın dört eminine, dostuna, macerayı haber verdin. (Hazret-i Peygamber’in Mi’rac’ına telmih ile İsra ve Mi’rac hadisesini çar-ı yâr-i güzine bildirmesi anlatılıyor.)

7 kat semâdan beş vakit namaz ile 6 cihetli dünyaya döndün… Mirac köşesiz, uçsuz bucaksız idi ne mekan var onda ne arz u semâ idi. Gittiğin yerde la mekân ve lâ zaman idin.

Varılacak yer (Yedi köşeli menzil): 7. kat semâdaki Sidre’nin de yer aldığı, miraç seyrinin güzergahı menzil. Hediyyesi: 5 vakit namaz (Günün beş köşesine kurulan menzil) Dönüş menzili (Altı köşeli menzil): Mirac dönüşü sağ, sol, ön, arka, alt, üst ile mukayyed kesafet alemi, imtihan dünyası veya altı köşeli bir küp cisim olan Kabe-i Muazzama’nın bulunduğu Mekke-i Mükerreme.

Nâ-çâr çâr rüknü şerîat sarâyının
Dest urmayan bu çâr eteğin ola çâr-pâ
Senin şerîat sarayının dört rüknüdür, sana karşı nâçâr (sana karşı elsiz-ayaksız, sana itirazsız ve kendilerini sana tam olarak teslim eden) olan çar! (bu dört kişi) Bu dördünün (çâr’ın) eteğine yapışmayan, uzanmayan el(in sahibi), dört ayaklı hayvan gibi olur! Üzerinde bir ömür tefekkür ile nice kitaplar yazdıracak müthiş bir beyit!

Sıddîk kim tadırdın onun kalb-i hulkuna
Her hân-ı ni’meti ki sana kıldı Hak atâ
(Hz. Ebubekir)Sıddîk ki onun güzel kalbine Hakk’ın sana bağışladığı her nimet sofrasını tattırdın veya başka bir cihetten; Sana Hak Teala’nın atâ ettiği, lutfettiği her nimet sofrasından seni tam olarak tasdik eden ve sana Sıddîk olanın hulkuna, tabiatına, mizacına tattırdın. Her duyduğunla amel eyledin, Hakkın kâli (söz) sende hâl oldu, vücud buldu.

Farûk kim olur idi lâyık nübüvvete
Ger hazretün degülmisedi hatm-ı enbiyâ
Eger senin son peygamber olarak teşrifin olmasaydı Hz. Ömer de nebiliğe lâyık
olurdu. Lev-kâne nebîyyun ba’dî leğkâne Ömer ibn hattab (Hadîs-i Şerif). “Benden sonra peygamber gelseydi bu peygamber Ömer olurdu” sözüne işaret edilmiştir. Veya başka bir zevkle mana verilirse: eğer enbiyanın sonuncusu, nübüvvetin mührü senin zat-ı şerifin olmasaydı, Faruk olan (Hakk ile batılı ayırdetmek kudretine haiz kimse) nübüvvete layık olurdu.

Osmân ki eyledin anı nûreyn sâhibi
Bulmuş idi hayât onun ile dem-i hayâ
Hz. Osman ki O’nu (iki kızınla evlendirerek ) zinnûreyn sahibi yaptın. Hayat onunla
birlikte haya zamanlarını bulmuştu. Hz. Osman peygamberin iki kızıyla evlendiği için
iki nur sahibi anlamında kendisine zinnureyn adı verilmiştir. O iki nur sahibi, O edep ve hayâda halifen, işte O Hz. Osman senin iki nurunla hayat bulmuş idi.

Haydar ki ilm ü hikmetine vâris etti Hakk
Mahbûb-ı evliyâ idi mahsûs-i “lâ fetâ”
Haydar ki Allah onu hikmet ilmine varis eyledi. (O) evliyaların en sevgilisi, yiğitlerin
en mükemmeliydi. Lâ fetâ “Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç yoktur” Cenab-ı Hak, Haydar-ı kerrar olan Hz. Ali’yi senin hikmet ilmine vâris etti. O’ndan başka cömert ve yiğit olmadığından fütüvvet ehlinin, evliyaullahın sevgilisi Hz. Ali olmuştur.

Âlî menâkıbını Alî’nin kim ede şerh
Hayy u ‘Alîm dedi çü vasfında “hel etâ”

Hz. Ali’nin o yüce menakıbını kim şerh edebilir ki, Hayy ve Alîm olan Allah, Hz. Ali’nin vasfında buıyurmuştur “hel etâ”

Buradaki “Hel etâ” lafzı İnsan suresinin ilk kelimelerinden iktibastır. Rivayete göre
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz hastalanmışlardı. Hastalıktan kurtulmaları için Hz. Ali’ye bir şeyler adasanız iyi olur diyenler olmuştu. Onlar da üç gün oruç tutmayı adamışlar ve ev halkı da kendilerine iştirak etmişlerdi. Birinci gün yiyeceklerini iftar vakti kapıya gelen bir dilenciye, ikinci gün bir yetime ve üçüncü gün bir esire vermişler kendileri sadece su ile iftar ve imsak etmişlerdi. Bunun üzerine Hel etâ suresindeki şu âyetler nâzil oldu: (Onlar, dünyada) adaklarını (ve ahitlerini) yerine getirirler ve fenâlığı (her tarafa) yaygın olan bir günden korkarlar(dı). Yoksula, yetime ve esire, kendilerinin ‘arzu ve ihtiyaçları’ varken/ ‘seve seve’ yemek yedirirler: “Doğrusu biz sizi, sadece Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür de istemiyoruz, çünkü biz ‘yüzleri ekşiten ve asık suratlı yapan’ (dehşetli ve kara) bir günde Rabbimizden korkarız.(derlerdi) [İnsan:7-10]

Dürreyn-i ezhereyndi necmeyn-i envereyn
Cân u dil-i Betûl ü dem-i kalb-i Murtaza
İki parlak ve iki saf inci idiler, iki parlak yıldız. Murtaza’nın kalbinin demi, meyvesi, Fatıma’nın gönlü ve canı.

Nûreyn-i aynının biri hulkun gibi Hasen
Biri Hüseyn şâh-i şehîdân-i Kerbelâ
Gözünün nurunun biri, Senin ahlakın, hulkun gibi Hasen’di,(yaratılmışlar arasında sana en çok benzeyendi) bir diğeri, Kerbela şehitlerinin şahı Hüseyn’di.

Her dem sana vü âline Hak’tan hezâr bâr
Cân u cihân dolusu salât u selâm ola
Her dem, an be an, sana ve ehl-i beytine Hakk’tan; sayılamayacak kadar, canlar ve cennetler dolusu salat ve selam olsun.

Şeyhî amelden ere çü üryan eşiğine
Kaddine hâk-i âl-i abâdan buyur kabâ
Bu Şeyhî, amelden ibadet ve taattan çıplak, kulluktan yoksun olarak huzuruna geldiğinde sen onun üstünü ehl-i beytinden (bir parça toprak ile dahi olsa) örtüyle örtmeyi lütuf buyuruver!

Lütfundan et meded bu günehkâra anda kim
Füccâra dön dîn-ile vü ebrâra merhaba
Fâcirlerin ayak altında kaldığı ve iyilerin merhaba ile karşılandığı o anda, sen bu günahkar Şeyhî’ye de lufundan meded ü inayet eyle.

Ey hâce kime yalvarayın ben gedâyiçin
Sen şâhdan şefâat umar hâce vü gedâ
Ey hâce, bu zavallı ben kime yalvarayım ki, hoca da köle de, fakir de zengin de sen şahtan şefâat umar!

Men etme teşneden katarât-ı terahhumu
Çün menba-ı keremsin ü ser-çeşme-i sehâ
Terahhumunun, merhametinin katrelerinden ben susamışı, susuzu da men etme ki sen kerem pınarısın, kaynağısın, cömertlik çeşmesinin başısın!

Şart-ı şefâat ümmete cürm ü günah ise
Çoktur bu derd bizde demidir k’ire devâ
Eğer ümmetine şefâat etmenin şartı cürm ü günah, hata ve ayıp etmek ise, işte bu bak hata, ayıp ve günah derdi o kadar çokdur ki bizde, tam senin devana layık derde sahibiz biz!

Yâ Rab be-hakk-ı nûr-ı Muhammed ki pertevi
Doldurdu yer ü göğü kamu nûr ile ziyâ
Ya Rabbi, Muhammed’in(sav) nurunun parlaklığı hakkı için (ki yer ve gök baştan aşağı nur ve ziya ile dolmuştur)

Koma bizi cihân zulemâtında dâllîn
Nûr ile müstakîm sırâtına ihdinâ
Bizi bu fani dünyanın karanlıklarında bırakma. Nurun ile sırat-ı müstakim’e hidayet eyle, dosdoğru yoluna ulaştır.  Amin Yâ Muîn bi hürmet-i Al-i Yâsîn

Mektuplarımıza gül kokusu sürmek adetimizdir, işbu bâbdan nihavend bir curcunayı nice bin hasretle naat niyetine dinleye durun hele:

HAZRETİMİN KENDİ NİYÂZINA AMİNHÂNIZ EFENDİM HUU
Yâ Rab muhib gönüldeki mihr ü vefâ hakkı
Subh u saba demindeki sıdk u safa hakkı
Şevk oduna yanandaki sûz u niyâz’çin
Zevk âbına kanandaki neşv ü nemâ hakkı
Bu izzet ile turre-i vech-i habîb için
Ya’nı sürûr u hüzn-i sabâh u mesâ hakkı
Rahm eyle ben za’îfe gamdan necât ver
Hod-râylık durur kalanı sen Hudâ hakkı

Kudvetü’s-sâlikîn, kutbü’l-evliyâi ve’l-ârifîn, el-hâdî ilâ tarîkı’l-Hakkı ve’l-yakîn, vâkıf-ı esrâri’l-vâsılîn, merğubu’l âlemîn, mürşidu’l halâiki ecmâin, Ankara’da defîn-i hâk-ı ıtr-nâk olan Hacı Bayrâm-ı Velî kuddise sırrıhu’l-âlî  ibni Ahmed ibni Mahmûd ve dâhi evlâdı, hulefâsı, ehibbâsı ervâhı şeriflerinin şâd u handan olmaklığı içün el-fâtiha

Hâmiş: Yeri geldi mânâ muğlak kaldı, bazı beyitler için kapılar açılmadı farkındayız lâkin “lâ yutraku kulluhu mâlâ yudraku kulluhu” diye öğrettiler bize: tamamı idrâk edilemeyen birşeyin tamamı terkedilmez; idrak edildiği kadarıyla iktifâ edilir. Bu arada rastladığınız hata ve eksikliklerimizin af ve hoşgörüyle karşılanacağını umarız zirâ insan unutma mahalli değil midir?

Bir bakıp bir göresin

Cümle âlemle birlikte kâim olan -alemin kendisi farkında değilken- Hak’tır. Sıradan insanların -mümin olduklarında- bu konuda bilebilecekleri nihâi şey, Allah’ın kendileriyle beraber olduğunu anlamaktan ibârettir. Lâkin asıl fayda, insanın Allah’ın kendisiyle birlikte olduğunu bilmesinde değil, kendisinin Allah ile birlikte olduğunu bilmesindedir. Gerçekte de durum öyledir. O halde her kim Hak ile olursa, Hakk’ı müşahede etmesi kaçınılmazdır. Kim O’nu müşahede ederse, onda bir ilim meydana gelir ki, işte “ilahi ihsan” bu demektir. [Hz. Şeyhu’l Ekber]

– Öğüdünü, tesir etmeyeceğini bildiğin bir kimseye verme, ey şaşkın. Elinden dizgini kaçırmış olan zavallıya, “oğlum yavaş sür” denmez!

– Öyledir amma tüm bu modern avuntuların arasında, susamışların kalbinde Allah’a doğru bir talep, bir meyil, bir sevgi, bir şevk, bir aşk uyandırmaktır maksadımız… O çerâğ bir kez uyandı mı, canlar kendiliğinden o tarafa doğru koşacaktır… Hem öyle bir sevgilidir ki aşk ateşi düşüp de O’nun adını bir kez andım mı tekrar tekrar anmak, döne döne yanmak gerektir artık.

An içinde, kendinden kendine aşk ile seyri niyâzıyla:

umit_esrefzade

Aşk beni yağma kıluptur sen beni sorma bana
Ben beni bilemezem nite haber verem sana

Nûş ideliden ol harâbât-ı mugânın câmını
Aklım esrük canım esrük ne sorarsan esrüğe

Ol şarabı kim ben içtim fârig-i peymâneyem
Sâkisi ol bâki yüzdür cehd edüp eriş ana

Bu vücudum katresin bahre irürdüm mest olup
Bu kımıltım mevc-i deryadur direm önden sona

Suretim aşık velî içim dolu mâşuk benim
Aşık u mâşuk u aşk birdir hemân kalma tana

Gel bu birlik şerbetinden bir kadeh nûş eyle kim
Bir bakıp bir göresin dağılmayasın dört yana

Ben bu birlik dediğim yokluktur anlarsan sözüm
İkilik bu varlığın komaz varasın aslına

Sen bu yokluktan kaçarsın bir işit yokluk nedir
Bir mücellâ âyinedir Dost yüzün görmekliğe

Eşrefoğlu Rumî ikilik defterin yaktı oda
Bir olup birlik bulup birikti birle birliğe

Madem ölüm yakındır, bekleyenlerin vadesi tamam oldu artık olmak vaktidir:
Lafsız amel ol.
Riyâsız ihlâs ol.
Şirksiz tevhîd ol.
Sessiz zikir ol.
هو
Birden ayrılan kendini ayırır;
eksiğini görüp gayrı Birle bir ol

Binyâş ile Mersiye

Gülistân-ı Şâh-ı Merdân’dan âteşin gönüllere bir katre su

seref_hanim

Okuyan yâdigârım anlasın kim bir zamân ile
Bu dergâha Şeref nâmında bir şâ’ir de yüz sürmüş
Şeref Hanım (v. 1861)

Ey gönül yine gelen mâh-ı muharrem’dir amân
Vakt-i mâtem, dem-i gâm, mevsim-i âh û efgân

Başla feryâde değil sabr u tahammül zamanı
Çâk çâk olmanın eyyâmıdır işte bu zaman

Eğer erseydi bu eyyâm-ı elem encâma
Yusuf’i anmaz idi hüzn ile Pîr-i Kenân

Eser-i nâlem ile bencileyin dünyanın
Yıkılıp her tarafı ben gibi olsun vîrân

Yedi kat yerlere geçsin yine seyl-i eşkim
Nara-i âhım ile nuh felek olsun lerzân

At gönül pîrehen-i gafleti baştan dinle
Sana bir kıssa-i cân-sûz edeyim şerh û beyân

İki şehzade-i ‘uzmayı şehid eyledi âh
Birleşip ehl-i fesâd ile yezîd ü mervân

Zulm ile akibet ol hain-i bed sîretler
Nettiler hani Hasan hani Hüseyn-i zîşân

Suyu zehr etti birine, birine vermedi hiç
Yanmasın mı bu hararet ile sabr u sâmân

Onların emrine fermânber iken ins ü melek
Da’vâyı hükm ü hilâfet nedir ey bî-iz’ân

Hazreti Fatıma’nın merdum-u çeşmânı’na sen
Nice diktin çıkası gözlerini ey nâdân

Cedlerinden de mi hiç eylemedin havf ü hirâs
Acep ey kâfir bîdîn ü hayâ ü imân

Kim eder âh ciğerkûşe-i peygambere kasd
T’an ederse yeri var sana beşikteki sübyân

Kalmadı tâb ü tuvânım nice söylemeyim âh
Bu kadar derd ü elem dilde olur mu pinhân

Doğmasın mâh-ı siyâdetle sa’âdet güneş
Ehli imana nice olmasın alem zindan

Kerbelâ’da olan ahvali anıp leyl ü nehâr
Demidir iki gözümden dökeyim yâş ile kân

Nice olur öyle zevât ile adavet heyhat
Birisinde yok imiş zerrece akl ü irfan

Nice sundu yed-i murdârını Şimr-i bî-âr
Ah o gerdân idi busegâh-ı fahr-i cihân

Allah Allah ne cesaret ne fezâhat bunlar
Geçti Firavn ile Nemrud’u bila şekk ü güman

Sebep oldun bu kadar fitneye fikret a yezid
Müntakimdir yanına kor mu Cenâb-ı Yezdân

Ne kıyamet ne ukûbet kopacaktır başına
Ruzi mahşerde kurulsun hele sabret divan

Tutuşur âteş gayretle sizi gördükte
Yeni baştan olur elbette cehennem suzân

Bu gam-ı renciş u mihnetle Habibullah’ın
Yaktın ümmetlerinin canını var sen dâhi yan

Ne kadar söylesem ey hâme tükenmez billah
Mahşere bile benimle gidecek bu hicrân

Gayrı yad etme yeter nâm-ı leimânı biraz
Benim ahvalimi perîşânımı eyle ilân

Mevc-i tûfân teessüf ile edip cûş ü hürûş
Yazarım her sene bir mersiye giryân giryân

Der-i eltâfınıza geldi Şeref nâmında
Arz-ı hâl etmeye bir aciz ü bîçâre hemân

Bu siyah rûyi kerem-cûyi şefaathâhın
Olmasın haline hayran arasat ü mîzân

Bir fakîr ümmetiyim ceddinizin rûz-i ceza
Ya Hasan el medet ve ya Huseyn el ihsan

Mücrîm isem de şu düşmanlara karşı dilerim
Sâye-i devletinizde bulayım emn ü emân

edip_harabi

Hak yolun ulu ozanlarından bir gül
Ahmed Edib Harâbî (v. 1917)

Etmeyüp Şâh-ı Peygamber’den hayâ, Hak’tan hazer
Kûfiyân-ı bî-vefâlar nakz-ı ahd etmiş meğer

Kurret-ül ayn-ı Rasûl’ü eylemişler derbeder
Var ise ger hâtır-ı Şâh-ı Rüsûlüllah eğer

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

Teşnegâna kıl nazar bir katre su bulmuş mudur?
Gülsitân-ı Ahmed Muhtâr’ı gör solmuş mudur?

Kerbelâ toprağı hep al kan ile dolmuş mudur?
Bul Hüseyn-i Kerbelâ’yı bak şehîd olmuş mudur?

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

Kırdılar mı gülbünü Şâh-ı Nebî’nin dalını?
Kestiler mi ol Aliyyü’l-Murteza’nın bâlini,

Hiç soran var mı garibânın acep ahvâlini?
Eyle tahkik hanedan-ı Ehl-i beytin halini;

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

Gel yetîmler haline rahm’et Huda’nın aşkına,
Sadık-ul-va’d-ül Emin olan Mustafa’nın aşkına,

Fatih-i Hayber Aliy-yül-Mürteza’nın aşkına.
Kâffe-i ervah-ı pâk, Enbiya’nın aşkına.

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

Hazret-i Abbas şehid olmuş eyle cüstücu
Kavm-i Süfyan ordugah-ı şaha etmiş mi gulüvv?

Zabtına almış mıdır nehr-i Fırat’ı ol adû?
Verdiler mi bak yetimâna aceba bir katre su?

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

Anda var bak Habîb-i Kibriyâ’nın hâlini
Sâkî-i kevser Aliyye’l-Murtazâ’nın hâlini

Eyle tahkîk bûsegâh-ı Mustafâ’nın hâlini
Evliyâ vü enbiyâ Hayrü’n-Nîsâ’nın hâlini

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

Zulm ile sedd oldu mu râh-ı Şehîd-i Kerbelâ
Çıktı mı eflâke dek âh-ı şehid-i Kerbelâ?

Bak zevâle erdi mi mâh-ı Şehid-i Kerbelâ?
Hûn ile alûde mi Şâh-ı şehid-i Kerbelâ?

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

Ma’sûmân u mazlumân hep anda kurbân oldu mu
Dâmen-i pâk-i sekine Zeynep al kan oldu mu

Kâsım u Leylâ Zelîhâ hep perişân oldu mu
Ehl-i beyte bak esîr-i âl-i Mervân oldu mu

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

Bir haber yok mu (Harabî) Şâh’tan hasretteyiz?
Ağlayup şam ü seher âh âh dûzah-ı firkatteyiz.

Hâtır-ı nâ-şâd etme pür hüzn ü keder uzletteyiz
Biz harâbız, mâtem-i cansûz ile mihnetteyiz.

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer,
Ver bize lûtfet Hüseyn İbn-i Ali’den bir haber;

ya_huseyn

Yüz okuyup bir yazmalı,
Yüz yazıp bir neşretmeli
Kemal Edip Kürkçüoğlu (v. 1977)

Geçti bir yıl yine bir mâh-ı muharrem geldi
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Göze nem gönle elem her yana mâtem geldi
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l Ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Kerbelâ kerb ü belâ kahr u anâ meydânı
Ona kim kıydı zebûn etdi kim ol sultânı
Götürür hufre-i isyâna şu hâl insânı
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Lutfedip verme haber Fâtımatü’z Zehrây’a
Melekûtun boğar âfâkını vâveylâya
Getirir belki tezelzül mele-i a’lâya
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Ne için kasd-i ciğergâh-ı Betûl eylediler
Rûh-i peygamber-i zîşânı melûl eylediler
Burc-i îmânı yıkıp küfrü kabûl eylediler
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l Ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Anı derler ki o gün Şimr-i la’în etdi şehîd
Dedi sükkân-ı semâvât çekip âh-ı medîd
Le’anallahu yezîden ve alâ âl-i Yezîd
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l Ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Evliyâ devletinin şâh-ı cihânbânı idi
Murtezâ hazretinin vâris-i irfânı idi
Mustafâ ümmetinin kıble-i îmânı idi
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l Ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Ehl-i-beyt uğradı düşmence sitem taşlarına
Anların çeşm-i felek bakmadı gözyaşlarına
Yağdı birdenbire bârân-ı belâ başlarına
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l Ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Cennetin gülleri hasretle yolunsun gayrı
Âlemin mihr-i cihân-tâbı bulunsun gayrı
Mâtem âdâbına tam gayret olunsun gayrı
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l Ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Olamaz gerçi bir iş hükm-i kaderden ileri
Nice imhâya şitâb eylediler öyle eri
Yok mu zulm ordusunun rûz-i cezâdan haberi
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l Ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Dîde-i rahmete manzûr ulu bir tûr idi o
Haseben ve neseben silseli-i nûr idi o
Ey Kemâl en yüce ahlak ile meftûn idi o
Söyle ey bâd-ı sabâ söyle Huseynim nerede
Kurratü’l Ayn-i Rasulü’s-sakaleynim nerede

Hak hitâbı erişince gizliler olur âyan

Yalvaran gönlü boş çevirmez, karşılıksız bırakacağı duayı yaptırmaz. Ne kadar çok vermek isterse, o kadar çok istemek verir lâkin O istemeyince de bir şey olmaz. Bir şeyi isteyebilmemiz için, O’nun o şeyi istememizi istemesi lazım.
ladikli
26 senelik muvazzaf, çarıklı erkân-ı harbten, İstiklal Harbi gâzisi, üveysîmeşrep bir Allah Dostu Lâdikli Ahmed Hüdâi Hazretleri [1888-1969]

Hak hitâbı erişince gizliler olur âyan
Bunca ruhları halkettin sana muhtaçtır cihân
Ol Resulün merkadine yolladık biz armağan
Rabbımız bizimledir her vakitte her zaman
Şefaat Senden isterim Ya Muhammed, Ya İmam

Adetullah öyle cari her gelen devran eder
Dinle Hakk’ın Kur’anını ne esrar beyan eder
Gafil insan gafil olur nefsine ziyan eder
Okunur uhrada defter her işi ayan eder
Asi demez, mücrim demez yolu dergaha gider

Bir melek münadi iner; ey yatan gâfil kişi
Gafil iken geçti ömrün bitmedi dünya işi
Sur münadi vurulunca cem olur erkek ile dişi
Vezn ederler ol ayarda altın ilen gümüşü
Hidâyette olan kullar yerler cennet yemişi

Eylerim Hakk’a münacaat ol kapıda her zaman
Erişir Hakk’tan hidâyet bu acize bir zaman
Her tarafım oldu isyân neylesin ahir zaman
Kabir münâdi çağırır her vakitte her zaman
Şefaat Senden isterim Ya Muhammed, Ya İmam

Ol Hakk’a aşık olanlar Hakk’ın kapısın arar
Bulundum ahid yerinde eyledim kavli karar
Kendini kalbini pakle ol dergaha öyle var
Hayır amelleri işle yareden Hakk’a yarar
Sabah ol mahşer gününde ol Hakk divanın kurar
Alırlar defteri elinden evvela amâl sorar

Açmışım mevtin kapısın ol emanet vermeğe
Okudun mu ilmi ledünnü bu esrarı bilmeğe
Göz hicabın kaldırdın mı Hak yolunu görmeğe
Aciz mi Yaradan Hüdam kula nusrat vermeğe
Din hakkında sen de çalış gül bağına girmeğe

Ey Hüdam bizi yarattın kulları ben-i beşer
Ol Hüda’ya yakın olan aşkın şarabın içer
Buna fani dünya derler gam ile gelir geçer
Kurmuşlar Hakk’a divanı nebiler ümmet seçer
Ol hesabı doğru olan, doğrudan doğru geçer

Sâilim geldim kapına dergaha tuttum yüzüm
Aşkın ateşi yakıyor durmaz ağlıyor gözüm
Bir yerde karar edemem böyle mi benim yazım
Hacer-ül Esved içinde ol ahd-i misak bizim
Dergahına ben varırsam karadır elim yüzüm

Dergahına ben varacam beni Yaradan Hüdam
Semavatlardan duyulur vakt-i seherde sadam
Yetmişbeş yaşıma geldim kahlesiz nasıl yatam
Ol bana ibret değil mi nerdedir anam atam
Fazlaca mal vermedin ki kula tasadduk yapam
Kara yerlere girince çırasız nasıl yatam

Hiçbir Ümmet okumadı Kur’an gibi bir kitap
Hakk Teala ne buyurdu dinle Kur’an da hitap
Hüda Kur’an da bildirdi ahkamı yüzdört kitap
Allah’a kulluk yapana ne sırat var ne hisap

Sabah ol Mahşer gününde ehli Cennet çağrılır
Hakk’a yakın olmayanın yolu başta ayrılır
Kün-Feyekün hitabında yer gök ehli çağrılır
Kurulur Hakk’ın mizanı bir gün ora buyrulur

Sür münadi vurulunca cihana eder nida
Kullarına rahmet eyle Bari yaradan Hüda
Mülk kimindir bildiniz mi ne mekan var ne sada

İşte geldim gidiyorum neyleyim dünyayı ben
Eğer vakıf olduysan bu gizli esrara sen
Eli yüzü pak varayım ol Resulullah’a ben
Ol ahım eflaka çıkar yanıyor kalb ile ten

Bir Üstad’dan okumadım yol nedir, erkân nedir
İlm-i zahir okumadım kalpteki burhân nedir
Ey beni yareden Hüdam cümle bilgi sendedir
Aşk-ı Resül kalbe düştü hem yangınlık tendedir

Cevheri kalbte taşırım kalbdeki cevhere bak
Her gün için her saatte kullara gelir hitap
Hüda Kur’an da bildirdi ahkamı yüzdört kitap
“Eyyühel Mücrim” hitabı cümle kullara hitap

Kalp evinde bir melek var durmaz aşkı söyletir
Yandı sadrimin binası gözlerimi ağlatır
Ol Hüda kılıncı olan Haydar Ali kandedir
Sıdk ile seyret cihanı ibret aşikardedir
Ey beni yaradan Hüdam benim makamım nerdedir
Dertliler geldi kapına hem dermanı sendedir

Hazretimin ruhaniyetinin işbu mânâdan haberdar, ruh-u tayyibelerinin şâd u handan olup biz dâilerine rahmetinden bir kırıntı ihsân buyrulmaklığı için el-fâtiha

Ey keremler kâni Hazret-i Allah


Mefâ’îlün/Mefâ’îlün/Fe’ûlün

Ey keremler kâni Hazret-i Allah
Ummân-ı rahmetin katresi besdir
Kimseden meded yok amân yâ Allah
Şems-i merhametin zerresi besdir

Çâremiz kesildi dizde dermân yok
İnkırâz erişdi elde fermân yok
Karar-gîr olacak dârü’l-emân yok
Kamer-i re’fetin sürresi besdir

Şerrâr-ı zemâne meydânı aldı
Mezellet-i ahyâr kemâlin buldu
Gülbün-i îmânın gülleri soldu
Kubbe-i gayretin çevresi besdir

Amân yâ Rabbenâ emâna geldik
Biz nâsır-ı mutlak bir seni bildik
Leîmler kahrında yâ Rabbi olduk
Bu kadar eşrârın devresi besdir

Habîb’indir Muhammed’in hurmeti
Muhammed’dir dü-cihânın rahmeti
Enbiyânın evliyânın kıymeti
Hilâl-i himmetin gurresi besdir

Sultân-ı enbiyâ Ahmed-i Muhtâr
Şâh-ı velâyetdir Hayder-i Kerrâr
Bir merhamet göster aman yâ Gaffâr
Düşmânına dostun erresi besdir

Eldedir kitâb-ı Ahmed-i Muhtâr
Dildedir LUTFİYÂ hubb-i Çâr-i yâr
Serdâr-ı himmetdir Hayder-i Kerrâr
Şâh-ı adâletin turresi besdir

Muhammed Lutfî’dir Bâb-ı Tecellâ
Meyan-ı Evliya Kadri Muallâ
Kaddesa’llâhu Sirrahu’l-Alâ
Hâce Muhammed Lutfî Efe Hazretleri’nin (v. 1956) ruhu tayyibelerinin bu zikriyattan haberdâr olmaklığı içün el-fâtiha
Mananın zevkine ermek kastıyla bazı kelimelerin halli için zahmet edip kubbealtı lugatı ziyaret edile.