Rüyâ Defteri-5

asiye_hatun_hayali

Yine bir def’a: Rû’yâda gördüm ki dahi bile bir iki hâtûnlar vardur. Baña dir ki:”Ben seni bir âdeme nikâh eyledüm. Bu hâtûnlar anuñ cânibinden gelmişdür. Bunlara şerbet virmek lazımdur” dir. “Ol âdem sipâh cinsinden bir kimsedür” dir. Bana ziyâde ıztırab geldi. “Bana er lazım degüldür, ana varmam” diyü katı mücadele eyledüm. Soñra, ol hâtûnlar gitdükden sonra, merhûm Veysî Efendi ol mahalde hazır oldı. Benüm ıztırabumı gördükde baña hitâb eyledi: “Kızum zinhar elem çekme. Ol ma’hûd âdeme seni kimse vermege kâdir degüldür. Ammâ ben seni Allâhuñ emri peygamberüñ sünnetiyle Uziçe’de Şeyh Muslihüddin Efendi hazretlerine ‘akd-i nikâh eyledüm. Minba’d elem çekme. Mutlak aña tezvic eyledüm” dir. Veysi Efendi’nüñ bu cevâbından ‘azîm mesrûr oldum. Ke-enne tahkîk anlaruñ taht-i nikâhında oldum bilüp bu safâyile uyandum.   •••   Yine bir def’a: Yine bir gice rû’yâda Hazret-i Habîbullâhı gördüm. Hilye-i şerîfleri şeklinde. Ol mübârek alnında nûrını bile. Ya’ni Mi’râca çıkarmış. Burâka binmiş. Melâ’ike-i mukarrebîn cevânib-i erba’asında bögrişüp nidâ iderler ki: “Hâzâ hâtemül-enbiyâ, hâzâ sirâc-i beşîrü’n-nezîr, hâza Muhammed el-Mustafâ sallallahu ‘aleyhi ve sellem” diyü Habîbullâh’ı Mi’râca çıkarurlar. Evc-i a’lâya hurûc iderken uyandum. Şimdi Receb ayında, Mi’râc gicelerinde gördüm.

ruya_defteri_ayrac

Başka bir rüya: Yine bir kere rüyada gördüm ki birlikte bir-iki hatun var. Bana diyor ki: “Seni birisine nikâhladım. Bu hatunlar onun tarafından gelmiştir. Bunlara şerbet vermek gerekir. Adam sipahi zümresinden birisi.” Bana ıztırap bastırdı. “Bana adam gerekmez, ona varmam” diye sıkı mücadele ettim. Sonra o hatunlar gittikten sonra merhum Veysi Efendi orada bulundu. Benim ıztırabımı görünce bana hitap ederek: “Kızım sakın elem çekme. Kimse seni o adama vermeye kadir değildir. Ama ben seni Allah’ın emri peygamberin sünnetiyle Uziçe’de Şeyh Muslihüddin Efendi hazretlerine nikâhladım. Artık elem çekme. Mutlaka onunla evlendirdim.” dedi. Veysi Efendi’nin bu cevabına çok sevindim. Gerçekmiş gibi, kendimi onunla nikâhlı bilip bu safa ile uyandım.
***
Yine bir defa: Yine bir gece rüyada Hazret-i Habibullahı gördüm. Hilye-i şeriflerindeki gibi. O mübarek alnındaki nuru ile. Mirac’a çıkarken, Burak’a binmiş olarak. Dört bir tarafında melekler bağrışıp sesleniyorlardı: “Bu, peygamberlerin mührü yani sonuncusu, insanları doğru yola sevkedenlerin meşalesi; bu, Muhammed Mustafa (s.a.s.)” diyerek Hazret-i Muhammed’i Mirac’a çıkarıyorlardı. En üst cennete çıkarlarken uyandım. Şimdi yani Recep ayında Mirac gecelerinde gördüm.

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Reklamlar

Rüyâ Defteri-4

ruya_mektuplari_5x

Yine bir def’a: Yine bir gice gördüm ki bir hûbrû hatûn. Katı tâze degül. Kim idügin bilmem. Lîkin Üsküb âdemine benzemez. Bir kimse gelüp baña didi ki: “Bu hâtûn ‘azîz hazretlerinüñ hâtûnı, ogullarınuñ vâlidesidür. Anlardan degüldür.” Fakîre dahi ‘azîm hicâb eyledüm. Bilmeyüp ri’âyetde kusûr eyledügüme ‘özür iderken ol hâtûn baña dir ki: “Yakın gel. Kulaguña bir iki söz söyleyeyim, kimse işitmesün.” Ben dahi yakın geldükde kulaguma söyleyip dir ki: “Efendi saña vâfir selâmlar ve dualar eyledi. Hem buyurdı ki: “Saña müjde olsun. Senüñ rûhını yaramaz işden geçürdük. Meselâ, hamr gibi. Dahi anuñ emsali ne ise, ol yaramazlıkdan geçürdük. Minba’d hâtıruñ hoş tutasın” diyü haber virdükde ‘azîm mesrûr oldum. Elhamdülillâhi te’âlâ böyle olmış. Anlar ki kutbü’l-aktâbdur, anlara bu kadar nesne çok degüldür. Anlara âşinâlık itdükde cümle murâdum hâsıl olmasına kalbüm şehâdet iderdi. “Elhamdülillâh zuhûr eyledi” diyü bu sürûr ile uyandum. ••• Yine bir gice: Rû’yâda gördüm ki bir kaç bed-çehre ‘avretler. Gözleri a’mâ. Dahi bir ‘avret ol a’mâ ‘avretüñ öñine oturup ke-enne gözlerine ‘ilâc ider gibidür. Ol a’mâ ‘avretden kalbüme kerâhat gelüp aceb kimdür” diyü tefekkürde iken ol ‘avret söyleyüp bana dir ki: “İşte dünyâ benüm. Bil ve âgâh ol.” Bunı bildükde bana gazab müstevlî olup ‘avrete şetm-i ‘azîm idüp: “Bre mekkâre tarrâre sahrâre, bre veliler aldayıcı, sükker göstertip zehir içürici. Yıkıl git, yanuma gelme. Benüm kardaşlarum sana kâbîn idüp yine tiz talâk virdiler. Amma, ben saña kâbîn kıymadum ki talâk virem. Yüri git yakınuma gelme” diyü muhkem tenbîh iderken, ol mel’ûne baña dir ki: “Eger baña muhabbetün olmasa kırmızı atlas hâtıruña hoş gelmezdi” diyü baña söyler. Baña da ziyâde gazab müstevlî olup bu gazab ile uyandum. Bu vâkı’anuñ dahi tafsîli vardur. ••• Yine bir def’a: Ramazân-i şerîfüñ âhır Cum’a gicesi ‘âlem-i bâtında Habîb-i Ekrem (salla’llahu ‘aleyhi ve sellem) hazretlerini müşâhede idüp yâ’nî bu mahalde efendi hazretleri karşudan zâhir oldı. Hazret buyurdı ki: “Merhabâ yâr-i men. Mahbûb-i Hüdâ, ma’şûk-i enbiyâ.” Ya’nî Efendi hazretleri Habîb-i Ekrem hazretlerinüñ yanında oturdılar. Habîb-i Ekrem hazretleri mübârek elin efendi hazretlerinüñ omuzına koyup, “hâzâ kutbü’l-aktâb” buyurdılar. Hem ol mevzi’de dahı âdemler vardur, ya’nî anlara bildirür gibi. Bundan soñra uyudum. Âlem-i rû’yâda görürem ki bir bâgçe. Agaçları, otları kurumuş. Bir bed-zemîn ki olmaz. Bunuñ içinde yılanlar var imiş. Bu bâgçeden kalbüme bir mertebe nefret gelür. Ve bu yılanlardan dahı havf iderem kaza ile biri sokmasun diyü. Bu esnâda karşumda bir âdem zâhir oldı. Yanında bir tâze oglan var. Ol âdeme minnet iderem ki bu oğlana tenbîh ide, ol bâgçede kurumuş agaçları otları biçüp kesüp gidere. Bu ıztırâbla uyandum. Kalbümde ‘azîm keder zuhûr eyledi. Ol bâgçede olan hâr ü hâşâk benüm ‘amelüm, ol yılanlar nefs-i emmâremdür, diyü melûl mahzûn teheccüd namâzına müdâvemete meşgûl oldum ammâ kalbümde şevk yok. Hâtıruma gelür ki mukaddem böyle görem soñra bunı görmek… ma’lûmdur ki bunlar benüm hâlüm degüldür, diyü kalbüme tereddüd geldi. Hele namâzı tamâm idüp ism-i şerîfi müdâvemete meşgûl oldum. Âlem-i bâtında Efendi hazretlerini kalbüm göziyle müşâhede eyledüm. Buyurdılar ki: “Ol gördüğün bâgçe dünyâdur. Ol içinde olan yılanlar dünyânuñ mâl ü metâ’ıdur. Dünyânuñ mâlı mârdur. Allahu te’âlânuñ ‘inâyeti ile ve bizüm himmetümüz ile dünyâyı sana öyle gösterdiler ki hubbi kalbünden bi’l-külliye ihrâc ola. Ol yılanlardan havf itdügüñ, dünyânuñ mâl u menâlinden nefret idersin, Ol dünyâdur. Tabî’atuña niçün tereddüd getürirsin? Bize münkir misin?” diyü buyurdılar. Fakîre dahi: “Hâşâ sultânum. Size münkir degülüm. Lîkin ‘amelüm az, ‘isyânum çok. Anuñçün bu hâli kendüme haml idemem.” Buyurdılar ki: “Senüñ ‘isyânuñdan Allâhu te’âlâ rahmeti katı çok ziyâdedür.” Bu hâlden kendümi cem’ eyledüm.

ruya_defteri_ayrac

Başka bir rüya: Yine bir defa: Yine bir gece güzel yüzlü bir kadın gördüm. Pek genç değil. Kim olduğunu bilmiyorum. Ama Üsküplü’ye benzemiyor. Birisi gelip bana dedi ki: “Bu kadın, aziz hazretlerinin karısı, oğullarının annesidir. Onlardan değildir.” Fakîre bayağı utandım. Bilmeden saygıda kusur ettiğime özür dilerken, o kadın: “Yaklaş. Kulağına bir-iki söz söyleyeyim; kimse işitmesin” dedi. Ben yaklaşınca kulağıma şunu söyledi: “Sana müjde olsun. Senin ruhunu yaramaz işlerden geçirdik. Mesela içki gibi. Daha onun gibi ne varsa, o yaramazlıklardan geçirdik. Şimdiden sonra hatırını hoş tut.” diye haber alınca çok sevindim. Elhamdülillahi teala böyle olmuş. Onlar ki kutupların kutbudur, onlara böyle işler çok değildir. Onlara aşinalık sürdükçe bütün dileklerimin gerçekleşeceğine kalbim şehadet ediyordu. “Elhamdülillah gerçekleşti” diye bir sevinçle uyandım.
***
Yine bir gece: Rüyada gördüm ki birkaç berbat suratlı kadın. Gözleri kör. Bir kadın o kör kadının önüne oturmuş sanki onun gözlerine ilaç sürüyor gibi. Kör kadından kalbime sıkıntı geldi, “Acaba kimdir” diye düşünürken karı dedi ki: “işte dünya benim. Bil ve Öğren.” Bunu öğrenince bana gazap geldi, karıya ciddi küfredip: “Bre mekkare, tarrâre, sahrare, bre veliler aldatıcı, şeker gösterip zehir içirici. Yıkıl git, yanıma gelme. Kardeşlerim sana nikah kıyıp sonra tez elden boşadılar, ama ben sana nikah kıymadım ki boşayayım. Yürü git, yakınıma gelme,” diye sıkı sıkı tenbih ederken, o melune bana “Eğer bana muhabbetin olmasa kırmızı atlastan hoşlanmazdın” diye seslendi. Bayağı bir gazaba kapıldım. Bu gazapla uyandım. Bu düşün daha çok ayrıntısı vardır…
*** 
Yine bir defa: Ramazan-ı şerifin son Cuma gecesi iç âleminde Habib-i Ekrem (s.a.s.) hazretlerini gördüm; Efendi hazretleri karşıdan göründü. Hazret buyurdu ki: “Merhaba, yarim, canım, Tanrı’nın sevdiği, peygamberlerin aşık olduğu.” Yani efendi hazretleri Habib-i Ekrem hazretlerinin yanına oturdular. Habib-i Ekrem hazretleri mübarek elini efendi hazretlerinin omzuna koyup “Bu kutupların kutbu olur” buyurdular. Orada başkaları da vardı, onlara bildirir gibi. Bundan sonra uyandım. Rüya aleminde görürüm ki bir bahçe. Ağaçları, otları kurumuş. Bir kötü zemin ki olamaz. Bunun içinde yılanlar var imiş. Bu bahçeden kalbime son derece nefret geldi ve bu yılanlardan da korktum. Kaza ile biri sokmasın diye. Bu esnada karşımda bir adam belirdi. Yanında bir taze oğlan var. O âdeme rica ettim, bu oğlana tenbih etsin de bahçedeki kurumuş ağaçları, otları biçip kesip gidersin diye. Bu ıztırapla uyandım. Kalbime büyük bir keder çöktü. O bahçedeki dikenler, çöpler benim amelim, o yılanlar da beni şehvete yönlendiren nefsimdir, diye üzgün, mahzun teheccüd namazına devam ederek meşgul oldum. Ama kalbimde şevk yoktu. Düşündüm ki önce böyle göreyim sonra böyle görmek malumdur ki bunlar benim halim değildir diye kalbime tereddüt geldi. Namazı tamamlayıp ism-i şerif’i zikre devam etmeye koyuldum. İç âleminde efendi hazretlerini kalbimin gözüyle gördüm. Buyurdular ki: “O gördüğün bahçe dünyadır. içindeki yılanlar dünyanın malı ve metaıdır, Dünyanın malı yılandır. Allahü tealanın inayetiyle bizim himmetimizle dünyayı sana öyle gösterdiler ki sevgisi hepten kalbinden çıksın gitsin. O yılanlardan korkmanın anlamı şu ki dünyanın malından varlığından nefret ediyorsun. O dünyadır. Niye tereddüt ediyorsun? Bizim söylediklerimizi inkar mı ediyorsun?” diye buyurdular. Fakire de: “Haşa sultanım. Söylediklerinizi inkar eder miyim? Ama amelim az, isyanım ise pek çok. Onun için bu hali kendime mal edemem.” Buyurdular ki: “Allahü tealanın rahmeti senin isyanından çok daha fazladır.” Kendime gelip toparlandım.

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Rüyâ Defteri-3

ruya_hitap

Rû’yâ: Ba’dehu bir gice bir mikdâr gafletde gördüm ki efendi hazretleri gelmiş. Mübârek sînesin açdı. Görürem, sîne-i mübârekinde güneş mesâbesinde bir âyine vardur. Güneş gibi müdevver, nûrâniyeti ziyâde, rengi gayet mücellâ, musaffâ, altuna benzer. Ol ayinenüñ nûrı mübârek beyaz sakalınuñ arasından taşra çıkar, şu’le virür. Bir âyinedür ki tabiri mümkin degüldür. Ve’l-hâsıl dünyâda bir nesneye beñzemez. Müdevverligi güneşe benzer, amma nûrâniyeti güneş gibi degül. Bir ‘acâ’ib nesne ki göz görmiş degüldür. Yani ol âyine mübârek gögsinde bünyâd olmışdur. Ârîyetî komak degüldür. Hemân cism-i mübârekindendür. Ol âyineyi bana gösterüp buyurdı ki: “Bu âyine içine bakan kimse cemâl-i hazret-i Allâh’ı müşahede ider” diyü buyurdı. Ba’dehu mübârek sînesin örtdi. Ammâ hakîre içine bakmadum. Lîkin âyineyi gördüm. Ba’dehu beni öñine getürüp mübarek boynından ridâsın bir ucın kendü tutup bir ucın bana tutdurup bî’at virdi. Âdet üzre Halvetî şeyhleri nice bî’at virürse evvel istigfâr du’âsın okudup ba’dehû tevbe âyetin okudup ba’dehû şehâdet getürüp telkîn eyledi. Buyurdı ki: “Ta’yîn eyledüm ki dörtyüz evrâd-ı şerîfe müdâvemet idesin. İstigfar —bu minval üzre:
استغفر الله العظيم الذي لا اله الا هو الحي القيوم واتوب اليه —andan salavât-i şerîf, andan fâtiha andan ihlâs-i şerîf okuyasın. İşrâk namâzın ve subhî namâzın bizüm usûlümüz üzre kılasın. İşrâk namâzın altı rek’at kılup iki rek’at salavâtü’l-İşrâk iki rek’at isti’âze iki dahı istihâre kılasın. Subhî namazın dört rek’at kılasın. Tevhîde meşgûl olasın. İsimleri dahi evvelki usûl üzre müdâvemet idesin, bizde dahı eyledür” diyü buyurdılar. Ba’dehû el kaldurup du’â itdiler. Hakîre dahi mübârek dâmenin öpdüm. Üç kere mübârek eliyle başumı sıgadı. “Şimdiden soñra sen benümsin” diyü buyurdı. Bu sürûr ile uyandum. Ammâ katı muhkem uyumaz idüm. Ke-enne hemân âşikâre gibi vâki’ oldı. Elhamdülillâhi te’âlâ bir ân bir sâ’at göñlüm anlardan fârig degüldür. Dâ’imâ hayâli müşâhede-i kalb oldukda nice dürlü işâretler vâki’ olur. Bu kadar i’lâm olındı. Temme.

ruya_defteri_ayrac

Rüya: Sonra bir gece bir miktar gaflet sırasında gördüm ki Efendi Hazretleri gelmiş. Mübarek göğsünü açtı. Gördüm ki mübarek göğsünde güneş gibi bir ayna var. Güneş gibi yuvarlak, çok ışıklı, rengi gaye parlak, altına benziyor. O aynanın ışığı mübarek beyaz sakalının arasından çıkıyor ve şule veriyor. Öyle bir ayna ki tabiri imkansız. Kısacası, dünyada bir şeye benzetemem. Yuvarlaklığı güneşe benziyor ama ışıltısı güneş gibi değil. Bir acayip nesne ki göz görmüş değil. Yani o ayna mübarek göğsünde kurulmuş, geçici olarak oraya konmuş değil. Sanki mübarek cisminden oluşmuş. Aynayı bana gösterip buyurdu ki: “Bu aynanın içine bakan, Hazreti Allah’ın cemalini görür.” Sonra mübarek göğsünü örttü. Ama hakîre içine bakmadım, ancak aynayı gördüm. Sonra beni önüne getirip mübarek boynundaki şalın bir ucunu kendi tutup bir ucunu da bana tutturup biat verdi. Halvetî şeyhleri âdetlerince el vererek telkin eyledi: Önce istiğfar duasını sonra tövbe ayetini okutup sonra da şehadet getirip buyurdu ki: “Dört yüz evrad-ı şerif oku. İstiğfar -bu şe-kilde: “Estağfirullahi’l-azîm ellezî lâ ilâhe illa hüve’l-hayyül-kayyûm ve etîbu ileyh” -ondan sonra salavat-ı şerif sonra Fatiha sonra da İhlas-ı şerif oku. İşrak ve sabah namazını bizim usulümüz üzere kıl. İşrak zamanı altı rekat kılıp iki rekat işrak namazı, iki rekat istiaze, iki de istihare kıl. Sabah namazını dört rekat kıl. Tevhide devam et. İsimleri de evvelki gibi sürdür, bizde de aynıdır.” Sonra ellerini kaldırıp dua ettiler. Hakîr, mübarek eteğini öptüm. Üç kere mübarek eliyle başımı sıvadı. “Şimdiden sonra sen benimsin” diye buyurdu. Bu sevinçle uyardım ama sıkı sıkıya uyuyor değildim, sanki gözümün önündeymiş gibi oldu. Elhamdülillahi teala bir an bir saat gönlüm onlardan vazgeçmez. Hayali kalp gözüne düştüğünde, daima nice türlü işaretler olur. Bu kadar ilam olundu. Bitti.

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Rüyâ Defteri-2

Rû’yâ: ‘İyd-i şerîfden mukaddem bâzâr irtesi sabah namâzın edâ idüp ta’yîn buyurdukları evrâd-i şerîfi dörtyüz tilâvet idüp işrâk namâzın edâ itdükten soñra bir mikdâr istirâhat eyledüm. Rû’yâda gördüm ki bir âdem baña dir ki: “Üsküb’den kat’-i ‘alâka idüp Uziçe’ye varup ol ‘azîzüñ nikâhına dâhil olmak saña lazımdır. Hâtûnı yokdur. Sen hâtunı olup hıdmetin eyle. Nikâh olduktan soñra mâbeynüñüzde mahremiyet olup mübarek eliyle cismüñe dokunup ne kadar emrâz-i bedenîyen var ise zâhiren, bâtınen cümle izâle olur. Cemî’ murâdâtuñ hâsıl olur. Kalbüñ mütesellim olmışdur, hissüñ dahı hükmine girsin. Elbetde elbetde ‘azîzüñ nikâhına dâhil olmak gerek” diyü baña ikdâm ider. Lîkin söyleyen kimdür fark itmedüm. Hele ‘avret degül er âdemdir, bilürem. Anuñ bu söziden baña hicâb geldi. “Ne sözdür ki dirsin? Benüm muhabbetüm rûhânîdür. Allâhu te’âlânuñ makbûlüdür. Ol ecilden kalbüm teslîm oldı.” direm. Yine ol âdem didi ki: “Ol ‘azîzde beşerîyet yokdur. Zâhide greçe nâs içinde beşer sûretdedür, ammâ rûh-i sırdur. Anda hiç beşerîyet yokdur. Lîkin nikâhına dâhil olduktan soñra mahremiyet olup cismini mesh ider, derdine devâ ve rencine şifâ olur, direm. ‘Akluñ başuñda ise fursatı fevt itme” diyü baña tenbîh ider. Fakîre dahı ke-enne nasîhatiyle ‘âmil olup ya’nî Üsküb’de olan ‘alâkamı mukatta’ idüp Uziçe’yw gitmek tedârikin iderem. Bu hâl ile uyandum. *** Yine tekrâr uydum. Yine rû’yâda gördüm ki Uziçe’ye varmışam. Bir yirde ‘azîz hazretleri oturur. Ol sakfuñ altında bir direk vardur ki ol sakfı tutar. Fakîre dahı eyle el baglayup karşusında duraram. Ol direge dayanmış, bir mertebe hicâbla, öñinde dururam. Hemân namâzda kıyâma durur gibi. İllâ ki ‘azîze katı yakın. Bu esnâda ogulları geldi. Vardum, ikisinüñ dest-i şerîflerin bûs idüp ol direk yanına geldüm. Öñinde dururken uyandum. *** Yine bir gün tahayyür ile kendü hâlüme ta’accüb iderken gaflet aldı. Yine gördüm ‘azîz bana hitâb idüp buyurur ki: “Seveni biz dahı severüz. Bize ‘âşık olana biz dahı âşık oluruz. Âşık olduğumuz kimseyi bermurâd iderüz” diyü buyururlar. Ke-enne baña bir safâ gelip uyandum. *** Yine bir kerre beni gaflet alup hayâli müşâhede olınup buyurur ki: “Evvel biz saña muhabbet eyledük. Velî Dede’nüñ elinden seni biz alduk. İhtiyâruñ elüñde degüldür. Bizden muhabbet zuhûr idüp saña nakl eyledi” diyü buyurdı. Ekser hayâli müşâhede-i kalb oldukda tebessüm ile hakîreye nazar iderler gibidür.

ruya_defteri_ayrac

Rüya: Bayramdan önceki Pazartesi sabah namazını kılıp şeyhin tayin ettikleri evred-ı şerifi 400 kere okuyup işrak namazını kıldıktan sonra biraz dinlendim. Rüyada bir adam gördüm, bana: “Üsküp’le alakanı kesip Üziçe’ye gitmen ve o azizin nikahına girmen gerekir. Hatunu yoktur. Sen hatunu olup hizmet et. Nikâhtan sonra aranızda yakınlık olur, mübarek eliyle cismine dokunur ve ne kadar beden rahatsızlığın varsa gerek dışında gerek içinde olsun hepsi geçer. Bütün dileklerin yerine gelir. Kalbin teslim olmuştur zaten, duyguların da onun hükmüne girsin. Elbette azizin nikâhına girmen gerekir” diye yön veriyor. Bu konuşanın kim olduğunu çıkaramadım, yalnız kadın değil erkekti. Onun bu sözü beni utandırdı. “Nasıl söz bu? Benim sevgim ruhanidir. Allau tealanın makbulüdür. O yüzden kalbim teslim oldu” dedim. Yine o adam dedi ki: “O azizde beşerlik yoktur. Gerçi görünüşte halk arasında insan görünümündedir ama sırf ruhtur. Onda hiç beşerlik yoktur. Ama nikahına girdikten sonra aranızda yakınlık olur, senin bedenine elini sürer, derdine devam, yarana şifa olur diyorum. Aklın başında ise fırsatı kaçırma” diye bana tenbih etti. Fakîre de sanki onun nasihatine göre davranıp Üsküp’le ilişiğimi kesmeye ve Uziçe’ye gitmeye hazırlanırken bu hal ile uyandım.
***
Yine tekrar uyudum. Yine rüyada gördüm ki Uziçe’ye varmışım. Bir yerde aziz hazretleri oturuyor. Ol kerevetin altında bir direk var ve kereveti tutuyor. Fakîre de öyle el bağlamış vaziyette karşısında duruyorum. O direğe dayanarak, biraz hicap içinde, önünde duruyorum. Sanki namazda kıyama durur gibi. Ancak azize bir hayli yakın. Bu esnada oğulları geldi. Vardım ikisinin de mübarek ellerini öptükten sonra yine o direğin yanına geldim, önünde dururken uyandım.
***
Yine bir gün bu şaşkınlık ile kendi halime hayretlenirken bir gaflet aldı. Yine gördüm aziz bana hitap edip buyurdu ki: “Seveni, biz de severiz, Bize âşık olana biz de âşık oluruz. Âşık olduğumuz kimseyi muradına erdiririz.” Bana âdeta bir safa geldi, uyandım.
***
Yine bir kere beni gaflet aldı ve şeyhin hayali görümdü. Buyurdu ki: “Önce biz sana muhabbet eyledik. Veli Dede’nin elinden seni biz aldık. İraden elde değil. Muhabbet bizden çıkıp sana naklolundu.” Çoğu zaman hayali kalp gözüyle müşahade olunduğunda tebessüm ile bakar gibi geliyor.

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Rüyâ Defteri-1b

Mütereddid bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri (1641-1643)

ruya_defteri_1

Cevâbî mektûb: “Halife Mehmet Dede’den Asiye Hatun’a”

Selâmdan soñra: Kadın hazretleri, bu fakîri dünyâ ve âhıret kardaşlıga ihtiyâr itmişsiz. Kabûl eyledük. Siz dahı bizüm dünyâ ve âhıret kardaşumuz olasız. Hakk subhânehû ve te’âlâ cümle ümmet-i Muhammed ile cümlemüzi dünyâdan âhırete îmân-i kâmil ile göçmek müyesser eyleye. ‘Arz eyledügüñüz ahvâlüñ küllîsi ma’lûm oldı. Ol derûnuñuzda gâlib olan ‘azîz hazretlerinüñ muhabbeti güzel hâldür. Allâhu te’âlâ mübarek eyleye. Ve halünüzdeñ añlanan oldur ki inşa’allâhu te’âlâ sizüñ muhabbetüñüz ‘azîzüñ kalb-i şerîflerine te’sîr itmişdür. Elhamdulillâhi te’âlâ cânib-i Hakkdan size ‘azîm lutf u ihsândır. Ganîmet bilüñ. Ve Allahu te’âlâya çok sükr eyleñ ki ziyâde eyleye. Her kimseye bu mertebe müyesser olmaz. Hemân Hakk subhânehû ve te’âlâ devâm-i sebât müyesser eyleye. Ve sâlike lâzım olan hemân muhabbet ve i’tikâddur. Allâhu te’âlâ muhabbet ve i’tikâduñızı ziyâde eyleye. Ve kendü şeyhüñüz ile anlaruñ mâbeyninde fark-ı ‘azîm vardur. Hemân geçendeki arkurı yoldan Medîne-i münevvere’ye vâsıl olmak rû’yâñuzdan kıyâs buyuruñ. Efendi hazretlerinüñ nice nice ancılayın hulefâsı ve mürîdleri vardur. Hemân Hakk celle ve ‘alâ size ve bize dahı çok çok ‘azîzüñ mübarek yüzlerin baş göziyle görmek müyesser ve mukadder itmiş ola. Ve şeyhüñüz sizi ol mertebeye dek getürmiş. Andan ziyâdesi inşa’allah ‘azîzden zuhûr idecekdür. Anuñ içün anlardan muhabbetüñüz bir mikdar kesilmiş. Ve esmâ-i seb’ayı tekmîl itmişsiz ve anlardan murâd ve maksûd olan tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalbdür. Elhamdulillâh müyesser olmış maksûda vusûl. İnşa’allâhu te’âlâ ‘azîz hazretlerinüñ muhabbeti delîldür. Ve ahvâlüñüzi rû’y’alarûñuzı ‘arz itmek katı ma’kûldur. Hemân maksûduñuz üzre mektûb yazuñ ve mühürleñ. Fakîr dahı bolayki mu’temedün ‘aleyh bir âdem ile irsâl idebile idüm. Ve kendüye ısmarlayalum ki bu kâğıd katı mahfîdür sizden gayri kimse muttali’ olmasın. Ve mukâbelesinde cevâbın i’lâm buyurduksa bir mu’temedün ‘aleyh kimse ile fakîre irsâl buyurasız ve tenbîh idesiz ki bu fakîrden gayri kimsenüñ eline degmeye. Ve du’âñuz ricâ iderüz. Bu fakîri du’â-i hayırdan ferâmûş itmeyesiz. Zîrâ kardaşlıkdan murâd oldur ki birbirümizi du’âdan unutmayayuz. Hakk subhanehû ve te’âlâ cümle Ümmet-i Muhammed ile cümlemüze erenler ve evliyâlar himmetiyle cümle tâliblere murâdât-i maksûdların hayr ile müyesser ve mukadder eylemiş ola. Âmîn bihürmet-i seyyidu’l-enbiyâ ve’l-mürselîn. Temme.

Mektubun cevabı: “Halife Mehmet Dede’den Asiye Hatun’a”

seyh_efendi1Selamdan sonra: Kadın hazretleri, bu fakiri dünya ve ahiret kardeşliğine seçmişsiniz, kabul eyledik. Siz de bizim dünya ve ahiret kardeşimiz olunuz. Hak subhanehu ve teala’dan, cümle Muhammed (sav) ümmeti ile cümlemizin dünyadan ahirete tam bir iman ile göçmeyi niyaz ederiz. Bildirdiğiniz ahvalin hepsini öğrendim. O içinizi kaplayan aziz hazretlerinin muhabbeti güzel bir haldir. Allahü teala mübarek etsin. Ve halinizden anlaşılan odur ki, inşallahü teala sizin muhabbetiniz azizin yüce kalbine tesir etmiştir. Elhamdulillahi teala Allah canibinden size büyük bir lütuf ve ihsandır, ganimet bilin ve Allahü tealaya çokça şükür eyleyin ki nimetini artırsın. Herkese bu kadar nasip olmaz. Hakk subhanehu ve teala devamını sağlasın. Ve tarikata giren kişiye gereken muhabbet ve inançtır. Allahu teala muhabbet ve inancımızı artırsın. Ve kendi şeyhiniz ile onların arasında büyük fark vardır. Hemen geçenlerde arka yoldan Medine-i Münevvere’ye varma rüyanızı hatırlayın. Efendi hazretlerinin onun gibi nice halifeleri ve müritleri vardır. Yüce Allah hem size hem bize azizin mübarek yüzünü kendi gözümüzle çok çok görmeyi nasip etsin. Şeyhiniz sizi bir noktaya kadar getirmiş. Ondan fazlası inşallah aziz (Muslihüddün Efendi) sayesinde gerçekleşecektir. Bu yüzden ondan (yani önceki şeyhten) muhabbetiniz bir miktar kesilmiş. Yedi ismi tamamlamışsınız, bundan maksat nefsin temizliği ve kalbin arıtılmasıdır. Elhamdulillah maksadınıza varmışsınız. İnşallahu teala, aziz hazretlerinin sevgisi buna delildir. Ahvalinizi, rüyalarınızı mektupla arz etmeniz gayet makuldür. Hemen istediğiniz üzere bir mektup yazın ve mühürleyin. Fakîr de güvenilir bir kimseyle göndereyim., kendisine de tenbih edeyim ki bu kağıtta yazılanlar son derece gizlidir, başka kimse bilmesin. Karşılığında bir cevap gelince, siz de güvenilir bir kimseyle fakîre gönderin ve tenbih edin ki bu fakîrden başka kimsenin eline değmesin. Ve duanızı rica ederiz, bu fakîri hayır duadan mahrum etmeyin. Zira kardeşlikten murat birbirimizi duada unutmamamızdır. Hak subhanehu ve te’ala cümle Muhammed (sav) ümmeti ile cümlemize, erenler ve evliyalar yardımıyla, cümle taliplere maksatlarına ulaşmayı nasip etmiş olsun. Amin, peygamberlerin efendisi hürmetine. Tamam oldu.  

* İkinci mektupta görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Rüyâ Defteri-1a

Mütereddid bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri (1641-1643)

asiye_hatun_1

Sûret-i mektûb: “Asiye Hatun’dan Halife Mehmet Dede’ye”

‘İzzetlü sa’âdetlü sultânum efendi hazretlerinüñ mübârek dest-i şerîflerin bûs idüp envâ’-i ta’zîm birle du’âlar ‘arz olındukdan sonra: Benüm sultânum, ma’lûm-i şerîfdür ki bir kaç senedür tarîk-i Hakka sülûk bî-sebeb kendümüz tâlib olmadın zuhûr itmiş idi. Ben dahı mümkin oldugı mertebe cehd eyledüm ve şeyhe ‘azîm muhabbet itmiş idüm. Târîkat mûcebince emrine mutî’ idüm. Her ne emr itse cândan kabûl iderdüm. Muhkem muhabbetüm ve i’timâdum var idi. Muhabbetüm ve i’tikâdum sebebîle az zamanda, iki sene mürûr itmedin esmâ-i seb’ayı tamâm eyledüm. ‘Avn-i ilâhî ile herbiri bir vechile zuhûr itmişdür. Ve’l-hâsıl kalbüm gözi bir mikdâr açılmaga başlamış idi. Bu hâlde iken hikmetullâh şöyle iktizâ itdi, şeyhümden muhabbetüm zâ’il oldı. Bî-sebeb. Anlardan zâhiren ve bâtınen bir keder gelecek nesne yogiken kendü nefsüm kabahatinden muhabbetüm teskîn oldı. Sâ’ir hâlüm dahı tenezzül itdi. Meselâ zulmetde kalmış. Ne kadar ıslâha sa’y itdüm tabîatumı, mümkin olmadı. Bu halde gamgîn ve mahzûn iken Uziçe’de Şeyh Muslihüddîn Efendi Hazretlerinüñ muhabbeti kalbüme düşdi. Ve gün be-gün ziyâde olmaga başladı. Geçende vâlidüme ikdâm idüp ba’zı behâne ile âdem gönderdük. Mahzâ âşinâlık olsun içün. Hikmet Allâhuñ, âşinâlık olduktan sonra muhabbet dahı ziyâde olup hatta şimdi bir mertebe derûnumda gâlibdür ki bir ân bir sâ’at göñlüm anlardan fârig degüldür. Muhabbet göñül tahtında karâr eyledi. Bir mertebe ki mümkin olsa hâk-i kademine cânlar fedâ itmek câna minnetdür. Lîkin anlaruñ muhabbeti gâlib oldukça evvelki muhabbet teskîn oldı. Lîkin yine, yeni muhabbet kemendi boynuma bend olmagla, yine bir mikdâr evvelki hâlüme ‘avdet olur gibidür. Benüm sultânum, ahvâlümüz budur ki huzûr-i ‘izzete i’lâm olındı. Sâ’ir ahvâli hâmil-i varaka hâce kadından su’âl buyuruñ, tafsîl eylesün. İmdi benüm efendim, lillâhi te’âlâ ve liresûlihî, bu râzum dünyâ ve âhiretde katuñuzda emânet olsun. Bir kaç zamân idi ki kalbümde gizli idi. Allâhdan gayri kimse bilmezdi. Şimdi bi’z-zarûre hâce kadına işrâb olındı. Zîrâ başum berâberi dostum ve her husûsda mahrem-i râzumdur. İmdi benüm sultânum, dünya ve âhiretde birâderüm olasız. Sizi kendü birâderümden ‘azîz bilürem. Benüm sultânum, siz ‘âlimsiniz. ‘İlm ve ‘akıl kuvvetiyle ne ma’kûl görürsiz ve ne nasihat buyurursız? Ahvâlümi ‘aziz hazretlerine i’lâm itmek ma’kûl midür yohsa sükût mı evlâdur? Eger mahfi sizüñ vasıtañuz ile i’lâm itmek ma’kûl ise i’lâm idelüm. Ammâ bolayki mahfî ola. Şeyhümüñ kalbi bana müntesir olmaya zîrâ katı çok ihsânın gördüm. Ammâ neyleyim bî-ihtiyar? Mahfîce kâğıd ile i’lâm itsem mi? Benüm sultânum, lillâhi te’âlâ ‘ilm ‘akıl kuvvetiyle müşkilime bir çâre görüñ. Tabi’atumda muhkem ıztırâb vardur. Bilmem bu hâl ‘alâmet-i hayr mıdur yoksa nefs hîlesi midür? Bî-ihtiyâr bir hâldür, zuhûr itdi. Benim sultânum ne buyurursız? Hâce kadına bildüresiz, bize i’lâm itsün. Cevâba muntazıruz. Öyle ma’lûm-i ‘izzet ola. Benüm sultânum, tarîkatnâmelerde görmişem ki bir kimse kendü şeyhinden gayri yire tabî’atı çekinse bâtını hazret-i vâhidiyyeye açılmaz. ‘Acabâ sultânum kendü şeyhümden mi açılmaz yoksa hiç bir tarafdan mı açılmaz? ‘İlm ile nice bilürsiz? Lutf idüp i’lâm buyuruñ. Zîrâ ki kalbümde ‘azîm ıztırab vardur. Bâkî himmet-i ‘ilm ü ma’ârif mezîd bâd.

ruya_defteri_ayrac

Bu risale, Üsküp’lü merhum Kadri Efendi’nin kızı Asiye Hatun Hak yola girdiğinde, şeyhleri başka diyarda olduğu için rüyalarını mektupla iletmesi gerektiğinden , öldüğünde yazı tahtasında sakladığı müsvetteler arasında kendi el yazısı ile bulunan sayfalardan kopya edildi.

Mektup sureti: “Asiye Hatun’dan Halife Mehmet Dede’ye”

İzzetli, saadetli, sultanım efendi hazretlerinin mübarek ellerini öper, nice hürmetlerle dualar gönderirim: Benim sultanım, bilirsiniz ki birkaç senedir Hak yola giriş, öyle kendiliğinden, biz talip olmadan gerçekleşmişti.

Ben de mümkün olduğunca uğraştım ve şeyhe çok muhabbet göstermiştim. Tarikatın kuralları gereği emrine itaat ediyordum. Her ne emretse candan kabul ediyordum. Çok sevgim ve güvenim vardı. Bu sevgi ve inanç sebebiyle az zamanda, daha iki sene geçmeden “yedi ismi” tamamladım. Allah’ın yardımı ile her biri bir şekilde kendini göstermiştir. Kısacası kalp gözüm bir miktar açılmaya başlamıştı. Bu haldeyken, Allah’ın hikmeti öyle icap etti, şeyhime olan muhabbetim azalıverdi hem hiç sebep yokken… Onlardan ne açık ne örtülü bana sıkıntı verecek bir şey olmamışken, kendi nefsimin kabahatinden muhabbetim zayıfladı. Sair ahvalim de inişe geçti. Sanki karanlıkta kalmış gibi tabiatıma çeki düzen vermeye ne kadar çalıştıysam da mümkün olmadı. Bu halde gam ve hüzün içindeyken, Uziçe’de Şeyh Muslihüddin Efendi Hazretleri’nin sevgisi kalbime düştü ve günden güne artmaya başladı. Geçenlerde meseleyi babama açtım ve bir bahane ile adam gönderdik. Aşinalık olması için. Allah’ın hikmeti, aşinalık olduktan sonra muhabbet arttı hatta şimdi artık içimi öylesine kapladı ki bir an bir saat dahi gönlüm onlardan vazgeçmez. Muhabbet gönül tahtına yerleşti. Bir mertebe ki mümkün olsa ayağının bastığı toprağa canımı feda etmek, canıma minnettir. Lakin onların muhabbeti yerleştikçe önceki şeyhe olan muhabbet zayıfladı. Ama yeni muhabbet kemendi boynuma bağlanmakla yine az biraz evvelki haline dönüş oluyor sanki.

Sultanım, ahvalimiz budur ki yüce huzurunuza bildirildi. Sair ahvali mektubu getiren hoca kadına sorun, anlatsın. Şimdi efendim, Allah için ve Resulü için bu sırrım dünya ve ahirette sizin katınızda emanet olsun. Nice zamandır kalbimde gizli idi. Allah’tan başka kimse bilmezdi. Şimdi zorunlu olarak hoca kadına açıldı. Çünkü başımla beraber dostum ve her konuda sırdaşımdır. Şimdi sultanım, -dünya ve ahirette kardeşim olunuz- sizi kendi biraderimden daha aziz bilirim. Benim sultanım, siz alimsiniz. İlim ve akıl gücüyle neyi makul görürsünüz ve tavsiye edersiniz? Ahvalimi şeyh hazretlerine bildirmek mi makbuldür yoksa suskunluk daha mı iyidir? Eğer gizlice sizin aracılığınızla bildirmek makulse bildirelim. Ama gizli kalsın. Şeyhimin kalbi bana kırılmasın çünkü gerçekten çok iyiliklerini gördüm. Ama elimde değil ki ne yapayım? Gizlice yazıp bildirsem mi? Benim sultanım, Allah için, ilim ve akıl gücüyle aman derdime bir çare… Tabiatımda çok ızdırap var. Bilmem bu hal hayra alamet midir yoksa nefsimin bir hilesi midir? Elde olmayan bir haldir, ortaya çıktı. Benim sultanım, ne buyurursunuz? Hoca kadına bildirin, o bize aktarsın. Cevabınızı bekliyoruz. Öylece malumunuz olsun. Benim sultanım, tarikatnamelerde okudum ki birisinin tabiatı kendi şeyhinden başka yere yönelse, iç âlemi “birliğe” açılmaz.

Acaba sultanım, kendi şeyhimden mi açılmaz yoksa hiç bir taraftan mı açılmaz? İlim sahibi olarak ne buyurursunuz? Lütfen bildirin. Zira kalbimde çok ıztırap var. İlim ve maarifiniz ziyade olsun.

* Cevâbî mektupta görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri -Başlarken

Mütereddid bir Mutasavvıf:
Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri (1641-1643)

Metnin tümü bu yazı dizisinde eski Osmanlı Türkçesi’nin özellikleri korunmaya çalışan bir çevriyazımla siz aziz ziyaretçilerimizle paylaşılacaktır.

asiye

Bu yazı dizisinde, Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde, küçük bir mecmuânın içinde karşımıza çıkan hoş sürprizlerden birini tanıtmak istiyoruz.  XVII. yüzyılda Üsküp’te yaşamış Asiye Hatun’un rüyâ defterini.

Bu metin, bir kadının elinden çıkmış olmaktan öte eski edebiyatımızda çok nâdir olduğu düşünülen “hâtıra” türüne dahil olması açısından da ilgi çekici. Gerçi “ben” demektense çoğu kez “fakîre” (bir kere de “hakîre”) demeyi yeğliyor Asiye Hatun ama bu kelimeyi tasavvuf terbiyesinden geçmiş kişilerin kullandığı gibi birinci tekil şahıs zamiri olarak kullanıyor: “Fakîre dahi öyle el bağlayıp karşısında dururum”

Ketebe kaydında istinsah tarihi olarak Muharrem 1114 veriliyor. (m. Haziran 1702) Müstensihin kimliği belli değil; bu yüzden pek alışılmadık türden bir metin olan bu rüyalarla ilk yazılışlarından yaklaşık 60 yıl sonra neden ilgilenildiğini kestirmek güç. Asiye Hatun’un kendisi değilse bile ailesini tanımış olduğu düşünülebilir. Daha açık olan, müstensihin Asiye Hatun gibi Halvetî tarikatına mensûb olduğu; çünkü istinsaha başlamadan önce yazdığı kısacık girişte, hatunun “tarîk-i Hakka sülûk” ettiğini belirtiyor ki sonradan metinde bunun Halvetîlik olduğunu öğreniyoruz. Bir ihtimal, Asiye Hatun’un Halvetî yolundaki olumlu tecrübelerini böyle bir metin aracılığıyla yayarak başkalarını da özendirmek niyetindedir. Ya da bizzat kendisi, hatunun ruhi gelişmesini anlattığı satırlardan etkilenmiş ve bir kopyasını elinde bulundurmak istemiş olabilir. Metni bir müstensihe olduğu kadar bir “müstensihâ” ya borçlu olabileceğimiz ihtimalini de gözardı etmemeli…

Bu girişten öğrendiğimize göre  Asiye Hatun tasavvuf yolunu seçmiştir ama şeyhi başka bir şehirde olduğu için rüyalarını yazılı olarak göndermesi gerekmiştir. Bu mektupların birer müsveddesini de kendi evinde saklamıştır. Hatunun vefatından sonra bizzat kendi elinden çıkma müsveddeler ve bazı cevâbî mektuplar (yazı masası olarak kullandığı) pîştahtasında bulunmuş ve müstensih bu pusulalardan okuyacak olduğunuz nüshayı meydana getirmiştir. Ve bu işi yaparken belki müstensihlikten öte bir rol oynayarak editörlük de yapmıştır. Yani burada, hazır bulduğu başı sonu belli bir metin olduğu gibi yeniden yazdığından da emin olamayız. Bir takım yazışmaların müsveddelerini bulmuş bunları belki de kendince sırlamıştır, bu işi yaparken elbet yanıldığı yerler de olabilir.

Bu durumda Asiye Hatun’un bir “rüya günlüğü” yazarı olarak görülmesi ne kadar geçerlidir? Sadece mektup yazarı olarak görülmesinin daha doğru olup olmayacağı sorulabilir. Bir kere mektup yazarlığı, hatırâ yazarlığından o kadar da uzak değildir. Üstelik işin ilginç yanı, Hatun kendi yazdığı mektupların müsveddelerini ve gelen cevaplardan bazılarını saklamıştır. Dolayısıyla bir çeşit hatıra defteri oluşturmuştur; dönüp dönüp okuyabileceği, kendi elinden çıkma bir “hatırlama malzemesi” biriktirmiştir.

Asiye Hatun’un hayatı ve ailesi hakkında metinde verilenlerden öte bir bilgimiz yok şimdilik. Babası Kadri Efendi büyük bir ihtimalle ilmiyye’dendir ve 1630’larda ailesiyle Üsküp’te yaşamaktadır. II. Viyana Kuşatması’ndan sonra büyük demografik çalkantılar yaşayacak olan Üsküp, bu devirde bir çok Balkan şehri gibi çoğunluğu müslüman olan bir ahaliye sahiptir; XVII. yüzyılın ortalarında 50-60 bin tahmin edilen nüfusuyla, bölgesinde idari ve ilmi bir merkez rolü oynadığı gibi 2000’den fazla kargir dükkanıyla ve üzerinden akan hatırı sayılır ticaretle kendi çapında ünlenmiş bir üretim ve pazar yeridir. Gerçi XVII. yüzyılın ilk yarısında Makedonya dağlarında haydutlar cirit atmaya başlamıştır; mesela Andreasyan’ın Seyehatnamesi’ne göre, 1611 yazında Polonya’lı Simeon’u Venedik’e götüren kervan, “levend ve haramiler yüzünden yollar korkulu” diye 12 gün Üsküp’te konaklamak zorunda kalır. Elimizdeki yazışmalardan yaklaşık 20 yıl sonra Üsküp’te bulunan Evliya Çelebimiz, 10.000’i aşan kiremit damlı evleriyle oldukça mamur bir şehir tablosu çizer.

İşte bu şehirde, 1630’lu yılların sonlarında, Kadri Efendi’nin kızı Asiye Hatun, Veli Dede adlı bir şeyhe bağlanmış ve 2 seneden kısa bir sürede birer birer ilerleyerek “esmâ-yı seb’a” yı (Allah’ın yedi hususi ismi şerifi) zikretmeye icazet alacak kadar mesafe kat etmişken, şeyhinden soğur. Tasavvufî bir yola girerken beklediği şekilde “kalbinin gözü tam bir mikdâr açılmağa başlamışken” ruhi gelişmesi duraklar, nefsiyle giriştiği mücadelede gerilemeye başlar. Sebebini kendisi de bilmez ama Şeyh Efendi’ye bir suç atfetmekten çekinir, kabahatin kendinde olduğunu düşünür. Dervişe Hatun böyle “gamgîn ve mahzûn” iken bir başka şehirde, Uziçi’de bir Halvetî dergâhında postnişîn olan Muslihüddin adlı bir şeyhin ünü ve herhalde çeşitli kerâmetleri kulağına gelir. Konuyu babasına açıp Muslihüddin Efendi’ye “bâzı bahâne ile” bir adam gönderir ve bu şekilde âşinâlık kesbettikten sonra “muhabbet gönül tahtında karâr eyler”. Bu yeni “muhabbet kemendi boynuna” bağlanmakla, dertli hatun eski ruhi gelişme çizgisine kavuşur gibi olduğunu hisseder. Hisseder ama pusulasız ve kılavuzsuz olarak yön değiştirmiş olduğundan yaptığı işin doğruluğundan emin değildir.

İşte Asiye Hatun’un bu yazı dizisinde şâhid olacağınız mektupları bu noktada başlar. Kendisine “muhkem ızdırâp” veren bu iç çelişkisini bir mektupla “birâderim” diye hitâp ettiği Uziçeli şeyhin Üsküp’teki hâlifesi olduğunu tahmin ettiğimiz Mehmet Dede adlı, ilmine güvendiği birine açıklar ve akıl danışır: Gönül âlemindeki bu değişiklikler olumlu bir gelişmeye mi işâret etmektedir yoksa nefsin bir oyunu mudur? Hem bu değişikliği eski şeyhine nasıl açacağını bilemez. Gelen cevapta Muslihüddin Efendi’nin, hatunun eski şeyhinin derecesinden üstün olduğu belirtilir; eski şeyhin irşâdı da bir işe yaramıştır ama bundan ilerisi Uziçeli şeyhten gelecektir. Bu yeni gelişmelerin izlenip yönlendirilmesi için de makul olan hatunun rüyâlarını yazıp göndermesidir.  Gizli kalması gerektiği sıkı sıkı vurgulanan bu yazışmaların getirilip götürülmesinde Asiye Hatun’un kendine sırdaş bildiği “hâce kadın” aracılık eder.

Asiye Hatun, rüyalarını yazıya döktüğü sıralarda evli değildir anlaşılan. Bir düşünde çirkin ve kör bir yaşlı kadın olarak beliren, “veliler aldatıcı, sükker gösterüp zehir içürici” dünyaya kardeşlerinin nikâh kıyıp sonra talâk verdiklerinden ama kendisinin hiç kıymadığından söz eder. Evlilik motifi rüyalarında sık sık boy gösterir. Elimizdeki ilk rüyasında Muslihüddin Efendi’yle evlendirildiğini görür. Yine bir suçluluk duygusuyla sadece ve sadece ruhların birleşmesi anlamında yorumlar bu rüyayı… Daha sonra bir kaç kere daha kendi şeyhinin ya da Peygamber Efendimizin nikâhlısı olarak görür ve kâh “safâ ile” kâh “sürûr ile” uyanır.

asiye_hatun

Yazışmaların başlamasından bir süre sonra şeyhin vefâtı haberi gelir. İşbu vâkıa vesilesiyle Asiye Hatun’un mektupları için yaklaşık olarak da olsa bir tarih verebiliyoruz çünkü Uziçeli Şeyh Muslihüddün Efendi tezkire kitaplarına geçen önemli bir mutasavvıf. Şeyh ölümünden sonra bile rüyalardaki tasarrufu vasıtasıyla Asiye Hatun’u irşada devam eder. Başından beri uzaktan kumandalı yürüyen ilişki iki şehir arasında olmaktan çıkarak iki âlem arasında sürer. Yalnız bu kez şeyh efendinin halifesi olan oğlu Hasan Efendi de devreye girer çünkü rüyalar artık yeni şeyhe gönderilir. Merhumun ahiret aleminden gönderdiği işaretler mahdumun bu dünyadaki onayıyla yürürlüğe girer.

Seyri sülukunda, Muslihüddin Efendi’nin rıhletiyle birlikte ikinci isim olan “Allah” lafza-i celâlinde kalmıştır Asiye Hatun. Buradan sonraki gelişmesi daha da dolaylı bir yoldan geçerlik kazanır. Rüyada görülen Muslihüddin Efendi, Hatun’a ruhi gelişmesinin duraklarına dair ikazlarda bulunur, yeri geldiğinde bir üst makamın dersini tarif eder. “Fakire” bu üstün hali kendine yakıştıramaz ve kabullenmek istemez. “Zirâ fakirede tereddüt var idi”. Merhum Şeyh, Hatun’a bir kez daha görünür ve üsteler. Hatun bu rüyaları kendi çekinceleriyle önce mahdum şeyhe sonra bir süre Üsküplü Mehmed Halife’ye gönderir, rüyada uyarıldığı üzere bir üst aşamaya geçmesi konusunda icazet verilir. Bu şekilde üçüncü olarak “Hû” esmâsından itibaren  isim sürmeye devam eder. Son olarak “Kayyûm” esmâsında icazet aldıktan bir süre sonra rüyadan Allah’ın cemâlini görerek uyanır.

Bu uyanışı mecâzi olarak da yorumlayabiliriz. Kalp gözünün açılmaya başladıktan sonra yine kapanması ve zulmette kalması imgeleriyle başlayan rüya defteri son bulduğunda, hatun görmeyi (Arapça rüya kelimesinin aslı “görmek”tir) öylesine öğrenmiştir ki Hazreti Peygamber O’na Hakkın cemalinin tecellisini seyredebileceği bir ayna verir. Daha ilk rüyalarından birinde bu nur dolu aynayı Muslihüddin Efendi’nin göğsünde görmüştür Asiye Hatun ama içine bakmayı becerememiştir. Oysa bu kez ayna kendi elindeyken uyanır yani gözleri gerçek manada açılmıştır artık. Rüyalarıyla içli dışlı bir diğer Osmanlı’nın yani Sultan III. Murad’ın sonradan bestelenen şiirinde “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” derken kastettiği uyanmak da budur.

Muslihüddin Efendi dışında, metinde bahsi geçen kişiler hakkında bilgimiz sınırlı. Bir rüyasında Asiye Hatun’u istemediği bir evlilikten kurtarıp Uziçeli şeyhe nikahlayan “merhum Veysî Efendi” yedi kez Üsküp Kadılığında bulunan ve orada defnedilen meşhur Hâbnâme yazarı (v. 1628) olabilir ama bu konuda bir hükme varmak zor. Hasan Efendi ise anlaşılan babası kadar şöhretli bir şeyh olamamıştır; gerek Uşşâkîzâde gerekse Şeyhî, mahdûmu kendisine tabakatlarında ayrı bir yer verecek kadar önemsemezler. Babasına ayrılan yerde Hasan Efendi’den söz edilmesi de Muslihüddin Efendi’nin bir kerâmeti dolayısıyladır; Gençliğinde kendini içkiye kaptıran Hasan Efendi’yi babası olağanüstü güçleri sayesinde yola getirmiş artık itiraza mecali kalmamıştır. Çelebi Şeyh posta geçtiğinde kendini kabul ettirmekte güçlük çekmiş olabilir: Muslihüddin Efendi vefâtından hemen sonra Asiye Hatun’a görünerek, oğluna güvenmesini, kendi ruh makamına onun da çıkacağını buyurduğuna göre bu konuda şüphesi olanlar vardır. Hatta anlaşılıyor ki hatunun kendisi çelebiyi yeterince önemsemez; “Hû” ismine geçmek için Uziçe’den gelecek cevabı beklemeden Üsküp’teki halife Mehmed Dede’den icâzet alma yolunu seçer. Belki de bu yüzden bir süre sonra rüyalarını artık Mehmed Dede’ye bildirmemesi söylenir. Hakkında başka bir şey bilmediğimiz bu halife Mehmed Dede’nin Hatun’a gönderdiği bir mektubu ve Hasan Efendi’nin bir iki cevap pusulası metne katılmış olmasaydı, bu kişiler rüya defterinde birer isim olmaktan öteye geçemeyeceklerdi. Asiye Hatun’un önceki şeyhi Veli Dede’ye dâir “yedi isim süren” bir tarîkin temsilcisi olmasının dışında bir sözümüz yok…

Mektupla irşâd tasavvuf tarihinde pek de seyrek olmayan bir durum olsa gerek… Birbirinden uzakta olan şeyh ve müridin bir süre bu yola başvurması doğaldır ama Asiye Hatun gibi hiç görmediği şeyhiyle münasebetlerini mektupla başlatmak ve sürdürmek zorunda kalmak daha çok kadınlara özgü bir durum olsa gerek… Öte yandan rüyaların (tasavvuf literatürende “mânâ”) anlatım ve yorumu irşad sürecinin sistematik öğelerinden biridir. XXVI. yüzyılın Halveti şeyhlerinden Sünbül Sinan Hazretleri’nin Târikatnâme’sinde dervişe rüyalarıyla ilgili şu öğütler verilir: “Her ne düş görürse şeyhe ‘arz eyleye; ta’bîr iderse dinleye, itmezse ta’bîri nedür dimeye… Ve şeyhden gayrıya vâkı’asın dimeye, meğer şeyh ta’yîn idüb ta’bîre izün virdügi âdem ola, âna diye… Ve pîşkademden öndin vâkı’a arz itmeye, meger ol olmadığı meclisde ola yâhûd danışa”

Bir başka meşhur Halvetî şeyhi Niyâzi Mısri hazretleri ise bir şerhinde batınların tenezzül ve terakkisini (iniş ve çıkışını) bilmek isteyenlere “telkîn-i mürşid ve usûl-i esmâ ile bile gönül kitâbına ve ‘ilmi ta’bire müracaat” etmelerini buyurur, buna göre davranan mürid her ne düş görürse mürşide arz eyler ve ona ahvali beyan eyler ol müşkili de hallolup sülûk eyler…”

Asiye Hatun’un rüyalarla ilgili edebiyata gerek sözlü gerek yazılı kaynaklar aracılığıyla aşina olduğu tahmin edilebilir. Zira metindeki çeşitli değinmelerden Hatun’un okuryazar olmaktan öte okuyup yazdığını, kitaplarla haşır neşir bir dünyası olduğunu anlıyoruz. Meselâ Uziçe’deki dergâha  vakfettiği bir Kuran-ı Kerim’den söz ediliyor. Bir rüyasında Asiye Hatun bu mushafın Muslihüddin Efendi tarafından Hazreti Peygamber’e takdim edildiğini görür.  Ayrıca Ebussuud Efendi’nin tefsirini de şeyhine göndermiştir ve bir rüyasında şeyhi kendisine muhabbetini ifade etmek için bu olayı hatırlatır: “Bize Ebûssuûd tefsiri irsâl eden Asiye Hatûn. Sen ki benim muhibbem ve mahbûbemsin, tâlibem ve matlûbumsın”

Ayrıca iyi bir mürîd olmaya çalışırken bu konuda yazılmış “el kitapları”ndan yani tarikatnamelerden yararlanır. Daha ilk mektubunda eski şeyhinden soğuyup yeni bir efendi’ye meylettiğini belirtirken Üsküplü Mehmet Dede’ye sorar: “Tarikatnamelerde görmüşüm ki bir kimse kendi şeyhinden gayri yere tabiatı çekinse bâtını hazret-i vâhidiyyeye açılmaz. Asaba sultânım, kendi şeyhimden mi açılmaz yoksa hiçbir taraftan mı açılmaz?”

Bir mutasavvıftan bekleneceği üzere şiirler de ilgilenir Asiye Hatun. Özellikle Hz. Mevlana’nın eserlerine iyice âşina olmalı; şeyhi “âlem-i dünyâ bir hankâhullahtır, hâdim biziz” buyurduğunda düş görmektedir ama bu sözün Mevlana’dan iktibas olduğuna hemen uyanır. Ayrıca kendisi de beyit düzmekten aciz değildir, bir düşünde evinde bir mermer kapağı kaldırıp rastladığı merdivenden aşağıya indikten ve karşısına çıkan çeşmenin suyundan içtikten sonra kendini Medine-i Münevvere’de bulunca, Ravza-i şerif’e yüz sürer ve içinden bir şeyler taşar:

Evvel ü âhır vücûdundur sebeb her devlete
El-meded ey destgîr-i evvelîn vü âhirîn
Haşre tahsîs etme sultânım şefâat-kârını
Âlem-i dünyâda da ol destgîr-i âcizîn

Okuduklarından ve rüyâ defterini kaleme alış biçiminden Asiye Hatun’un oldukça iyi bir öğrenim gördüğünü anlıyoruz. Üsküp gibi 10.000 haneye, 70 mektep, 9 dârülkurrâ ve 6 medrese düşen bir şehirde, hele bir âlim kızı için bu hiç de şaşırtıcı olmamalı. Arapça ve Farsça kelime ve terimlere hakimdir, başarılı da bir yazardır. Gönül hallerini süssüz, oldukça etkili bir dille ifade eder. Mistik deneyimlerin yazıya aktarılmasında kısa cümleler metne hakimdir. Kendi ruh gelişimiyle ilgili şüphe ve tereddütlerini ortaya koyarken yalın ve içten bir anlatım tutturur; üçüncü ismi sürmeye hak kazandığını bildiren rüyalar sıklaşınca şöyle yazar: “Bunlar hâtıra mıdır yoksa sahîh midir? Hâşâ sümme hâşâ, azîz hazretlerine inkârımız yoktur. Âlâyiş-i dünyâ ile âlûde olmuşum. Hakka lâyık bir nesnemiz yok. Bunlara istihkâkım hiç yoktur. Hakk sübhânehu ve teâlâ’nın lütfu çoktur. Benim sultanım ne buyurursunuz? İlâm eylen”

Acaba kitaplara düşkünlüğü açık olan Asiye Hatun başka neler okurdu? Okuduklarını kimlerle ve ne şekilde tartışırdı? Babasının arkadaşlarının mesela Veysi Efendi’nin sohbetlerine katılır mıydı? Annesi ve kardeşleri de okumaya, tasavvufa meraklı mıydılar? Nerede ve ne tür musiki dinlerlerdi? Osmanlı dünyasının dışında olup bitenlerden nasıl haber alırlardı? Hacca gidip gelenlerden ya da doğrudan mal getirip Üsküp ve Saraybosna üzerinden Avrupa’ya aktaran ticaret kervanlarından, Hindistan’da Sultan Şahcihan’ın tam o yıllarda zevcesi Mümtaz Mahal için bir ulu türbe yaptırdığını, kızları Cihânârâ’ya bir şeyhin cezbesi dokunup kendini tasavvufa verdiğini işitmiş miydi acaba? Bunları ve sadece kadınlar için değil tüm Osmanlı toplumunun kültür hayatı bağlamında sorulması gereken nice benzer suâli şimdilik cevaplandıramayacağız. Ancak Sultan İbrahim’in saltanatının başlangıcına rastlayan yıllarda, siyaset sahnesinin dışında ilim ve tasavvuf deryasına dalmış Üsküp’lü bir kadının iç dünyasına ve şeyhiyle ilişkilerine ışık tutan bu kaynağı ateş-i aşka vesile olur ümidiyle yayımlayarak şimdiye kadarki siyaset, kurum, iktisat ve erkek ağırlıklı gelişme çizgisini aşmaya doğru yönelen Osmanlı tarihçiliğinin merak ufuklarının genişlemesine küçücük bir katkıda bulunabiliriz belki.

* Birinci mektupta görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…