Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Seyreyle Güzel’ Category

İçerim boş görünür bağrı delik bir nâyım,
Mahrem-i sırr-ı ‘Ali bende-i Mevlâna’yım

mevlana_sems

Akarız nûr-i müselsel gibi aşkın seliyiz
Biz onun saçlarının bestedil-i sünbülüyüz
Gülşen-i vuslat içinde açılır bir gülüyüz,
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

Işk içer, raks ile işretgehi âbâd ederiz,
Ney üfler, cünbüş-i cânânla dili şâd ederiz,
Gâh olur aşk-ı mücerred gibi feryâd ederiz
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

Nur olur tâbiş-i dildâr ile bir gün tenimiz
Ki tecelligeh-i nûr oldu bizim meskenimiz
Gonce-i hüsn-i ilâhiyi açar gülşenimiz,
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

Her nazar anlayamaz ehl-i dilin kıymetini
Sîmten sîneye sor, reng-i gülün zîynetini
Sor o Ferhâd’ına Şirîn lebin lezzetini,
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

Zülf-i dildâr açılup leyl nehâr olur bize,
Bir güneş yüzlü mehin aşkı şiar oldu bize
Feyz-i Pîrim ile bak, şimdi bahar oldu bize
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

ARUS
Pîşter â pîşter â cân-ı men
Peyk-i der-i Hazret-i Sultân-ı men
(Azrâil Aleyhisselama hitaben Hz. Pir’in son sözleri: Ey Sultanımın dergâhının habercisi beri gel, daha beri gel benim cânım…)

Vakt-i şerîf hayr ola, şeb-i arûs hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola. Leyle-i arûs-i rabbânî, vuslat-ı halvet-serâ-yı sübhânî, hakk-ı akdes-i Hudâvendigârî’de an be an vesîle-i i‘tilâ-yı makâm ve füyûzât-ı rûhâniyyet-i aliyyeleri, cümle peyrevânı hakkında şâmil ü âmm ola. Niyâzlarımız dergâh-ı izzette makbul ola, hayırlı muratlar hâsıl ola, Allah azîmüşşân ism-i zâtının nuruyla kalplerimizi pürnur eyleye,
Dem-i Hazret-i Mevlânâ,
Sırr-ı Şems-i Tebrîzî,
Kerem-i İmâm-ı Alî
Nur-ı Nebî
Gülbâng-i Muhamedî
hû diyelim hûûû

Zevki beden tuzağından kurtaranlara “şeb-i arûs” bir andır. Bir 17 Aralık’ta daha gün batmaya yaklaşırken (16:17) öl/düğün günü “düğün günü” edecek kadar “öl” şimdi… yaşamak ve yaşatmak için “ol” şimdi! Yananların ateş-i aşkı ziyade olsun efendim…

Reklamlar

Read Full Post »

Sevap için çalış, yorul ki; günah işlemeye dermanın kalmasın. [Prof.Dr. Mahmud Es’ad COŞAN]

calismak_gerek

Üşenme, erteleme, vazgeçme; bizi ancak çalışmak kurtarır. [Ş. Rado]

Biriktirdiğimiz suallerle başlamak isteriz söze; “Bu dünyada Allah’ı neden göremiyoruz?”

“El-muhît” ismine ters gelir de ondandır. Zira bu dünya gözüyle ru’yetullah olması lazım gelse, Allah’ın kuşatılan olması lazım gelir, halbuki Allah muhittir, çepeçevre sarıp kuşatandır, muhat, kuşatılan olamaz!

Sonra geçmiş zaman radyo programlarından birinde Üsküplü Şevket Rado (v. 1988)’dan dinlediğimiz bir hatıra vardır:

“Bir gün hattat, Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey, iki elinde iki büyük paket olduğu halde Karaköy’den vapur iskelesine doğru gidiyordu. Hemen yanına yaklaştım, paketlerden birini ben taşıyayım dedim. Tereddüt etmeden “Al..” dedi. Bu sefer Kadıköy İskelesi’ne değil de Karaköy Muhallebicisi’ne doğru yürüdü. İçeri girdik. “Hocam, hani iskeleye gidiyordunuz?” Cevap vermedi, muhallebici çırağına: “Evlat, bir limonata bir de muhallebi!” dedi. Sonra kendi kendine söylenmeye başladı: “Allah insanı karısına, evladına, talebesine muhtaç etmesin. Benim eşyamı taşıyorsun, onun hakkını ödemeliyim.” “Üstadım, dedim, asıl biz sizin hakkınızı ödeyemeyiz, hocalık hakkınızı. Senelerdir sizden feyz aldık, bunu nasıl unuturuz?” Cevabıyla irkildik: “O başka, onun karşılığını maarif vekaleti bana ödedi…”

Bir sohbetle devam etti, uyandırma servisi: “… Ama diyoruz ki, “Hasbünallahu ve ni’mel vekîl!” Yâni, “İnsanlar toplandılar, silahlandılar, size geliyorlar!” denildiği zaman, has mü’minler ne dediler?.. (Hasbünallah, ve ni’mel vekîl!) “Allah bize yeter, o ne iyi vekildir.” dediler. “Hasbünallah!” diyoruz, “Allah bize yeter!” diyoruz ve yetiyor hakîkaten… Fakat Allah’ın çalışma yaptığınız zaman, (Ve en leyse lil insâni illâ mâ saâ. Ve enne sa’yehû sevfe yürâ.) Allah-u Teâlâ Hazretleri insanlara sa’yine göre mükâfat ve sonuç veriyor, muvaffakıyet veriyor. (Ve en leyse lil insâni illâ mâ saâ) ifadesi, “İnsanoğlu için, sa’yü gayret ettiğinden başka bir mükâfat verilmez.” demek… Leyse, olumsuzluk fiilidir. (Ve en leyse lil insâni) İnsan için yoktur, (illâ mâ saâ) ancak sa’yü gayret ettiği kadarı vardır. Cümle yapısı bakımından “Lâ ilâhe illallah” gibi bir cümledir bu… Kuvvetli bir cümledir, sa’yin önemini göstermektedir. “Hiç bir ilâh yoktur, ancak Allah vardır.” denildiği gibi, “Hiç bir sonuç alamazsınız, ancak sa’yiniz kadar sonuç alabilirsiniz. Sa’yederseniz, gayret gösterirseniz alırsınız.” demektir bu…

“Ben sizi seviyorum, siz benim sevgili kullarımsınız. Ben size havadan, cabadan şöyle muvaffakıyet veririm.” demiyor Allah-u Teâlâ Hazretleri… “Ancak sa’yederseniz veririm!” diyor. Ama, şu incelik vardır bu işte: Sa’yeden mü’min kullarına Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin mükâfatı çok çok büyüktür. Ama sa’yetmek şartına bağlı… Durduğu yerde, durmak şeklinde değildir, uyumak şeklinde değildir… Tenbellik tarzında değildir, ihmal tarzında değildir… Vazifesini yapmamak üzerine değildir. Vazifesini yapmayan insana Allah, yapmadığı halde mükâfat vermez; yapmadığı için cezâ verir, mü’min kulu olduğu halde… Osmanlı’nın yıkılışının sebebi budur. Şâir ne güzel söylüyor:

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol!
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!..

(Allah’a dayan,) Tevekkül et, (sa’ye sarıl,) çalış, –işte şu bizim işlediğimiz konu– (hikmete râm ol) ilmin peşine düş demek… Hikmet, ilmin, bilginin, doğrunun; akla, mantığa ve şeriate uygunluğun sembolü olan bir kelimedir. Ona râm olacaksın, ona tabi olacaksın. Bu Konyalıların iyi bildiği bir şeydir. Çünkü, imam-hatibin kapısının üstüne yazılıdır. Ali Ulvi (Kurucu) Bey’in mısralarıdır. Ali Kemal (Belviranlı) Bey de bestelemiştir bu şiiri… Onun için, sa’yetmeniz gerekiyor muhterem kardeşlerim!.. Bu ciddî bir iştir.

Hatta bu sa’y ü gayreti zahiren şer üzre bilinenlere dahi vaktiyle gösterilen müsamahaya dair anlatılır:
“… Allah’ın bir velîsi idi. Lakin halk-u alem başına Üşüşüp ahvâl-i ma’neviye ve telezzüzat-ı rûhaniyyesini yağma etmesinler diye, bazı evliyaullahın adeti olduğu gibi kendilerini melamet perdesiyle gizlerdi. Güzel ahlak sahibi olan Hoca Efendi’ye gelen bir misafir kitaplarından birisini çalmış, o da bunu gördüğü halde uyarmamıştır. Aksine hırsızın peşinden hizmetçisi Seyyid Ağa’yı göndererek sattığı sahaftan para vererek geri aldırmıştır. O’na göre; İmam-ı Azam bile “hırsızlık yapmak için derse gelen bir kimseyi sabahtan beri fırsatını kollarken emek harcadığını” düşünerek kırklar makamına katmıştır”

Meşahir-i ahissa-i zaman ve cihanın kötü ünlülerinden bahilliğiyle meşhur olmuş bir cimri, kahvede otururken bir dilenci gelip “yoğurt alacağım” diyerek iki akçe ister. Cimri, şimdikilerin “Allah versin” dediği gibi “İnâyet ola” der, sâil gitmez, yine ister. Cimri yine ‘İnayet ola’ der, dilenci gitmez, istemeye devam eder, en sonunda bıkan cimri cebinden iki akçe çıkartıp yere atar; ‘Al yıkıl, defol!’ der. Dilenci iki akçeyi yerden alır gider, bir çanak yoğurt alır ve yer. O gece bu cimri rüyasında Cennet’e girer, bakar; Cennet geniş bir çayırlık alan, içinde ulu ulu ağaçlar, hoşlanır; içinde bir hayli gezer dolaşır, yorulur ve acıkır. Neden sonra karşısında bir insan yaratılır. Cimri: – ‘Arkadaş bu nasıl Cennet? Hani kuş kebapları, hani o nimetleri? Ben bu Cennet’te açlığımdan öleceğim, böyle Cennet mi olur?’ dedikten sonra karşısındaki: – ‘Haa! Evet bu akşam bir çanak yoğurt gönderdiniz’ der, yoğurdu getirir. Cimri, ‘Hani ekmek . . . ?’ der, – ‘Ekmek göndermediniz.’ – ‘Aaaa … buraya gönderirsen mi oluyor, biz kendi kendine oluyor biliyorduk.’ – ‘Hayır, kendi kendine hiçbir şey olmaz. Eğer bir şey gönderirsen o gönderdiğin şey gelir, burada hazır bulursun; zira “Ed-dünya mezraatü’l-ahirati'” hadis-i şerifi bunun üzerinedir’ der, (Dünya, ahiretin tarlasıdır) kayıp olur. Cimri uykudan uyanır; kan-ter içindedir. Kendisi zaten zengin olduğundan ailesini çağırmış, ”Aç şu sandıkları, çıkart şu altınları” demiş. Ardından çeşitli misafir odaları yaptırmış. Her gün kendisinin yediği yemeklerden gelene, gidene, yolculara yedirmiş. Bundan Sonra mutluluğu ve eli açıklığıyla meşhur olmuş. Belki o soydan hala vardır” buyurdu…

Allah’ın bir çeşit cömertliği, fukarayı meydana çıkarır, bir başka cömertliği de cömert kulları vasıtasıyla onlara bol bol ihsanda bulundurur. Şu halde yoksullar, Allah’ın cömertliğine aynadırlar. Hak ile Hak olan ve varlıktan tamamıyla geçen hakiki yoksullarsa mutlak nur olmuşlardır. Cömertler cömerdi Peygamber (sav): “Hamd ve cömertlik, dünyaya uzanmış cennet dallarıdır” buyurmadı mı? Cimrilik, şükürsüzlük ve gerçek körlüktür. Cimri, nehir kıyısında olduğu halde, suyu başkalarından esirgeyen ve önündeki ırmağı görmeyen kör gibidir.  [Hz. Pir Destgir-i münîr]

Eh sözü bu kadar dolaştıktan sonra, yazının başlığı ile barıştırmanın vaktidir; mesâiye nasıl devam edelim? Nasıl ölmek ve dirilmek istiyorsanız öylece yaşamalı… Hz. İsa aleyhisselâm ile ilgili meşhur hikâyedir: Pek sevdiği eşeğini, bulurum ümidiyle bir ömür arayıp can veren bir adamın kemiklerine, “İsm-i A’zâm” nefes buyurunca adam ayaklanıverir. İlk sorduğu soru “eşeğim nerede?” olur. Nefsinin istekleri peşinde hayat sürersen, öylece ölürsün…

– Nasıl ölürüm çok merâk ediyorum
– Uykudan önce son yaptığın şekilde ölür uyandığında ilk yaptığın şekilde dirilirsin; sürpriz final bekleme!

yeni6

… Önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir. [Bakara:110]
O gün geldiğinde, sorular soru üstüne, insanlar: “Geride ne bırakmış?” (Geride kalanlar için neyi var) melekler “önden ne göndermiş?” (sonrası için önceden neyi var) Bir gün daha yaklaştığını bilene, bir gün öleceğini, hayatın bir gün olduğunu, o günün bugün olduğunu bilene, mucibince amel edene aşk olsun

Read Full Post »

Bir hedefte muvaffâk olabilmek için o hedefin Muhammedî olması gerektiği kadar, o hedefe varmak için kullanılacak metodun da Muhammedî olması gerekir.

Söze, ilâhî nizâmın, kâinatın gözbebeği olan insana ve onun hayatına verdiği değerden bahsederek başlamak dileriz: “Haksız yere bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir, bir insana da hayat vermek, bütün insanlığa hayat vermek gibidir” buyuran çağlar ötesi vahyin anlamı ne kadar kapsayıcı ve derindir. Hz. Peygamber’in yol ve gidişinde insan, ölüsüyle, dirisiyle sırf “insân” olduğu için hürmete ziyadesiyle lâyıktır. Bir gün Hz. Peygamber, bir cenaze geçerken ayağa kalkıyor. Sahabe, cenazenin bir gayr-i müslime ait olduğunu, ölenin bir Yahudi olduğunu söylüyor. Hz. Peygamber de ölümün düşündürücü olduğunu, kim olursa olsun ölenin bir insan olduğunu, saygı göstermek gerektiğini oradakilere telkin ediyor. Hz. Peygamber”in bu davranışı tarihte emsali olmayan ince bir duruştur.

Hz. Peygamber’in gönlü, kim olursa olsun, insan olarak dünyaya gelmiş birisinin inançsız ve müşrik olarak ölmesini de razı değildir. Nice eziyet ve hakaretlerini gördüğü azılı düşmanlarının bile imansız olarak bu dünyayı terk etmelerini istememiştir. Nitekim, Bedir savaşında ölen müşriklerin insan onuruna halel gelmeyecek şekilde gömülmelerini emrediyor ve müşriklerin gömüldüğü çukurun başına gelip, ölülerin ve babalarının isimlerini birer birer söyleyerek bir hitapta bulunuyor. Bu hitabında, herkesin beklediği ve diyebileceği bir söz olan “Cezanızı buldunuz, Allah sizi kahretti, sizi nasıl hakladık, oh oldu” gibi şeyler söylemiyor. Kendisinden çok çektiği İslam düşmanı Ebu Cehil’in de içinde bulunduğu bu müşrik cesetlere hitaben mealen şöyle buyuruyor: “Siz Allah’a ve Resûlullah’a itaat etmiş olsaydınız, itaatiniz sizi sevindirir miydi? (Elbette sevindirirdi) Ben size demedim mi? Keşke beni dinlemiş olsaydınız…. Müşrik olarak öldünüz de iyi mi oldu! Şimdi, Allah’ın ve Resûlünün size va’d ettiği şeyi hak ve gerçek olarak buldunuz mu?” O’nun bu hitabının, cihan tarihinde bir benzeri daha yoktur…

Açılan bu pencereden sonra, kimi zaman dinî değerlere yönelik aşağılayıcı nitelikte olan ifadelere karşı Müslümanların tepkilerine dair Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç hocamızla yapılan röportajdan bir bölümü sizlerle paylaşmak isteriz:

islam_sanati

– Bazı düşünce anarşistlerinin İslam’a ve onun değerlerine yönelik tahkir ve tahakkümlerine karşı Müslümanların tepkisi ne olmalı sizce?
– Her şeyden evvel Müslümanların tepkisel tavrı rahatsız edici. Müslüman, bir harekete dış tesirin tahrikiyle başlamaz. Ben varoluşumu ortaya koyarım, insanlar bundan hoşlanırlar veya hoşlanmazlar; ötekine bakarak kendini biçimlendirmenin ciddi bir hata olduğunu düşünüyorum. Bir karikatür dergisi sizin dininizle alay edecek ve siz onun üzerine ayaklanacaksınız, sokaklara döküleceksiniz, hatta bu tepkiyi dile getirirken birbirinize girip 40 kişiyi öldüreceksiniz! Bu tepkiyi dile getirişte ciddi bir sorun var. Demek ki biri bizi tahrik etmese bir şeyler söyleyecek değiliz. Başkasının müdahalesi olmadığı zamanlarda uyku modunda olan, “öteki”ne endeksli bir hareket hâline getirdiler İslami düşünceyi. Bu zihniyette İslam, ancak “kâfir”lerin zıttı olarak çalışan bir sistem. Biz böyle değildik, klasik İslam anlayışında küfre ve kâfirlerin yapıp ediş tarzlarına göre hareket etmezdik. Kendi eğitimimiz, felsefemiz, estetiğimiz, şiirimiz, edebiyatımız vardı; bunları ortaya koyardık. Şu an İslam dünyasının hatası bence kendi varoluşuna ait şeyleri ortaya koymaktan ziyade, “öteki”nden gelecek tenkidi bekleyip, cevap moduna girmek. Fakat siz her ne kadar bahsettiğim Müslümanca duruşu, bir medeniyet içinde estetize olmuş İslam’ı ortaya koysanız da, bazıları sizi tenkit etmeye devam edecektir. Verilecek en güzel cevap, dine hakaretin edildiği bu “değerler sistemi”nin açmazlarını göstermek ve bütün dünya insanlarının manevi bunalımlarına cevap verebilecek İslam maneviyatını ortaya koymaktır. Bir zamanlar ABD ve Avrupa entelektüellerini etkileyen bir İslam maneviyatı vardı, bu en güzel cevaptı Batı’ya. İhtida eden, eserler yazan, Müslüman olmasa bile İslam’a hayranlığını dile getiren insanlar vardı; bunun en güzel örneği Annemarie Schimmel… Schimmel son kertede Müslüman olmamış olabilir, Allah bilir, ama İslam kültürüne birçok Müslümandan daha vakıf, Allah’a imanının ve Hz. Peygamber’e saygısının yanında İslam maneviyatına, kültürüne, zarafetine iman etmiş bir insandı. Onu sıradan bir “kâfir” olarak tanımlayamazsınız.

– İslam geleneğinde dine hakaret nasıl karşılanmış, buna nasıl tepki verilmiştir?
– İlk dönemde Peygamberimiz yapılan hakaretlere hep merhametle mukabele etmiş ve hakaret edenlerin seviyesine inmemeye çaba göstermiştir. O mübareğin sırtına hayvan dışkısı koyduklarında, “Bir yumruk da ben çakayım!” demedi, aldı o pisliği bir kenara koydu. Taif’te taşladıklarında, “Onlar bilmiyorlar.” dedi. İlk dönemde Efendimizin çektiği eziyetlere, hep sabırla yaklaşması sayesinde kazandığı çok insan var. Onu öldürmeye gelenler onda dirilirdi, en başta Hz. Ömer Efendimiz… Hz. Peygamber için o kadar kötü düşünceye sahipken, Efendimiz Ömer’i kazanma yoluna gitmiştir. İslami tavır, son noktaya kadar merhametle yaklaşmaktır. Lakin bunun kırmızı çizgisi vardır. O da izzet ve vakarı müdafaa noktasıdır. Efendimizi merhametli yaklaşımına rağmen ömür boyu taciz ettiler. Israrla, ikazlara rağmen ve uzun dönem -20 yıl boyunca- melanetini kusmaya devam eden, sadece sözlü değil fiziki olarak da Müslümanların önüne çıkan, namaza gidenlerin yolunu kesen, tehdit ve hakaret eden insanlar oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Şu 10 ismi veriyorum, bu kişiler tövbe etseler bile yanınıza almayın.” demiştir. Bir diğer husus da şudur: Müslümanlar hakaret durumunda bireysel bir tavır alamazlar, yani 16-18 yaşında bir delikanlı, “Benim dinime hakaret edenleri gidip bombalayayım.” hükmünü veremez. Din ile ilgili gelişme ilgili merciye iletilir. O merci, -şeyhülislam mı ya da İslami temsil kurumu mu her kimse- ikazda bulunur. Fakat üç beş kişinin “Allahu ekber” diyerek bilet kesmeye soyunması İslam’a aykırıdır. Bir karikatür merkezine saldırıp, yanlı yansız herkesi öldürdüğünüzde İslam’ın muazzez yönünü kontrolsüz tavırlarla zedelemiş olursunuz. Yapılan saldırılar sonucunda Batı’da bütün düşmanlıklara rağmen varlığını sürdüren olumlu İslam imajının yerine “terörist Müslüman” imajı hâsıl oldu. Burada ben çuvaldızı biraz da kendimize batıracağım: Biz nasıl emredildiysek o şekilde olmak zorundayız, ama vakıaya baktığınızda ortada masum insanları İslam adıyla öldüren bir terör örgütü var. Bunlara düşünsel anlamda müsamaha gösterilmesi kabul edilemez. Müslüman cemaat bunlarla irtibatını kopararak, bu zihniyeti dışlayarak cezalandırmalıdır. 11 Eylül’e kadar sanatımızla, edebiyatımızla, sufi konserleriyle dünyayı kuşatmışken, şiddet yanlısı insanlar bu damarları kestiler. İngiltere, ABD ve Fransa’daki kitap evlerinin raflarında İslam tasavvufuna dair binlerce kitap varken, 11 Eylül’den sonra hepsi kesildi. O yüksek akım bu genç ve cahil arkadaşları kullanarak çok başarılı bir proje gerçekleştirdi, olumlu İslam imajını yıkmış oldu. Öte yandan Müslümanların hâlâ ciddi manada ortaya bir varlık koyamadığını görmekteyiz.

– İslam kültüründe hicvin yeri nedir?
– Hakaret içeren alaylar hiçbir gelenekte, dinde, kültürde uygun görülmemiştir. Kimse kendisiyle alay edilmesinden hoşlanmaz. Ama sert köşeli ifadelerin haricinde kırçıllı alanlar da var. Bu alanlarda insanlar birbirlerine latife yaparlar. Latifeli bir anlayış hayatı estetize eder ve bunun dinde de yeri vardır. Mesela Hoca Nasreddin bir fıkıhçıdır, ama mizahında derin bir felsefe yatmaktadır.

Hz. Peygamberin latifeleri bulunmaktadır. Sahabeden birine, “Gel buraya uzun kulaklı.” demiştir. Yaşlı bir kadını gördüğü zaman, “Teyze biliyor musun yaşlılar cennete giremeyecek.” demiştir. Üzülen teyzeye ise hemen ardından, “Çünkü cennete girdiğinde bu hâlinle değil, 33 yaşındaki hâlinle cennette olacaksın.” demiştir. Hz. Ebu Bekirle şakalaşmaları söz konusudur. Tasavvufta latife yapan şeyhler vardır. Bunlar güzelliktir; şahsiyet zedeleyici, tahkir edici ifadelere zaten şaka denemez. Saygı sınırını aşmayan, hakarete varmayan latifeleşme İslam’ın zenginliği, şu anki modern Müslümanların da eksikliğidir. Efendimiz’in İslam’ı alay konusu yapanlara karşı tavrında dönem dönem değişiklikler olmuş mu? Ben bir farklılık olduğu kanaatinde değilim. Güçsüzken “eyvallah” demek, güçlüyken başka davranmak peygambere yakışmaz. Onun asli tavrı her zaman için neyse oydu. Ama tekrar ediyorum, burada stratejik anlamdan ziyade, saldırının tahammül sınırlarının ötesine geçmesi ve ikazlara rağmen ısrarla devam etmesi şartı aranıyor. İnsan kızgınlık neticesinde bir hakarette bulunabilir. Bizim Adana yöremizin küfürlerinden birisi hâşâ Allah’a sövmektir. Oradaki yanlış kültür, zaman içerisinde bu cümleyi anlamından o kadar saptırmış ki 5 vakit namazında olup bu küfrü eden insan tanıdım ben. Bu durumlarda kişinin hiddetten çıkması beklenir. Sonra, “Kardeşim belki senin ağzından çıkanı kulağın duymuyor, ama sen az evvel şöyle bir cümle sarfettin. Bu çok büyük bir söz.” diye ikazda bulunulur. Hakaret edenin hemen biletini kesmek Peygamberi tavırla da uyuşmuyor. İlk çıkarılan kart hiçbir zaman ceza hukuku değil. Bazı dinî cemaatlerin kendi dinlerine yapılan hakaretler konusunda sessiz ve tepkisiz kalmayı bir strateji olarak belirlediklerine şahit olunuyor. İslam geleneği dikkate alındığında, “tepkisizlik” en büyük tepki olabilir mi? Tepkisizlik bir tepki olabilir. Tepkilerini ortaya koyanlar doğru tepki mi gösteriyorlar ona bakmak lazım.

hebdo

Karikatür Danimarka’da çizildi, Pakistan’da protesto eylemlerinde Müslümanlar birbirlerini öldürdü. Böyle tepki yerine tepkisizlik daha iyi. En güzel tepki düzgün, asil, vakur, ciddi, bireysel olmayan, felsefenle, medeniyetinle vereceğin tepkidir. Yaşadığın yere sanatını getir, edebiyatını getir; ancak yaşadığın yere Hafız’ı getirirsen Goethe’yi kaparsın. Ama getiremeyip üstüne bir de sürekli karşındakine “kâfir” dersen çatışma kültürünü beslemiş olursun sadece. Ben Müslümanların bu hakaretleri ciddiye almamalarını, onları kendi içlerinde mahkûm etmelerini öneriyorum. Charlie Hebdo 1 milyon baskı yaptı, kimse bilmezdi bu dergiyi, şimdi hepimiz Peygamberimize yönelik o pis karikatürü görmüş olduk. Kale almamak, hakareti kendi içine hapsetmek en güzel cevap. Bu cevabı Schimmel, Guénon, Martin Lings gibi insanlar verdi. Bizimse bir İslam şairimiz yok Avrupa’da, romancımız, filozofumuz, tarihçimiz yok. Bunları çıkarmadığımız sürece hayıflanmanın bir anlamı da yok. Tepkisel davrananlar, kendi varlıkları olmayanlardır.

***
Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar ve onlar yalan yanlış söyler dururlar. [En’âm:116]

… Defalarca böyle tecrübelerden geçmiş olanların bildiği şeyi ben de biliyorum; bugün kim ok işaretlerine bakarak yön değiştiriyor ve sesini, öfkesini, nefretini şuursuzca yükseltiyorsa, bilsin ki, kendisini kimseye hayrı olmayan bir cepheleşmenin tahkimat malzemesi kılıyor. Bir gün onu orada bütün kullanılıp atılmışlığı ve kendini çoğaltan kalp kırıklıkları içinde bir savaş artığı olarak bırakıp gidecekler. Şuur, biriktirilmesi gereken bir şeydir, tarihsiz, derinliksiz, idraksiz olmaz. Rüzgar nereden ve hangi şiddetle eserse essin, örselenmek pahasına kendi öz duruşuyla karşısında durabilen, sürüklenmemek için ruh köklerine sıkı sıkıya tutunabilendir insan!

… Ve dedeme yazıyı okuyunca hışımla buyurdu:
Biz böyle değildik evlâdım… yahu ne ince adamlar gelip geçmişler biz nasıl kaybettik bu hazineyi ki neyi kaybettiğimizden dâhi haberimiz yok
Ef’î nigâh o sûfi-i nâ-sâf-tıynetün
Misvâkı ile başını ezsem ura ura
Engerek yılanı bakışlı, kötü, habis nazarlı, mayası saf olmayan sufinin, başını misvak ile vurarak ezmek gerek…
(Başını ezmek: Birini kımıldayamaz, canlanamaz ve kötülük yapamaz duruma getirmek)

Read Full Post »

Ey ara sıra kalıbına mezar taşı düşünen!
Sen şu lahzada kendi kabrinde olduğundan gafilsin! Cihân içre geçen her nefes, bazen hoş, bazen nahoş olur; sen ebedî hoş yaşama mülkünü bağışlayanın aşığı ol. Yanmamış bir odun, odundur ancak yanınca kıvılcım olur, işte beşerin canındaki o ateş, kendine yaraşan aslına gider. Mademki bütün ömrün gecesi, gündüzü, siyah ve beyazdır; başka bir ömür ara ki, ilahî nur gibi sade olsun.

kapiacik

Sana rızık vereni görmek, senin için en helal bir rızıkken, onu bırakıp da sayılı rızkın ardınca, ateşli bir gayret ile dükkandan dükkana ne koşarsın!

Şaşılacak şeydir; Leylâ ve Mecnûn ikisi de bir postun içindedir, her ikisinin de aynası sensin ama keçe içinde kalmışsın da onlar sende(n) görünmüyorlar…

Can âlemi sâfâ denizidir, kalıbın sûreti onun köpüğü…
Sâfâ denizine bak, avucunu bu köpükle niye doldurdun!
Denizin üstünde köpük hiç durmadan oynar, ne yapsın peşisıra gelen dalgaların oynaşması onu durduramaz. Köpük kıyıya gidinceye kadar büsbütün su olur. Çünkü birlik denizinin bağrında iki renkliliğe yer yoktur.

Bütün cihân birdir. Bu sayılanlar mülkün sahibi bir pâdişahın alametlerindendir. Eğer akıllı isen şu şaşı bakışını düzelt de cihana hoşça bak…

İşte öyle bir nur ile bakan duaya durmuş, gönlünü aç da gözyaşlarınla amin de:
Ya Rab, iki cihanı istemekten de koru beni, yoksulluk tacıyla başımı taçlandırıp yücelt beni, vuslat hareminde kendine mahrem et beni, sana doğru gitmeyen yoldan geri çevir beni…

Read Full Post »

“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyenlerin “yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halkın evliyâsı da olsa Hakka âsidir” buyuranların evlatlarına…
omur
Yunus peygamber, balık karnından çıkınca vücudu pelte gibidir. Kıyıda, çardağa sarılmış kabak ağacının gölgesinden istifade ederden dalları kurur. Hz. Yunus, buna acıyıp hüzünlenince hâtiften bir ses gelir: “Sen dikmediğin kabağa acıyorsun da biz yarattığımız halka acımaz mıyız?”

Dalı kırılan ağaca, yuvasız kuşlara, ayağına diken batan bir cana acımakla başlayıp kimseye acımamakla bitermiş ömür… Ayıran kendini ayırır; agâh olasın cümle kainattır vücut dediğin!

Buraya da bekleriz.

Read Full Post »

Ölüm dedikleridir halvet-i yâr, bu cennet dediğimiz sohbet-i yâr, kamu ağyâr gider elhamdülillâh, Hüdâ davet elhamdülillâh…
mezar

Ey söze müşteri olan can,
Ölümsüz bir canın var, ne diye korkarsın ölümden, Hak nuruna sahipsin, nasıl sığacaksın mezara… Mezarın içinden cennete kapılar açmaya gücün kuvvetin var; beden mezarında da beş duyguyu var eden, öteki aleme kapılar açmış sana… Mezarda yılan yoktur, fakat yılan sepeti sendedir, çünkü sendeki bu kötü huylar var ya bir bir hepsi de düşmandır sana… Mezarını orada geçer akçeyle doldur, şehvet, hırs, haset bakırlarıyla değil… Sen şimdi güç yetirebilirsen pencereden bak, tövbe kapısını aç, evi düz, koş hadi, durma; bizim nöbetimiz geldi işte:

Biz bir bölük âşıklarız; seni görmek hevesine düştük de uzun yollardan geldik. A tâ canının içinde yüzbinlerce cennet, hûri, köşk bulunan, ne olur hasta âşıklar topluluğuna hoşça bir bak. A sûfilerin sâkisi, ne küpten alınan, ne üzümden olan o şerâbı sun bize. O şerâbı sun ki coşkunluğunun kokusu ölülere bile can verir…

cocukvemezar

Meşhur meseldir “Kul kocayınca ana şahı ider hoş merhamet” Köle yaşlanınca, sahibi azad eder onu; bense kocaldım, yeni baştan kul ettin kendine beni. Kıyametin şiddetinden çocukların bile saçları ağarır da mezarlarından saçları bembeyaz oldukları halde kalkmazlar mı? Halbuki senin kıyametin ihtiyarların bile saçlarını karartır, gençleştirir onları.

Bir nefesinle mürde diller can bulur, kocamışlar taze olur… Bak ben de sustum işte, duaya koyulayım bari senin amin dediğin niyazlara…

Ey sevgili, önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize aşk şerabından sun; kadehi durmadan döndür!.. Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla! Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap! Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap! Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et! Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet! Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Âmin!” diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!

Read Full Post »

Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç kimselersiniz. Hâlbuki Ganî, (hiçbir şeye muhtaç olmayan) Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık olan) ancak Allah’dır. [Fâtır:15]
seyenlillah

Efendi hazretlerinin has odasında kulağımıza taktığı küpeyle oynarken, sohbetten kalanların etrafında dönüp durduk:

Dünya için etme cedel, Âhirete verme halel
Allah için eyle amel, Mevlâ’dan al Mevlâ’ya ver
Evladım! Helâl maldan verilen her bir sadakayı, Rahmân olan Allah (kudret) eliyle alır ve kabul eder. Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh’ın (kudret) eline geçer. Hz. Aişe (ra) annemizin fukaraya tasadduk ettiği akçelere güzel kokular sürmesini iyi anlamak lazım gelir…

Ezberledik kolayca ama hakikati neydi tüm bunların derken köprünün üstünde dilenen iki fukaraya rastladık, birisi elindeki nây-i şerifle demlendiği halde diğeri hep aynı cümleyi fısıldıyordu:
Ver de ki versin, ver de ki versin, ver de ki versin…

Ne biçim adamlardı bunlar… Şöyle eğilip ikisi arasındaki levhayı okumaya çalıştık, yaklaştığımızı görünce üflediği neyi bir bûse ile koynuna aldı, içimi eriten bakışlarıyla gözlerime bakarak buyurdu:
– Sana diyor oku bakalım!

Harflerin bazısını çıkarsak da o kağıtta ne yazdığını tam olarak çözemedik. Elimizden tuttu:
– Ana dilini unutturdular sana değil mi! Gerçi biz ümmiyiz amma “şey’en lillah” biliriz. Allah için bir şeyler…

Sanırım sadaka istiyor, ne kadar vermeli ki diye elimiz cepte düşünüyorken birden atıldı:
– Amma düşündün, bey baba! Eğer bana bir şey uzatacaksan, veren Hak’tır; sen me’mûrsun. Yok eğer benden bir şey saklayacaksan, vermeyen de Hak’tır; sen mâ’zûrsun.

Bu sözlerin sarhoşluğunda can havli bir sayhayla “Allaaah” deyip feryad ü figan eylerken, hiç istiflerini bozmadan birbirleriyle fısıldaştılar, kulak kesildik:
– Be hey erenler! Ne yapmış da zengin olmuş, zengin olmuş da ne yapmış!

Ta böylece, fukaranın ihtârı ile kendimize geldik, son uyarı ile kendimizden geçtik:

– Hey be gâfil! Her ne dilersin sensin ol; sen, sana gel; sende iste, sende bul.
Şimdi var git yoluna da gölge etme, tezgahı kapatıyorsun!

[UMUTREHBERİ KİTABI’ndan]

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: