Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Dinle Ney’den’ Category

Ölüm dedikleridir halvet-i yâr, bu cennet dediğimiz sohbet-i yâr, kamu ağyâr gider elhamdülillâh, Hüdâ davet elhamdülillâh…
mezar

Ey söze müşteri olan can,
Ölümsüz bir canın var, ne diye korkarsın ölümden, Hak nuruna sahipsin, nasıl sığacaksın mezara… Mezarın içinden cennete kapılar açmaya gücün kuvvetin var; beden mezarında da beş duyguyu var eden, öteki aleme kapılar açmış sana… Mezarda yılan yoktur, fakat yılan sepeti sendedir, çünkü sendeki bu kötü huylar var ya bir bir hepsi de düşmandır sana… Mezarını orada geçer akçeyle doldur, şehvet, hırs, haset bakırlarıyla değil… Sen şimdi güç yetirebilirsen pencereden bak, tövbe kapısını aç, evi düz, koş hadi, durma; bizim nöbetimiz geldi işte:

Biz bir bölük âşıklarız; seni görmek hevesine düştük de uzun yollardan geldik. A tâ canının içinde yüzbinlerce cennet, hûri, köşk bulunan, ne olur hasta âşıklar topluluğuna hoşça bir bak. A sûfilerin sâkisi, ne küpten alınan, ne üzümden olan o şerâbı sun bize. O şerâbı sun ki coşkunluğunun kokusu ölülere bile can verir…

cocukvemezar

Meşhur meseldir “Kul kocayınca ana şahı ider hoş merhamet” Köle yaşlanınca, sahibi azad eder onu; bense kocaldım, yeni baştan kul ettin kendine beni. Kıyametin şiddetinden çocukların bile saçları ağarır da mezarlarından saçları bembeyaz oldukları halde kalkmazlar mı? Halbuki senin kıyametin ihtiyarların bile saçlarını karartır, gençleştirir onları.

Bir nefesinle mürde diller can bulur, kocamışlar taze olur… Bak ben de sustum işte, duaya koyulayım bari senin amin dediğin niyazlara…

Ey sevgili, önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize aşk şerabından sun; kadehi durmadan döndür!.. Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla! Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap! Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap! Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et! Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet! Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Âmin!” diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!

Read Full Post »

Tende can oldukça sadık bendeyim Kuran’a ben
Zerre-i râh-ı rasûl oldum da erdim şâna ben
Çıksa eger hakkımda bundan başka söz nakleden
Bil ki bizarem o sözden ve o söyleyenden ben
vuslat
– Ay siz ne güzel dönüyorsunuz öyle düşmeden
– Eh vücud ülkesinde de eczayı tevhid eylemek lazım; bizim başımızla kalıbımız bir dönüyor.
– Sadece başı döndürürsek düşeriz yani…
– Hem asıl soru nasıl değil niçin olmalı!

– Bil ki Mevlevîler dönek değildir, ikrarlarında sabit kademdirler,olsa olsa semâ’ ederler

Görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
Döner döner bakarım kûy-ı yare ah ederim

– Ama biz her 17 Aralık’da gelip Konya’ya pek bir zevkleniriz.

– Aaah efendim, vaktiyle takvimler 5 Cemaziyelahir’i gösterdiğinde 3 kıtada 174 mevlevihane’de Hz. Piri Destgiri münir efendimiz’in (ruhaniyetine selam olsun) aziz hatırası şeb-i arûs ile yâd edilir, mukabele-i şerif tertip edilirdi, şimdilerde Konya’ya hapsolundu… Düşünce ufkumuzu, idrak sınırlarımızı alemlere yaymışız, Konya’ya nasıl sığdıralım efendim, Hazretimin, Rabbülalemin’in kulu, Rahmeten lil alemin’in ümmetinden olduğunu unuttuk…

– Ah cânım Mevlana’yı pek severiz, pek hoşgörülü ne güzel…

– Olmaz öyle ben sana hayran, sen cama tırman; O da seni sevsin de delilin olsun istersen: bir sözünü bil, mucibince amel eyle yoksa bu nasıl sevmek, lâfla mı? Hangi adımını onlara uydurdun, hangi hâlini onlara benzettin de “seviyorum” diyorsun?

Ne senden ruku’ ne benden kıyam.
Selamün aleyküm aleyküm selam.

Âgâh olun erenler, Hz. Mevlânâ (ruhaniyetine selâm olsun) deryâsı ne “hümanizm” fincanına ne Konya toprağına sığar!

Allah’ım! Cennet karşılığında, müminlerin canlarını, mallarını satın aldığın gibi, kereminle, bizim su küpümüzü, testimizi de kabul buyur. Şu beş duygudan meydana gelen, şu beş musluklu beden testisini; içindeki suyu, her çeşit kirlilikten, pislikten sen koru, sen temiz tut…Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver… [Hz Pir-i Destgir-i Münir (ks) ]

Read Full Post »

Aşka bak, âşıklara karışmış, birleşmiş; cana bak, toprak yurtla bir olmuş. Niceye bir şunu-bunu, iyiyi-kötüyü göreceksin? Bir(e) de bak da gör, bununla o, nasıl da karışmış, birleşmiş gitmiş. Ne vakte dek bu dünya, o dünya deyip duracaksın? O dünyaya bak, bu dünyayla karışmış gitmiş. Gönül bir padişaha benzer, dilse tercümanıdır onun; fakat padişaha bak ki tercümanla bir olmuş.

cocukluk_hatirasi

Karışın, katılın birbirinize çünkü şu yeryüzüyle gökyüzü de bizim için karışmış, birleşmiş. Suya, ateşe bak; toprağa, yele dikkat et; birbirine düşman bunlar fakat dostlar gibi birbirleriyle birleşmişler gitmiş. Kurtla kuzu, arslanla ceylan, dört zıt fakat kahramanın heybetinden birbirlerine katılmışlar. O Padişaha bak ki lûtfuyla gül bahçesinde dikenle gül birleşmiş. Seyret, öylesine bir bulut ki feyziyle bunca olgun suyu birleştirmiş, birbirine katmış. Eserde tecelliyi seyret birleşmeyi, birleştirmeyi bil artık; ilkbaharla güz de birbirine katılmış bir olmuş gitmiş. Birbirine aykırı, birbirine zıt amma okla yay gibi birleşmiş gitmişler.

Hiç kimse yoktur ki bir olma ümidiyle, aşk bahçesinde iki üç adım atmasın ki o bahçıvandan ona yüzlerce selam gelmesin

Artık sus bir ümitle… Bir olanla bir oldun mu ağzını kapat da ağzı yaratan anlatsın bunu; öylesine bir anlatsın ki senin diline gelemez, öyle diyemezsin sen:

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. Başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görür olup kalmışız iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye? Şu beş duyudan, altı yönden varını yoğunu birliğe çek, birliğe. Kendine gel, benlikten çık, uzak dur, insanlara karıl, insanlara, insanlarla bir ol. İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane. Ama sen canı da bir bil, bedeni de, yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine, hani bademler gibi, bademler gibi. Ama hepsindeki yağ bir. Dünyada nice diller var, nice diller ama hepsinde mânâ bir. Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider. Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak, can nasıl koşar, bunu canlara iletir…

Read Full Post »

Mimar ev yapmak için boş arsa arar. Marangoz ahşap işi yapmak için ham tahta arar. Saka su satmak için susuz ev arar. Yokluğa dikkat et, onda çok hikmetler var. [Hz. Pir-i Destgir-i Münir Mevlanâ]

Değerli üstâd Profesör Ali Nihad Tarlan, birazdan beyitler paylaşacağımız Mesnevî’nin mâhiyetini şu cümleleriyle pek güzel anlatıyor:

“Mesnevî’ye “Ma’z-ı Kur’ân” yani Kur’ân-ı Kerim’in içi ve özü derler. Eğer böyle bir teşbihe cevâz verilirse Kur’an bir gül bahçesi, Mesnevî ise gül yağıdır. Gül yağında, gülün şekli, zerâfeti, harikulâde tenasüp ve ahengi yoktur. Fakat onun ruhu vardır. Birincisi Tanrı, ikincisi kul işidir. Gül şekil ile ruhtur. Gül yağı yalnız ruhtur. Birkaç damla gül yağında bir gülistânın mucizesini görebilecek gözler, onun üzerine eğilebilirler.”

Bir demetçik de olsa bu uçsuz bucaksız güzel bahçeden derlediğimiz birkaç gülü sunmak niyetindeyiz.

371-375mesnevi

Yem konulmuş bin çukur açmış ağız,
Yem arar aç gözlü gâfil kuşlarız.

Cümlemiz olsak da Ankâ adlı kuş
Yok tuzaklardan bizimçin kurtuluş.

Ey tuzaktan kurtaran Allahımız
Yükselir her bir tuzaktan âhımız.

Önce buğday topladık ambarlara
Baktık ambarlar boşalmış bir ara.

Buğday eksik hîlesinden farenin
Lakin idrâk etmeyiz eksik niçin?

Fare her gün durmadan deldikçe kap
Hilesinden oldu ambarlar harap.

Önce kurtul hilesinden farenin
Gayret et dolsun boşalmış mahzenin.

Bak ne der peygamber âgâh ol biraz
“İç huzursuz olsa eksiktir namaz.”

Fare yok ambarda zannından sakın
Nerde kırk yıllık ibadet buğdayın.

Toplanıp bir bir ibadet tanesi
Ambarın dolmaz niçin her hânesi?
Sıçratır çakmak ateş yıldızları
Bir gönüldür çekmiş almış bunları.
Sinsi hain bir karanlık hırsızı
Söndürür parmak basıp her yıldızı.
Kastı bundan, âlem aydınlanmasın
Bir ışık âlemde asla yanmasın.
Tanrım! ersin yardımın birdenbire
Bin tuzak kâr etmez artık bizlere.
Yardımın olmazsa, bizlerden uzak
Korkumuz yok, her yer olsun bir tuzak.
Ten tuzaktır, ruhumuz av, böylece
Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece.
Ayrılıp ruhlar kafesten böylece
Kurtulup serbest olurlar her gece.
Sanki yok mahkuma zindân uykuda,
Saltanatsız sanki Sultan, uykuda.
Yok uyurken kâr ziyân endişesi,
Yok falan yahut filân endişesi.
Uykusuz olsun veyahut uykulu,
Böyledir hep Rabbin ârif bir kulu.
Dünyevi işlerde ârif uykuda,
Bir kalem arif, ve bir katip Hûda.
Göz arar görmezse şâyet kâtibi,
Zanneder bizzat kalem yazmış gibi.
Halka ârif hali sunmuşken Hûda
Gör ki ancak zevk için halk uykuda.
Bir uzak sahraya gitmiş canları,
Dinlenir ruhuyla birlik tenleri.
Bir tuzak kurmuşsun ey Rabbim yine
Ruh ararken yem, girer tekrar tene.
Her sabah derken ışıklar merhaba,
Çırpınır arz adlı altun akbaba.
Emreder Rab her sabah candan öte,
Ruh akar can aleminden surete.
Ruha ten isminde gömlek giydirir,
Cisme ruh isminde bir yük bindirir.
Can atından Rab söker akşam eyer,
Kardeşiymiş uykunun ölmek meğer.
Uykulardan sonra ruh dönsün diye,
Ruhu Allah iple bağlar gövdeye.
Ruhu, ip durmaz çeker, tenden yana
Dönsün otlaktan deyip ev, barkına.
Keşke bir Âshab-ı Kehf olsaydı ruh,
Bir vapur olsaydı ruh, kaptan da Nuh.
Kurtulurmuş göz, kulak ancak o gün,
Hep ayık olmak selinden büsbütün.
Bir düşün Rabbin be hey gafil kulu!
Bilmedik, Ashâb-ı Kehf etraf dolu.
Mağra inler,dost alır Onlarla tat,
Sende göz görmez, kulak duymaz fakat…

kirik
İlâhî; Dünyâda yüzbinlerce tuzak ve yem vardır. Biz ise aç olan harîs kuşlar gibiyiz. Biz, doğan kuşu da olsak, zümrüd-ü ankâ kuşu da olsak, her vakit yeni bir tuzağa tutuluyoruz.

Simurg : Türkçede zümrüd-ü ankâ denilen, mevhum kuşun adıdır. Güyâ kuşların pâdişâhı olup, yuvası Kafdağında imiş. Buna (sîrenk) de derler. Tüylerinde otuz türlü renk bulunması bu ismi almasına sebeb olmuş. Gâliba Abdulvasî Çelebi’nin olacak, meâlen şöyle bir beyit vardır; “İnsanlık yok oldu. Vefa ortadan kalktı. Simurg ile kimyâ gibi ikisinin de ancak adı kaldı.” Cenab-ı Pir, bu iki beyt-i şerifde “murg”,”baz” ve “simurg” kelimeleriyle saliklerin üç mertebesine işaret buyururlar. “Kuşlar”dan murad alelumum mubtedi saliklerdir ki, henüz sıfat-i nefsaniyyede müstağrakdırlar ve bunların tuzağa tutulması pek kolaydır. “Doğan”dan murad, mutavassıt saliklerdir ki, bunlar dahi sıfat-i nefsaniyyelerinin kuvvetini mücahede ile zaafa düşürmüşlerdir. “Simurg”dan murad dahi muntehi olan saliklerdir ki, bunlarda henüz sıfat-ı nefsaniyyelerinin bakiyyesi kalmışdır ve fena-ender-fena’ya müstağrak olmamışlardır. Binaenaleyh bu üç sıfat için de tuzak korkusu vardır.

Bizi her an bir tuzaktan kurtarıyorsun. Lâkin ey yüce Rabbim, hemen diğer bir tuzağa gidiyoruz. Biz bu dünyâ ambarında buğday topluyoruz. Fakat topladığımız buğdayları kaybediyoruz. Yâni senelerden beri az çok bir takım tâat ve ibâdette bulunuyoruz; topluca kalsalardı epeyce bir şey olmaları lâzım gelirdi. Lâkin bir tarafdan toplamaya çalıştığımız o iyi ameller, bir taraftan kayba uğruyor. Sevâbı da, iyi tesîri de kaybolup gidiyor. Bir gün aklımızı başımıza alıp da, buğdayın böyle kayba uğramasının, fârenin hîlesinden ileri geldiğini idrâk etmiyoruz. Fâre ambarımızı delmiş, onun hîlesinden ambarımız harâb olmuştur. Evet, yıllarca çalışmamızın semeresi olmak lâzım gelen gönül zevki ve kalb huzûru adına birşey bulamıyoruz. Çünkü göğsümüze (vesvâs-ı hannâs) olan şeytan, fâre gibi girmiş, açtığı delikden ambarı da, içindekileri de berbât etmişdir. Mâlûmdur ki delik bir ambarın, evvelâ deliğini tıkamak, ondan sonra içine öteberi doldurmak lâzımdır. Delik kapatılmazsa, doldurulan şeyler heder olur. Bunun gibi, kalp ambarının deliği demek olan vesveseyi ve o deliği açan şeytanı, evvelâ defetmek icâbeder. Bunu beyan için, Hazret-i Mevlânâ buyuruyor ki: Ey can; evvelâ fârenin def’i çâresine bak, ondan sonra buğday toplamaya çalış. İçlerin içi ve büyüklerin büyüğü olan sevgili peygamberimizin hadîsleri cümlesinden olan: “Namaz, ancak kalb huzûru ile temâm olur” meâlindeki haberi işit. Eğer bizim ambarda hırsız bir fâre bulunmasaydı, kırk yıllık amel buğdayı nereye giderdi? Her günkü sıdk u istikâmet, velev ki azar azar olsun, ambarımızda niçin toplanmıyor?

Demir, yâni çakmakdan birçok kıvılcım sıçradı. Uyanık gönül de o kıvılcımı çekti ve kabûl etti. Lâkin karanlıkta gizli bir hırsızı var ki, kıvılcımları söndürmek için üstlerine parmak basıyor. Felekte, bîr kandil yanmasın diye, o karanlıkdaki hırsız, kıvılcımları söndürüyor. İlahî; Sen bizimle berâber olup bizi muhâfaza edince, ayak altında yüzbinlerce tuzak olsa da ehemmiyeti yoktur. Yâ Râbbî; Senin inâyetlerin bizimle berâber olunca, o alçak hırsızdan, -yânî şeytandan- ne korkumuz olur?

İlâhî; Sen her gece ruhları, cesed tuzağından kurtarır ve onu bağlayan levhaları, bağları koparırsın. Ruhlar her gece ten kafesinden kurtulurlar. Kimsenin hâkimi ve mahkûmu olmaksızın âzâde bulunurlar. Zindandaki mahbuslar, gece uyuyunca zindanda bulunduklarından habersizdirler. Devlet ve hükümet ricâli de uyuyorken vazîfe ve memûriyetden haberdar değildirler. Uykuda ne kazanmak, ne de kaybetmek endîşesi vardır. Ne de bu filândır, şu falandır düşüncesi mevcuddur. Ârif olan zâtın hâli, uyanıkken de böyledir. Cenâb-ı Hak (Ashâb-ı Kehf) hakkında (Hüm Rukûd) tâbirini kullanmıştır.

avnikonuk

Bundan ürkme. Ârif, dünyâya âid işlerde, gece gündüz uykudadır; – yânî uyuyan bir adamdan nasıl irâde ve tasarruf kalmazsa ârif de öyle olmuşdur-. O, kalem gibi Allâh’ın yed-i kudretindedir. Yazı yazan eli, görmeyen kimse kimse, kalemin hareketini müşâhede edince yazma işini ondan sanır. Halkın uykuya dalmasiyle, yânî uyuyunca istirahate nâil olmasiyle Allah, ârifin ahvâlinden bir mikdâr nümûne göstermişdir.

Halkın canları, nedeni ve niçini olmayan bir sahrâya, -yânî âlem-i ervâha- gider. Orada ruhları; yatdıkları yerde de bedenleri, istirâhat eder. İlâhî; bir işaretle bütün ruhları tekrar tuzaklarına, – yânî cesedlerine getirir, hepsini adâlet ve hükümle mukayyed kılarsın. Vaktâki seherin nûru görünür, felek akbabası altın kanatlarını çır­par, – yânî sabah olur, – Güneş doğar. Sabahın fâlık ve Hâlıkı olan Allah, İsrâfil gibi bütün ruhları, ruhlar âleminden sûret âlemine getirir. Münbasıt ve mücerred olan ruhları ten eyler, – yânî cesedle bağ­lar. – Bedenleri de tekrar ruhlara yüklü kılar. Can atlarının eğerini alır. Şu hâl (En-nevmü ehul mevt) hadîsinin sırrıdır.

Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz, bu hadîs-i Şerîfde uykuyu, ölümün kardeşi olarak târîf etmiş, yânî uykuyu ölüme benzetmişdir. Kü­çük ölüm demek olan uykuda insânî kuvvetlerin bir kısmı tâtîle uğrar. Çünki rûh-u insânînin beden üzerinde tasarrufu kalmaz. Büyük uyku de­mek olan ölüm de böyledir. Yalnız o uykuda insânî kuvvetlerin hepsi tâtîle uğrar. Yatma müddeti ise birkaç saate münhasır değildir. İnsan uy­kudan uyandığı vakit nasıl rûhu yine bedende tasarrufa başlıyorsa, o uzun uykudan uyanınca da öyle olacak, îşte (En-nevmü ehulmevt) hadîsinin sırrı budur.

eymengurtan

Lâkin sabahleyin tekrar gelmeleri ve cesedle alâkadar olmaları için ruhların ayağına uzan bir ip bağlar. O çayırdan ve mer’adan, -yânî âlem-i mânâdan- sabahleyin tekrar çekip getirmek için. Keşki Cenâb-ı Hak, bu rûhu da eshâb-ı kehf gibi, yâhut Nûh’un gemisi gibi muhâfaza edeydi de, bu uyanıklık ve idrâk tûfânından şu kalbi, şu gözü ve şu kulağı kurtarmış olaydı. Cihanda hâlâ, ne kadar Ashâb-ı Kehf vardır ki, belki senin ya­nında ve karşındadır. Mağara da, yâr da onunla nağmeler terennüm etmektedir. Ne fay­dası var ki, senin gözün ve kulağın gafletle mühürlü olduğu için, onu görüp işitemiyorsun.

Mağara (ğar)’den murâd Cenâb-ı Hak’dır; zîrâ herkesin melce’i ve sığınacak yeridir ve “yâr” dan maksad yine Hak’dır. Çünkü mahbûb-i hakîkî O’dur. ve nağmeler terennümünden, “tegannî” den murâd dahi muhâtaba-i ilâhiyye’dir. (ilâhî sohbet) Yani Ashab-ı Kehf gibi uyanıklık hali içinde uykuda olan evliyaullah bu zamanda dahi mevcuddur hem belki yanında ve karşında olduğu halde gözün ve kulağın gaflet perdesiyle örtüldüğü için O’nu göremez ve işitemezsin; binâenaleyh onların vücudundan sana ne faide vardır.  Zirâ sen onların cisimlerini görürsün, mânâlarından bîhabersin…

Ali Bektaş üstadımızın nefesiyle ateş-i aşka şûle vermek isteyenler buradan buyursunlar…

Read Full Post »

“Bîşnev în ney” diye başlayan Mesnevî-i Şerîf’in yanısıra, Hz. Pîr’in bir rubâisi de aynı kelimeyle başlıyor: Bîşnev…

Bîşnev tü zî ney çehâ çehâ mîgûyed
Esrâr-ı nühüft-ü Kibriyâ mîgûyed
Rûh zerd ü derûn tehî
ser dâde be dâd
Bî nutk u zebân Hudâ Hudâ mîgûyed

“Dinle şu neyi bak neler neler söylüyor,
O, yüceler yücesinin sırlarını anlatıyor,
Yüzü san, içi boş, başını havaya vermiş de
Dilsiz sözsüz, ‘Hüdâ, Hüdâ’ diyor.”

Bir kamış parçasından “Hüdâ” nidasını işitebilmek… Hz. Mevlânâ bir başka yerde kudümü târif ederken, “Bakır bir tas, üstüne kuru, cansız bir deri gerilmiş ve kuru iki değnekle üstüne vuruluyor. Öyleyse bu “Allah” sadâsı nereden geliyor? diyor. Bakırdan, deriden ve değnekten “Allah” sadâsınıı işitebilmek…

Kendi varlığından yok olup, Hakk ile Hakk olan, bu nimete eren kullar için her zerreden Hakk sadâsı, dudaksız ve kulaksız olarak işitilebilir. Ve bu işitme sâdece insanlar için de değildir.

Fehm kerde ân nidâ bî-gûş u leb
Fehm kerde ân nidâ râ çûb u seng

“O nidâyı kulaksız ve dudaksız olarak ağaç da anlar, taş da.”

“Her zerreden gelen “Allah” sadâsını ağaçlar, taşlar nasıl anlar?” sorusuna Hz. Pir Mevlânâ cevap veriyor, Mesnevî-i Şerifinde:

Za’n çi güftem men zî fehm-i seng u çûb
Der-beyâneş kıssa-i hûş dâr u hûb


“Taşın ve kuru çubukların da anlayış sahibi olduğunu söylemiştim ya; bunun îzâhı için anlatacağım kıssayı cân kulağı ile dinle ve ezberle!”

Üstûn-ü hannâne ez hecr-i Rasûl
Nâle mîzed hem çü erbâb-ı ukûl

“İnleyen sütun -direk- Resûl’ün ayrılığı ile akıl sâhipleri gibi ağladı, inledi.”

Der meyân-ı meclis-i vâ’z ân çü nân
K’ey-vez âgeh geşt hem pîr u cevân

“Vaaz meclisinin ortasında öyle bir inledi ki, o iniltiyi orada bulunanların ihtiyarından gencine hepsi duydu.”

Güft Peyâmber: Çi hâhî ey sütûn
Güft: Cânem ez fîrâkat geşt hûn

“Peygamber Efendimiz (sav) sordular: ‘Ey direk niçin inliyorsun? Ne isliyorsun?’

Direk dedi ki: ‘Senin ayrılığından dolayı canım öyle bir yandı ki içim kan doldu.'”

Mesnedet men bûdem ez men tâhtî
Ber-seri minber tü mesned sâthî

“Ben senin dayanağındım, bana dayanıyordun. Beni bıraktın da yeni bir dayanak yaptın ve ona dayanıyorsun. İşte bu ayrılıktan dolayı inliyorum.”

Hz. Mevlânâ burada tarihî bir olayı anlatıyor: Resûlullah (sav) Medine’ye hicret buyurduktan sonra büyük dayısı tarafından akraba -uzak kuzeni- olan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyub el-Ensârî, yâni Eyüp Sultan Hazretlerinin evinde misafir olarak ikâmete başladılar. Hz. Hâlid’in evi iki katlı idi. Efendimiz gelecek olan birçok ziyâretçiye merdiven çıkmak zahmeti olmasın diye alt katta kalmayı tercih buyurdular. Yedi aylık ikâmetleri süresince Efendimiz rahatsız olmasın diye Hz. Hâlid ve âilesi hep parmak uçlarına basarak yürüdüler. Bu hâl, bir hürmet göstergesinden ibâret değildir. Buna muhabbet derler, aşk derler. Eyüp Sultan Hazretlerinin evinin batı istikâmetinde boş bir arazi vardı. Bu boş arsa Sehl ve Sehhil isminde iki yetim kardeşe âitti. Efendimiz orada bir mescit ve kendisi için de bir hücre, odacık, yapılmasını arzu buyurunca o iki kardeş bu arsayı bağışlamak istediler. Fakat Efendimiz, yetim hakkı yememek örneği göstermiş olmak için, o arsayı para ile satın aldı. Paranın da alındığı kaynak Hz. Ebû Bekir idi.

Hicretin yedinci ayında o arsa üzerinde inşaata başlandı. Taş temeller üzerine kerpiç duvarlar örülerek inşaat bitirildi, üzeri hurma dallarıyla kapatıldı. Bu ilk mescitte mihrab ve minber yoktu. Tavanı tutmaya yarayan sekiz adet direk vardı. Daha sonra o direkler isimlendirilmiştir; “Tövbe Direği” de denilen “Ebû Lübâbe Direği”, “Serir Direği” bunlardandır. Resûlullah en çok Tövbe Direği’ne yakın bir yerde namaz kılar ve kıldırırlardı. Bu Mescid-i Nebî’nin yüzölçümü 1010 metrekaredir. Daha sonra -Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanlarında- yapılan genişletme çalışmaları; Halîfe Velîd bin Abdülmelîk zamanında, daha sonra halîfe olacak olan Ömer bin Abdülazîz’in Medîne valiliği sırasında da devam etti, Resûlullah’m en çok namaz kıldığı yer olarak bilinen yere mihrab yaptırıldı. (Hz. Osman zamanında yapılan Mescid-i Nebevî’yi genişletme çalışmalarında da bir mihrabın yapıldığından bahsedilir ise de çok kabul gören bir rivayet değildir. İlk minber ise bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz’in emirleri ile yaptırılmıştır. İşte, Mesnevî-i Şerîf’te anlatılan olay bu minber ile ilgilidir.)

Hz. Peygamberimiz, Mescid-i Şerifte vaaz gibi, hutbe gibi sebeplerle konuşacağı zaman ayağa kalkar, mübârek yüzünü ashabına dönerek konuşurdu. Mescidin tavanını tutmaya yarayan direklerin dibinde müsait bir yer olmadığından Efendimiz (sav) kıble duvarının yakınlarında bütün cemâati görebileceği ve cemâatin de O’nu görebileceği bir yerde durur ve konuşmalarını ayakta, bir yere dayanmadan yapardı. Resûlullah (sav) peygamberâne nezâketinden ve inceliğinden dolayı hiç kimseye arkasını dönmezlerdi. Bu tarzda ayakta durarak konuşması Zât-ı Seniyyelerinin yorulmasına sebep olabileceği endişesiyle Ashâb-ı Kirâm’dan bazı zevat, Efendimiz’e bir dinlenme ya da daha az yorulmalarını temin etmek üzere “Serir Sütûnu” diye anılan sütünün yakınlarına, duvar tarafına kalın bir hurma kütüğü koydular. Ve Efendimiz (sav) konuşurlarken hiç olmazsa sırtını bu kütüğe dayasın da, biraz daha az yorulsun, diye düşündüler ve bunu kendilerine kabul etmesi için niyâz ettiler.

Yüksek ahlâkı gereği hiçbir ricâ ve talebi geri çevirmeyen Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (sav), okuyacağı hutbe ve vaazları bu hurma kütüğüne yaslanarak okumaya başladı. Bu hâl beş sene kadar sürdü. Hicretin sekizinci yılı sonlarında Müslümanların çoğalmış olması sebebiyle, arka tarafta kalanlar Efendimiz’in o güzel yüzünü iyice göremez oldular. Ve tekrar ricâcı olarak dediler ki: “Yâ Resûlallah! Müsâade buyurursanız Size bir minber yaptıralım, oraya çıkın da arkada kalanlar da cemâlinizi görsünler.” Efendimiz tabiî bu ricâyı da kabul buyurdular. Ve Saîdeoğulları Kabilesinden Saîd bin Âs’ın kölesi ve çok iyi bir marangoz olan Bâkum, üç ayaklı, üç basamaklı ve sırt dayamaya mahsus yeri olan ahşap bir kürsü yaptı. Efendimiz bu ahşap kürsüden vaaz ve hutbelerini okumaya başladı.

İşte Efendimiz (sav) ilk defa hurma kütüğünden ayrılarak bu kürsüye çıktığında, Mesnevi lisânından naklettiğimiz olay oldu. O hurma kütüğü herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle ağlamaya, inlemeye başladı. Merhamet, şefkat, mürüvvet kaynağı olan Resûl-i Ekrem Efendimiz hemen minberden indi ve o ayrılık acısıyla inleyen hurma kütüğüne sarıldı, kucakladı, onu teselli etti. Ashâb-ı Kirâm’ın ileri gelenlerinden Câbir bin Abdullah Hazretleri bu hâdiseyi anlatırken şöyle der; “Efendimiz hurma direğini kucakladığında, direk tıpkı ağlayıp ağlayıp da anasının kucağına çıktığı zaman susan ama eski ağlamasının tesiriyle nefesi hıçkırıklı olan bir bebek gibi hıçkırıyordu.”

Bu hâdise Enes b. Mâlik, Abdullah ibn Abbas, Ebû Saîd el-Hudrî, Abdullah b. Ömer gibi Ashâbın diğer büyükleri tarafından da nakledilmiştir. Tabiînin ulularından ve tasavvufun önderlerinden Hasan-ı Basrî Hazretleri de bu hâdiseyi sık sık anar ve “Yazıklar olsun bize ki, Resûlullah muhabbetinde bir kütük kadar olamadık!” diye ağlardı.

O Hasan-ı Basrî böyle derse acaba biz ne demeliyiz?

Nûreddîn-i Câmî Hazretleri bir kitabında bu konuya değinirken: “Dünyada Resûlullah’m hayât-ı seniyesindeki görülen mûcizelerden en çok görgü şahidi olan mûcizesi budur. Âlem-i cemâli teşrifinden sonraki velîlerin kerametinden de en çok görgü şâhidi olanı, Seyyid Ahmed er-Rufâî Hazretlerinin Şebeke-i Şerîfden görünen Resûl-i Kibriya’nın mübarek elini öpmesidir.” diye kaydetmiştir.

O ahşap minber çeşitli tarihlerde yedi defa tamir edildi, yenilendi. Nihâyet hicretin 578. yılında tâmir kabul etmeyecek derecede çürüdü ve yıkıldı. Kalıntısından teberrüken sakal tarakları yapıldı ve dağıtıldı. Daha sonra Mescid-i Saadete çeşitli minberler yaptırıldı. Bugünkü mermer oymalı güzel, zarif minber Sultan III. Murad Han’ın Mescid-i Nebevî’ye hediyesidir. Projesi ve çizimi de Mimar Koca Sinan’a âittir. (Efendimiz’in kabr-i saâdetlerinin ziyâret -muvâcehe penceresinin ahşap doğramaları da, bugünkü metâl parmaklıklarla değiştirildiğinde, Şam’da Abdülganî-i Nablûsî Hazretlerinin kabrinin muvâcehe penceresine monte edilmiştir. Nice Resûlullah âşıklarının âşıkâne nazarlarının değdiği o ahşap doğramalar Abdülganî Hazretlerinin kabri ziyâret edildiğinde, elbette ayrıca ziyâret edilmelidir.)

Pekiyi o hurma kütüğü ne oldu? Tekrar Mesnevî-i Şerîf’e bakalım.

Güft: hâhî ki turâ nahl-i künend
Meşrik u garbi zî tû mire çinend

Yâ der-ân âlem hakat servi küned
Tâ ter u tâze bî-mânî tâ ebed

“Resûlullah (sav) ağlayan direği kucaklayarak teselli edip susturduktan sonra, sordu: “Sen bu kurumuş hâlinden yeniden yemiş, meyve verecek hâle dönerek yemişlerinden doğudakilerin de batıdakilerin de yemelerini mi istersin? Yoksa öteki âlemde bir cennet servisi olarak sonsuza kadar hep ter ü tâze mi kalmak istersin?”

Güft: ân hâhem ki dâim şüd bekâş
Bîşnev ey gâfil kem ez çû bî mebâş

“Direk dedi ki, dâima bakî olanı isterim. Yâni dünyada değil âhirette canlanmayı isterim.”

Mevlânâ Hazretleri burada bir öğüt veriyor:

“Bîşnev ey gâfil, Ey gâfil kişi dinle! Dinle de bir kütükten daha değersiz olma. Yâni ebedî nimetleri elinden kaçıracak kabahatleri yapma, Hakk’ın emirlerine uy!”

Ân sütûn râ defn kerd ender zemîn
Tâ çi merdûn haşr kerdet yevm-i dîn

“Ve Resûl-i Kibriya din gününde, yâni kıyâmette, insanlar gibi dirilsin ve ebedî hayatı yaşasın diye o ağacı kendi minberinin altına gömdürdü.”

Ve hâlâ orada… Ve birkaç adım ötesinde de Resûlullah (s.a.v.)… Ayrılmadı… (Gerek III. Murad Han’ın yaptırdığı minberin konulmasında, gerek Sultan Abdülmecîd Han’ın yaptırdığı Mescid-i Nebevî’nin yenileme çalışmalarında ve gerekse son zamanlarda Suûdîlerin yaptırdığı tâmirat ve genişlemelerde o hurma kütüğü! Hep Resûlullah Efendimizin gömdürdüğü yerde duruyor.)

(Sâdî Tarikatı ayîn tarzlarının birinin adı “Tûlubî Nevbe” dir. Semâda ve arzda ve ikisi arasında ne varsa her şey Allah’ı zikreder. İsrâ Sûresi’nin 44. âyetinde, Âyete’l Kürsî’de ve daha birçok âyette bu hakikat belirtilir. İşte tahtanın da, taşın da, hem Allah’ı zikrettiğini hem de sevgi hissinden mahrum olmadığını belirten Resûlullah’m bu mûcizesinin anlatıldığı Mesnevî-i Şerif beyitleri bu Tûlubî Nevbe ayininde okunur ve zikir âyinine katılan herkes; bendir, kudüm, nevbe, hâlîle, mazhar gibi vurmalı sazları çalarak onların da kendi lisânlarmca Allah’ı zikrettiği hakikatini ilân ederler.)

Sofi hele gel meclisime dinle bu sâzı,
Gör nic’olur tellerin Allah’a niyâzı

Tasavvufta hizmet kadar önemli diğer unsur sohbettir. Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunmak bahtiyarlığına erenlere, bizler asırlardan beri “Ashâb-ı Kirâm” diyerek hürmet ediyor, isimlerini her anışımızda onlara dualar ediyor, onların yardımlarını, himmetlerim diliyoruz. Bunun sebebi, en yüksek sohbet sahibi olan Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunup, O’nu dinlemek şerefine ermenin yüceliğidir. İşte onlar böyle dinlediler ve dini, “alâ silsiletihim”, yâni elden ele, dilden dile ve gönülden gönüle bize naklettiler. Biz de dinlersek öğreneceğiz.

Bahariye Mevlevîhânesi şeyhi, büyük ârif ve aynı zamanda büyük musikişinas olan Hüseyin Fahrettin Dede bir şiirinde şöyle söylüyor:

Fahriyâ malûmudur erbâb-ı irfânın bu râz,
Lâfz-ı Mevlâna’dan ancak Zât-ı Mevlâ’dır garaz.

Şu birkaç satırda Hz. Mevlânâ’nm kitabından ve O’nun kitabının henüz birinci kelimesinden söz ederek Hz. Mevlânâ’dan bahsettik. Fahrettin Dede’nin tâbiriyle, O’ndan ve Onun sözlerinden bahsetmekten kasdımız, Mevlâ’yı anlatmak, Mevlâ’nın ismini tekrarlamak idi. Bu kasıtta idik ve bu kasıtta da sabit kademiz.

Hani Hz. Mevlânâ’nın, “Ben semâ ederken, bir ayağımla kâinatın ve hakikatin merkezinde ayak direr, diğer ayağımla kâinatın bütününü dolaşırım.” dediği gibi; biz de Hz. Mevlânâ’nın sözleri, sanatı ve yüceliği vasıtasıyla Mevlâ’da ayak diriyoruz. (Mevlevi âyininin dördüncü selâmında, semâzenlerin, semâhânede dolaşmayıp hep aynı noktada kalarak semâ etmeleri de tevhîd noktasında ayak diremenin sembolize edilmiş hâlidir.) Bu ayak diremeye “inat” denmez. Buna, Hz. Peygamberimizin “Bu âyet beni ihtiyarlattı.” diye buyurduğu: “Festakîm ke mâ ümirte -Emrolunduğun üzere doğru istikâmette ol! ” [Hud, 112] âyetinde beyân ve emir buyurulan ve her Fâtiha-i Celîle’de “İhdinâ’s sırât-el müstakim -Doğru yolda olmaya hidâyetinle bizi muvaffak kıl!” diye Rabbimizden niyâz ettiğimiz, doğru yolda olma hâli denir.

Dinleyenler dinlenir ve dinlemeyenler dinlenmez. Ve… “Din”lenmek için dinlemek gerekir. Dinlemek… Ama neyi? “Ney’i…”

Bîşnev în ney -Neyi dinle! Buyuruyor, Hz. Mevlânâ… Pekiyi ney nedir?

Read Full Post »

Bîşnev în Ney

Bişnev în ney çün şikâyet mîküned
Ez cüdâyı hâ hikâyet mîküned

“Dinle! Şu neyin nasıl şikâyet ettiğini, ayrılıklardan nice hikâyet ettiğini…”

Bîşnev în ney…         Dinle! Şu neyi
Bîşnev…                   Dinle!…
B (ب)…

Mesnevî-i Şerîf’in dibâcesinde, yâni önsözünde veya takdim yazısında, bizzat Hz. Mevlânâ tarafından, “Bu Mesnevi kitabı, Allah’ın sırlarının ve O’na yakınlık kazanma yollarının öğretilmesi hakkında sırların açıklayıcısının açıklayıcısı ve dinin aslının aslının aslından bahseden Allah’ın fıkh-ı ekberi, şer-i ezhârı, yâni Allah’a ulaşma yollarının apaçık ve parlak delilidir.” diye nitelendirilen Mesnevî-i Şerîf hakkında yapılacak diğer nitelendirmeler mutlaka yetersiz kalacaktır.

ote11

Hz. Mevlânâ’nın, ayrıca, “Bu Kitab’ın nûru, içinde kandil yanan bir mekân gibidir. Parlaklığı sabah aydınlığından daha nurlu, daha nûrlandırıcıdır ve Mısır’daki Nil Nehri gibidir. Hz. Mûsâ ve kavmi gibi sabır sahiplerine geçit olur, Firavun gibileri ise boğar. Kur’ân gibi bazılarını hidâyete, bazılarını dalâlete sevk eder.* Rızıkların genişlemesini, ahlâkın iyileşmesini sağlar.” diye dibacesinde yer verdiği Mesnevî-i Şerîf’i, “Bîşnev, dinle” kelimesi ile başlar. Bîşnev ise, “B” harfi ile başlar. Dolayısıyla Mesnevî’nin başlangıcı “B” harfi iledir. Her işimizde dilimizden düşürmememiz gereken Besmele-i Şerif de “B” ile başlar.

B harfi, altında noktası olan yatay bir yay şeklindedir (ب) Denir ki, kâinat Kur’ân’da, Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha Besmele’de, Besmele “b” de, “b” ise noktada gizlidir. B’nin noktası, anlayabilenler için bilimin tâ kendisidir. İşte onun içindir ki, bizzat Hz. Peygamber tarafından, ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan Hz. Ali (r.a.), “İlim bir nokta idi, onu câhiller çoğalttı.” buyuruyor. O noktaya da “tevhîd-vahdet (birlik) noktası” denir. Bütün ilimler o tevhîd noktasını öğrenmek içindir.

Hz. Mevlânâ Mesnevî’sini bir beyitinde şöyle nitelendiriyor:

Mesnevî-i mâ dühkân-ı vahdetest
Gayr-ı vâhid ân çî bînî an büt-est

“Bizim Mesnevî’miz vahdet dükkânı, birlik pazarıdır: Birlikten başka ne görürsen, o puttur.” Hep o birlik noktasını anlatmak için, asırlardır ilmî çalışmalar yapılmış ve bütün kitaplar da o noktayı anlatmak için yazılmıştır.

O nokta, “tevhîd noktası”dır. Ama o noktaya gelebilmek için, evvelâ Mesnevî-i Şerîf’in emir veya tavsiyesinde olduğu gibi dinlemeyi bilmek lâzımdır. Çünkü “olma”nın yolu, “bilme”den geçer; “bilme” ise dinleme ile başlar. “Dinleme” yerine “okumak” olsa idi; o elleri öpülesi, başımıza tâç edilesi öğretmenlerimizin aslî fonksiyonları kalmazdı. Herkes kitap okur, öğretmenlerinden bir şey öğrenmesine hâcet kalmaz, okuduğu kitaplardan yeterince ilim öğrenirdi. Ama okuma ile değil, dinleme ile öğrenilir. Ancak “öğrenmek”, “bilmek” yetmez. “Olmak” lâzımdır. Nedir olmak? Bilişin, oluş hâline gelmesidir. Dolayısıyla bilmek yetmez. O bilgiyi davranış biçimi hâlinde dışa vurmak gerekir. Nice bilenler, bildiklerine uygun davranmayarak hatâ işlemekteler. Zâten, Hz. Peygamberimiz Efendimiz: “Ey mü’minler! İnsanlar sizin söylediklerinize değil, yaptıklarınıza bakarlar.” (Yâni, sözlerinizle değil, davranışlarınızla değerlendirirler) buyurmuyor mu? Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz Zilzâl Sûresi’nde zerre kadar da olsa gerek hayır, gerek şer davranışlarımızdan yâni amellerimizden sorguya çekileceğimiz gerçeğini bir tek kelimeyle belirtivermiştir. “Ya’mel” kelimesi…** Ameller, davranışlar…

Pekiyi, bilgi noksanlığından dolayı yanlış davranışlarımız olursa? Bu sorunun da cevâbı, her türlü müşkili çözmede yol göstericimiz olan Fahr-i Kâinat Efendimiz’de: “Siz bildiğiniz ile amel edin, Allah bilmediğinizi öğretir.” Bir bilgi, yanlış ve eksik de olsa; Allah rızâsı gözetilerek iyi niyetle uygulamaya konulursa, Efendimiz’in buyurdukları gibi (ki O her şeyi doğru söyler) Allah o uygulamanın doğrusunu öğretir. Bir kişinin öğretmeni Allah olursa, o kişi câhil kalabilir mi? Bakara Sûresi’nde Rabbimiz bu gerçeği iki kelimeyle özetlemiş: “İttekullah ve yuallimü kümullah” Allah’tan ittikâ edene (yâni O’nun rızâsını kaybetmekten korkana) Allah, her şeyi öğretir. Evet, bilme, olma ile biter. Ama, dinlemeyle başlar. Ve her hayırlı başlangıç Besmele’yledir. “B” ile…

İşte Hz. Mevlânâ Mesnevî’sine “B” harfiyle başlayarak bazı şeylere işaret buyurmuş oluyor. Bilindiği gibi, Besmele bütün İslâm kitaplarının başlangıç cümlesidir. Kur’ân-ı Kerîm ve diğer bütün kitaplar Besmele ile başlar. Kur’ân-ı Kerîm’de Besmele’siz başlayan tek sûre Tevbe Süresidir ki o da “berâetün” kelimesi ile yâni “B” ile başlar. Besmelenin “B”si, Tevbe Sûresi’nin ilk kelimesi olan “berâetün” kelimesinin B’sinde gizlidir. İşte Hz. Mevlânâ böyle bir ince nükteye de işâret ediyor. Ve böylece Hz. Mevlânâ kendine mahsus çok özel bir tarzda Besmele çekmiş oluyor. Çünkü bilinir ki, Besmele’siz başlayan işin âkıbeti hayır getirmez.

ote22

Mesnevî-i Şerîf’in ilk harfi “B“de Esmâ-i Hüsnâ’dan işâretler vardır: Bâkî, Bârî, Basıt, Basir, Bâis, Berr. Kâinattaki her şey Allah’ın güzel isimlerinin tecellîsi ile olur. Her şeyde Esmâ tecellîsi vardır. Mesnevî-i Şerîf de Bâkî (kesintisiz ebede giden, sâbit ve devâmlı olan) bir kitaptır. Bârî (ayıpsız, kusursuz, borçsuz, diğer kitaplara benzemekten berî olan) bir kitaptır. Bâsıt (okuyanların gönüllerini genişleten, yayan, uzatan, derinleştiren, ferahlandıran) bir kitaptır. Basîr (okuyanların basiretini açıp; görmek, bilmek, sezmek ihsân eden) bir kitaptır. Bâis (okuyanların ölü gönüllerini dirilten, uyandıran, kendi içindeki cevheri harekete geçiren) bir kitaptır. Berr (doğru haber veren, yalanı olmayan, ihsân sâhibi, iyilik ve güzellikler saçan) bir kitaptır.

Mesnevî-i Şerîf, okuyanların Hakk ve bâtıl farkını fark ederek, bâtıldan kaçıp Hakk’a koşma yolunda da bir yol göstericidir. Ayrıca, zâhire (dış görüntüye) aldanmayıp, zâhirle yetinmeyip, Bâtını (iç yüzü) anlamaya da sebep olur.

Mesnevî-i Şerîf, başlı başına bir “Belde”dir, o beldede bütün bir hayat yaşanır. Ayrıca, Hz. Mevlânâ’nm doğduğu yer Belh şehridir. “Rûhü’l Mesnevî” isimli eserinde Mesnevî-i Şerîf’ten şerhler -açıklamalar- yapan İsmail Hakkî-i Bursavî şöyle buyurur:

Zehrini yutma âlem-i telkin,
Şekkerin çiğne belde-i Belh’in,
Ney gibi buldu Belh içinde nemâ,
Saldı âvâzı Konya’da ammâ

Yaratıcımız, bizi henüz yalnızca ruh halindeyken Elest Bezmi’nde huzûruna toplayıp sordu: “Elestü bi Rabbiküm? -Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” “Kâlû: Belâ” biz yaratılmışların ilk sözü oldu: “Belâ -Evet, Rabbimizsin.” Yaradılış sürecinde Allah’ın huzûrunda olduktan sonra, dünyaya gönderilip, nefsin değil yine Allah’ın huzûrunda olma şuûrunun kazanılmasının Sidâyeti -başlangıcı, evveli- olarak, Mesnevî çok önemlidir. Allah huzûrunda, mahşerde Berâat etmek, aklanmak için de…

Eski Türkçe’deki b harfi, elif gibi dikine durmaz. Yatıklığıyla da bir alçak gönüllülük -tevazu- simgesi gibidir ki; tevazu, tasavvufun olmazsa olmazlarındandır.

Mesnevî; her beyti kendi içinde kafiyeli olan bir nazım şeklidir. Beyt, bilindiği gibi ev demektir. Mesnevî tarzında yazılan nazımlarda her beyt başlı başına bir mânâ taşır. İşte Mesnevî-i Şerifin her Beyti böyledir, mânâ evidir.

Ve Resûlullah Efendimiz’in müjdeleyici sıfatı “Beşîr” de b ile başlar. Mesnevî-i Şerîf de Allah ve Resûlünün yolunda bulunmanın müjdeleyicisidir, Beşîr’idir.

Meşhur “Osmanlı Müellifleri” isimli eserin sâhibi Bursalı Mehmet Tâhir Bey “b” harfi ile ilgili olarak, bir şiirinde şöyle söylüyor:

Bunca envâ-ı ulûmun noktadır hep mastarı,
Böyle fermân eylemiştir zât-ı vâlâ Hayder’i,
Bâ-ı Bismillah’tır ancak ehl-i Hakk’ın ezberi,
Nakşibend suretteyiz, lâkin Melâmî meşrebiz;
İsm-i zâtı her nefes tekrar eden hak mezhebiz

Evet, Besmelenin B‘si ancak Hakk ehli olanların ezberidir. Bilindiği gibi Mesnevî-i Şerîf’in ilk onsekiz beyti bizzat Hz. Mevlânâ tarafından söylenmiş ve yazılmış; daha sonraki binlerce beyit ise Çelebi Hüsâmeddîn tarafından Hz. Mevlânâ’nm söylediği beyitlerin yazılmasıyla ortaya çıkmıştır. İlk onsekiz beytin birinci kelimesi “Bîşnev”, onsekizinci beytin son kelimesi “vesselâm”dır. Yâni Besmele’nin B’si ile başlayan ilk onsekiz beyit Besmele’nin bitiş harfi olan “M” harfiyle biter. Bîşnev-Vesselâm. İşte bu da Hz. Mevlânâ’nm eserine bir başka Besmele’dir.

Tasavvuf terbiyesinin bir tek şartı vardır: Söz dinlemek. Zâten kendi irâdesi ile irâdesini, mürşidine terk edip bu terbiyeyi edinmeye tâlip olan kişi elbette söz dinlemekle yükümlüdür. Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf’in ilk kelimesinde “dinle” diyerek dinlemenin bu önemine vurgu yapmıştır.

Tasavvufun veya tasavvuf yolunda ilerlemenin birbirinden ayrılamayacak kadar önemli iki unsuru vardır: Hizmet ve sohbet. Hizmet dahi sohbetin feyzine erebilmenin bir yoludur. Hz. Mevlânâ “Allah dostlarının, velîlerin sohbetinde bulunmak, her türlü nafileden -dikkat buyurulsun, farzdan değil- daha hayırlıdır.” buyurur. Sohbet ise, dinlemeyle olur. Sohbetin dinlenebilmesi için, az konuşmak lâzımdır. Bu da tasavvufun bir diğer tavsiyesi- dir: “Az yemek, az uyumak, az konuşmak” prensibinin geçerli olduğu tasavvuf terbiyesinde hüner, söylemek değil dinlemektir. Doyduktan sonra yenilen yemek, tembellik uykusuyla geçirilen zaman, lüzumsuz ve boş konuşma tarzında söylenen sözler “israf haramdır” kâidesince yasaklanmıştır. Dinlemeyenler öğrenemezler, öğrenemeyenler bilemezler, bilemeyenler ise “olamazlar.” Tıp, matematik, hukuk, coğrafya, ekonomi, mühendislik ve daha sayabileceğimiz bütün müspet ilimlerin tahsilinde olduğu gibi mânevî tahsilde de bu kâide aynen geçerlidir. Bununla birlikte dinlemeden öğrendiklerini zannedenler;

Gör zahidi kim sâhib-i irşâd olayım der;
Dün mektebe gittim, bugün üstâd olayım der.

beytinde anlatılan mânâya düşerler. Evet, dinlemek…

Tâ-hâ Sûresinin 13. âyetinde, Cenâb-ı Hakk Hz. Mûsâ’ya hitâben şöyle emreder: “Sana vahy olunacak şeyleri dinle!” Nuh Tûfânı’nın anlatıldığı Nuh Sûresi’nin 7. âyetinde, Hz. Nuh’un hak olan dâvetine icâbet etmemek için bazı insanların, elleri ve parmakları ile kulaklarını tıkadıkları; bunu Hz. Nuh’u işitmemek, duymamak, dinlememek için yaptıkları ve tûfânda da, işte o parmaklarıyla kulaklarını tıkayanların yâni, dinlemeyenlerin helâk oldukları anlatılır. A’râf Sûresi’nin 204. âyetinde, bir kat’î emirle şöyle buyrulmaktadır: Kur’ân okunduğu zaman dinleyiniz ve sükût ediniz, susunuz. Böylelikle, rahmete erenlerden olursunuz.” Böylelikle, yâni dinleyerek ve susarak… Rahmete ermek için, Kur’ân ve hepsi Kur’ân’m birer îzâhı olan bütün ilmî kitaplar okunurken ve bundan bahseden kişileri dinlerken “susunuz” emri vardır. Susunuz ki, iyi dinleyebilesiniz. Çünkü dinleyen dinlenir. Dinlemek için önce iyi bir kulağa ve anlayıp etkilenecek bir kalbe sâhip olmak lâzımdır. Allah anlamanın kalp ile olacağını beyân buyuruyor. Â’râf Sûresinin 179. âyetinde, “Onlar ki, kulakları vardır işitmezler, gözleri vardır görmezler, kalpleri vardır anlamazlar. İşte onlar belki hayvan, belki hayvandan daha aşağıdırlar.” buyurularak idrâk etmenin kalp ile olacağı beyân edilmiştir.

İşitici bir kulağa sâhip olmak, önde gelen bir şarttır. Onun için, Mesnevî-i Şerifin 512 ve 513. beytlerinde Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor:

Cânı u dil-râ tâkat-i ân cûş nîst
Bâkî gûyenı der cihân, yek gûş nîst

“Can ve gönülde, yâni kalple hakîkat coşkunluklarını kaldıracak tâkat ve kulakta da bunu işitecek istidat yoksa, ben kime, ne söyleyeyim?”

Her kücâ gûşî bûd-ez vey çeşni geşt
Her kücâ sengi bûd-ez vey yeşm geşt

“Nerede bir kulak varsa, ondan yol gösterici göz hâsıl olur. Nerede bir taş varsa, söz dinlerse eğer taş olmaktan çıkar, yeşim derecesine yükselir.”

Burada, belki yeri değil gibi görülebilir ama, beyitte seng -taş kelimesi geçince Hz. Mevlânâ’nm, şu sözünü hatırlamadan da geçilemiyor:

“Bahar gelmekle taş yeşermez. Ancak yumuşak toprak yeşerir. Sen de taş gibi katı kalpli olma. Toprak gibi yumuşak ol ki, senin de kalbine, bir bahar güneşi gibi, bir ârif ve kâmilin güneşi gelirse; sende de nice güzellikler yeşerir.”

Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında,
Ol düşmanıdır sâhibinin baş üzerine

Kulak ki öğüt almaya her dinlediğinden,
Akıt ana sen kurşunu hemen deliğinden.

Evet, göz bir yol göstericidir ama, kulak yol buldurucudur. Her gördüğümüz doğru değildir. Su dolu kaba, bir cetvel batırdığımızda cetveli kırılmış gibi görürüz. Hâlbuki cetvel kırık değildir, göz yanılır. Kulak, eğer doğru ağızdan çıkan sözleri işitirse, göz gibi yanılmaktan ârîdir; o doğruyu görmez ancak doğruyu bulur. Fakat bu durum, söz bir kulağından girip diğer kulağından çıkanlar ve kalpleri ve kulakları mühürlü olanlar için geçerli değildir. Ancak öyle yüksek huzûrlar vardır ki orada, o huzûr sâhibinin yüzü suyu hürmetine kulakların mühürleri açılır ve neler neler duyulur…

*: Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez.İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de “Allah bu misalle ne demek istedi?” deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah’ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır. [Bakara, 26]

**: Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür ve kim zerre kadar bir kötülük yapmışsa, o da onu görür. [Zilzâl, 7-8]

devam edecek inşallah…

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: