Mesnevî’den aynaya işâret

Bismillahirrahmanirrahim ve bihi nestâin,
Sonsuz hamd, nihâyetsiz senâ, ancak O’nadır ki, marifet âb-ı hayatını ihlas sahiplerinin gönüllerinin tâ içinden, dilerinin kıyısına akıtmıştır. Bâtındaki manânın kıyıya vurmuş en güzel hâli, ahsen-i takvîm ve hulk-ı azîm sahibi gâye insan, ufuk peygambere, azâmeti mikdârınca, kendinden kendine selâm olsun.

Bunda sonra aşk şarabıyla esriyen, Hak birliğine ulaşan güzellerden bir güzel olan Bâyezıd Sultânımız’ın sekr ve fenâ hâlinden bahsetmek dileriz. Zira insan, Allah’a bu halde ve bu hal ile yaklaşır. Hz. Bâyezîd’in sekr dediği cezbe ve vecd halinde iken söylediği şathiyeler elbet izaha muhtaçtır. “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir” “Cübbemin içindeki Allah’tan gayrısı değildir”; “İki âlemde Allah’tan başkası yok” “Çadırımı arşın hizasında kurdum” gibi cümleler onun meşhur şathiyelerinden sadece birkaçıdır.

İşte şimdi şuracıkta, Sultânü’l-ârifîn BÂYEZÎD-i BİSTÂMÎ esrârından, mesnevî-i ma’nevi elinden bir dolu ikrâm olundu, buyrunuz erenlerim:

Zevke râcidir bu hâlet, hâl iden dânâ olur
Dîde-i dilden hicâbı ref’ iden bînâ olur

Temevvüc etti çün bahr-i meânî
Dil oldu tercümân, etti beyânı

Ki ya’nî oluben ol bahre gavvâs
Çıkardım sana bunca gevher-i hâs

Dizip inci gibi koydu bu nazma
Alasın kudretin var ise hazma

با مریدان آن فقیر محتشم ** بایزید آمد که نک یزدان منم
Manevî yokluk sahibi, fakîr-i muhtelem olan o büyük zat, Şeyh Bestamî, mürîdlerine, “İşte Yezdan benim” diye geldi.

“İhtişâm”, lügatte birinden utanmak manâsınadır ve “muhteşem”, bu mastarın ism-i mef’uludür ya’ni, “İstilâ eden tecelli-i zâtî hasebiyle kendi kulluğuna mahsus vücûdunu isbât etmekden utanan ve vücûdda Hakk’ın vücûduna müftekir, muhtaç bulunan” Hz. Bâyezîd (ks) o hâlin istiğrâkı sebebiyle “İşte Yezdân benim!” diye mürîdlerinin önüne çıkıverdi ki, bu kelâm Hallâc-ı Mansûr’dan izhâr olan “Ene’l-Hak” sözünün muâdilidir.

Ağaçtan “İnni enallah” [Taha:14] buyuran, insandan da bu idrakle “Ene’l Hak” sözünü Hakk olarak söylemeye muktedirdir elbet:

Tecellî eyleyecek Hak şecerden
Tecellîsi ‘aceb mi gerçek er’den

Hem dahası:
Gûşuma “innî” hitâbı gelmede her zerreden
Zerreden seyr eyledim mihr-i cihân-ârâları

Vâkıâ “Ene’l-Hak: Ben Hakk’ım” demeyi herkes büyük iddiâdır zanneder halbuki “Ene’l-abd: Ben kulum” da’vası daha büyüktür. Ene’l-Hak da’vası azim tevazu’dur. Zira “Ben abd-i Huda’yım!” diyen kimse, iki mevcud isbat eder; birisi kendisi için ve diğeri de Huda içindir. Fakat “Ene’l-Hak!” diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-heva eyleyip “Ene’l-Hak!” der. Ya’ni “Ben yokum, hep O’dur, Huda’dan başka mevcud yokdur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!” der bu makamda tevazu’ ziyadedir. Şu kadar ki halk anlamıyor, neylersin…

گفت مستانه عیان آن ذوفنون ** لا اله الا انا ها فاعبدون
O zü-fünûn-u aşk, ma’nevî fenlere sahip olan Şeyh Bâyezid, sarhoşça âşikâr olarak: “Benden başka ilah yoktur, bana ibadet edin” hitâbında bulundu.

Bu sözü söyleyen Bayezid değil, Cenab-ı Hakk idi. Bayezid’in lisanından söylemişti. Kurb-u nevafil ve kurb-u feraiz denilen iki yakınlık vardır ki, o derecelere vasıl olanların lisanından Cenab-ı Hakk söyler. Gülşen-i Raz sahibi Şeyh Mahmut Şebüsterî, der ki: “Bir ağaçtan Ene’l Hakk sözünün çıkması câiz olur da, saadet-i ezelîye sâhibi bir velinin ağzından duyulması niçin câiz olmaz?”

Şeyh Mahmud Şebüsterî, bu beyti ile Hazreti Musa’nın Medyen’den Mısır’a giderken bir ağaç üstünde nur gördüğüne ve o ağaçtan:

“Ya Musa! Âlemlerin Rabbi olan Allah benim ben” [Kasas:30] nidasını işittiğine işaret ediyor.
Sûfiye ricali bu hale “Telbis”, “Telebbüs” ve “Lebs” derler. Evliyaullahtan bazılarında zuhur eder. Hadis-i şerifte: “Hakikatte Cenab-ı Hakk, kulunun lisanından: Allah kendisine hamd edenin hamdini işitti, der” buyrulmuştur. Rükûdan kalkınca, “Semiallahu limen hamideh” deniliyor. İşte bunu bizim lisanımızdan söyleyen Hakk’tır.

Bu babdan bir diğer izâh Erzurumlu İbrahim Hakkı(ks) hazretleri’nden (v. 1780) zuhûr etmiştir:
Mansur “Ene’l Hak” söyledi
Haktır sözü Hak söyledi
Nâdân mukayyet anladı
Amma ki mutlak söyledi

Halkın vücudu ve varlığı fâni, hayal ve gölge gibidir.

“Nerede olursanız olun; O sizinle birliktedir” [Hadid:4]
manâsınca halkın her hareketi Hak ile olduğundan bütün vücudun ve varlığın hakikati Hakk’ındır demektir. Nitekim gölgenin vücudu, varlığı ve hareketi sahibinin olup gölgenin gerçekte vücudu olmadığı gibi, halkın da gerçekte vücudu yoktur, fanidir. Halk, Hakk’ın perdesidir. Perdenin arkasında gizlenip halkı gezdiren ve söyleten Hak’tir. Kör olan, halk sanıp gerçek bir müşrik olur.

Nitekim Nakşî Akkirmânî (ks) Hazretleri’nden bu sırr-ı Hak şöylece ifşâ olunur:

Eyâ sen sanma kim bu güftârı dehân söyler
Veyâ terkîb olan unsur yahud lahm-i zebân söyler
Seni ol sana bildirmek murâdın kasd edip Mevlâ
Anâsırdan giyip donlar yüzünden terceman söyler

Yarattı cümle eşyayı özün pinhan edip anda
Göründü nice bin yüzden veli kendi nihan söyler
“Sakâhum rabbuhum” hamrin içen âşıklar ey Nakşî
Erer ma’şûkuna anlar mekandan lâ-mekan söyler

Hakiki tevhid, târif olunan bu sırrı böylece anlayıp buna inanıp şeksiz iman etmektir vesselâm

چون گذشت آن حال گفتندش صباح ** تو چنین گفتی و این نبود صلاح
O hal geçip de, sabah olunca müritler Bayezid’e, “Sen böyle söyledin, bu doğru değildir” dediler.

Ateşte yeterince ısınıp rengine akın cümle boyanan demir dahi olsa o esnâda ondan “ben ateşim” duyulsa hakikattir, soğuyunca iş başkadır başka…

Vaktaki Bayezid hazretlerinden o geceki hal-i istiğrak geçti, müridler ona sabahleyin dediler ki: “Ey üstad, sen gece “Subhânî ma a’zama şânî!” dedin, bu söz fesâd-ı mahzdır, asla şeriata muvâfık değildir ve şeriata muhalif olan şey ise salah değildir!”

گفت این بار ار کنم من مشغله ** کاردها بر من زنید آن دم هله
Hz. Bayezid müridlerine hitaben buyurdu ki: “Eğer bir daha dersem ya’ni da’va-yi uluhiyyet meşgâlesi benden sâdır olursa, müteyakkız bulunun, o anda benim üzerime bıçaklar ile hücûm edip beni vurun ve kesin!”

حق منزه از تن و من با تنم ** چون چنین گویم بباید کشتنم
Allah tenden münezzehtir, benim ise, tenim vardır. Öyle bir söz söyleyecek olursam, katlim vâciptir.

Zira Subhân olan Zat-i Hak ten ve cisim olmaktan münezzehdir ve benim benliğim ten iledir; benim cisim ile olan benliğim mevcûd iken böyle bir söz söylediğim vakit, beni şer’an öldürmek lâzımdır!

چون وصیت کرد آن آزادمرد ** هر مریدی کاردی آماده کرد
O, varlık ve benlik kaydından kurtulmuş hürlerden olan Bayezid, böyle vasiyet edince, her mürit bir bıçak hazırladı.

Vaktaki o ten kaydından âzâd olup, hürriyet-i hakikîyyeye mazhâr olan merd-i Hüdâ ve nefs-i safiye sahibi bulunan Hz. Bayezid böyle vasiyet etti; her bir mürid hükm-i şer’i îfâ için bir bıçak hazırladılar.

مست گشت او باز از آن سغراق زفت ** آن وصیتهاش از خاطر برفت
Bayezid, yine o koca kadehi dikip sarhoş oldu… Tavsiyeleri aklından çıktı.

Hz. Bayezid, yine azim olan tecelli-i zâtî şerâbından sarhoş oldu, kendinden geçti; müridlerine verdiği evvelki tavsiyeleri hatrından gitti. Zîra bu tecelli-i zatî’nin icabi abdin bî-gûş, ve bî-his ve bî-fikr olmasıdır. Nitekim Mesnevi 1. cild 568. beyitte:

بی‌‌حس و بی‌‌گوش و بی‌‌فکرت شوید ** تا خطاب ارجعی را بشنوید
Ya’ni, “Ircii:Rabbine geri dön hitabını işitmeniz için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!” buyrulmuş idi. Binâenaleyh bu hal içinde, vasiyetlerin hatra gelmesi imkanı yoktur.

نقل آمد عقل او آواره شد ** صبح آمد شمع او بیچاره شد
Nakil geldi, onun aklı âvâre oldu. Sabah oldu, onun şem’i bîçâre kaldı.

“Avare”, mesken ve mekandan uzak olup kapısız kalan demektir. Ya’ni, mertebe-i isneyniyyetden, makam-ı ittihada nakl-i hâli geldi, kuluğa mahsus vücûdu kalktı ve aklın barındığı mesken ve makam kalmadı; binaenaleyh akıl avare oldu, şems-i zat doğdu, cismânîyet gecesinden yanan ruh şem’i biçare oldu.

عقل چون شحنه‌ست چون سلطان رسید ** شحنه‌ی بیچاره در کنجی خزید
Akıl, zâbıta memuru gibidir. Asayişin temini için hükmeder. Fakat sultan gelince, o zabıta memuru bir köşeye çekilir.

Evet vücut şehrinde, hakim olan akıldır. Fakat tecelli-i ilahî sultanı zuhur edince, onun hükmü kalmaz.

Hükümet-i zahîrîyyede zabıta me’muru kuvve-i tasarrufu, bilcümle kuvvayı kendinde cem’ eden hükümdardan alır ve hükümdârın zuhur ettiği yerde, zabıta me’murunun kuvve-i tasarrufiyyesi kalmayıp hükümdârın emri altında zebun olur ve bir köşeye sıvışır. Orada ancak sultanın tasarrufu can olur. Bunun gibi akil dahi vücûd-i insanîde zabıta me’muru gibidir, Sultan-ı hakiki olan Hakk’ın tecellisi vaki’ oldugu vakit, o da zebun olup tasarrufdan geri kalır.

عقل سایه‌ی حق بود حق آفتاب ** سایه را با آفتاب او چه تاب
Akıl, Allah’ın gölgesi; Hakk ise, güneştir. Güneşe karşı, gölgenin ne ehemmiyeti ve ne takati olabilir?

Gölge, o Hakk’ın şems-i zatı karşısında asla sebât edemez, derhal zâil olur. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyururlar: “İza karinel muhdesi bil kadim lem yebka lehu eser” Ya’ni, hadîs kadîme mukarin olduğu vakit, onun için eser baki kalmaz. Sonradan yaratılan şey, zaman ötesi ezelî olan ile bir arada bulunduğunda, kendi fani varlığından hiç bir iz kalmaz.

چون پری غالب شود بر آدمی ** گم شود از مرد وصف مردمی
Cin taifesi, insana musallat ve mutasarrıf olursa, o insandan insanlık sıfatı kaybolur yerine cinlik sıfatı gelir ve hüküm gâlibin olur.

هر چه گوید آن پری گفته بود ** زین سری زان آن سری گفته بود
O kimse, ne derse ve ne bahse dair söylerse söylesin, o sözler cinlere aittir.

Ya’ni, bir adama bir cin musallat olup, onu tasarrufu altına alırsa, onun lisanından söyleyen o cin olur.

Hoca Neş’et Efendi, (rahmetullahi aleyh) Mevlana Cami hazretlerinin Mesnevi şerhinin tercümesinde şu vak’ayi yaziyor: “1195 tarihlerinde İstanbul’da Sultan Bayezid civarında tahminen yirmi yaşında bir delikanlı var idi ve kendisine cin musallat olmuş idi. Onda arıza-i cin o vecihle meşhud olurdu ki, her gün o civardaki berber dükkanlarına çıkıp ehibbâsıyla sohbet ederdi. Bu delikanlı saf ve bir mahalle gitmemiş ve seyr u seferi ve tahsili yok ve asla kendi lisanı olan Türkçe’den başka bir dil bilmez idi. Bununla beraber ba’zı gün Arapça konuşur ve Arapça’dan başka hiçbir dilden anlamaz ve Arapça’yi ana lisanı gibi söyler idi. Ve ba’zı gün Farîsice konusur, başka dili anlamazdı ve ba’zı gün Hindçe soyler ve ihtiyacını da o lisanla ifade ederdi. Ve ba’zı günler Yahudice ve Fransızca ve Rumca ve Tatarca ve Bulgarca ve Gürcüce söyler ve ba’zı günlerde hiç kimsenin anlamadığı bir lisan tekellüm ederdi. Velhasıl herhangi lisan ile tekellüm ederse, o gün başka bir lisanla kendisine bir şey anlatmak muhal idi. Söylediğini anlamak tercüman tedârikiyle mümkün olurdu ve kendisine mâlik olduğu gün Türkçe konuşmasından malum olurdu. Ve bugün, evvelce konuştuğu lisanlardan kendisine ne söylense asla anlamaz idi. Fakat cin taifesi merkumda tasarruf edip istedikleri lisanda konuştururlar idi ve kendisinde şuursuzluk ve sair arıza da görülmez idi.

Bu kıssadan hisse vardır ki, edna mahluk-i ilahi olan cin, bir vücûdda tasarruf ettiği vakit, onun iradesini selb ve kendi iradesini infaz edince, Halik-i mevcudatin bahr-i aşkında müstağrak olup iradesini, irade-i Hak’da ifnâ eden kimseden sâdır olan ef’âl ve sıfat ve kemalât Hakk’ın olmak müsteb’ad değildir.

چون پری را این دم و قانون بود ** کردگار آن پری خود چون بود
Bir cinin bu kadar kudret ve kuvveti bulununca, onun halikı bulunan Hakk’ın kudret ve kuvveti nasıl olur?

Cenab-ı Hakk’ın kullarının lisanından söylediğini ispat için Hazreti Mevlâna, saralı bir kimse üzerinde cinin tasarrufunu, o halde iken saralı ne söylerse söz onun değil, cinin olduğunu misal olarak irat ediyor.

Mademki mahluk-i ilahi olan bir cinnin insana böyle efsun ve hilesi oluyor ve cinne mahsus olarak böyle bir asıl ve kaide vardır, o cinnin Halik’i olan Hak Teala hazretlerinin sıfat ve ef’âli ile bir bendesi üzerinde tasarrufu ve istilası niçin olmasin? Bu asla musteb’ad, ihtimal dışı bir şey değildir.

اوی او رفته پری خود او شده ** ترک بی‌الهام تازی‌گو شده
Bu haldeki bir kimsenin, o esnada benliği zail olur. Cin, onun hüviyeti yerine geçer. Bakarsın, Arapça bilmeyen bir Türk, fasih Arapça söyler.

چون به خود آید نداند یک لغت ** چون پری را هست این ذات و صفت
Tekrar kendine gelince, Arapça tek bir lügat dahi bilmez. Bir cinde, bu kudret ve bu tasarruf olunca…

پس خداوند پری و آدمی ** از پری کی باشدش آخر کمی
Artık cinin ve insanın Allah’ı, nasıl olur da onlardan aşağı olur?

Cinin de, insanın da halikı olan Allah’ın, kuluna yakınlığı ve onda tasarrufu, yani kul lisanından, “Sübhane ma azame şani” ve “Enel Hakk” gibi
sözler söylemesi olmayacak şey midir?

Perinin zatı ve sıfatı Ben-i ademe müstevlî olup, onda kendi sıfatlarını izhar ederse, perinin ve insanların Halik’i olan Allah Teala hazretlerinin tasarrufu, bunlardan aşağı kalır mı hiç!

Kamillere vaki’ olan bu tecelli, zâhir uleması ve hatta ehl-i tarik geçinen ba’zi kimseler tarafından dahi, şeriat vesile edilerek inkar olunmakda ve evliyaullahin halini, kendi halleriyle mukayese etmektedirler.

Bu mes’elenin şerîata mugayir olmadığı mezkur beyt-i şerifde edille-i şer’iyyesiyle isbat olundu ve Resul-i Ekrem Efendimiz’in, “men reâni fekad reel Hak” yani “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” buyurmaları dahi bu ma’nâdandır. Mesnevi şârihlerinden İsmâil Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretleri bu babda daha açık bir izah olmak üzere, İbn-i Fârız hazretlerinin şu beyitlerini irad buyurmuşlardır:

Ey kimse, âgâh ol, senin nazar-ı dikkatini ashâb-ı kiramdan Dihye’ye celb ederim ki, Cebrail-i Emşn bizim Peygamberimize vahy-i nübüvvet vaktinde, o Dihye’nin suretine bürünmüş olduğu halde geldi. Söyle bana, Cibrîl suret-i beşeriyyede mehdîyyu’l-Hudâ olan Peygamberimize zâhir olduğu vakit, Dihyetü’l-Kelbi oldu mu?

Şüphe yok ki, Hz. Cibrîl Cenab-ı Dihye’tü’l-Kelbî’nin vücudu ile müttehid olmadı. Hz. Cibrîl, huzur-i Risaletpenahîde iken o başka yerde işi ile meşgûl idi ve onun suretine de hülûl etmedi belki o suret, onun hakikatine bir libas mesabesinde idi. Binâenaleyh vucud-i Hakkanînin, vücud-i abdanyi istîlası, kitap ve sünnete asla muhalif değildir. Bu tecellînin münkirleri ancak kendi evham ve hayallerinde icad ettikleri ma’na-yı şerife bu hâli sığdıramadıklarından inkar ederler. Bu hali iki vücudun birleşmesi veya iki vücuddan birinin dîğerine hülûlu zannederler zira bunların nazarında Hakk’ın varlığı muvâcehesinde kendilerinin dahi varlığı sabitdir neuzu billâh

Beni don edindi giyindi Rahmânım
Ben lâ mekânım, vücûdum mekânıdır

شیرگیر ار خون نره شیر خورد ** تو بگویی او نکرد آن باده کرد
Arslan bile tutacak derecede sarhoş olup yiğitleşen kimse, kalkıp onu öldürecek olursa, sen, “Bunu yapan o adam değildir, içtiği şarabın verdiği cesarettir” dersin.

Mesela bir arslan avcısı arslan avına çıkarken korkmamak ve cesur olmak için içki içer ve kemal-i şecâat ve cesaretle erkek arslanı avlayıp öldürür. Sen onun böyle dehşetli bir arslan olduğunu gördüğün vakit dersin ki, “Bu arslanı o avlamadı belki ona cesaret veren içki avladı!” Zira bilirsin ki, içki avcının enâniyetinde, benliğinde bir tebeddül, değişim vücuda getirmiştir.

ور سخن پردازد از زر کهن ** تو بگویی باده گفتست آن سخن
Eski altınlardan söz düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de şarap söylemiştir!
Ve keza mesela bir meclisde nutuk ve söz söyleyecek olan bir kimse, serbest ve fasîh söz söyleyebilmek için, içki içerek sıkılmaksızın halkın önüne çıksa ve eski altın gibi makbul ve mu’teber sözler söylese, sen dersin ki, “Buna o serbestliği ve fesahati te’min eden içkidir ve bu sözü içki söylemiştir.”

باده‌ای را می‌بود این شر و شور ** نور حق را نیست آن فرهنگ و زور
Böyle zoru söyletmek kudreti şarapta bulunur da, Allah’ın nurunda, o kudret ve kuvvet bulunmaz mı?

İmdi bir bâdenin ve içkinin bu derece şer u şûru ve vücud-i insanîde bu kadar tesîri olursa, Hakk’ın nur-i vücudunda o kadar hüner ve kudret olmaz mı hiç?

که ترا از تو به کل خالی کند ** تو شوی پست او سخن عالی کند
Tanrı nuru, tamamıyla seni senden alır… Sen süflî alçalır ve yok olursun da, o senden âlî, yüksek sözler söyler.

Hakk’ın varlığının senin vücûd-i izâfîn üzerinde te’siri olamaz mı ki seni, senliginden tamamıyle boşaltsın ve senin varlığının yerine, O’nun varlığı kâim olsun. Sen “hiç” mertebesine tenezzül edesin de, senden yüksek sözler söyleyen senin lisânınla Hak olsun. Nitekim hadis-i şerifde: İnnallahe yekulu ala bilisani abdihi semiallahulimen hamidehu . Allah Teala kulunun lisanıyla “Allah, hamdedenin hamdini işitir” der buyrulur. Bu makamda halk ayna oldu. Aynalarından Hakk zahir olur.

Bu kelamı söyleyerek namaz kılan, Allah’ın hamd edişi işittiğini, bu hamdı Allah’la olduğu için işittiğini idrak eder.

Allah buyuruyor ki: “Hamd edenin hamdini işittim” Kul diyor ki: “Rabbena le kel hamd” amma hem “Semi’ Allahulimen hamideh” hem de “Rabbena lekel hamd” zahren aynı ağızdan çıkıyor. Allah her an işitmektedir, her yerde hazır ve nazır olarak bizi de görmektedir, işitmektedir. Hâsılı işiten de söyleyen de kendisidir vesselam

Yakîn olarak işiten ise “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” [Kaf:16] ve “Nerede olursanız O sizinle birliktedir” [Hadid:4] ayetlerinin hükümleri içinde müşahedededir. “Allah Kendine hamd edeni işitti” ifadesi Rabbın ifadesidir. Allah’ın verdiği kuvvet ve kudret ile, Allah ile bu ifadeyi kulun ağzından ifade eder. Kul bu mertebede “Ben kulumu sevince işiten kulağı, söyleyen dili … olurum” ifadesiyle sevilen, Hakk’la miraçta olan kişi hükmündedir. Hakk kulun işiten kulağı ve söyleyen dilidir. Namazda Hakkla olunduğunun en güzel ifadesidir. Kul, kendisinde tecelli edenin Hakk olduğunun idrakiyle bu sözü söylemektedir. Nefse ulaştırdığı bilgi ise, bu hakikati idrak etmesi, Rabbını bilmesidir. Çünkü kul, Allah’ın tecellisi içinde O’nun diliyle, kalbiyle; zahiri ve batıni olarak O’na hamd etmiştir. Bu söz insanın varlığını ve Hakkın indindeki değerini ve yerini çok güzel ifade etmektedir. Kul, “Allahümme Rabbena lekel hamd” diyerek zatı, sıfatları ve isimleri ile tecelli eden Rabbiyle konuşur. “Hamd Rabbimiz Allah içindir, O’na aittir” diyerek hamdın gerçek sahibinin Allah olduğunu, kişinin bu tecelliler olmadan hamd konusunda aciz olduğunu Rabbine bildirir. Allah’ın Zat, sıfat ve isim tecellileri olmasa, kuldan hamd tecellisinin de çıkamayacağının idrakiyle Hakk’la konuşur. Aczini ve fakrını bilerek Allah’la Allah’a hamd etmektedir. Bu hamdın sahibine teslim edilişi ile hem tenzih, hem teşbih, hemde tevhid hükümleri gerçekleşir

گر چه قرآن از لب پیغامبرست ** هر که گوید حق نگفت او کافرست
Kelam-ı İlahî olan Kur’an, Peygamberin dudağından zuhûr etmekle beraber, her kim: “O’nu Hakk söylemedi” derse, kâfir olur.

Müsteşriklerden bazıları ile bizdeki tasdikçileri, bu fikirdedirler. Kur’an-ı Kerim’i Resulullah’ın söyleyip, halka kabul ettirmek için Allah’a isnat eylediği kanaatindedirler. Hatta Aleyhissalat Efendimizin “Nübüvvetinden evvel Hira dağındaki mağarada halvet edişi, Kur’an’ı uydurmak içindi” derler. O gibilerin İslam dini ile alakalı bulunmadığını, Hazreti Mevlâna bu beyti ile beyan ediyor.

Hülasa Cenab-ı Hakk, Peygamber-i Ekber’inin ağzından Kur’an’ı söylediği gibi nebi ve velilerinin lisanlarından da bazen tekellümde bulunur. İşte Hazreti Bayezid’den zahir olan o sözler de, tekellümat-ı ilahîyeden idi. Gerçi Kur’an-ı Kerim harf ve savt ile Peygamber (a.s.)in lisan-i şerîfinden sâdır oldu ve biz ona lafzıyla ve ma’nasıyla kelâm-ı Hak’dır dedik. Eğer bir kimse bu kelamin elfâz-i zahirisinin, mahluk olan lisan-i Nebevi’den şeref sudûruna bakıp da bunu Hak söylemedi, Peygamber söyledi derse, o kimse şer’an kâfir olur. Binaenaleyh bunun gibi, ekabir-i evliyaullahın lisanından “Ene’l-Hak” diyenin Hak olduğunu inkar etmek, hamakatden başka bir şey değildir.

Mansûr “Ene’l-Hak” söyledi; Hakdır sözü Hak söyledi

Hazreti Mevlâna, bu hakikatlerin beyanından sonra, Bayezid kıssasına rücu ederek buyuruyor ki:

چون همای بی‌خودی پرواز کرد ** آن سخن را بایزید آغاز کرد
Hakk’ın tecellîsi ile bî-hodluk, kendinden geçiş Hümâsı uçmaya başlayınca, Bayezid, yine o nev’i sözleri söylemeye başladı.

عقل را سیل تحیر در ربود ** زان قوی‌تر گفت که اول گفته بود
Tecelli-i Hakk’ın muktezâsı olan hayret seli, aklını kaptı götürdü ve evvelce söylemiş olduğundan daha fazlasını, daha kuvvetlisini söyledi…

نیست اندر جبه‌ام الا خدا ** چند جویی بر زمین و بر سما
Hâl-i istiğrakda “Cübbemin içinde Huda’dan başkası yoktur, O’nu yerde ve gökte niçin arıyorsun?” dedi.

آن مریدان جمله دیوانه شدند ** کاردها در جسم پاکش می‌زدند
O müritlerin hepsi de, kendi anlayışlarına göre şer’e muhalif gördükleri bu sözleri işitince deli divane oldular. Şeyhten almış oldukları emir üzerine, o hazretin ruh-i latif haline gelen cesed-i pâkine bıçaklar vurdular.

هر یکی چون ملحدان گرده کوه ** کارد می‌زد پیر خود را بی ستوه
Her biri, “Kirdekuh” mülhitleri gibi çekinmeksizin, utanmadan, sıkılmadan kendi pirlerine bıçak vurdu.

Kirde kuh: Mülhit ve münkirlerinin çokluğuyla şöhret almış bir dağın adıdır.

هر که اندر شیخ تیغی می‌خلید ** بازگونه از تن خود می‌درید
Fakat şeyhine kılıç vuranın kılıcı, tersine dönüyor, kendisini yaralıyordu. Şeyhe bıçak saplayan kimse, şeyhin ne tarafına sapladı ise, kendi cisminin o tarafını yaraladı.

یک اثر نه بر تن آن ذوفنون ** وان مریدان خسته و غرقاب خون
O hünerli şeyhin vücudunda, bıçak darbelerinden bir iz bile yoktu. Müritler ise, yaralanmış, kana batmış ve perişan olmuştu.

هر که او سویی گلویش زخم برد ** حلق خود ببریده دید و زار مرد
Her kim şeyhi boğazından yaralamak istediyse, kendi boğazını kesilmiş gördü ve zârı zârı ağlayıp inleyerek yıkılıp öldü.

وآنک او را زخم اندر سینه زد ** سینه‌اش بشکافت و شد مرده‌ی ابد
Her kim şeyhin göğsüne bıçak sapladıysa, kendi göğsü yarıldı ve ebedî olarak ölüp gitti.

Ma’lûm olsun ki burada iki mes’ele vardır: Birisi Hz. Bayezıd’ın bıçak ile cism-i şerîfinin kesilmemesi ve diğeri ona bıçak vuranın kendi vücûdunu yaralamasıdır. Evvelki mes’elenin sırrı budur ki, böyle bir tecellî vuku’unda kamillerin vücûdunun kesâfeti letâfete münkalib olur. Nitekim “Ervahüküm eşbahüküm, eşbahüküm ervahüküm: Bizim ruhlanmiz cesedlerimizdir ve cesedlerimiz ruhlarımızdır” buyururlar ve o hal içinde onların görünen suret-i beşeriyyeleri, suret-i berzahiyye gibi latîf olur. Rü’yada görülen ecsad-ı beşeriyye bunun nazîridir.

Zira rü’yadaki suretlere bıçak saplansa müteessir olmaz ve kesilmez ve keza ayinede görülen suver-i misâliyye dahi bu kabildendir. İkinci mes’elenin sırrı budur ki, insan-i kamil kemal-i letafeti ile bir ayîne mesabesindedir ona mukabil olanlar iyi ve kötü her ne görürlerse, kendilerine ait olur ve mesela bir kimse aynaya tecavüz etse, ona mün’akis olan kendi suretine tecavüz etmiş olur. Beyt-i Misrî-i Niyâzî (k.s.):

Halk içre bir âyineyim
Her kim bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün
Ger yahşi ger yaman görür

Ve devam eden beyt-i şerifde bu sır izah buyruluyor:

وآنک آگه بود از آن صاحب‌قران ** دل ندادش که زند زخم گران
Müritler içinde, şeyhin mertebesinden haberdar olan mürit ise, onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle bir şeye gönül vermedi, geçen söz üzre
yalnız hafîf bir yara açmakla iktifâ etti.

نیم‌دانش دست او را بسته کرد ** جان ببرد الا که خود را خسته کرد
Onun azıcık irfanı, elini bağladı da, canını kurtardı. Yoksa kendini yaralayacaktı.

O hafif yara vuran müridin, Hz. Bayezid hakkında yarım ma’rifeti, ona ağır yara vurmak hususunda elini bağladı; binaenaleyh o yarım ma’rifetin faidesini gördü ve canını helâkden kurtardı fakat o hazrete açtığı ufak yara nisbetinde, kendini yaraladı.

روز گشت و آن مریدان کاسته ** نوحه‌ها از خانه‌شان برخاسته
Sabah olunca, eksilen, yani bazısı ölen ve bazısı da ağır yaralı bulunan müritlerin evlerinde feryatlar, ailelerinden figanlar peyda oldu.

پیش او آمد هزاران مرد و زن ** کای دو عالم درج در یک پیرهن
Şeyhin huzuruna, binlerce erkek ve kadın gelip dedi ki: “Ey dünya ve ahireti bir gömleğe sığdıran er!”

“İki âlemin bir gömlekte münderiç olması” âlem-i kesâfet ve letâfet ve âlem-i sûret ve âlem-i ma’nâ ve tenzîh ve teşbîh, insan-ı kâmilde münderiç olması, bulunması ma’nasınadır.

Hind şârihlerinden Muhammed Mir şöyle buyurur: “Ya’ni, onun huzuruna binlerce erkek ve kadın toplanıp sordular ki: “Ey Bayezid, gerçi senin vücudun, vahdet-i vücud i’tibariyle müridlerin teninin aynı idi ve senin cismin hançer ve kılıç yarasından pâk idi. Zira o ten, Hâlık Teâlâ’nın zâtıdır. Böyle olunca müridlerin teni niçin mecruh olmuşdur?” Cism-i şeyhin mecrûh olmaması, yaralanmaması mertebe-i tenzîh i’tibariyle ve müridlerin tenlerinin mecrûh olması teşbih i’tibariyledir zira kesîf olan ancak müridlerin cisimleri idi.

Nitekim bir sonraki beyitde buyururlar:

این تن تو گر تن مردم بدی ** چون تن مردم ز خنجر گم شدی
Eğer senin bu cesedin, insan teni olsaydı, insan teni gibi hançer yaraları ile mahv olur, kaybolup giderdi.

Malum olsun ki, bu bahisler gayet nazik bahislerdir; zann olunmasın ki Bayezid bu mertebe-i abdiyyetde Hak olmuştur. Zira vücud-i mutlak-i Hakk’ın her mertebede bir hükmü vardır ve vücudun her bir mertebesi, diğer mertebesinin gayridir, asla aynı değildir. Nitekim suyun “buz” mertebesi, suyun aynı değildir. Zira su ile yapılan işler, buz ile yapılamaz. Bu i’tibar ile gayrîyet pek açık ve sarîhdir; binaenaleyh insan-i kamilin vücûd-i abdanîsi, tecelli-i Hak vuku’unda nefsü’l-emirde bakidir. Bu taayyün asla batıl ve zail olmaz. Ancak bu taayyiin müşahededen kalkar çünki ilm-i ilahide sabit olan abdin sureti, vücud-i mutlakın her bir mertebesinde bir kisve ile zahir ve gayriyeti baki olur. Bu suret, mertebe-i şehadetde dünyada unsurî ve mertebe-i berzahda misâlî ve mertebe-i ervahda cevher-i mücerred-i nurânîdir. Ric’at-i kahkarîyye ile mertebe-i ilme avdet edinceye kadar zikr olunan meratibde abdin gayriyeti sabitdir ve ilim mertebesi, zat-i sirftan temeyyüz i’tibariyle bu zat-i bahtın gayri ise de onun nisebi olmak i’tibariyle de aynıdır. Mesela nısıf (yarım)sülus (üçte bir) ve rub’ (dörtte bir) ve hums (beşte bir) ve sudüs (altıda bir) gibi. Vahidin nisbetleri olmak ve vahidde mündemiç olmak i’tibariyle vahidin aynıdır ve vahidden ayrılıp nisif ve sülus ve rub’ halinde temeyyüz ettikleri vakit, o vahidin gayrıdırlar. Hak ile abd arasındaki ayniyet ve gayriyet dahi böyledir. Binaenaleyh abd kendi mertebesinde Hak ve Hak da kendi mertebesinde abd olmaz. Şu kadar ki abd, abdiyeti Hakk’in vücudunda iktisab etmişdir. Bu incelikleri anlamayanlar maatteessüf vahdet-i vücud aleyhinde bulunurlar ve ma’rifet-i nefs (kendini bilme) kapılarını kendi üzerlerine kaparlar.

İmdi bu mukaddime ma’lum olduktan sonra anlaşılır ki bu vak’ada Hz. Bayezîd’in vücud-i abdanisi zail olmadi belki tecellî-i Hak, onu kesafet-i beşeriyye mertebesinden, mertebe-i letâfete ve melekiyyete nakl etti ve bu mertebede ona zat ve sıfat ile tecelli buyurdu. Vaktaki müridler tecâvüz ettiler, onun vücud-i latifine bıçaklar te’sir etmedi.

با خودی با بی‌خودی دوچار زد ** با خود اندر دیده‌ی خود خار زد
Kendinde olan bir kimse, kendinden geçmiş olan bir zat ile karşılaşınca ve ona kast edince, kendi kendinin gözüne diken batırmış olur.

“Bâ-hod”dan murad, kendi mevhum olan varlığına yapışmış olan nefsani kimsedir; ve “bî-hod”dan murad, halen kendi mevhum olan varlığından geçmiş olan rabbanî kimsedir. Bir nefsani olan kimse, bir rabbanî olan zat-ı serife muarız ve mukabil olduğu vakit, zararı kendine olur.

Nitekim Hacı Bayram-ı Velî (k.s.) hazretleri aleyhinde bulunan bir vezîr, Edirne’de bir ziyafet tertib edip, o hazrete zehirli bir şerbet verdirir. Zât-i şerîf dahi şerbeti eline alıp vezire hitaben buyururlar ki: “Biz bu şerbeti içelim fakat mazarrat ve âfeti size râci olsun, zararı size ait olsun!”
Ba’dehu şerbeti içerler; biraz sonra biiznillah o zehrin eseri vezirde sancılar ile zahir olup terk-i hayat eder. Menâkib-i evliyâda bu gibi vakâlaın emsâli pek çoktur.

ای زده بر بی‌خودان تو ذوالفقار ** بر تن خود می‌زنی آن هوش دار
Ey kendinden geçmiş ve mahv-i vücut etmiş olana Zülfikar vuran! Aklını başına al, o Zülfikarı kendi cesedine vurursun.

Ey gâfil, sen kendinden geçmiş ve mevhum olan varlığından fâni olmuş bir veliyy-i kamile Zülfikar ya’ni çift taraflı kılıç il vurmuşsun veyahud ona eza ve cefa etmişsin. Bil ki o kılıcı kendi tenine vurdun ve o eza ve cefayı kendine ettin.

Bir mu’teriz çıkıp diyebilir ki: “Bu alemde birçok evliyaya ve hatta enbiyaya taarruz edenler oldu; onları hiçbirine, Hz. Bayezid ile müridleri arasındaki hal vaki’ olmadı! Cevaben deriz ki: Fani-fillah olanlara tecavüz edenlerin cezaları, muhtelif eşkal ve suretde olur. Ba’zan Cenab-ı Hak bir hikmete binâen mütecavizin cezassını imhal buyurur, geciktirir. Sonra ya bu alemde veyahud alem-i ahiretde el-Müntakîm ismi ile elbet tecellî eder. Bu alemdeki intikamı dahi ya mütecâvizin kendi eli ile vaki’ olur, suret-i zahirede halk buna, hata ve kaza derler veyahud diğer birinin eli ile vaki’ olur ona da cinayet derler. Zira halk iç yüzünden gâfildirler; ahiretdeki ceza ise, dünyadaki cezalara kabil-i kiyas değildir. Hak Teala bu cezalar hakkında Kur’an-i Kerîm’de “azab-ı ekber” buyurur.

(Âhiretteki) en büyük azabdan ayrı olarak, daha yakın azabdan (dünya azâbından) da onlara mutlaka tattıracağız; tâ ki (isyankâr hâllerinden) dönsünler.[Secde:21]

زانک بی‌خود فانی است و آمنست ** تا ابد در آمنی او ساکنست
Çünkü mahv-i vücut etmiş olan, kendinden geçen fâni ve emîndir; ebedî olarak emniyet kucağında oturur.

Zîrâ kendinden geçmiş olan kimse, vücûd-i Hak’da fanîdir ve kendi varlığından geçip Hakk’ın varlığında fâni olmuş olan kimse, ebede kadar ya’ni hadd-i zamanî olmaksızın eminlikde sâkindir, onlar için dünyada ye ahiretde havf ve hüzün yokdur.

Açın gözünüzü! Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. [Yunus:62]

نقش او فانی و او شد آینه ** غیر نقش روی غیر آن جای نه
Onun sureti fanidir; o, bir ayna olmuştur. O aynada, başkasının yüzü ve nakşından başka bir şey görülmez.

Bu beyt-i şerîfde “nefs-i safiye” mertebesine işaret buyurulur ki abdiyyet-i mahza ve cennet-i zat’a duhul mertebesidir ve bu zat nefsin bil cümle meratibini hatm etmiştir.

Nitekim ayet-i kerimede “Ey nefs-i mutmainne, Rabb’in olan “Allah” ismi tahtına raziye ve merziyye oldugun halde rücu’ et, muteakiben benim kullarım arasına gir ve cennet-i zâtıma duhul et!” buyurulur. [Fecr:27-30]

گر کنی تف سوی روی خود کنی ** ور زنی بر آینه بر خود زنی
Eğer ona tükürecek olursan, kendine tükürürsün. Aynaya vuracak olursan da, kendine vurmuş olursun.

Nitekim Kureyş kabilesi edepsizlerinden Ukbe bin Ebi Muayt, Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimizin vech-i saadetine tükürmek cüretinde bulunmuş, fakat tükürüğü kendi suratına düşüp, düştüğü yeri yakmıştı.

“Tuf” tükürürken çıkarılan ses demekdir. Ya’ni, “Ey gafil, eğer sen bî-hod olanın yüzüne “tuh” diye tükürürsen, bil ki kendi yüzün tarafına tükürmüş olursun; çünkü o aynadır ve bir kimse beğenmediği ve hoşlanmadığı şeye karşı “tüh” der ve eğer sen kamilden hoşlanmadın ise, bil ki o aynada kendini gördün ve kendi yüzüne tükürdün

Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz’in Fîhî Mâ Fîh eserinin 11. faslında şöyle buyurulur: Şeyh Muhammed Sererzî, mürîdlerin arasında oturmuş ve içlerinden birisinin canı da kelle kebabı çekmiş idi. Şeyh, “Falan derviş için kelle kebabı getiriniz!” diye emretti. “Onun kelle kebabına ihtiyâcı olduğunu ne ile bildin?” dediler, cevab verdi ki: “Otuz senedir bende ihtiyaç kalmamştır ve kendimi bütün ihtiyaçlardan pâk etmişimdir ve münezzehim. Ayna gibi saf ve nakışsız olmuşum; vaktaki hatrıma kelle kebabı geldi, bende iştihâ peyda ve ihtiyagç hâsıl oldu. Onun, filanın takazası olduğunu bildim. Zîrâ ayna nakışsızdır. Eğer aynada nakış görünürse, o gayrın nakşıdır.”

ور ببینی روی زشت آن هم توی ** ور ببینی عیسی و مریم توی
Onun yüzünü çirkin görürsen, gördüğün sensin. Meryem oğlu İsa gibi görürsen de, gördüğün yine sensin.

Nasıl ki Ebu Cehil habisi, vech-i Nebevî için “Ne kadar çirkin!” demiş; sıddık-ı ekber ise “Ne kadar güzel!” takdirinde bulunmuş, Aleyhissalat Efendimiz, her ikisine de “Doğru söyledin” demiş. Sonra Zat-ı Akdes’inin manevi bir ayna olduğunu, o aynaya bakanın kendisini gördüğünü beyan buyurmuştu.

Ey gâfil, eğer bî-hod olan insân-ı kâmilde çirkinlik hâli görürsen, bil ki o senin halinin aksidir ve eğer onda vech-i İsâ’yı ve Meryem’i görürsen yine bil ki o senin vechindir.

او نه اینست و نه آن او ساده است ** نقش تو در پیش تو بنهاده است
Mahv-ı vücûd eylemiş bir zat, ne budur ne odur. Belki senin mâhiyetini, sana gösteren bir aynadır.

چون رسید اینجا سخن لب در ببست ** چون رسید اینجا قلم درهم شکست
Bahis bu nazik mevzuya gelince, dudağın kapısı bağlandı ve kalem kırıldı.

Ya’ni insân-ı kâmilin suret-i kesîfesinin letâfete tebeddulü ve bir ayna gibi mücellâ olup muhatablarının in’ikâs-ı ahvâli ve hadd-i zatında kendisi renksiz ve sâde olup ayna gibi kendisine mun’akis olan suretlerden ârî olması, zevkî ve vicdânî bir hal olduğundan, elfâz ve ibârât ile anlatmak mümkin değildir. Bu bahse gelince söz, ağzın kapısı olan dudakları bağlar ve kalem bu bahse gelince kırılır ve yazamaz bir hale gelir. Zîrâ bu makam vahdet-i vücûd mes’elesinin inkişâf-ı hakîkati makâmıdır ve kalb-i sâlike tecelli-i zâtî vuku’u halidir. Mesnevi-i Şerîf şârihlerinden Hindli Cenâb-i İmdâdullah {k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd risâlelerinde buyururlar ki: “Bu makam gitmeye lâyıkdır, söylemeye lâyık değildir. Söylemekten, bilmeye ve bilmekten görmeye ve olmaya kadar çok fark vardır.” Mevlâna Mollâ Cami (k.s.) bu makam hakkinda şu rubâiyi buyururlar:

از ساحت دل غبار کثرت رفتن
به زانکه به هرزه در وحدت سفتن
مغرور سخن مشو که توحید خدا
واحد دیدن بود نه واحد گفتن

Saha-i dilden gubâr-i kesretin gitmesi, vahdet incisini boş sözler ile delmekten daha hoşdur. Söze mağrûr olma zira tevhid-i Hudâ bir olduğunu görmekdir, bir olduğunu söylemek değildir.

لب ببند ار چه فصاحت دست داد ** دم مزن والله اعلم بالرشاد
Fesahat elvermekle beraber, daha ziyade söyleme… Allah, doğruyu daha iyi bilir.

Bu beyt-i şerîf, ma’na-yı hususîsi i’tibariyle, zat-ı şeriflerinden, yine zat-i şeriflerine hitabdir. Ma’na-yi umumisi i’tibariyle, kendilerine vahdet-i vücud sırrı zevkan ve halen münkeşif olan zevâtı kirama tavsiyedir. Ya’ni “Her ne kadar lisanındaki fesahat-i kelamîyye sebebiyle, esrâr-ı münkeşîfeyi, ehl-i zekânın akıllarına takrîben anlatmak mümkün ise de, agzını kapa ve sus! Allah Teala doğru yola sülûku en çok bilicidir.”

برکنار بامی ای مست مدام ** پست بنشین یا فرود آ والسلام
Ey mest-i müdâm, vahdet sarhoşu olan âşık! Sen dam kenarındasın. Ya sükûn eyle otur yahut aşağı in.

Ki ayağın kayıp düşmeyesin.

“Müdâm”, bâde ve içki ma’nâsınadır. Burada “müdâm”dan murâd, şarab-ı tecellî-i ilâhîdir. “Dam kenarı”ndan murad, kesâfet-i beşeriyye ile hal-i letafet arasındaki hadd-i fasıldır. Ya’ni “Ey Hakk’ın tecellîsi şarabından sarhoş olmuş olan kimse, sen şimdi kesâfet-i beşeriyye ile letafet-i ruhaniyye arasındaki hadd-i fasıldasın. Ya bu letâfete nâzır olan hâl içinde çöküp otur ya’ni sükût et veyahud yine kesâfet-i beşerîyye hâline rücû’ et vesselam!”

هر زمانی که شدی تو کامران ** آن دم خوش را کنار بام دان
Ey âşık! Sen ne vakit Maşuk-u Hakiki’nin iltifatıyla mesut olursan, o hoş zamanı dam kenarı bil.

Ve dikkatli bulun ki, ayağın kayıp yuvarlanmayasın

Sen tecelli-i ilahîye mazhar olup muradına nâil olduğun her bir vakit, o zevkî ve vicdani olan hoş ve latif anı dam kenarı bil zira bu dem bir taraftan kesafet-i beşeriyyeye ve diğer taraftan letâfet-i ruhaniyyeye nâzırdır.

بر زمان خوش هراسان باش تو ** هم‌چو گنجش خفیه کن نه فاش تو
İyi zamanda kork… O zamanı define gibi sakla, açığa vurma.

Hoş zamanında, yani mazhar-ı tecelli olduğun zamanda kork ve edebi muhafaza eyle. O iltifatı, ifşa etme. Hazine saklar gibi sakla.

Hoş ve latif olan tecelli-i Hak zamanı, dam kenarı gibi düşmekten korkulacak bir makamdır; binaenaleyh böyle bir hal vuku’unda kork ve o hali bir hazine ve define gibi sakla, nâ-mahrem ve nâ-ehil olan kimselere ifşâ etme! Zîra o gibi tecelliyat-i Hakk’ın tevâlîsinden, devâmından mahrûm kalırsın.

تا نیاید بر ولا ناگه بلا ** ترس ترسان رو در آن مکمن هلا
Ki dostluk ve muhabbetten sonra, bela gelmesin. Agâh ol da, o mertebede korkarak yürü.

Nûş edince cur’a-i câm-ı şarâb-ı aşkını
Ketm-i esrâr etmedi Mansûr kıldı terk-i ser

Nitekim Hallac-ı Mansur, mazhar olduğu tecelliyi gizleyememiş ve Ene’l Hakk demiş olduğu için birçok işkenceden sonra darağacına çekilmişti.

Ya’ni, “Ey kimse, sana vaki’ olan o latîf tecelliyat-i Hakk’ı ifşâ etme tâ ki o tecelliyatin tetâbu’u, tâkibi ve tevâlîsi, devâmı üzerine ansızın nikmet-i zeval ve inkita’ gelmesin, kesilmesin! Âgâh ol, bu gizli olan mahalde ve makam-ı ma’nevîde korka korka git! Zîrâ dam kenarı gibi tehlikelidir.

ترس جان در وقت شادی از زوال ** زان کنار بام غیبست ارتحال
Hoşluk zamanında, o neşenin geçip gitmesinden korkarsın ya hani… İşte bu, o gayb damının kenarından öteye gitmektir.

Mesela meserret vaktinde: “Aman bu zevkli haller ve zamanlar geçecek” diye insanın canında bir korku olur. İşte bu korku, mertebe-i gaybda bulunan zevâl damının kenarından emin bir mahalle irtihal ve intikal manâsınadır.

Ya’ni, sürûr içinde bulunan bir kimse, bu sürûrun geçmemesi tedbirlerine tevessül eder zira onun korkusu, dam kenarında durmak gibidir ve sükût etmek ve makamdan zail olmak havfi vardır. Bunun gibi, sâlik tecelli-i Hak sebebiyle alem-i kesâfetden halâs ve âlem-i letâfete müteveccih olup sürûra müstağrak olunca, dam kenarında bulunan gibi korkmali ve esrar-i gaybiyye damının kenarından düşmemek için, mahall-i selâmete irtihal ve intikal etmelidir ve mahall-i selamet, ketm-i esrâr halidir.

Edebü’l-mârifet, ketm-i esrâr ve setr-i ahvâldir.

Bu yolda ketm-i esrâr eylemek ağyârdan farzdır
Cehâlet perdesine zâhiren vallah bürünmektir

Tasavvuf sırrını nâ-ehline neşreyleyen zâlim
Verip nâmûsunu ağyâr eline kâre dönmektir

Tasavvuf nüshaları var yine erbâbına mahsûs
Haramdır mübtedîlere haram ile sürünmektir

Sabîlere tezevvüc lezzetin söyleyen ahmaklar
Hakîkatte olup sârik zâhir sâdık görünmektir

Görünmezden mukaddem mihr-i ma’nâ kalb-i tâlibde
Güneşten bahsi kılmaklık hayâsızlardan olmaktır

Nice yüz bin makâmâtı terakkî eylese âşık
Tasavvuf neşrine me’mur olur mu bunu bilmektir

Bu dînin âzam-ı şartı kıyâs-ı nefs ü insâfdır
Yerinde sâmit u sâbr bu babda râhı almaktır

Mutasavvıf mütevâzi olur kor yerlere yüzler
Dayanıp Lutfî Mevlâ’ya iman ile sevinmektir

گر نمی‌بینی کنار بام راز ** روح می‌بیند که هستش اهتزاز
Eğer sen, esrar damının kenarını ve oradaki tehlikeyi göremüyorsan, bak işte ruhun, onu gördüğü için tir tir titremektedir.

Ya’ni “Ey sâlik eğer sen esrar-ı gaybîyye damının kenarını ve tehlikesini akıl gözüyle görmüyor isen, ruh görüyor ve bu görüşü sebebiyle düşmek korkusundan ihtizaz ediyor ve titriyor.”

Ma’lum olsun ki, sürûr gerek cismani zevklerdem ve gerek ruhani zevklerden olsun, her insan bir sürurun zevali ve inkita’i korkusuyla içinde
gizli bir rahatsızlık duyar. İnsan kendini tetkik ederse vicdanî olan bu hali tasdîk eder. Zira bâtınlarda şâdîlerin ve sürûrların bekâsı olmadığı kanaati mündemiçtir. Bu hal yekdîgerine zıt ve mütekâbil olan tecelliyât-ı esmâiyye iktizâsıdır ve bu tecellî birbiri ardınca gelicidir. Şâd, El-Bâsıt ve gam El-Kâbız isimlerinin muktezâsıdır. Ve her birinin müntehâ-yı hükmü dam kenarı mesâbesindedir. El-Bâsıt isminin1 münteha-yı hükmünden, El-Kâbız ismi hükmünün dâiresine inme vaki’ olur ve sâir esma-i mütekabile de buna kıyas olunsun.

هر نکالی ناگهان کان آمدست ** بر کنار کنگره‌ی شادی بدست
Ansızın gelen her azap, neşe damının kenarından gelip çatmıştır

Zira şiddet-i sürur insanı edeb ve kaide haricine çıkarır. Nitekim halkın sarhoşluk halindeki rezaleti bunun delilidir. İşte bu şiddet-i sürûr dam kenarı mesabesindedir, onun igin Kur’an-ı Kerîm’de sure-i Kasas’da, “اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ [Kasas:76] Ya’ni “Muhakkak Allah Teala ferahlananları, şımararak sevinenleri sevmez!” buyrulur.

جز کنار بام خود نبود سقوط ** اعتبار از قوم نوح و قوم لوط
Dam kenarının gayrisinden düşmek olmaz. Ey salik! Nuh ve Lut Aleyhisselamın kavimlerinden ibret al.

Çünkü onlar, refah içinde idiler. O refah onlar için dam kenarı gibi olmuştu. Fakat kıymetini bilmedikleri ve onu veren Allah’a şükretmedikleri, peygamberinin nasihatlerini dinlemedikleri için o dam kenarından sükût ettiler.

Zira bu ve emsali kavimler son derece nefsani zevklere dalıp, peygamberlerini inkar etmişler ve sürûr ve şâdî damının kenarına gelmişler idi. Ansızın bu dam kenarından ukûbet, cezâ ve nekal, azap dairesine sükût ettiler. Bunun zâhirde tarîhî misalleri de çoktur. Nitekim Romalılar ve Bizanslılar nefsâni zevklere dalıp son derece sürûr ve mutluluğa müstağrak idiler. Bunun neticesi olarak millî hâkimiyetlerini kaybedip, ukûbet-i esârete giriftâr oldular vesselâm

Nasıl sığacağız mezara

Ölüm dedikleridir halvet-i yâr, bu cennet dediğimiz sohbet-i yâr, kamu ağyâr gider elhamdülillâh, Hüdâ davet elhamdülillâh…
mezar

Ey söze müşteri olan can,
Ölümsüz bir canın var, ne diye korkarsın ölümden, Hak nuruna sahipsin, nasıl sığacaksın mezara… Mezarın içinden cennete kapılar açmaya gücün kuvvetin var; beden mezarında da beş duyguyu var eden, öteki aleme kapılar açmış sana… Mezarda yılan yoktur, fakat yılan sepeti sendedir, çünkü sendeki bu kötü huylar var ya bir bir hepsi de düşmandır sana… Mezarını orada geçer akçeyle doldur, şehvet, hırs, haset bakırlarıyla değil… Sen şimdi güç yetirebilirsen pencereden bak, tövbe kapısını aç, evi düz, koş hadi, durma; bizim nöbetimiz geldi işte:

Biz bir bölük âşıklarız; seni görmek hevesine düştük de uzun yollardan geldik. A tâ canının içinde yüzbinlerce cennet, hûri, köşk bulunan, ne olur hasta âşıklar topluluğuna hoşça bir bak. A sûfilerin sâkisi, ne küpten alınan, ne üzümden olan o şerâbı sun bize. O şerâbı sun ki coşkunluğunun kokusu ölülere bile can verir…

cocukvemezar

Meşhur meseldir “Kul kocayınca ana şahı ider hoş merhamet” Köle yaşlanınca, sahibi azad eder onu; bense kocaldım, yeni baştan kul ettin kendine beni. Kıyametin şiddetinden çocukların bile saçları ağarır da mezarlarından saçları bembeyaz oldukları halde kalkmazlar mı? Halbuki senin kıyametin ihtiyarların bile saçlarını karartır, gençleştirir onları.

Bir nefesinle mürde diller can bulur, kocamışlar taze olur… Bak ben de sustum işte, duaya koyulayım bari senin amin dediğin niyazlara…

Ey sevgili, önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize aşk şerabından sun; kadehi durmadan döndür!.. Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla! Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap! Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap! Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et! Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet! Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Âmin!” diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!

Mevlevîler dönek değildir

Mevlevîler dönek değildir

Tende can oldukça sadık bendeyim Kuran’a ben
Zerre-i râh-ı rasûl oldum da erdim şâna ben
Çıksa eger hakkımda bundan başka söz nakleden
Bil ki bizarem o sözden ve o söyleyenden ben
vuslat
– Ay siz ne güzel dönüyorsunuz öyle düşmeden
– Eh vücud ülkesinde de eczayı tevhid eylemek lazım; bizim başımızla kalıbımız bir dönüyor.
– Sadece başı döndürürsek düşeriz yani…
– Hem asıl soru nasıl değil niçin olmalı!

– Bil ki Mevlevîler dönek değildir, ikrarlarında sabit kademdirler,olsa olsa semâ’ ederler

Görenler sanır ki safadan sema-i rah ederim
Döner döner bakarım kûy-ı yare ah ederim

– Ama biz her 17 Aralık’da gelip Konya’ya pek bir zevkleniriz.

– Aaah efendim, vaktiyle takvimler 5 Cemaziyelahir’i gösterdiğinde 3 kıtada 174 mevlevihane’de Hz. Piri Destgiri münir efendimiz’in (ruhaniyetine selam olsun) aziz hatırası şeb-i arûs ile yâd edilir, mukabele-i şerif tertip edilirdi, şimdilerde Konya’ya hapsolundu… Düşünce ufkumuzu, idrak sınırlarımızı alemlere yaymışız, Konya’ya nasıl sığdıralım efendim, Hazretimin, Rabbülalemin’in kulu, Rahmeten lil alemin’in ümmetinden olduğunu unuttuk…

– Ah cânım Mevlana’yı pek severiz, pek hoşgörülü ne güzel…

– Olmaz öyle ben sana hayran, sen cama tırman; O da seni sevsin de delilin olsun istersen: bir sözünü bil, mucibince amel eyle yoksa bu nasıl sevmek, lâfla mı? Hangi adımını onlara uydurdun, hangi hâlini onlara benzettin de “seviyorum” diyorsun?

Ne senden ruku’ ne benden kıyam.
Selamün aleyküm aleyküm selam.

Âgâh olun erenler, Hz. Mevlânâ (ruhaniyetine selâm olsun) deryâsı ne “hümanizm” fincanına ne Konya toprağına sığar!

Allah’ım! Cennet karşılığında, müminlerin canlarını, mallarını satın aldığın gibi, kereminle, bizim su küpümüzü, testimizi de kabul buyur. Şu beş duygudan meydana gelen, şu beş musluklu beden testisini; içindeki suyu, her çeşit kirlilikten, pislikten sen koru, sen temiz tut…Perîşan kalbime hayat, karışmış aklıma istikâmet ver… [Hz Pir-i Destgir-i Münir (ks) ]

Birliğe ulaş

Aşka bak, âşıklara karışmış, birleşmiş; cana bak, toprak yurtla bir olmuş. Niceye bir şunu-bunu, iyiyi-kötüyü göreceksin? Bir(e) de bak da gör, bununla o, nasıl da karışmış, birleşmiş gitmiş. Ne vakte dek bu dünya, o dünya deyip duracaksın? O dünyaya bak, bu dünyayla karışmış gitmiş. Gönül bir padişaha benzer, dilse tercümanıdır onun; fakat padişaha bak ki tercümanla bir olmuş.

cocukluk_hatirasi

Karışın, katılın birbirinize çünkü şu yeryüzüyle gökyüzü de bizim için karışmış, birleşmiş. Suya, ateşe bak; toprağa, yele dikkat et; birbirine düşman bunlar fakat dostlar gibi birbirleriyle birleşmişler gitmiş. Kurtla kuzu, arslanla ceylan, dört zıt fakat kahramanın heybetinden birbirlerine katılmışlar. O Padişaha bak ki lûtfuyla gül bahçesinde dikenle gül birleşmiş. Seyret, öylesine bir bulut ki feyziyle bunca olgun suyu birleştirmiş, birbirine katmış. Eserde tecelliyi seyret birleşmeyi, birleştirmeyi bil artık; ilkbaharla güz de birbirine katılmış bir olmuş gitmiş. Birbirine aykırı, birbirine zıt amma okla yay gibi birleşmiş gitmişler.

Hiç kimse yoktur ki bir olma ümidiyle, aşk bahçesinde iki üç adım atmasın ki o bahçıvandan ona yüzlerce selam gelmesin

Artık sus bir ümitle… Bir olanla bir oldun mu ağzını kapat da ağzı yaratan anlatsın bunu; öylesine bir anlatsın ki senin diline gelemez, öyle diyemezsin sen:

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. Başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görür olup kalmışız iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye? Şu beş duyudan, altı yönden varını yoğunu birliğe çek, birliğe. Kendine gel, benlikten çık, uzak dur, insanlara karıl, insanlara, insanlarla bir ol. İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane. Ama sen canı da bir bil, bedeni de, yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine, hani bademler gibi, bademler gibi. Ama hepsindeki yağ bir. Dünyada nice diller var, nice diller ama hepsinde mânâ bir. Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider. Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak, can nasıl koşar, bunu canlara iletir…

Ambarda fare yok zannından sakın

Mimar ev yapmak için boş arsa arar. Marangoz ahşap işi yapmak için ham tahta arar. Saka su satmak için susuz ev arar. Yokluğa dikkat et, onda çok hikmetler var. [Hz. Pir-i Destgir-i Münir Mevlanâ]

Değerli üstâd Profesör Ali Nihad Tarlan, birazdan beyitler paylaşacağımız Mesnevî’nin mâhiyetini şu cümleleriyle pek güzel anlatıyor:

“Mesnevî’ye “Ma’z-ı Kur’ân” yani Kur’ân-ı Kerim’in içi ve özü derler. Eğer böyle bir teşbihe cevâz verilirse Kur’an bir gül bahçesi, Mesnevî ise gül yağıdır. Gül yağında, gülün şekli, zerâfeti, harikulâde tenasüp ve ahengi yoktur. Fakat onun ruhu vardır. Birincisi Tanrı, ikincisi kul işidir. Gül şekil ile ruhtur. Gül yağı yalnız ruhtur. Birkaç damla gül yağında bir gülistânın mucizesini görebilecek gözler, onun üzerine eğilebilirler.”

Bir demetçik de olsa bu uçsuz bucaksız güzel bahçeden derlediğimiz birkaç gülü sunmak niyetindeyiz.

371-375mesnevi

Yem konulmuş bin çukur açmış ağız,
Yem arar aç gözlü gâfil kuşlarız.

Cümlemiz olsak da Ankâ adlı kuş
Yok tuzaklardan bizimçin kurtuluş.

Ey tuzaktan kurtaran Allahımız
Yükselir her bir tuzaktan âhımız.

Önce buğday topladık ambarlara
Baktık ambarlar boşalmış bir ara.

Buğday eksik hîlesinden farenin
Lakin idrâk etmeyiz eksik niçin?

Fare her gün durmadan deldikçe kap
Hilesinden oldu ambarlar harap.

Önce kurtul hilesinden farenin
Gayret et dolsun boşalmış mahzenin.

Bak ne der peygamber âgâh ol biraz
“İç huzursuz olsa eksiktir namaz.”

Fare yok ambarda zannından sakın
Nerde kırk yıllık ibadet buğdayın.

Toplanıp bir bir ibadet tanesi
Ambarın dolmaz niçin her hânesi?
Sıçratır çakmak ateş yıldızları
Bir gönüldür çekmiş almış bunları.
Sinsi hain bir karanlık hırsızı
Söndürür parmak basıp her yıldızı.
Kastı bundan, âlem aydınlanmasın
Bir ışık âlemde asla yanmasın.
Tanrım! ersin yardımın birdenbire
Bin tuzak kâr etmez artık bizlere.
Yardımın olmazsa, bizlerden uzak
Korkumuz yok, her yer olsun bir tuzak.
Ten tuzaktır, ruhumuz av, böylece
Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece.
Ayrılıp ruhlar kafesten böylece
Kurtulup serbest olurlar her gece.
Sanki yok mahkuma zindân uykuda,
Saltanatsız sanki Sultan, uykuda.
Yok uyurken kâr ziyân endişesi,
Yok falan yahut filân endişesi.
Uykusuz olsun veyahut uykulu,
Böyledir hep Rabbin ârif bir kulu.
Dünyevi işlerde ârif uykuda,
Bir kalem arif, ve bir katip Hûda.
Göz arar görmezse şâyet kâtibi,
Zanneder bizzat kalem yazmış gibi.
Halka ârif hali sunmuşken Hûda
Gör ki ancak zevk için halk uykuda.
Bir uzak sahraya gitmiş canları,
Dinlenir ruhuyla birlik tenleri.
Bir tuzak kurmuşsun ey Rabbim yine
Ruh ararken yem, girer tekrar tene.
Her sabah derken ışıklar merhaba,
Çırpınır arz adlı altun akbaba.
Emreder Rab her sabah candan öte,
Ruh akar can aleminden surete.
Ruha ten isminde gömlek giydirir,
Cisme ruh isminde bir yük bindirir.
Can atından Rab söker akşam eyer,
Kardeşiymiş uykunun ölmek meğer.
Uykulardan sonra ruh dönsün diye,
Ruhu Allah iple bağlar gövdeye.
Ruhu, ip durmaz çeker, tenden yana
Dönsün otlaktan deyip ev, barkına.
Keşke bir Âshab-ı Kehf olsaydı ruh,
Bir vapur olsaydı ruh, kaptan da Nuh.
Kurtulurmuş göz, kulak ancak o gün,
Hep ayık olmak selinden büsbütün.
Bir düşün Rabbin be hey gafil kulu!
Bilmedik, Ashâb-ı Kehf etraf dolu.
Mağra inler,dost alır Onlarla tat,
Sende göz görmez, kulak duymaz fakat…

kirik
İlâhî; Dünyâda yüzbinlerce tuzak ve yem vardır. Biz ise aç olan harîs kuşlar gibiyiz. Biz, doğan kuşu da olsak, zümrüd-ü ankâ kuşu da olsak, her vakit yeni bir tuzağa tutuluyoruz.

Simurg : Türkçede zümrüd-ü ankâ denilen, mevhum kuşun adıdır. Güyâ kuşların pâdişâhı olup, yuvası Kafdağında imiş. Buna (sîrenk) de derler. Tüylerinde otuz türlü renk bulunması bu ismi almasına sebeb olmuş. Gâliba Abdulvasî Çelebi’nin olacak, meâlen şöyle bir beyit vardır; “İnsanlık yok oldu. Vefa ortadan kalktı. Simurg ile kimyâ gibi ikisinin de ancak adı kaldı.” Cenab-ı Pir, bu iki beyt-i şerifde “murg”,”baz” ve “simurg” kelimeleriyle saliklerin üç mertebesine işaret buyururlar. “Kuşlar”dan murad alelumum mubtedi saliklerdir ki, henüz sıfat-i nefsaniyyede müstağrakdırlar ve bunların tuzağa tutulması pek kolaydır. “Doğan”dan murad, mutavassıt saliklerdir ki, bunlar dahi sıfat-i nefsaniyyelerinin kuvvetini mücahede ile zaafa düşürmüşlerdir. “Simurg”dan murad dahi muntehi olan saliklerdir ki, bunlarda henüz sıfat-ı nefsaniyyelerinin bakiyyesi kalmışdır ve fena-ender-fena’ya müstağrak olmamışlardır. Binaenaleyh bu üç sıfat için de tuzak korkusu vardır.

Bizi her an bir tuzaktan kurtarıyorsun. Lâkin ey yüce Rabbim, hemen diğer bir tuzağa gidiyoruz. Biz bu dünyâ ambarında buğday topluyoruz. Fakat topladığımız buğdayları kaybediyoruz. Yâni senelerden beri az çok bir takım tâat ve ibâdette bulunuyoruz; topluca kalsalardı epeyce bir şey olmaları lâzım gelirdi. Lâkin bir tarafdan toplamaya çalıştığımız o iyi ameller, bir taraftan kayba uğruyor. Sevâbı da, iyi tesîri de kaybolup gidiyor. Bir gün aklımızı başımıza alıp da, buğdayın böyle kayba uğramasının, fârenin hîlesinden ileri geldiğini idrâk etmiyoruz. Fâre ambarımızı delmiş, onun hîlesinden ambarımız harâb olmuştur. Evet, yıllarca çalışmamızın semeresi olmak lâzım gelen gönül zevki ve kalb huzûru adına birşey bulamıyoruz. Çünkü göğsümüze (vesvâs-ı hannâs) olan şeytan, fâre gibi girmiş, açtığı delikden ambarı da, içindekileri de berbât etmişdir. Mâlûmdur ki delik bir ambarın, evvelâ deliğini tıkamak, ondan sonra içine öteberi doldurmak lâzımdır. Delik kapatılmazsa, doldurulan şeyler heder olur. Bunun gibi, kalp ambarının deliği demek olan vesveseyi ve o deliği açan şeytanı, evvelâ defetmek icâbeder. Bunu beyan için, Hazret-i Mevlânâ buyuruyor ki: Ey can; evvelâ fârenin def’i çâresine bak, ondan sonra buğday toplamaya çalış. İçlerin içi ve büyüklerin büyüğü olan sevgili peygamberimizin hadîsleri cümlesinden olan: “Namaz, ancak kalb huzûru ile temâm olur” meâlindeki haberi işit. Eğer bizim ambarda hırsız bir fâre bulunmasaydı, kırk yıllık amel buğdayı nereye giderdi? Her günkü sıdk u istikâmet, velev ki azar azar olsun, ambarımızda niçin toplanmıyor?

Demir, yâni çakmakdan birçok kıvılcım sıçradı. Uyanık gönül de o kıvılcımı çekti ve kabûl etti. Lâkin karanlıkta gizli bir hırsızı var ki, kıvılcımları söndürmek için üstlerine parmak basıyor. Felekte, bîr kandil yanmasın diye, o karanlıkdaki hırsız, kıvılcımları söndürüyor. İlahî; Sen bizimle berâber olup bizi muhâfaza edince, ayak altında yüzbinlerce tuzak olsa da ehemmiyeti yoktur. Yâ Râbbî; Senin inâyetlerin bizimle berâber olunca, o alçak hırsızdan, -yânî şeytandan- ne korkumuz olur?

İlâhî; Sen her gece ruhları, cesed tuzağından kurtarır ve onu bağlayan levhaları, bağları koparırsın. Ruhlar her gece ten kafesinden kurtulurlar. Kimsenin hâkimi ve mahkûmu olmaksızın âzâde bulunurlar. Zindandaki mahbuslar, gece uyuyunca zindanda bulunduklarından habersizdirler. Devlet ve hükümet ricâli de uyuyorken vazîfe ve memûriyetden haberdar değildirler. Uykuda ne kazanmak, ne de kaybetmek endîşesi vardır. Ne de bu filândır, şu falandır düşüncesi mevcuddur. Ârif olan zâtın hâli, uyanıkken de böyledir. Cenâb-ı Hak (Ashâb-ı Kehf) hakkında (Hüm Rukûd) tâbirini kullanmıştır.

avnikonuk

Bundan ürkme. Ârif, dünyâya âid işlerde, gece gündüz uykudadır; – yânî uyuyan bir adamdan nasıl irâde ve tasarruf kalmazsa ârif de öyle olmuşdur-. O, kalem gibi Allâh’ın yed-i kudretindedir. Yazı yazan eli, görmeyen kimse kimse, kalemin hareketini müşâhede edince yazma işini ondan sanır. Halkın uykuya dalmasiyle, yânî uyuyunca istirahate nâil olmasiyle Allah, ârifin ahvâlinden bir mikdâr nümûne göstermişdir.

Halkın canları, nedeni ve niçini olmayan bir sahrâya, -yânî âlem-i ervâha- gider. Orada ruhları; yatdıkları yerde de bedenleri, istirâhat eder. İlâhî; bir işaretle bütün ruhları tekrar tuzaklarına, – yânî cesedlerine getirir, hepsini adâlet ve hükümle mukayyed kılarsın. Vaktâki seherin nûru görünür, felek akbabası altın kanatlarını çır­par, – yânî sabah olur, – Güneş doğar. Sabahın fâlık ve Hâlıkı olan Allah, İsrâfil gibi bütün ruhları, ruhlar âleminden sûret âlemine getirir. Münbasıt ve mücerred olan ruhları ten eyler, – yânî cesedle bağ­lar. – Bedenleri de tekrar ruhlara yüklü kılar. Can atlarının eğerini alır. Şu hâl (En-nevmü ehul mevt) hadîsinin sırrıdır.

Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz, bu hadîs-i Şerîfde uykuyu, ölümün kardeşi olarak târîf etmiş, yânî uykuyu ölüme benzetmişdir. Kü­çük ölüm demek olan uykuda insânî kuvvetlerin bir kısmı tâtîle uğrar. Çünki rûh-u insânînin beden üzerinde tasarrufu kalmaz. Büyük uyku de­mek olan ölüm de böyledir. Yalnız o uykuda insânî kuvvetlerin hepsi tâtîle uğrar. Yatma müddeti ise birkaç saate münhasır değildir. İnsan uy­kudan uyandığı vakit nasıl rûhu yine bedende tasarrufa başlıyorsa, o uzun uykudan uyanınca da öyle olacak, îşte (En-nevmü ehulmevt) hadîsinin sırrı budur.

eymengurtan

Lâkin sabahleyin tekrar gelmeleri ve cesedle alâkadar olmaları için ruhların ayağına uzan bir ip bağlar. O çayırdan ve mer’adan, -yânî âlem-i mânâdan- sabahleyin tekrar çekip getirmek için. Keşki Cenâb-ı Hak, bu rûhu da eshâb-ı kehf gibi, yâhut Nûh’un gemisi gibi muhâfaza edeydi de, bu uyanıklık ve idrâk tûfânından şu kalbi, şu gözü ve şu kulağı kurtarmış olaydı. Cihanda hâlâ, ne kadar Ashâb-ı Kehf vardır ki, belki senin ya­nında ve karşındadır. Mağara da, yâr da onunla nağmeler terennüm etmektedir. Ne fay­dası var ki, senin gözün ve kulağın gafletle mühürlü olduğu için, onu görüp işitemiyorsun.

Mağara (ğar)’den murâd Cenâb-ı Hak’dır; zîrâ herkesin melce’i ve sığınacak yeridir ve “yâr” dan maksad yine Hak’dır. Çünkü mahbûb-i hakîkî O’dur. ve nağmeler terennümünden, “tegannî” den murâd dahi muhâtaba-i ilâhiyye’dir. (ilâhî sohbet) Yani Ashab-ı Kehf gibi uyanıklık hali içinde uykuda olan evliyaullah bu zamanda dahi mevcuddur hem belki yanında ve karşında olduğu halde gözün ve kulağın gaflet perdesiyle örtüldüğü için O’nu göremez ve işitemezsin; binâenaleyh onların vücudundan sana ne faide vardır.  Zirâ sen onların cisimlerini görürsün, mânâlarından bîhabersin…

Ali Bektaş üstadımızın nefesiyle ateş-i aşka şûle vermek isteyenler buradan buyursunlar…

Hak Sadâsını Duyabilmek

“Bîşnev în ney” diye başlayan Mesnevî-i Şerîf’in yanısıra, Hz. Pîr’in bir rubâisi de aynı kelimeyle başlıyor: Bîşnev…

Bîşnev tü zî ney çehâ çehâ mîgûyed
Esrâr-ı nühüft-ü Kibriyâ mîgûyed
Rûh zerd ü derûn tehî
ser dâde be dâd
Bî nutk u zebân Hudâ Hudâ mîgûyed

“Dinle şu neyi bak neler neler söylüyor,
O, yüceler yücesinin sırlarını anlatıyor,
Yüzü san, içi boş, başını havaya vermiş de
Dilsiz sözsüz, ‘Hüdâ, Hüdâ’ diyor.”

Bir kamış parçasından “Hüdâ” nidasını işitebilmek… Hz. Mevlânâ bir başka yerde kudümü târif ederken, “Bakır bir tas, üstüne kuru, cansız bir deri gerilmiş ve kuru iki değnekle üstüne vuruluyor. Öyleyse bu “Allah” sadâsı nereden geliyor? diyor. Bakırdan, deriden ve değnekten “Allah” sadâsınıı işitebilmek…

Kendi varlığından yok olup, Hakk ile Hakk olan, bu nimete eren kullar için her zerreden Hakk sadâsı, dudaksız ve kulaksız olarak işitilebilir. Ve bu işitme sâdece insanlar için de değildir.

Fehm kerde ân nidâ bî-gûş u leb
Fehm kerde ân nidâ râ çûb u seng

“O nidâyı kulaksız ve dudaksız olarak ağaç da anlar, taş da.”

“Her zerreden gelen “Allah” sadâsını ağaçlar, taşlar nasıl anlar?” sorusuna Hz. Pir Mevlânâ cevap veriyor, Mesnevî-i Şerifinde:

Za’n çi güftem men zî fehm-i seng u çûb
Der-beyâneş kıssa-i hûş dâr u hûb


“Taşın ve kuru çubukların da anlayış sahibi olduğunu söylemiştim ya; bunun îzâhı için anlatacağım kıssayı cân kulağı ile dinle ve ezberle!”

Üstûn-ü hannâne ez hecr-i Rasûl
Nâle mîzed hem çü erbâb-ı ukûl

“İnleyen sütun -direk- Resûl’ün ayrılığı ile akıl sâhipleri gibi ağladı, inledi.”

Der meyân-ı meclis-i vâ’z ân çü nân
K’ey-vez âgeh geşt hem pîr u cevân

“Vaaz meclisinin ortasında öyle bir inledi ki, o iniltiyi orada bulunanların ihtiyarından gencine hepsi duydu.”

Güft Peyâmber: Çi hâhî ey sütûn
Güft: Cânem ez fîrâkat geşt hûn

“Peygamber Efendimiz (sav) sordular: ‘Ey direk niçin inliyorsun? Ne isliyorsun?’

Direk dedi ki: ‘Senin ayrılığından dolayı canım öyle bir yandı ki içim kan doldu.'”

Mesnedet men bûdem ez men tâhtî
Ber-seri minber tü mesned sâthî

“Ben senin dayanağındım, bana dayanıyordun. Beni bıraktın da yeni bir dayanak yaptın ve ona dayanıyorsun. İşte bu ayrılıktan dolayı inliyorum.”

Hz. Mevlânâ burada tarihî bir olayı anlatıyor: Resûlullah (sav) Medine’ye hicret buyurduktan sonra büyük dayısı tarafından akraba -uzak kuzeni- olan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyub el-Ensârî, yâni Eyüp Sultan Hazretlerinin evinde misafir olarak ikâmete başladılar. Hz. Hâlid’in evi iki katlı idi. Efendimiz gelecek olan birçok ziyâretçiye merdiven çıkmak zahmeti olmasın diye alt katta kalmayı tercih buyurdular. Yedi aylık ikâmetleri süresince Efendimiz rahatsız olmasın diye Hz. Hâlid ve âilesi hep parmak uçlarına basarak yürüdüler. Bu hâl, bir hürmet göstergesinden ibâret değildir. Buna muhabbet derler, aşk derler. Eyüp Sultan Hazretlerinin evinin batı istikâmetinde boş bir arazi vardı. Bu boş arsa Sehl ve Sehhil isminde iki yetim kardeşe âitti. Efendimiz orada bir mescit ve kendisi için de bir hücre, odacık, yapılmasını arzu buyurunca o iki kardeş bu arsayı bağışlamak istediler. Fakat Efendimiz, yetim hakkı yememek örneği göstermiş olmak için, o arsayı para ile satın aldı. Paranın da alındığı kaynak Hz. Ebû Bekir idi.

Hicretin yedinci ayında o arsa üzerinde inşaata başlandı. Taş temeller üzerine kerpiç duvarlar örülerek inşaat bitirildi, üzeri hurma dallarıyla kapatıldı. Bu ilk mescitte mihrab ve minber yoktu. Tavanı tutmaya yarayan sekiz adet direk vardı. Daha sonra o direkler isimlendirilmiştir; “Tövbe Direği” de denilen “Ebû Lübâbe Direği”, “Serir Direği” bunlardandır. Resûlullah en çok Tövbe Direği’ne yakın bir yerde namaz kılar ve kıldırırlardı. Bu Mescid-i Nebî’nin yüzölçümü 1010 metrekaredir. Daha sonra -Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanlarında- yapılan genişletme çalışmaları; Halîfe Velîd bin Abdülmelîk zamanında, daha sonra halîfe olacak olan Ömer bin Abdülazîz’in Medîne valiliği sırasında da devam etti, Resûlullah’m en çok namaz kıldığı yer olarak bilinen yere mihrab yaptırıldı. (Hz. Osman zamanında yapılan Mescid-i Nebevî’yi genişletme çalışmalarında da bir mihrabın yapıldığından bahsedilir ise de çok kabul gören bir rivayet değildir. İlk minber ise bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz’in emirleri ile yaptırılmıştır. İşte, Mesnevî-i Şerîf’te anlatılan olay bu minber ile ilgilidir.)

Hz. Peygamberimiz, Mescid-i Şerifte vaaz gibi, hutbe gibi sebeplerle konuşacağı zaman ayağa kalkar, mübârek yüzünü ashabına dönerek konuşurdu. Mescidin tavanını tutmaya yarayan direklerin dibinde müsait bir yer olmadığından Efendimiz (sav) kıble duvarının yakınlarında bütün cemâati görebileceği ve cemâatin de O’nu görebileceği bir yerde durur ve konuşmalarını ayakta, bir yere dayanmadan yapardı. Resûlullah (sav) peygamberâne nezâketinden ve inceliğinden dolayı hiç kimseye arkasını dönmezlerdi. Bu tarzda ayakta durarak konuşması Zât-ı Seniyyelerinin yorulmasına sebep olabileceği endişesiyle Ashâb-ı Kirâm’dan bazı zevat, Efendimiz’e bir dinlenme ya da daha az yorulmalarını temin etmek üzere “Serir Sütûnu” diye anılan sütünün yakınlarına, duvar tarafına kalın bir hurma kütüğü koydular. Ve Efendimiz (sav) konuşurlarken hiç olmazsa sırtını bu kütüğe dayasın da, biraz daha az yorulsun, diye düşündüler ve bunu kendilerine kabul etmesi için niyâz ettiler.

Yüksek ahlâkı gereği hiçbir ricâ ve talebi geri çevirmeyen Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (sav), okuyacağı hutbe ve vaazları bu hurma kütüğüne yaslanarak okumaya başladı. Bu hâl beş sene kadar sürdü. Hicretin sekizinci yılı sonlarında Müslümanların çoğalmış olması sebebiyle, arka tarafta kalanlar Efendimiz’in o güzel yüzünü iyice göremez oldular. Ve tekrar ricâcı olarak dediler ki: “Yâ Resûlallah! Müsâade buyurursanız Size bir minber yaptıralım, oraya çıkın da arkada kalanlar da cemâlinizi görsünler.” Efendimiz tabiî bu ricâyı da kabul buyurdular. Ve Saîdeoğulları Kabilesinden Saîd bin Âs’ın kölesi ve çok iyi bir marangoz olan Bâkum, üç ayaklı, üç basamaklı ve sırt dayamaya mahsus yeri olan ahşap bir kürsü yaptı. Efendimiz bu ahşap kürsüden vaaz ve hutbelerini okumaya başladı.

İşte Efendimiz (sav) ilk defa hurma kütüğünden ayrılarak bu kürsüye çıktığında, Mesnevi lisânından naklettiğimiz olay oldu. O hurma kütüğü herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle ağlamaya, inlemeye başladı. Merhamet, şefkat, mürüvvet kaynağı olan Resûl-i Ekrem Efendimiz hemen minberden indi ve o ayrılık acısıyla inleyen hurma kütüğüne sarıldı, kucakladı, onu teselli etti. Ashâb-ı Kirâm’ın ileri gelenlerinden Câbir bin Abdullah Hazretleri bu hâdiseyi anlatırken şöyle der; “Efendimiz hurma direğini kucakladığında, direk tıpkı ağlayıp ağlayıp da anasının kucağına çıktığı zaman susan ama eski ağlamasının tesiriyle nefesi hıçkırıklı olan bir bebek gibi hıçkırıyordu.”

Bu hâdise Enes b. Mâlik, Abdullah ibn Abbas, Ebû Saîd el-Hudrî, Abdullah b. Ömer gibi Ashâbın diğer büyükleri tarafından da nakledilmiştir. Tabiînin ulularından ve tasavvufun önderlerinden Hasan-ı Basrî Hazretleri de bu hâdiseyi sık sık anar ve “Yazıklar olsun bize ki, Resûlullah muhabbetinde bir kütük kadar olamadık!” diye ağlardı.

O Hasan-ı Basrî böyle derse acaba biz ne demeliyiz?

Nûreddîn-i Câmî Hazretleri bir kitabında bu konuya değinirken: “Dünyada Resûlullah’m hayât-ı seniyesindeki görülen mûcizelerden en çok görgü şahidi olan mûcizesi budur. Âlem-i cemâli teşrifinden sonraki velîlerin kerametinden de en çok görgü şâhidi olanı, Seyyid Ahmed er-Rufâî Hazretlerinin Şebeke-i Şerîfden görünen Resûl-i Kibriya’nın mübarek elini öpmesidir.” diye kaydetmiştir.

O ahşap minber çeşitli tarihlerde yedi defa tamir edildi, yenilendi. Nihâyet hicretin 578. yılında tâmir kabul etmeyecek derecede çürüdü ve yıkıldı. Kalıntısından teberrüken sakal tarakları yapıldı ve dağıtıldı. Daha sonra Mescid-i Saadete çeşitli minberler yaptırıldı. Bugünkü mermer oymalı güzel, zarif minber Sultan III. Murad Han’ın Mescid-i Nebevî’ye hediyesidir. Projesi ve çizimi de Mimar Koca Sinan’a âittir. (Efendimiz’in kabr-i saâdetlerinin ziyâret -muvâcehe penceresinin ahşap doğramaları da, bugünkü metâl parmaklıklarla değiştirildiğinde, Şam’da Abdülganî-i Nablûsî Hazretlerinin kabrinin muvâcehe penceresine monte edilmiştir. Nice Resûlullah âşıklarının âşıkâne nazarlarının değdiği o ahşap doğramalar Abdülganî Hazretlerinin kabri ziyâret edildiğinde, elbette ayrıca ziyâret edilmelidir.)

Pekiyi o hurma kütüğü ne oldu? Tekrar Mesnevî-i Şerîf’e bakalım.

Güft: hâhî ki turâ nahl-i künend
Meşrik u garbi zî tû mire çinend

Yâ der-ân âlem hakat servi küned
Tâ ter u tâze bî-mânî tâ ebed

“Resûlullah (sav) ağlayan direği kucaklayarak teselli edip susturduktan sonra, sordu: “Sen bu kurumuş hâlinden yeniden yemiş, meyve verecek hâle dönerek yemişlerinden doğudakilerin de batıdakilerin de yemelerini mi istersin? Yoksa öteki âlemde bir cennet servisi olarak sonsuza kadar hep ter ü tâze mi kalmak istersin?”

Güft: ân hâhem ki dâim şüd bekâş
Bîşnev ey gâfil kem ez çû bî mebâş

“Direk dedi ki, dâima bakî olanı isterim. Yâni dünyada değil âhirette canlanmayı isterim.”

Mevlânâ Hazretleri burada bir öğüt veriyor:

“Bîşnev ey gâfil, Ey gâfil kişi dinle! Dinle de bir kütükten daha değersiz olma. Yâni ebedî nimetleri elinden kaçıracak kabahatleri yapma, Hakk’ın emirlerine uy!”

Ân sütûn râ defn kerd ender zemîn
Tâ çi merdûn haşr kerdet yevm-i dîn

“Ve Resûl-i Kibriya din gününde, yâni kıyâmette, insanlar gibi dirilsin ve ebedî hayatı yaşasın diye o ağacı kendi minberinin altına gömdürdü.”

Ve hâlâ orada… Ve birkaç adım ötesinde de Resûlullah (s.a.v.)… Ayrılmadı… (Gerek III. Murad Han’ın yaptırdığı minberin konulmasında, gerek Sultan Abdülmecîd Han’ın yaptırdığı Mescid-i Nebevî’nin yenileme çalışmalarında ve gerekse son zamanlarda Suûdîlerin yaptırdığı tâmirat ve genişlemelerde o hurma kütüğü! Hep Resûlullah Efendimizin gömdürdüğü yerde duruyor.)

(Sâdî Tarikatı ayîn tarzlarının birinin adı “Tûlubî Nevbe” dir. Semâda ve arzda ve ikisi arasında ne varsa her şey Allah’ı zikreder. İsrâ Sûresi’nin 44. âyetinde, Âyete’l Kürsî’de ve daha birçok âyette bu hakikat belirtilir. İşte tahtanın da, taşın da, hem Allah’ı zikrettiğini hem de sevgi hissinden mahrum olmadığını belirten Resûlullah’m bu mûcizesinin anlatıldığı Mesnevî-i Şerif beyitleri bu Tûlubî Nevbe ayininde okunur ve zikir âyinine katılan herkes; bendir, kudüm, nevbe, hâlîle, mazhar gibi vurmalı sazları çalarak onların da kendi lisânlarmca Allah’ı zikrettiği hakikatini ilân ederler.)

Sofi hele gel meclisime dinle bu sâzı,
Gör nic’olur tellerin Allah’a niyâzı

Tasavvufta hizmet kadar önemli diğer unsur sohbettir. Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunmak bahtiyarlığına erenlere, bizler asırlardan beri “Ashâb-ı Kirâm” diyerek hürmet ediyor, isimlerini her anışımızda onlara dualar ediyor, onların yardımlarını, himmetlerim diliyoruz. Bunun sebebi, en yüksek sohbet sahibi olan Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunup, O’nu dinlemek şerefine ermenin yüceliğidir. İşte onlar böyle dinlediler ve dini, “alâ silsiletihim”, yâni elden ele, dilden dile ve gönülden gönüle bize naklettiler. Biz de dinlersek öğreneceğiz.

Bahariye Mevlevîhânesi şeyhi, büyük ârif ve aynı zamanda büyük musikişinas olan Hüseyin Fahrettin Dede bir şiirinde şöyle söylüyor:

Fahriyâ malûmudur erbâb-ı irfânın bu râz,
Lâfz-ı Mevlâna’dan ancak Zât-ı Mevlâ’dır garaz.

Şu birkaç satırda Hz. Mevlânâ’nm kitabından ve O’nun kitabının henüz birinci kelimesinden söz ederek Hz. Mevlânâ’dan bahsettik. Fahrettin Dede’nin tâbiriyle, O’ndan ve Onun sözlerinden bahsetmekten kasdımız, Mevlâ’yı anlatmak, Mevlâ’nın ismini tekrarlamak idi. Bu kasıtta idik ve bu kasıtta da sabit kademiz.

Hani Hz. Mevlânâ’nın, “Ben semâ ederken, bir ayağımla kâinatın ve hakikatin merkezinde ayak direr, diğer ayağımla kâinatın bütününü dolaşırım.” dediği gibi; biz de Hz. Mevlânâ’nın sözleri, sanatı ve yüceliği vasıtasıyla Mevlâ’da ayak diriyoruz. (Mevlevi âyininin dördüncü selâmında, semâzenlerin, semâhânede dolaşmayıp hep aynı noktada kalarak semâ etmeleri de tevhîd noktasında ayak diremenin sembolize edilmiş hâlidir.) Bu ayak diremeye “inat” denmez. Buna, Hz. Peygamberimizin “Bu âyet beni ihtiyarlattı.” diye buyurduğu: “Festakîm ke mâ ümirte -Emrolunduğun üzere doğru istikâmette ol! ” [Hud, 112] âyetinde beyân ve emir buyurulan ve her Fâtiha-i Celîle’de “İhdinâ’s sırât-el müstakim -Doğru yolda olmaya hidâyetinle bizi muvaffak kıl!” diye Rabbimizden niyâz ettiğimiz, doğru yolda olma hâli denir.

Dinleyenler dinlenir ve dinlemeyenler dinlenmez. Ve… “Din”lenmek için dinlemek gerekir. Dinlemek… Ama neyi? “Ney’i…”

Bîşnev în ney -Neyi dinle! Buyuruyor, Hz. Mevlânâ… Pekiyi ney nedir?

Dinle Ney’den

Bîşnev în Ney

Bişnev în ney çün şikâyet mîküned
Ez cüdâyı hâ hikâyet mîküned

“Dinle! Şu neyin nasıl şikâyet ettiğini, ayrılıklardan nice hikâyet ettiğini…”

Bîşnev în ney…         Dinle! Şu neyi
Bîşnev…                   Dinle!…
B (ب)…

Mesnevî-i Şerîf’in dibâcesinde, yâni önsözünde veya takdim yazısında, bizzat Hz. Mevlânâ tarafından, “Bu Mesnevi kitabı, Allah’ın sırlarının ve O’na yakınlık kazanma yollarının öğretilmesi hakkında sırların açıklayıcısının açıklayıcısı ve dinin aslının aslının aslından bahseden Allah’ın fıkh-ı ekberi, şer-i ezhârı, yâni Allah’a ulaşma yollarının apaçık ve parlak delilidir.” diye nitelendirilen Mesnevî-i Şerîf hakkında yapılacak diğer nitelendirmeler mutlaka yetersiz kalacaktır.

ote11

Hz. Mevlânâ’nın, ayrıca, “Bu Kitab’ın nûru, içinde kandil yanan bir mekân gibidir. Parlaklığı sabah aydınlığından daha nurlu, daha nûrlandırıcıdır ve Mısır’daki Nil Nehri gibidir. Hz. Mûsâ ve kavmi gibi sabır sahiplerine geçit olur, Firavun gibileri ise boğar. Kur’ân gibi bazılarını hidâyete, bazılarını dalâlete sevk eder.* Rızıkların genişlemesini, ahlâkın iyileşmesini sağlar.” diye dibacesinde yer verdiği Mesnevî-i Şerîf’i, “Bîşnev, dinle” kelimesi ile başlar. Bîşnev ise, “B” harfi ile başlar. Dolayısıyla Mesnevî’nin başlangıcı “B” harfi iledir. Her işimizde dilimizden düşürmememiz gereken Besmele-i Şerif de “B” ile başlar.

B harfi, altında noktası olan yatay bir yay şeklindedir (ب) Denir ki, kâinat Kur’ân’da, Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha Besmele’de, Besmele “b” de, “b” ise noktada gizlidir. B’nin noktası, anlayabilenler için bilimin tâ kendisidir. İşte onun içindir ki, bizzat Hz. Peygamber tarafından, ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan Hz. Ali (r.a.), “İlim bir nokta idi, onu câhiller çoğalttı.” buyuruyor. O noktaya da “tevhîd-vahdet (birlik) noktası” denir. Bütün ilimler o tevhîd noktasını öğrenmek içindir.

Hz. Mevlânâ Mesnevî’sini bir beyitinde şöyle nitelendiriyor:

Mesnevî-i mâ dühkân-ı vahdetest
Gayr-ı vâhid ân çî bînî an büt-est

“Bizim Mesnevî’miz vahdet dükkânı, birlik pazarıdır: Birlikten başka ne görürsen, o puttur.” Hep o birlik noktasını anlatmak için, asırlardır ilmî çalışmalar yapılmış ve bütün kitaplar da o noktayı anlatmak için yazılmıştır.

O nokta, “tevhîd noktası”dır. Ama o noktaya gelebilmek için, evvelâ Mesnevî-i Şerîf’in emir veya tavsiyesinde olduğu gibi dinlemeyi bilmek lâzımdır. Çünkü “olma”nın yolu, “bilme”den geçer; “bilme” ise dinleme ile başlar. “Dinleme” yerine “okumak” olsa idi; o elleri öpülesi, başımıza tâç edilesi öğretmenlerimizin aslî fonksiyonları kalmazdı. Herkes kitap okur, öğretmenlerinden bir şey öğrenmesine hâcet kalmaz, okuduğu kitaplardan yeterince ilim öğrenirdi. Ama okuma ile değil, dinleme ile öğrenilir. Ancak “öğrenmek”, “bilmek” yetmez. “Olmak” lâzımdır. Nedir olmak? Bilişin, oluş hâline gelmesidir. Dolayısıyla bilmek yetmez. O bilgiyi davranış biçimi hâlinde dışa vurmak gerekir. Nice bilenler, bildiklerine uygun davranmayarak hatâ işlemekteler. Zâten, Hz. Peygamberimiz Efendimiz: “Ey mü’minler! İnsanlar sizin söylediklerinize değil, yaptıklarınıza bakarlar.” (Yâni, sözlerinizle değil, davranışlarınızla değerlendirirler) buyurmuyor mu? Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz Zilzâl Sûresi’nde zerre kadar da olsa gerek hayır, gerek şer davranışlarımızdan yâni amellerimizden sorguya çekileceğimiz gerçeğini bir tek kelimeyle belirtivermiştir. “Ya’mel” kelimesi…** Ameller, davranışlar…

Pekiyi, bilgi noksanlığından dolayı yanlış davranışlarımız olursa? Bu sorunun da cevâbı, her türlü müşkili çözmede yol göstericimiz olan Fahr-i Kâinat Efendimiz’de: “Siz bildiğiniz ile amel edin, Allah bilmediğinizi öğretir.” Bir bilgi, yanlış ve eksik de olsa; Allah rızâsı gözetilerek iyi niyetle uygulamaya konulursa, Efendimiz’in buyurdukları gibi (ki O her şeyi doğru söyler) Allah o uygulamanın doğrusunu öğretir. Bir kişinin öğretmeni Allah olursa, o kişi câhil kalabilir mi? Bakara Sûresi’nde Rabbimiz bu gerçeği iki kelimeyle özetlemiş: “İttekullah ve yuallimü kümullah” Allah’tan ittikâ edene (yâni O’nun rızâsını kaybetmekten korkana) Allah, her şeyi öğretir. Evet, bilme, olma ile biter. Ama, dinlemeyle başlar. Ve her hayırlı başlangıç Besmele’yledir. “B” ile…

İşte Hz. Mevlânâ Mesnevî’sine “B” harfiyle başlayarak bazı şeylere işaret buyurmuş oluyor. Bilindiği gibi, Besmele bütün İslâm kitaplarının başlangıç cümlesidir. Kur’ân-ı Kerîm ve diğer bütün kitaplar Besmele ile başlar. Kur’ân-ı Kerîm’de Besmele’siz başlayan tek sûre Tevbe Süresidir ki o da “berâetün” kelimesi ile yâni “B” ile başlar. Besmelenin “B”si, Tevbe Sûresi’nin ilk kelimesi olan “berâetün” kelimesinin B’sinde gizlidir. İşte Hz. Mevlânâ böyle bir ince nükteye de işâret ediyor. Ve böylece Hz. Mevlânâ kendine mahsus çok özel bir tarzda Besmele çekmiş oluyor. Çünkü bilinir ki, Besmele’siz başlayan işin âkıbeti hayır getirmez.

ote22

Mesnevî-i Şerîf’in ilk harfi “B“de Esmâ-i Hüsnâ’dan işâretler vardır: Bâkî, Bârî, Basıt, Basir, Bâis, Berr. Kâinattaki her şey Allah’ın güzel isimlerinin tecellîsi ile olur. Her şeyde Esmâ tecellîsi vardır. Mesnevî-i Şerîf de Bâkî (kesintisiz ebede giden, sâbit ve devâmlı olan) bir kitaptır. Bârî (ayıpsız, kusursuz, borçsuz, diğer kitaplara benzemekten berî olan) bir kitaptır. Bâsıt (okuyanların gönüllerini genişleten, yayan, uzatan, derinleştiren, ferahlandıran) bir kitaptır. Basîr (okuyanların basiretini açıp; görmek, bilmek, sezmek ihsân eden) bir kitaptır. Bâis (okuyanların ölü gönüllerini dirilten, uyandıran, kendi içindeki cevheri harekete geçiren) bir kitaptır. Berr (doğru haber veren, yalanı olmayan, ihsân sâhibi, iyilik ve güzellikler saçan) bir kitaptır.

Mesnevî-i Şerîf, okuyanların Hakk ve bâtıl farkını fark ederek, bâtıldan kaçıp Hakk’a koşma yolunda da bir yol göstericidir. Ayrıca, zâhire (dış görüntüye) aldanmayıp, zâhirle yetinmeyip, Bâtını (iç yüzü) anlamaya da sebep olur.

Mesnevî-i Şerîf, başlı başına bir “Belde”dir, o beldede bütün bir hayat yaşanır. Ayrıca, Hz. Mevlânâ’nm doğduğu yer Belh şehridir. “Rûhü’l Mesnevî” isimli eserinde Mesnevî-i Şerîf’ten şerhler -açıklamalar- yapan İsmail Hakkî-i Bursavî şöyle buyurur:

Zehrini yutma âlem-i telkin,
Şekkerin çiğne belde-i Belh’in,
Ney gibi buldu Belh içinde nemâ,
Saldı âvâzı Konya’da ammâ

Yaratıcımız, bizi henüz yalnızca ruh halindeyken Elest Bezmi’nde huzûruna toplayıp sordu: “Elestü bi Rabbiküm? -Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” “Kâlû: Belâ” biz yaratılmışların ilk sözü oldu: “Belâ -Evet, Rabbimizsin.” Yaradılış sürecinde Allah’ın huzûrunda olduktan sonra, dünyaya gönderilip, nefsin değil yine Allah’ın huzûrunda olma şuûrunun kazanılmasının Sidâyeti -başlangıcı, evveli- olarak, Mesnevî çok önemlidir. Allah huzûrunda, mahşerde Berâat etmek, aklanmak için de…

Eski Türkçe’deki b harfi, elif gibi dikine durmaz. Yatıklığıyla da bir alçak gönüllülük -tevazu- simgesi gibidir ki; tevazu, tasavvufun olmazsa olmazlarındandır.

Mesnevî; her beyti kendi içinde kafiyeli olan bir nazım şeklidir. Beyt, bilindiği gibi ev demektir. Mesnevî tarzında yazılan nazımlarda her beyt başlı başına bir mânâ taşır. İşte Mesnevî-i Şerifin her Beyti böyledir, mânâ evidir.

Ve Resûlullah Efendimiz’in müjdeleyici sıfatı “Beşîr” de b ile başlar. Mesnevî-i Şerîf de Allah ve Resûlünün yolunda bulunmanın müjdeleyicisidir, Beşîr’idir.

Meşhur “Osmanlı Müellifleri” isimli eserin sâhibi Bursalı Mehmet Tâhir Bey “b” harfi ile ilgili olarak, bir şiirinde şöyle söylüyor:

Bunca envâ-ı ulûmun noktadır hep mastarı,
Böyle fermân eylemiştir zât-ı vâlâ Hayder’i,
Bâ-ı Bismillah’tır ancak ehl-i Hakk’ın ezberi,
Nakşibend suretteyiz, lâkin Melâmî meşrebiz;
İsm-i zâtı her nefes tekrar eden hak mezhebiz

Evet, Besmelenin B‘si ancak Hakk ehli olanların ezberidir. Bilindiği gibi Mesnevî-i Şerîf’in ilk onsekiz beyti bizzat Hz. Mevlânâ tarafından söylenmiş ve yazılmış; daha sonraki binlerce beyit ise Çelebi Hüsâmeddîn tarafından Hz. Mevlânâ’nm söylediği beyitlerin yazılmasıyla ortaya çıkmıştır. İlk onsekiz beytin birinci kelimesi “Bîşnev”, onsekizinci beytin son kelimesi “vesselâm”dır. Yâni Besmele’nin B’si ile başlayan ilk onsekiz beyit Besmele’nin bitiş harfi olan “M” harfiyle biter. Bîşnev-Vesselâm. İşte bu da Hz. Mevlânâ’nm eserine bir başka Besmele’dir.

Tasavvuf terbiyesinin bir tek şartı vardır: Söz dinlemek. Zâten kendi irâdesi ile irâdesini, mürşidine terk edip bu terbiyeyi edinmeye tâlip olan kişi elbette söz dinlemekle yükümlüdür. Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf’in ilk kelimesinde “dinle” diyerek dinlemenin bu önemine vurgu yapmıştır.

Tasavvufun veya tasavvuf yolunda ilerlemenin birbirinden ayrılamayacak kadar önemli iki unsuru vardır: Hizmet ve sohbet. Hizmet dahi sohbetin feyzine erebilmenin bir yoludur. Hz. Mevlânâ “Allah dostlarının, velîlerin sohbetinde bulunmak, her türlü nafileden -dikkat buyurulsun, farzdan değil- daha hayırlıdır.” buyurur. Sohbet ise, dinlemeyle olur. Sohbetin dinlenebilmesi için, az konuşmak lâzımdır. Bu da tasavvufun bir diğer tavsiyesi- dir: “Az yemek, az uyumak, az konuşmak” prensibinin geçerli olduğu tasavvuf terbiyesinde hüner, söylemek değil dinlemektir. Doyduktan sonra yenilen yemek, tembellik uykusuyla geçirilen zaman, lüzumsuz ve boş konuşma tarzında söylenen sözler “israf haramdır” kâidesince yasaklanmıştır. Dinlemeyenler öğrenemezler, öğrenemeyenler bilemezler, bilemeyenler ise “olamazlar.” Tıp, matematik, hukuk, coğrafya, ekonomi, mühendislik ve daha sayabileceğimiz bütün müspet ilimlerin tahsilinde olduğu gibi mânevî tahsilde de bu kâide aynen geçerlidir. Bununla birlikte dinlemeden öğrendiklerini zannedenler;

Gör zahidi kim sâhib-i irşâd olayım der;
Dün mektebe gittim, bugün üstâd olayım der.

beytinde anlatılan mânâya düşerler. Evet, dinlemek…

Tâ-hâ Sûresinin 13. âyetinde, Cenâb-ı Hakk Hz. Mûsâ’ya hitâben şöyle emreder: “Sana vahy olunacak şeyleri dinle!” Nuh Tûfânı’nın anlatıldığı Nuh Sûresi’nin 7. âyetinde, Hz. Nuh’un hak olan dâvetine icâbet etmemek için bazı insanların, elleri ve parmakları ile kulaklarını tıkadıkları; bunu Hz. Nuh’u işitmemek, duymamak, dinlememek için yaptıkları ve tûfânda da, işte o parmaklarıyla kulaklarını tıkayanların yâni, dinlemeyenlerin helâk oldukları anlatılır. A’râf Sûresi’nin 204. âyetinde, bir kat’î emirle şöyle buyrulmaktadır: Kur’ân okunduğu zaman dinleyiniz ve sükût ediniz, susunuz. Böylelikle, rahmete erenlerden olursunuz.” Böylelikle, yâni dinleyerek ve susarak… Rahmete ermek için, Kur’ân ve hepsi Kur’ân’m birer îzâhı olan bütün ilmî kitaplar okunurken ve bundan bahseden kişileri dinlerken “susunuz” emri vardır. Susunuz ki, iyi dinleyebilesiniz. Çünkü dinleyen dinlenir. Dinlemek için önce iyi bir kulağa ve anlayıp etkilenecek bir kalbe sâhip olmak lâzımdır. Allah anlamanın kalp ile olacağını beyân buyuruyor. Â’râf Sûresinin 179. âyetinde, “Onlar ki, kulakları vardır işitmezler, gözleri vardır görmezler, kalpleri vardır anlamazlar. İşte onlar belki hayvan, belki hayvandan daha aşağıdırlar.” buyurularak idrâk etmenin kalp ile olacağı beyân edilmiştir.

İşitici bir kulağa sâhip olmak, önde gelen bir şarttır. Onun için, Mesnevî-i Şerifin 512 ve 513. beytlerinde Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor:

Cânı u dil-râ tâkat-i ân cûş nîst
Bâkî gûyenı der cihân, yek gûş nîst

“Can ve gönülde, yâni kalple hakîkat coşkunluklarını kaldıracak tâkat ve kulakta da bunu işitecek istidat yoksa, ben kime, ne söyleyeyim?”

Her kücâ gûşî bûd-ez vey çeşni geşt
Her kücâ sengi bûd-ez vey yeşm geşt

“Nerede bir kulak varsa, ondan yol gösterici göz hâsıl olur. Nerede bir taş varsa, söz dinlerse eğer taş olmaktan çıkar, yeşim derecesine yükselir.”

Burada, belki yeri değil gibi görülebilir ama, beyitte seng -taş kelimesi geçince Hz. Mevlânâ’nm, şu sözünü hatırlamadan da geçilemiyor:

“Bahar gelmekle taş yeşermez. Ancak yumuşak toprak yeşerir. Sen de taş gibi katı kalpli olma. Toprak gibi yumuşak ol ki, senin de kalbine, bir bahar güneşi gibi, bir ârif ve kâmilin güneşi gelirse; sende de nice güzellikler yeşerir.”

Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında,
Ol düşmanıdır sâhibinin baş üzerine

Kulak ki öğüt almaya her dinlediğinden,
Akıt ana sen kurşunu hemen deliğinden.

Evet, göz bir yol göstericidir ama, kulak yol buldurucudur. Her gördüğümüz doğru değildir. Su dolu kaba, bir cetvel batırdığımızda cetveli kırılmış gibi görürüz. Hâlbuki cetvel kırık değildir, göz yanılır. Kulak, eğer doğru ağızdan çıkan sözleri işitirse, göz gibi yanılmaktan ârîdir; o doğruyu görmez ancak doğruyu bulur. Fakat bu durum, söz bir kulağından girip diğer kulağından çıkanlar ve kalpleri ve kulakları mühürlü olanlar için geçerli değildir. Ancak öyle yüksek huzûrlar vardır ki orada, o huzûr sâhibinin yüzü suyu hürmetine kulakların mühürleri açılır ve neler neler duyulur…

*: Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez.İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de “Allah bu misalle ne demek istedi?” deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah’ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır. [Bakara, 26]

**: Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür ve kim zerre kadar bir kötülük yapmışsa, o da onu görür. [Zilzâl, 7-8]

devam edecek inşallah…