Bırakmak üzerine

Muhterem geçici, oyuna aldanıyorsun!
Gideceğin yerden geliyorsun

Muhterem geçici, geldiğin yere gidiyorsun!
Kendine yazık ediyorsun

Önce böyle seslendi bir hatîf-i esrâr
Sonra inenler indi

O, her an yeni bir şe’n, iş, görünüş ve oluş üzredir
[Rahmân:29’dan]

Kendi kitabımdan okuduğum bu işâret, beni var görünenin yokluğuna çekiyor.

Meğer her an yenilenen şe’nin kendisinin tam bir mekr-i ilâhî, kutsal illüzyon, büyük bir oyun!

“Varlık yoktur, sâdece oluş vardır”

Var görünen neyin kapağını kaldırsam, yakından baksam, derinine insem, elim yoğa değer, elim yok…

Ve işte bundan tam da bundan ödümüz kopuyor.

Korktuğumuz şey bilinmeyen değil, bilinene olan bağlılığımızdan vazgeçmek.

Vazgeçmek son adımdır…

Ama asıl vazgeçmek, vazgeçilecek hiçbir şey olmadığını anlamaktır çünkü hiçbir şey sana ait değildir, sen bile…

Çünkü her şey akıyor, ırmak, yıldız, hatıralar, fikirler ve insan, en çok da insan; varlığın doğası bu akışta gizlidir.

Hem akıyorsa geçiyor demektir

O hâlde vazgeçmek, bir şeyleri terk etmek değil, onların gittiğini kabul etmek, güzellikle salıvermek, şeylerin geçici doğasını kabul etmek, geçenlerden geçmektedir

Akmayan ne var ki?

Zaman akıyor
Geçmiş yok, gelecek yok
Çünkü ân hiç durmuyor

İnsan zamanla akıyor
İsim yok, resim yok, kişilik yok

Aslında her gün her şeyden geçiyoruz;
uykuda bedenden geçiyoruz,
rüyâsız derin uykuda zihinden geçiyoruz
ve her sabah yeniden zihne geçiyor,
bedenle geçip gidiyoruz…

Hepsi hepsi geçiyoruz işte
Yâni geçerken şöyle bir uğradık; yok bişi!

Asıl özgürlük, tam serbestlik bırakmak demektir oysa biz bağ kurduklarımızla mutluyuz, her şeyi bırakabilmeyi hiç düşünmüyoruz.

Ölümün ölümsüzlüğün bedeli olduğu gibi, sonlu olanın da sonsuzun bedeli olduğunu bilmiyoruz.

Maneviyatta kemal, her şeyi bırakmaya hazır olmaktır, sonra bırakanı bırakmak…

Bizi tutan ne?
Ben olma alışkanlığı yani kişilik, ego

Ego var olursa, her şey var olur; ego yoksa her şey yoktur

Öyle değil mi?
Merkezde ben varsam, sen varsın, o var ve çevresinde koca bir dünya var oğlu var.

Dolayısıyla egonun kendisi her şeydir!

O hâlde bileyim ki tek başına bu egonun ne olduğunu araştırmak her şeyden vazgeçmektir.

Varlığın düğümü ego yani ayrı kişilik hâli…

Peki kişilik nedir?
Nasıl oluşur?

Ben dediğin, zihnin hafıza odasında tutulan alışkanlık enerjisi, hatıra koleksiyonu…

Oysa hafıza bir koşu bandı gibidir, size bolca egzersiz sağlar ama asla sizi bir yere götürmez. Geçmişte ya da gelecekte acı çekemezsiniz çünkü onlar yok. Acının tadına sâdece zihindeki hafıza ve hayal gücü odasında bakılabilir.

Şimdiyi geçmişle özdeşleştirerek ve geleceğe yansıtarak bu alışkanlığı büyütürüz.

Kendinizi anlık olarak, geçmiş ve gelecek olmadan düşünün; kişiliğinizle olan bağınız çözülür.

Yokuş geldi değil mi?

Ve bilir misin yokuş nedir?
Fekku rakabe
Kölenin bağını çözmek
Özgür bırakmak
Güzellikle salıvermek
[Beled:12-13’den]

Geçelim güzelleşelim…

İnsan’a dâir

İnsan, kendi özüne doğru, derin, keskin, tek bir b.akış değilse nedir ki?

Dışardaki nesne, faaliyet, ilişkilerle uğraşmaktan yorulan insan “Ben kimim?” diye diye genişleyen halkalarla derine, daha derine dalarak kendini analiz ederse “BEN” diye(n) ayrı bir şey bulamayacaktır.

Şimdi kafa kağıdını, kimlik kartını eline al ve uzun uzun ismine resmine bak…

Bak da O sen misin söyle?

Elinde tuttuğun anlık fotoğrafı görülen, alnına bir isim yazılınca var görünen yokluk, sâdece alışkanlıklar enerjisi, hatıralar koleksiyonu, değişimler câmisi değil mi?

Olur ya belki aynaya bakmak
Sonsuza incelmek istersin

Şuracıkta toparladık
Hoş inciyi ipe dizmesen de hoş

İnsan insan derler idi,
İnsan ne değildir şimdi bilince…

Kendini tamamlayınca damlayan bir damladan damlayanlar:

Kapısı olan bir câmiye benzer insan…
Zihniyle ayıran ve kalbiyle birleyendir, toplananları dağıtan ve dağılanları toplayandır, hüküm veren ve vakit erişince verdiği hükmü kaldırandır çünkü insan çiçek açan ve yaprak dökendir.

Bütün isimlerin kendine yüklendiği “insan” anlayan ve anlatandır, önce sözü vâr eden sonra farkına varıp susandır.

İnsan kendini, kendi ile ve kendiliğinden ayrı görmeden sevendir.

Her isimden resimden, suretten şekilden ve her mertebeden varlığa anlam katandır, anlamda yaşayan, anlamı var eden sonra dönüp anlaşılmak isteyendir.

İnsan tek başladığı yolu, yok yere yaşayıp yine tek bitirecek olandır.

Yolda açılan görüntünün bir yanılsama olduğunu fark edebilen ve bu illüzyonun kaynağını ve sebebini keşfedebilendir.

İnsan kendi kitabını kendinden okuyunca, her darlığın bir ferahlık olduğunu anlamış ve ikram edilene, şâhid olduklarına teşekkürün ötesinde “mutlak şükür” denilebilecek bir hamd sancağının altında dinlenendir.

Sandığı sanı, kandığı kanı çoktur gerçi ammâ insan bu bedenden, bu beden olmadığına uyanandır.

Her şey olduğunu gören ve tam orda hiç bir şey olandır.

“Ohhh” deyip nefesini verirken de, “Âh” deyip nefesini verirken de nereye verdiğini ve nereden tekrar o nefesle dolduğunu deneyimleyendir.

Verdiğini alandır.
Aldığını yaşayandır.

Bunu fark edince cennetten çıkıp
Gittiği yer cennet olandır

Gönüller açık ve ferah,
Bakışlar neşe ve sevinç
Duruşlar huzur ve farkındalık olsun.

Olup durur güzeller güzeli…

A human being is essentially
a spirit -eye.
What ever you really see,
you are that.
[Rumi]

Öfke üstüne


Kendine bir adım öteden, bir nefes önceden bakmazsan kim olduğunu asla keşfedemezsin.
[J. Saramago]

Dersimiz: Kendini Tanımak (Men ‘Aref)
Yöntem: Hayat Boyu Öğrenme
Süre: Hayat Boyu

Bir kişinin gerçek doğasının tanınması, anlamayanlar tarafından, daha doğrusu zihni kullanarak bu işi çözebileceğini sanan akılperestler arasında asırlardır gizemini korumuştur.

Naaapsınlar meseleyi zihinle çözemeyince, apaçık görünüp duran bir gerçeğe “sır” deyip geçmişler…

Oysa saf farkındalık, her deneyimimizin en sıradan, en tanıdık, en ilkel ve bölünemez parçasıdır, ne parçası fon müziğidir.

Basit bir hâdise üzerinden “farkındalık duruşu” ne gerektirir okuması yapabiliriz.

Önce şeylerin göründüğü gibi olmadığı dünyadan bir haber nakledelim:

Olay, geçtiğimiz günlerde Tekirdağ’ın Hayrabolu ilçesine bağlı Soylu Mahallesi’nde düzenlenen bir düğünden sonra yaşandı. İddiaya göre düğünde halay çekilirken, halay eşliğinde çalan müziğin kesilmesi yüzünden E.A. ile F. A. arasında tartışma çıktı. İkili arasındaki tartışma alevlenirken, çıkan kavgada E.A. yanındaki bıçak ile F.A’yı bıçakladı. Olay sonrasında: Bir ölü, bir yaralı…

Zâten düğün, ilişkilerin düğümlendiği bir olay.

Eh zaten hayat dediğimiz, bir nevi ilişkiler akışı değil mi?

Sen ve ben kendimize bir “ben-im” duvarı örmüşsek ve ara sıra o duvarın üzerinden gözetleyerek tepkisel eylemlere geçersek sadece hayatta kalırız, yaşamaya bir türlü başlayamayız.

Oysa bilinçsizce, derinden, duvarın altında akrabayız.

Gelelim düğündeki tartışmaya…

Öncelikle şunu iyi bilelim:

Ayrı benlik dediğimiz ego arzu-zevk ve kork-acı sarmalına dolanmadan varlığını devam ettiremez ve karşılanmayan beklentiler, engellenen arzular her zaman öfkeye yol açar ve öfkenin altında hep bir acı yatar.

İkincisi:
Eğer sen işbirliği yapmazsan kimse seninle tartışamaz.

O hâlde asla kimsenin öfkesini daha fazla beslemeyin. Öfke ateştir, yangına körükle gitmeyin.

Kızgın kişi yanıyordur ve ancak sizi de kızdırabilirse tatmin olabilir.

Biri yangın yerinde puan kazanmaya karar verdiğinde bırakın puanı, zafer onun olsun, bu içi boş bir zaferdir.

Unutmayın tartışma ancak iki ego arasında tutuşabilir.

DEVÂM EDİYORUZ…

Öfke kelimesinin doğduğu kaynak da çok ilginç:

Eski Türkçe öpke>övke hem “akciğer” hem “hışım, kızgınlık” demek yani kelime bir yandan da öp- “öpmek, yutmak, ani nefes almak” fiilinden yuvarlanarak geliyor.

Ve öfke öyle bir dalga ki beslendikçe şiddeti artıyor, böyle durumlarda “öfke topuklarına çıkmak” ve “öfkesi kabarmak” deyimleri muhatap bulduğu sâhili dövüyor.

Bakın işte bilim dilimiz de bunu doğruluyor:

Duygular vücudumuzda sadece 90 saniye sürer.
Bundan sonra, hormonal akış durur, fiziksel reaksiyon dağılır, yangın söner.

Tabi, zihin (burada sürüngen beyin) devreye girerek, öfkemizi geçmiş olaylarla ilişkilendirmeye başlamadığı, hikâyeyi büyütmediği sürece…

Geçmişten de destek alarak nefretini ve öfkesini besleyen ise kendini yakıyordur zâten.

Gelin bir de Varlığın Sevinci’yle kendimize gelelim:

Kendisinden tavsiye isteyen bir gence:
– Lâ tağdâb: Öfkelenme
buyurduktan sonra

“Biriniz öfkeliyse otursun”

evrensel yasasını koyan İnsanlığın Tarifi değil miydi?

Bu hadîs, çok geniş okunmaya müsait.

Eğer sende öfke varsa yanıyorsun, ayağa kalkar, eyleme geçersen yakmaya devam edeceksin. O yüzden ayaktaysan otur ve yavaşla veya git suyla temas et, küçük-büyük abdestle kendini fabrika ayarlarına resetle.

Ve sen ey kavgaya çekilme ihtimali olan:

Öfkeli birini görürsen muhatap alıp karşısında dikilme, ilgini, enerjini, dikkatini oraya akıtıp yangını besleme.

İlgi görmediğinde her müşteri dükkanı terk edecek, her misafir evden ayrılacaktır öyle değil mi?

Nihayetinde asıl pehlivan öfkelendiğinde kendine hâkim olabilen, yangına izin vermeyen, neye ben demeyeceğini bilen, değil midir?

Öyle ya kaynar suda yansımanızı göremediğiniz gibi öfke geçene kadar da gerçeği göremezsiniz.

“Öfke gelir göz karartır, öfke gider yüz kızartır”
dememiş mi büyüklerimiz…

Bir anlık öfkede bir anlık sabır, bin anlık pişmanlığı engeller.
[Cenâbı Şâh-ı Velâyet]

Kendini dinlediğin için teşekkür eder,
Kolaylıklar güzellikler dilerim.

Muhabbetle güzeller güzeli…