Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Zevk-i Tahattur’ Category

El-fakru fahrî el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrini zikret fakrini zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

elfakrufahri

El-fakru fahrî ve bihî eftahiru: “Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim” hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhîrin manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kãim (zekat ve hac) Burada fakirlik ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir, işini Allah’a havale etmek ve O’nun yaptığı her şeyi gönül hoşluğu ile karşılamaktır.

Fakirlik, işbu manada makamın asıl sâhibi Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaya derler. Zâten fakîrin, Hak Teâlâ’ya fakrdan başka takdim edeceği bir şeyi yoktur.

Habib-i Kibriya aleyhi ekmelittehaya Sultânımız «Ben fakrimle iftihar ederim» diyerek işaret buyurdukları hakîkatle kastedilen «fakr», mal ve para fakirliği değil gerçekte Allah celle celâluhû’nun olan varlığı, yani efal, sıfat ve vücudu kendine zerre kadar mal ve izafe etmeden, sahibine yâni Hakka isnad etme sonucu doğan gerçek «fakr-i tamm»dır.

İzâ etemme’l-fakru fehüvellah
Fakirlik Allah olayazdı…

Fakr-ı-tamm: Tam fakirlik. Tam bir acziyetle, mevhum varlığından kurtulup Cenâb-ı Hakk’a mutlak muhtaç olduğunun koşulsuz bir teslimiyetle bilinmesi.

Fakr içinde fahra irdük gayrı gitdi aradan
Seyrimiz dîdâr-ı Hakdır vaslımız vicdân-ı Hû

Ey insanlar! Siz Allâh’a (mutlak muhtaç) “yok”sullarsınız (Esmâ’sıyla varsınız)! Allâh ise Ğaniyy’dir, Hamîd’dir. [Fâtır, 15]

İRFAN SOFRALARI’NDAN

Bismillahirrahmânirrahîm.
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden, Kur’ân Sofrasına insanları ve cinleri davet eden Allah’a hamdolsun! Rahmân namına o sofralara çağıranların Efendisi Hz. Muhammed’e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran Âli’ne ve Ashabına salat ve selam olsun!

Bundan sonra: Bu fakir kul Mısrî, her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah’ın şu sözüyle o sofranın inmesini istiyordu: “Allah’ım, bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekilere de, bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu’cize olsun. Bizi rızıklandır. Muhakkak sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.”

Bin yetmiş altı yılı Şevval’inin ikinci günü (7 Nisan 1666, Çarşamba 49 yaşlarında) akşama doğru kıbleye karşı oturmuş: “Fakirlik tamam olduğu zaman o, Allah’tır.” sözünü düşünüyordum. Allah’ın ilhamıyla sırrıma bunun hakiki bir mânâsı doğdu. O kadar kesin bir mânâ doğdu ki artık bunun ötesinde bir mânâ olmasa gerektir.

Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zâhirde, ne bâtında varlığı yoktur. Yalnız var sanılır. Bana bildirdi ki ârifin sırrında vücûddan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz, doğrudan doğruya Hak’kın yüzüne bakması mümkin olmaz.

Nitekim yüce Allah buyurmuştur: O gün bazı yüzler sevinçli, ışıl ışıl parlar. Rablerine nazırdırlar. [Kıyamet:22-23] O süreçte yüzler Rablerin(in cemalin)e bakıp parlayacak. Rablerine nazar edicidirler! (Allah’ın cemâlini görmeye mazhar olurlar!)

Varlığı atmazsa, Allah’ın göklere ve yere arzettiği, onların kabulden imtina, edip sadece insanın yüklendiği vücûd emanetini ödememiş olur. Ve bu sûretle büsbütün hıyanetten kurtulamaz. Allah’ı da sevmez olur. Çünkü Allah Teâlâ: “Allah hainleri sevmez” [Enfal: 58] âyetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez. (Hâin diye göstermesi gereken bağlılığı göstermeyip vefâsızlık edene derler)

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah’ı görsün ki o, Hak’ın olan vücûdu kendine mal etmektedir. Çünkü fakrın tamamı, Allah’tan başka her şeyden varlığı almaktır. Vücûd kalkınca Hakk görünür. Ve hiç kaybolmaz.

Dersen ki: “Vücûd görünürde ve gerçekte Allah Teâlâ’nın ise o halde ârif kim, O’na bakan kim, O’nu gören kim?” Derim ki: “Vücûd birdir ama mertebeleri çoktur. Bir mertebede muhiblikle, bir mertebede mahbûbluk ile görünür. Bir mertebede gül olur, diğerinde bülbül.”

Futuhat-i Mekkiyye’nin başında şöyle bir beyit vardır: “Rabb Hak’tır, kul Hak’tır. Ah bilseydim, kimdir mükellef. Kuldur dersen, o ölüdür. Rabb’dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?”

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması (yok olması) dır. Yokluğa da siyah denilir. Yâni dünya ve âhiret âdemdir (yoktur). Bunların varlığı yoktur.
Çünkü varlık gerçekte Allah’ındır. Mahlukata varlık vermek mecazidir.

Peygamber’in: “Nefsini bilen Rabbını bilir.” sözünün mânâsı da budur. Çünkü nefsinin vücûdu olmadığını bilirse, kendisinde olan vücûdun Allah’a ait olduğunu anlar. Yâni kendisinin, mahiyyeti itibariyle Rabb, görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir. Yahut O aynen (zât itibariyle) Rabb, taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir.” diyebilirsin.

“Fakirlik küfür olayazdı. “sözüne gelince bu, nafile ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur. Ama benim söylediklerim, farz ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur.

Allah gerçeği söyler, O, doğru yola iletir. [Ahzab:4]

Halkın en fakiri, fakrın hâdimi Bursa sâkini Şeyh Muhammed Mısrî (ksa)

varligi_terk_fakr

Kevn ü mekândan geçeniñ
Menzili arşullâh olur
Yokluk meyinden içeniñ
Varlığı kenzullâh olur

Her kim ki ister yârını
Bıraksın elden varını
Gören dostuñ dîdârını
Bugün fenâ-fillâh olur

Eren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâfillâh makâmına
Ulaşan mahvullâh olur

Her kim ki terk-i cân olur
Bir cânına biñ cân olur
Nefsini fehm eyler bilir
Hem ârif-i billâh olur

Berzah iliniñ âfeti
Pür-nûr olur şekâveti
Âşıklarñ ziyâreti
Oldur ki beytullâh olur

Bulan bu aşkıñ dadını
Keşf eyler ilm-i bâtını
Mukarreb eyler adını
Hâl ile ehlullâh olur

Maksûdumuz öñden soña
Budur ki derim ben saña
Sırdır seni viren oña
Tevhîd-i zâtullâh olur

İlm ü irfân olur sözü
Sırr-ı Furkân olur özü
Her kande kim bakar gözü
Ayn-i kudretullâh olur

Seyrân ider dôstuñ bâgın
Bilmez olur solun sağın
Anca duyar cân kulağın
Hitâb-ı sırrullâh olur

Bî-nişândır soyladığı
Lâ-mekândır yayladığı
Dâim dilde söylediği
Ol “küntü kenzullâh” olur

Kanda kim var hak meydânı
Almayalar değme cânı
Zirâ ki her cân mülkünü
Sanma ki aşkullâh olur

Şol cân ki aşkıñ yeridir
Kâmil gerekdir arıdır
Kâmil ki şol aşk eridir
Dâim işi Allâh olur

Ümmî Sinânıñ erdiği
Cânını kurbân verdiği
Dâimâ onuñ gördügü
Cemâl-ı Zâtullâh olur.

Acziyeti hissetmenin sonu “fakr”, onun da sonu “hiç”liktir! Sonrasında dilde terennüm eden ancak kendisidir. Fakr hâlindekinin duası, hakikatinden gelişi dolayısıyla, “OL!” emri gibidir! Mutlak bilinçli kulluk, ancak “FAKR” ile tamam olur!el_mugniEL-MUĞNÎ celle celâluhû: Dilediğini, başkalarından müstağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. Fakr halini sonucu olan Bekâ’nın güzelliklerini hîbe eden.

Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-yoklukta) bulup da zenginliğe (Gınâya-Bekâ’ya) kavuşturmadık mı (El-Ğanî’nın kulu yapmadık mı, âlemlerden müstağnî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)? [Duha:8]

Muhakkak ki HÛ’dur ganî eden de fakir kılan da. [Necm:48]

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe
Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe…

Çalışmayı, kendi elinin emeği ile geçinmeyi emreden bir dinin mensupları olan ince müslümanların, “Dervişliği bulan kişiye bir lokma bir hırka yetmez mi” sözünü yine hakikatli bir sûfi olan Muhammed Nuri Şemseddin (1280/1863) şöyle izah etmektedir: “Hırkadan murad, insanlık hırkası, lokmadan murad ise, yâr-i hakîki olan Hakk’ın cemâlidir.” Bu sırra âgâh olan kesb-i kemâl, seyr-i cemâl yolcuları, ömürleri boyunca çalışıp kazanmayı elden bırakmamışlar, Allah Resulünün sünneti gereği kendi servetlerini fakirlere sarfederek, manevi fakrın yanı sıra maddi fakirliğe de talip olmuşlardır.

Mâdem ki Fakr, kişinin Cenab-ı Hakka olan ifrât-ı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fâni ve Hak’la baki olmasıdır. Fakir, hiç bir şeye malik olmayan ve hiç bir şeyin kendisine malik olamadığı kişidir, eşyânın esâretinden kurtularak gerçek zenginliğe, hakiki hürlüğe kavuşmuştur; işte fakîr birinden hakîki bir niyâz: Fakriyle övünen, alemlerin fahri hatrına kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle. ÂMİN

O’nun ﷺ dilinden müjdeler: Fakirler cennete zenginlerden önce gireceklerdir… Cennete bakıverdim; içindekilerin çoğunun fakir olduklarını gördüm. Fakirlik, cennet, yakınlık nerede? Tamda şimdi tamda burada!

Read Full Post »

Biz Allah’tan geldik, Allâh (Esmâ’sının açığa çıkması) içiniz ve O’na dönücüyüz (sonuçta bu gerçeği yaşayacağız) [2:156]

Bunca yıldır misafirsin bu tende

Cehâlettir ânı bilmez isen sende

Yaşıyorum sanıyorum ama gerçekte ölüyüm çünkü sonsuzdan kopmuşum. Oysa bir parçacığım ben bütüne hasret. Sense bir bardak suda okyanus gizleyensin, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütünle bütünleşemediğim, birliği hissedemediğim sürece yaşamım daimi bir ölüm; Oysa âşık ölüdür, maşûk daim diri…

Kalk âşık kalk!

Acele et biraz

Bak! Su sesi geliyor,

Sense susuzsun

Ve uyuyorsun…

Bir katre iken kendimi ummâne düşürdüm

Hayfâ yolumu vâdi-i hicrâna düşürdüm


Bir katre iken… Ölümün hükümdarlığına gölge düşüren, ölümsüzlüğün habercisi bir okyanus. Parayı pul, zâlimi kul eden huzurun aktığı bir deniz. Yağmur damlasından büyüyen ve yine yağmur olan, “ben”de “biz”i “biz”de “ben”i saklayan bir göl. Gezgin, yârenler hası, yolculuk telâşında bir nehir. Gözü pek bir âşık-ı şeydâ, azalırken çoğalan bir şelale. Mütevazı, semazen akışlı, azimle davete icabet eden bir dere; suyun binbir yüzüdür bizim hikâyemiz.

buz_kar.jpg

Su, buz olarak kaldığı sürece uçamaz ama kaynatılıp buhar haline getirildiğinde gökler ağacaktır. İnsan da ruh haline gelebilirse, kolayca uçabilir hem melekler uçabilir çünkü kendilerini hafife alırlar, beden kaydındaki ağırlıkları yoktur. Ruh, zaten uçmaktadır. Uçan ruh nereye gider? Kendine uyum sağlayan yere gider ki, “fedhulu fî ibâdî” bu da aynı uyumu sağlayan kimselerdir. L. Filiz

Hak, değişmeden kaldığı halde halk o değişmeyen varlığın değişen ve sayılmayacak kadar çeşitlilik gösteren zuhur ve tecellisidir. İbn’ül Arabî hazretim, Hakk’ın çok çeşitli şekiller almasını, türlü donlar giyinmesini şu misal üzerinden izah eder: Su; buz, kar, buhar, dolu, yağmur, çeşme, dalga, ırmak, deniz gibi şekiller ve adlar alır. Görüntüler  farklı olsa da bunların aslı sudur. Su donup buz şeklinde taayyün eder. Buzun bu kendisine mahsûs taayyünü erimedikçe onda mahpûs olan su tam olarak deryâya kavuşmaz.  Bundan dolayı belki suyun buza iştiyâkı, kendi nefsine iştiyâkıdır. Çünkü Resûlulluah efendimiz (sav) Deccâl’den bâhis olan hadîs-i şerîfinde “Sizden biriniz ölmedikçe Rabb’ini müşâhede etmez” buyurdular. Şu hâlde kulun, ölüm vaktinde hâsıl olan hâs kavuşmaya iştiyâk göstermesi lâzımdır. Tâ ki Hak onun iştiyâkından daha şiddetli bir iştiyâk ile ona iştiyâk göstersin. Ve ölüm aslında tabîat perdelerinin ve kesîf beden hükümlerinin kalkmasından ibâret olan bir hâl olduğu için bu hâs kavuşma, hem irâdî ya’nî tercîhli ölümü ve hem de tabîî ya’nî kaçınılmaz olan ölümü ihâta eyler. [Ş. Ekber]

Cennet gömleği olursa çekeyim yırtayım

Kavuşma ânında perde ola gömleğim

Sadreddin Konevî, Hz. Pir-i Destgîr-i Münîr Mevlâna’yı hasta yatağında ziyaret etmiş ve kendisine acil şifalar dilemişti. Bunun üzerine Hz. Mevlâna bakın ne buyurmuşlar: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Âşıkla maşuk arasında kıl kadar gömlekten başka bir şey kalmadı. Bunu da soyup çıkarmalarını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musunuz?”

Bir ucu gösterilen mânânın, âşinâ gönüllerde doğması için, Vâridat şerhinde geçen, ilim şehrinin kapısı sultanın dilinden pek müfîd bir nazım ile devam edelim.

Hz. Ali Efendimiz’nin (kv) bir nutk-u şerîfinin izâhâtı:
في تحقيقنا غير مائيه وغيران في حكمي دعته الشرائع

İmam-ı Ali kerremallahu vechehul-âli saadetle buyurur:

Ve mâl-halku fi’t-timsâli illâ ke-selcetin
Yani: Timsalde cümle varlıkların vücûtları kara benzer. Müstakil vücutları yoktur. Karın vücudu suyun vücudu olduğu gibi. Halk da böyledir. Vücutları Hakk’ın vücududur. Müstakil vücutları yoktur.

Ve ente leha’l mau ellezi hüve nâbiu
Hâlbuki sen de kar olmuş o kaynak suyuna benzersin. Su, kar sûretiyle zâhir olduğu ve karın kıyamı su ile olduğu gibi halkın zuhuru ve kıyamı dahi Hakk’ın vücududur.

Ve mâ’s-selcu fi tahkikina gayre mâihi
Hakikatte ve işin aslında kar suyun vücudundan başka bir şey değildir. Suyun kendisidir, görünüşüdür. Ancak su havanın soğukluğu ile kar sûretinde görünür. Su adı gizlenir, kar adı zâhir olur. İşin aslında aynı şey olduğu gibi halk dahi Hakkın zuhurudur. Hak Teâla her yüzden cilve-gîrdir. O cilvelerine halk adı verildi. İşin aslında Allah’ın zâtından başka zât yoktur. Cümle halk adı ile görünen kendi cilvesi, tecellisi, zuhurudur.

Ve gayre ennehu fi hükmin dâethu’ş-şerayi
Şeriatte ve zâhir ahkâmda kar ve su birbirine aykırıdır. Zira su ile taharet olunur, kar ile taharet olunmaz. Kardan başka su bulunmazsa ve karı eritecek şey yoksa teyemmüm caizdir. Karın varlığı teyemmüme engel olmaz. Suyun varlığı engel olur. Bundan malum oldu ki, karın müstakil vücudu olmadığı halde şeriatın zâhirinde kara su demezler. İsimde ve görünüşte Hakk’ın cilvesi (latif tecellisi) olan halk, Hakkın zâtından başkadır. Halka Hak denilmez. Kar suyun mazharı ve sûreti olduğu gibi halk dahi Hakk’ın mazharı ve cilvesidir. Lakin bu halka Hak denilmez. Zira ma’duma mevcut (yok olana var) denilmez.

Ve lakin yezubu’s-selcu yurfeu hükmühu
Ve yudau hükmül-mâi ve’l-emrü vâkiu
Lakin kar eridiğinde kar adı ve taharete engellik hükmü kalkar. Su adı ve taharet hükmü konulduğu gibi insan da hakiki tevhide süluk ederek Allah’ın varlığında eriyerek yok olduğunda mevcud ve bâki olanın Hak olduğunu Hak şühudu ile müşahede eder.

Tecemmeati’l-ezdadü fi vahidi’l-baha
Ve fîhi telaşet fe hüve anhünne sâtıu
Yani: Hazret-i cem makamında ef’al ve sıfatın Hakk’ın zâtı ile kaim oldukları müşahede olunur. O mertebe tadılmadan hakiki tevhid zâhir olmaz.

İşte böyle efendim, filler türlü türlü, iz takip edilirse fiillerin neşet ettiği sıfatta çeşit daha az nitekim Zat makamına varıldığında ise kesretten vahdete erilir.

O’nun aynı da ğayrı da yoktur.  Buhârın vücûdu, lâtîf oluşunun kemâlinden dolayı görünmez. Bir mertebe yoğunlaşınca bulut ve bulut yoğunlaşınca su; ve su donarak yoğunlaşınca buz olur. Şimdi buzun esâsı buhar olmakla berâber, onun belirmesi buharın gayrıdır. Çünkü buhar, aslâ buz gibi kesîf bir belirme sâhibi değildir; o sûretsizdir. Ve aynı şekilde buz, suyun donmuş halinden ibâret olduğu halde, suyun aynı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûtları buharın zâtından gayrı değildir. Bu i’tibâr ile buharın aynıdırlar. Bundan dolayı bunların arasında hem aynı oluş ve hem de gayrı oluş mevcût ve gerçektir.

Buhar yoğunlaşınca su olur ve su yoğunlaşınca buz olur. Suyun ve buzun vücûdu buhârın vücûdudur. Buz eriyince su ve su buharlaşınca buhâr olur. Bundan dolayı buzun şânı helâk olmaktır. Oysa helâk olucu olan buz, buhârın indinde hem mevcût ve hem de mevcût olmayandır. Ve onun şânı, yokluk içinde varlıktır. Bununla berâber bu iniş ve çıkışta buhârın zâtı değişmiş değildir. Hakk’ın latîf olan mutlak vücûdu, her bir ismin gereklerine göre, o kesîf sûrette belirmiş ve kayıtlanmıştır. El-Latîf olan buharın yoğunlaşıp, farz edelim küp şeklinde ve diğer şekillerde dondurulması gibi. Buzun vücûdu algıda mevcût ve görülebilir ise de, latîf buharın o şekilde kayıtlanmasından ve belirmesinden oluşmuş izâfî bir vücûttur. O belirginlik ve kayıtlanma zâil olunca, mutlaklığa döner. Bundan dolayı buzun vücûdu bir hayâl olup, onda kendini göstermekte olan hakîkat latîf olan buharın mutlak vücûdudur.

İşte bu misalerle de açıkça görüldüğü şekilde bu var edilmişler âleminin hayâl olduğunu ve hakîkat yönünden Hak olduğunu zevkan ya’nî bizzat hakîkatini yaşayıp idrâk ederek anlayan kimse, yolun sırlarına hâiz ve hâlin hakîkatine vâkıf olur. Ve Allâh’ın yolunda murâdınca gitmeye muvaffak olur.

Hayır ve şer ALLAH’tandır zîra suyu buz yapan da güneştir buhar yapan da…

Hakikatte hal böyle olunca, Rabbimizin de bizden muradı O’nun büyüklüğü karşısında buz gibi olan benliğimizin erimesidir. Onun ilâhî varlığı karşısında aczimizi, mahviyetimizi anlamaklığımızdır.

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe…

Verenin şânı büyük, sen iste istedikçe…

Tevbe ile yıkayıp aslına döndürdüğümüz muhabbetimiz nefsin ve alemin dertlerine şifâ olsun niyazımızla mektubu burada sırlarken imdâd erişir feryâdımıza:
Aradığın su, düştüğün kuyudadır!


Kendi çukurunda kuruyabilir insan ummana karışamadan
Sen cansın özünü ten bilirsin

Katında su var susuz ölürsün

Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, secde yerinde nabzımı yoklayanlar tek bir nefes duysa: Kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle: “Al beni benden; kayd-ı bedenden, ayırma senden”

Hümâ-yı ‘ışk-pervâz ol gel ey cân murg-ı tenden geç

‘Alâ’ikden mücerred ol yüri kayd-ı bedenden geç

Read Full Post »

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْت۪يلاًۜ
… Rabbinin adını an, bütün benliğinle kendini O’na ver, her şeyden kesilip sırf O’na yönel! [73:8]

Besmele-i tuğrâ-yı kitâb-ı hakîm
Bâdî-i her hâtime-i müstakîm
Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

zikir_risalesi_2

Hayr eyler her ef’âl-i nihâyetini
Envâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her işlerin hüsn-i hıtâmına sebep
Mi’mâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

قالَ : حدَّثني أبي موسى بنُ جعفرٍ ، حدَّثني أبي جعفرُ ابنُ محمَّدٍ ، حدَّثني أبي محمَّدُ بنُ عليٍّ ، حدَّثني أبي عليُّ بنُ الحسينِ ، حدَّثني أبي الحسينُ بنُ عليٍّ ، حدَّثني عليُّ بنُ أبي طالبٍ _ رَضِيَ اللَّهُ عنهُ _ ؛ قالَ : قالَ رسولُ اللَّهِ _ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسلَّمَ _ : ” يَقُولُ اللَّهُ _ تَعَالى  Ebû Nuaym, Hilye, 3, 224; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sagîr:6048

لاَ إِلَهَ إلاَّ اللَّهُ حِصْنِي ، فمنْ دَخَلَهُ أَمِنَ عَذَابِي

Kudsî bir hadis-i şerîfte “Lâ ilâhe illallâh” inancı benim kalemdir. Her kim benim kaleme sığınırsa selâmette olur” buyrulmadı mı?

Bu kaleye giren, kalenin adını söylesin denmiyor. “Lâ ilâhe illâllah” kalesine (sağlam ve müstahkem yer, sarp, erişilmesi güç yer anlamına “hısn” kelimesine tercihen) girin buyruluyor. Kalenin adını söylemek kolaydır. Sen dille, “ben kaleye gittim” veya “İstanbul’a gittim” dersin. Eğer dille gidilebilseydi bir anda göğe ağar ve yere inerdim. Arş ve Kürsi’ye giderdim.

Şimdi sen otur da söyle: “O, tektir” diyorsun, o halde sen kimsin? Sen altı binden daha fazlasın! Sen de bir ol! Yoksa O’nun birliğinden sana ne? Sen yüz bin zerresin ki her zerrende bir heves, her zerrende bir hayal taşıyorsun. Ancak niyetiyle gönülden, aklı ile tam ve içten bir bağlılık gösteren cennete girer. Bunu yapabilen cennete girer, yarınki vaade hacet yoktur. Böylesini bulursan Cennetin ta kendisidir O.

Her kelime-i tevhîd, nefse atılan gösterişten uzak bir ok mesâbesindedir. “Lâ ilâhe illâllâh” içinde dudak harfi olmadığından riyası da yoktur. Dudak oynamaz, gayrıya gösteremezsin ki riyası olsun.

Gülbîn-i zikri diküb bâğ-ı dile
Gonca-i maksûdu var Hak’dan dile
Kalb ü ruha ver safâ tevhîd ile
Dermek istersen eğer irfan gülün

zikir_risalesi_1

Ey gönül cümle sivâdan pâk olup dergâha gel
Başla sağdan “Lâ ilâhe” solda “illâllah”a gel

Taliplerim! Gönül evini temiz tutun. Allah’ın ikramı çoktur, ümitvâr olun. O, kullarını tenhalarda ve gecelerde arar. Bizden sonra yerimiz boş kalmaz. İbadeti sırf Allah için, içten gelerek yapın. Ücret umarak gündelikçi olmayın. Sohbete devam edin. Allah için yakınlaşın, kış gibi soğuk olmayın. Gizli ve âşikâr yerlerde Allah’tan haşyet duyun. Az yiyin, az konuşun, az uyuyun. Açlıktan ölseniz bile şüpheli şeyleri yemeyin. Avamın arasına az karışın. Sır olun. İnsanların elindekilerden ümidinizi kesin. Yerilen sıfatlardan uzak durup kendinizi güzel sıfatlarla donatın. Aykırı bir görüşle kendinizi cemaatten ayrı bırakmayın. Yarenler! Söz uzar, zaman geçer. Hakk çağrısı minarelerden yankılanınca bu çağrıya kayıtsız olmayın.

Son nefesinden mukaddem nasihatları bunlar imiş… Dâmeninde misâfir olduğumuz Hacı Bayram-ı Veliyyullah sultanımızın mürşid-i kâmilleri, Şeyh Abdullah Hamîd-i Velî Hazretleri’nin (v. 1412), “Mü’minler somun!” hararetinde, insan pişirdiği  “Zikir Risâlesi” nâm eserini, Hak talibi dostların istifâdelerine sunarız.

ZİKİR RİSÂLESİ
Kim tâlibidir “illâ” rumûzun; varlık hicâbın “lâ” ile silsin

zikir_risalesi_3

Her şeyi baştan var edip sonra onu çağıran, her şeyi yaratıp yarattığını eşli kılan Allah’a hamd ü senâlar olsun. Hazret-i Allah vesikayı birleştirmek, şeyler arasında irtibat kurmak için insana has bir akıl verdi. Şeriatın hükümlerini bildirmek için Kur’an’ı indirdi. Kendine varan yolları tercih etsinler diye ilmi, faziletli kıldı, tarikatı seçsinler diye insanları ilimle üstün kıldı. Hakikati ortaya çıkarmak için insanlara anlayış ikrâm eyledi.

Yüce Allah, insanlara, her hal ve durumda; ayakteyken, otururken ve yanları üzerine yatarken zikretmelerini emretti. [3:191] Zikri emretmesi bir ömür boyunca, bir an dahi Rabbinin koyduğu emirlerden gâfil olmamaları için, sünnet üzre rükû ve secdelerini yaparak, sırat-ı müstakim olan bu yoldan ayrılmaksızın, huzur ve şuhûd halinde kemâle doğru ilerlemeleri içindir.

Yüce Allah’ın diğer ümmetleri arasından bize mahsus olmak üzere iman ve İslam ihsan ettiği için O’na hamd ü senalar eyler, öteki taifeleri arasında bizi imanın şubesi olan “zikir” üzere muvaffak kıldığı için hassaten şükrederiz.

O’nun Resûlü ve Habîbi, Adnan soyundan seçilen efendimiz Muhammed Mustafa’ya ﷺ âline, ashâbına, bir güzel hâl ile kıyâmete kadar onlara tâbi olanlara salât ve selâm eyleriz. İşbu salât ve selâmımız zaman var oldukça dâim olsun.

Hamd, senâ, salât ve selâmdan sonra deriz ki; bizim sülûkumuz (tutunup yürüdüğümüz yol) tarikat; tarikatımız da farzları, sünnet ve nafileleri ve şeriatın diğer vecibelerini eda ettikten sonra vakitleri “Lâ ilâhe illâllâh” cümlesini gizli-açık söylemek, zikr-i dâim’de olmak üzerine kurulmuştur. Bu vesileyle gece-gündüz, seferde-hazarda, tenhada-kalabalıkta vakitlerimizi, nefeslerimizi bu kelimenin zikri için harcarız. Doğrusu böyle olmak mühim bir hakikat, hakikatlarin de en doğrusu ve Allah’a en yakın olanıdır.

Muhabbet ile bağlanan zikir dinmez ve zikir ile bağlanan muhabbet zâil olmaz.

İmam Ebu Ali Dekkâk der ki: “Müridler, zikir yolundan daha doğru ve daha açık hiçbir yol tutmamıştır. Hiç kimse zikre devamdan başka bir yol ile Allah’a ulaşamaz.” Tarikat büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî der ki: “Zikir velayetin menşûrudur, fermânıdır. Kendisine zikir nasîb olan kimseye velâyet nasip olmuş demektir. Her kim de zikirden ayrılmış ise velayetten ayrılmış demektir.”

Peygamber Efendimiz(sav), Rabbinin şöyle buyurduğunu aktararak buyururlar ki: “La ilahe illallah benim kalemdir. Her kim benim kaleme girer ise benim azabımdan emin, güven içinde olur.” İslam’ın hücceti Ahmed b. Muhammed Gazali der ki: “La ilahe illallah, en büyük kaledir. O tevhid ilmidir. Onu elde eden ebedi mutluluğu elde eder. Onun gerisinde kalan ebedi bahtsızlığı ve daimi azaba dûçâr olur.

Yine Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Zikrin en faziletlisi La ilahe illallah’tır.” Bu zikirle ilgili olarak “La ilahe illallah” zikrindeki “Lâ” nefy ü inkârın sebeplerini, zikrin nasıl olacağını, kısımlarını, bir takım şartlarını ve edeplerini anlatmak gerekmektedir. Önceden söylediğimiz gibi bu zikir Allah’a giden yoldur. Mürid bu yola nasıl girmeli ki en kısa zamanda isteğini elde etsin? Müridin, sevgilisine – ki o sevgili açıkta ve gizlide Allah’tır- ulaşması nasıl olacaktır? Meşâyihin zikir olarak bu kelimeyi seçmesinin, bunu telkin etmesinin sebebi, telkinin şekli ve edebi nedir?

Burada yaratılmışların efendisi ve senedimiz Muhammed Mustafa’ya (sav) ulaşmamızın nasıl olacağı beyan edilecektir. Bil ki meşâyihin diğer zikirler arasından bu zikri seçmesinin bazı sebepleri vardır. Şöyle ki: Bu zikir, zikirlerin en faziletlisidir. Bunun faziletli olduğu meşhurdur.

Yâ Ali gözlerini kapa ve beni dinle sonra duyduğun o sesi aynen üç defa tekrar et, ben de senin sesini dinleyeyim buyurdu Yüce Sultân bunun üzerine gözlerini yumarak yüksek sesle üç defâ “Lâ ilâhe illâllâh” tâlim etti. Daha sonra Hz. Ali Efendimiz gözlerini yumdu ve yükses sesle üç defa “Lâ ilâhe illâllâh” ahz ü zikr eyledi. Mânâ Sultânı da Hz. Ali Efendimizi dinledi… [Müzekki’n-i Nüfus, vr 11b]

Hz. Allah, insanı kesîf ve latîf, ceset ve ruh, karanlık ve nur, suflî ve ulvî şeklinde birbirinden farklı iki nesneden yaratmıştır. Zikrin de böyle farklı iki şeyden oluşması gereklidir. Bu özellik sadece “La ilahe illallah” da bulunur. Hz. Allah, insanın kalbini iki parmağı arasında döndürdüğü bir konumda bulundurmaktadır. Kalbin döndürülmesi tencerenin kaynatılması gibi hatta ondan daha şiddetlidir. Tencerenin kaynaması şiddetlenince üst kısmında mutlaka köpük ve başka şeyler birikir. Tencerede bulunan şeyi yiyerek lezzetini tatmak isteyenin tencerede ne olduğunu bilmesi ve kaynayan nesnenin üzerinde toplanan gereksiz şeyleri atması îcâb eder. İşte ahireti isteyen mürid kalbini gözetlemez ve orada bulunan havâtırı yani Allah’tan başka düşünceleri atmazsa Allah’ın kalbe koyduğu ilimlerin tadını alamaz. Nefis de marifetlerin tadını alamaz. Peygamber Efendimiz (sav) buyurmuştur ki: “İlim onların kalplerindedir.”

Kalp, sultanlar için hazırlanmış dayalı döşeli, süslü bir ev gibidir. Gelip geçerken günler evin kirlerden arınmış olması pek zordur. Bu kirlenmenin bazı sebepleri vardır ki burası onların anlatılma yeri değildir. Mürid, bu evi temizlemek ve sultanın orada oturmasına elverişli hale getirmek görevi verilmiş bir kuldur. “La ilahe illallah” zikri o evi süpürme vasıtası gibidir. Bu ev bu temizleme vasıtasıyla temizlenmelidir ki ilahi nefhalar, melekler ve başka güzeller oraya yerleşip otursunlar.

Kalp, cila ile parlatılmış bir ayna gibidir. Aynanın cilasının ve parlaklığının tazelenmesi gerekir. Kalbin parlatılması Allah’ı zikretmekledir. Nitekim Abdullah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır “Her şeyin bir cilası vardır. Kalplerin cilası aziz ve celil olan Allah’ı zikretmektir.”

Hz. Allah, insanın ruhunu yarattığı zaman ruh, Hakk Te’alâ’nın yakınında idi. Rabbi zül Celal’den feyiz almakta idi. Hz. Hakk, bedeni yarattığı zaman ruha beden ile ilişki halinde olmasını emretti. Böylece bedenin terbiye edilmesi için Cenab-ı Hakk nefsinden bir âheng lutfetti. Ta ki beden Rabbin hizmetine elverişli hale gelsin ve O’na hizmet etmekle lezzetler aleminden bir tat alsın.

Bundan başka insanların ruhları, ruhlar âleminde Hakk Subhanehu ile beraberdir. Hz. Allah, ergenlik zamanına kadar bunu bedenlere unutturdu. Ergenlik zamanı Rabbin hizmetine elverişli olunan zamandır. Beden Rabbin hizmetine uygun olunca bir eğitici ve hatırlatıcı göndermiştir. Bu ya akıl ile ya kalbin marifetlere uyanması ile ya Rabbani ruhla ya da melekle olmaktadır. Artık ruh için şeyhlerin – Allah onlara rahmetiyle muamele etsin – farklı durumlarına göre ruhu terbiye etmesi gelmektedir. Böylece ruh uyanır, hatırlar ve görür ki Rabbinin civarından hayli uzak düşmüştür ve O’nu unuttuğu için beden perdesi ve bir takım hastalıklar ve fasit irade, Hakk’a karşı inat kazanmış bir duruma gelmiştir. Bu duruma gelmesinin bazı sebepleri vardır ki bunları burada anlatmak işi uzatır.

Meşayıh-ı kiram (k.s) hakikatin edasında bu yolun hekimleri olunca müridlerin hallerine göre “La ilahe illallah” zikrini muayyen dozlarda bir ilaç olarak verirler. Bu işi bildikleri bir takım sebeplere göre yaparlar ki burası bu sebeplerin anlatılacağı yer de değildir. Meşayıh bu ilacı müridlerin Allah’tan başkasını göz önünde bulundurmaktan dolayı gönlünde meydana gelen hakkı unutma hastalığını iyileştirmek için, gaflete iyi gelsin diye verirler.

Çünkü bu “La ilahe illallah” kelimesi nefy ü inkâr çiçeği ile ifadeyi olumluya çeviren ispat sarhoşluğunun bir araya gelmesiyle oluşan bir macundur. Buna göre “La ilahe illallah” kelimesinin başlangıcı olumsuzluk, küfür ve zehir; sonu ispat, iman ve panzehirdir. “La ilahe illallah” cümlesindeki “La ilahe” olumsuzluk kısmı, kalpte doğan hastalıkların nefsani belirtilerini yok eder. “illallah” ispatı ile kalbin sağlığı ve Rabden gayrisini anmaktan doğan hastalıktan selamet hâsıl olur. Böylece kalp, Hakk ile meşgul olmaya başlar. Nefsani bozukluk belirtilerinin başka sebepleri de vardır ki onları burada zikretmek işleri uzatır. Nefisteki bozukluk işaretleri yok olursa zikir bir takım işaretlerle sırlara ve sebeplere açılan yöne doğru gider. Böylece sevinç eksik olmaz. Aksi halde kışkırtmalar olur. Kışkırtmalar olunca kalem de yok olur, kâğıt da yok olur. Mücahade de bunun üzerinedir.

Zikrin Kısımları:

Zikrin kısımları meşayıha göre değişir. Avarif adlı eserin sahibi der ki: “Zikir dört kısımdır. Bunlar: Dil ile zikir, kalp ile zikir, sır ile zikir, ruh ile zikirdir.” Şüphesiz ki ruhun zikri, sırrın zikirden haberdar olmasıdır. Kalbin zikri, nefsin zikirden haberdar olmasıdır. Nefsin zikri O’nu görüp saygı göstermesi veya sevap istemesidir. Mürid, zikir ile makamlardan bir şeye ulaşır. Ehlullah katında insanlardan en aşağı seviyede olanı, zikri ortaya çıkarmak isteyen ve zikir ile Hakkın kendi üzerine iltifatını, teveccühünü arzu edendir.

Avarif adlı eserin sahibi şeyhin sözünün özü şudur: Kalbin zikri fiillerin zikridir. Sırrın zikri, sıfatların zikridir. Ruhun zikri, zâtın zikridir. Sanki bu ifadeyle fiillerin faniliği, sıfatların faniliği ve zatın faniliği gibi üç faniliğe işaret etmiştir. Tahkik ehli bazı kimseler ise zikrin altı kısım olduğunu söylemişlerdir. Bunlar: Zâhirin zikri, bâtının zikri, kalbin zikri, sırrın zikri, ruhun zikri, hâfinin zikri. Bu zikirlerden zâhir ve bâtının zikri, başlangıç durumda olan müridin zikridir. Kalbin ve sırrın zikri, orta derecede olan müridin zikridir. Ruhun ve hafinin zikri ise ileri seviye olan müridin zikridir. Bütün bu sözler birbirine yakındır. Zikir konusunda sözün özü şudur ki Hazreti Allah ile yakınlık kazanmak, halktan uzak olmaktır.

Zikrin Şartları Ve Edepleri:

Buraya kadar söylenenlerden sonra bilesin ki zikrin açık ve gizli şartları ve edepleri vardır. Bunlarla zikirden fayda hâsıl olur ve meyvesi ortaya çıkar. Bunlardan bazılarına işaret edeceğim.

1- Bütün günahlardan ve hatalardan tövbe etmek. Bu tövbe ya Allah’a niyetle olur ya da zahiri ve batını şeriat ile ve sıkı sıkıya takvaya bağlı olmakla süslenmiş bir mürşid-i kâmil tarafından yaptırılır. Tövbenin her şartı yerine getirilmelidir. Bu şartlar şöyledir:

  • Gusletmiş olmak,
  • Abdestli olmak,
  • Temiz elbise giymiş olmak,
  • Meleklerin, sekînenin ve ruhanîlerden sâlih olanlarının hazır bulunması için iyi kokulu buhur yakmış olmak.

2- Mürid, zikir yapmak istediği zaman Efendimiz Hz. Muhammed’e (sav) gizli olarak üç defa salâvat getirir ve şu duayı okur:

zikir_risalesi_4

“Fe in tevellev fe kul hasbiyallahu la ilahe illa hu, aleyhi tevekkeltüve hüve rabbül arşil azim. Rabbi euzu bike min hemezatişşeyatini ve vesaisihim ve hemzihim ve lemzihim ve nefhihim. Eyyühel cinnü inne beynena ve beyneküm le siaten fentaliku ila abedetil evsani vela tüzahimu ehlezzikri vel kur’ani bi hakkı seyyidina Muhammedinil meb’usi ilel insi ve’l can”

3- Şeyhinin suretini, kendi yüzünün hizasında hayal etmek. Ta ki şeyhi, zikir yolunda yoldaşı olsun.

4- Halk arasında denir ki: “Önce ustayı bul, sonra ev yaptır” ya da “Önce arkadaş bul sonra yola çık” Mürid, zikre başlarken kalbiyle şeyhinin himmetinden yardım istemelidir. En güzeli, zikre başlarken şeyhinin şeyhini anmalı ve yaptığı zikir ile şeyhlerini Allah’tan başkasını istemediğine şahit tutmalıdır. İhtiyaç duyduğu zaman şeyhini adıyla çağırmasında, şeyhinden istediği yardımın Peygamber Efendimizden (sav) yardım istemek olduğunu düşünmesinde “fezkuruni ezkurkum” fehvâsınca bir sakınca yoktur. Allah’ın izniyle bu yardım kendisine gelecektir. Şöyle ki: “Halkı arasında şeyh, ümmeti içinde peygamber gibidir:’

5- Zikir yaparken kalp ve dil arasında bir âheng olmalıdır, aynı ritmi vurmalı, mütereddit olmamalıdır.

6- Mürid, tam bir ihlâs ve doğruluk üzere olmalıdır. Böyle yapmadaki gaye zikrinde, diğer ibadetlerinde ve davranışlarında Allah’tan başkasını istememesi içindir.

7- Mürid, zikir sırasında gönlüne düşen şeyleri şeyhinden gizlememeli, gerçek hayatta (gündüz rüyası) ya da gece rüyasında gördüklerini de gizlememelidir. Manayı anlattıktan sonra gördüğü rüyanın yorumunu da şeyhinden istememelidir.

8- Zikir sırasında hareket halinde olmalıdır. Zikir ya vezinli, dengeli olarak yapılır ki bu da şöyledir: gözlerini kalbine dikerek, oradan ‘la’ kelimesini alır ‘ilahe’ kelimesi ile bunu başın arkaya çevirerek, geriye atar. Bu hareketi ile sanki kalbindeki masivayı, Allah’tan başkaya ait şeyleri oradan çıkarmış ve “La ilahe” diyerek sağ tarafından arkasına atmış olur. Ve sol tarafından “illallah” diyerek kalbini murakebe ile gayriyattan boşaltır. Artık kalbinde zikirden başka bir şeye yer vermez.

Eğer zikir hareketi dengeli değilse vezinsiz ise bu da şöyledir: nefs ile ceset, süt ile kaymağı, yağı gibi karışmış kabul edilir. Sütün her zerresinde mutlaka yağın, kaymağın bulunması gibi kendi benliğinde mutlaka kötü sıfatlar da güzel sıfatlar da bulunur. Sütün içinde bulunan kaymağı meydana çıkartmak için yayık nasıl kuvvetlice ve devamlı çalkalanırsa mürid de zikir sırasında uzunca bir süre sağa sola sallanmalıdır. Ta ki benliğinde bulunan güzel sıfatlar kötülüklerden arınıp ayrılsın.

Bu rumûzdan asıl manayı anla, itiraz etme. Aksi halde zevk ve mana ehlinin gönlüne senin itiraz şüphen doğar. Zevk ehline itiraz, insanı delalete götürür. Hakikat bilgisi ise Allah’tadır.

Hz. Ali medh ü sena ettiği bazı arkadaşlarını anlatırken şöyle demiştir: “Vallahi onlar Allah’ı zikrettikleri zaman rüzgarlı bir günde ağaçların salındığı gibi sallanırlar, gözlerinden yaşlar dökerlerdi.” Bazı arkadaşlarının da zikir ve itaatte gaflet içerisinde olduklarını söylemiştir. Hz. Ali Efendimizin (kv) bu sözlerinden zikirde sallanmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır. “Sevdiğinin adı anıldığında depreşmeyen, hali, hareketi değişmeyen mürüvvetsizdir” buyruğu da mânâ Sultânına aittir.

İbadet nâmına dalgın oturma!
Çağırma, bağırma göğsüne vurma!
“Yâ Hû”, “yâ Hay” diye köpürüp durma,
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir.

Mürid, zikir sırasında kendine değer verdiğini imâ eder bir hal görmekten sakınmalıdır. Bu büyük bir münafıklık ve büyük bir günahtır. Bilakis müridin zikir sırasında kendine bir coşku ve bu coşku halinin verdiği bir sarhoşluk, cezbe gelmesi durumunda kendini tam manasıyla tutması gerekir. Asla kendini değerli saymak gibi bir hayale kapılmamalıdır. Her kim böyle bir şeye meyleder ise bizden değildir. Her kim açıktan kendisine zahir olan şeyi konuşursa, “Ulvi veya sufli şöyle şöyle şeyler görünüyor.” derse “Bana rengârenk ve çeşitli nurlar görünüyor.” derse, eski tasavvuf şeyhlerine benzer şatahat türü bir şeyler söylerse, zikir sırasında bir takım şeyler söyler bağırıp çağırıp nara atarsa yahut peygamberimizin kılmış olduğu nafilelerden birini yapmak konusunda gevşeklik gösterip aldırış etmezse – ki bu nafileleri “Vasiyetim” kısmında söyleyeceğim – yahut zikir sırasında raks eder gibi oynarsa bunları yapan birisi tarafımızdan reddedilmiştir ve münafıktır. Biz böyle bir kimseden uzağız. O da bizden uzaktır. Bu yasaklardan birini yapan, bizim adımızı kullanıp yemin eden, bizim adımıza ortaya çıkan ve insanlardan maddi bir çıkar elde eden ve böylece geçimini sağlayan olursa bu kişinin konuşması da sağladığı menfaat de haramdır.

Zikir sırasında kuvvetli sallanmak helaldir. Sallanmak ayakta olabildiği gibi oturarak da olabilir.

9- Mürid, zikir meclislerinden asla uzak kalmamalıdır. Zira bereket ve rahmet, cema’at iledir. Müridler bir araya gelip halka oldukları zaman gür bir sesle ve güçlü bir hareketle zikir yapmalıdır. Böyle yapmak şeytanın vesvesesini, kalbe gelen zararlı düşünceleri uzaklaştırıp def eder. İslam’ın hücceti İmam Gazali (r.a) bir kişinin tek başına zikir yapması ile cemaat olarak zikir yapılmasını; tek bir müezzinin ezan okuması ile grup halinde müezzinlerin ezan okumalarına benzetmiştir. Nitekim grup halinde çıkarılan gür ses, tek başına bir kişinin sesinden daha fazla havayı kat edip daha uzağa gider. Bundan dolayı bir cemaatin tek kalp halinde zikretmesi daha evladır. Çünkü Allah, kalbi katılıkta taşa benzetmiştir. O şöyle buyurur: “(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha katıdır. (Varlığındaki Hakk’ı açığa çıkaramaz oldu) Çünkü taşlardan öylesi var ki içinden ırmaklar kaynar. Öyleleri de var ki çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah’ın haşyetinden düşerek aşağı yuvarlanır.” [2:74] Bilindiği gibi taşlar ancak şiddetli bir güç ile kırılır. Katılaşmış kalp de böyledir. Meşâyih (r.a.) demiştir ki: “Zikri kuvvetli ve şiddetli yapmak şarttır. Kuvvet ve şiddetin derecesi “Allah” lafzının kuvvetinin kalbe, kalpten bedenin diğer organlarına tesir edecek derecede olmalıdır. Zikirden murad edilen budur”

Şeyh Ebu’l Hasen Harakanî (k.s) hazretleri şöyle der: “Zikir ehli ‘Allah’ dediğinde cismi tepeden tırnağa titreyen adamdır. Eğer ‘Allah’ dediği zaman bu hal olmazsa o ehl-i zikirden sayılmaz. Zikrin sevap durumu da bu kuvvete göredir. Çünkü cemaatte zikir meydana getiren, bu hali kolaylaştıran bir kuvvet vardır.”

Zikirde sema hali, insanın iç dünyasındaki deruni kuvvet, müminlerin zikir sohbetleri ve daha pek çok meselenin anlatılmasına bu küçük risale yetmez…

Vasiyetim

Dostlarıma ve yolumuza girenlere vasiyetimdir:

1- Gizli, açık tüm hallerinde Allah’tan sakınsınlar.
2- Az yiyip az konuşsunlar.
3- Avam (halk) arasına az karışsınlar.
4- Daima şehvetten uzak dursunlar.
5- İnsanların ellerinde bulunanlardan ümidi kessinler.
6- Bütün kötü sıfatları, yerilen huyları (ahlak-ı zemime) terk etsinler, övülen güzel huylarla (ahlak-i hamide) kendilerini süslesinler.
7- Şiir ve şarkı dinlemekten kaçınsınlar.
8- Düşüncelerinde dayatmacı, ön yargılı olmasınlar.
9- Açlıktan ölseler bile şüpheli hiçbir şeyi yemesinler.
10-Sünnet olan namazlara devam etsinler.
• Özellikle sabah namazının iki rekât sünneti
• İki rekât işrak namazı
• Altı rekat kuşluk, duha namazı
• Öğlenin farzından önce dört, farzından sonra dört rekât sünneti
• İkindinin farzından önce dört rekat sünneti
• Akşamın farzından sonra iki rekât sünneti
• Akşamın farzından sonra kılınan altı rekât evvâbîn adı verilen namazı
• Geceyi ihya niyyetiyle on iki rekât namazı
• Yatsının farzından önce dört, farzından sonra dört rekât sünneti
• Vitir namazından sonra oturarak kılınan iki rekât namaz. Bu namazın birinci rekatında “İza zülzilet” ikinci rekatında “Kul ya eyyühel kafirun” suresi okunur
• On iki rekât teheccüd namazı
• Her Cuma gecesi veya günü tesbih namazı.

Mürid, bu ibadetleri evrad bilip ömür boyunca terk etmemelidir. Herhangi bir sebeple bunlardan bazısını kılamazsa bir hafta sonra da olsa hatırladığı zaman kılmalıdır.

11- Her gün bir günlük kaza namazı kılmalıdır.

Bunlar bir müridin namaz olarak kılması gereken asgarî miktarlardır.

Oruç olarak yapması gereken asgarî miktar ise:
1- Pazartesi ve Perşembe günleri
2- “Eyyam-ı Biyz” denilen her hicri ayın 13, 14 ve 15. Günleri
3- Şevval ayından altı gün
4- Zilhicce ayının ilk on günü
5- Muharrem ayının ilk on günü
6- Muharrem ve Şaban aylarının çoğunu oruçlu geçirmelidir.

Oruç ibadetinin en çoğu ise Davud’un (a.s) orucudur ki bir gün iftar edip bir gün oruçlu olmaktır. Gücü yetse de mürid bundan fazlasını yapmaz.

Kur’an okumaya gelince:
1- Her gün gündüz vakti Kur’andan yüz ayeti, ayrıca günün evvelinde Yasin Suresini okur. Bunu yapanın hacetleri yerine gelir.
2- Her gece “Elif, Lam, Mim” ile başlayan Secde Suresini, Yasin Suresini, Duhan, Vakıa ve Tebâreke Surelerini okur.

Gece okuması gereken bu surelerden birini okuyamazsa gündüz kaza ederek okur.

Zikirler:
• Yüz defa “La ilahe illallahu vandehu la şerikeleh, lehül mülkü ve lehul hamdü yuhyi ve yumit ve hüve ala külli şey’in kadir”
• Yüz defa “Rabbiğfirli ve tüb aleyye, inneke entettevvabur rahim.” (Ey Rabbim! Beni bağışla. Tövbemi kabul eyle. Çünkü sen tövbeleri kabul eden, merhamet sahibisin)
• Yüz defa Peygamberimiz Efendimize sallallahu aleyhi ve selleme salâvat.
• Yüz defa “Ve subhanallahi vel hamdu lillahi, vela ilahe illallahu vallahu ekber.” • Yüz defa “Vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim. Ve etübü ileyhi la melcae vela mencae minallahi illa ileyh. (Allah’tan başka, masiyetten koruyacak güç ve ibadete yöneltecek kuvvet sahibi yoktur. Ben O’na tövbe ediyorum. Kurtuluş O’na sığınmaktadır.)
• Yüz defa “Subhanallahi ve bihamdihi. Subhanallahil azimi estağfirullahil azimi ve etûbu ileyh.”
• Yüz defa “Subhanallah”
• Yüz defa “El hamdu lillah”
• Yüz defa “La ilahe illallah”
• Yüz defa “Allahuekber”
• Yüz defa yatakta oturur vaziyette, ölüm döşeğindeymişçesine “İhlas Suresi”
• Her namazdan sonra yirmi beş defa “Subhanallah” Yirmi beş defa “Elhamdulillah” Yirmi beş defa “Allahuekber”
• Her Cuma günü ve gecesi Peygamber Efendimize (sav) bin defa salâvat.

Dualar:
Duaların en güzeli bizim iyiliğimiz için Allah tarafından Peygamber Efendimiz’in (sav)) fem-i saaadetleri vasıtasıyla indirilen kelâm-ı kadîm olan Kur’andır. Sonra sahih senetlerle gelen altı hadis kitabındaki hadislerde bildirilen dualardır. Nitekim “Silâhu’l Mürîdîn” isimli eserimizde güzel bir tertiple bu dualar bildirilmiştir. Bunlardan sonra mürid daha ziyadesini talep ederse büyük şeyhlerin bildirdiği dualarla dua eder. İşte benim vasiyetini budur. Kelâmın hayırlısı, kelimesi az, mânâsı çok, ifadesi güzel olanıdır. Allah, bizleri bu emirlerle amel etmek nimetiyle rızıklandırsın. O hakkıyla işiten ve duaları kabul edendir. İşin başında ve sonunda hamd ve sena O’nadır. Güç ve kuvvet ancak yüce ve ulu Allah’ın yardımıyladır.

Tac ve Hırkanın Tefsiri

Tac, cennette müminlerin giyeceği taca işarettir ve cennet giysilerinden bir giysidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Tac, Allah tarafından indirilmiştir!”

Bahsi geçen tac, Hz. Peygamberin tacıyla alakası olan tacdır. Bir kimsenin başına mürşid, halife veya salih bir kimse tarafından bir tac konursa bu tac, kıyamet gününde o kimsenin başında bir nur olacaktır. Çünkü o tac Allah’tan inmiştir. Bu sözün manası, “Bu tac, Allah’ın kudretindendir.” demektir.

Tac, türbe işaretidir. Tac sahibi, ölü gibidir. Tacı giyen kimse ölüdür. Yani nefsi ölüdür. Nefsi ölen tac sahibi kimse sadık bir velidir. Tac giyen kimsenin tüm insanlara karşı cevabı olmaz. Sövene sövmez, vurana vurmaz. Böylesi tac sahibi olan insanın tacı, sahibinin üzerinde nurdan bir dağdır. Yüce Allah buyuruyor ki: “Tur’a (Sinâ Dağı’nda Hz. Musa’nın karşılaştığı hakikate) ve satır satır yazılmış kitaba andolsun…” [52:1-2]

Ayetteki “vav” harfi tacın çevresine sarılan sarığa işarettir. “Elif” harfi tacın gücüne ve dünyayı terk etmeye işarettir. “Lam” harfi tacın sarığının uzunluğuna işarettir. Tac, kıyamet gününde sahibinin başında nurdan bir tac olacaktır. Tac sahibi cennete girdiğinde de bu hal üzere olacaktır.

Hırkanın Beyânı

Hırka, Resul-u Ekrem Efendimizin ve bütün peygamberlerin hırkasına işarettir. Hırkayı giyenin, halktan hiç kimseye sözü olmaz. Cümle halk, hırka sahibi katında kardeştir, yetmiş iki millete bir gözle bakar. Tac ve hırka, sahibinin üzerinde zabıta görevi yapar. Bu kimse günah olan bir şeye yönelse hırka, onu giyenin bedeninde koruma görevi yapar. Böylece hırka sahibi günahtan iyiliğe döner. Çünkü hırka giyen, ilk olarak insanlara karşı, ikinci olarak Allah’a karşı utanma giysisi, ar libâsı giyer.

Ey fakirler! Hırka giyiniz. Çünkü kıyamet gününde hırka, sahibinin bedeninde cennet hullelerinden bir giysi olacaktır. Hırkayı giyenler sükûnet, vakar ve itaat üzere giyerler. Hırka giyen itaat üzere olmazsa, hırka, sahibinin başında ateş ve cehennem giysilerinden katrandan bir giysi olur. Allah’a sığınırız…

Ey Hakk’ın âşık kulu tevhîde gel tevhîde
Tevhîddir Hakk’ın yolu tevhîde gel tevhîde

Mâsivâyı sildirir illâllâh’ı bildirir
Nûr-ı Hakk’ı buldurur tevhîde gel tevhîde

Nûrlar dolar her taraf yüz gösterir “men ‘aref”
Hak olur dilde hedef tevhîde gel tevhîde

Read Full Post »

Cihanda bâkî bir zevk ve sürûr şerabını ancak şiir sâkisi sunar. Sözün bâkî kalması hususunda söz yoktur. Kalan ancak O’dur; kalanı bâkî değildir.

Yâ Rabbi! Kendi ikametim için rüsvalık çamuru ve nedamet taşı ile meydana getirdiğim ve onu sıvamak, süslemek için kanlar yuttuğum dağınık birkaç beyti, “Ehl-i beyt-i Nebevî” masumları hürmetine, ma’nâları üzerinde gündüzleri akşama kadar düşünmüş ve onları bir araya getirip bir manzume yazabilmek için gece sabahlara kadar uğraşmış insanlar görüp okusunlar. Zira onlar şâirlik mâdeninden müstesnâ bir inci çıkarmak için ne kadar meşakkat çekmek lâzım geldiğini pek iyi bilirler…

Fuzûlî, benim makamım Kerbelâ toprağı olduğu için şiirlerim nereye giderlerse onları hürmetle karşılamak lâzımdır. Benim şiirlerim altın değil, gümüş değil, inci değil, lâ’l değil, topraktır. Fakat Kerbelâ toprağıdır.

 Hz. Mehmed b. Süleyman Fuzulî

ah_minel_ask.jpg

Gazel
Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

Kad enâre’l-’ışku li’l-’uşşâki minhâce’l-hüdâ
Sâlik-i râh-ı hakîkat ışka eyler iktidâ

Işkdur ol neş’e-yi kâmil kim andandur müdâm
Meyde teşvîr-i harâret, neyde te’sîr-i sadâ

Vâdî-yi vahdet hakîkatde makâm-ı ışkdur
Kim müşaḫḫas olmaz ol vâdîde sultândan gedâ

Eylemez ḫalvetserây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûkdan, ma’şûku âşıkdan cüdâ

Ey ki ehl-i ışka söylersen melâmet, terkin it.
Söyle kim mümkin midür tağyîr takdîr-i Ḫüdâ?

Işk kilki çekdi ḫat levh-i vücûd-i âşıka
Kim ola sâbit Hâk isbâtında nefy-i mâ’adâ

Ey Fuzûlî! İntihâsız zevk bulduñ ışkdan
Beyledir her iş ki Hâk adiyle kılsañ ibtidâ

ÎZAHAT BÂBINDAN

  • Kad enâre’l ışku li’l uşşâki minhâce’l-hüdâ
    Sâlik-i râh-ı hakikat ışka eyler iktidâ

(Aşk, âşıklara hidâyet yolunu aydınlatınca, hakikat yolunun yolcusu aşka uyar. “Onun gösterdiği yola gider”.)

Fuzûlî, ilk gazelinin birinci mısrasını Arapça yazmıştır. Bu İran ve Türk edebiyatlarında bir an’ane halindedir. Nitekim Fuzûlî’nin çok iyi ta­nıdığı Nevâyî de böyle yapmıştır.

Aşk, hakikat yolunu aydınlatınca o yolun yolcusu, onun gösterdiği yola gider. Demek ki insan, hakikata ancak aşk ile erişir. Şâir bu beytinde aşkı şu vasıflarla gösteriyor: Yolcunun yolunu aydınlatan. Demek ki yol karanlıktır. Yol hakikat yolu olunca elbette karanlıktır. Çünkü sonsuz müşkilâta maruz kalınır. Bu kâinat muammasıdır. Beşer asırlarca bunun peşinde koşmaktadır.

Karanlık bir gecede yolcunun yolunu aydınlatan, ona ne tarafa gide­ceğini gösteren tek şey vardır. Yıldızlar. Bu beyitte aşk bir yıldıza benze­tiliyor. Aynı zamanda Arapça mısrada iki kelime vardır ki, bunların altın­da bir hadis-i şerif gizlidir. Hûda ve iktida. Bu iki kelime Hadise telmih olarak kullanılmıştır. Hadis şudur:

“Ashâbî kennücûm bi eyyihim iktedeytum ihdeteytum. Benim asha­bım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz”.

Bu hadis ile aşkın bir yıldıza benzetildiğini görüyoruz. Nasıl insan, kendi iradesi ile bir yıldız vücuda getiremez ve onu ancak Hakk’ın iradesi var ederse aşk da insanlara Allah’ın bir lûtfudur. İstediğini bu lûtfa mazhar eder, istediğini mahrum bırakır. Onun için aşk yıldıza benzetiliyor. Ruhta o yıldız doğunca hakikat yolcusu onun yolunda gitmek mecburiye­tindedir

  • Işkdur ol neş’e-i kâmil kim andandur müdâm
    Meyde teşvîr-i hararet neyde te’sîr-i sadâ

(Aşk, o kâmil, tam neş’edir ki, daima şarapta insanı saçma sapan ve neticede kendini utandıracak sözler söyleten o hararet, o ruh hâleti “humma sayıklaması” ve neydeki sesin ondaki tesiri ancak aşktandır.)

Şarap neş’esiyle coşan, ney sesinden derin bir duygu ile sarsılan insan, lâlettayin bir insan değil, başka bir insandır. Bu başka insanı Fuzulî, neş’e-i kâmil terkibi ile bize anlatıyor. Neş’e hem zevk, sevinç yani neşve mukabilidir. Hem de bitmek, vücuda gelmek yani neş’et ma’nâsınadır.

İnsan, dört unsurdan mürekkeptir. Toprak, su ateş, hava.

O halde tam neş’etten bu dört unsuru anlayacak ve bunları ikinci mısrada arayacağız. İkinci mısrada “mey” vardır. Mey’in bir ismi de âb-ı âteşîn’dir. Yani ateş gibi su, mey kelimesinde su ve ateşi buluyoruz. Na’ilî’nin şu beyti şarabı daha şairane anlatıyor:

Neyleriz sahbâyı biz ol lâ’l-i nâbın mesîiyüz
Ab ü âteşden muhammer bir şarâbın mestiyüz.

Ney ise birkaç ma’nâyadır. Topraktan yaratıldığı ve kendisine İlâhî rûh nefh edildiği için insan ve yine kendisine Hazreti Ali tarafından bâtın sırrı ifşa edildiği için sırları söyleyen bir varlık.

Ney kelimesinde toprak ve kendisine rûh nefh edildiği, üflendiği için hava.

Ancak insanı vücuda getiren su ve ateş “mey” yani aşktır. Toprak ve hava ise kendisindeki İlâhi ruhu idrak eden ve sırlara âşinâ olan “ney”dir. Dikkat edilirse bu tefsir ve izah, neş’e-i kâmil terkibinden çıkmaktadır. “Müdam” kelimesinin ayrıca şarap ma’nâsına geldiği gözden kaçmamalıdır.

Hulâsa, aşk unsurları tamamen ayrı olan başka bir insan vücuda geti­rir, demektir. Bu insan, aşk ile coşar, cem’iyyetin umumî idrakinin üstüne çıkıp onların anlayamayacağı sözler söyler, neydeki seste yaratılışının sır­larını bulur.

  • Vâdî-i vahdet hakîkatde makâm-ı ışkdur
    Kim müşahhas olmaz ol vâdîde sultandan gedâ

(Vahdet vadisi hakikatta aşk makamıdır. O aşk makamı ki orada sul­tandan dilenci ayırt edilmez.)

Aşkın gayesi vahdete erişmektir. Onun için bu yol aşk ile elde edilir. Bu aşk makamına erişince insan, kesret, âleminde birbirinden çok uzak olan varlıkları birleştirir. Meselâ mecaz, masiva aleminde en yüksek mevkii işgal eden sultan ile, en aşağı mevkide bulunan dilenci birbirinden ayırt edilmez.

Bil misâl olarak ele alman bu telâkki hakikatta da doğrudur. Bu mu­tasavvıf, insanları sadece insan ve Hakk’ın bir mazharı olarak ele alır. Ârızî olarak haiz olduğu şeyler tamamen fânidir ve bir görünüştür. Ta­savvuf âleminde hakiki değer Hakk’a yakınlık ile ölçülür.

Vâdi geçit yoludur. Bir vâdiden sultan da geçer, dilenci de. Burada vâdi, manevî telâkki ve inanış yolu, makam ise durulan yerdir. Ama bura­da erişilen yer ma’nâsınadır.

Fuzûlî, vâdi ile makam arasında manevî bir tezat san’atı yapıyor

  • Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
    Âşıkı ma’şûkdan ma’şûku âşıkdan cüdâ

(Vahdet sırrı insanın içinde olduğu için orada insan yalnızdır. Vah­det sırrının gizli evine girebilen insan, seveni sevilenden, sevileni seven­den ayıramaz.)

Çünkü Vacibü’l-vücud kendi hüsnünü temâşa ederken âşık; güzel de hakikatta kendisi olduğu için maşûktur.

Kendi hüsnün hublar şeklinde peydâ eylemiş
Sonra dönmüş çeşm-i âşıkdan temcışâ eylemiş

Bir Hadis-i Kudsi’de “Ben gizli hazine idim. Tanınmayı sevdim ve diledim. Halkı beni tanımaları için yarattım” buyuruyor.

“Küntü kenzen mahfiyyen fe-ahbabtu en u’rafa fa halaktu-l-halka li- yu ‘raf”

Hadis-i Kudsi’si tasavvufun en kuvvetli temelidir. Bu imâna varış ta­rikatın çok ileri bir merhalesidir.

  • Ey ki ehl-i ışka söylersen melâmet terkin et
    Söyle kim münıkin midür tağyîr-i takdîr-i Hudâ

(Ey aşk ehline melâmet yolunu terket diyen, söyle Allah’ın takdirini değiştirmek kabil midir?)

Melâmet bir kısım insanlar tarafından kınanmak demektir. Bu insan­lar basit insanlardır. Aşkın ateş gibi harareti içinde basit insanlara göre hezeyan, saçma sapan sayılan sözler söyleyenler, yine basit insanlara göre mecnûnâne görülen hareketlerde bulunanlar, elbette hoş görülmez ve kınanır. Lâkin, bu hâle, bu makama erişmek onların iradeleri haricin­dedir. Bu Allah’ın bir takdiridir. Çünkü onlar Hak tarafından sevilip Hakk’a doğru sürüklenen varlıklardır.

Öyle yaratılmışlardır. Allah’ın tak­diri asla değişmez. Hâfız aynı şeyi söyler.

Der kûy-i nik-nâmi mârâ guzer ne-dâdend
Ger tu nemî pesendî tağyir dih kazârâ

“İyi ad ve şöhret sahibi olmak -herkes tarafından kınanmayıp hürmet görmek mahallesine bizi bırakmadılar, bize yol vermediler. Eğer sen bunu beğenmiyorsan, Allah’ın hüküm ve iradesini -kazasını- değiştir.”

  • Işk kilki çekdi hat harf-i vücûd-ı âşıka
    Kim ola sâbit Hak isbâtında nefy-i mâ’adâ

(Aşk kalemi âşıkın varlığı sözü üzerine bir çizgi çekti, yani âşıkm varlığını iptal etti. Tâ ki Allah’ı ispat için ondan başkasını ortadan kaldır­mak hususu yerine getirilmiş olsun.)

Kelime-i Şehadet: LA ilâhe illallah iki kısımdır. LA ilâhe, ilâh yok­tur kısmını ııefy “ortadan kaldırmak, yok etmek” ikinci kısmı olan illallah kısmına ise ispat derler. İllallah, ancak Allah vardır demektir. Bu suretle hakiki Kelime-i Şehadet, kendi varlığını ortadan kaldırmakla gayesine erişmiş olur. Aşkta gaye, sevgilide kendisini mahvetmektir.

  • Ey Fuzûlî intihâsuz zevk buldun ışkdan
    Böyledür her iş ki Hakk adıyla kılsan ibtidâ

(Ey Fuzulî, aşktan sonsuz bir zevk buldun. Çünkü Hak’ta kendini yok etmek ebedî olan Hakk’a ulaşmaktır. Ebediyyet ise sonsuzluktur. Hak adı ile başladığın her iş böyledir. Yani neticesi elde edilir.)

Burada sonsuzun iki ma’nâsı vardır:

  1. Sonu olmayan ebedî
  2. Sonu, neticesi olmayan, yani yarıda kalan, bitirilemeyen

Burada ikisi de vardır. Yani evvelâ aşkta sonsuz, ebedî bir zevk var­dır. İkinci olarak da bir hadise istinat eder:

“Küllü emrin zî hâlin lem-yubde’hî-bismillâhi fe-hüve ebter- Allah adı ile başlamayan her iş neticesiz- kuyruğu kesik- kalır.”

Fuzûlî işe Allah adı ile yani “Bismillahirrahmanirrahim” ile, yani divanındaki ilk gazele Allah aşkını terennüm ile başladığı için bundan aldığı zevki de sonsuzdur.

Hülasayı meâl: Hazreti aşk, âşıklar için doğru yolu muhabbet şahrâhında çizmiştir. Hakikat yolcusu aşkı ancak kendisine rehber edinir. O kâmil neş’e aşktır ki, meyde yaygın olan hararet, neydeki tesir aşktandır. Vahdet sırrının mahremi halvet sarayda âşıkı maşuktan, maşuku âşıktan fark etmez. Aşk kalemi âşıkı vücuduna öyle bir hat çekti ki onunla âşık için Hüdâdan gayrisi yok oldu. Ey Fuzulî sen aşktan sonsuz bir zevk buldun. Cenabı Hakkın adı ile başlayan her şey iş­te böyle olur.

Hazreti Fuzulî’ye ehli tasavvufun tarih boyunca bu derece önem vermiş olması dâhi bir şair olmasından değil, gö­nül eri bir ârif, hakiki bir âşık olmasındandır, O’nun hikmet dolu mısralarını inceleyenler mecaz gülleri altında arzetmek istediği aşkın, aşk-ı hakikî olduğunu anlamakta bir güçlük çekmez.

Telezzüz eyleyenlere aşk olsun.

Ey Fuzulî çıksa can, çıkmam tariki aşktan
Rehgüzâr-ı ehl-i aşk üzre kılın medfen bana

Canım çıksa da aşk yolundan çıkmam, mezarımı âşıkların gelip geçtiği yerde yapın…

 

Read Full Post »

Ve şüphesiz ki sen (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin [68:4]

ayet_naat

“Ve sen elbette yüce bir ahlaka sahipsin” çünkü sen, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmışsın, kutsî destekle pekiştirilmiş, bir ile bir hoş olmuşsun.

Bize emanet buyrulan destûr belli: “Tahallâku bi-ahlâkıllâh ve tahallâku bi-ahlâkı Rasûlüllah” Yani: Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanın” Bu minvâl üzre: Allah’ın ahlâkı, celâl ve cemâl sıfatlarıyla her mertebede o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir. Buradan bakılınca öyle bir ayna olmalı ki, Hakka muhabbet, halka insâf, düşmana hilm, dosta vefâ, nefse inzibat, dervişe sehâ, âlime tevâzû, câhile sükût gösterebilsin.

Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade muhabbet ve merhamet üzeredir. Bu tarife hakkıyla uyanların hali de belli: “Hakka muhabbetle ubûdiyet, mahlûkâta şefkatle hizmet”

Dünya gözüyle “yaratılmışların en hayırlısını” göremeyenler için, Habibeti Habibullah olan O’nu tarif için: “O’nun ahlakı, hayat tarzı Kur’an idi” buyurmuştu hani… hem belki işte bu hoş hali tefsir için indi yere Kur’an!

Mirâcını keşfetmeye çıktı göğe İsa
Evsâfını neşretmeye indi yere Kur’an

Kur’ân-ı nâtıkın ﷺ  tefsîri içün
Kur’ân-ı sâmiti inzâl eyledi Subhân

Hakk’ın zatından zuhura gelmek itibariyle ikiz kardeş olan “Kur’an” ve “insan”dan; Kur’an-ı Kerîme ALLAH’ın kelamı “Kelâmullâh” denmesine karşılık; hakiki insan, mutlak kul olana da “Habîbullâh”, ALLAH’ın habîbi ve “Kur’an-ı natık” yani “konuşan Kur’an” makamı takdir edilmektedir.

Sen O’na korkma de Kur’an‐ı natık, 
Gönül ka’besine gir ol mutâbık,  
Devreyle ol Ka’benin etrâfını,  
Devrederler bir gün gelir şems‐i zâtını

hulusi_1

Habîb-i Kibriyâ efendimiz, sözü süzerek, mânâyı inci gibi dizerek O’nu tasvir eden şairine, şahsına ve sanatına o derece kıymet verirmiş ki şiirlerini okuması için ona Mescid-i Nebevî’de hususî bir minber dahî tahsis etmişti.

Peygamber şairi Hassân bin Sâbit hazretlerinin aşkına Hulusi Yazgan Efendi’nin (v. 1940) mâil kıt’a formundaki şehâdetiyle başlayalım, yazının ve sözün güzeliyle olan seyr ü seferimize:

Akla sen gelirsin güzel deyince
Senden daha şirin doğmadı bence
Bütün kusurlardan arıtılmışsın
Sanki yaratıldın kendi gönlünce

وأَحسنُ منكَ لم ترَ قطُّ عيني
وَأجْمَلُ مِنْكَ لَمْ تَلِدِ النّسَاءُ

خلقتَ مبرءاً منْ كلّ عيبٍ
كأنكَ قدْ خلقتَ كما تشاءُ

Görmedi senden güzel bir cism-i âlî gözlerim
Etmedi senden güzel tevlid, evlât bir ana
Ayb u noksandan berîsin yâ Rasûlallah sen
Sanki arzu ettiğin surette halketmiş Hudâ

O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: “Ben, gerek O’ndan önce ve gerekse O’ndan sonra, Resûlullah gibi birisini görmedim…” demek sûretiyle O’ndan bahsetmek hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salât ve selâmı O’nun üzerine olsun…

Salavat-ı şerifeden yayılan letâfete tutunarak, O nurdan derin bir nefes alıp etrafımızı ibret gözüyle seyredelim hele…

Baharla birlikte mahlukatta bir hareket başlar, içi içine sığamaz olur, tomurcuklanır değil mi? İşte âlemde şâhit olduğumuz bu hareket, bu devran hep tekâmül içindir, kemale doğru. Her nokta cevvâl, her zerre râksan, uçup giderler visale doğru. Kemâl kimin, visal kime?… Sana kavuşmaya, karışmaya can atarlar hepsi, nerede bir sevilen varsa ancak Sen. O’nun alem-i imkan içre sevgilisi ancak Sensin, hep Sen!

Her zerrede şevk-i sermediyyet görünür
Mahz-ı ezeliyyet ebediyyet görünür
Dikkatle bakınca âlem-i hilkatte
Mahbûbiyyet Muhammediyyet görünür

Tabiî, ezelde aşk vardı. “Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâk” de kâinatın aşk için halk edildiği, bu kitabın aşk ile yazıldığı meydanda Eşrefoğlu Sultanım aşk ile buyuruyor:

Yoğ idi levh u kalem aşk var idi
Âşık u maşuk u aşk bir yâr idi
Aşk u âşık u maşuk bir iken
Cebrâil ol arada ağyar idi

Sen buyurmasaydın: “Sevdiklerinize sevginizi izhâr ediniz” nasıl cür’et ederdik huzura çıkmaya, yolundan evvel giderek erenlerden duymasaydık: “Sevdiğimi söylemezsem, sevmek derdi beni boğar” itirâfını nasıl cesâret bulurduk söz dizmeye…

mustafa_rakim_1

Basmasa mübârek kademin rû-yi zemîne
Pâk etmez idi kimseyi hâk ile teyemmüm

İşte size Mustafa Râkım Efendi (v. 1826) marifetiyle süslenmiş bir güzel beyit: Âşıklarının nazarında “toprak” onun mübârek kademiyle “su” gibi azîz ve teyemmüm edilebilir olmuştur.

mustafa_izzet_1

Kazasker Mustafa İzzet Efendi (v. 1876) sülüsüyle taçlanan bir kıtada ise toprak, O’nun mübârek bedenini muhafaza ediyor olmakla, feleklere, göklere karşı iftihâr etmektedir. Cebrâil (a.s.), O’nun ravzâsını ziyâret edip “Burası Adn Cenneti’dir, ebedî kalmak üzere oraya girin [20:76]” buyurmaktadır:

Ol Resulü müctebâ hem rahmeten lil âlemin
Bende medfûndur deyu eflâke fahreyler zemin
Ravzâsın ziyaret edipte Cibril-i Emîn
Hazihi Cennet-ü Adnin, fedhuliha halidîn

sami_efendi_talik_1

Gelin şimdi de O güzelin, güzelliğiyle güzelleşelim de Şâir Ali Rûhi Bey dilinden (v. 1890) Sami Efendi elinden (1912) ta’lik levhaya aşk edilen naat-ı şerifi birlikte okuyalım:

Çıktın şeb-i mi’rac’dâ eflâke ey reşk-i melek
Yûnus’la fark-ı rif’atin beyne’s-semâû ve’s-semek
Envâr-ı subh-i vuslatın vecd-âver-i ehl-i yakîn
Deycûr-ı şâm-ı firkatin zulmet res-i erbâb-ı şek
Zâil olur mû dîdeden eşkimle nakş-ı ârızın
Kâbil değildir eylemek, âyîneden timsâl-i hâk
Makbûl olursâ eyleyem îsâr, cism û cânımı
Bir çâker-i memlûk içün çok mû fedâ-yi mâmelek
Rûhî, hayâl-i Mustafâ olmuş sanâ ni’me’r-refîk
Her kande azm eyler isen, azm eyle, Allâh ma’ek

Mealen buyuruyor ki Hazretim: Ey melekleri kıskandıran! Mi’rac gecesi göklere çıktığında, Yûnus Peygamber’le aranızdaki mânevî yükseklik farkı, arş ile ferş arası (gökyüzüyü nerde balık nerde) kadardı. Senin Allâh’a varışının sabahındaki ışıklar, Mi’racından şüphe etmeyen inananlarını, vecde getirdi; ayrılık akşamının karanlığı da şüphe edenlerin karanlığını götürdü. Gözdeki tasavvurun gözyaşlarımla geçip gider mi? Aynada görünenleri kazımak ne mümkün… Eğer makbûl olursa, rûhumu ve bedenimi uğrunda saçıp dağıtayım; bir köle için efendisine her şeyini fedâ etmek çok mu? Rûhî, Habibin Mustafâ’nın hayâli sana ne de güzel yoldaş olmuş artık her nereye gitme kararındaysan, durma; Allah beraberindedir, sevdiğin yanındadır.

yesarizade2

Ey mahrem-i bî-müşterek-i kurb-i Hudâ!
Dilden eserin itmesün Allah cüdâ
Her zerre-i hâk-i kadem-i hazretine,
Cânım da fedâ, ben de fedâ, ten de fedâ

Söyleyeninin rengine boyandığı bir başka na’t kıtası da, gene hat san’atının kutuplarından biri olan Yesârizâde Mustafa İzzet Efendi’nin (v. 1849)  hüneriyle gönül tellerimizi titretiyor, gözlerimizi aslına ülfet ettiriyor: “Ey Allah’a yakınlıkta, mahremiyette ortaksız, benzersiz olan! Senin tesîrini Allah gönülden uzak etmesin. Ayağının tozunun her zerresine rûhum da, bedenim de, benliğim de fedâ olsun!”

Çırçırlı Ali Efendi’nin (v. 1902) gönlüne düşen celî sülüs levhasından ise hitamuhu misk olacak inciler saçılıyor:

fahri_alem_1

Fahr-ı âlem enbiyânın zât-ı müstesnâsıdır
Sırr-ı âyât-ı nübüvvet lafzının ma’nâsıdır
Oldular bir hüccet-i pâkize cümle enbiyâ
Hatm ile zât-ı Muhammed Mustafa imzâsıdır

Huzurlarınızdan ayrılmadan evvel Müderris Ömer Ferîd Kam (v. 1944) merhumun o harikulâde rubaisi içre inşâ edilen Hamid Aytaç’ın (v. 1982) ta’lîk levhâsına bakarak, sahibimizin kerem kapısında, safa nazarlarını bekleyip şefaat dilenelim:

Bir mislini getirmiş olsaydı kilk-i kudret,
Beytü’l-kasîd olurdun manzûme-i cihanda!
Mısra’ısın ki sun’un berceste tâ ezelden,
Ferdiyetinle kaldın divân-ı “kün-fekân”da!

h_aytac_1

Kudret kalemi senin bir mislini getirmiş olsaydı, sen yine cihan manzûmesinin “beytü’l-kasîd” (en güzel beyti) olurdun. Sen sun’un “berceste bir mısra’ısın” (En yüksek ma’nayı ihtiva edensin) Bu yüzden “Kün-fekân” aleminde (mahlûkat aleminde) ferdiyetinle, biricik olduğun halinle kaldın!

Aşk olsun efendim, sahibin.d.e…

Read Full Post »

Mâ sûfiyân-ı râhîm mâ tabla-hâr-ı şâhîm
Pâyende-dâr yârab în kâserâ vu hanrâ

Biz vahdet yoluna düşmüş sûfileriz. Biz pâdişahın sofrasına oturmuşuz; Hakk’ın nimetini yiyenleriz biz. Yarabbî, şu kâseyi, şu sofrayı, nîmeti ebedî kıl, bir ucu cennete varan, şükrü edâ edilmiş sofralardan eyle…

attar_hikaye

Getirir yerine vallâhi tuz ekmek hakkın
Ekmek isterse yarama ol yâr nemek

Tuz ekmek, nân u nemek hakkı için, merd insanların vefâsı hakkı için bir hikâyet idelim hele şöyle…

Birbirlerini tanımayan iki kişi bir münasebetle birbirlerinin ekmeklerini, yemeklerini yerler. Aynı sofradan alınan nasiple ikram edilenin minneti, onlara bütün bir ömür unutulmayacak samimiyetin ve dostluğun kapılarını açar. Bu samimiyet ve dostluk onları “bir kalp” yapar. Artık birbirlerine kötülük edemezler. Karşılıklı itimadın ve civanmertliğin asil bir örneği olan bu ruh ve fikir birliği bir “yemin” hükmünde ve değerindeki hüviyetiyle kutsallaşır. Tuz ve ekmek her ikisinin de insanın muhtaç olduğu temel gıdalar olmasından kaynaklanmalı “nân u nemek” (tuz ve ekmek) Türkler ve İranlılar arasında azîz kabul edilir, bir insanın biraz tuz ve bir parça ekmek kadar küçük bir iyilik görmüş olsa dahi o iyiliğin yüceliğini ve değerini vurgulamak için kullanılırdı. İbârede tuz ve ekmek kelimelerinin hem Türkçesi hem de Farsçasına yer verilmiş olup “nân u nemek hakkına” (tuz ve ekmek hakkı için) ifadesi ‘Allah hakkı için’ gibi bir ant verme şekli olarak kullanılmıştır.

Temsîlî Hikâye

Zâmanın birinde, hîlekâr bir hırsız, azılı bir eşkıyâ var idi. İşte bu hırsız, zavallı bir adamcağızı yakaladı, elini kolunu sıkıca bağlayıp evine götürdü. Başını kesmek için kılıcını almaya gitti. Tam o sırada hırsızın karısı, insâfa gelip tutukluya bir parçacık ekmek verdi. Hırsız, elinde kılıcıyla nefes nefese evine döndüğünde gördü ki, adamın elinde ekmek var. Hemen sordu: “Bre sefil, kim verdi sana bu ekmeği?” Adam: “İnan bu ekmeği bana sizin zevceniz verdi”

Bu cevabı duyar duymaz derhal bıraktı elindeki kılıcı: “Seni öldürmek bana haram oldu” dedi. “Çünkü soframdan yemek yiyene, bizim ekmeğimizden yiyene kılıç çekemeyiz. Ekmeğimizi yiyenden canımızı esirgeyemeyiz. Hal böyleyken nasıl olur da canına kıyar, kanını dökerim?”

Ey yüceler yücesi Rabbim, beni yaratanım! Bu yola girdim gireli, dünyaya geldim geleli senin sofrandayım, senin ekmeğinden, sayısız nimetlerinden yeyip duruyorum. Bir kimse, birinin ekmeğinden yedi mi, ona hakkı geçer; sofra sahibi de onun hakkına riayet eder. Sense binlerce cömertlik denizinin sahibisin, minnet ve şükranla senin ekmeğini çok yedim, hakkımı gözet.

Vâr idi bir merdum-i ehl-i nazar
Dâimâ eyler idi her yana sefer

Âna bir ayyâr hîlet eyledi
Hanesine ânı da’vet eyledi

Da’vete idüb icâbet ol fakîr
Vardı ayyâr ile ol saf zamîr

Vardı ayyârın evine kıldı makâm
Kıldı onunla biraz sûk-u kelâm

Gitdi ol ayyâr tığın almağa
Ol fakîrin gerdânına çalmağa

Ol gidince avradı onun hemân
Sundu destine onun bir pâre nân

Geldi ayyar elde tığ-ı âbu-dâr
Gördü mihmânın elinde nânı var

Dedi kim kanden durur sana bu nân
Dedi kim verdi ayalin ey fülan

Bu sözü ayyar gûş itti temâm
Dedi kim kanın bana oldu harâm

Aramızda çünkü oldu hak-ı nân
Dahi öldürmek seni olur ziyân

Kim bizim her kim ki yedi nânımız
Pes diriğ olunmaz ondan cânımız

Hâlıkâ kıl bize lütf u ref’etin
Kim yedik hânende nân u ni’metin

Ekmeğin yiyene bir ayyâr-ı kâr
Tâ bu resme olur imiş hak-güzâr

Ey âlemlerin Rabbi! Acizim, mahrumiyet içinde, kanlara gark oldum, karada gemi yüzdürdüm, yıllar var ki boşa kürek çektim. Elimi tut, feryâdıma yetiş! Daha ne vakte kadar tıpkı bir sinek gibi ellerimi başıma koymuş durayım, çaresizlik  içinde bekleyeyim? Ey suçları bağışlayan, bana af dilemesini öğreten Rabbim! Bunca yandım… bin türlü tutuşup yanmadayım, niçin beni daha da yakmak istiyorsun?

Sana karşı mahcûbum, içim kan ağlıyor. Hararetinle kanım kaynamada… adamlıktan dışarı ne işler ettim… ört onları Yâ Rabbi! Ben gafletle yüzlerce günah ettim sense yüzlerce kat rahmetinle karşıladın.

Ey pâdişâhım! ben zavallı, yoksul kula lûtfedip nazar eyle… Kötülüklerimi gördüysen de onlar geldi geçti… onlara bakma da aczime, feryâdıma bak! Bilemedim, yanıldım… Sen bağışla. Şu hasta canıma, şu dertli gönlüme acı; affet. Gözlerim utancından aşikâre ağlamıyor, yaş dökmüyorsa da canım gizlice, senin sevdanla zari zari ağlamada.

Ey Yaradanım, hayır ve şer ne yaptımsa, hepsini de kendime göre hesaplayarak yaptım! Niyetimin bayağılığını hoşgör, küstahlıklarımı da bağışla!

Cüzüm ben. Sensiz hep eksiğim, lütfet de bana bir bak, bana bir bakarsan işte o zaman iltifâtınla eksiklerim temam, cüzzüm küll olur. Bir kerecik şu kanlarla dolu gönlüme bak… bütün bu dertlerden, musibetlerden çek çıkar. Kurtar beni! Bir kerecik, “Benim adam olmayan kulum” deyiversen kimsecikler izimin tozuna erişmez. Ben kim oluyorum ki, sana karşı adam olacak, adamlık taslayacağım. Senin kulun olayım da adam olmayan kulun olayım bu da yeter bana! Nasıl olur da ben, senin yüzü kara kulunum diyebilirim? Ben senin köpeğinin yanında bile yüzü kara kesilmişim. Belimde senin kulluk kemerin. Habeşli köleler gibi senin dağınla dağlandım, senin kulun olduğuma nişânem var. *** Senin yüzü kara kulun değilsem, neden bu devlete erdim, neden makbul oldum ya? Sana yüzü kara bir kulum ya ondan gözüm gönlüm aydın!

Kimde kim aşkın nişânı var durur
Âkıbet ma’şûka ânı irgürür

Kulluk nişânesi (bâtın) taşıyan bu kulu satma… bilakis kulağıma bir de kulluk halkası (zâhir) tak!

Ey eşi benzeri olmayan Sultânım, bu bir avuç topraktan ibâret olan yoksula lûtfettiğin hil’atler, sırf senin ihsanının feyz ve ikramının bolluğundandır. Rabbim, efendim, sahibim, ihsanından kimse ümit kesmez, mahrum kalmaz… Kulağıma taktığın halka, vücuduma vurduğun kulluk mührü ebediyyen yeter… bunlar kâfidir bana!

Kimin yüreğinde Allah derdi var da bu dertten hoşnut değilse, neşe yüzü görmesin… Böylesi senin adamın değildir.

Ey derdime derman olan Allahım! Bana bir zerre dert ver, bir âh ver, senin derdin olmazsa canım ölür gider. Kâfire küfür gerek, dindara din. Attâr’ın gönlüne ise derdinden bir zerre!

Yâ Rabbî, ey benim Rabbim, Yarabbi deyişlerimi bilir, duyarsın… geceleri ettiğim ahlarda, çektiğim yaslarda benimlesin. Mâtemim haddi aştı… bana katından bir neşe, bir sevinç gönder… karanlıklar içindeyim, nurundan bir nur yolla! Bu yasta sen yardımcım ol… kimsem yok; elimden sen tut! Bana İslam nurundan bir lezzet ver… karanlıklığa ait nefsimi yok ediver gitsin!

Bir gölge içinde kaybolmuş bir zerreciğim. Varlıktan bir sermâyem yok! O güneşe benzer yüceliğinden istemekteyim… belki o parıltıdan bana da birazcık ışık gelir diye… Başı dönmüş zerre gibi sıçrar; el çırpar, neşelenirim! Artık buradan çıkayım… Önümdeki o aydınlık âleme dalayım… Can boğaza gelmeden, son nefesimden önce ne çeşit olursa olsun, bir gönlüm vardı, bana yoldaşlık ederdi. Fakat can verirken senden başka kimsem yok… Son nefeste canıma sen yoldaş ol! Yerim benden hâli kalınca yoldaşım olmazsan vay bana, vaylar bana!

Ümîdim var, elbette bana refakat edersin… dilersen kâdirsin, lûtfedersen eğer, elbette edersin…

*** Eskiden hürlerden ayrılıp kölelerin belli olması için dağlandıkları anlaşılıyor. Aynı zamanda kölelerin kulaklarına halka geçirmek adeti var imiş. Hatta bu yüzden Bektâşî mücerretleriyle, Kalenderi, Haydari gibi bazı yollarda Ehl-i Beytin kulu kölesi olduğuna alamet olmak üzere dervişlerin kulaklarına küpe takması adetti.

Sen ki bahr-i cûd’sun ey pâdîşâh
Hem Kerîm u hem Rahîm u hem İlâh

Kıl bize lütfun mu’în ey Müsteân
Koyma kim bu hasret ile çıka cân

Son nefeste rahmetin kıl yoldaşım
Vaslın âbı ile söndür âteşim

Bende yâ Râb hadden artuktur zünûb
Gam değil senin içün Ğaffar ez-zünûb

Gerçi isyânda tecasür kılmışam
Sen bağışla kim itdiğümü bilmişem

Gerçi gafletden ben itdüm bin günâh
Sen ivaz kıl âna rahmün yâ İlâh

Sen O Sultânsın ki senden umaram
Kim ola kim Yezdânu senden kerem

Eyledimse cürmü, cehlimdendir ol
Kim didin bize zalûmun hem cehûl*
[33:72]

Sen çü âlimsin kamû ef’âlime*
Sen eğer rahm etmesen vây hâlime
[16:28]

Ağlamazsa gözlerim ger âşikâr
Cânım ağlar şevk ile zârı zâr

Yâ ilâhî yahşi kıldım ger yamân
Ânı kendi kendime kıldım hemân

Afv kıl kim bilmişem taksîrimi
Kahr ile kılma şehâ takdîrimi

Afv kıl bu dûn-himmet’liklerim
Cehl ile bu bî-hamiyyetlik’lerim

Yâ İlâhî, nefsin elinden el-amân
Yine kendi o kul kim yahşi yamân

Gösterib lütfunla bir râh-ı menâs
Bu keşâkeş’den beni eyle halâs

Gerçi hâr’ım sen beni gül eylegil
Nîm-cüz’üm sen beni kül eylegil

Bende kim yâ Rab senin ben rû-siyâh
Sen kulum disen olurum pâdişâh

Ben kimem kim sana kulluk arz idem
Kendimi bir yahşî âdem arz idem

Bu yeter kim sana her kim oldu kul
Kulluğuna ol beni ide kabûl

Hind-i dilem yâ Rab beni Rûmî dil it
Müdbir’im lütuf eyle nâmım mukbil it

Hiç senden kimse mahrûm olmadı
Yahşîlerden hiç yamanlık kalmadı

Derdin ile her kim ol hoş-dil değil
Olmasun hoş, bende-i mukbil değil

Zerrece derdi it bizim dermânımız
Tâ ki derdin ile hoş olsun cânımız

Hazreti Attâr ol şirîn makâl
Hoş buyurmuştur bu beyt-i hasb-i hâl

کفر کافر را و دین دین‌دار را
ذرهٔ دردت دل عطار را
Küfr-i kâfir râ vû dîn dindâri râ
Zerre-i derdet dili Attâri râ

Kafire küfrü var ve hem dindara dini
Attarın gönlüneyse derdinin bir zerresini

Dâima eyle Fedâyi’ye karîn
Derd-i aşkın yâ ilâhe’l âlemîn

Ey benim ahvâlime nâzır olan
Gîceler feryâdıma hâzır olan

Geçdi hadden mâtemüm bir sürûr vir
Zulmet içre kalmışam bir nûr vir

Pây-i merdüm yine sen olgıl hemîn
Destgîrim yine sen ol yâ Muîn

Nefs zulmetinden evvel fâik it
Nûr-i îmân lezzetinden zâik it

Sâyede bir zâyi’ olmuş zerreyem
Varlığım yok belki yokdan dahi kem

Âfitâb-ı rahmetinden sâilem
Zerre-i bir lem’a bulsam kâilem

Zerrelerle karışub cür’et idem
Afitâb-ı hazrete doğru gidem

Cân ile tâ zinde iken bu kafes
İrişüb feryâdıma elbette kes

Cân çıkub ol dem ki ten ola harâb
Kabirde bir ben kalam bir de turâb

Vây eger ol demde hem-râh olmasan
Hâl-i düşvâr’ımdan âgâh olmasan

Umaram yoldaş idesin rahmetin
Bilürem zîrâ kim vardır kudretin

Cân çıkınca senden özge yok kes’im
Tâ ki çağırdukda gûş ide sesim

Yâ Rab ol demde budur bana heves
Bana yoldaş olasın ahîr nefes

Bir kişi kim Hakk’ı sevse Hakk’ı söyler dâimâ
Sâhib-i irfân olup ol âkıbet mağfûr olur
Tuz-ekmek hakkı, paylaştığımız hoş zamanların hakkı, söyletilen güzel sözlerin hakkına, bir fatiha ihsan idip hazreti nâzımın ruhuna, her hak sahibinin hakkını gözetip hoşça bakasınız zâtınıza.

Gûş eyle bu nasîhati
Bulasın sen de râhatı
Tuz ekmek yediğin yere
Etme sakın hıyâneti

Read Full Post »

Esselamü aleyküm ey çocuklar. (Efendimiz (sav) çocuklara rastladığında kendilerine selam vermiştir.) Cennette “Darü’l ferâh” denen bir eve ancak çocukları sevindirenler girer. [Ramuzelehadis 125:1]

Elbiselerinde yağmur ıslaklığı
Yüreklerinde güneş sıcaklığı
Allahım bu çocuklar
Elimde onları bekleyen
Çiçekleri alsınlar

“Ay doğdu üzerimize” şarkısıyla O’nu karşılayan çocukların yanına kadar gelerek sordu çocukların ve onları yaratanın sevgilisi: “Beni seviyor musunuz?

Çocuklar hep bir ağızdan: “Evet çoook seviyoruz Yâ Resûlallâh!..” cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber de onlara, “Vallahi ben de sizi çok seviyorum” müjdesini verdi.

Bu müjde öylesine güçlü, öylesine kuşatıcı bir sevgi halesine dönüştü ki, tüm Asr-ı Saadet’e şâmil oldu, dalga dalga çoğaldı ve dünyanın bütün çocuklarını kapsayıp kuşattı… Artık çocuklar mutluydu; çünkü onlara değer veren, onları önemseyen ve çok seven; sevilmelerini, kollanıp gözetilmelerini isteyen bir “peygamberleri” vardı.

koprude_imtihan

Tıfıl iken ol, diler idi ümmetin,
Sen kocaldın, terk edersin sünnetin

Habib-i Kibriyâ’nın sevgisini iddiâ edersiniz ama O’nun izini ve sünnetini terk idersiniz, nereye bu gidiş, nereye…

Zikridem dinle.n size bir hoş beyân:

Bir gün Bâyezid-i Bistami (rahmetullahialeyh) Bağdat şehrinde talebesiyle birlikte Şat ırmağına kurulu köprüden geçiyorlarmış. Köprü üzerinde oynayan çocuklar yanına gelerek oynadıkları oyunu söylemişler ve çocuk diliyle onun da kendileriyle oynamasını istemişler. Şöyle ki: Çamurdan yapmak suretiyle insana benzettikleri bir şekle Muhammed (sav) ismini vermişler, diğerine Ayşe (ra) adını koymuşlar ve bunları evlendiriyoruz, demişler. Bu düğüne Bâyezid Hazretlerini de çağırmışlar. Çocukluk buya… Hazreti Bâyezid de çocuklara bu mübarek isimleri çamurdan yaptığınız şekillere koymayın bu oyunu derhal bırakın, doğru değil, başka türlü evcilik oyunları oynayın nasihatinde bulunarak asâsının ucu ile çocukların isimlendirip te bir kenara oturttukları şekilleri köprüden aşağıya itmiş ve yürümüş gitmişler.

Ama iş bu kadarla kalmamış, odasına gelir gelmez hemen halvet etmiş ve murakabeye varmışlar. Murakabe içinde Resulü Ekrem (sav) Efendimizin geçtiğini görüyorlar. Kendi ifadelerine göre ilerleyip Resulullah Efendimizin ayağını öpmek suretiyle muhabbet ve hürmetlerini yenilemek istemişler. Sultanü’l-enbiya (sav) efendimiz,  Bâyezid Hazretlerine hiç bakmıyor ve iltifatta bulunmuyorlar. Bu hal karşısında Hazreti Bâyezid; “Ey iki gözümün nuru Resulullah, ben kulunuza hiç bakmıyorsunuz, hatır-ı şerifiniz bana melûl mudur?” dedim, diyor. Resulû Ekrem sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin de kendisine cevaben: “Beni götürdün asân ucuyla suya attın. Oğlancıkların elinden aldın. Hiç itibar etmedin. şimdi benden itibar mı istersin? Bilmedin mi ki, adıma hürmet, bana hürmettir. Sünnetime hürmet, bana hürmettir” buyurduklarını söylüyorlar. Bâyezid Hazretleri yaptıkları şeyin gayet hata olduğunu itirafla bu murakabelerinin akabinde hemen aynı köprü üzerine varıp o oğlancıkları buluyor, onların gönüllerini alıyor ve yaptıkları oyunu tekrar onlarla beraber baştan oynuyorlar. Çocukların gönlü hoş oluyor, hatırlarını böylece hoş edip geriye dönüyorlar. 

İşte böyle efendim… Allah’a yakınlık nisbetinde işler böylece nezâket kesbeder. Darb-ı meseldir: “Kurb-u sultân, âteş-i sûzan” sözü boşuna söylenmemiştir. Zîra Peygamber Efendimizin çocuklara olan muamelesini ihtiyar etmemekle de O’nu sünneti yapmamış gibi oldukları ve isme de hürmet etmenin adabını böylece amelî olarak talebesinin önünde canlı bir şekilde anlatmışlardır.

Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Çocuğu olan onunla çocuk gibi olsun” ve yine diğer bir hadislerinde “cennette ferahlık ve sevinç evi denilen öyle gösterişli bir yer vardır ki oraya yalnız çocukları sevindirenler girer.” buyurmuşlardır. Kendileri de torunlarına ve sair çocuklarına karşı böyle idiler. Çocuklara ve ailelerine halkın en merhametlisi idiler. Hz. Peygamber’in diğer çocuklara karşı olan sevgisi konusunda, Medine’deki kız çocuklarından herhangi birisinin Hz. Peygamber’in elinden tutup istediği tarafa götürdüğüne dair rivayet (Buhârî, Edeb, 61) ne güzel bir numunedir. 

İşte böylece çocuğa rıfk ile muamale sünnet-i seniyedendir. Hem bunu tebarüz ettirmek hem de ismi şeriflerine her ne hal ve şekilde olursa olsun hürmetin lâzım geldiğini ibretlik bir vakıa ile dinlememiz, netice ile de çoğumuzun gaflet edebileceğimiz bir meseleyi de böylece önümüze koymuş olmaları bugün dâhi istifademizi mûcibtir.

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: