Yılanı uyandırmayasın

Savm-ı sivâ’yı kim tutar
Îd-i visâl’e ol yeter
Bülbül gibi dâim öter
Gülşen olur kâşânesi
ramazan_1440

Sivâ’dan yâni Allah’tan başka şeylerden oruç tutan, sıyâm-ı mâ-sivâllâh içre her şeyden eden imsâk, vuslat bayramına erer muhakkak!

Eşyâyı Hakk’a perde etmeden, gaflete düşmeden, can kulağını açmalı, kulağı Hakk sadâsından başka sadâ işitmemeli ve gözü Hakk’tan başkasını görmemeli ve dili Hakk’tan başkasını söylememelidir ki ancak o vakit, zâhir ve bâtın bizim vücûd ülkemizde de Hak ile hemkarâr olur erenlerim

Tâ böylece göz, ancak tecellîyât-ı Hakk’ı görür, kulak enbiyâ ve evliyâ kelâmı dinler, tad alınan âzâlar Hakk’ın nehy ettiği şeylerden sakınır, akıl, fikir, hayâl hep Hak ile meşgûl olur durur.

Melâmet üzredir dâim olanlar noktadan âgâh
Tecerrüd eyleyenler mâsivâdan hep görür Allâh

Hak Dost, mâsivâ orucu(na) tut(ul)mayı nasîb eder, mümin ayı sonunda cemâliyle herdem.bayrâm idrâki ikrâm eder, birliğiyle (ir)şâd eder, esrârına hayran eder inşâallâh

Hakîkatine erilen oruç, benlik karanlığına bayram güneşinin doğması için Haktan inen “bir.gel” emridir.

Kendini terk ederek, benliği sâhibine vererek oruç tutmak marifetinin nihâyeti Hakk’ın varlığıyla bayrâm etmek olur. Hakk’ın varlığı ise insanın güneşinin doğması yâni dîdârın görülmesiyle idrâk edilir. Gerçek bayram namazı da batmayan bir güneşin doğmasıyla, gerçeğe u.yanınca, rengine aşkın cümle boyanınca kendinden kendine ikâme edilir vesselâm

İşbu manânın feth ü küşâd olunmaklığı niyeti ile, üzerimize güneşi doğan 1440 yılının Ramazân-ı mağfiret-nişânı vesîle bilerek, bu mübârek ayın ruhâniyetine pek muvâfık düşen bir kıssayı Mesnevî-i Ma’nevî dilinden ikrâm etmek dileriz

حکایت مارگیر کی اژدهای فسرده را مرده پنداشت در ریسمانهاش پیچید و آورد به بغداد
Yılancının donmuş bir ejderhayı ölü sanarak iple bağlayıp Bağdat’a getirmesi
yilan_mesnevi

Nefs ejderhâst ü key murdeest
Zân ki ez-bî-âletî efsürdeest

Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsâit değil ondan bu ölgünlüğü
Sakın nefsin öldüğünü zannetme, imkansızlıktan, mevsimsizlikten, ortamın müsâit olmayışından uyuşmuş kalmış yaz gelince, eline bir fırsat geçince gör nasıl canlanır!

یک حکایت بشنو از تاریخ‌گوی ** تا بری زین راز سرپوشیده بوی
Eski vakâları bilen târih söyleyiciden bir hikâye dinle de bu üstü örtülü sırdan sen de kokular alasın.

مارگیری رفت سوی کوهسار ** تا بگیرد او به افسونهاش مار
Bir yılan tutucu, efsûnlarıyla yılan tutmak üzere dağlara doğru gitti.

گر گران و گر شتابنده بود ** آنک جویندست یابنده بود
Arayan ister yavaş gitsin, ister hızlı, nihâyet aradığını bulur.
Bu beyt-i şerîfte “Men talebe vecedde vecede: Kim ki istedi ve ciddi gayret gösterip çalıştı, aradığına nâil oldu” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. “Kim ihlâs ile istediği şeyde gayret gösterirse, elde eder.” bir düstûr-u hakîkattir.

در طلب زن دایما تو هر دو دست ** که طلب در راه نیکو رهبرست
İki elini de aramadan çekme. Arama, yolda en iyi bir kılavuzdur.

Sen Hak yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk’a vusulü murâd et zîrâ aramak ve istemek aşk ve muhabbet şevkiyle olur ve böyle kemal-i muhabbetle vaki’ olan taleb Hak yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur. Arayıcı, arayan kimseye Farisî dilinde cûyende derler.

Aşk ile gelin tâlib ü cûyende olalım
Zevk ile safâlar sürelim zinde olalım
Hazret-i Mevlânâ’ya gelin bende olalım
Semâ safâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

لنگ و لوک و خفته‌شکل و بی‌ادب ** سوی او می‌غیژ و او را می‌طلب
Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi halde, hatta edepsizcesine de olsa ona doğru kımıldan, onu ara.

Ey sâlik, kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusul talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürüne sürüne ve düşe kalka da olsa yürü ve behemehâl onu taleb et!

گه بگفت و گه بخاموشی و گه ** بوی کردن گیر هر سو بوی شه
Gâh lâfla gâh susarak, gâh şuraya buraya boynunu uzatarak, o padişahın kokusunu almaya çalış.

Gâh söz ile ve gâh sükût ile kalbinden onu iste! Ve gâh her tarafta o şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın kokusunu koklamaya çalış!

گفت آن یعقوب با اولاد خویش ** جستن یوسف کنید از حد بیش
Yakup, oğullarına “Yusuf’un kokusunu haddinden fazla arayın” dedi.

Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini (bütün duygularınızla) iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez. [Yûsuf:87] ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, evladlarına Yusuf’u ve kardeşini taleb etmek ve aramakla emr etti. Ayet-i kerimenin ma’na-yı işârîsi Yusuf-i hakîkîyi ve cemâl-i mutlak-ı Hakk’ı taleb etmektir.

هر حس خود را درین جستن بجد ** هر طرف رانید شکل مستعد
Siz de her duygunuzu istidatlı bir hâle getirin de her yanda adamakıllı onu araştırın.

Havass-i zâhire (beş duyu) ve bâtınanızı (akıl, kalp, ruh, vicdan, latîfe) revh (rahatlık, huzur) ve rahmet-i ilahiyyeyi kemal-i ciddiyyetle aramak hususunda, müstaid bir şekilde her tarafa bir projektor gibi sürünüz. Mesela gözümüz tecelliyat-i Hakk’ı görsün, kulağımız enbiyâ ve evliyâ kelâmını dinlesin; hiss-i zâika (dil) ve şâmme (burun) ve lâmisenizi (dokunma duyusu) Hakk’ın nehy ettiği şeylerden saklayınız; kuvve-i müfekkire ve hayâliyyenizi Hak’la meşgûl ediniz.

گفت از روح خدا لا تیاسوا ** همچو گم کرده پسر رو سو بسو
Allah, “Allah lütfundan meyus olmayın, ümit kesmeyin” dedi. Çocuğunu kaybetmiş Yakup gibi sen de bucak bucak yürü.

Yani Ya’kûb (a.s.) evlatlarına “lâ teyesû min ravhi(A)llâh” [Yûsuf:87] yani “Allah’ın cana can katan rahmetinden ümit kesmeyiniz” dedi. Ve Hak Teala hazretleri bunu kelam-i şerîfinde bize ihbar buyurdu. Binâenaleyh ey salik, sen dahi bu nasihatden ibret alarak, Allah’m rahmetini aramak için, oğlunu gaîb etmiş olan kimse gibi köşe bucak gez ve durma yürü!

از ره حس دهان پرسان شوید ** گوش را بر چار راه آن نهید
Onu ağzınızla sorup soruşturun. Dört yana kulak verip onu araştırın!

“Ağız hissinin yolu”ndan murad kelamdır. “Dört yol”dan murad, şark, garb ve cenûb ve şimaldir. Ya’ni “Hakk’ın rahmetini ve insan-i kâmilin vücûdunu lisanen ehlinden sorucu olunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı bütün yönlere çeviriniz belki bu yollardan size bir haber-i sâdık gelir! zîrâ insan-ı kâmilin vücûdu rahmet-i ilahiyyedir. Nitekim bu Mesnevî’de Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

زان بیاورد اولیا را بر زمین ** تا کندشان رحمة للعالمین
Allah, velîleri âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir.

هر کجا لطفی ببینی از کسی ** سوی اصل لطف ره یابی عسی
Nereden bir güzel koku alırsan koklayın. Ne taraftan o âşinanın kokusunu alırsanız o tarafa yürüyün!

Her nereden latîf bir koku gelirse koku götürün, o sır tarafına ki, o tarafın âşinâsısınız. “Latîf koku”dan murâd, sıfat-ı kemâliyyedir. Yani her kimi sıfat-ı kemâliyye ile mevsûf görürseniz biliniz ki, sıfat-ı kemâliyye ile mevsûf olan Zat-ı Hak bu mazhardadır ve o da insan-i kamildir; binaenaleyh ondan koku aldığınız vakit, o sırr-ı zuhûr tarafuna kasd edin zira sizin hakîkatiniz o sır tarafının âşinâsıdır.

هر کجا لطفی ببینی از کسی ** سوی اصل لطف ره یابی عسی
Nerede bir kişiden lütuf görürsen o adama mukayyet ol… Belki o lütfun aslına, kaynağına yol bulursun, olur ya!

Her nerede bir kimseden, bu sıfat-i kemaliyyeden bir letâfet görursen; ola ki o letâfetin ve sıfat-i kemaliyyenin aslı olan Zat-i Hak tarafına çok yol bulasın.

این همه خوشها ز دریاییست ژرف ** جزو را بگذار و بر کل دار طرف
Bütün bu hoşluklar, derin, ulu bir denizdendir. Sen cüzü bırak da külle dön.

Bu vücûd-i izâfî âleminde gördüğün bütün hoş, güzel ve latîf şeyler, ucu bucağı bulunmayan cemâl-i mutlak-ı Hak deryâsındandır binâenaleyh O’nun cuz’i olan bu güzellikleri bırak da o cemâl-i mutlaka ve bu cüz’lerin küllüne göz dik!

Gören nûr-ı cemâl-i Mutlak’ı mir’ât-ı eşyâda
Ma‘iyyet sırrını idrâk eder sûretde ma’nâda

جنگهای خلق بهر خوبیست ** برگ بی برگی نشان طوبیست
Halkın savaşları hep güzellik içindir, hep iyilik içindir. Fakat yoksulluk azığı yok mu, asıl saadet nişanesi odur.

Halkın bütün kavgaları ve mücâdeleleri bu mecâzî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede müzeyyen ve muhteşem birini görürler ise, onun başına üşüşürler. Halbuki bu zînet-i zâhiresizlik zâdı (surette süssüz olma rızkı) ve sermaye-i fakir (yokluk hazinesi) saadet nişânıdır ve insan-i kâmilin alâmetidir.

خشمهای خلق بهر آشتیست ** دام راحت دایما بی‌راحتیست
Halkın kızışları sulh içindir ama rahata ulaşma tuzağı, daima rahatsızlıktır, zahmetle rahata ulaşılır.

Halkın hışımları ve cenkleri, sulh ve rahatı elde etmek içindir. Halbuki rahatın
tuzağı daima rahatsızlıktır yani rahatsız olmadan, rahat elde edilemez.

Râhat ile istedim vaslını kahretti bana,
Derde düşüp ağlayınca güldü cânânım benim

Hiç şüphe yok ki, halkın hışımları ve cenkleri kendilerinin rahatsızlığıdır fakat bunu esbâb-i istirahatdan olan sulh için ihtiyar ederler. Binaenaleyh iki
zıddın birisi, diğeri için ihtiyâr olunur.

هر زدن بهر نوازش را بود ** هر گله از شکر آگه می‌کند
Her sille, okşamak içindir… Her şikâyet, insana şükretmeyi andırır.

Darb-ı şerîf, tehzîb-i ahlak içindir; babanın evlâdını dövmesi, terbiye içindir ve üstâdın şâkirdini dövmesi de ta’lîm-i san’at içindir. Tehzîb-i ahlak ve terbiye ve ta’lim-i san’at ma’nada okşamaktır. Kahr-i ilâhî de bunun gibidir. Ve keza her şikâyet kendisinin zıddi olan şükrün varlığından haber verir.

بوی بر از جزو تا کل ای کریم ** بوی بر از ضد تا ضد ای حکیم
Ey kerem sahibi, cüzden kül kokusunu al… Ey hakîm, zıttan zıddı istidlâl et!

Cüz’den küll’e, parçadan bütüne kadar koku götür; ey hakim, zıttan zıta kadar koku götür. Ey kerîm, küll olan vücûd-i hakîkinin izâfâtından bulunan bu âlem-i cüz’ideki cenk ve sulhu ve rahatı ve rahatsızlığı ve dövmeyi ve okşamayı ve şikâyeti ve şükrü ve emsâli ahvâl-i mütekâbileyi (karşılıklı halleri) gör ve bunların kokusunu ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr [Bakara:210] “Bütün işler döner Allah’a varır” ayet-i kerimesinin hükmüne uyarak, küll olan vücûd-i hakîkîye kadar götür ve anla ki, bunlar o tek vücûdun sıfat ve esma-i mütekâbilesi işlerindendir. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de eşânın zıddıyla inkişâf ettiğini (ortaya çıkıp geliştiğini) oku artık!

جنگلها می آشتی آرد درست ** مارگیر از بهر یاری مار جست
Doğrusu savaşlar, barışa sebep olur. Yılancı da kim için yılan aradı.

Yâni cenklerin ve kavgaların netîcesinde iki taraf kuvvetten düştüğü cihetle, sağ ve sâlim sulh peydâ olur. Ve kezâ yılan tutucu, o korkunç bir hizmet olan yılan aramayı ve yakalamayı ancak tuttuğu yılan kendisine yâr olmak ve o sâyede para kazanıp menfaat bulmak için ihtiyâr eder.

بهر یاری مار جوید آدمی ** غم خورد بهر حریف بی‌غمی
İnsan, geçim için, rahatlık için yılan arar, gamdan kurtulmak için gam yiyip durur.

Âdemoglu, maişetinin te’mini hususuna yarlık ve muâvenet için yılan tutmak peşinde koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam yer. “Gamsız harif”den murad yılandır zira hayvan yer ve içer ve âdemoğlu gibi uzun düşünceleri, dertg ve kaygısı olmadığı için, gıdasının faydasıı görüp semirir ve âdem ise yer ve içer ve uzun düşünceerden, arkası gelmez dertlerinden gem ve kederinden gün geçtikçe erir. Zâten meşhur sözdür: duvarı nem, insanı gam yıkar.

Âdemogğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp maîşetini te’mîn ettikten sonra gamsız ve müsterîh olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle gam yiyicilik yapar.

او همی‌جستی یکی ماری شگرف ** گرد کوهستان و در ایام برف
O da o karda, kışta dağları dönüp dolaşmakta, iri bir yılan arayıp durmaktaydı.

اژدهایی مرده دید آنجا عظیم ** که دلش از شکل او شد پر ز بیم
Derken bir dağda iri bir ölmüş yılan gördü. Şekli bile gönlünü dehşetle dolduruyordu.

مارگیر اندر زمستان شدید ** مار می‌جست اژدهایی مرده دید
Yılancı, o şiddetli kış mevsiminde yılan ararken o koskoca ölü ejderhayı gördü.

مارگیر از بهر حیرانی خلق ** مار گیرد اینت نادانی خلق
Yılancı, halkı hayretlere düşürmek için yılan tutar. İşte sana halkın bilgisizliği!

آدمی کوهیست چون مفتون شود ** کوه اندر مار حیران چون شود
İnsan, bir dağa benzer, dağ nasıl meftûn olur, nasıl olur da bir dağ bir yılana hayran olur?

İnsanın taayyünü birçok zâhiri ve bâtinî kuvvânın hey’et-i mecmûasıdır ve esmâ-i ilâhîyye cem’iyyetine mazhariyyet isti’dâdındadır. Bu taayyün üzerinde türlü türlü cemâdât ve nebâtât ve hayvanât olan bir dağa benzer. Bu kuvâ arasındaki kuvve-i nefsânîyyesi yılan mesâbesindedir. Garibdir ki kendisinde bulunan birçok kuvâ-yı latîfeyi bırakip bu yılan mesâbesindeki nefsinin meftûnu ve meclûbu olur. (çekimine kapılır) Böyle bir koca dağ, nasıl olup da yılana hayrân olur?

خویشتن نشناخت مسکین آدمی ** از فزونی آمد و شد در کمی
Yoksul âdemoğlu kendisini tanımadı, bilmedi, fazilet makamından gelip bu noksan âlemine düşüverdi.

İnsan, kendisinin birçok zâhiri ve bâtinî kuvvânın hey’et-i mecmûasıdır ve esmâ-i ilâhîyye cem’iyyetine mazhariyyet isti’dâdında olduğunu bilemedi ve kendi hakîkatini tanıyamadı. O bîçâre insan böyle ziyâdelik cihetinden geldiği halde, kuvve-i nefsânîyyesine meftûn olmakla noksanlığa gitti, kendi ve kendisinin mâdûnu olan hayvanlığa meyl etti.

خویشتن را آدمی ارزان فروخت ** بود اطلس خویش بر دلقی بدوخت
İnsan kendisini ucuz sattı. Atlastı, kendini bir hırkaya yamadı gitti!

Âdem bu kadar kuvâ-yı zâhîre ve bâtineyi câmi’ iken, kendisini bu kuvâ arasında en suflî olan ve yılan mesâbesinde bulunan kuvve-i nefsânîyyesine sattı. Meselâ bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı; hiç olacak iş mi!

ای نسخهٔ نامهٔ الهی که توئی
وی آینهٔ جمال شاهی که توئی
بیرون ز تو نیست هرچه در عالم هست
در خود بطلب هر آنچه خواهی که توئی
Ey insan, sen nâme-i ilâhînin nüshâsısın; cemâl şâhının âyinesi sensin. Âlemde her ne varsa, senden hâriç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara zîrâ
hepsi sensin!
alemi_kebir
دواؤك فيك وما تشعرداؤك منك وما تبصر
تحسب أنك جرم صغيروفيك انطوى العالم الأكبر
Zannedersin suretin cirmi sagîr
Sende cem olmuştur âlemi kebîr

Kendi kadrini (âlem-i kebîr) bilmemek, cehâlet olarak (cism-i sagîr) kişiye yeter.[Hz. Ali kerremallâhu vechehu]

Büyük insan odur ki bilir küçüklüğünü, küçük insan odur ki bilmez büyüklüğünü…

صد هزاران مار و که حیران اوست ** او چرا حیران شدست و ماردوست
Yüz binlerce yılan ve dağ, ona hayranken o, niçin hayretlere düştü, yılan sevdasına kapıldı?

Her biri nefs-i hayvânî sâhibi olan yüz binlerce dağın yılanları, cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti’dadını hâiz olan insanın hayrânıdır ve hepsi kendilerini insanın mâdûnunda görüp kaçarlar. Hal böyle iken o insan niçin kendi nefs-i hayvânîsine hayrân ve esîr olmuş ve kendisine o yılanı dost ittihâz etmiştir?

مارگیر آن اژدها را بر گرفت ** سوی بغداد آمد از بهر شگفت
Yılancı, o ejderhayı tutup, halkı hayrete düşürmek için Bağdat’a geldi.

Bu beyt-i şerifde kıssanın zâhîri beyan buyurulur; ma’na-yı işârîi yukarıdaki
îzâhâtdan anlaşılır.

اژدهایی چون ستون خانه‌ای ** می‌کشیدش از پی دانگانه‌ای
Birkaç para elde etmek için o çadır direği gibi ejderhayı çekip sürükledi.

کاژدهای مرده‌ای آورده‌ام ** در شکارش من جگرها خورده‌ام
“Ölü bir ejderha getirdim. Avlamak için ne zahmetler çektim” diyordu.

Yâni o yulan tutucu adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhâyı nice zahmet ve meşakkatle avladım ve ölüdürp getirdim diye, hüner göstermek ve halkı taaccübe ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdat’a getirdi.

او همی مرده گمان بردش ولیک ** زنده بود و او ندیدش نیک نیک
O, ejderhayı ölü sanıyordu. Fakat iyi dikkat etmemişti. Ejderha diriydi.

او ز سرماها و برف افسرده بود ** زنده بود و شکل مرده می‌نمود
Kıştan, kardan, soğuktan donmuştu. Diriydi ama ölü gibi görünüyordu.

عالم افسردست و نام او جماد ** جامد افسرده بود ای اوستاد
Âlem de donmuştur da adı cemâd olmuştur. Üstadım, câmid, donmuş (demek) olur.
Arapça cumûd “donmak”tan câmid, donmuş, cansız demektir.

باش تا خورشید حشر آید عیان ** تا ببینی جنبش جسم جهان
Mahşer güneşi doğuncaya dek sabret de âlem cisminin hareketini gör.

Ma’lum olsun ki vücûd ve varlık birdir, o da vücûd-i hakîki-i Hak’dır. Bizim âlemimiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlim-i kesîfe o vücûd-i hakîkînin izâfâtından ve onun bi’l-kesâfe merâtibe tenezzülünden, cisim sûreti giyinmesinden ibârettir ve vücûd-i hakîkînin sıfat-ı sübûtîyyesi vardır ki, onlar da Hayat, İlim ve Sem’, Basar, İrade, Kudret ve Kelam ve Tekvin’dir. İmdi vücûd-i hakîkînin mertebe-i şehâdete tenezzülünde cemâd, nebât, hayvân ve insân olarak dört sınıf hâsıl olmuştur. Sıfat-ı Hayat, cemad sınıfında bâtın ve mestûr ve nebâtâtda nümûv (neşv ü nema bulma, büyüme) sûretiyle mahsûs, hayvânâtda zâhir ve insanda azhardır, besbellidir. Sıfat-ı sâirenin nisbetleri de boyledir. Bu âlem kesîf ve müncemid (donmuş, katılaşmış) olduğundan onlarda bu sıfatların eserleri yoktur zannolunur fakat zuhûr butûna (dış, içe, grünen, gizliye) ve mülk, melekûta münkalib olduğu vakit, müncemid ve donuk olan cism-i cihânın hayatı ve hareketi zâhir ve âşikâr olur ve dünyâda vücûdu inkâr olunan ahvâl, âlem-i melekûtta müşâhede olunur.

Nitekim âsilerin a’za ve cevârihi, isyanlarına şehâdet edip söyleyeceklerdir.
Ve bu ma’nâ sûre-i Fussilet’te beyan buyrulur:

Nihâyet oraya geldikleri zaman onlar ne yapıyor idiyseler, kulakları, gözleri, derileri kendilerinin aleyhinde şâhitlik edecektir. Derilerine (şöyle) dediler (derler): «Bizim aleyhimize neye şâhitlik ettiniz»? Onlar da «Bizi, dediler (derler), her şey’i söyleten Allah söyletdi. Sizi ilk defa O yaratmıştır. Yine ancak Ona döndürü(lüp götürü)lüyorsunuz. [Fussilet:20-21]

چون عصای موسی اینجا مار شد ** عقل را از ساکنان اخبار شد
Musa’nın elinde asâ, yılan oldu ya… Bütün âlemi de buna kıyas et.

Vaktaki cemad sınıfından olan Musa’nın (a.s.) asâsı, bu âlem-i kesâfet olan
dünyâda yılan oldu ve bâtındâki hayat zuhûra geldi, bu hal, sâkinlerin
yâni câmidlerin bâtındaki hallerinden akl-i beşere haber vermek oldu.

پاره‌ی خاک ترا چون مرد ساخت ** خاکها را جملگی شاید شناخت
Senin bir avuç topraktan ibaret olan varlığını nasıl bir cisim haline getirir? Bütün toprakları da bilgi ve anlayış sahibi bilmek gerek.

Ey insan, senin bu cismin bir toprak parçası değil midir? Ve sen cevher-i arzdan mütevellid değil misin? Sen bir câmid toprak parçası iken, Hak Teala hazretleri seni nasıl idrak ve ma’rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki bütün topraklara da senin gibi ma’rifet ve idrak îcâb eder.

Ma’lum olsun ki, cemadat ve nebatat ve hayvanat, kendilerini halk eden Rablerini, ma’rifet-i tabiiyye-i fıtrîyye ile ârifdir ve bunun böyle olduğu fikren ve tahyilen değil, keşfen ya’ni zevkan ve şuhûden ve açık delîl ile sabittir.

İmdi kâffe-i mevcûdatın zî-hayat olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretleri’nin:

Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah, akşam Allah’a secde eder. (Ona boyun eğmeye mecburdurlar.) [Ra’d:15]

Göklerde olan ve yerde bulunanlar, Melik (mülkünde istediği gibi tasarruf eden), Kuddûs (bütün noksanlıklardan münezzeh olan), Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm(her işi hikmetli olan) Allah’ı tesbîh eder. [Cum’a:1]

Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız. Şübhesiz ki O, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır. [İsrâ:44]

ayet-i kerimeleridir zira semâvât ve arzdaki mevcudatın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayat olmaları lazımdır ve ehl-i keşf indinde de mevcudâtın kâffesi zî-hayattır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk’ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise vücud-ı Hakk’a muzaf olan (bağlı) bir vücûd-i i’tibârîdir (sanal.) Vücud, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk’ın Hayat’ı ve ilm’i, cemî-i zerrât-ı kevnîyyeye sâri olmuş, (varlığın bütün zerrelerine nüfûz etmiş olur. Şu kadar ki mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, hayat ve idrak mazharın bâtınında kalır.

مرده زین سو اند و زان سو زنده‌اند ** خامش اینجا و آن طرف گوینده‌اند
Bunların hepsi de bu âleme göre ölü, fakat hakikat âleminde diridir. Burada susup duruyorlar ama orada söylemekteler.

Câmidler bu âlem-i mülk ve şehâdet tarafından bakılırsa ölü halindedirler
ve âlem-i melekût tarafından bakılırsa diridirler ve keza âlem-i şehâdette sâkit ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat âlem-i melekût tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

چون از آن سوشان فرستد سوی ما ** آن عصا گردد سوی ما اژدها
Onları hakikat âleminden bize yolladılar mı işte asâ, bize ejderha kesilir.

Hak Teâlâ hazretleri câmid olan şeyleri melekûtiyetleri cihetinden bizim tarafımıza yâni âlem-i şehâdete gönderdiği vakit, câmid olan asâ-yı Musa (a.s.) bizim tarafımızda ve âlem-i şehâdette ejderhâ olarak zâhir olur ve onun bâtınındaki hayat meydana çıkar.

کوهها هم لحن داودی کند ** جوهر آهن بکف مومی بود
Dağlar, sese gelir, Davut’la beraber ırlar, ilahi okur, demir bile avucunda mum gibi yumuşar.

Bu beyt-i şerîfte sure-i Sebe’de olan şu ayet-i kerimeye işâret buyrulur:

Andolsun ki biz Dâvuuda bizden bir imtiyaz verdik. «Ey dağlar, onunla birlikde tesbîh edin» (dedik), kuşlara da (bunu emretdik). Ona demiri de (mum gibi) yumuşatdık. [Sebe:10]

Yâni dağlar câmid (cansız, donuk) ve kuşlar gayr-i nâtık (konuşamaz) oldukları halde Davud (a.s.)in terennümât ile vaki’ olan tesbihât ve münâcâtını tekrar ederlerdi ve demirin sertliği gidip onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

باد حمال سلیمانی شود ** بحر با موسی سخن‌دانی شود
Rüzgâr, Süleyman’a mensûb hamal olur, onu yüklenir, taşır; deniz Musâ ile söz bilici olur.

Süleymân’a da rüzgârı (boyun eğdirdik)! (Öyle ki) sabah gidişi bir ay(lık mesâfe), akşam dönüşü de bir ay(lık mesâfe)dir. [Sebe:12]

Bunun üzerine, Musa’ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. [Musa söyleneni yapınca] deniz ortadan yarıldı; öyle ki, açılan yolun her iki yanında sular koca dağlar gibi yükseldi. [Şu’arâ:63]

Yâni rüzgâr ve deniz cemâddan oldukları halde, her birisi kendilerine tebliğ olunan emirleri idrak edip itâat eylediler.

ماه با احمد اشارت‌بین شود ** نار ابراهیم را نسرین شود
Ay, Ahmet’in işaretini emrini anlar, fermanına uyar; ateş, İbrahim’e ağustos gülü olur.

Ay, Ahmed (sav) Efendimiz’in mübârek parmaklarıyla vâki’ olan işaretini görüp
yarılır. Nitekim ayet-i kerîmede buyrulur:

Kıyamet yaklaştı, kamer (ay ikiye) bölündü. (Kâfirlerin, Hz. Peygamberden bir mucize istemeleri üzerine ayın ikiye bölünme hadisesi olmuştur.) [Kamer:1]

Ve Nemrud’un ateşi İbrahim-i Halîl (a.s.) için nesrin yâni güzel kokulu beyaz gül olur.

خاک قارون را چو ماری در کشد ** استن حنانه آید در رشد
Toprak, Karun’u yılan gibi içine çeker, yutar; Hannâne direği rüşde gelip akla, fikre sahip olur.

Karûn, Musa (a.s.) zamanında ziyâde mal sahibi bir kimse idi; Musa aleyhisselâm’a muhâlefeti yüzünden yere battı. Nitekim âyet-i kerimede buyrulur:

Ve sonunda Kârûn’u da, sarayını da yerin dibine geçirdik. [Kasas:81]

“Hannâne” nevha edici, ağıt tutucu ma’nasina olup, zaman-i saadette Nebiyy-i zîşân Efendimiz’in mescid-i şeriflerinde dayanıp hutbe okuduğu, hurma kütüğünden bir direğin adıdır. Yeni minber yapılınca, Hannâne’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemâat işitti. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz minberden inip, Hannâne’ye sarılınca, sesi kesildi; “Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlardı” buyurdu.

سنگ بر احمد سلامی می‌کند ** کوه یحیی را پیامی می‌کند
Taş, Ahmet’e selâm verir; Dağ Yahya’ya haber yollar.

Yâni hadîs-i şerîfte ihbâr buyrulduğu üzre, taşlar Ahmed (sav) Efendimiz’e selam verir ve dağ, Yahudilerin elinden firarı üzerine Yahya aleyhisselâm’a “Bana kaç!” diye haber verir. Bu beyitlerde cemâdâtın kelâmlarına işâret buyrulur.

ما سمعیعیم و بصیریم و خوشیم ** با شما نامحرمان ما خامشیم
Hepsi de bunlara “ Biz size karşı duyar, görürüz… sizinle hoşuz, neşeliyiz. Fakat nâmahremlere karşı susup durmaktayız” derler.

Yukarıdan beri vâki’ olan îzâhâttan anlaşlacağı üzere cemâdât, biz işitir ve görürüz ve latîfiz fakat ey ehl-i sûret, ey kabuktan öteye yolu olmayanlar, biz sizlere karşı nâ-mahrem ve sâkit bir haldeyiz derler.

چون شما سوی جمادی می‌روید ** محرم جان جمادان چون شوید
Ama siz bir cemâd(lık tarafın)a gidiyor, ona yöneliyorsunuz. Artık cemâtların canına, sırrına nasıl mahrem olursunuz ki?

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: “Ey ehl-i suret, mademki siz cemâdlık ve cismânîyet tarafına meyl ediyorsunuz ve mülk âleminin tabîi kanunları mukayyed bulunuyorsunuz ve melekût âleminin ahvâli size karşı mestûr, örtülü kalıyor; o halde nasıl cemâdların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?”

از جمادی عالم جانها روید ** غلغل اجزای عالم بشنوید
Cematlardan can âlemine gidin de âlemin cüzlerinin ahengini duyun!

فاش تسبیح جمادات آیدت ** وسوسه‌ی تاویلها نربایدت
O vakit cansız (sanılan) şeylerin tesbîhlerini apaçık duyarsın da tevîl vesveselerine kapılmazsın.

Yân Ey sâlik sen âlem-i cemâddan, âlem-i ervâha ve melekûta hâlen ve zevkan müteveccih olursan, cemadâtin tesbîhi sana açık olarak zâhir olur. Yâni zâhir ve bâtın kulakların birleşip, onların tesbîhlerini lisan-ı zâhir ile vâki’ olan tesbîhât gibi işitirsin ve artık ulemâ-yı zâhir gibi

Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız… [İsrâ:44]

ayet-i kerimesiyle, emsâli ayât-i kur’anîyyeyi te’vîl vesvesesi, başka bir manây yorma hâli sana musallat olamaz. Zira ulema-yi zâhir bu ve emsali ayat-i kur’aniyyenin tefsirinde derler ki: “Cemâdât yaratıcıya ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisan-ı hâl ile tesbih ederler” ve güyâ bununla nutk ederler ve gayreti dinîye ile keennehu Allah Teala’ya ortak koşmaktan vesâireden tenzîh ederler.

چون ندارد جان تو قندیلها ** بهر بینش کرده‌ای تاویلها
Can âleminde kandiller yok da görmek için tevîllere yapışıyorsun.

“Kandiller”den murad, nur-i keşf ve vicdândır. Ey eşyânın zâhirini görüp bâtınlarından kör olan kimse, mâdemki senin ruhunda nur-i keşf yoktur, zikr olunan ayât-i kur’aniyyeyi, bunların tesbihlerinin görünüşü için, te’viller etmişsin yani bunların tesbîhâtu zâhiren görülemez diye te’vilâta kalkışmışsın veyahut onların görünüşü, görenin tesbîhine sebeb olur diye te’vîl edip dersin:

که غرض تسبیح ظاهر کی بود ** دعوی دیدن خیال غی بود
“Tespihten maksat, nasıl olur da zâhirî tespih olur? Bu tesbîhte bulunan, cansız şeyleri görmek de sapıklıktan başka bir şey değil.”

Ki “Cemadatin tesbihinden garaz, hiç tesbih-i zâhir olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek da’vası, dalâletden mütevellid bir hayâldir ve evhamdir.”

بلک مر بیننده را دیدار آن ** وقت عبرت می‌کند تسبیح‌خوان
Doğrusu şu: onları gören, ibret alır da Allah’ı tesbîh eder.

Beiki her gören kimseyi, o cemadatın görünüşü, ibret almaya sevk edip tesbîh okuyucu eder, subhânallâh dedirtir.

پس چو از تسبیح یادت می‌دهد ** آن دلالت همچو گفتن می‌بود
“Sana Allah’ı tesbîh etmeyi hatırlıyor ya… İşte bu tesbîhe delil olmaları, onlarıb tesbîh etmesi demektir” dersin.

Mâdemki cemâdâtın görünüşü senin hatrına Hakk’ı tesbih etmeyi getiriyor ve seni Hakk’in tesbihine yönlendiriyo; işte o delalet “Hayra delalet eden, o hayrın fâili gibidir” fehvâsınca, o cemâdâtın tesbîh söylemesi gibi olur.

این بود تاویل اهل اعتزال ** و آن آنکس کو ندارد نور حال
Îtizal ehlinin tevili budur işte. Hal nuruna sahip olmayan kişinin işi budur.

İşte ehl-i î’tizal’in ve zâhir ulemâsının, Kur’andaki naslar (kesin hükümler) akkındaki te’vili, bu zikr eylediğimiz vech ile olur zira onların te’villerinin esâsı budur ki: “Cemâdâtın hayatı yoktur ve nutk-ı tesbih hayatsız olmaz. Binaenaleyh murad, hakikat-i tesbih degildir belki vahdaniyyete delalet etmeleridir.” Halbuki ayet-i kerîmede

Sonra duman hâlinde bulunan göğü kasdetti de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. (İkisi de:) “İtâat edenler olarak (isteye isteye) geldik!” dediler.[Fussilet:11]

Yâni “Hak Teala semavât ve arza tav’an (isteyerek) yahud kerhen (zorla) vücûd-pezîr olunuz, varlık gösteriniz” buyurdu; onlar da biz itaat edici olduğumuz halde geliriz dediler” buyrulduğuna nazaran cemad nev’inden olan semavat ve arzın hitab-ı izzet’i işittiklerini ve cevab verdiklerini te’vîle mahal yoktur. İmdi kendisinde nur-i hal ve müşâhede-i bâtın olmayan kimsenin vay hâline!

چون ز حس بیرون نیامد آدمی ** باشد از تصویر غیبی اعجمی
İnsan, duygudan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancıdır.

İnsan, zevâhir-i eşyâdan (eşyanın dış yüzünden) ma’lumat alan havass-i hamse-i zâhiresinin (beş duyu) hüküm ve te’sirinden kurtulmadıkça âlem-i gaybın hallerini tasvîrden acemî, yâni gâfil ve câhil olur.

این سخن پایان ندارد مارگیر ** می‌کشید آن مار را با صد زحیر
Bu sözün sonu gelmez… Yılancı, o yılanı yüzlerce zahmetle çeke çeke

تا به بغداد آمد آن هنگامه‌جو ** تا نهد هنگامه‌ای بر چارسو
Bağdat’a kadar geldi o maceracı adam, çarşıda bir hengâmedir koparmak için

بر لب شط مرد هنگامه نهاد ** غلغله در شهر بغداد اوفتاد
Yılanı Şat kıyısına koydu. Bağdat şehrinde bir gürültüdür koptu

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenarına koydu. Halk böyle bir yılanın vücûdundan haberdâr olunca Bağdat içine bir gulgule düştü, şehir sallandı; dediler ki:

مارگیری اژدها آورده است ** بوالعجب نادر شکاری کرده است
“Bir yılancı ejderha getirmiş, acayip görülmemiş mefret (çok büyük, cüsseli) bir şey. Nasıl da avlamış?” diye…

“Birisi Dicle kenarına ejderha gibi büyük bir yılan getirmiş, acaib bir şey imiş, gidip görelim bu azîm yılanı nasıl tutabilmiştir?”

جمع آمد صد هزاران خام‌ریش ** صید او گشته چو او از ابلهیش
Yüz binlerce ahmak adam toplandı, ahmaklıklarından onlar da yılancı gibi yılana avlandılar.

منتظر ایشان و هم او منتظر ** تا که جمع آیند خلق منتشر
Onlar, yılanı görmek için bekleşiyorlardı. O da etraftaki halk tamamıyla toplansın diye bekliyordu.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderha nasıl şeydir görelim diye örtünün açılmasına muntazır ve yılan tutucu adam dahi halkın daha ziyâde toplanmasına muntazır idi.

مردم هنگامه افزون‌تر شود ** کدیه و توزیع نیکوتر رود
Halk, iyice toplansın da elime geçecek para çok olsun, parsayı toplayayım diyordu.

جمع آمد صد هزاران ژاژخا ** حلقه کرده پشت پا بر پشت پا
Yüz binlerce herzevekil toplandı, halka oldular. Bir ayak, bin ayak üstüne geldi!

Birçok geveze ortada bulunan ejderhanın etrafında halka teşkil etmek suretiyle toplanmış ve bu halka bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil edilmek suretiyle vâki’ olmuş idi.

مرد را از زن خبر نه ز ازدحام ** رفته درهم چون قیامت خاص و عام
Kalabalıktan erkeğin kadından haberi yoktu. Halkla, ileri gelenler birbirlerine girmiş âdeta kıyametten bir alâmet olmuştu.

Kalabalık öyle bir derecede idi ki, erkeklerin kadınlara olan temâyülü hasebiyle onlara bakmaları lâzım gelirken, bu kalabalık yüzünden, erkeklerin kadının vücudundan haberi bile yoktu. Velhâsıl halkın izdihâmı kıyâmetden bir numûne idi.

چون همی حراقه جنبانید او ** می‌کشیدند اهل هنگامه گلو
Yılancı, yılanın üstündeki kilimi kımıldattıkça halk, parmaklarının ucuna basıp boyunlarını uzatıyordu.

Yâni yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi mesâbesinde olan o ejderhâyı kımıldattığı vakit, efrad-ı halk, aman ben de göreyim diye, halkanın arkasında kalanlar arlık yerlerden boyunlarını uzattılar.

و اژدها کز زمهریر افسرده بود ** زیر صد گونه پلاس و پرده بود
Ejderhâ, zemherîden donmuştu. Yüzlerce kilimin, kebenin altındaydı, eski püskü örtüler ile örtülmüştü.

بسته بودش با رسنهای غلیظ ** احتیاطی کرده بودش آن حفیظ
Yılancı, ihtiyâtı elden bırakmamış, onu kalın iplerle bağlamıştı.

در درنگ انتظار و اتفاق ** تافت بر آن مار خورشید عراق
Fakat halkın toplanmasını beklerken epeyce bir zaman geçmiş, Irak güneşi, yılanın üstüne vurmuştu.

Temaşa perdesinin açılmasına halkın müttefikan intizar için vâki’ olan bekleyip durması esnasında Irak ikliminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılanın üzerine doğdu.

آفتاب گرم‌سیرش گرم کرد ** رفت از اعضای او اخلاط سرد
Güneş onu epeyce ısıtınca azasından soğuk ahlât sıyrılıp gitmişti.

“Ahlât” hayvanâtın vücûdunda vâki’, “dem,” “balgam,” “sevdâ” ve “safrâ” adı verilen dört akıcı unsurdan her biridir. Yâni güneşin harâretiyle, yılanın vücûdu meşbû oldu; a’zasında donmuş olan bu mezkur karışımların her biri tekrar cereyan ve deverâna başladı.

مرده بود و زنده گشت او از شگفت ** اژدها بر خویش جنبیدن گرفت
O müddet zarfında ölü bir halde bulunan ejderha dirildi, kımıldamaya başladı.

خلق را از جنبش آن مرده مار ** گشتشان آن یک تحیر صد هزار
Ölü yılanın kımıldadığını görünce halkın hayreti birken yüz bin oldu.

با تحیر نعره‌ها انگیختند ** جملگان از جنبشش بگریختند
Şaşkınlıklarından naralar atarak hep birden kaçışmaya koyuldular.

می‌سکست او بند و زان بانگ بلند ** هر طرف می‌رفت چاقاچاق بند
Ejderha, halkın gürültüsünden çatır, çatır bağlarını koparmaya başladı. İplerin her biri bir yana düştü. Kalın urgan bağlarının çatırtısı her tarafa giderdi ve her taraftan işitilir idi.

بندها بسکست و بیرون شد ز زیر ** اژدهایی زشت غران همچو شیر
İplerini koparıp kilimin altından sıyrıldı. Bir de ne görsünler, aslan gibi kükreyen çirkin, mefret bir ejderha!

در هزیمت بس خلایق کشته شد ** از فتاده و کشتگان صد پشته شد
Kaçarken halk birbirini çiğnedi, birçok kişiler ayakaltında kalıp öldüler, ölülerden yüzlerce yığın oldu.

مارگیر از ترس بر جا خشک گشت ** که چه آوردم من از کهسار و دشت
Yılancı, ben meğerse dağdan, ovadan ne getirmişim diye korkusundan yerinde katılıp kaldı.

Yılan tutucu bu dehşet vaziyeti görünce: “Eyvah! Ben dağlıktan ve sahradan bu halkın başına ne dehşetli bir felaket getirmiş oldum” diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı, kaskatı kesildi.

گرگ را بیدار کرد آن کور میش ** رفت نادان سوی عزرائیل خویش
O kör koyun, kurdu uyandırdı. Câhil, Azrâil’in yanına kendi ayağıyla gitti.

اژدها یک لقمه کرد آن گیج را ** سهل باشد خون‌خوری حجاج را
Ejderha o ahmağı bir lokma ediverdi. Haccac’a kan dökmekten kolay ne var.

Ve Haccac, Yusuf es-Sekafî, Mervan ve Abdü’l-Melik zaman-i saltanatlarında zulmüyle meşhur bir emîrin ismidir. Haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü tarihlerde mezkurdur. Yâni ejderha canlanıp etrafa saldırdığı esnada, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Zira kan içici Haccac mesabesinde ve onun meşreb ve tabîatında olan ejderhaya adam öldürmek kolay olur.

Bu beyt-i şerifte bâtın-i Haccac’ın ejderhâ suretine memsûh olduğuna işâret buyrulur.

خویش را بر استنی پیچید و بست ** استخوان خورده را در هم شکست
Sonra da bir direğe sarılıp kendisini sıktı, karnında (eritmek için) herifin kemiklerini çatır, çatır kırdı.

نفست اژدرهاست او کی مرده است ** از غم و بی آلتی افسرده است
Senin nefsin de bir ejderhadır. O, nereden öldü ki? Dertten, eline fırsat düşmediğinden dondu, yoksa!

Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderha tabiatında ve meşrebindedir; o asla ölmez eğer halim selim görünürse âletsizlik ve fırsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecalsiz kalmıştır.

Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsâit değil ondan bu ölgünlüğü

گر بیابد آلت فرعون او ** که بامر او همی‌رفت آب جو
Firavunun eline geçenler, onun da eline geçse neler yapmaz! Irmak bile, Firavunun emriyle akardı.

Firavun’un âletinden murad, saltanat ve kudret-i hükümettir. “Nehir”den murad, Nil nehridir ki, Firavun’un daire-i saltanatında cereyan ederdi. Nitekim Kur’an-i Kerîm’de Firavunun övünmesinden şöyle haber verilir:

Fir’avun ise, kavmi içinde seslenip dedi ki: “Ey kavmim! Mısır mülkü(hükümdarlığı) ve altımdan akıp giden bu nehirler, benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?” [Zuhruf:51]

آنگه او بنیاد فرعونی کند ** راه صد موسی و صد هارون زند
Onun eline de böyle bir kudret düşse hemen firavunluğa başlar, yüzlerce Musa’nın da yolunu vurur, yüzlerce Harun’un da!

Nefs, Firavunun kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Firavunluk temelini kurar ve kendisine nasihat eden Musa ve Harun (aleyhime’s-selam) meşreplerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşmân addedip onlara karşı suikasta kalkışır. Hasılı hiç bir nefis sınanmadığı imtihanın masumu değildir.

کرمکست آن اژدها از دست فقر ** پشه‌ای گردد ز جاه و مال صقر
O ejderha, yoksulluk elinde küçük bir kurtçuk kesilir. Mevki ve mal yüzünden bir sivrisinek büyür, yırtıcı çaylak olur!

اژدها را دار در برف فراق ** هین مکش او را به خورشید عراق
Ejderhayı ayrılık karı içinde tut, sakın onu Irak güneşinin altına getirme.

Nefis ejderhasını dünyevi hazlardan, bedenin zevklerinden ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir halde kalsın, sakın o nefis ejderhasını esfel-i safilin olan dünyanın rengine aldanıp parlak ve hararetli görünün alayişin içine çekme!

تا فسرده می‌بود آن اژدهات ** لقمه‌ی اویی چو او یابد نجات
Ejderhan donmuş bir halde iken selâmettesin fakat kurtuldu, kendine geldi mi ona lokma olursun.

Sen, ejderha olan nefsini, esfel-i safilin olan dünyanin, mal ve makam güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhan donmuş bir halde kalsın. Zira o nefis, mal ve makam güneşinin hararetiyle harekete gelip donukluktan kurtulduğunda, seni yutup helak eder.

مات کن او را و آمن شو ز مات ** رحم کم کن نیست او ز اهل صلات
Onu mat et de mat olmaktan emin ol. Ona pek acıma, o iyilik edilecek kişi değildir.

کان تف خورشید شهوت بر زند ** آن خفاش مردریگت پر زند
Üstüne şehvet güneşinin harareti vurdu mu o geberesice hemen yarasa gibi kanatlarını çırpmaya, uçmaya başlar.

می‌کشانش در جهاد و در قتال ** مردوار الله یجزیک الوصال
Ercesine onu savaşa çek, babayiğitçe onunla vuruş… Allah, sana vuslatıyla karşılık versin!

چونک آن مرد اژدها را آورید ** در هوای گرم خوش شد آن مرید
Hulâsa o adam ejderhayı getirip de o korkunç şey, sıcak havada kendine gelince,

لاجرم آن فتنه‌ها کرد ای عزیز ** بیست همچندان که ما گفتیم نیز
O fitneleri meydana çıkardı. Hattâ azizim, söylediklerimizin yüz kat üstününü yaptı!

تو طمع داری که او را بی جفا ** بسته داری در وقار و در وفا
Sen ona zahmet, eziyet vermeden uslu, rahat ve vefakâr bir halde tutmayı mı umuyorsun?

Ey sâlik-i tarik-i Hak, sen umar mısın ki, o azgın ve pek şerli nefsi, mücâhede ve riyazet cefâsı ve ezâsı olmaksızın, insanlık vakarı içinde ve emir ve nehy-i ilahinin vefasi içinde bağlı tutasın ve o dehşetli hayvanı yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket bekleyesin bu mümkün olur mu?

هر خسی را این تمنی کی رسد ** موسیی باید که اژدرها کشد
Bu, her aşağılık kişiye nasip mi olur? Ejderhayı öldürmeye bir Musa gerek.

صدهزاران خلق ز اژدرهای او ** در هزیمت کشته شد از رای او
Yüz binlerce halk onun tedbiriyle mağlûp oldu, ejderhasından yılıp kaçtı, ölüp gitti!

Sıfat-i nefsanîyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzetsiz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkün olur mu? Musa (a.s.) meşrebinde bir velîyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî kontrolünde istihdam edebilsin.

Reklamlar

Mesnevî’den aynaya işâret

Bismillahirrahmanirrahim ve bihi nestâin,
Sonsuz hamd, nihâyetsiz senâ, ancak O’nadır ki, marifet âb-ı hayatını ihlas sahiplerinin gönüllerinin tâ içinden, dilerinin kıyısına akıtmıştır. Bâtındaki manânın kıyıya vurmuş en güzel hâli, ahsen-i takvîm ve hulk-ı azîm sahibi gâye insan, ufuk peygambere, azâmeti mikdârınca, kendinden kendine selâm olsun.

Bunda sonra aşk şarabıyla esriyen, Hak birliğine ulaşan güzellerden bir güzel olan Bâyezıd Sultânımız’ın sekr ve fenâ hâlinden bahsetmek dileriz. Zira insan, Allah’a bu halde ve bu hal ile yaklaşır. Hz. Bâyezîd’in sekr dediği cezbe ve vecd halinde iken söylediği şathiyeler elbet izaha muhtaçtır. “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir” “Cübbemin içindeki Allah’tan gayrısı değildir”; “İki âlemde Allah’tan başkası yok” “Çadırımı arşın hizasında kurdum” gibi cümleler onun meşhur şathiyelerinden sadece birkaçıdır.

İşte şimdi şuracıkta, Sultânü’l-ârifîn BÂYEZÎD-i BİSTÂMÎ esrârından, mesnevî-i ma’nevi elinden bir dolu ikrâm olundu, buyrunuz erenlerim:

Zevke râcidir bu hâlet, hâl iden dânâ olur
Dîde-i dilden hicâbı ref’ iden bînâ olur

Temevvüc etti çün bahr-i meânî
Dil oldu tercümân, etti beyânı

Ki ya’nî oluben ol bahre gavvâs
Çıkardım sana bunca gevher-i hâs

Dizip inci gibi koydu bu nazma
Alasın kudretin var ise hazma

با مریدان آن فقیر محتشم ** بایزید آمد که نک یزدان منم
Manevî yokluk sahibi, fakîr-i muhtelem olan o büyük zat, Şeyh Bestamî, mürîdlerine, “İşte Yezdan benim” diye geldi.

“İhtişâm”, lügatte birinden utanmak manâsınadır ve “muhteşem”, bu mastarın ism-i mef’uludür ya’ni, “İstilâ eden tecelli-i zâtî hasebiyle kendi kulluğuna mahsus vücûdunu isbât etmekden utanan ve vücûdda Hakk’ın vücûduna müftekir, muhtaç bulunan” Hz. Bâyezîd (ks) o hâlin istiğrâkı sebebiyle “İşte Yezdân benim!” diye mürîdlerinin önüne çıkıverdi ki, bu kelâm Hallâc-ı Mansûr’dan izhâr olan “Ene’l-Hak” sözünün muâdilidir.

Ağaçtan “İnni enallah” [Taha:14] buyuran, insandan da bu idrakle “Ene’l Hak” sözünü Hakk olarak söylemeye muktedirdir elbet:

Tecellî eyleyecek Hak şecerden
Tecellîsi ‘aceb mi gerçek er’den

Hem dahası:
Gûşuma “innî” hitâbı gelmede her zerreden
Zerreden seyr eyledim mihr-i cihân-ârâları

Vâkıâ “Ene’l-Hak: Ben Hakk’ım” demeyi herkes büyük iddiâdır zanneder halbuki “Ene’l-abd: Ben kulum” da’vası daha büyüktür. Ene’l-Hak da’vası azim tevazu’dur. Zira “Ben abd-i Huda’yım!” diyen kimse, iki mevcud isbat eder; birisi kendisi için ve diğeri de Huda içindir. Fakat “Ene’l-Hak!” diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-heva eyleyip “Ene’l-Hak!” der. Ya’ni “Ben yokum, hep O’dur, Huda’dan başka mevcud yokdur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!” der bu makamda tevazu’ ziyadedir. Şu kadar ki halk anlamıyor, neylersin…

گفت مستانه عیان آن ذوفنون ** لا اله الا انا ها فاعبدون
O zü-fünûn-u aşk, ma’nevî fenlere sahip olan Şeyh Bâyezid, sarhoşça âşikâr olarak: “Benden başka ilah yoktur, bana ibadet edin” hitâbında bulundu.

Bu sözü söyleyen Bayezid değil, Cenab-ı Hakk idi. Bayezid’in lisanından söylemişti. Kurb-u nevafil ve kurb-u feraiz denilen iki yakınlık vardır ki, o derecelere vasıl olanların lisanından Cenab-ı Hakk söyler. Gülşen-i Raz sahibi Şeyh Mahmut Şebüsterî, der ki: “Bir ağaçtan Ene’l Hakk sözünün çıkması câiz olur da, saadet-i ezelîye sâhibi bir velinin ağzından duyulması niçin câiz olmaz?”

Şeyh Mahmud Şebüsterî, bu beyti ile Hazreti Musa’nın Medyen’den Mısır’a giderken bir ağaç üstünde nur gördüğüne ve o ağaçtan:

“Ya Musa! Âlemlerin Rabbi olan Allah benim ben” [Kasas:30] nidasını işittiğine işaret ediyor.
Sûfiye ricali bu hale “Telbis”, “Telebbüs” ve “Lebs” derler. Evliyaullahtan bazılarında zuhur eder. Hadis-i şerifte: “Hakikatte Cenab-ı Hakk, kulunun lisanından: Allah kendisine hamd edenin hamdini işitti, der” buyrulmuştur. Rükûdan kalkınca, “Semiallahu limen hamideh” deniliyor. İşte bunu bizim lisanımızdan söyleyen Hakk’tır.

Bu babdan bir diğer izâh Erzurumlu İbrahim Hakkı(ks) hazretleri’nden (v. 1780) zuhûr etmiştir:
Mansur “Ene’l Hak” söyledi
Haktır sözü Hak söyledi
Nâdân mukayyet anladı
Amma ki mutlak söyledi

Halkın vücudu ve varlığı fâni, hayal ve gölge gibidir.

“Nerede olursanız olun; O sizinle birliktedir” [Hadid:4]
manâsınca halkın her hareketi Hak ile olduğundan bütün vücudun ve varlığın hakikati Hakk’ındır demektir. Nitekim gölgenin vücudu, varlığı ve hareketi sahibinin olup gölgenin gerçekte vücudu olmadığı gibi, halkın da gerçekte vücudu yoktur, fanidir. Halk, Hakk’ın perdesidir. Perdenin arkasında gizlenip halkı gezdiren ve söyleten Hak’tir. Kör olan, halk sanıp gerçek bir müşrik olur.

Nitekim Nakşî Akkirmânî (ks) Hazretleri’nden bu sırr-ı Hak şöylece ifşâ olunur:

Eyâ sen sanma kim bu güftârı dehân söyler
Veyâ terkîb olan unsur yahud lahm-i zebân söyler
Seni ol sana bildirmek murâdın kasd edip Mevlâ
Anâsırdan giyip donlar yüzünden terceman söyler

Yarattı cümle eşyayı özün pinhan edip anda
Göründü nice bin yüzden veli kendi nihan söyler
“Sakâhum rabbuhum” hamrin içen âşıklar ey Nakşî
Erer ma’şûkuna anlar mekandan lâ-mekan söyler

Hakiki tevhid, târif olunan bu sırrı böylece anlayıp buna inanıp şeksiz iman etmektir vesselâm

چون گذشت آن حال گفتندش صباح ** تو چنین گفتی و این نبود صلاح
O hal geçip de, sabah olunca müritler Bayezid’e, “Sen böyle söyledin, bu doğru değildir” dediler.

Ateşte yeterince ısınıp rengine akın cümle boyanan demir dahi olsa o esnâda ondan “ben ateşim” duyulsa hakikattir, soğuyunca iş başkadır başka…

Vaktaki Bayezid hazretlerinden o geceki hal-i istiğrak geçti, müridler ona sabahleyin dediler ki: “Ey üstad, sen gece “Subhânî ma a’zama şânî!” dedin, bu söz fesâd-ı mahzdır, asla şeriata muvâfık değildir ve şeriata muhalif olan şey ise salah değildir!”

گفت این بار ار کنم من مشغله ** کاردها بر من زنید آن دم هله
Hz. Bayezid müridlerine hitaben buyurdu ki: “Eğer bir daha dersem ya’ni da’va-yi uluhiyyet meşgâlesi benden sâdır olursa, müteyakkız bulunun, o anda benim üzerime bıçaklar ile hücûm edip beni vurun ve kesin!”

حق منزه از تن و من با تنم ** چون چنین گویم بباید کشتنم
Allah tenden münezzehtir, benim ise, tenim vardır. Öyle bir söz söyleyecek olursam, katlim vâciptir.

Zira Subhân olan Zat-i Hak ten ve cisim olmaktan münezzehdir ve benim benliğim ten iledir; benim cisim ile olan benliğim mevcûd iken böyle bir söz söylediğim vakit, beni şer’an öldürmek lâzımdır!

چون وصیت کرد آن آزادمرد ** هر مریدی کاردی آماده کرد
O, varlık ve benlik kaydından kurtulmuş hürlerden olan Bayezid, böyle vasiyet edince, her mürit bir bıçak hazırladı.

Vaktaki o ten kaydından âzâd olup, hürriyet-i hakikîyyeye mazhâr olan merd-i Hüdâ ve nefs-i safiye sahibi bulunan Hz. Bayezid böyle vasiyet etti; her bir mürid hükm-i şer’i îfâ için bir bıçak hazırladılar.

مست گشت او باز از آن سغراق زفت ** آن وصیتهاش از خاطر برفت
Bayezid, yine o koca kadehi dikip sarhoş oldu… Tavsiyeleri aklından çıktı.

Hz. Bayezid, yine azim olan tecelli-i zâtî şerâbından sarhoş oldu, kendinden geçti; müridlerine verdiği evvelki tavsiyeleri hatrından gitti. Zîra bu tecelli-i zatî’nin icabi abdin bî-gûş, ve bî-his ve bî-fikr olmasıdır. Nitekim Mesnevi 1. cild 568. beyitte:

بی‌‌حس و بی‌‌گوش و بی‌‌فکرت شوید ** تا خطاب ارجعی را بشنوید
Ya’ni, “Ircii:Rabbine geri dön hitabını işitmeniz için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!” buyrulmuş idi. Binâenaleyh bu hal içinde, vasiyetlerin hatra gelmesi imkanı yoktur.

نقل آمد عقل او آواره شد ** صبح آمد شمع او بیچاره شد
Nakil geldi, onun aklı âvâre oldu. Sabah oldu, onun şem’i bîçâre kaldı.

“Avare”, mesken ve mekandan uzak olup kapısız kalan demektir. Ya’ni, mertebe-i isneyniyyetden, makam-ı ittihada nakl-i hâli geldi, kuluğa mahsus vücûdu kalktı ve aklın barındığı mesken ve makam kalmadı; binaenaleyh akıl avare oldu, şems-i zat doğdu, cismânîyet gecesinden yanan ruh şem’i biçare oldu.

عقل چون شحنه‌ست چون سلطان رسید ** شحنه‌ی بیچاره در کنجی خزید
Akıl, zâbıta memuru gibidir. Asayişin temini için hükmeder. Fakat sultan gelince, o zabıta memuru bir köşeye çekilir.

Evet vücut şehrinde, hakim olan akıldır. Fakat tecelli-i ilahî sultanı zuhur edince, onun hükmü kalmaz.

Hükümet-i zahîrîyyede zabıta me’muru kuvve-i tasarrufu, bilcümle kuvvayı kendinde cem’ eden hükümdardan alır ve hükümdârın zuhur ettiği yerde, zabıta me’murunun kuvve-i tasarrufiyyesi kalmayıp hükümdârın emri altında zebun olur ve bir köşeye sıvışır. Orada ancak sultanın tasarrufu can olur. Bunun gibi akil dahi vücûd-i insanîde zabıta me’muru gibidir, Sultan-ı hakiki olan Hakk’ın tecellisi vaki’ oldugu vakit, o da zebun olup tasarrufdan geri kalır.

عقل سایه‌ی حق بود حق آفتاب ** سایه را با آفتاب او چه تاب
Akıl, Allah’ın gölgesi; Hakk ise, güneştir. Güneşe karşı, gölgenin ne ehemmiyeti ve ne takati olabilir?

Gölge, o Hakk’ın şems-i zatı karşısında asla sebât edemez, derhal zâil olur. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyururlar: “İza karinel muhdesi bil kadim lem yebka lehu eser” Ya’ni, hadîs kadîme mukarin olduğu vakit, onun için eser baki kalmaz. Sonradan yaratılan şey, zaman ötesi ezelî olan ile bir arada bulunduğunda, kendi fani varlığından hiç bir iz kalmaz.

چون پری غالب شود بر آدمی ** گم شود از مرد وصف مردمی
Cin taifesi, insana musallat ve mutasarrıf olursa, o insandan insanlık sıfatı kaybolur yerine cinlik sıfatı gelir ve hüküm gâlibin olur.

هر چه گوید آن پری گفته بود ** زین سری زان آن سری گفته بود
O kimse, ne derse ve ne bahse dair söylerse söylesin, o sözler cinlere aittir.

Ya’ni, bir adama bir cin musallat olup, onu tasarrufu altına alırsa, onun lisanından söyleyen o cin olur.

Hoca Neş’et Efendi, (rahmetullahi aleyh) Mevlana Cami hazretlerinin Mesnevi şerhinin tercümesinde şu vak’ayi yaziyor: “1195 tarihlerinde İstanbul’da Sultan Bayezid civarında tahminen yirmi yaşında bir delikanlı var idi ve kendisine cin musallat olmuş idi. Onda arıza-i cin o vecihle meşhud olurdu ki, her gün o civardaki berber dükkanlarına çıkıp ehibbâsıyla sohbet ederdi. Bu delikanlı saf ve bir mahalle gitmemiş ve seyr u seferi ve tahsili yok ve asla kendi lisanı olan Türkçe’den başka bir dil bilmez idi. Bununla beraber ba’zı gün Arapça konuşur ve Arapça’dan başka hiçbir dilden anlamaz ve Arapça’yi ana lisanı gibi söyler idi. Ve ba’zı gün Farîsice konusur, başka dili anlamazdı ve ba’zı gün Hindçe soyler ve ihtiyacını da o lisanla ifade ederdi. Ve ba’zı günler Yahudice ve Fransızca ve Rumca ve Tatarca ve Bulgarca ve Gürcüce söyler ve ba’zı günlerde hiç kimsenin anlamadığı bir lisan tekellüm ederdi. Velhasıl herhangi lisan ile tekellüm ederse, o gün başka bir lisanla kendisine bir şey anlatmak muhal idi. Söylediğini anlamak tercüman tedârikiyle mümkün olurdu ve kendisine mâlik olduğu gün Türkçe konuşmasından malum olurdu. Ve bugün, evvelce konuştuğu lisanlardan kendisine ne söylense asla anlamaz idi. Fakat cin taifesi merkumda tasarruf edip istedikleri lisanda konuştururlar idi ve kendisinde şuursuzluk ve sair arıza da görülmez idi.

Bu kıssadan hisse vardır ki, edna mahluk-i ilahi olan cin, bir vücûdda tasarruf ettiği vakit, onun iradesini selb ve kendi iradesini infaz edince, Halik-i mevcudatin bahr-i aşkında müstağrak olup iradesini, irade-i Hak’da ifnâ eden kimseden sâdır olan ef’âl ve sıfat ve kemalât Hakk’ın olmak müsteb’ad değildir.

چون پری را این دم و قانون بود ** کردگار آن پری خود چون بود
Bir cinin bu kadar kudret ve kuvveti bulununca, onun halikı bulunan Hakk’ın kudret ve kuvveti nasıl olur?

Cenab-ı Hakk’ın kullarının lisanından söylediğini ispat için Hazreti Mevlâna, saralı bir kimse üzerinde cinin tasarrufunu, o halde iken saralı ne söylerse söz onun değil, cinin olduğunu misal olarak irat ediyor.

Mademki mahluk-i ilahi olan bir cinnin insana böyle efsun ve hilesi oluyor ve cinne mahsus olarak böyle bir asıl ve kaide vardır, o cinnin Halik’i olan Hak Teala hazretlerinin sıfat ve ef’âli ile bir bendesi üzerinde tasarrufu ve istilası niçin olmasin? Bu asla musteb’ad, ihtimal dışı bir şey değildir.

اوی او رفته پری خود او شده ** ترک بی‌الهام تازی‌گو شده
Bu haldeki bir kimsenin, o esnada benliği zail olur. Cin, onun hüviyeti yerine geçer. Bakarsın, Arapça bilmeyen bir Türk, fasih Arapça söyler.

چون به خود آید نداند یک لغت ** چون پری را هست این ذات و صفت
Tekrar kendine gelince, Arapça tek bir lügat dahi bilmez. Bir cinde, bu kudret ve bu tasarruf olunca…

پس خداوند پری و آدمی ** از پری کی باشدش آخر کمی
Artık cinin ve insanın Allah’ı, nasıl olur da onlardan aşağı olur?

Cinin de, insanın da halikı olan Allah’ın, kuluna yakınlığı ve onda tasarrufu, yani kul lisanından, “Sübhane ma azame şani” ve “Enel Hakk” gibi
sözler söylemesi olmayacak şey midir?

Perinin zatı ve sıfatı Ben-i ademe müstevlî olup, onda kendi sıfatlarını izhar ederse, perinin ve insanların Halik’i olan Allah Teala hazretlerinin tasarrufu, bunlardan aşağı kalır mı hiç!

Kamillere vaki’ olan bu tecelli, zâhir uleması ve hatta ehl-i tarik geçinen ba’zi kimseler tarafından dahi, şeriat vesile edilerek inkar olunmakda ve evliyaullahin halini, kendi halleriyle mukayese etmektedirler.

Bu mes’elenin şerîata mugayir olmadığı mezkur beyt-i şerifde edille-i şer’iyyesiyle isbat olundu ve Resul-i Ekrem Efendimiz’in, “men reâni fekad reel Hak” yani “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” buyurmaları dahi bu ma’nâdandır. Mesnevi şârihlerinden İsmâil Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretleri bu babda daha açık bir izah olmak üzere, İbn-i Fârız hazretlerinin şu beyitlerini irad buyurmuşlardır:

Ey kimse, âgâh ol, senin nazar-ı dikkatini ashâb-ı kiramdan Dihye’ye celb ederim ki, Cebrail-i Emşn bizim Peygamberimize vahy-i nübüvvet vaktinde, o Dihye’nin suretine bürünmüş olduğu halde geldi. Söyle bana, Cibrîl suret-i beşeriyyede mehdîyyu’l-Hudâ olan Peygamberimize zâhir olduğu vakit, Dihyetü’l-Kelbi oldu mu?

Şüphe yok ki, Hz. Cibrîl Cenab-ı Dihye’tü’l-Kelbî’nin vücudu ile müttehid olmadı. Hz. Cibrîl, huzur-i Risaletpenahîde iken o başka yerde işi ile meşgûl idi ve onun suretine de hülûl etmedi belki o suret, onun hakikatine bir libas mesabesinde idi. Binâenaleyh vucud-i Hakkanînin, vücud-i abdanyi istîlası, kitap ve sünnete asla muhalif değildir. Bu tecellînin münkirleri ancak kendi evham ve hayallerinde icad ettikleri ma’na-yı şerife bu hâli sığdıramadıklarından inkar ederler. Bu hali iki vücudun birleşmesi veya iki vücuddan birinin dîğerine hülûlu zannederler zira bunların nazarında Hakk’ın varlığı muvâcehesinde kendilerinin dahi varlığı sabitdir neuzu billâh

Beni don edindi giyindi Rahmânım
Ben lâ mekânım, vücûdum mekânıdır

شیرگیر ار خون نره شیر خورد ** تو بگویی او نکرد آن باده کرد
Arslan bile tutacak derecede sarhoş olup yiğitleşen kimse, kalkıp onu öldürecek olursa, sen, “Bunu yapan o adam değildir, içtiği şarabın verdiği cesarettir” dersin.

Mesela bir arslan avcısı arslan avına çıkarken korkmamak ve cesur olmak için içki içer ve kemal-i şecâat ve cesaretle erkek arslanı avlayıp öldürür. Sen onun böyle dehşetli bir arslan olduğunu gördüğün vakit dersin ki, “Bu arslanı o avlamadı belki ona cesaret veren içki avladı!” Zira bilirsin ki, içki avcının enâniyetinde, benliğinde bir tebeddül, değişim vücuda getirmiştir.

ور سخن پردازد از زر کهن ** تو بگویی باده گفتست آن سخن
Eski altınlardan söz düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de şarap söylemiştir!
Ve keza mesela bir meclisde nutuk ve söz söyleyecek olan bir kimse, serbest ve fasîh söz söyleyebilmek için, içki içerek sıkılmaksızın halkın önüne çıksa ve eski altın gibi makbul ve mu’teber sözler söylese, sen dersin ki, “Buna o serbestliği ve fesahati te’min eden içkidir ve bu sözü içki söylemiştir.”

باده‌ای را می‌بود این شر و شور ** نور حق را نیست آن فرهنگ و زور
Böyle zoru söyletmek kudreti şarapta bulunur da, Allah’ın nurunda, o kudret ve kuvvet bulunmaz mı?

İmdi bir bâdenin ve içkinin bu derece şer u şûru ve vücud-i insanîde bu kadar tesîri olursa, Hakk’ın nur-i vücudunda o kadar hüner ve kudret olmaz mı hiç?

که ترا از تو به کل خالی کند ** تو شوی پست او سخن عالی کند
Tanrı nuru, tamamıyla seni senden alır… Sen süflî alçalır ve yok olursun da, o senden âlî, yüksek sözler söyler.

Hakk’ın varlığının senin vücûd-i izâfîn üzerinde te’siri olamaz mı ki seni, senliginden tamamıyle boşaltsın ve senin varlığının yerine, O’nun varlığı kâim olsun. Sen “hiç” mertebesine tenezzül edesin de, senden yüksek sözler söyleyen senin lisânınla Hak olsun. Nitekim hadis-i şerifde: İnnallahe yekulu ala bilisani abdihi semiallahulimen hamidehu . Allah Teala kulunun lisanıyla “Allah, hamdedenin hamdini işitir” der buyrulur. Bu makamda halk ayna oldu. Aynalarından Hakk zahir olur.

Bu kelamı söyleyerek namaz kılan, Allah’ın hamd edişi işittiğini, bu hamdı Allah’la olduğu için işittiğini idrak eder.

Allah buyuruyor ki: “Hamd edenin hamdini işittim” Kul diyor ki: “Rabbena le kel hamd” amma hem “Semi’ Allahulimen hamideh” hem de “Rabbena lekel hamd” zahren aynı ağızdan çıkıyor. Allah her an işitmektedir, her yerde hazır ve nazır olarak bizi de görmektedir, işitmektedir. Hâsılı işiten de söyleyen de kendisidir vesselam

Yakîn olarak işiten ise “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” [Kaf:16] ve “Nerede olursanız O sizinle birliktedir” [Hadid:4] ayetlerinin hükümleri içinde müşahedededir. “Allah Kendine hamd edeni işitti” ifadesi Rabbın ifadesidir. Allah’ın verdiği kuvvet ve kudret ile, Allah ile bu ifadeyi kulun ağzından ifade eder. Kul bu mertebede “Ben kulumu sevince işiten kulağı, söyleyen dili … olurum” ifadesiyle sevilen, Hakk’la miraçta olan kişi hükmündedir. Hakk kulun işiten kulağı ve söyleyen dilidir. Namazda Hakkla olunduğunun en güzel ifadesidir. Kul, kendisinde tecelli edenin Hakk olduğunun idrakiyle bu sözü söylemektedir. Nefse ulaştırdığı bilgi ise, bu hakikati idrak etmesi, Rabbını bilmesidir. Çünkü kul, Allah’ın tecellisi içinde O’nun diliyle, kalbiyle; zahiri ve batıni olarak O’na hamd etmiştir. Bu söz insanın varlığını ve Hakkın indindeki değerini ve yerini çok güzel ifade etmektedir. Kul, “Allahümme Rabbena lekel hamd” diyerek zatı, sıfatları ve isimleri ile tecelli eden Rabbiyle konuşur. “Hamd Rabbimiz Allah içindir, O’na aittir” diyerek hamdın gerçek sahibinin Allah olduğunu, kişinin bu tecelliler olmadan hamd konusunda aciz olduğunu Rabbine bildirir. Allah’ın Zat, sıfat ve isim tecellileri olmasa, kuldan hamd tecellisinin de çıkamayacağının idrakiyle Hakk’la konuşur. Aczini ve fakrını bilerek Allah’la Allah’a hamd etmektedir. Bu hamdın sahibine teslim edilişi ile hem tenzih, hem teşbih, hemde tevhid hükümleri gerçekleşir

گر چه قرآن از لب پیغامبرست ** هر که گوید حق نگفت او کافرست
Kelam-ı İlahî olan Kur’an, Peygamberin dudağından zuhûr etmekle beraber, her kim: “O’nu Hakk söylemedi” derse, kâfir olur.

Müsteşriklerden bazıları ile bizdeki tasdikçileri, bu fikirdedirler. Kur’an-ı Kerim’i Resulullah’ın söyleyip, halka kabul ettirmek için Allah’a isnat eylediği kanaatindedirler. Hatta Aleyhissalat Efendimizin “Nübüvvetinden evvel Hira dağındaki mağarada halvet edişi, Kur’an’ı uydurmak içindi” derler. O gibilerin İslam dini ile alakalı bulunmadığını, Hazreti Mevlâna bu beyti ile beyan ediyor.

Hülasa Cenab-ı Hakk, Peygamber-i Ekber’inin ağzından Kur’an’ı söylediği gibi nebi ve velilerinin lisanlarından da bazen tekellümde bulunur. İşte Hazreti Bayezid’den zahir olan o sözler de, tekellümat-ı ilahîyeden idi. Gerçi Kur’an-ı Kerim harf ve savt ile Peygamber (a.s.)in lisan-i şerîfinden sâdır oldu ve biz ona lafzıyla ve ma’nasıyla kelâm-ı Hak’dır dedik. Eğer bir kimse bu kelamin elfâz-i zahirisinin, mahluk olan lisan-i Nebevi’den şeref sudûruna bakıp da bunu Hak söylemedi, Peygamber söyledi derse, o kimse şer’an kâfir olur. Binaenaleyh bunun gibi, ekabir-i evliyaullahın lisanından “Ene’l-Hak” diyenin Hak olduğunu inkar etmek, hamakatden başka bir şey değildir.

Mansûr “Ene’l-Hak” söyledi; Hakdır sözü Hak söyledi

Hazreti Mevlâna, bu hakikatlerin beyanından sonra, Bayezid kıssasına rücu ederek buyuruyor ki:

چون همای بی‌خودی پرواز کرد ** آن سخن را بایزید آغاز کرد
Hakk’ın tecellîsi ile bî-hodluk, kendinden geçiş Hümâsı uçmaya başlayınca, Bayezid, yine o nev’i sözleri söylemeye başladı.

عقل را سیل تحیر در ربود ** زان قوی‌تر گفت که اول گفته بود
Tecelli-i Hakk’ın muktezâsı olan hayret seli, aklını kaptı götürdü ve evvelce söylemiş olduğundan daha fazlasını, daha kuvvetlisini söyledi…

نیست اندر جبه‌ام الا خدا ** چند جویی بر زمین و بر سما
Hâl-i istiğrakda “Cübbemin içinde Huda’dan başkası yoktur, O’nu yerde ve gökte niçin arıyorsun?” dedi.

آن مریدان جمله دیوانه شدند ** کاردها در جسم پاکش می‌زدند
O müritlerin hepsi de, kendi anlayışlarına göre şer’e muhalif gördükleri bu sözleri işitince deli divane oldular. Şeyhten almış oldukları emir üzerine, o hazretin ruh-i latif haline gelen cesed-i pâkine bıçaklar vurdular.

هر یکی چون ملحدان گرده کوه ** کارد می‌زد پیر خود را بی ستوه
Her biri, “Kirdekuh” mülhitleri gibi çekinmeksizin, utanmadan, sıkılmadan kendi pirlerine bıçak vurdu.

Kirde kuh: Mülhit ve münkirlerinin çokluğuyla şöhret almış bir dağın adıdır.

هر که اندر شیخ تیغی می‌خلید ** بازگونه از تن خود می‌درید
Fakat şeyhine kılıç vuranın kılıcı, tersine dönüyor, kendisini yaralıyordu. Şeyhe bıçak saplayan kimse, şeyhin ne tarafına sapladı ise, kendi cisminin o tarafını yaraladı.

یک اثر نه بر تن آن ذوفنون ** وان مریدان خسته و غرقاب خون
O hünerli şeyhin vücudunda, bıçak darbelerinden bir iz bile yoktu. Müritler ise, yaralanmış, kana batmış ve perişan olmuştu.

هر که او سویی گلویش زخم برد ** حلق خود ببریده دید و زار مرد
Her kim şeyhi boğazından yaralamak istediyse, kendi boğazını kesilmiş gördü ve zârı zârı ağlayıp inleyerek yıkılıp öldü.

وآنک او را زخم اندر سینه زد ** سینه‌اش بشکافت و شد مرده‌ی ابد
Her kim şeyhin göğsüne bıçak sapladıysa, kendi göğsü yarıldı ve ebedî olarak ölüp gitti.

Ma’lûm olsun ki burada iki mes’ele vardır: Birisi Hz. Bayezıd’ın bıçak ile cism-i şerîfinin kesilmemesi ve diğeri ona bıçak vuranın kendi vücûdunu yaralamasıdır. Evvelki mes’elenin sırrı budur ki, böyle bir tecellî vuku’unda kamillerin vücûdunun kesâfeti letâfete münkalib olur. Nitekim “Ervahüküm eşbahüküm, eşbahüküm ervahüküm: Bizim ruhlanmiz cesedlerimizdir ve cesedlerimiz ruhlarımızdır” buyururlar ve o hal içinde onların görünen suret-i beşeriyyeleri, suret-i berzahiyye gibi latîf olur. Rü’yada görülen ecsad-ı beşeriyye bunun nazîridir.

Zira rü’yadaki suretlere bıçak saplansa müteessir olmaz ve kesilmez ve keza ayinede görülen suver-i misâliyye dahi bu kabildendir. İkinci mes’elenin sırrı budur ki, insan-i kamil kemal-i letafeti ile bir ayîne mesabesindedir ona mukabil olanlar iyi ve kötü her ne görürlerse, kendilerine ait olur ve mesela bir kimse aynaya tecavüz etse, ona mün’akis olan kendi suretine tecavüz etmiş olur. Beyt-i Misrî-i Niyâzî (k.s.):

Halk içre bir âyineyim
Her kim bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün
Ger yahşi ger yaman görür

Ve devam eden beyt-i şerifde bu sır izah buyruluyor:

وآنک آگه بود از آن صاحب‌قران ** دل ندادش که زند زخم گران
Müritler içinde, şeyhin mertebesinden haberdar olan mürit ise, onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle bir şeye gönül vermedi, geçen söz üzre
yalnız hafîf bir yara açmakla iktifâ etti.

نیم‌دانش دست او را بسته کرد ** جان ببرد الا که خود را خسته کرد
Onun azıcık irfanı, elini bağladı da, canını kurtardı. Yoksa kendini yaralayacaktı.

O hafif yara vuran müridin, Hz. Bayezid hakkında yarım ma’rifeti, ona ağır yara vurmak hususunda elini bağladı; binaenaleyh o yarım ma’rifetin faidesini gördü ve canını helâkden kurtardı fakat o hazrete açtığı ufak yara nisbetinde, kendini yaraladı.

روز گشت و آن مریدان کاسته ** نوحه‌ها از خانه‌شان برخاسته
Sabah olunca, eksilen, yani bazısı ölen ve bazısı da ağır yaralı bulunan müritlerin evlerinde feryatlar, ailelerinden figanlar peyda oldu.

پیش او آمد هزاران مرد و زن ** کای دو عالم درج در یک پیرهن
Şeyhin huzuruna, binlerce erkek ve kadın gelip dedi ki: “Ey dünya ve ahireti bir gömleğe sığdıran er!”

“İki âlemin bir gömlekte münderiç olması” âlem-i kesâfet ve letâfet ve âlem-i sûret ve âlem-i ma’nâ ve tenzîh ve teşbîh, insan-ı kâmilde münderiç olması, bulunması ma’nasınadır.

Hind şârihlerinden Muhammed Mir şöyle buyurur: “Ya’ni, onun huzuruna binlerce erkek ve kadın toplanıp sordular ki: “Ey Bayezid, gerçi senin vücudun, vahdet-i vücud i’tibariyle müridlerin teninin aynı idi ve senin cismin hançer ve kılıç yarasından pâk idi. Zira o ten, Hâlık Teâlâ’nın zâtıdır. Böyle olunca müridlerin teni niçin mecruh olmuşdur?” Cism-i şeyhin mecrûh olmaması, yaralanmaması mertebe-i tenzîh i’tibariyle ve müridlerin tenlerinin mecrûh olması teşbih i’tibariyledir zira kesîf olan ancak müridlerin cisimleri idi.

Nitekim bir sonraki beyitde buyururlar:

این تن تو گر تن مردم بدی ** چون تن مردم ز خنجر گم شدی
Eğer senin bu cesedin, insan teni olsaydı, insan teni gibi hançer yaraları ile mahv olur, kaybolup giderdi.

Malum olsun ki, bu bahisler gayet nazik bahislerdir; zann olunmasın ki Bayezid bu mertebe-i abdiyyetde Hak olmuştur. Zira vücud-i mutlak-i Hakk’ın her mertebede bir hükmü vardır ve vücudun her bir mertebesi, diğer mertebesinin gayridir, asla aynı değildir. Nitekim suyun “buz” mertebesi, suyun aynı değildir. Zira su ile yapılan işler, buz ile yapılamaz. Bu i’tibar ile gayrîyet pek açık ve sarîhdir; binaenaleyh insan-i kamilin vücûd-i abdanîsi, tecelli-i Hak vuku’unda nefsü’l-emirde bakidir. Bu taayyün asla batıl ve zail olmaz. Ancak bu taayyiin müşahededen kalkar çünki ilm-i ilahide sabit olan abdin sureti, vücud-i mutlakın her bir mertebesinde bir kisve ile zahir ve gayriyeti baki olur. Bu suret, mertebe-i şehadetde dünyada unsurî ve mertebe-i berzahda misâlî ve mertebe-i ervahda cevher-i mücerred-i nurânîdir. Ric’at-i kahkarîyye ile mertebe-i ilme avdet edinceye kadar zikr olunan meratibde abdin gayriyeti sabitdir ve ilim mertebesi, zat-i sirftan temeyyüz i’tibariyle bu zat-i bahtın gayri ise de onun nisebi olmak i’tibariyle de aynıdır. Mesela nısıf (yarım)sülus (üçte bir) ve rub’ (dörtte bir) ve hums (beşte bir) ve sudüs (altıda bir) gibi. Vahidin nisbetleri olmak ve vahidde mündemiç olmak i’tibariyle vahidin aynıdır ve vahidden ayrılıp nisif ve sülus ve rub’ halinde temeyyüz ettikleri vakit, o vahidin gayrıdırlar. Hak ile abd arasındaki ayniyet ve gayriyet dahi böyledir. Binaenaleyh abd kendi mertebesinde Hak ve Hak da kendi mertebesinde abd olmaz. Şu kadar ki abd, abdiyeti Hakk’in vücudunda iktisab etmişdir. Bu incelikleri anlamayanlar maatteessüf vahdet-i vücud aleyhinde bulunurlar ve ma’rifet-i nefs (kendini bilme) kapılarını kendi üzerlerine kaparlar.

İmdi bu mukaddime ma’lum olduktan sonra anlaşılır ki bu vak’ada Hz. Bayezîd’in vücud-i abdanisi zail olmadi belki tecellî-i Hak, onu kesafet-i beşeriyye mertebesinden, mertebe-i letâfete ve melekiyyete nakl etti ve bu mertebede ona zat ve sıfat ile tecelli buyurdu. Vaktaki müridler tecâvüz ettiler, onun vücud-i latifine bıçaklar te’sir etmedi.

با خودی با بی‌خودی دوچار زد ** با خود اندر دیده‌ی خود خار زد
Kendinde olan bir kimse, kendinden geçmiş olan bir zat ile karşılaşınca ve ona kast edince, kendi kendinin gözüne diken batırmış olur.

“Bâ-hod”dan murad, kendi mevhum olan varlığına yapışmış olan nefsani kimsedir; ve “bî-hod”dan murad, halen kendi mevhum olan varlığından geçmiş olan rabbanî kimsedir. Bir nefsani olan kimse, bir rabbanî olan zat-ı serife muarız ve mukabil olduğu vakit, zararı kendine olur.

Nitekim Hacı Bayram-ı Velî (k.s.) hazretleri aleyhinde bulunan bir vezîr, Edirne’de bir ziyafet tertib edip, o hazrete zehirli bir şerbet verdirir. Zât-i şerîf dahi şerbeti eline alıp vezire hitaben buyururlar ki: “Biz bu şerbeti içelim fakat mazarrat ve âfeti size râci olsun, zararı size ait olsun!”
Ba’dehu şerbeti içerler; biraz sonra biiznillah o zehrin eseri vezirde sancılar ile zahir olup terk-i hayat eder. Menâkib-i evliyâda bu gibi vakâlaın emsâli pek çoktur.

ای زده بر بی‌خودان تو ذوالفقار ** بر تن خود می‌زنی آن هوش دار
Ey kendinden geçmiş ve mahv-i vücut etmiş olana Zülfikar vuran! Aklını başına al, o Zülfikarı kendi cesedine vurursun.

Ey gâfil, sen kendinden geçmiş ve mevhum olan varlığından fâni olmuş bir veliyy-i kamile Zülfikar ya’ni çift taraflı kılıç il vurmuşsun veyahud ona eza ve cefa etmişsin. Bil ki o kılıcı kendi tenine vurdun ve o eza ve cefayı kendine ettin.

Bir mu’teriz çıkıp diyebilir ki: “Bu alemde birçok evliyaya ve hatta enbiyaya taarruz edenler oldu; onları hiçbirine, Hz. Bayezid ile müridleri arasındaki hal vaki’ olmadı! Cevaben deriz ki: Fani-fillah olanlara tecavüz edenlerin cezaları, muhtelif eşkal ve suretde olur. Ba’zan Cenab-ı Hak bir hikmete binâen mütecavizin cezassını imhal buyurur, geciktirir. Sonra ya bu alemde veyahud alem-i ahiretde el-Müntakîm ismi ile elbet tecellî eder. Bu alemdeki intikamı dahi ya mütecâvizin kendi eli ile vaki’ olur, suret-i zahirede halk buna, hata ve kaza derler veyahud diğer birinin eli ile vaki’ olur ona da cinayet derler. Zira halk iç yüzünden gâfildirler; ahiretdeki ceza ise, dünyadaki cezalara kabil-i kiyas değildir. Hak Teala bu cezalar hakkında Kur’an-i Kerîm’de “azab-ı ekber” buyurur.

(Âhiretteki) en büyük azabdan ayrı olarak, daha yakın azabdan (dünya azâbından) da onlara mutlaka tattıracağız; tâ ki (isyankâr hâllerinden) dönsünler.[Secde:21]

زانک بی‌خود فانی است و آمنست ** تا ابد در آمنی او ساکنست
Çünkü mahv-i vücut etmiş olan, kendinden geçen fâni ve emîndir; ebedî olarak emniyet kucağında oturur.

Zîrâ kendinden geçmiş olan kimse, vücûd-i Hak’da fanîdir ve kendi varlığından geçip Hakk’ın varlığında fâni olmuş olan kimse, ebede kadar ya’ni hadd-i zamanî olmaksızın eminlikde sâkindir, onlar için dünyada ye ahiretde havf ve hüzün yokdur.

Açın gözünüzü! Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. [Yunus:62]

نقش او فانی و او شد آینه ** غیر نقش روی غیر آن جای نه
Onun sureti fanidir; o, bir ayna olmuştur. O aynada, başkasının yüzü ve nakşından başka bir şey görülmez.

Bu beyt-i şerîfde “nefs-i safiye” mertebesine işaret buyurulur ki abdiyyet-i mahza ve cennet-i zat’a duhul mertebesidir ve bu zat nefsin bil cümle meratibini hatm etmiştir.

Nitekim ayet-i kerimede “Ey nefs-i mutmainne, Rabb’in olan “Allah” ismi tahtına raziye ve merziyye oldugun halde rücu’ et, muteakiben benim kullarım arasına gir ve cennet-i zâtıma duhul et!” buyurulur. [Fecr:27-30]

گر کنی تف سوی روی خود کنی ** ور زنی بر آینه بر خود زنی
Eğer ona tükürecek olursan, kendine tükürürsün. Aynaya vuracak olursan da, kendine vurmuş olursun.

Nitekim Kureyş kabilesi edepsizlerinden Ukbe bin Ebi Muayt, Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimizin vech-i saadetine tükürmek cüretinde bulunmuş, fakat tükürüğü kendi suratına düşüp, düştüğü yeri yakmıştı.

“Tuf” tükürürken çıkarılan ses demekdir. Ya’ni, “Ey gafil, eğer sen bî-hod olanın yüzüne “tuh” diye tükürürsen, bil ki kendi yüzün tarafına tükürmüş olursun; çünkü o aynadır ve bir kimse beğenmediği ve hoşlanmadığı şeye karşı “tüh” der ve eğer sen kamilden hoşlanmadın ise, bil ki o aynada kendini gördün ve kendi yüzüne tükürdün

Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz’in Fîhî Mâ Fîh eserinin 11. faslında şöyle buyurulur: Şeyh Muhammed Sererzî, mürîdlerin arasında oturmuş ve içlerinden birisinin canı da kelle kebabı çekmiş idi. Şeyh, “Falan derviş için kelle kebabı getiriniz!” diye emretti. “Onun kelle kebabına ihtiyâcı olduğunu ne ile bildin?” dediler, cevab verdi ki: “Otuz senedir bende ihtiyaç kalmamştır ve kendimi bütün ihtiyaçlardan pâk etmişimdir ve münezzehim. Ayna gibi saf ve nakışsız olmuşum; vaktaki hatrıma kelle kebabı geldi, bende iştihâ peyda ve ihtiyagç hâsıl oldu. Onun, filanın takazası olduğunu bildim. Zîrâ ayna nakışsızdır. Eğer aynada nakış görünürse, o gayrın nakşıdır.”

ور ببینی روی زشت آن هم توی ** ور ببینی عیسی و مریم توی
Onun yüzünü çirkin görürsen, gördüğün sensin. Meryem oğlu İsa gibi görürsen de, gördüğün yine sensin.

Nasıl ki Ebu Cehil habisi, vech-i Nebevî için “Ne kadar çirkin!” demiş; sıddık-ı ekber ise “Ne kadar güzel!” takdirinde bulunmuş, Aleyhissalat Efendimiz, her ikisine de “Doğru söyledin” demiş. Sonra Zat-ı Akdes’inin manevi bir ayna olduğunu, o aynaya bakanın kendisini gördüğünü beyan buyurmuştu.

Ey gâfil, eğer bî-hod olan insân-ı kâmilde çirkinlik hâli görürsen, bil ki o senin halinin aksidir ve eğer onda vech-i İsâ’yı ve Meryem’i görürsen yine bil ki o senin vechindir.

او نه اینست و نه آن او ساده است ** نقش تو در پیش تو بنهاده است
Mahv-ı vücûd eylemiş bir zat, ne budur ne odur. Belki senin mâhiyetini, sana gösteren bir aynadır.

چون رسید اینجا سخن لب در ببست ** چون رسید اینجا قلم درهم شکست
Bahis bu nazik mevzuya gelince, dudağın kapısı bağlandı ve kalem kırıldı.

Ya’ni insân-ı kâmilin suret-i kesîfesinin letâfete tebeddulü ve bir ayna gibi mücellâ olup muhatablarının in’ikâs-ı ahvâli ve hadd-i zatında kendisi renksiz ve sâde olup ayna gibi kendisine mun’akis olan suretlerden ârî olması, zevkî ve vicdânî bir hal olduğundan, elfâz ve ibârât ile anlatmak mümkin değildir. Bu bahse gelince söz, ağzın kapısı olan dudakları bağlar ve kalem bu bahse gelince kırılır ve yazamaz bir hale gelir. Zîrâ bu makam vahdet-i vücûd mes’elesinin inkişâf-ı hakîkati makâmıdır ve kalb-i sâlike tecelli-i zâtî vuku’u halidir. Mesnevi-i Şerîf şârihlerinden Hindli Cenâb-i İmdâdullah {k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd risâlelerinde buyururlar ki: “Bu makam gitmeye lâyıkdır, söylemeye lâyık değildir. Söylemekten, bilmeye ve bilmekten görmeye ve olmaya kadar çok fark vardır.” Mevlâna Mollâ Cami (k.s.) bu makam hakkinda şu rubâiyi buyururlar:

از ساحت دل غبار کثرت رفتن
به زانکه به هرزه در وحدت سفتن
مغرور سخن مشو که توحید خدا
واحد دیدن بود نه واحد گفتن

Saha-i dilden gubâr-i kesretin gitmesi, vahdet incisini boş sözler ile delmekten daha hoşdur. Söze mağrûr olma zira tevhid-i Hudâ bir olduğunu görmekdir, bir olduğunu söylemek değildir.

لب ببند ار چه فصاحت دست داد ** دم مزن والله اعلم بالرشاد
Fesahat elvermekle beraber, daha ziyade söyleme… Allah, doğruyu daha iyi bilir.

Bu beyt-i şerîf, ma’na-yı hususîsi i’tibariyle, zat-ı şeriflerinden, yine zat-i şeriflerine hitabdir. Ma’na-yi umumisi i’tibariyle, kendilerine vahdet-i vücud sırrı zevkan ve halen münkeşif olan zevâtı kirama tavsiyedir. Ya’ni “Her ne kadar lisanındaki fesahat-i kelamîyye sebebiyle, esrâr-ı münkeşîfeyi, ehl-i zekânın akıllarına takrîben anlatmak mümkün ise de, agzını kapa ve sus! Allah Teala doğru yola sülûku en çok bilicidir.”

برکنار بامی ای مست مدام ** پست بنشین یا فرود آ والسلام
Ey mest-i müdâm, vahdet sarhoşu olan âşık! Sen dam kenarındasın. Ya sükûn eyle otur yahut aşağı in.

Ki ayağın kayıp düşmeyesin.

“Müdâm”, bâde ve içki ma’nâsınadır. Burada “müdâm”dan murâd, şarab-ı tecellî-i ilâhîdir. “Dam kenarı”ndan murad, kesâfet-i beşeriyye ile hal-i letafet arasındaki hadd-i fasıldır. Ya’ni “Ey Hakk’ın tecellîsi şarabından sarhoş olmuş olan kimse, sen şimdi kesâfet-i beşeriyye ile letafet-i ruhaniyye arasındaki hadd-i fasıldasın. Ya bu letâfete nâzır olan hâl içinde çöküp otur ya’ni sükût et veyahud yine kesâfet-i beşerîyye hâline rücû’ et vesselam!”

هر زمانی که شدی تو کامران ** آن دم خوش را کنار بام دان
Ey âşık! Sen ne vakit Maşuk-u Hakiki’nin iltifatıyla mesut olursan, o hoş zamanı dam kenarı bil.

Ve dikkatli bulun ki, ayağın kayıp yuvarlanmayasın

Sen tecelli-i ilahîye mazhar olup muradına nâil olduğun her bir vakit, o zevkî ve vicdani olan hoş ve latif anı dam kenarı bil zira bu dem bir taraftan kesafet-i beşeriyyeye ve diğer taraftan letâfet-i ruhaniyyeye nâzırdır.

بر زمان خوش هراسان باش تو ** هم‌چو گنجش خفیه کن نه فاش تو
İyi zamanda kork… O zamanı define gibi sakla, açığa vurma.

Hoş zamanında, yani mazhar-ı tecelli olduğun zamanda kork ve edebi muhafaza eyle. O iltifatı, ifşa etme. Hazine saklar gibi sakla.

Hoş ve latif olan tecelli-i Hak zamanı, dam kenarı gibi düşmekten korkulacak bir makamdır; binaenaleyh böyle bir hal vuku’unda kork ve o hali bir hazine ve define gibi sakla, nâ-mahrem ve nâ-ehil olan kimselere ifşâ etme! Zîra o gibi tecelliyat-i Hakk’ın tevâlîsinden, devâmından mahrûm kalırsın.

تا نیاید بر ولا ناگه بلا ** ترس ترسان رو در آن مکمن هلا
Ki dostluk ve muhabbetten sonra, bela gelmesin. Agâh ol da, o mertebede korkarak yürü.

Nûş edince cur’a-i câm-ı şarâb-ı aşkını
Ketm-i esrâr etmedi Mansûr kıldı terk-i ser

Nitekim Hallac-ı Mansur, mazhar olduğu tecelliyi gizleyememiş ve Ene’l Hakk demiş olduğu için birçok işkenceden sonra darağacına çekilmişti.

Ya’ni, “Ey kimse, sana vaki’ olan o latîf tecelliyat-i Hakk’ı ifşâ etme tâ ki o tecelliyatin tetâbu’u, tâkibi ve tevâlîsi, devâmı üzerine ansızın nikmet-i zeval ve inkita’ gelmesin, kesilmesin! Âgâh ol, bu gizli olan mahalde ve makam-ı ma’nevîde korka korka git! Zîrâ dam kenarı gibi tehlikelidir.

ترس جان در وقت شادی از زوال ** زان کنار بام غیبست ارتحال
Hoşluk zamanında, o neşenin geçip gitmesinden korkarsın ya hani… İşte bu, o gayb damının kenarından öteye gitmektir.

Mesela meserret vaktinde: “Aman bu zevkli haller ve zamanlar geçecek” diye insanın canında bir korku olur. İşte bu korku, mertebe-i gaybda bulunan zevâl damının kenarından emin bir mahalle irtihal ve intikal manâsınadır.

Ya’ni, sürûr içinde bulunan bir kimse, bu sürûrun geçmemesi tedbirlerine tevessül eder zira onun korkusu, dam kenarında durmak gibidir ve sükût etmek ve makamdan zail olmak havfi vardır. Bunun gibi, sâlik tecelli-i Hak sebebiyle alem-i kesâfetden halâs ve âlem-i letâfete müteveccih olup sürûra müstağrak olunca, dam kenarında bulunan gibi korkmali ve esrar-i gaybiyye damının kenarından düşmemek için, mahall-i selâmete irtihal ve intikal etmelidir ve mahall-i selamet, ketm-i esrâr halidir.

Edebü’l-mârifet, ketm-i esrâr ve setr-i ahvâldir.

Bu yolda ketm-i esrâr eylemek ağyârdan farzdır
Cehâlet perdesine zâhiren vallah bürünmektir

Tasavvuf sırrını nâ-ehline neşreyleyen zâlim
Verip nâmûsunu ağyâr eline kâre dönmektir

Tasavvuf nüshaları var yine erbâbına mahsûs
Haramdır mübtedîlere haram ile sürünmektir

Sabîlere tezevvüc lezzetin söyleyen ahmaklar
Hakîkatte olup sârik zâhir sâdık görünmektir

Görünmezden mukaddem mihr-i ma’nâ kalb-i tâlibde
Güneşten bahsi kılmaklık hayâsızlardan olmaktır

Nice yüz bin makâmâtı terakkî eylese âşık
Tasavvuf neşrine me’mur olur mu bunu bilmektir

Bu dînin âzam-ı şartı kıyâs-ı nefs ü insâfdır
Yerinde sâmit u sâbr bu babda râhı almaktır

Mutasavvıf mütevâzi olur kor yerlere yüzler
Dayanıp Lutfî Mevlâ’ya iman ile sevinmektir

گر نمی‌بینی کنار بام راز ** روح می‌بیند که هستش اهتزاز
Eğer sen, esrar damının kenarını ve oradaki tehlikeyi göremüyorsan, bak işte ruhun, onu gördüğü için tir tir titremektedir.

Ya’ni “Ey sâlik eğer sen esrar-ı gaybîyye damının kenarını ve tehlikesini akıl gözüyle görmüyor isen, ruh görüyor ve bu görüşü sebebiyle düşmek korkusundan ihtizaz ediyor ve titriyor.”

Ma’lum olsun ki, sürûr gerek cismani zevklerdem ve gerek ruhani zevklerden olsun, her insan bir sürurun zevali ve inkita’i korkusuyla içinde
gizli bir rahatsızlık duyar. İnsan kendini tetkik ederse vicdanî olan bu hali tasdîk eder. Zira bâtınlarda şâdîlerin ve sürûrların bekâsı olmadığı kanaati mündemiçtir. Bu hal yekdîgerine zıt ve mütekâbil olan tecelliyât-ı esmâiyye iktizâsıdır ve bu tecellî birbiri ardınca gelicidir. Şâd, El-Bâsıt ve gam El-Kâbız isimlerinin muktezâsıdır. Ve her birinin müntehâ-yı hükmü dam kenarı mesâbesindedir. El-Bâsıt isminin1 münteha-yı hükmünden, El-Kâbız ismi hükmünün dâiresine inme vaki’ olur ve sâir esma-i mütekabile de buna kıyas olunsun.

هر نکالی ناگهان کان آمدست ** بر کنار کنگره‌ی شادی بدست
Ansızın gelen her azap, neşe damının kenarından gelip çatmıştır

Zira şiddet-i sürur insanı edeb ve kaide haricine çıkarır. Nitekim halkın sarhoşluk halindeki rezaleti bunun delilidir. İşte bu şiddet-i sürûr dam kenarı mesabesindedir, onun igin Kur’an-ı Kerîm’de sure-i Kasas’da, “اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ [Kasas:76] Ya’ni “Muhakkak Allah Teala ferahlananları, şımararak sevinenleri sevmez!” buyrulur.

جز کنار بام خود نبود سقوط ** اعتبار از قوم نوح و قوم لوط
Dam kenarının gayrisinden düşmek olmaz. Ey salik! Nuh ve Lut Aleyhisselamın kavimlerinden ibret al.

Çünkü onlar, refah içinde idiler. O refah onlar için dam kenarı gibi olmuştu. Fakat kıymetini bilmedikleri ve onu veren Allah’a şükretmedikleri, peygamberinin nasihatlerini dinlemedikleri için o dam kenarından sükût ettiler.

Zira bu ve emsali kavimler son derece nefsani zevklere dalıp, peygamberlerini inkar etmişler ve sürûr ve şâdî damının kenarına gelmişler idi. Ansızın bu dam kenarından ukûbet, cezâ ve nekal, azap dairesine sükût ettiler. Bunun zâhirde tarîhî misalleri de çoktur. Nitekim Romalılar ve Bizanslılar nefsâni zevklere dalıp son derece sürûr ve mutluluğa müstağrak idiler. Bunun neticesi olarak millî hâkimiyetlerini kaybedip, ukûbet-i esârete giriftâr oldular vesselâm

Bayburtlu Âşık Zihnî

Gel bir eyyâm elem-i cevrden âzâd olalım
Ẕevḳî tebdîl idelim hicr ü ġama şâd olalım

Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn’dan, destân sahibi, meşhûr saz şâirimiz:
El-Hac Muhammed Emîn Efendi nâm-ı dîğer Bayburtlu Zihnî Hazretleri [v. 1859]

bayburtlu_zihni
Küf tutmaz elmastır aslımız bizim
Hazreti Âdem’dir neslimiz bizim
târifi üzere kendisinden ziyâdesiyle feyizyâb olup söz temsilindeki kemâline hayran kaldığımız, Bayburtlu Aşık Sultânımız, Âlemlerin varlık sebebi olan Muhammed isminin, Ahmed kelimesine mim harfinin eklenmesi ile ortaya çıktığını ne de güzel ifşâ eyler:
Ehad’dan Ahmediyyet zâhir oldu zâta mazharla
Avâlim mîm-i Ahmed’den nümâdır yâ Resûlullah

Divânının girişinde yer alan 33 beyitlik bir tesbih durağı boyundaki tevhîdine sığdırdığı lezzet ise bambaşka:

Müstecâb eyle du’âmı yâ Raḥîm
Sırr-ı Bismillahirrahmanirrahîm

Ḥamd ṣad elhamdülillâhi’l-mu’în
Ṣad-hezâr şükr-i Rabbi’l-‘âlemîn

Sen ki Raḥman [u] Rahîmsin yâ İlâh
Yevm-i dînin mâliki bî-iştibâh

Besmele-i şerîfin hatrına, sırrına, hoş görülüp, kabul olunmuş eyle duâmı ey acıyıp merhâmet eyleyen ey Rahîm. Herkesin yardımıcı, Muîn olan Allahım, yüz türlü (esması adedince) hamd sanadır: elhamdülillah, alemlerin rabbine yüz bin kerre şükürler olsun.

Saña maḫṣûṣdur ‘ibâdât-ı ‘ibâd
Hem sañadır isti’ânet i’timâd

Ol bize hâdî ṣırâṭ-ı müstaḳîm
Ânlara kim ḳıldıñ in’âm-ı ‘amîm

Şol ümem kim ġayr-ı maġḍûbîn’dir
Ḫâtem-i râh u veleḍḍâllîn’dir
Kulların her türlü ibâdeti sana tahsis edilmiştir ve hem onlar senden yardım isterler, güvendikleri ancak sensin. El-Hâdi isminle tecellî eyleyip (kendine varan) sırât-ı müstâkimine kılavuzla bizi. Ki o yoldakilere lütûf ve ihsânın pek boldur senin. Onlar ki bu yoldan son gelenler olmasına rağmen ne senin gazabına uğramışlardır ne de yoldan sapmışlardır.

Biz ḳuluz kârı ḳuluñ ‘iṣyândır
Şânı Rabbiñ ‘afvdır iḥsândır

Çoġ ise ‘iṣyânı ‘abdiñ bendedir
Rabbenâ esmâ-i ḥüsnâ sendedir

Var iken Ġaffâr ismiñ cürmü ne
Sümme ḥâşâ kim ḳapuñdan sürme ne
Biz kuluz, kulların işi ekseri emre uymayıp isyân etmektir. Ama kulların sahibi olanın şânına yaraşan ise affetmek, baüışlamak ve ihsân etmektir. İsyânı çok ise de ne de olsa bendedir, köledir, sana bağlıdır. Kulların günahından geçecek en güzel isimler sendedir. Senin mağfiret eden, temizleyen, bağışlaması çok olan El-Gaffâr isminin var iken günâh mı kalır, sana bağlı kulunu, mülkünden kovup kapından sürer misin? Olmaz böyle şey tövbe tövbe!

Sehv ile keşf olduysa ‘iṣyânımız
İsm-i Settâr’ıñ durur bürhânımız

Ẕenb-i ‘abdiñ ‘afv-ı rabbe nisbeti
Baḥrdan bir ḳaṭredir mâhiyyeti

Çünki eşcârıñ mürebbîsidir âb
Âb ġarḳ etmez ânı bî-irtiyâb
Kasten değil yanlışlıkla ortaya çıkıp üstü açıldıysa da isyânımızın, senin kullarının hatâ, kusur, ayıp ve günahlarını örterek bağışlayan es-Settâr ismin affımıza delil olarak yeter. Kulun suçunun, kulun sahibinin affına nispeti, denizden bir damlanın denize nispeti kadardır. Misâlen, ağaçları terbiye eden, besleyen su iken, suyun ağaçları hiç tereddüt etmeden suya boğduğu nerde görülmüş.

Sen ki Rabbi’l-‘âlemînsin yâ İlâh
Kâinât ḳuldur sana, sen pâdişâh

Hicr ilinde bir gün âhsız ṭurmadım
Nefs elinde bir günâhsız ṭurmadım

Her nefeste nefse oldum yâr-ı ġâr
Etmedim emmâre emrinden firâr
Sen ki alemlerin rabbisin, bütün mahlûkātı yetiştiren, kayıran, besleyen, terbiye eden, çekip çevirensin ey İlâh, değil sade ben evren sana kuldur sensin alemlerin sultânı. Oysa ben ayrılık yurdu olan dünyada, gurbet ellerde bir gün inlemeden dertsiz durmadım, nefsin müdahelesi yüzünden günahsız durmayı hiç beceremedim. Ruhumun kabri olan bu beden hapsinde nefis ile hücre arkadaşı oldum her nefes. Habire kötülüğü emreden bu nefsin elinden kaçıp kurtulamadım.

Rûz u şeb nefsiñ idüp emrin be-kef
Eyledim sermâye-i ‘ömrüm telef

Yâd idüp ‘iṣyânımı şâm u seḥer
Eylerim encâm-ı kârımdan ḥazer

Ḥamli çoḳ muḫtel hevâ yelken güsist
Baḥr bî-pâyândır zevraḳ şikest
Gece gündüz, (keyif için) nefsin sözünü dinleyip avuçtaki ömür sermâyesini boş yere harcayıp bitirdim. Gece gündüz bu isyânımı hatırlayıp işlerim sonundan korkar, çekinir oldum. Yükü ağır, hava bozuk, yelkeni ise çözülüp kopmuş, sonsuz bir denizde sandalı kırık bir yolcuyum siz anlayın hâlimi.

Âblar engîn, kenâr ümmîdi yoḳ
Lenker aḫẕ itmez bu yemm emvâcı çoḳ

Senden özge yoḳ bana bir dâd-res
Sensiñ ol Allah bes, bâḳî heves

Ḳul seniñ ḳurbân senin fermân senin
Kân senin imkân senin iḥsân senin
Engin denizlerden sâhil-i selâmete varmaya ümidim yok, demir almak ta mümkün değil bu denizde zîrâ dalgasının ardı arkası kesilmiyor. İşbu halde perîşân iken senden başka bana ihsân edecek, ihsân edecek, yetişip beni kurtaracak kimsem yok. Zâten Alah yeter, Allah yetişir gerisi gelip geçer, hevestir. Kul senin kulun, kurban senin yoluna fedâ, fermân senin sultânım. Affın ve cömertliğin kaynağı sensin, imkân senin, ihsân senin.

Herkesiñ var gerçi kim ḫayr u şerri
Lîk cürm ehlin benim ser-defteri

Yel gibi yeldim hevâda ḫayli ben
Ṣu gibi her ṣûya itdim meyli ben

Nefsim el bir eyleyüp şeyṭânıla
Ṣâdır oldı bin günâh bir ân ile
Bütün kullarının amel defterinde hayrı da şerri de vardır amma günahkar kulların içre benim ismim en başta gelir. Zirâ ben rüzgâr misâli nefsimin hevâsıyla havada yel gibi bir günahtar bir günaha koşturdum. Su gibi alçağa doğru akıp her türlü kötü işe meyil gösterdim. Nefsim ve şeytan el birliği eyleyip bir anda bin günâh işledim, böykece kötülükler zuhûr etti benden.

Şimdi bildim ey kerîm ü Gird-gâr
Ẕâlim ü nefsim sefih-i rüzgâr

İstinâdımdır Ġafûr ismiñ ḳamu
İ’timâdım âyet-i lâ taḳnaṭû

Levḥ-i dilde sâbit it îmânımı
Tâ bulam îmânile sulṭânımı
Şimdi bildim lütuf ve ikramları pek bol, kendisine sığınanı geri çevirmeyen ey Kerîm olan Allâh’ım. Günah işlereyen kendime zulmeyen nefsim, hevâ rüzgarına kapılıp ömür sermâyesini düşüncesizce harcayıp israf edecek derecede zevkine düşkün imiş. Bütün güvencem, tek dayanağım, çok mağfiret eden, çok şefkat gösteren, bağışlayan, rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken, temizleyen el-Gafûr isminedir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez, ümitsizlik haramdır [Zümer:53] ayetine itimâdım tamdır. Gönül aynasını temizle ki imânıma mekân olsun, kalbimi dinin ve kulluğun üzere sabitle bu imân ile saf aynada kendini göreyim, sultânımı bulâyım.

Göñlümüñ mişkâtını ıṣlâḥ ḳıl
Ma’rifet nûrın aña miṣbâḥ ḳıl

Vaḥdetiñ olsun enîsim dâ’imâ
Ẕikr ü fikriñ hem-celîsim dâ’imâ

Aldı a’mâlim beni bu nefs-i şûm
Ḳoydu bir vîrânede mânend-i bûm
Karanlık alemde beni ışıtacak, gönül evimde iman nurunu güçlendir, kötü huylarımı düzelt, seni tanıma, hakikati bilme, irfân nuruyla gönlümü pürnur eyle. Nefsimden sıyrılıp seninle bir olma hâli hemdemim olsun dâimâ. Senin zikrin, senin fikrin refîkim olsun dâimâ. “Ene celîsu men zekereni: Ben, beni zikreden kulumun meclisindeyim, onunla birlikteyim” hadis-i şerifinin sırrına ereyim. Bu uğursuz nefis amellerimi aldı (amelde riyâ hiç eder, yemekte riyâ a eder) baykuş misâli virâneye koydu bendi. Evimi yıkıp harâb eyledi.

İ’tirâf-ı ‘acz [u] noḳṣânım bu gün
Pâymâl-i cürm [u]’iṣyânım bu gün

Eyleme maḥşer günü rüsvâ beni
Sırr-ı sübḥânellezî esrâ beni

Âb-ı rû-yı Aḥmed-i Muḫtâr içün
Leyle-i İsrâ’daki esrâr içün
Aczimi, noksânımı sana itirâf ediyorum bugün, günah ve kabahatlerim ile isyân yükü altında çiğnenmiş, hakir duruma düşürülmüş, perîşan edilmiş bugün. “Subhanellezi esrâ” [İsrâ:1]Kulunu geceleyin yürüten Allah, Subhândır… ayetinin sırı hürmetine, kıyâmet ile ölülerin tekrar dirilip toplanacağı vakit, kötülükle şöhret bulmuş kulunu rezîl eyleme.

Ki O’dur noksan sıfatlardan münezzeh olan. Kulunu; cehaletin karanlığından, hakikatlerin aydınlığa sevk eden, çevresinde olan her şeyde, bereketimizi, işaretlerimizi görmesi için, teslim olunan mukaddes yerden, teslim olunacak son noktaya ulaştıran. Muhakkak ki O’dur işittiren, gördüren. [İsrâ:1]

Onsekiz bin âlem içinden seçilmiş, Habîbim dediğin Ahmed’in (sav) yüzüsuyu hakkı için, Leyle-i İsrâ’daki, mirac gecesi zuhûr eden sırlar hakkı için bağışla, al beni benden…

Yine başka bir naat-ı şerifinde, Bayburtlu Zihnî Sultânımız, şefâat etmenin Resûlullâh’ın yüceliğine pek yakıştığını söyler. Onun şefâat hazinesi o kadar geniştir ki, günahkarların hatalarını bildirmeleri sanki ona hediye gibidir:

Şefâat şânına lâyık sezâdır yâ Resûlullâh
Hazînende şefâat cevheri tâ ol kadardır kim
Sana arz-ı hatâ misl-i atâdır yâ Resûlullâh
Şefâat yâ Resûlullâh

NÂT-İ CELÎL-İ MUHAMMEDÎ

Esîr-i sevdâ bir şûrîdenin hasbihâl-i beyânıdır

Zâhirdeki dertten cüdâyım
Bir âşık-ı san’at-ı Hüdâyım
NÂT-İ CELÎL-İ MUHAMMEDÎ MİN LEB-İ MECDÎ-Yİ HALVETÎ

o_kapida

Dururken mûcizen meydânda Kur’an yâ Resûlallâh
Ulüvv-i şânına ister mi burhân yâ Resûlallâh

Lisanın andelîb-i bâg-i îcaz ü belâgattır
Bu icâza cihan olmaz mı hayrân yâ Resûlallâh

Benî Âdem içinde dürr-i yektâ-yı muallâsın
Sana eş olmağa yok başka şâyan yâ Resûlallâh

Nasıl kandîl-i pür-nûr-ı ilâhîsin ki her yerde
Olur bir nûr-i irfânın fürûzân yâ Resûlallâh

Kemâl-i feyzinin sende olan ol rûh-ı kudsînin
Zıyâ-yi aksidir her kâmil insan yâ Resûlallâh

Senin mucizen olan Kurân meydanda duruyorken, şânının ne denli yüce olduğuna bir delil aranır mı hiç yâ Resûlallâh. Sözün etkili, güzel ve hitap edilen kimseye, içinde bulunulan duruma uygun düşecek şekilde söylenmesi; fasih ve hâle uygun söz söylememeye belâgat derler son mertebesi aklı âciz bırakan îcaz’dır ki mûcize sayılır. Senin dilin îcâz bağında durmaksızın nağmeler dizen bir bülbül iken bu kelâmın mûcizesi karşısında yaratılmışların bütünü hayran kalmaz mı hiç yâ Resûlallâh. Sen ki Âdem oğulları içinde değeri, mertebesi en yüce, benzeri olmayan tek inci misali durur iken, sana denk, sana eş olamaya lâyık bir başka varlık olabilir mi hiç yâ Resûlallâh. Sen nasıl, nur ile dopdolu bir ilâhi kandil, mükemmel bir ışık kaynağısın ki her yerde senin irfân nurundan bir nur parlar durur  yâ Resûlallâh. Feyzinin zirve noktası sende açığa çıkmış olan o kudsî ruhun ışığından bir yansımadır her kâmil insan yâ Resûlallâh.

Nasıl bir mehbat-i envârdır kalb-i celîlin kim
O kalbe gıpta-keştir arş-ı Rahmân yâ Resûlallâh

Temevvüç-gâh-i esrâr-ı ilâhî masdar-ı ilmin
O ilme hîç olur mu hadd ü payân yâ Resûlallâh

Yakan misbâh-ı lâhûtî fürûğun, dest-i kudrettir
Söner mi böyle bir nûr-ı dırahşen yâ Resûlallâh

O şûle, şûle-i Haktır, şuâ-ı nûr-ı mutlaktır
Olur ol şûleden bin şûle tâban yâ Resûlallâh

Tecellîzâr-ı kudsiyyet penâhında kurulmuştur
Sana pek muhteşem bir arş-ı sultân yâ Resûlallâh

Senin kadri ve mertebesi pek yüksek kalbin, nurların inişi için nasıl müsait bir yerdir ki o kalbe Râhman’ın arşı bile imrenir yâ Resûlallâh. Seni ilminin kaynağı, ilahi sırların çalkalandığı yer iken böylesi bir ilme sınır ve son olur mu hiç yâ Resûlallâh. Senin ilâhi bir meşâle olan nurun kudret eliyle tutuşturulmuşken, böyle parlak bir ışık söner mi hiç yâ Resûlallâh.  O parıltı, Hakkın parıltısıdır. Mutlâk olan en-Nûr cellecelâluhû’nun ışınıdır. O alevden binlerce alev nur alıp parlar yâ Resûlallâh. İlâhî cilvelerle dolu, kudsiyet sığınağında, senin için pek muhteşem bir sultan tahtı kurulmuştur yâ Resûlallâh.

Bu arş-ı ihtişâmın Kâbesi hürmetle olmuştur
Metâf-ı ekber-i sırr-âşinâyân yâ Rasûlallâh

Senindir devre-i iclâl ü şevket şân ile dâim
Senindir ma’nevî her emr ü ferman yâ Rasûlallah

Muhibbin zât-ı Mevlâ, sen ise Mahbûb-ı Rabbânî
Neler yapmaz bu ulvî hubb-i cûşân yâ Resûlallâh

Senin hâk-i derinden başka hâke yüz süren kalbin
Nasîbi nahsidir gafletle hüsrân yâ Resûlallâh

Hudâ kandil-i tevfîki asup bâbında etmiştir
Ana pervâne bin hurşîd-i rahşân yâ Resûlallâh

Bu ihtişamlı arşın, görkemli tahtın, hakikat sırrına âşinâ olanlar için pek büyük bir tavaf yeri olmuştur yâ Resûlallâh. Senindir azamet, heybet ve şân devri dâimâ, özden gelen her emir ve fermân senindir yâ Resûlallâh. Seni seven Mevlânın zâtı ve sen Rabbânî sevgili olunca, neler yapmaz bu ulvî, coşkun sevgi yâ Resûlallâh. Senin kapının toprağından (Ebû Turab’dan kinâye) başkasına yüz süren kalbin (senden başka otorite tanıyan) nasibi uğursuzluğundan gafletle bir mahrumiyet acısıdır yâ Resûlallâh. Allah, tevfîk kandilini (kendi rızasına uygun düşen yol ve gidişin fenerini) senin kapına asıp (o cazibeye katılan) parlayan bin güneşi de o kandilin etrafında döndürmüştür. Bir acayip nursun ki güneş senin pervânendir yâ Resûlallâh.

Ne kudsî dergehin vardır gelip mi’rac için her şeb
İder gökler anın havlinde devran yâ Resûlallâh

Derin me’vâ-yı feyz oldukça âsâr-ı kemâlâta
Gelir ol bâba bin Cibrîl derbân yâ Resûlallâh

Cihanları kehkeşanlar, peykler, seyyâreler, mehler
Senin nûrunla dâim şûle-efşân yâ Resûlallâh

Alan mâhiyyet-i rûhiyeden bir şemme-i nâcîz
Sana hürmetle eyler böyle iman yâ Resûlallâh

Bu gün erbâb-ı fennin ruha dâir hall-ü tedkîki
Serâser şüpheli fikr-i perişan yâ Rasûlallâh

Senin ne kudsî bir dergâhın vardır ki miracını yaşamak için gökler her gece o dergâhın etrâfında devrân ederler, döner dururlar. Senin kapın, mükemmel faziletler için feyz kaynağı oldukça, o kapıya bin Cebrâil kapıcı olarak gelir yâ Rasûlallâh. Evrendeki samanyolu galaksileri, gezegenler, uyduları, aylar hep senin nurunla daima ışık saçar durur yâ Rasûlallâh. Senin hakikatının özünden bir kez koklayan, pek değersiz, önemsiz biri olsa bile sana hürmeten iman nimetine erer yâ Resûlallâh. Günümüzde ilimle uğraşanların ruha dair araştırmaları sonucunda ulaştıkları çözüm baştanbaşa şüpheli ve bozuk, karışık bir fikirden ibarettir yâ Resûlallâh.

O sırr-ı a’zamı remzinle anlar evliyâullâh
Anı idrâke yoktur başka imkân yâ Resûlallâh

Tecelli-î ilâhî neşvesi sâyende gelmiştir
Bana bir mevhîbendir nur-ı irfan yâ Resûlallâh

Senin bir cilve-i irşâdına mazhâr olup ruhum
Alevlendi çerâg-ı feyz-i ikan yâ Resûlallâh

Ebed bezmindeki eltâfının âsâr-ı envârı
Ezel cûşiş-gehindendir hurûşan yâ Resûlallâh

O gün kim nur-i hubbün şûle saldı sahne-i kalbe
Gönül oldu serâpâ bir gülistan yâ Resûlallâh

Allah dostları, ruha dair en büyük sırrı, ancak senin işâretinle anlar, bu sırrı anlamak için başa imkân yoktur yâ Resûlallâh. (El-Bâtın olan) İlahi kudretin meydana çıkıp (Ez-Zâhir) görünmesevinci senin sâyende olmuştur. Karşılıksız bağışladığın bu irfan nuru sevgindendir yâ Resûlallâh. Hak yolu gösteren pek hoş görünüşünden bir cilveye erişen ruhumda, kesin bilişin feyiz ışığı alevlendi. Yârın sonsuz meclisindeki lütuflarından sızan nurlu ışıklar, ezelde ruhlar meclisindeki çoşup taşan çağlayandandır yâ Resûlallâh. O ezel meclisinde sevginin nurundan bir ışık ulaşınca kalp sahnesine gönül baştan başa bir gül bahçesine döndü yâ Resûlallâh.

Göründü perde-i esrâr içinde çeşm-i irfanla
Ne âli sırrı hâmildir bu insân yâ Resûlallâh

O sırdır gösteren envâr-ı lâhut ile nâsutu
O sırdır meş’al-i eshâb-ı iz’an yâ Resûlallâh

Muhabbet cismimin her zerresinde lem’a efşândır
Muhabbettir bana sermâye-yi cân yâ Resûlallâh

Beni tenvîr kıl dâim fürûg-i nûr-ı feyzinle
Bana âlemde sensin can ü canan yâ Resûlallâh

Ne buldumsa seni sevmekle buldum ey muallâ nûr
Sen sevmekle var zevk-i firavan yâ Resûlallâh

İrfan gözüyle bakanlara esrâr perdesi içinde “yüce sırra” sahip insan göründü (sen dünyaya geldin) yâ Resûlallâh.  Ki o sırdır, Hakkın fiilî sıfatlarının henüz zuhur bulmadığı ulûhiyet âlemini de şu görünen kesret âleminin de nurlarını gösterir. Manâya tâbi olanların, özünü kavrayanların taşıdığı meşale, yine o sırdır yâ Resûlallâh.  Senin muhabbetin cismimin her zerresinde parıldar durur, hâsılı bu canımın sermâyesi muhabbetindir yâ Resûlallâh.  Senin feyz nurunun aydınlığıyla nurlandır beni daima. Bana âlemde sensin can da canan da yâ Resûlallâh. Ne buldumsa seni sevmekle buldum ey yüce nur, seni sevmekte ziyâde zevk bulunur yâ Resûlallâh

Zıyâ-yi şems-i zâtın haver-i fıtrîde doğmuştur
Sığar mı kevne böyle nur-ı rahşân yâ Resûlallâh

Düşünce pertev-i feyyâz-ı ilmin kâinat üzre
Zıyâ-yi vahdetin oldu nümâyân yâ Resûlallâh

Hulâsa kalmadı mechûl ü mutlak halledildi hep
Muammâsıyla, esrârıyla ekvân yâ Resûlallâh

Eğer men’ etmeseydin ümmeti methinde ıtrâdan
Sana lâyik idi bir başka ünvan yâ Resûlallâh

Seni tavsîfe ta’zîme lisanım gayri kâdirdir
Senin vasf-ı kemâlin bence Kur’ân yâ Resûlallâh

Zat güneşinin ışığı, vahdet denizine suyun döküldüğü  yerden doğmuş iken böyle parlak bir nur vücûda sığar mı hiç yâ Resûlallâh. Senin feyiz veren ilminin ışığı varlık sahnesine düşünce (bâtındaki) vahdet ışığı yüz gösterip zâhir oldu. Sonuç olarak henüz belli olmayan, bilinmeyen ve kesinkes belli olan müşkiller halloldu, alemlerin esrârı seninle bilindi yâ Resûlallâh. Şâyet “övmede aşırılığa gitme” hususunda ümmetini men etmiş olmasaydın, sana (özünü gösteren) başka bir ünvân lâyıktı.r yâ Resûlallâh. Senin kemâl derecedeki vasıflarını saymaya, seni tâzim etmeye bu lisanımın gücü yetmez. Fikrimce, senin kemâlini kemâliyle vasf eden Kurân yâ Resûlallâh.

Beni ma’zur tut ey Fahr-i âlem afve lâyık gör
Beyânâtımda varsa sehv ü noksân yâ Resûlallâh

Perîşan etti zîrâ fikrimi ahvâl-i kevniyye
Bu günlerde perîşanım, perîşan yâ Resûlallâh

Tevâlî eyledi gurbette kürbet türlü şekliyle
Keder kıldı bina-yi kalbi vîrân yâ Resûlallâh

Yetiştir lutfunu şâyan-ı ihsânım, inâyet kıl
Zebûn etti beni âlâm-ı devrân yâ Resûlallâh

Eder pür-lerze âhım arş-ı Rahmân’a eriştikçe
O hadde vardı artık ah ü efgân yâ Resûlallâh

Yanılmaktan doğan yanlışım ve beyânımda bir eksiğim varsa lûtfen beni hoş görüp kusuruma bakma, affa lâyık eyle ey âlemin övüncü yâ Resûlallâh. Varlıkla ilgili hâdiseler fikrimi bozduğundan, aklımı dağıttığından bugünlerde perîşanım yâ Resûlallâh.  Dünya denilen gurbet diyârında arkası kesilmeden birbiri ardına geldi türlü musîbetler. Kalp binâsını, gönül âlemini vîrân eyledi keder yâ Resûlallâh. Keremini, ihsânını bekliyorum, pek daraldım, lutfeyle ki dünyânın elemleri, âciz bıraktı beni yâ Resûlallâh. Derdimden, feryâdımdan yükselen âhım Rahmân’ın arşını sallar o hadde vardı artık ızdırapla inlemem yâ Resûlallâh.

Yeter, yoktur tehammül çekmeğe âlâmını dehrin
Bu eyyâm-ı cefâya yok mu pâyan yâ Resûlallâh

Yetiş imdâda muhtâc etme dehr-i dûna Mecdî’yi
Revâ mı hande etsin ehl-i udvân yâ Resûlallâh

Mürüvvet eyle, ihsân eyle cûd ü lütf-i dâimden
Açılsın her taraftan bâb-ı ihsân yâ Resûlallâh

Beni bir ferde muhtâc etme, eyle kenz-i mahfîden
Dil-i virânımı mesrûr u şâdân yâ Resûlallâh

Şefâat eyle lütfunla bana dünyâ vü ukbâda
Bana gösterme sen âlâm-ı isyân yâ Resûlallâh

Perîşân bir fakîrim abd-i hasım bâb-ı lütfunda
Perîşanlar olur bâbında handân yâ Resûlallâh

Zamanın elemlerini çekmeye tahamülüm kalmadı, bu sıkıntılı günlere bir nihâyet olmaz mı yâ Resûlallâh. İmdâdıma yetiş te Mecdî’yi alçak dünyaya muhtâc eyleme hem revâ mıdır düşmanlık besleyen, haksızlık yapanlar zümresinin yüzü gülsün yâ Resûlallâh. Senin devamlı akmakta olan cömertlik ve lütûf denizinden iyilikte bulun, açılsın her taraftan ihsân kapısı yâ Resûlallâh. Senin gizli hazinen dururken beni bir ferde muhtâc eyleme, vîrân olmuş gönlümü memnun ve şen eyle yâ Resûlallâh. (Yol ve gidişine uyarak günahlardan uzak tutarak, sana benzeyerek) dünyada ve (günahların affıyla) ukbâda şefâat eyle bana, yaşarken sen mukayyet ol her hâlime de isyân denizinde boğulmayayım yâ Resûlallâh. Lütûf kapında bekleyen tam bir köleyim, perişan halde bir fakirsem de perişanların yüzü ancak senin kapında güler yâ Resûlallâh.

İskenderiye, 2 Haziran 1331 (1915)
Ahmed Amîş Efendi’nin bendelerinden
Abdulaziz Mecdi Tolun Efendi Hazretleri (v. 1941, İstanbul)

Sevmek şu demektir ki eder âşıkı maşûk
Yek-dîğere her varlığı vuslat ile kurbân
Kırk yıl oluyor varlığımı aşkına verdim
Sen, varlığını öyle bana eyledin ihsân

Ey dil bu yeter

De ki: “HÛ Allâh EHAD’dır! (son, sınır kavramsız TEK’tir). Allâh SAMED’dir (Som, kendisine bir şey eklenmesi, genişlemesi ya da kendisinden bir şey açığa çıkması söz konusu olmayan) [İhlâs:1-2]

Anlat: Allah’ın tekliğini, Allah’ın samedliğini, doğmuş olmamasını ve doğurmuş olmamasını, tekliğinde O’nun denginin olmamasını.

eydil_buyeter

Mef’ûlü Mefâ’îlü Mefâ’îlü Fe’ûlün
Ey dil bu yeter iki cihânda sana iz’ân
Birdir bir iki olmaya yok bilmiş ol imkân

Hakk söyleyicek sende senin ortada nen var
Âlemde hemân ben dediğindir sana noksân

Ma’rûf olamaz kendini mahv etmeyen ârif
Hakk’ı bulamaz bâtılı terk etmeyen insân

Her yüzden olur kendi cemâline çün mir’ât
Her yüzden eder kendini seyr ol meh-i tâbân

Sa’y eyle rızâ gözle ko ıtlâk ile kaydı
Âlemde Semâ’î bu yeter sâlike irfân

Dîvâne Mehmed Çelebi [v. 1545]
Kaddesallahu sırrahul fettâhî

sultandivani_sanduka

Nâyî Osman Dede’nin Rast Âyin-i Şerîf’inin I. Selâmının güftesini de teşkil eden bu nutk-u şerif

bir de Hacı Fâik Bey’in Acemaşiran makamındaki bestesiyle meşkte geçilmişti. Terimiz soğusun diye beklerken sohbetteki ateş-i aşk kızıştıkça kızışmış yakar diye korkarken cümle çiğ yerlerinin piştiğini hissetmeye başlamıştı.

Hakk’ın olıcak işler
Boştur gam u teşvişler
O hikmetini işler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse, güzel eyler

Hâlbuki sizi de yapıp ettiğiniz işleri de Allâh yaratmıştır! [Saffât:96]

Bir manzaraya bakarken hayretle “Allah ne de güzel yaratmış maşallah” deriz de “cümle işler Halık’ındır kul eliyle işlenir” vahdet gerçeği pek işimize gelmez, zuhûrâta itirâzımız, âlemle kesrette kavgamız bitmez.
Yâni ol vahdet, bu kesretten âşikâre oldu
Zîrâ biri çünkü saydın çok oldu

Mâdem ki bütün fiileri yaradan Allah’dır öyleyse üzüntü ve kuruntu boşadır… Üzüntü ve endîşe yerine O’nun hikmetlerini anlamak lâzımdır… Allah’ın bütün işleri ve fiilleri birbirine uygundur, biri diğerini nakz etmez… O ne işlerse olması gereken de odur… Kalbinden tasayı uzak tut yâni olana-bitene üzülme! Olanın olmamasına imkân yoktu! Sen dâim Allah ile olduğunu bil de her işini O’na ısmarla!

… Kulağında efendi hazretlerinin sohbetten kalan son sözleri yankılanıp dururken inceden bir niyaz tutturdu: “Aman ya Pirim, beni de şu garîp bendeni de kendinden say, nefsime bırakma da kullanacaksan sen kullan”

Daha tekkenin bahçesinden ayrılmadan hâcet penceresinin, demir parmaklıklarına koparacakmışçasına yapışmış bir meczuba ilişti gözleri.

Yakına, biraz daha yakınına gelip kulak misafiri oldu senli benli konuşmasına:

Destûr ya Hazret-i Pîrim
Âlimsin âlim bilirsin hâlim
Tükendim artık kalmadı mecâlim
Ver de ki versin bilirsin pek lâzım

Hemen verdiği söz geldi aklına… elini cebindeki zarftaki zor günler için biriktirdiği mangıra götürmesiyle, hırpâni kıyafetli meczubuna ateş gibi yanan gözlerini kendine dikmesi bir oldu.

Sokakta görse yüzüne bakmayacağı türden bu ihtiyara doğru zarfı uzatırken kendine hâkim olamadı, içinden geçenleri yüzüne söyledi ve olanlar oldu:

– Al bakalım hediyeni Hazret-i Pîr’in ikrâmıdır amma benden istesen n*h alırdın!
Hiç düşünmeden yapıştırdı yüzüne cevâbı
– Sen versen n*h alırdım!

Veren verdiğini görmüyor, alan kimden aldığını bilmiyor, “sadaka fukaranın eline düşmeden Hakk’ın eline düşer” sırrı izhâr oluyor.

Ve her ikisi de ez cân u dil ber ruh-u Ahmed salavat getirirken sarılıp bir oluveriyor.

Arkalarından baka kalan fakirin diline bir beyit takılıyor

Senlik de yoktur, benlik de bizde
Zerrât-ı âbız tek bir denizde

Enîsü’l Fukarâ

Garîbim yok-durur kimse enîsim diye bir ses bekleyenlere hakîki bir nevâ olsun diye…

Destûr yâ Hazret-i Pîr
Destûr yâ Hazret-i Şeyh
Destûr yâ Hazret-i Osman Kemâlî
Kaddesallahu esrârahum âli

ENÎSÜ’L FUKÂRA

Fakîrlerin dostu, dervişlerin yoldaşı
miny
Cân u ten, varlık bekâsız bir vedâatdir sana
Sen seni bilmek bahâsız bir saâdetdir sana
Bedebn ve beden elbisesinden  bir süreliğine görülen ruhun birlikteliği sende bir emânettir yâni bu terkip bozulacaktır. Senin için bu ten sarayı bozulmadan kendi hakikatini bilmen paha biçilemez bir mutluluktur.

El, ayak, dil, göz, kulak kalble alır kalbe verir
Bu rumûzu anlamak bî-had kerâmetdir sana
Bütün âzalar kalbe açılan pencerelerdir, dışın içe hayâlâti ardır. Bu organlar şehâdet âleminde bulunan sinyalleri kalbe taşırlar, yorum kalpte yapılır, şifre burada çözülür. Bu sembolü çözmek, bilene sonsuz bir kerâmettir ancak bundan sonra zâhirin gücünü bâtından aldığı sezilir.

Hayy u Kayyûm’dur hava içre nefes andan kelâm
Her nefes tesbîh-i Mevlâdır, inâyetdir sana
Her nefes havadan seni besleyen, o nefesi kelâm, söz hâline getiren güç Hay, diri ve Kayyûm dâimî olan Allah’tır. Öyleyse aldığın her nefes Mevlâ’nın tesbîhidir ve bu bile Allâh’ın sana lütfudur, keremidir, ihsânıdır. Hava, nefes ve söz, bunlar Hakk’ın zuhûru ise insan ve âlem her nefes Hak ile alıp vermektedir. Varlık, Hakk’ın deryâsında yüzdüğünün (O’nu tesbîh ettiğinin) farkında değildir. O’nu ârif-i billâh fark eder: “Ki varlığım seninledir ve vârım da ancak sen” zikreder.

Devlet-i dünya nasîbinse gelir, olma melûl
Gelmediyse hâle razı ol ki devlettir sana
Dünyâ devleti yâni mal-mülk, iş-güç, çoluk-çocuk, makam-rütbe ezelden takdir edilmiş de nasîbinde varsa arar seni bulur. Nahnu kasemnâ’da [Zuhrûf:32] senin için takdir olunmamışsa üzülme elden bir şey gelmez. Hâline râzı olup verdiğine şükret ki (seni çok verip azdırmadığından) asıl devlet rızâ, asıl zenginlik kanaattir.

Ehl-i irfâna yetiştinse kaçırma fırsatı
Râh-ı Hak’da bulduğun fırsat, ganîmetdir sana
Âriflere, irfan meclisine yetiştiysen fırsatı kaçırma, Hakk’ın güzelliği güzelliğin olana, rengine boyanana dek bu fırsat senin için bir hazînedir.

Fâriğ ol redd ü talebden, himmetinle hizmet et
Amr u Zeyd’in hizmeti, ma’nada hizmetdir sana
Bir şeyi istemekten ve verileni geri çevirmekten (lâ talebe ve lâ redde: istersem dilimi, almasam elimi kessinler) deyip vazgeç. Bütün gayretinle Hakk’a hizmet et, işin ne olursa olsun O’nun için çalıştığını bil, işin sâhibini gör. Şuna buna yaptığın hizmet manâda kendinedir zirâ hânede yabancı, âlemde başkası yoktur.

Verseler dünyayı göz doymaz, gönül açılmadan
İzz ü câhın kesreti belki felâketdir sana
Gönül gözün açılmadan, madde yerine manâ görmeden, hakikati bilmeden dünyânın sâhibi olsan, nefsinin gözü doymaz. Dünyâdaki makâm ve itibârın çokluğu belki de senin felâketin olabilir zîra bunca varlık ile gitmez gönül darlığı.

Bir kıla mâlik misin kendi vücudun sandığın
Cümle a’zâ-yı vücudun bir emânettir sana
Kendi vücûdun sandığın varlıkta bir kıla bile sâhip değilsin, vücûdundak bütün azâlar sana bir emânettir.

Ömr mahdûddur, nefes ma’dûd u devrân bî-sebât
Bî-bekâ bir mülke meyletmek ihânetdir sana
Ömür sonlu, sınırlı, alacağın nefes sayılı, dünya dönüp duruyor ve zaman geçip duruyorken, sâbit değilken bâki kalıcı olmayan varlıklara güvenip meyletmek kendine yaptığın en büyük ihânettir.

İzzet ü zillet senin zannınla bulmuştur vücûd
Belki izzet sandığın miftâh-ı zillettir sana
Üstünlük ve horluk olarak nitelendirilen her şey senin vehminde varolmuştur, sana nispetle vardır. Belki de şeref ve itibâr sandığın şeyler sana bir tuzaktır da çukurun zilletin, aşağılık durumların anahtarıdır.

Rûhu cisme, cismi bu dâmü’l hevâya atma kim
Cisim rûhun kabridir, kalb onda cennettir sana
Rûhu cisme, manâyı maddeye kaptırma, cismi boş heves tuzağına atma zîrâ vücûd ruhun kabri, kalb de bu kabir içinde cennet bahçelerinden bir bahçedir.

Ağniyânın izz ü ikbâlin görüp de olma melûl
Fakre düşsen sabr kıl Hak’dan sıyânetdir sana
Zenginlerin izzet ve ikbâlini, büyüklüklerini ve saâdetini görüp mahsûn olma. Fakîrliğe uğrarsa sabret ki fakîr Allah’ın seni taşkınlıktan muhafaza buyurmasından başka bir şey değildir.

Arzusuyla yanıp yakıldığın her şey senin
Âşıkındır, sed çeken ancak cehâletdir sana
Arzusuyla yanıp yakıldığın, gözü dönmüşçesine peşinden koştuğun, elde etmek istediğin her şey sana âşıktır, sana gelmeyi, visâle ermeyi bekler. Dünyalıklarla arandaki mâni ancak sendeki cehâlet perdesidir, varlığın tekâmül sırrını bilmemendir. Hâsılı bütün eşyâ insâna gelmek için kemâle doğru sefere çıkmış bir yolcudur.

Bir tüyünce olsa bin düşman yine havf etme kim
Sabr bir burc-ı metin, miftâh-ı nusrettir sana
Her bir tüyüne bin düşman karşı gelse bile korkma, sabret. Sabır sağlam bir kale burcu, zaferin anahtarıdır. Unutma ki Allah, sabredenlerle birliktedir.

İzzet ü ikbal ü devlet, saltanat hayli sipâh
Bir avuç toprakdır ancak ders-i ibretdir sana
Büyüklük, hoş baht, makâm, saltanat ve emrine verilen askerlerin, hizmetini görenlerin hepsi bir avuç topraktır, yele verilmeyi bekler, yok olup gitmeye mahkûmdur. Bunların tamamı ancak ibret alınacak bir dersten ibârettir.

Çıksa eflâke başın bu yerde mağrûr olma kim
Âkıbet hâk üzre hâk olma, tabîattir sana
Başın göklere değse yâni en yüksek mevkîlere ulaşsan bile gurulanmai aldanma zira sonunda yükseldiğin yerden düşüp toprağın altında toprak olacaksın

Bak neler gelmiş, neler olmuş, ne kalmış nîk ü bed
Gösteren fânîyi bâkî, cehl ü gaflettir sana
Bak neler gelmiş, neler olmuş iyi ve kötü ne kalmış. Sana gelip geçici olanları kalıcıymış gibi gösteren, hiç bitmeyecekmiş gibi bir zevk veren gaflet ve cehâletindir.

Hâl nâ-ma’lûm, geçen mechûl, âtî nâ-bedîd
Sâlimü’l kalbü’l-lisan olmak selâmetdir sana
(Evvel-âhir ve zâhir-bâtın tam bilinmediğinden) karanlıkta yaşadığın ân, şimdi belli değil, geçmiş bilinmiyor, gelecek henüz açığa çıkmamış. Dilini ve kalbini geçmişin kaygısından, geleceğin endişesinden korumak, bunlardan emîn olmak senin kurtuluşundur.

Emrine her şey mûtî, muhtâc-ı zâtındır senin
Bilmemek muhtacını, sonra melâlettir sana
Her şey senin emrine verilmiştir, sana itâatkâr kılınmıştır. [Yasin:72, Mülk:15] Onlar senin zâtına muhtaçtırlar. Eşyânın sana muhtaç olduğunu bilmemek, senin için bir zaaf, sıkıntı sebebidir. Eşyânın hedefi insandır. Sen insâna gelmişsin fakat bu makâmın kıymetini bilmediğin gibi yaratılış ve devir sırrından haberin yok!

Habbeler, otlar, ağaçlar her biri bir renk ile
Rızkını izhâr eder, uşşâk-ı vuslattır sana
Tohumlar, otlar, yeşillikler, ağaçlar her biri nice bin renkle, sevgilisine kavuşmuş âşıklar gibi hediye olarak rızkını temîn ederler, kendi varlıklarındaki özellikleri (esmâ terkibi) açığa çıkarırlar.

Hüsn-i sûret, sîret-i pâki kılar mahrûm-u aşk
Aşk-ı nisvân, meyl-i şehvet ayn-ı âfettir sana
Haktan olduğunu unutarak güzellere bakmak, temiz yaratılışını aşktan mahrûm kılar. Mecâzi aşk yani karşı cinse duyulan aşk ile cismâniyete saplanıp şehvete meyl etmek ise senin için sakınılması gereken bir âfet; felâkettir.

Hakkın, hüsn-ü sûrete güzel çehreye kendi cemâl sıfatını nakş ve remzetmesi, suretden, zâhirden manâya, bâtına yol bulabilmek için kendi dostlarına bir geçiş vesilesi ve hediyesidir. Yoksa her hangi bir şahsın, bir güzel gördüğü zaman mücerred, sevk-i tabii ve meyl-i şehvet ile: “İşte, ben Allah’ın cemalini gördüm!” diye o güzele sulanması, hayâlî, nefsânî bir yolda yürümesinden ve hüsrana düşmesinden başka kendisine bir zevk vermez.

Hakiki görüş için bakışın Hak nazarla olması şarttır. Esasen, tevhid nokta-i nazarından bunu incelersek anlarız ki gören de, görünen de Hakkın kendisidir. Cenabı Hak, kendi levn ve rengini güzellerin cemâline işlemiş yine kendisi dönüp onu temaşa etmiştir.

Âşık bir şair, bunu tek bir beyitle, ne güzel vecizelendirmiş:
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin
Çeşm-i âşıktan dönüp anı temâşâ eyledin

Aşktan mahrûm olan âhir kalır mahrûm-ı nûr
İhtirâs içre kalırsan nûr zulmetdir sana
Aşk ateştir. Aşktan mahrûm kalan sonundan ateşin ziyâsından nûrdan da mahrûm kalır. Şiddetli arzularla hırs içinde kalırsan hayat denen nûr aşksız kalanlar için karanlığın ta kendisi olacaktır.

Düşdüğün her bir belânın menbaı sensin tamâm
Zâr ü feryâd etdiğin, senden şikâyettir sana
Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle; düştüğün her belânın kaynağı sensin. Ağladığın, feryâd ettiğin, şikâyet ettiğin her şey kendindendir, kendin ettin kendin buldun!

Her ne istersen ara gönlünde, her şey ondadır
Gayre bakma, kendini görmek musîbettir sana
Ne istersen gönlünde ara, her şey ondadır. Başka şeylere bakıp “ben” deyip de kendini görmek, kendini haklı çıkarmak, nefse yan çıkmak başına derttir.

İlm-i bî-irfân u bî-ihlâs amelden kıl hazer
Her dü âlemde rehâkâr hüsn-i niyyettir sana
İrfansız ilim ve ihlassız amelden sakın her iki âlemde de iyi niyet senin kurtarıcındır; niyet hayr ise âkıbet  hayr olacaktır.

Merd ü nâ-merd sandığın zann u gümânındır senin
Yoksa insanoğlu bir lâzım uhuvvetdir sana
İnsanları iyi ve kötü diye değerlendirmen, yargılaman kendi zan ve şüphenin mahsülüdür. Yoksa sana lâzım olan “insanlığın kardeşliği”nden başka bir şey değildir, ayırmaya değil birleştirmeye çalışmalısın, kin ve nefretle değil muhabbetle beslenmelisin.

Ehl-i dünyâya mülâzim olma ondan kıl hazer
Fikri zikrin mahveder, zikri mazarrattır sana
Dünyaya değer verenlere bağlanma, onlardan uzak dur. Dünya zevklerine düşkün olanlar senin de düşünceni ve zikrini bozarlar. Onların adını anmak, huzurunda bulunmak sana zarar verir, esmâ terkibini bozar.

Nimet ü rızkın senin gökden yağar yerden çıkar
Sihrdür altûn gümüş aldanma nikmetdir sana
Senin nimet ve rızkın gökden yağar, yerden çıkar. Altın ve gümüş gibi şeyler, insanı büyüleyen birer sihir olduğundan senin için cezâdır, ödül sanma!

Hava, su, toprak, ateşten mürekkep elbiseye bürünen bütün varlıklar insan için rızıktır. Bu varlıkların toplamı insanın ham maddesini, beslendiği kaynakları teşkîl eder. Hâsılı kâinât insanın rızkıdır. İnsan da bu rızıklarının toplamıdır ve bu rızık üzerine zuhûr etmiştir. Rızkın insanlık makamına ulaşıncaya ve insanda mirac ile kemâl bulup âdem-i manâ oluncaya kadar geçireceği süreç ise “ömür” dür. Şu halde rızkını arayıp bulan ve dâireyi tamamlayan insan ise zamandan, âna geçecek ve aslına dönecektir. Kendi hakîkatlerini bulamayanlar ise “basit insan, varlık” olarak toprağa dönmeye kaldığı yerden devâm etmeye mahkûmdur. Bu tip insanlar mezarlıkları doldurur, aslına ulaşamaz.
Devr edip geldim cihâna yine bir devrân ola
Ben gidem bu ten sarâyı yıkıla vîrân ola

Her neye görsen lüzûm, lâzımsa mutlak ol olur
Düşdüğün tûl-i emel hasret, nedâmetdir sana
Her neye ihtiyâcın avrsa o sana lâzımsa mutlaka olur. Bitip tükenmeyen isteklerle dünya arzuların, hasret ve pişmanlıkların sebebidir.

Yükseğe kalktım deme, fazla sukûtundur senin
Fazla yüksekden düşersen, fazla şiddetdir sana
Kendini yüksek makâmlara çıktım diye aldatma. Ne kadar yükseğe çıkarsan çık, (alçak gönüllü davranmazsan) düşüşün de o kadar derine olacaktır. Çok yüksek yerden düşersen acısının şiddeti de o kadar fazla olur.

Sen sana dost olmadıkça umma dostluk kimseden
Dost âlemde ararsan, hüsn-i sîretdir sana
Sen kendine dost olmadıkça kimseden dostluk umma. Âlemde dost arıyorsan en iyi dostun iyi hâldir, güzel ahlâktır.

İhtirâsı, aşkı fark etmez esir-i nefs olan
Sûya meylin ihtirâs aşk zevk u ni’metdir sana
Nefsinin esîri olan aşk ile ihtirâsı fark edemez. O zaman kötülüğe olan meylin senin için şiddetli tutku, aşk ise zevk ve nimet olur.

Aşkdır nûr-ı avâlim, ihtirâs bir nârdır
Aşkı ârifden dile, ayn-ı hidâyetdir sana
Âlemlerin nûru aşktır, ihtirâs ise bir âteşdir. Aşkı marifet sahibinden iste. Aşk, hidâyetin yani insanı Hakk’a götüren yolun hakîkati, aynısıdır.

Her ne var âlemde aynı sendedir etme gümân
Mahzen-i gönlünde sînen levh-i hikmetdir sana
Âlemde ne varsa hepsinin sende olduğundan şüphe etme. Gönül mahzenindeki sînen hikmetin levhası, yazılıp göründüğü yerdir.

Hakkı gör her şeyde görmezsen, senin Hak gördüğün
Şüphesiz bil, Hakk’ı fikretmek ibâdetdir sana
Her şeyde Hakk’ı gör. Eğer sen O’nu görmüyorsan hiç şüphe etme ki O seni görmektedir. Senin ibâdetin Hakkı her an düşünüp zikr etmektir.

Hak için sev her neyi sevdinse Hak’sız nesne yok
Hak için halka muhabbet eyle tâatdir sana
Her neyi seversen Hak için sev zira içinde Hakk’ın olmadığı bir nesne yoktur. Halka Hak muhabbet etmek, yaradılanı yaradandan ötürü sevmek bir ibâdettir.

Her ne yapsan, her ne bilsen haddini bil daimâ
Aczini, noksânını idrâk fazîletdir sana
Ne yaparsan yap, ne bilirsen bil, haddini aşma. Aczini ve eksikliklerini idrâk etmen fazilettir.

Her ne söylersen, ne yapsan kâinât görür duyar
Kendi kendinden utanmazsan cinâyetdir sana
Her ne söylersen, ne yaparsan kâinat görür ve duyar. Kendi kendinden utanmaz, kendini kınamazsan bu bir cinâyettir. Cinâyet işlemiş kadar kendine kötülük etmiş olursun.

Az uyu, az söyle, az ye ziynete etme heves
Sâdık ol her işde lâzım istikâmetdir sana
Az uyu, az söyle, az ye ve süse heves etme. Her işinde doğru ol. Sana gereken şey bu doğruluk çizgisinde yoluna devam etmektir.

Her neye azmeylesen dönme vefa kıl ahdine
Yâvegû olma sükûtun bir meziyetdir sana
Neye niyet edip başlarsan sözünü tut, yolundan dönme. Gevezelik yapma, susmak senin için bir meziyettir.

Hayr u şerrin mahzeni gönlündedir, miftâhı akl
Şerre vehmin hayra rehber âlî himmetdir sana
Hayır ve şerrin mahzeni gönlündedir. Bu mahzenin anahtarı; kötülüğe şüphe ile bakan, hayırlı işlere rehber olan aklındır. Akıl sana verilen büyük himmettir.

İzleme her gördüğün, hem söyleme her duyduğun
Her sözün mes’ûlüsün sonra mezemmetdir sana
Her işittiğini söylemesi, kişiye yalan olarak yeter. [Hadîs-i şerîf] Her gördüğünü izleme, her duyduğunu söyleme. Ağzından çıkan her sözden sorumlusun. Bu sözler sonra kınanmana sebep olabilir.

Kimsenin mâlin hesâb etme karartır kalbini
Kimsenin hâlin suâl etme kasâvetdir sana
Başkalarının malını hesap etmek kalbini karartır, hâlini sormak içine sıkıntı ve keder verir. Gönlünün rahatlığı için bunları yapma.

Pek sakın aldanma bunda her gülen ağlar gider
Gördüğün ikbâl ü idbâr şekl ü rü’yetdir sana
Pek sakın, dünyaya aldanma, burada her gülen ağlar gider. Gördüğünü sandığın talih ve talihsizlikler şekil ve görüntüden ibârettir. Asılları senin bildiğin gibi değildir.

Dediler, derler, desinler, diyecekler kaydını
Atmadıkça hep hayat kin ü kudûretdir sana
Dediler, derler, desinler, diyecekler düşüncesini kafandan silip atmadıkça hayât senin için kin ve kederden ibarettir.

Bekleme iyilik fenâlık kimsede yokdur mecâl
Nisbetin dert ü elem, düşman izâfetdir sana
Kimseden iyilik veya kötülük bekleme. Çünkü kimsenin bunları yapmaya gücü yetmez, fâil-i mutlak ancak O’dur. Hakka kıyasla kendini var sanmam sana dert ve elem olarak yeter. Kimseyi ayrı görme, kimseye de düşman olma. Zira aslında düşmamn da yoktur, kendini ayırarak düşmanı sen vehminde yaratıyorsun.

Olmasa rûh işlemez azâ, beden toprak kalır
Kendi rûhun en büyük burhân-ı vahdetdir sana
Ruhun olmasa bedenin hiçbir azâsı işlemez, beden vitrindeki manken misali toprak olarak kalır. Beden, rûh ile mana kazanır. Kendi rûhun yani hayat emâresi olan canın vahdetin, Hakk’ın birliğinin sendeki en büyük delilidir.

Kopmuyor bir gül emeksiz, zann-ı bâtıldır demek
Ol emek tevfîkdir, bâkîsi zahmetdir sana
“Bir gül emeksiz kopmuyor” demek, bâtıl, gerçek dışı bir zandır. O emek yani harcanan güç de Hakk’ın yardımıdır. Gerisi yani emek çektim, ettim, tuttum gibi boş laflar kendine verdiğin zahmetten ibârettir.

Hisset-i tab’ olma, mu’ti vü mâni’ Allah’ı bil
Râh-ı Hak’da evvel-i ihsân sehâvetdir sana
Cimri tabiatlı olma. Bil ki Mu’ti: nimet veren, ihsân eden veya ettiren de Mani’: engel olan veya olduran da Allah’tır. Hak yolundan O’nun sana ilk ihsânı cömertlik vasfıdır.

Düşme sevdâya o yol pek korkulu menzil uzak
Aşk refîk olmazsa son menzil redâatdir sana
Dünya sevdâsına düşme çünkü bu yolun pek korkulu geçitleri vardır ve menzil de uzaktır. Bu yolda aşkı yoldaş edinmezsen varacağın son menzil çok kötü, hayvânâtdan daha aşağı fenâ bir makâm olacaktır.

Nefse lâzım olmayan yokdur, gözün aç, ârif ol
Hakka lazımsa gelir lutf u himâyetdir sana
Arif ol, gözünü açık tut. Nefse lazım olmayan yokdur; nefis isteklerini yerine getirmek için seni Hak yolunda çıkarabilir. Sana hakikaten bir şeyler lazımsa Allah tarafından lütuflar elbette verilecektir.

Nefse teslim olma, et bir kâmile teslim-i nefs
İllet-i nefse devâ, iksîr-i sohbetdir sana
Nefsine teslim olma, nefsini kâmil bir mürşide teslim et. Nefsin hastalığına tek devâ Allah dostlarıyla yapılan sohbetdir.

Çok sakın sû’-i karinden, verse de alma selâm
En büyük ikrâmı bil, şerr ü şekâvetdir sana
Huyu kötü arkadaşlardan çok sakın, selâm verseler bile alma. Onların sana en büyük ikrâmı kötülük ve belâdır.

Boş yere etme tamâ cânın yakar nâr-ı hased
İftirâ kendi elinle bir adâvetdir sana
Boş yere aç gözlülük yapma, kıskançlık ateşi cânını yakar. İftirâ da kendi kendine yaptığın düşmanlıktır.

Hikmetullah’dır hükûmet deme şu iyi bu fenâ
İttifâk-ı ümmete lâzım itâatdir sana
Hükümet Allah’ın hikmetidir. Şu iktidar iyi, bu iktidâr kötü demek iyi değildir. Senin için doğru olan ittifakla seçtiği hükümete itâat etmektir./Zirâ o hükümet, Allah’ın takdîri ve hikmetidir!

Her umûrda ehlini bul, meşveret eyle müdâm
Meşveret bir emrdir lâzım riâyetdir sana
Her işte ehlini bul ve sürekli ona danış. Danışmak bir emirdir ve sana bu emre uymak düşer.

Derde düştünse devâ bil, hasta oldunsa şifâ
Sen hemen derk-i umûr eyle sekinetdir sana
Derde düştüysen devâ, hasta oldunsa şifâ bil. İşlerin aslını anlamak, yolun sonuna nazar etmek, sana gönül râhatlığı verir.

Ber-murâd olmak dilersen nâ-murâd ol dâimâ
En büyük kâm aldığın, en çok merâretdir sana
Murad almak istersen murâdlarından vazgeç. En fazla zevk aldığın şeyler, en çok acı veren şeyler olabilir.

İtimâd et Hakk’a dâim andadır feyz ü felâh
İtimâd her rütbeye bil nâiliyyetdir sana
Daima Hakk’a itimad et, bolluk ve selâmet ondadır. Hakk’a itimâd etmek, senin bir rütbeye değil, her rütbeye ulaşman demektir. Murâd almak bütün rütbelere nâil olmak demektir.

Azm u himmet, itimâd birle neye atsan elin
Dağ erir, derya kurur, her “usr” “yusret”dir sana
Allah’a itimâd edip kararlılık ve gayretle elini attığın her işte başarılı olabilirsin. Karşında dağ erir, derya kurur; senin için bütün zorluklar, kolaya döner.

Kimseyi ta’yîb ü techîl eyleme aslın gözet
Bağlıdır takdire, buhtân ü şenâatdir sana
Kimseyi ayıplama ve câhilliğini ortaya dökme. Her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Sana bunlar yakışmaz. Bunları yaparsan iftirâ ve kötülük etmiş olursun.

Medh ü zemm-i halk ile memnûn u mahzûn olma kim
Halk içinde iştihâr nikbet melâmetdir sana
Halkın seni methetmesi ile memnûn veya mahzûn olma. Halk içinde meşhûr olman yâni şöhret aslında senin için felâkettir ve hakkında dedi kodu yapılmasına sebeptir.

İns ü cin toplansa bir şey yapmanın imkanı yok
Artıp eksilmez ezelden ol ki kısmetdir sana
Bütün insânlar ve cinler bir araya gelseler, senin ezelden takdir edilen kısmetin artıp eksilmez. im ne yaparsa yapsın sana takdir edilmiş kısmet gelir bulur.

Derseler allâme-i dehr, eyleme da’vâ-yı ilm
En nihayet sandığın bil ki bidâyetdir sana
Sana cihânın en bilgin insanı deseler bile ‘ben bilirim!’ davası gütme. Her şeyi bildiğini, filmin sonuna yaklaştığını sandığın nokta bil ki başlangıcındır.

“Kenz-i lâ-yefna”yı bulmak herkesin kârı değil
O hazîne gevheri, sabr u kanâatdir sana
Tükenmez hazineyi bulmak herkesin becereceği bir iş değildir. O hazînenin cevheri sabır ve kanaâtdir aslında.

Hânedân-ı Mustafâ’yı yâd edip ağla müdâm
Döktüğün gözyaşları bârân-ı rahmetdir sana
Hz. Mustafa’nın (s.a.v.) Ehl-i Beyt ini anıp sürekli ağlamalısın. Döktüğün gözyaşları Allah tarafından verilen rahmet yağmuru olacaktır.

Şâir oldunsa Kemâlî, zâhirin terk eyle kim
Söyleten söyletmeyen bâtında kudretdir sana
Kemâli eğer şair oldunsa işin zâhirini terk eylemelisin. Sana söyleten de söyletmeyen de hakikatte Hakk’ın kudretidir, hayr işe senin bir katkın yoktur.

Herkese âlemde bir yüzden kalır ibkâ-yı nâm
Nutk-ı hayrın bâis-i rahm ü şefâatdir sana
Âlemde herkesin adı bir yüzden, bir sebeple anılır. Senden açığa çıkan  (O’ndan gelen) hayırlı sözler ilâhî rahmet ve şefâate vesiledir, vesselâm.

Hulk-ı ‘azîm

Bismillahirrrahmânirrahîm
Ve inneke le ‘ala hulukin azîm [Kalem:4]
Hiç şüphesiz sen pek yüce, azîm bir ahlâk üzeresin.

mercy

Hulkuna çünkü Hâlik-ı a’zam dedi azîm
Lâyık halâyik eyleye mi hulkuna senâ
[Mevlânâ Sinân Şeyhî el-Bayrâmî v. 1431]
Pek yüce yaratıcı, senin huylarını «pek büyük, azîm bir ahlâk üzerindesin» buyurarak târifini bizzât kendisi yapmışken, yaratılmışların lâyık olduğun şekilde seni medh etmesi ne mümkün…

Hem dahi Kur’an’da öğdü ol Kerîm
Dedi kim sensin “alâ-hulukın ‘azîm”
[Süleyman Çelebî el-Nurbahşî v. 1422]

El-‘AZÎM cellecelâluhû: Kendi esmâ terkibi olarak açığa çıkmış hiçbir mahlûkun, tesîrindeki şiddet sebebiyle azâmetini kavrayamayacağı, aklın ve hayâlin alamayacağı kadar sonsuz, kendisine ziyâde ümitler beslenen, muhteşem büyüklük.

Yâ Rab ne azîmdir bu resîm, hulk-ı azîm hem yâr-ı kerîm…

Meselâ bir fil için “Fil büyüktür” bir dağ için de “bu dağ daha büyüktür” deriz ve göz onun büyüklüğünü çevreleyebilir. Ama yeryüzü, gökyüzü, dünya, güneş, kâinat büyüktür dediğimizde göz onu ihâta edemez. Çünkü bunlar gözlerin göremeyeceği belki aklın künhünü idrak edebileceği kadar büyüklüğe sahiptirler.

İşte akılla bile künhü idrak edilemeyen, bütün büyüklerin ötesinde olan en büyük, her şeyi içten ve dıştan çepeçevre kuşattığından, ihâtası imkansız olan Mutlak Büyük, el-‘azîm olan Allah’tır…

“Hulk-u ‘azîm” sıfatına hâiz olan Yüce Sultân’ın tabiatındaki azamete âgâh olan, hayret makamındaki erlerin manzaranın heybetinden kalbi titremeye başlar, içi içine sığmaz olur, çâresiz dilinden bir salavât dökülür: Gul Allahümme salli yâ ‘azîm ‘ala resûluke’l-‘azîm ve ‘ala alihi’l-‘azîm bi addi azametike yâ ‘azîm

Ey el-‘azîm olan Allâhım, azîm olan resûlüne ve O’nun azîm âilesine azametin mikdârınca salât ve selâm eyle yâ ‘azîm

Ey Habîb-i Hakk kerîm’üş-şân Muhammed Mustafâ
Nâzenîn-i Hazret-i Yezdân Muhammed Mustafâ
Zâtunı meddâh olan ol Hazret-i Hak olıcak
Nîce bilsün kadrüni insân Muhammed Mustafâ
Ümmet üzre ulu minnetdir vucûdun nîmeti
Cümle halka rahmet-i Rahmân Muhammed Mustafâ ﷺ
[Abdulehâd-ı Nûri es-Sivâsî el-Halvetî v. 1651]

RİSÂLE FÎ SALÂTÜ’N-NEBÎ
SALAVÂTULLÂHİ ALEYHİ VE SELLEM

MÜSEDDES KASÎDE
O Hâlik ki yoğ iken vâr eyledi ettik zuhûr
Kendini isbât için cihânı eyledi pür-nûr
Aşk yüz gösterince âlemi bir coşkudur tuttu
Hûb cemâlin şûlesi cihanda karanlığı yuttu
Kim ki O Dost’tan her-dem huzur bulayım der
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Ol Kerîm ki kudretiyle felekleri döndüren
Cümle âfâkı sırlar içinde sarhoşa döndüren
Sırr-ı zâtın kalpte gizledi, aksine kâinat dedi
Huzurunda herkesi çâresiz hem hayrân eyledi
Ey âciz bin cân ile bende ol Muhammed’e el ver
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Acâyib bir arza yaydı manâyı pek derindir
Hazîneyi iste bu hânede ki talep yeridir
Bu dâr-ı mihnet içre rahat mı bulunur
Yârın Hak divânında adın sanın unutulur
Durma oynat dudağını burası sevinçli yer
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Kendi kereminden Hüdâ nice nimet dolu sofralar verdi
Rehnümâ-yı râh-ı Hak olsun için Muhammed’i verdi
Kim O’ndan uzak durursa Allah’a yol bulamaz
Kimin bunda şüphesi varsa onda akıl bulunmaz
Kim ki rûz-i cezâ’da O’ndan şefâat bekler
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Cümle yârân-ı Muhammed, âgâh kimselerdir
Her biri Hak yolunda kılavuz hem yol bilendir
Körü körüne inâd edenlerse gâfildir ya câhildir
Ömrünü hevâya veren sarhoşlar bunu ne bilir
Ne mutlu ferâh gönüllere ki îman içindedir
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât vir

Sıddîk gibi sağlam takvâlı kimse yoktur
Hem Farûk gibi temiz tâkî kimse yoktur
Mîr Osman ki O’dur nâşir-i câmi’-i Kuran
İhsânda Haydar gibi bir er bulamaz arayan
İki cihanda başın yüce olsun istersen eğer
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

O iki şehzâde, iki şehîd hem merhûm
Şefâatleri makbul, iki maktûl, masûm
O iki kâmil, iki mükemmili bilmemek olmaz
Zîrâ onlarda zerre miktarı hata bulunmaz
O yüce Resul’ü aşk ile sevenlerdensen eğer
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Yahyâ-yı Hâşîmî müflîsdir, öyle bir ameli yoktur
Gece gündüz gam ve keder elinden esâreti çoktur
Dost’un merhametinden başka ümmîdi yoktur
Yâ ilâhî! Kerem eyle taksîrâtı pek çoktur
Az çok demeden cümle muvahhîdi mesrûr eder
Ez-cân u dil ber rûh-ı Ahmed salavât ver

Esrâr-ı hakîkat ma’deni
Gönüller sultânı, bir aşk rehberi
PÎR-İ SÂNİ-İ HALVETÎ
HAZRET-İ SEYYÎD YAHYÂ-YI ŞİRVÂNÎ
Kaddesallahu Sırrahu’l Fettâhî

Ve’s-salavât-ı safîyât ve teslîmât-ı vâfiyât ol hulâsâ-i mahlûkât ve zübde-i mevcûdat hazretine olsun ki tevhîdin yegâne mütelezzîzi O’dur;

O’na yakın olmak lezzet
O’ndan uzak olmak hasrettir
O’nunla yoldaş olmak hayat
O’ndan ayrı düşmek,
Hayat rüyâsında nefisle bir başına kalmak
Ölümün ta kendisidir.

İki cihânın her neresinde bir teşevvüş, karışıklık, bulanıklık varsa
Orada mutlaka Sevgili’nin terkinden bir iz vardır

Ve yine iki cihânın her neresinde güzel bir iş varsa
Orada mutlaka ay yüzlü Sevgili’den bir koku vardır.

O’nu sevenlerin ismini anıp anıp yanışları derecesinde, henüz O’nu tanımayanların gafletleri derekesinde, bekâsı ile kâim, aşkı ile dâim, eksilmeyen bir salât ve selâm olsun
kendinden kendine…