Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Zevk-i Tahattur’ Category

Ey insanlar! sizsiniz hep Allaha muhtac fakirlersiniz (esmâsı olarak varsınız), Allah ise zengin O, hamd ile öğülecek velînimet O. [Fâtır:15]

Elfakru fahrî ve bihî eftahiru: Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim. [Hadîs-i Şerîf]

Len tenâlü’l-birre hattâ tünfikû fermân-ı Hak
Ol sebeb el-fakrü fahrî remzi etti cânı çak

fakrufahri.jpg

Hâşim’in zikri, El-fakrü fahrî
Bu dem’in şükrü, Elhamdülillâh

“El-fakru fahri” yani “fakirlik medâr-ı iftihârımdır” hadisi mecaz bir söz müdür? Hayır, hem belki onda binlerce izzet ve naz gizlidir. Fakr u zarûrette olanlar zenginlerden çok ziyade azizdirler. Çünkü ihtiyacı, zenginlerin muhtaç oldukları şeyden çok azdır. Zenginlik, kimseye muhtaç olmamak demekse fakirlerin en yüksek zenginlerden olması icap eder. Çünkü zenginin konağı, köşkü, yalısı, çiftliği vesairesi bulunur. Oralarda hizmet edecek adamlar lazımdır. Zengin de o adamlara muhtaçtır. Otomobile binmek için şoför istihdam etmeye, şoför bir yere gitmişse gelinceye kadar beklemeye, hatta hizmetinden memnun olduğu aşçı, işçi gibi kimseleri hoş tutmaya, belki de onlara yaltaklanmaya mecburdur. Halbuki, fakir olanlar bu gibi tecemmülat ve tekellüfât’tan vareste bulundukları için ihtiyaçlarını temin edecek adamlara muhtaç olmaktan kurtulmuşlardır. Demek ki fakr ve zarûrette ma’nevi bir izzet ve ulviyyet mevcutmuş. Lâkin El-fakru fahrî ’ hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhir’in manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kâim (zekat, hac) Burada iftihar edilen fakirliğin hakikati, ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir. Bu efendimizin sahib olduğu makamdır. O halde bize düşen fakirlik, Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaktır.

El-Fakru fahrî’den telezzüz kesb iden güzel âşıklara,

‘Aşka düşen añlar imiş ‘aczini
Fakr içine gizler imiş fahrini

Habîb-i Kibriyâ efendimiz “El-fakru fahrî:Fakirliğimle iftihar ederim” buyurmuştur. Bunun manası; “Hakk’tan başka kimseye muhtaç olmamaklığım ile iftihar ederim. Bende olan her şeyin, mülkün yegane sahibi Rabbimin emâneti olduğunu bilirim, sahiplenmem, kuvvetimle, güzelliğimle gururlanmam” olsa gerektir.

İren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâ-fi’llâh makâmına
Ulaşan mahvu’llâh olur

Yokluk mülkünde aşk istiğnası ile şâhız, hazinemiz fakr cevheri ile ağzına kadar doludur:
Şâh-ı istiğnâ-yı aşkız nîstî mülkündeyiz
Gevher-i fakr ile mâl-â-mâldır gencînemiz

El-fakru fahrî, el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrını zikret, fakrını zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

“Fakru fahri” eldedir ferman-ı vahdaniyetin. “Yokluğumla iftihar ederim” sözünü O’nun tevazu icabı “ben yokum” demesi gibi anlama! O söz, kendisinden başkası olmayanın “Siz yoksunuz var olan benim” fermanından başka bir şey değildir.

Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete
Fakrı fahridir Niyazî bil o devletten garaz

“Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre kişinin kendisini bilmesi demek Rabbi karşısında yok olduğunu bilmesi demektedir. “El-Fakru fahrî” hadîs-i şerîfine de uyarak halle, sözle bedenen ve malla bütün insanoğluna emaneten verilen eşyayı Cenâb-ı Hakk’ın mülkü bilip kendimizi fakir ve muhtaç hissettiğimizde “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre Cenâb-ı Hakk’ı bilmiş oluruz.

Bezm-i maârifden seni yok eylemiş bu varlığın
Mahza bu yüzdendir senin canandan ağyarlığın
Öldür şu nefs-i ser-keşi öğren tarîkin barlığın
Yağma edersen varlığın gider gönülden darlığın

Erenler ekseriya ‘ben’ kelimesi yerine ‘fakir’ tâbirini kullanır. Hadd-i zâtında ‘fakîr’ iddialı bir sözdür. Çünkü “Benliğim dâhil her şeyi terk ettim, ne benliğimden ne başka kimseden birşey ümid ettim, ben ancak Allah Teâlâ’ya muhtaç ve tâlibim.” demektir. Derviş bu kemâlde olmasa da konuşurken fakîr tâbirini kullanır. Zîrâ sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzre azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyâzının neticesine erişir. Yani fakîr, fakîr diyerek inşâallahu Teâlâ o da “Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine” dâhil olabilir. İnsanda böyle bir hal yoksa övünebileceği, güzel diyebileceği bir hali de yoktur. Ancak bu fakrın sırrına ve zevkine erişmişse, işte o insanın bu âlemde güzel bir sermayesi var, demektir. Allah Teâlâ’ya muhtaç olmaktan daha büyük bir nimet yoktur. Biz ‘elhamdülillah’ derken dahî Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğumuzun hamdini ilanederiz. Efendimiz(sav) “El fakru fahrî” buyurarak Livâü’l-hamd sırrını ne güzel işaret eylediler. Fefhem(düşün)

“Fakrü fahrî” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

İÇTEN DOĞUŞLAR
– Birinci Velâdetnâme –

“Kâf-u Nûn” sırrını tefsîr edecek Kur’ansın
Cism-i Kürsî’de bir Arş dersi veren irfansın

Kitabın dışta mecâz içte icâz mahzenidir
En büyük mûcize “Âdem” buna pür-îmansın

“Küntü kenz” sırrını fâş etmede mevcûdiyeti
Bu sıfatınla O’nun Zâtına bir ilânsın

“Hâl-i âmâ”yı yıkıp vâcibi izhâr ettin
Kuvveden fi’le çıkan bir eser-i imkânsın

Öyle bir zerre imişsin ki cihanlar meknûz
Katrenin hacmine sığmış sonu yok ummansın

“Sırrı – Levlâk”ı düşündükçe tefâhur eyle
Şu hakîr hâke düşen bir zer-i bî-pâyansın

Nice âlem mütekâsif duruyor vechinde
Zübde-i kevn-ü mekân tesmiyeye şâyansın

Sîretin bulmak için bak nice sûret giydin
Her sâhifende bin eş’ar okunan dîvansın

Zâhiren şimdi “hubût” eyledin arza amma
Sen O’nun mâyesisin sâhibine akransın

Ahsen-i sûret giydin, onu mahcûb etme
“Sidretu’l-münteha” da tahtı kuran sultansın

Kâinatın sebeb-i hilkatısın fahreyle
Cümle esmâ-ı ilâhî yazılan fermansın

Mıknatıstır ebeveyn, cezbeder eflâka kadar
Annen Arzdır, pederin gök, ne büyük ihsansın

Kâh eser, kâh müessîr oluruz nevbetle
Fıtratın tezgâhına sen de bugün hayransın

Hilkatın cümle şüûnunda kemâlat doludur
Neyi nâkıs görüyorsan o kadar noksansın

“Men aref” künhüne ermek bu seferden gâyen
HAKK’ın âyînesisin varlığına bürhansın

Akıbet gübre olup gitmemeğe cehdeyle
Sen ezelle ebede mihver olan bir ânsın

Beşerin ömrü şihâbdır sönüyor sür’at ile
Sen güneş ol ki nûrun ebediyyen yansın

Nefsin idrâk ederek, yârini ağyardan ayır
En çetin harplere sahne olacak meydansın

Bu gazâda sana bir başkası yardım edemez
Bil ki gönlündeki derde yine sen dermansın

Mârifet doğma değildir ölebilmektir esas
Öyle bir öl ki bütün hep diriler kıskansın

Ahdine sıdkını göster ederek teslim-i nefs,
RABB’ine bezm-i Elestten verilen peymansın

Cânı cânâna fedâdan çekinen nâmerttir
Dâvete aşkla icâbet edecek kurbansın

HAKK’a mahrem olanın hakkı şehâdet olmuş
Bu tevekküldeki ulviyet ile giryânsın

Bazı cevherleri ALLAH düşürür hâr eline
EHL-İ BEYT kadrini takdîr edecek vicdânsın

Ağla dehrin yüzüne son kere kundakta iken
Asl’a ric’at ediyorsun ebedî handansın

Şu denî âlemi mektep bilerek dersini al
Olgun ol! Zâhiren âlem seni echel sansın

Tükürüp geç feleğin tükrüğe değmez yüzüne
Bırak ol kahbeye sen ehl-i dalâlet kansın

“Fakrü fahri” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Bende benlikten eser kalmadı ifnâ ettin
Dâimâ gönlümü işgâl edecek mihmansın

Bâdemâ âleme mes’ut kaparım gözlerimi
Çünkü dünyâda beni anlayacak insânsın

“Mâ-arefnâke” deyip kat’-ı kelâm eylemeli
Ne kadar âşikâr olsan o kadar pinhânsın

“Mustafa Hüznî ULUĞ” oldu “hubut” târihin
“El veled sırrı ebih” lâfzına tercümansın

Nefh-i rûh eyleyecek kudreti gösterdin ULUĞ
Bir cesetken beni ihyâ edebildin cansın

01/12/1950, İstanbul

Burada da fakirlik var, buyurmaz mısınız?

Reklamlar

Read Full Post »

[ARZ-I ZARÎF]
Subhan ki, kulunu gece Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya isrâ (tayy’i mekân) etti… O’na delillerimizi gösterelim diye… Hakikat şu; “HÛ”; Semi’dir, Basîr’dir! [İsrâ:1]

kuds_2017_intifada.jpeg

Selçuklular’ın Tikrît valisinin oğlu Ebü’l-Muzaffer el-Melikü’n-Nâsır SELÂHADDÎN-i EYYÛBÎ hazretleri (v. 1193) Haçlı Seferlerine inat bir yandan, (dışarıda) devleti dağılmaktan kurtarmakla, komşularıyla İslâm birliğini tesis etmekle uğraşırken bir yandan da (içeride) başına siyah sarık sarmış, Kuds-ü Şerîf feth edilinceye dek gülmemeye ahd etmiş, yüzük asık, kaşı çatık durmuş; İslâm’ın ilk kıblesi, Haremeyn-i Şerîfeyn’in üçüncüsü esirken gülmek müslümana yakışmaz diye.

Böylesi sağlam bir irâde, mert, cömert ve heybetli, Şarkın Sevgili Sultânı’nın elinden, “inan, güven, şüphe duymaksızın tatbîk eyle” kılıcıyla, Mi‘rac mûcizesinin sene-i devriyesi olan 27 Receb 583 (2 Ekim 1187) Cuma günü Kuds-ü Şerîf’in yeniden fethi müyesser oldu.

Evvel emirde, düşmanın bile takdîr ettiği, ideal Sultân ile tanışalım: Selâhaddin Eyyûbi hazretleri, verdiği sözü ne pahasına olursa olsun tutar, affetmeyi severdi. İbn Cübeyr onun, “Af konusunda hata etmek haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gider” dediğini nakleder. Eman verdiği kişileri kesinlikle cezalandırmamış, Haçlılar onun bu yönünü çok takdir etmiştir. Adaleti İbn Şeddâd ve İbn Cübeyr tarafından özellikle vurgulanmıştır. Aşırı derecede cömert olduğu, öldüğünde özel hazinesinden sadece 1 Mısır dinarıyla 36 Nâsırî dirhemi çıktığı kaydedilir. İmâdüddin el-İsfahânî, Selâhaddin’in savaşa girdiği zaman kendi atını askerlere verip başkasından at istediğini, herkesin onun atına bindiğini ve onun iyiliğini beklediğini, III. Haçlı Seferi sırasında askerlere 12.000 at dağıttığını söyler.

Şimdi, vücûd ülkesinde ruh-i kudsü hakim kılamamış, şehîd evlâdı, ecdâdı.nâ-lâyık zamâne müslümanları olarak, biz de kendimize ağlasak yeridir; herkes zevkinin derdinde, Kuds-ü şerîf dertlenenlerin elinde!

Dua ve niyaz, sağlam bir tevekkül şart ama şehrin vâizi yine “… Senin El-Kahhâr ismine havâle ediyoruz, ebâbillerini gönder” diye başlarsa, 8 milyonluk İsrail için 1,5 milyar Müslüman Ebâbil bekliyorsa; Ebabiller gelse İsrail’i değil bizi taşlar!

Allah, bu âlemde, bu ümmete, insana insandan tecellî eder, sen güçlü olacaksan, sen ayağa kalkacaksın, sen birlik olacaksın, önce kendi vücûd ülkende nefsin elinden ruhu özgür bırakacaksın, kalbin aksi olan kâinatta cümle tutsaklar kurtulur merâk etme!

Müslümanların melhame’de (kanlı savaş) merkezleri Şam, deccâl’de merkezleri Kudüs ve ye’cûc me’cûc vakasında merkezleri Tur-i Sina’dır… Beyti Makdis (#Kudüs) ba’s (ihyâ) ve haşr (bir araya gelme) yeridir. [R. Ehâdis]

Kudüs, bir gece kendisini ziyaret eden şanlı Habîb-i Kibriyâ İmâmu’l Enbiyâ aleyhi ekmelittehâya Efendimiz’i ’ “başım üstüne” diyerek göklere yükseltti. Bu yüzden Kudüs’ün başımız üstünde yeri var. Baş eğersek Kuds-ü Şerîf düşer!

İslâm, Hak âlîdir, yücedir, üstündür, O’na üstün gelinemez. İslam’da kemâle doğru seyir vardır, mânâ artar, noksanlaşmaz.

Nefhâ-yı Rûh-ı Kudüs
#Kudüsİslamındır

[ HÂTIRAT ]

m_ozak.jpg

Efendi Hazretleri 1967 senesinde Hacc’dan önce 11 ihvânı ile beraber Kudüs-i Şerîf’i ziyâret ederler…Büyük bir iştiyâk ve heyecanla namaz kılmak üzrere Mescid-i Aksâ’ya gittiklerinde, hayretler içinde kalırlar…Zîrâ bu koskoca mescidde ve müslümanlar için o derece kıymetli bir ibâdethânede sadece ve sadece 6 kişi vardır…Daha da acı olanı, bu altı kişinin dördü zâten vazîfeli olan imâm, müezzin gibi zevâtdır. Diğer iki kişi de Cezâyir’den ziyârete gelmiş olan müslümanlardır. Efendi Hazretleri bu manzara karşısında pek müteessir olmuş ve namazdan sonra ihvânına dönüp buyurmuşlar ki :

İnsân, elindeki nimetin kıymetini bilmezse, Allah o nimeti elinden alır… Korkarım ki yahudiler Kudüs’ü alır!…

Nitekim bu seyahatden döndükden kısa bir müddet sonra Arap-İsrail savaşı patlar ve maalesef Yahudiler Kudüs’ü alır, Harem-i Şerif dertlenenlerin elinde kalır…

Ehli dilinden basit bir çâre: “Biliyor musunuz, geçen sene Kudüs’ü ziyaret etmeye gelen Hristiyan sayısı Müslüman sayısının 100 katı fazla. 4 milyon Hristiyan’a karşılık, 40 bin Müslüman Kudüs’ü ziyaret etmiş. Bu sayının 36 bin kadarı Türk. Arap Devletleri’nin bir kısmı İsrail’i tanımadığı için Kudüs’e vatandaşlarını göndermiyormuş! Oysa 40 bin yerine her sene buraya 3 milyon Müslüman gitse iş değişir.

Kudüs bir aynadır. Müslümanların kendilerini seyredeceği bir ayna. Ancak Vahdet şuuruna erdiklerinde zincirleri kırılacak bir ayna. Çünkü tek bir mezhebin ve tek bir milletin çözemeyeceği kadar büyük bir dava.

Aynaya Anadolu Sultanı vurmuyorsa bil ki ayna paslıdır da ondan.Kudüs misali gönlünde domuz görürsen bil ki Kudüs’ü Frenk ele geçirmiştir de ondan [Hz. Mevlana]

“Bu konuda neler yapmak lazım, sadece tenkitle olmaz, çözüm önerilerin nelerdir?” diyenlere kurtarma_plani

Read Full Post »

O, her ân ayrı bir tecelli, yeni bir iş, oluştadır. [Rahmân:29]

Bu dem yüzüm süreduram, her dem ayım yeni doğar 
Her dem bayram olur bana, yazım kışım yenibahar
Sözüm ay gün için değil, sevenlere bir söz yeter
Sevdiğim söylemez isem, sevmek derdi beni boğar 

yeniay_umutrehberi.png

Bir köşesine ince bir hilâlin teressüm ettiği semâya daldık ve sustuk.

Ay’ı gördüm Allah
Âmentü billâh 
Yeni ay mübarek olsun
Elhâmdülilâh
Hayırlı aylar olsun 
Yâ Resûlallâh

Köyümüzdeki yatır’a bakan yüksekçe bir tepede, her ayın ilk gecesinde rahmetli dedemden hatırımdan kalan bir ninni, bir tekerleme sandığım, meğer yeni ay duasıymış…

Bizim Anadolu İrfânı her ay, yeni ay yüzünden bezm-i elest’teki âhını, amentüsünü yeniliyormuş da haberimiz yokmuş.

Bu niyâzın hemen ardından içimizden bir dilek tutar ve kabulü için en yakınımızdaki sevdiğimizin yüzüne bakarız gülerek… kerâmet olmasa da bizde âdet böyledir.
Kerâmet bulasın ilinde her ân
Kerâmet “külle yevmin hüve fî şe’n”
Dilersen sen kerâmetin imânın
Rasûl’un şer’ine uy tut kelâmın

Ser-levhâya astığımız ayet-i kerime’ye göre her dem yeni tecelliler, Allah’ın şânından, peki O’nun Habîb-i Kibriyâsın özünden “yeni” nasıl görünüyor acaba?

Her kamerî ayın ilk gecesi, mübarek başını yeni aya doğru çevirip, cemâl cemâle nazardan sonra üç kere “Seni halk eden Allah’a iman ettim” buyuruyor ve akabinde uzun uzun dua ediyor Risâletpenâh hazretleri:

Ey hilâl, seni yaratan ve güzelleştiren Allah’a iman ettim. Ne yücedir o Allah ki, yaratanların en güzelidir. Hamd olsun o Allah’a ki, o ayı götürüp bu ayı getirdi. Allahım bu hilâli mübârek, hayr ve rüşd ayı kıl. Allahım bu ayın hayrını, nûrunu, bereketini, hidâyetini, temizliğini isteriz, onu bizim için emniyet, îman, selâmet, İslâm, sekînet, âfiyet, güzel rızık ve bir de Senin sevip razı olduğun şeylere muvaffakiyet vesîlesi kılmanı dileriz. Bizim de, senin de ey hilâl, Rabbimiz Allah’tır: Rabbî ve Rabbukellâh R. Ehâdis [541:16-534:1-2-3]

Göz bakmaya doyamaz, ay ve ay yüzlü; mütekâbil aynalar misâli…

Adet ve ibâdetleri ayıran taze bir duyuş, yeni bir niyet
Her ayın başında, hilal yüzünden tazelenen bir niyet

ve sonra çocukluktan, tâze gençliğe doğru yürürken Erkin Baba tuttu elimizden:

Yağmurun sesine bak, aşka dâvet ediyooor…

Bu aşka davet, “aşk ocağında cân olasın” niyazıyla ikmâl olduysa, yağmurun hatrı büyüktür bizim hikâyemizde…

Yağmur’la gelen ancak O’nun Selâm isminin tenezzülü, Rahman’ın nefesinin yeryüzünde âlemlere rahmet sûretiyle teneffüsü…
ilk_yagmur_umutrehberi.jpg

Buyrun beraber dinleyelim alemlere rahmet olanın yağmurla muamelesini:

Yağmur taleb ettiğinde, ilk damlalarda, izârı (alt kıyâfeti) hariç, diğer elbiselerini tamamen çıkarırlar, mübarek başlarını göğe doğru çevirip dua ederlerdi. Sahabiler şaşırıp neden böyle yaptığını sorduklarında da “Yağmur, şu ilk damlalarla, Rabbi katından yeni geliyor, tâze tecellîdir. O’na yakın idi…” buyurmuşlardır.

Yeni doğan da aynı yerden gelmiyor mu o damlayla?

İkinci yaşında beyin korteksi oluşana, bıngıldağı kapana dek, bebeklerden aldığımız koku da cennet kokusu değil mi, ahdi tâze değil mi geldiği makamla? İnsanlar, küçük bebekleri daha çok sever, kendilerine daha yakın hisseder. Onu okşayarak, kokusunu içine çekerek huzur bulurlar. Çünkü bebek O’na, aslımıza bizden daha yakın; âlem-i fenâdan bizden daha sonra zuhûr etti.

Arz, yağmura doyamaz, yağmur rahmet olur duasıyla…

… ve bâzı insanlar yağmuru hisseder, diğerleri sadece ıslanırlar, yağmurun dilinden en güzel bebekler anlar, meğer aynı yoldan gelip geçmiş olalar:

 

Ay, yağmur, bebek hepsinde.n aynı itirâf O’ndan geldik … O’na dönüyoruz. [Bakara:146]

Peki ya Allah’ın bize bahşettiği bir cennet teklifi olarak her sabah yeni.den gelen, tâze doğan, güne ne demeli:

Adem oğlunun üzerine gelen hiçbir gün yoktur ki, o günde bir münadi şöyle seslenmesin: “Ey Adem oğlu! Ben yeni bir mahlûkum. Yarın ben senin üzerine şahidim. Bende hayır işle ki yarın lehine şehadet edeyim. Eğer ben geçersem beni artık göremeyeceksin.” Gece de bunun gibi söyler. (Lisan-ı hâl ile ihtarda bulunuyor) R. Ehâdis [363:9]

Safları biraz daha sıklaştıralım: her nefes, nefhâ-i Rahmân olmasın?

Yeniler her âh ile Ken’ân ahd-i elest’i
Âhım acaba nefhâ-yı hâbîde mi sandın

Bil ki “külle yevmin huve fî şe’n” muktezâsınca her nefes, her gün görülen, görülmeyen bir oluş, bir tecellî batından zuhûra gelmektedir… ancak gözü açıklar, işte onlar Allah’ın her Nefes’te tecelli ettiğini ve tecellide tekrar olmadığını görürler. Ve yine onlar, her tecellinin yeni bir yaratılış ortaya çıkardığını veya (bir önceki) yaratılışı ortadan kaldırdığını müşahede yoluyla görürler. İmdi, yaratılışın fenâsı tecellinin ortadan kalkması iken, yaratılışın bekâsı da, bir sonraki tecellinin yaratılışı ortaya çıkarmasıdır. Öyleyse, anla! şu kevni fesâd âleminde her dem yeniden yıkılıp yeniden yapılırız; anahtarı Fânî dedemin nefesinde mahfuz:


Celâliyle zâhir olsa bu da geçer be yâ hû
Cemâliyle ayan olsa “bu da geçer” de yâ hû
Bî-karardır felek dâim döner, durmaz hiçbir an
Dursa bir an ne yer kalır, ne gök kalır be yâ hû
Gâhî zulmet, gâhi envâr bir bir ardın devreder
Gâhî lütuf, kâhi kahır o’ndan olur be yâ hû
İmtihan için oluptur dâima neş’e, azap
Sen seni bilmek içindir kahrı, lütfu be yâ hû
Fânîyâ vird-i dâim et bu sözü her zaman
Gece, gündüz hatırından çıkmasın be yâ hû
Celâliyle zâhir olsa bu da geçer be yâ hû
Cemâliyle ayan olsa “bu da geçer” de yâ hû

İşte böyle efendim bir varmış, bir yokmuş…
Bir varmış… daha ne olsun

Her dem yeniden doğarız bizden kim usansın

Gider ayak bir.de.n niyâzımız olsun:
Bir nefes aşksız kalmayasınız, son nefes aşksız ölmeyesiniz!

Niceler der ki Yunus’a, kocadın sen aşkı bırak
Bu aşk bize yeni geldi, henüz daha turfandadır

Allahım, geceler gündüze ve gündüzler geceye dönüştükçe, asırlar birbirini takip ettikçe, geceler ve gündüzler yenilenip durdukça, gökyüzündeki parlak yıldızlar her defasında karşılaştıkça, Efendimiz Hazreti Muhammed’e salat, selam, rahmet ve bereketler ihsan buyur. Onun ve ehl-i beytinin ruhlarına selam tahiyyat ve tazimatımızı, hayır ve bereket niyazlarımızı çok çok iblağ buyur.

Selâm size; fakat ayrılanın verdiği selâm gibi değil
Öylesine selâm ki dâimâ tazelenir durur zaman yenilendikçe
Ki ancak O’dur her şeye yeniden yeniye güzelliğinden bir sermâye verir

Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!
Mâdem neyin peşindeysen zamanla ona benzersin bir nefesçik ömrün bile kalsa yine , yeni, yeniden aşka düş çünkü değerin alâkalandığın şeyle ölçülür.

Zunnûn-u Mısri hazretleri’ne son nefesinde suâl edilmiş:
– Son arzunuz nedir Efendim
– Ölümümden önce, bir anlık da olsa, O’nun hakkında (yeni bir) marifettir murâdım.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

 

Read Full Post »

KENDİMİZİ TANIYALIM
İkinci Tavır

Bu nefsin var yedi bâbı üçünde hiç de eğlenme
Sakın emmârede, levvâmede hiç durma dinlenme

Nefis mertebelerinden ikincisi “kalb-i tıfliyye”dir. Bu mertebenin nefsi “nefs-i levvâme”, makamı “kalp”, seyri “seyr-i lillah”, zikri ise “Allah”tır. Yaşadığı âlem, dünyada mucib-i şehavât olan “yevm-i berzâhiyye” nefs-i levvâme çocuk cevherindedir. Sâlikin bulunduğu  makamda ilerlemesi için “terk-i âdet” gereklidir.

levvame

Nefs-i emmâre ile kim bulsa hevâ
Zahm-i levvâmeye ol bulmaz devâ

“Kınayıcı nefs”de denilen nefs-i levvâmede kalp, az da olsa kalp nûru ile nûrlanmış ve sahip olduğu bu nur mikdarınca uyanıklık kazanmıştır. Bu mertebede nefis, gafletten bir miktar kurtulduğu için özeleştiri yapabilmekte, kendisini kınayıp günah işlemekten çekinmekte ama tamamen olgunluğa erişemediği için yine de günah işlemeye devam etmektedir. Bu mertebede nefsinin kötü sıfatlarını eleştirmeye başlayan sâlikin Kur’ân’daki emirlere karşı bağlılığı ve salih amelleri artmıştır.

Nefs-i levvâme, dâima Hazret-i izzetten çekinen ve mahzûn olan, kahra sebep olacak amellerinden imtinâ ederek, lutfa lâyık olmaya gayret eden nefistir. Bundan dolayı Hakk Teala kâsem tâcının onun başına koymuş  ve لَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ kendini kınayan nefse andolsun buyurmuştur.

Nefs-i levvâme, kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan, emmâreliği tamamıyla zâil olmamakla beraber, ara sıra pişmanlık duyan, sahibini yasaklara yöneltmekten ayıplayan bazen de hayırlı ameller ilham ederek güzellikleri fısıldayan nefis demektir.

Lâim demiyor, nefs-i lâime demiyor; levvâme diyor. Yâni mübâlağa sîgası, âmir değil, emmâre dediği gibi; levvâme… Bu sefer nefsini çok levm ediyor. Sabah akşam nefsiyle mücadelede… Diyor ki: “ – Gene beni kandırdın. Gene bana bu sabah namazını kaçırttırdın. Gene bana şu günahı işlettirdin. Sen ne kötüsün be! Senin elinden ne zaman kurtulacağım ben ya? Yâ Rabbi, sen bana güç kuvvet ver, şu nefsimi yeneyim!” diyor. Nefsinin düşman olduğunu anladı, nefisle mücadele ediyor ama, nefis kuvvetli, bu zayıf. Küt küt yere vuruyor, küt küt yere vuruyor. Yatırıyor bunu daimâ…. Bu her seferinde: “ – Ah gene nefse yenildim, eyvah gene mağlup oldum, gene günahı işledim, gene hatayı yaptım…” filân diye nefsine levm ediyor, kendisini kınıyor. “Çok kusurluyum, çok hatalıyım, pür hatayım, günahlara batmışım… Benim hâlim ne olacak?” diye. İşte bu nefs-i levvâme… Bu hâle geliyor. İlk önce nefisle bir mücadele başlıyor ve o mücadelede yenildikçe, kişi kendi kendisini kınıyor. Kendi kendisine kızıyor. “Yâ ne zaman kuvvetleneceğim ben?” diyor.

Nefs-i Levvâme’ye sahip olanlar, yine nefs-i emmâre sahibi gibi, her türlü fenalığı yapar velâkin sonradan nedamet edip nefsini levmederek yâni ayıplayarak tövbe eder. Yine tövbesini bozar, yine tövbe eder. Bu sıfata malik olanlara da nefs-i levvâme sahibi derler. Bu hal, kurtulmaya, iyi insan olmaya başlangıçtır.

Dört unsurdan ateş, zâlim (Emmare), hava, Ehl-i şeriat (levvame), su, ehl-i marifet (mülheme), toprak, ehl-i hakikat (mutmaine) remzidir.

Levvâme-i nezâfet nesîm-i nefha-i irşâd ile gubâr-ı hâk-i siyeh-i kalb mahv ile bekā bulmasıdır…

Nefsin terbiye olmaya başladığı duraktır çünkü nefs kendinde bir eksiklik hissettiğinde, bazı işlere gücü yetmediğini anladığında iş biter. Orada gemi delinir. Yani varlık gemisi o eksikliği hisseder hissetmez delinir. Bu genellikle iki şekilde olur; ya sille-i Hüdâ’yla, şefkat tokadı olacak bir sıkıntı gelir, kendi o sıkıntıyla başa çıkamayınca nefs, İbnü’l Arabî Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Yahu, hani her şeyi beceriyordun? Daha bir sıkıntını bile gideremiyorsun, demek ki sende bir eksiklik var!” der ki, eksikliğini ve yanlışlığını idrak ettiği anda dirilme başlar. Bir ölüm, doğal âfet, ciddi bir hastalık misafir olduğunda, travma sonrasında hakiki gücün karşısında acziyetini hisseder.

Yahut da bir aşk, bir cezbe gelir, bir mürşid-i kâmil ile tanışır, onun ilmine hâlime bakarken kendi eksikliğini görür ki, o zaman aczini da hisseder. Burada levmeden nefs zevkli bir nefs olsa da daha adam olmamıştır. Neden? Çünkü kendini kötüler ama hemen ardından tekrar metheder, günaha dalar. Levvâme mertebesindeki kişi, sahip olduğu ilim ile övünür ve bu ilim sayesinde baş olmak ister. Tahsil ettiği mantık, me’ânî gibi ilimler aracılığı ile halka ilim sahibi olduğunu göstermeye çalışır

Levvâme mertebesinde bulunan sâlikin vasfı “nemmâme”, sıfatları ise “yerme, kınama, heves, mekir, ucub, sem ve sekr”dir.

Ger sorarsañ nefsini levvamedür
Vasfı dahı hem bunuñ nemmamedür

Sâlik nefs-i levvâme mertebesinde bir taraftan dünyalıkları terk etmeye diğer taraftan da mevki sahibi olmaya çalışmaktadır. Oysaki rızık Allah tarafından ezelde taksim edilmiştir. Bu iki düşünce arasında sıkışıp kalmış olan sâlik, bundan kurtulmanın yollarını aramaktadır.

Hırs ider bilmez ki ta vakt-i ecel
Rızk-ı maksum oldıgın yevmü’l-ezel

Böylesine bir ikilem yaşayan sâlik, bir taraftan ilmi ile övünüp makam ve mevki sahibi olmanın ve itibar kazanmanın yollarını aramaktadır. Diğer taraftan ise “kalb-i selim” sahibi olmanın etkisi ile gönlünden mâsivâyı kaldırmak için uğraşmaktadır. Sonunda yolcu ikilemlerden kurtulup kalb-i selim sahibi olmaya karar verir ve “Allah hiç kimsenin içine iki kalp koymamıştır” [Ahzab:4] hükmünden yola çıkarak nefsinin mutlak hâkimiyetinden kurtulmak için çalışır.

İki olmaz bir olur kalb bî-güman
Buna delil vardurur kavl-i Subhan.

Nefs-i levvâme mertebesine ulaşan sâlik, kötülüğü terk edip iyilik yapmaya başlar. Yalnız kendisine karşı yeteri kadar güveni olmadığı için yaptığı salih amellerin başkaları tarafından da görülüp bilinmesini ister. Nefs-i levvâme, Kur’an-ı Kerim’de daha önce yaptıklarından pişmanlık duyan nefis olarak tanımlanır ve Kıyâme suresinde şu şekilde geçer “Kendini kınayan (hakikate ters düştüğünü fark edip pişmanlığını yaşayan bilince) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).” [Kıyame:2]

İkinci tavırda sâlik, nefsinin “tasfiye” ve “tahliye”si için çabalar. Bu mertebenin hâli “muhabbet”, nûru, “kızıl”; vâkıâtı bağ, bahçe, çerağ, yıldız, gökler, gül bahçesi, mescidler, Kâbe, gökyüzü vb. dir. Nefs-i levvâmenin yıldızı “Utarit”, günü Pazar, nebîsi Nûh a.s. ve eseri “tevhîd-i ef’âl”dir.

“Kalb” makamıda denilen nefs-i levvâmede sâlik “basar” (görme) sıfatına sahiptir. Bu mertebenin özellikleri; ayıplanmak, heves, hilekârlık, kendi halini beğenme, işret, temenni ve kahırdır. Bu mertebede olan sâlik doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanır.

Bu mertebede asıl günah kibirdir. Sâir ahlâk-ı zemîme ondan nâşîdir. İnsân tekebbür etmese sâir ahlâk zuhûr eylemez. Meselâ gazap ve haset gibi…

Nefs-i emmârenin etkisi altında kalbine gelen kötü havâtırdan zevk alan sâlik, bundan kalb makamının etkisi ile kurtulmaya çalışır. Bu makamın günü, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün olan Pazar günüdür çünkü sâlikte de bu makamda manevi gökler ve yerler meydana gelmektedir. Bu makamın yıldızı “Merkür” (muhabbet yıldızı)’dür çünkü özelliği bilgi ve hüner olan Merkür gibi bu makamda da kalb, bilgi ve sadakat makamıdır. Peygamberi Hz. Nuh’tur. Hz. Nuh, ruhu simgeler, ruh ise nefse ait olan güçleri davet eder.

Bu makam Nuh makamı olarak isimlendirilir. Çünkü Hz. Nuh Allah yolunda çile ve meşakkatlere katlanmıştı. O yüzden bu makamda buluna kimseye şu tavsiyede bulunuyor: Ey bu makamda bulunan kişi, nefsini Hakk’a karşı ibadet ve kulluk yolunda güçlendir. Nefsine Hakk elbisesini giydir. Allah’a davet yolunda tıpkı Hz. Nuh’un çektiği meşakkati çek. Eğer böyle yaparsan birçok menzili birden aşarsın. Öyleyse Hakk’a teveccüh et. Rabbine dua et ve şöyle de: Allah’ım, her şeyin sahibi sensin, emir senindir kul da senin kulundur. Salik bu şekilde tazarru ve duaya devam ettiğinde kendisine şu sır bildirilir: Artık sende fenâ hali gerçekleşmiş oldu. Daha sonra Celal isminin kahrı üzerine iner ve ruhtaki gam, keder ve üzüntü ortadan kalkar. Ruhta, Nuh tufanında olduğu gibi sular yükselir ve deniz ortaya çıkar ve nefis gemisi parçalanır. Böylece Nuh’un ruhu kurtulur. Artık o ruhla beraber olan sıfatlar baki kalır diğerleri zail olur gider. Bu durumda salik, artık nefis ve vücut gemisinden kurtulmuştur. Ruh güçlenmiştir. Dolayısıyla artık bile isteye Rabbine isyan etmez.

Zikir, nefs-i levvâmeyi kendi nuru ile aydınlatır. Karanlık bir evde açılan lamba orayı nasıl aydınlatırsa zikirde kalbi öyle aydınlatır. İçindeki bütün kusurlar görünür hale geldiğinden nefis bunları kınamaya başlar ve uzaklaştırmak için çabalar.

Levvâme şehrine giren sâlik, kötü huylarını bırakmaya söz vermiştir ancak bir süre daha günah işlemeye devam edecektir. Pişman olacak ve tekrar tekrar tevbe edecektir. Bu insanın kendisiyle (nefsiyle) savaşıdır ve onun olgunlaşma yolunda melek, hayvan ve şeytandan ayrılan tarafıdır.

Heves ve mekerr ve ‘ucub ve ‘ışret ve temennâ ve ruhsat ve ibâhat Nefs-i Levvāme’nin vasf-ı mekrûhlarındandır. İşte kalbin dış tabakasına bulaşmış, henüz terbiye edilmemiş, levmedilen, ayıplanan bu sıfatlar insanı celb ederek gelin gibi cilvelendiği vakit, hemen şahıs o günahı işlemek için kendinde bir cesaret toplar bu esnada Hakk’a ve O’nu hatırlatanlara doğru yönelip kâmil akıl sahibi mürşitten feyz alarak dönüp kendi kalbinin derinliklerine bakarsa derhal pişman olup tevbe eder. Ahsenü’l-kısâs olan Sure-i Yusuf’ta misâli vardır: Andolsun ki (o kadın) Onu arzulamıştı… Rabbinin burhanı olmasaydı (aklı, duygusuna hâkim olmasaydı Yusuf da) ona meyletmiş gitmişti! Biz böylece Ondan kötülüğü (nefsanî duyguları) ve şehveti uzak tuttuk! Çünkü O, ihlâslı kullarımızdandır. [Yusuf:24] Hz. Yusuf (as)’ın ona meyletmesi, insanın fıtratında var olan, kalbin en dış tabakasındaki  tabî bir duygunun -iradesi dışında- harekete geçmesi anlamındadır. Kitabın bu âyeti bir yergi değil, övgü manasınadır çünkü  şâyet Hz. Yusuf’un kadınlara karşı fıtrî bir meyli olmasaydı, ondan uzak kalmanın övülecek bir yanı olmazdı. Mühim olan, bu gayrımeşru olduğu kadar gayrıihtiyarî olan meyli, kendi ihtiyariyle, özgür iradesiyle aklın rehberliğinde def etmektir. İşte Hz. Yusuf (as) gördüğü burhanla en doğru yolu izlemiştir.

Sâlik işlediği günahlardan sonra nefsini kınamayı başarırsa bir süre sonra zâhirî günahları işlememe konusunda terbiye olmuş demektir. Bu hale ulaştığında durum rüyalarına yansır ve artık bu şehirde konaklama süresi biter. Mürşidinin verdiği öğütlere uyarak bir üst şehir olan “mülheme”ye geçer.

Bu makamda birçok meşakkat vardır. Zira bu makamdaki nefis, sahibine vesvese vermek ve ona tuzak kurmak suretiyle onu yoldan çıkarmaya çalışarak delalet ve sapkınlığı arttırmaya çalışır. Çünkü bu makamda da nefsin kusurları çoktur. Bu makamda bulunan kimseler, sülûk yolunda sabır ve sükûnetle yol alıp maksudunun dışında başka şeylere dönüp bakmaz, onlara iltifat etmezler ve Allah’ın izni ile maksutlarına da ulaşırlar. Bunlar, tarikat yolunda tevazu yolunu seçen ve bu tevazu sayesinde de aşk şarabından içen kimselerdir. Bunlar, tevazudan dolayı daima boynu bükük bir halde bulunur ve su misali asla yüzlerini topraktan kaldırmazlar. Dolayısıyla salik, bu makamda hem şeytanın iğvasına ve yoldan çıkarmasına, hem de nefsin tuzaklarına yakındır. Bu yüzden şeriatın ipine sımsıkı sarılması lazımdır ki tarikat yolundan kaymasın, Allah’a karşı ihlas ve samimiyetini arttırsın, içindeki şüphelerden kurtulsun ve dinin hükümleri ile hükmetmeye başlasın. Bu makam, ruh makamına veya âşıkların bulunduğu makama pek yakındır.

Ayet ile hadis ile anlayana verdim cevab
Andan öte içerüye levvameye seyrân gerek

Şeriatden tarikatden içerusu sır iledir
Akıl ana ârif olmaz mülhemeye vicdân gerek

Nefs-i levvâme makâmı tehlike ve hatar üzerine idüğin bilesin ve nefs-i emmâre ile nefs-i levvâmenin ahvâlini dâima tefakkud edip murâkabe altında tut!

Levvâme sıfatı, nefs-i-emmâre’ye pek yakın olduğundan bu sıfatta olanların da akıbetlerinden korkulur, demişlerdir: Yâ Rabbî! Ey kalpleri halden hâle çeviren Allâhım, kalplerimizi, dinin ve ta’atin üzere çevir de orada sabit kadem eyle bi-hürmeti-câh-i seyyid-il-mürselîn.

EŦ-ŦAVRU’Ŝ-ŜĀNį
Fā’ilātün / Fā’ilātün / Fā’ilün

Ŧavr-ı evvel seyrini ķılduķ tamām
Tevbe vü telķįn-ile āħir-kelām
Ŧavr-ı ŝānį seyrine baśduķ ķadem
Seyr-i ila’llāhdan śoñra vü hem
Pes maķām-ı ķalb kim ikincidür
Toħm-ı ĥubbi gel aña ek incidür
Ger śorarsañ nefsini levvāmedür
Vaśfı daħı hem bunuñ nemmāmedür
Ħulķları levm ü heves daħı mekr
‘Ucb u ‘aşv vü hem daħı sem’ u sekr
Hem śabį dirler aña ey bü’l-‘aceb
Nedürür böyle dimek buña sebeb
Kim śabį meyl idiciye didiler
Her zamānda bu da meyyāl bildiler
Meyl elinden ĥāli olmaz ber-ķarār
Gāh śāfį geh mükedderdür ey yār
Meyl ider terk itmege dünyāyı hem
Ķalmaya ya’ni elinden bir direm
Meyl ider bāy olmaġa gāh uzanur
Yüz biñ ola dir fülürüm ķazanur
Ĥırś ider bilmez ki tā vaķt-i ecel
Rızķ-ı maķsūm oldıġın yevmü’l-ezel
Baĥr-i efkār ġarķ idüp anı tamām
Yapışacaķ bulamaz bir yir müdām
Gel geçelüm bu śabāvet ‘ālemįn
Gör mine’l-ķalbi ile’r-rūĥ ‘ālemįn
Hem iki dürlü olur bu ķalb daħı
Gūş-ı cān-ile işit sen ey aħį
Birisi cāna anuñ ķalb-i ‘alįm
Mübtelādur ‘ilmine olmaz selįm
‘İlmine tekyelenüp işi ġurūr
Geh tekebbür gāh ‘ucb u gāh fücūr
Hem riyāset arzū eyler bes tamām
Śadra geçmekdür işi anuñ müdām
Gāh manŧıķ gāh me’ānį gāh beyān
Ya’ni ħalķa ‘ilmini eyler ‘ayān
Geh belāġat geh feśāĥatden müdām
Dem urur bilmez nedür ammā merām
Biridür daħı anuñ ķalb-i selįm
Geçdi ‘ilminden odur Ĥaķķa ‘alįm
Kendü ‘ilmini ķılup ‘ayn-ı ‘adem
Yapışur Ĥaķķ ‘ilmine ol dem-be-dem
Mā-sivāyı maĥv ider dilden müdām
Muśĥaf’ı ķalbine yazar ħoş kelām
“Yemve lā yenfa’”da nef’į bi’t-tamām
Bes selįm olmaġ-ile buldı selām
İki olmaz bir olur ķalb bį-gümān
Buna delįl vardurur ķavl-i Subĥān*

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “ Âdemoğlunun vücudunda bir et parçası vardır. Eğer o sağlıklı olursa vücut da sağlıklı (iyi) olur. Eğer o bozulursa vücut da bozulur. Dikkat edin; o, kalptir.” [Buhârî, İmân, 39, c.1: s.19]

🔑 Nefs-i Levvâme’den geçebilmek için ism-i celâlin nuru ile tevhid kelimesinden haline ermek gerektir, gül şeklinden, gül kokusuna ulaşmak, ikilikten, “ben”i görmekten geçmek lâzımdır zîrâ kendini görmediğin her yerde Hakk’ı görebilirsin.

Kesil şimdi yürü cümle hevâdan
Nazar kat eyle külli mâsivâdan

Erip aşk-ı Hakk’a âşık olasın
Cemâlin görmeye lâyık olasın

 

Read Full Post »

Peygamber Zamanı

Hudâ nûrundan oldun çünkü hâsıl
Senin gayrın seninle oldu vâsıl

peygamber_zamani

Güneşin; uçsuz bucaksız çöllerin, kerpiç evlerin, hurma dallarının, uyuyan kervanların, bedevî çadırlarının üzerine doğduğu zamanlardı …

Böyle zamanlarda insanlar kuş seslerine, sabah meltemine, suların serinliğine, taze bir günün ilk ışıklarına eşlik etmek için uyanırlardı. Tan yeri ışımaya başladığında âlemdeki her bir zerreyle birlikte onlar da aydınlanırdı. Şehrin sokaklarında bazen Bilâl-i Habeşî’nin, bazen de Abdullah b. Ümmü Mektûm’un sesi yankılanır, insanlar namazın uykudan daha hayırlı olduğuna inanarak kandillerini yakarlardı. Dünyadaki her şeyden daha sevimli buldukları iki rekâtlık zaman kadar zamanın dışına çıkarlar, güne secdelerle başlarlardı.

Kimsenin kolunda saatlerin olmadığı zamanlardı. İnsanların göğe bakmayı oyalanma saymadıkları zamanlardı. Gökyüzünün her bir durağını, fecri, zevali, hilâli, uzayan ve kısalan gölgeyi dikkatle takip ettikleri zamanlardı. Zaman, insanların kendilerini kaybettikleri uçsuz bucaksız bir çöl değildi o vakitler; kayıplara yol gösteren çoban yıldızıydı; şehirlerin içinden gürültülü bir tren gibi geçmez, yatağını seven sakin bir nehir gibi akardı.

Nebî’nin ﷺ hayretle gökyüzünü izlediği zamanlardı. Kuşlar nasıl da güzel uçuyorlardı. Sabahları yuvalarından aç çıkıyorlar, akşam ise kursakları dolu dönüyorlardı. Kuşları izlemek ne güzeldi. “Keşke onlara benzeyebilsek” diye içinden geçirirdi Nebî, nasıl da mütevekkillerdi… (İbn Mâce, Zühd, 14) O zamanlar gökyüzünü izlemek vakit kaybı değildi.

Nebî’nin ﷺ Rabbine her fırsatta teşekkür ettiği zamanlardı. Serin bir gölgelik, soğuk su, leziz hurmalar… Rabbinin yarattığı tüm bu güzellikler için günü geldiğinde hesaba çekileceğini düşünmek… (Tirmizî, Zühd, 39) Farkında olmak, hayret etmek ve şükretmek O’nun içinden geçtiği zamanı bereketlendirdiği fiillerdi. Bu adımlar, O’nun öylesine ömrüne sıkıştırıp farkında olmadan, arada bir ve tesadüfen gerçekleştirdiği soğuk ve tekdüze faaliyetler değildi, hayatın kendisiydi.

Günün diğer vakitlerinde daima gülümserdi. Ayırt etmeden herkesi ve her şeyi dinler, çocukları sevindirir, elindeki bir parça yiyeceği paylaşır, hediyeleşir, başkalarına daima yol gösterir ve teşekkür ederdi. Selamlaşmayı önemser, özellikle hastalarla ilgilenir, ihtiyacı olanları gözetirdi. Tüm bunları vakit bulabilirse, denk gelirse, yoğunluktan vakit kalırsa yapmaz; bunlara özellikle vakit ayırırdı.

‘Aşırı yoğun olmak’ mefhumunun yetimin saçını okşamaya bahane olacak şekilde kullanılmadığı zamanlardı. Yetimin başını okşamanın sûnî vitrinlerde sergilenmek maksadıyla yapılmadığı zamanlardı. İyiler masumdu, iyilikler öncelikliydi. Paylaşmak güzeldi. Paylaşmak çoğaltır, bereketlendirirdi.

Nicelikle, rakamla ifade edilemeyen, hesap makinasına sığmayan manevî bir bolluğun hissedildiği zamanlardı. Misafire gönülden ikram edilen bir parça yemek tükenmeyip
herkese yetiyor; paylaşılan bir tas süt onlarca kişi içse de bitmiyordu. Allah Resûlü tıpkı bunlar gibi akrabaya ziyaretin ömrü bereketlendirdiğini söylüyor (Müslim, Birr, 20), iyiliğin ömre ömür katacağını vadediyor (Tirmizî, Kader, 6), zaman içinde zaman devşirmenin yollarını gösteriyordu. Böyle zamanlarda gün yirmi dört saatten ibaret olmuyor, bir hafta yedi güne sığmıyordu. Çünkü iki günü hatta iki ânı birbirine denk olan ziyandaydı, çünkü kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk edebilen kişi, ne güzel bir Müslümandı. (Muvatta’,Hüsnü’l-Hulk, 1) Çünkü yaşantısı olmayan faydasız ilimden uzakta, zihin, gönül, kalp, göz, kulak neyle meşgul olduğunun bilincindeydi,

Allah Resûlü, ﷺ  zamanı, mekânı, kâinatı bu bilinçle algılıyor, yaşadığı her anı idrak ediyordu. Duyan, düşünen, sorgulayan, hisseden, bütün bir yürekle zamanı içine çekiyordu. Yüreğinin derinliği kadar derûnundaydı zamanın, yüreğindeki iman kadar samîmiydi geçirdiği her an. Zamanı algıladığı yürek kadardı aslında insanın zaman tasavvuru, ona göre şekilleniyordu. Yürek neye meyyalse, neyin arzusunu taşıyorsa zamandan da payına o düşüyordu. Misal peygamber yüreğiyse taşınan, yaşanan da ona yaraşır bir peygamber zamanı oluyordu. Bu yüzden Resûlü Ekrem’in zamanı diriydi, diriltiyordu. Canlıydı, ruh taşıyordu, nefes veriyordu. Her an tatlı bir ritimde, yormadan, koşmadan, tükenmeden ama derinden ve sükûnetle akıyordu. Bitmeyen bir bahar tazeliğinde kolay, hafif, latif ve aydınlık günler yaşanıyordu. Bu yüzden O’nun ardından, O’na dair cümleler kuran, onun zamanında yaşadıkları hatıraları yâd eden ashabının yüzünde hep o eşsiz tebessüm yer alırdı.

Allah Resûlü, Rabbine yakınlaşmak için her anı fırsat biliyor, kendisini dinliyor, gözlemliyor, sorguluyor, dönüştürüyordu. Tazelenmek için günde yetmiş defa tevbe etmesi bu yüzdendi. (Buhari, Deavât, 3) Geçmiş ve gelecek günahları bağışlandığı halde her geceyi fırsat bilip Rabbine şükreden bir kul olmaya çalışması bundandı. Onun için zaman akıp giden, yetişilemeyen, geç kalınan, doldurulan, edilgen bir mefhum değil; insanın yegâne sermayesiydi. Bu yüzden her fecir, zeval, hilâl takip edilmeli, miraçlar, beratlar, kadirler değerlendirilmeliydi. Allah Resûlü, başına gölgesi düşen her mübarek ayı sevinç ve heyecanla karşılar, bu vakitleri dolu dolu geçirebilmenin hesabını yapardı. Böylelikle zaman içinde eşsiz zamanlar yakalardı. Sabah vakitlerinde güneşe kavuşmak, akşam kızıllığında onu uğurlamak Nebî (s.a.v.) için sıradan olaylar değildi; her biri şükür sebebiydi. Bu yüzden sabahları “Allah’ım, senin kudretinle sabaha çıktık, senin kudretinle akşama gireriz. Senin kudretinle yaşar, senin kudretinle ölürüz… En son dönüşümüz sanadır.” demeyi ihmal etmezdi. (Tirmizî, Deavât, 13) Aynı şekilde akşam olduğunda da “…Allah’ım bu gecenin ve daha sonrasının şerrinden sana sığınırım, cehennem ve kabir azabından sana sığınırım.” diye dua ederdi. (Müslim,Zikir, 75) Namaz vakitleri geldiğinde ‘Haydi Bilâl, bizi namazla ferahlandır!’ deyip (Ebû Dâvûd, Edeb, 78) adeta zamanı durdurarak tekbir alır; uzun uzadıya, her bir rüknün tadına vararak; huşû içerisinde dakikalarca kıyam eder, secdeye varırdı. Aylar öncesinden Ramazan hilâlinin yolunu gözlemeye başlar, onu arar, bulur ve heyecanla karşılardı. Henüz Recep ve Şaban aylarındayken kendisini Ramazan hilâline kavuşturması için Rabbine yalvarır, onu gördüğünde de sevinçle şöyle derdi: “Allahu Ekber! Allah’ım! Onu, üzerimize güven, iman, selâmet, İslâm ve Allah’ın sevdiklerine muvaffakiyet üzere doğur. (Ey Hilâl) Bizim Rabbimiz de senin Rabbin de Allah’tır.” (Dârimî, Savm, 3)

Zaman böyle hilâlden dolunaya doğru sayısız kez akarken ayla birlikte o da tamamlanıyor, değişiyor, her hilâli başka bir gözle görüyor, her dolunay onda farklı hisler uyandırıyordu. Çünkü yaşamak sadece nefes alıp vermekten ibaret değildi O’nun için, doğan her günde yeni izler bırakabilmek, yeni cümleler kurabilmekti. Allah Rasûlü, yaşadığı zamanın hakkını verdi, onu aştı, bambaşka zamanlar keşfederek ötelerden haberler getirdi. Onunla aynı zamanı paylaşanlar dediler ki: “Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder…” (Câsiye, 45/24) Zaman onlar için gizli bir ilâh, adı konulmamış gizli bir güçtü. Yolunda gitmeyen işlerin kaynağı, kötü kaderlerin sebebiydi. Vakti geldiğinde onları da yok edecek, nerden gelip nereye gittiklerini bilmeden hiçlik içerisinde yitip gideceklerdi. Oysa her şey gibi zaman da Allah’ın elindeydi, zamana kızmak da sövmek de beyhûdeydi zira gece de gündüz de O’na aitti. (Buhari, Edeb, 101) Başlangıcı ve sonu belirsiz, hesapsızca harcanan ve neticede sahibini hiçliğe sürükleyen, yok oluşa mahkûm eden bir zaman tasavvurunu reddeden Allah Resûlü, vaktin Müslümanca nasıl değerlendirileceğini öğretti. Güneşin dürülmesine, yıldızların dökülmesine kadar, yaklaşmakta olanın her an yaklaştığının bilincinde olarak her nefesin kıymeti bilinmeliydi.

Güneş; uçsuz bucaksız çöllerin, kerpiç evlerin, hurma dallarının, uyuyan kervanların, bedevî çadırlarının üzerine doğmuyor artık. Kollarımızda eriyen sermayemizi gösteren saatlerimiz var. Peygamber zamanı değil yaşadığımız. Fecirsiz, ziyasız, sabırsız, şükürsüz, hızın ve hazzın tahakkümünde bereketi emilen, metalik gürültülü günlerin içinden geçiyoruz. Fecrin karanlığı yırtışına şahit olmayan gözlerimiz için gündüz de bir gece de! Oysa karanlıkla aydınlık hiç bir olur mu?


Bu bezme bir kadem bas ey Habîbim
Sevinsün vasl-ile cân-ı garîbim

Read Full Post »

KENDİMİZİ TANIYALIM
Birinci Tavır

Nefs-i emmâresini zabt idemez ehl-i hevâ
Ten gemisine dümenci olmaz her çevüren

Meşrebi îcâbı bütün vakitlerinde, vücudun kuvvetlerini şehveti uğrunda kullanan bir acâyib bendir.

nefs7.jpg

Geldi tenbîh remz-ile görmez misin
Tutup emri ölmeden ölmez misin

Nefs mertebelerinde birinci tavır “sadr-ı hayvaniye”dir. Bu mertebenin nefsi “nefs-i emmâre”, seyri “seyr-i ilallah”, âlemi “şehâdet”, zikri zâhirde “Lâ ilâhe illallah” bâtında “La ma’bûde illalâh” (hakikatte güç ve kuvvet sende değil amir sen değilsin, senin kulun değilim ey nefs, kulluğum ancak Allah’adır mânâsına), makamı ise “sadr”dır. Bu mertebede tabiatıyla bulunan sâlik, kelime-i tevhid zikrine (darb-ı tevhid) devam etmelidir.

Nefs-i emmârenin bütün işleri, kahra muvâfıktır, bütün işleri şeytânın beğendiği işlerdir.

zikr_tevhid

Nice mecruh eylediyse ruhunu emmâre nefs
Sen de gürz-ü zikr ile dön başına eyle kısâs
Azgın nefs-i emmâren ruhunu nîce bin günâh ile nasıl yaraladı ise sen de zikir topuzuyla ona kısas uygula; vur başına darb-ı zikri… çünkü bundan başka bir amelin kalbe etkisi yoktur. Nefs-i emmâre, bir mürşid-i kâmile biat eden sâlik için manevî yolculuğunun başlangıç noktasıdır. Bu mertebe adını Yusuf suresi 53. ayet-i kerimesinden almıştır: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.”

Ben kendimi temize çıkaramam. Doğrusu bir kişi, elbette kendi isteklerinin zorbalığında olduğunda bir kötülük içinde olur. Ancak Rabbinin merhametini anlayanlar başka. Muhakkak ki Rabbim mağfiret edendir, tüm varlığı özünden vâredendir.

Kelime-i tevhîd zikri ile sâlikin nefsinde “nefy” gider “isbât” kalır. Vasf-ı mekkâre (hilekar, yük hayvanı) olan bu mertebede bulunan kullarına Allah, “İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar” [Araf:179] ayeti ile seslenmiştir. Nefs-i emmâre mertebesinde ki kötü huylar: hırs, kin, haset, şehvet ve benzerleridir.

Sorarsan nefsini emmâredür ol
Sana sihr eyleyen mekkaredür ol

Nefs-i emmâre mertebesinde bulunan sâlikin şehvetini eşeğe, kinini ve gadabını zehirli yılana, nefsinin tamah ve aç gözlülüğünü kurta, ihanetini tilkiye, murdarlığını ise köpeğe benzetirler. Bu mertebede olan kişi, yaptığı iyilik ve güzelliklerle övünür, başkaları da bilsin ister çünkü nefsi dünyevi istek ve arzularının esiri olmuştur.

İşit hem vasfını emmarenün gel
Dahı ol halini mekkarenün gel.

Nefs-i emmâre mertebesinden kurtulmak isteyen sâlik öncelikle tüm yaptıklarından pişmân olup samîmi bir tevbe ile tevbe etmelidir. Bunun yanında sadrını tüm kötülüklerden temizlemelidir. Böylece sadrın üzerini örten “kışr” (kabuk) ortadan kalkacak ve “lüb” (öz) ortaya çıkacaktır. Kelime-i tevhid zikrine ve ibadetlerine devam eden sâlik, nefsi ile sürekli mücadele ederek “ilme’l yakîn”e erişebilecektir.

İrerse sadruna çün darb-ı tevhîd,
Gele tasdik kalbe gide taklîd

Nefs-i emmâre, sürekli kötülüğü emreden, kulu Rabbinden uzaklaştırıp kötülük işlemeye sevk eden en alt mertebede bulunan isyankâr nefistir. Bu mertebede bulunan kişinin tek düşüncesi; dünya, dünyevi menfaatler ve fiziksel ihtiyaçların giderilmesidir.

Bu tavrın nûru, gök (mavi); vâkıâtı (gördüğü rüyalar), yırtıcı ve vahşi hayvanlardır. Sâlikin bu mertebede gördüğü rüyalara itibar edilmez. Bu mertebenin günü cumartesi (onun için en uğurlu gün), feleği Ay, peygamberi Hz. Âdem, eseri ise “fenâ-yı mâsivâ”dır.

Nefs-i emmâre mertebesinde bulunan sâlik, ibadet etse de bunu azaptan kurtulmak için veya riyakârlıktan dolayı yapar. Bu mertebede akıl etkili olduğu için bazen ruh gelse de akıl onu geri göndermektedir. Bu makamda rüyada görülen hayvanlar iyiye yorulmamakta, bu hayvanların sıfatları ne ise görülen rüyalar o şekilde tabir edilmektedir. Bir şeyh rehberliğinde sülûk eden müridlerde güzel vakıalar da yaşanmaktadır. Zamanını tezkiye ve tasfiye ile geçiren müridin fiilleri ve sözleri değişir, güzel sıfatlar kazanır ve “kalb” makamına girer. Aksi takdirde salik “berzah”ta kalır.

Talep makamı olan bu makamın günü cumartesidir çünkü Kureyş kavmi cumartesi günü Hz. Peygamber’e tuzak kurmak amacıyla Dâru’n-Nedve’de toplanmışlardır. Burada Dâru’n-Nedve, sadrı; Kureyş, nefs-i emmâre güçlerini; Hz. Peygamber, ruhu; Hz. Ebu Bekir ise ruhun güçlerini simgelemektedir. Nefs-i emmâre mertebesinde sadr da toplanan nefsanî güçler sürekli olarak ruha tuzak kurmak için fırsat beklerler.

Nefs-i emmâre mertebesinin yıldızı “ay”dır. Çünkü ayda bulunan özellikler sadırda da bulunmaktadır. Salik bu mertebede nûrânîlik rengini aydan almaktadır. Ay ışığı düştüğü keteni nasıl mahv ediyorsa salikte kötü sıfatlarını bu makamda mahvetmektedir.

Bu mertebenin peygamberine Hz. Âdem denmesinin sebebi ise onun “ebu’l evlâd” (nesillerin babası) oluşudur. Hz. Âdem nasıl nesillerin babası yani başlangıcı ise nefs-i emmâre de nefis mertebelerinin başlangıcıdır.

Nefs-i emmâre mertebesinde sâlikin nefsi sürekli olarak bedenin fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasını ister, kalbi ise maneviyattan zevk almaz. Burada kişi şirk, küfür, gaflet, cehalet, dünya sevgisi, tûl-i emel, ikiyüzlülük, gurur, heva, gazap, şehvet, hırs, buhl, ucb ve kibir, intikam, kin, düşmanlık, cimrilik gibi sıfatlara sahiptir. Sahip olduğu bu kötü sıfatları düzeltmek isteyen mürid, kâmil bir mürşide intisab ederek kelime-i tevhid zikrine başlar. Sâlikin bu kötü huylardan tamamı ile kurtulabilmesi mümkün değildir. Ancak bu kötü huylar güzel huylara dönüştürülebilir. Sâlik bu mertebeye özgü olan kötü huyları düzeltmeden bir üst mertebeye geçemez.

Özenmez misin ol yâre aldanmışsın ağyâre
Seni azdırmış emmâre, gel Allah’a dönelim gel 

“Nefs-i hayvaniyye” de denilen bu mertebede bulunan kişinin nefsini bilmek, Rabbini tanımak ve mârifet tahsil etmek gibi kaygıları bulunmaz. Onun tek kaygısı “akl-ı meaş” (geçim derdi)’dir, “akl-ı mead” (ahiret fikri)’den ise habersizdir. Nefis, bedenin fizyolojik isteklerinin etkisi altındadır oysa insan bedenden ibâret midir?

Benim bu emmare nefsim, ne ders aldı, ne de ibret
Yaşımdan ve ak saçımdan, nedeni kara cehalet

EŦ-ŦAVRU’L-EVVEL
Mefā’įlün / Mefā’įlün / Fe’ūlün

Nedür ol ŧavr-ı evvel śadruñ ey yār
Mine’l-ħalķi ile’l-ħalķ oldı her bār
Śorarsañ nefsini emmāredür ol
Saña siĥr eyleyen mekkāredür ol
Çün oldur ma’den-i fisķ-ı đalālet
İde Ĥaķķ śadrını şerĥ-i hidāyet
Anuñ aħlāķıdur ĥırś u küdūret
Ġađab buħl ü ĥased hem daħı şehvet
Didi emmārenüñ ehline ol Ĥaķķ
Bular en’ām gibi oldı muĥaķķaķ
Daħı en’āmdan oldı hem eđāll ol
Naśįb olmadı çünkim raĥmeti bol
İşit hem vaśfını emmārenüñ gel
Daħı ol ĥālini mekkārenüñ gel
Dönübdür şehvet-ile bu ĥımāra
Ġađabla kin ile āġūlu māra
Eźā ider cihān ħalķına her dem
İder her kişinüñ göñlüni pür-ġam
Ŧama’la ĥırśla ķurdurur hemān ol
Cihānı yimege ister bula yol
Ķoyun ķuzı gibi a’māliñi āh
Ŧaġıdurdı eline girse bir rāh
İdübdür ĥįle vü tezvįri śan’at
İşitdüñ dilkiler gibi ħıyānet
Hemān ki kelb gibi daħı o murdār
O leş gibi düşer dünyāya her bār
Bu evśāfuñ birisi kimde ki var
Hemān oldur düşinde olan ıžhār
Gehį dilkü görinür gāhį aślan
Gehį kelb gehį ķurd gāhį ķaplan
Bu evśāf olduġı-çün anda ey yār
Görinür kendüsine yine onlar
Bu evśāfdan ħalāś olmayıcaķ sen
Bes olmaz saña Ĥaķķ’uñ yolı rūşen
Ħalāś olmaġa isterseñ ‘ilācı
Yüri bir yire göster iĥtiyācı
Nedāmet tįġı-ile yāre śadruñ
Çıķarup ŧaşra ķıla cümle mekruñ
Yuya hem tevbe-i ābıyla anı pāk
Vücūduñ çirklerinden eyleye pāk
Çü śadruñ şerĥ olunca pāk hem
Olur ķalbüñ Ĥaķ-ı esrārına maĥrem
Daħı şerĥ olıcaķ ol cild-i ĥayvān
Gider ķışrı açılur lübb-i insān
İde çün nefy-ile iŝbātı her gāh
Ki diye “Lā ilāhe illa’llāh”
İrerse śadruña çün đarb-ı tevĥįd
Gele taśdįķ ķalbe gide taķlįd
Çü śıdķuñ gelmese her dem saña ger
Sebeb bu mübtedįseñ ey birāder
Saña ‘ilme’l-yaķįn ise irādet
Yaķįn gelene dek eyle ‘ibādet
Gehį śıdķ u gehį kiźb ola kāruñ
Çü olmaz bir makām içre ķarāruñ
Gele ‘ilme’l-yaķįn ķalb evine gāh
Gide geldügi gibi yine her gāh
İrince sem-‘i cāna tevbe telķįn
Dilinden mürşidüñ bulınca temkįn
Olur dilinde dā’im źikru’llāh
Olur göñlinde ķā’im fikru’llāh
Lisān-ı pįri ola her ne dirse
Daħı anuñ göziyle ne görse

Bu denlü kâfîdür fe’fhem diyelüm
Mu’ammâ sorana ebsem diyelüm

Buradan da nefse yol vardır efendim.

Serkeş atlar zapt olunur dizginleri çekilerek
Benim bu azgın nefsim, kimler yola getirecek

Gerçeğe ne ibâdetle, ne okumakla gidilir sâdece değerli bir şeyini kaybetmekle, dert  ve musibetle… Terakkî zevkte olmaz ancak belâ ve mihnette… O halde ey tâlip tabîat mertebesinde kurtuluşun çaresi asıl, açlığa sabr eylemektir!

🔑 Nefs-i Emmâre’den geçebilmek için bizim hiçliğimizi ve ancak tecellî edenin Allah olduğunu ilmen de olsa bilmek gerektir.

 

Read Full Post »

Âbdestimiz namâzımız doğruluktur tâ’atimiz
Aşk ile bağladık kâmet, safımızı kim ayıra

abdest

Alıp abdestini hem beş vaktini gel kılagör
Hâb-ı gafletten uyan yarın ulu dîvandayız

İşte böyle buyurmuş Âşık Paşam, şimdi de yârin ulu divânında değil miyiz?

O halde ibâdetlerimizi âdetten ayıran niyetlerimizi tazelemek, abdesti alıp bozmak yerine, abdesti nurdan bir zırh gibi giyinmek vakti gelmiştir.

Abdest, vehleten temizlik gayesine matuf dînî bir hareket olarak görülür böyle olmakla beraber temizliğe, ruhun söz vermesinin bir “Taahhüd Senedi” mâhiyetindedir. O hâlde abdest, temizlik üzerine temizlik değildir, pek mühîm bir bağdır, bağ. Su bulunmayan yerde toprak ile abdest yâni teyemmüm yapılır. Toprak esasında maddî temizliği yapamaz. O hâlde esas “ruhî bir disiplin” insan benliğinde teyemmüm esasına dayanmaktadır. TAAHHÜD ile verdiğimiz söz şudur:

“Yâ İlâhî! Huzuruna çıkmak, secdeye kapanmak, sana şükretmek arzusundayım, irâdem dâhilinde bulunan bütün muzır ve günah diye emir buyurduğun şeylerden kendimi tutacağıma söz veriyorum! Elimde olmayanlardan beni muhafaza et de şükrümü tamamıyla yapmış olayım!”

O hâlde her abdestle, ruhu bir müddet için bir taahhüde alıyoruz. Yellenme ile abdestin bozulması, iraden dâhilinde bulunan muzır şeylerden, kendini tutacağına dair verdiğin söz ve niyetin bozulmasındandır. Sözleşme bozulunca taahhüdü yerine getirmek için yeniden abdest almak lâzımdır.

Abdest, namazdan önce formalite îcâbı bir hazırlık değil beşeriyet tozları, dünyâ kirleri, temiz ve temizleyici olan su ile (ilm, ehl-i beyt) ve aslını buldurucu bir nûr olan İslâm ile giderilen âzâlarda, senin nûrun tezâhür eylesin diye, onsuz durulamayan sağlam bir zırh, salât-ı daîmun için pek güzel bir anahtardır.

Kulak temizlenince her sözü temiz duyar temiz anlar. Göz can suyu ile yıkandığından her gördüğü güzel olur. Durulasın!

Gazap ateştir. Öfkelendiğinizde abdest tazelemeden namaz kılmayınız. Abdest suyu ve nuru ile gazabın ateşini söndürmeden namaza durmayınız. [Hadis-i Şerif]

Abdestin namazdan önce olması, o manevi huzura abdestli olarak çıkılması, namazda kıraata öncelik tanınması pek mânidardır! Kitabımızda ve yüzekkiküm: ve sizi arıtır… [2:151] buyrulması üzerinde de durmak, bu arıtmayı maddi tabir gibi almamak, benlik dolu duygu, düşünce ve davranışları da buraya katmak gerekir.

Namazı kılmaya niyetlendiğimizde ne yapıyoruz? Önce onu düşünelim: Suyla, bulamazsak toprakla abdest alıyoruz. Peki, abdestte ne yapıyoruz? O’nun bize verdiği ve alemle irtibâtımızı sağlayacak uzuvları yıkıyoruz. Peki, niye yıkıyoruz? Tabii ki, objektif olabilmek için, Allah kavramıyla hareket etmek için, O’nun bizdeki taayyünü ile yaşayabilmek için yapıyoruz tüm bunları. Bildiğiniz gibi su, Sizi, bayağı ve azıcık bir sudan yaratmadık mı? [77:20] ayetiyle Rahmân’dan; toprak ise O’dur sizi topraktan yaratan… [40:67] ayetiyle Rahîm’den, rahmetle zuhûr etmiştir. Biz, Allah adıyla hareketlerimize yön vermek için, doğru yolu bulmak amacıyla abdest alıp namaza hazırlanıyoruz. Doğru yoldan sapmamamız için Hak Teala, Kitabında bize şöyle seslenerek îkaz buyuruyor: Bilmediğin şeyin ardına düşme (zanla karar verme): doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur [17:36]

Cümle işlerin aslını, esasını öğrendiğimiz, Risaletpenâh hazretlerinin abdest duasında ilhamla, O’nun âşıkları da  suyun akışını azalan ömrüne benzettiğinden, israf olmasına kıyamayıp incecikten açar musluğu: Suyu temiz ve temizleyici, İslam’ı insanlar ve alemler için bir nûr kılana bin şükürle tamamlar, RAHMÂN esmâsının pınarından doldurdukları abdestini.

Allahım, bakışımı temizle ve temiz kullarına nasıl gösterdiysen bana da dünyayı ve mânâyı öyle göster. Her şey nasılsa öyle: كما هى

Can suyu ile yıkanmış, senin nûrun ile işgören, sana itaat husûsunda uysal âzâlar bahşet bana. Tabiat bağlarından temizle beni. Temizlenenlerden olmam için zemm, ayıplama kanının pıhtısını benden gider. İnat karanlığını hem sıdk güneşinin ışığıyla gider hem de katından bir yardım eliyle doğruluk kapılarını aç.

Seyyid Nizamoğlu hazretleri şöyle buyuruyor: Her şeyin zahiri ve batını vardır. Abdestin zahirinde uzuvlar su ile yıkanır. Batını ise ellerini haramdan korumaktır. Abdest azalarını gayri meşru olan yerlerden çekip içini dışını temizledikten sonra kıbleye dönüp Allahuekber deyu namaza durmaktır. Onun için abdest iki türlüdür. Su ile azalarımızın yıkanarak pak etmek, kalbi zikirle gönlü temizlemek. Ancak için dışın temiz olması ile insan, cehalet ve günahlardan kurtulmuş olur.

Sür çıkar ağyârı  dilden tâ tecelli ide Hak
Pâdişah konmaz seraya hane ma’mur olmadan

Nûrun sahibi, duyuş ve niyetlerimizi, meyil ve taleplerimizi temizlesin, kardeşliğimizi takviye ile en sevdiğiyle cem eylesin.

Abdest üzerine abdest (almak), nur üzere nurdur. [Hadis-i Şerîf]

Çü beş kez secde kıldı ol alâ nûr
Pes onu kıldı Hak “nûrun alâ-nûr”

abdest_osmanli

Bir mü’min abdest alsa bir nehir neşelenir,  dolaştığı şehir neşelenir…

Tâze bir abdestle başladığı yeni gün, ömründe,
tâze abdestle karşıladığı her bir namaz vaktinde,
abdestinden şüphesi olmayanlara,
eşhedû kapısını görenlere,
besmeleyi kilide denk getirenlere
ya yolunda olanlara selâm olsun…

Ey sâlik-i hakikat! Bilmiş ol ki umum turûk-ı âliye müntesiplerine abdestsiz durmak lâyık değildir. Abdestin bozuldukça abdest al! Zira sen inâbe ettiğin vakitten itibaren namaza durmuş gibi hep huzurda sayılırsın. Kabre girmedikçe namazdan ayrılma, abdestinden de ayrılma ki ömrünün sonuna kadar bütün hayatını bir namazda geçirmiş gibi olasın. Namazda gibi olan kimsenin abdestsiz olması caiz değildir. Bu hal üzere İlâhî ömür emri taalluk edecek olsa şehid rütbesiyle ölmüş olursun. Velhasıl abdeste devam etmek hakikat sâliklerini Mevlâ’ya yakınlaştırmaya vesile olduğundan müstakil bir ibadet sayılır. Ayrıca her beş vakti eda etmeyi murad ettikçe abdestli olsan da yine abdest al ki nûrun alâ nûr olsun!

[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

– Huzur bulasınız

– Hep öyle dersin de nerede?
– Aradığın huzur ve dinginlik, bir abdest suyu kadar yakınında!

– Nasıl?
– Elbet bir yolu var, evvela daima abdestli bulunmaya gayret edesin canım kardeşim!

– Abdestle olacak iş mi bu?!
– Gün boyu abdestle, İslâmî kişiliğine kir bulaştırmamaya özen göster, abdestini her bozduğunda senden birşeylerin eksildiğini hisset ve hemen yeniden abdest al ki bu abdest bir kalkan gibi seni kötülüklerden koruyacak, iyiliklere sevk eden itici bir güç olacaktır.

– Bunların hepsini abdest mi yapacak!
– Bilir misin abdest ayeti gelene dek Peygamber Efendimiz, abdest almadıkça ashâb-ı kirâm ile ne konuşur ne de selam alıp verirmiş. Abdestsiz bir iş yapmak şöyle dursun, bir söz dahi söylemezmiş. Mekke’nin fethi gününe kadar her namaz vaktinde mutlaka abdest tazelermiş ya…

– Seven, sevdiğini sevgisi nispetinde taklit edip haliyle hemhal olsa gerektir.
– Bu son abdestim olur da bu abdestle huzura varırım, huzur bulurum niyetiyle…

O halde tam ve tamamlayıcı bir abdesti her zaman, ter ü taze yanımda hissedebilirsem; onsuz yapamayacak derecede abdestle yakınlığım olur. Uzuvlarımı abdestle, abdestimi namazla ferahlandırmayı itiyat edinebilirsem; Rahmân’ın çağrısına icâbet eden bahtlılar kervanına katılabilirim. Ve bunu alışkanlık edinebildiğim sürece namazlarım, işlerimin arasında öylesine geçiştiriverdiğim birer yük gibi olmayacaktır. Gündüzlerin koşturmacası arasında, gecenin dinginliğinde abdest için suyun izzetine uzatacağım ellerimi. Uzuvlarım, ulvî gâyelere akan suyun serinliğinde buluşacak. Suyun arınmışlığı ve paklığı, günahlarla benim arama, uykularla aramıza mukaddes bir perde gibi gerilecek.

… Nasip kesiliyordu, visal âleminden ayrılıyordum… Gülerek Hazret-i Veysel bana nîdâ eyledi: Hadi, evlât! Abdestli gez, bir an bile abdestsiz durma!… Uykudan sakın, çok yiyen olma!… Dudakların Resûl’e müteveccih olsun!… Senin haberin olsa da olmasa da kalbin daima ALLAH’ı haykırıyor… Onu kendi hâline bırak… Son nefeste “ALLAH” demek kalbin bu haykırışının son nefesini RAHMÂN suyu ile abdest aldırmak olduğunu da unutma. Ruhun Huzûr’a abdestli giderse Melekler seni istikbâle çıkarlar… Bu söylediklerim dünya sözü değil ruhanî âlemden öğretilen sözlerdendir. Duamı oku, tasınla içir hastalarına, sevdiklerine, ben sana hibe ediyorum!

Hakîkat bahrinin ilmin ne bilsün her tahâretsiz
Ki Cibrîl-i Emîn uçmaz bu deryânın kenarından

Aşk çeşmesinden abdest alınca, dört tekbirle cümle varlığın cenaze namazını kılanlarının demine, devrânına hû efendim hû

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: