Dilküşâ-1

Sırf bu kelimenin açılması için lugate mürâcaat edildiğinde, (ﺩﻟﻜﺸﺎ) Farsça kuşā < guşā “açan” ile gönle ferahlık veren, iç açıcı, ferahlatıcı manâsını buluyoruz, biraz daha âşinâ olmak için bir de cümle içinde kullanalım:

Yoktur daha dil-küşâ tesellî
Bir mâder önünde ağlamaktan
(Cenap Şahâbeddin’e rahmet olsun)

Bir anne kucağında içini dökmekten, daha ferahlatıcı teselli mi olurmuş?
Âdemin küçüğü olan âlemde de sıkılan yağmur bulutları da rahatlamak için yaşını yere akıtmıyor mu?

İşte hakîkate susamış taliplere, bir olup birliğe birikmek için vakti gelenlere, Baba Kaygusuz Abdal Hazretleri’nden içimizi ferahlatan mesnevîsi 15. yüzyılın arı duru öz Türkçesiyle:

DİLKÜŞÂ
(İzinsin okunması halinde mes’uliyet niyetlenendir vesselâm)

Mefāʿilün mefāʿilün feʿûlün

Gel iy kendü ḥāline yol bulanlar
Bu yolda kendü mikdārın bilenler
(Kendine varan yolda kendi değerini, niceliğini bilenler)

İrişenler bu vaḥdet menziline
Cān u baş terk idenler ʿışḳ yolına

Maʿānį burcına seyrān idenler
Vücūd-ı ḳaṭresin ʿummān idenler

Girüben ʿışḳ deñizin boylayanlar
Maʿānį izleyüp ṣoy ṣoylayanlar
(Aşk denizini bir uçtan bir uca geçip manâları izleyerek aslını tahkîk edenler)

Ne dimekdür bilen ʿilm-i ledüni
Olan ṣıdḳ-ıla bu ʿışḳuñ cünūnı
(Dâvet umûmî olmayıp sıdk ile bu aşkın cünûnu olanlaradır yâni sadâkat ve içtenlikle (öyle ucundan kenarından değil) insanın dış âlemle ilgisini kesecek şekilde, aşkın çekim alanına dâhil olanlara bir çağrı)

Bu maʿnį baḥrına zevraḳ düzenler
Bu vaḥdet ḳuşlarına faḳ düzenler
(Bu hakîkat denizine varmaya gemi, bu vahdet kuşlarına tutunmaya tuzak, tertip ve tedârik edenler yani yol hazırlığı olanlar)

İrişenler Süleymān menziline
Olanlar ʿandelįb vaḥdet güline
(Hava, hevâ, nefsi kontrol altına alanlar, hangi gülün bülbülü olduğunu bilenler)

Özüni Sulṭāna vuṣlat görenler
Sulṭānı Haḳ özüni māt görenler
(Kendini Sultan’dan ayrı görmeyip, O’nu Hak bilip huzurunda, kendini ölü (gibi birliğe teslîm olmuş) görenler)

Maʿānį meydānında bāz olanlar (oynayanlar)
Ḥaḳįḳat burcına şeh-bāz olanlar (iri beyaz avcı doğan kuşu-mürşit)

Bu maʿnį dürrine maʿden olanlar
Ḥaḳįḳat kāmil-i insān olanlar
(Asıl incinin madeni, vahdet sırrının kaynağı olan, düştüğü kuyudan kendi sularını çıkaran kâmil insanlar)

Ḳamu eşyā ki var mevcūd degül mi
Ḥaḳk’ı inkār iden merdūd degül mi
(Âdem’de gizli Hakk’ı inkâr edenler, teslîm olmaktan imtinâ edenler, şeytan misâli reddedilmiş oldular; birlik yolundan geri çevrildiler)

Ḳamusı Ḥaḳḳ-ıla birlikde yeksān (dâima)
Ḳamu vāḥid olupdur derde dermān

Ḳamu varlıḳ Ḥaḳ‟uñ bürhānı(isbâtı) olmış
Ḳamu gönül Ḥaḳk’uñ imkānı olmış

Baḳan her yaña Sulṭānı görür pes
Daḫı hįç ġayrı yoḳ cānı görür pes

Daḫı hįç ġayrı görinmez cihānda
Hemān Ḥaḳk’dur görinen her mekânda

Neye baḳsañ hemān nūr-ı żiyādur
Ḳamu yüz āyine-i cān-nümādur
(Baktığın her yüz, bir yüzdür; o cânı gösteren bir aynadır
Alan lezzât-ı birlikten halâs olur ikilikten
Niyâzî kande baksa ol heman didâr olur peydâ)

Ḳamu varlıḳ bāḳįdür yoḳ fenāsı
Ḫaṭāsı yoḳ ḳamu sözüñ ḫaṭāsı
(Çünkü kendileri için yokluk, adem sâbit olan eşyâ, şeyler varlık kokusu duymamıştır. “Varlığım seninledir ve vârım da ancak sen” diyen için ise kelâm hakîkatte O’nun sıfatı olduğundan, her dilden söyleyen de ancak O’dur ne var ki her mahalden kendi terkibine uygun söz söyler, söylediği kendi hâkim esmâsı mûcibince Haktır.

Bu Niyâzî’nin hiç vücûdunda
Zerre komadı hep bekâ düştü

Niyazi-i Mısrî Hazretleri, Hz. Pîr ne güzel buyuruyor, “Kim Seni buldu, kendi yok oldu”. Bütün dava, kavga benliktendir. Halbuki şu ne kadar kolay, her ben diyen yalnızdır. Ben “varım” dersen vasıl olamazsın. Egoizm, enaniyet, benlik ne dersek diyelim onu bir kenara koyabilsek, sen demeyi bıraktım evvela biz demeyi öğrenebilirsek dertler kalmayacak derecede azalır.)

Ne kim görsen hemān ʿayn-ı kemāldür
Ḳamu eşyā bir vücūd bir cemāldür
(Görünen dost yüzü olan tek bir vücûd olunca elbette O’na noksanlık izâfe edilemez, kemâl üzredir, her hâli cemâl üzredir. Kesb-i kemâl, seyr-i cemâl eyleyen yâriyle bir bugünden cennettedir.
Cennet-i irfana dâhil olanın
Kande baksa gördüğü didâr olur)

Gel iy ṭālib olan ḫayāli terk it
Ḫamūş ol bu ḳamu maḳālı terk it
(Şimdi ey birlik tâlibi, hayâlinde uydurduğun,vehim ve zandan ibâret sanal bir tanrı anlayışını terk et, bu hakikati anladınsa söz söylemeyi, ikilik çıkarmayı bırak; sessiz ol)

Ṣaḳın beyhūde sözlerden dilüñi
İrişdügi yire ṣunġıl elüñi
(Tevhîde muhâlif sözlerden dilini, birliğe uymayan hallerden kendini sakın; elini uzanabildiğin yere uzat)

Bu cihānda yolı zinhār yañılma
Ḥaḳk’ı sen kendüzüñden ayru bilme

Ṣaḳın göñlüñi her sevdāya virme
Özüñe gel başuñ ġavġāya virme

Cānuñ pāk eylegil ḫayāl-i ḫāmdan
Hemān Ḥaḳ’dur murād cümle cihāndan

Naṣįḥat ḳabūl eyle iblįs olma
Ḫāṣṣu‟l-ḫāṣ ol bu yolda ḫabîs olma

Eger bilmek dilerseñ sen özüñi
Ḥālüñ añla mizāna ur sözüñi
(Kendini bilerek, rabbini bilmek için bir süreliğine göründüğün âlemde, hâlini anla, senden sâdır olan söz satırlara yazılı Kurân’a, canlı Kurân olan hakîkî insana uyduğu müddetçe “aslı gibidir” o halde Kurân ile tart s.özünü)

Bu yolda yol erine yoldaş olġıl
Ayaġ olma yol içinde baş olġıl
(Aşk ve irfan yolunda, hakîkî insana yoldaş ol ki erenler ancak yolundan giderek ermiştir. Tek bir vücuttan ibâret olan âlemde sen baş ol, cemal tecellilerine tâlip ol, celâle müşteri olacak hal ve hateketlerden kaçın; ayak takımından olma)

Özüñe gel ḫaber añla sözümden
Ki ḫaberdār olasın tā özüñden

Ḥaḳk’ı sen kendüzüñden ayru görme
Özüñi ġayrı Ḥaḳḳ’ı ġayrı görme

Ḥaḳįḳat cümle ʿālem nūr-ı muṭlaḳ
Ḥaḳ isterseñ ḥaḳįḳatı budur ḥaḳ

Eger Ḥaḳ’dan utanursañ uyanġıl
Ḳo bu ḫayāli özüñe bürüngil
(Eğer bunca zamandır misâfir olduğun bu evde bu tende, ev sâhibinden utanırsan uyan artık. Hayalinde yarattığın tanrıyı dışarıda aramayı bırak, o seninle, kendine gel, dön bak aynaya, bilesin ki bir süreliğine giyindiği ten elbisesinden görünen ancak kendisi, şimdi sen de içine bak ve aslına bürün)

Özüñi cehl-ile Ḥaḳ’dan ayırma
Ḥaḳ’a ṭoġrı baḳ āḫi gözüñ ayırma
(Hak ile aranda ne bir perde ne bir mâni var; sadece cehâletle, şaşı bakışla ayrı gören bir benlik var. Ne buyurmuştu Mısrî sultânımız:
Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş)

Ṣaḳın aldanmaġıl sen bu ḫayāle
Eger cān-ıla müştāḳsañ viṣāle

Įmān ehli iseñ terk it gümānı
Ādemsin bil āḫir sūd u ziyānı (fayda ve zararı)

Niçün ḥayvān gibi ġāfil gezersin
Meger şeyṭān gibi Ḥaḳ’dan bezersin

Unutma Ḥaḳḳ’ı sen ḳalma ḫayālde
Zi ḫayf eger ḳalursañ bu ḥālde

Yolı gözet yolı ṣaḥrāya düşme
Ṣaḳın her beyhūde sevdāya düşme

Eger insān-ısañ añla ḫaberi
Cānuñda var-ısa ʿışḳuñ eṩeri

Ḥaḳk’ı sen kendüñe yār eyleyigör
Yoḳ eyleme özüñ var eyleyi gör

Muʿṭįʿ ol Ḥaḳḳ-ıla olma muḫālif
Eger bu yolda geçerseñ zi ḥayıf

Ḥaḳḳ’ı isteyen gezme yabanda
Hemān istedügüñ nesne çü sende
(Sağ u solu gözler idim ben dost yüzünü görsem deyü
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş)

Senüñ istedügüñ sensin hemān sen
Saʿādet gevheri kān ü mekān sen
(Sureti terk eyle mana bulagör
Ko sıfatı bahr-i zâta dalagör
Ey Niyâzî şark u garba dolagör
Gayre bakma sen de iste sende bul)

Eger bilmez iseñ bileni diñle
Sözin işit nedür ḫaberi añla

Naṣįḥat diñle iy Ḥaḳḳ‟uñ ṭālibi
Tā kim olasın Allāh’uñ ḥabįbi

Ḳamu eşyā içinde doludur Ḥaḳ
Eger görmek dilerseñ gözüñ aç baḳ
(Eşrefoğlu Hazretlerine sormuşlar “Hak kandedir?” “Yer ile gök Allah ile dolmuş nereye baksan ondan gayri yok” buyurmuşlardır.)

Gözüñ aç gör Ḥaḳk’ı cümle mekānda
Doludur ḳamu vücūdı cihānda
(Ârife eşyâda esmâ görünür
Cümle esmâda müsemmâ görünür
Bu Niyâzî’den de Mevlâ görünür
Âdem isen ‘semme vechullâh’ı bul
Kanda baksan ol güzel Allah’ı bul)

Neye baḳsañ görinen ol Ḳadįm’dür
Daḫı kim var hemān Ḥayy u ʿAlįm’dür
(Her neye baksa gözün bil sırr-ı Sübhan andadır
Her ne işitse kulağın mahz-ı Kur’ân andadır)

Bu ḫaberden cānuña bir ḫaber vir
Bu yükden cān ḳuşına bāl ü per vir
(Ten elbisesi, dünya bağlarından, madde ağırlığından ancak bu “vahdet idraki” kanatlarıyla yükselerek aslına, aşk ile dönerek kurtulabilirsin)

Uyar göñlüñi bu ġaflet ḫābından
Ṣuvar cān būstānın tevḥįd ābından
(Bir süredir beden evin içinde gaflet uykusundaki gönlünü uyandır, hem o susamıştır bunca zamandır; tevhid suyundan, can bahçesini sula)

Ger tā cānuñ bāġı ola münevver
Bite göñül içinde gül-i gülzār

Ṣıfātuñda bulına Ẕāt-ı Muṭlaḳ
Saña yüz göstere göñlüñdeki Ḥaḳ
(Tevhid ile sulaya sulaya, bir görür, bir bilir, bir söyler hâle gelince, hâsılı âzaların birlik dili olunca, o mutlak zat, senin mukayyet vücudundan da görünür olur, “kıldan örülmüş ikilik duvağı” açıldığında, gönlündeki Hak sana da yüz gösterir elbet. İlâcımız yine Mısrî sultân dilinden:
Hak sana açmış durur dâim gözün
Sen yitirmişsin ha ararsın özün
Bî-cihet göstermiş eşyâda yüzün
Âdem isen sümme vechullâhı bul
Kande baksan ol güzel Allah’ı bul)

Bilesin sen nesin kendü ḥālüñi
Āḫir añlayasın ḳįl ü ḳālüñi

Özüñi bil ki nedür bilesin Ḥaḳ
ʿAyān ola saña bu sırr-ı muġlaḳ
(Aradığım candadır, canda ve hem tendedir
Bilir iken bendedir çağırırım dost dost)

Bite cānuñ bāġında tāze güller
Birike gele saña cümle ḳullar

Sen olasın ḳamu yoldaġı menzil
Senüñ ḳatuñda ḥall ola bu müşkil

Saña secde ḳıla cümle ḫalāyıḳ
Ḳamu yirdeki ḳul gökde melā‟ik
(Âdem’e gökte melekler secde etmişler, omuzlarında yürüdüğü yeryüzü ve cümle mahlukat insana itaatkâr kılınmıştır, âdemin hizmetine verilmiştir.)

Sen olasın ḳamu şey’üñ mir’ātı
Ḳamu ṣıfatlaruñ içinde ẕātı
(Sıfatın zâhiri, fiilleriyle halk, sıfâtların bâtını, sırrıyla Hak durur)

Bulına sende ol Ẕāt-ı Muṭahhar
Seni beyān ḳıla bu cümle defter

Hemān sen olasın maṭlūb ṭālibe
İrişesin diledügüñ naṣįbe

Olasın murādı cümle ʿālemüñ
Elif’i olasın içinde lām’uñ
(LÂ-yok-luk kılıcıyla can verip yokluğa erip Tevhid ile bekâ bulasın; Lâm-elif zülfikar’a benzer, Hz. Ali ve o nefesi taşıyanın elinde iş görür)

Gel iy insān işit sen bu ḫaberi
Neyesin kendüziñe ḳıl seferi

Sücūduñ sen saña ḳıl ġayra ḳılma
Hemān sensin özüñe gel daġılma

Bilür misin nedür bu sözde maḳṣūd
Saña mevcūd olupdur aḫı maʿbūd

Vücūd sensin saña yār olan oldur
Senüñ cānuñda pinhān olan oldur

Odur göñüldeki fikr [ü] ḫayālüñ
Odur vechüñdeki ḥüsn ü cemālüñ

Hemān oldur özüñi sen ṣanursın
ʿAyāndur ol saña pinhān ṣanursın

Yüzüñi yire ḳoyasın ḳatında
Ḥālüñi ʿarż idesin ḥażretinde

Sebeb oldur ki bilmezsin özüñi
Gözüñ ḳaçan görebilsün özüñi

Meger insān-ı kāmile iresin
Nedür bu ḥikmetüñ aṣlın ṣorasın

Diyesin kim neyem ben maḳṣūdum ne
Bu bāzārda ziyānum ne sūdum ne

Ser-gerdānam bilimezem özümi
İşidürem velį bilimezem sözümi

Bu söyleyeni bilmen ki benem mi
Vücūd mıyam cānān mıyam cān mı

Benüm ben kendüzümden ḫaberüm yoḳ
Dįvāne oldum uşta ḳarārum yoḳ

Ne yirden gelmişem bunda işüm ne
Āḫir ne olacaġum gerdüşüm ne (dönüşüm ne.reye)

Bilimezem ḳul mıyam ya Sulṭān mı
Nedür ḥālüm vücūd mıyam ya cān mı

Beni aldadı bu naḳş u ḫayāller
Bu cihāndaġı dürli dürli ḥāller

Azıġum yoḳ yolum ṣaḥrāya düşdi
Başum gör ne ʿaceb sevdāya düşdi

Unutdum aṣlumı ḳaldım yabanda
Giriftār olmuşam bu cism ü cānda

Bu nefs-i şūm beni aldadı ṭutdı
Bu ṭamaʿ ejdehāsı beni yutdı

Bir saġ mürebbį ister men cihānda
Hemān bu ḳur[ı] sevdā var lisānda

Sözüm özdür velį özüm ġāfilem
Neyem özümi bilmen kim ʿaḳįlim

ʿĀṣįyem yol erine muṭįʿ olmam
Tekebbürem fużūlem yola gelmem

Bu sevdādur beni ḳoyan yolumdan
Ser-gerdān eyleyen kendü ḥālümden

Sen işit iy ṭālib bu ne dimekdür
Neyi beyān ḳılur ne söylemekdür

Bu sözden sen ḳıyās itgil özüñi
Ögüñ divşür bir aç aḫı gözüñi
(Aklını başına al kardeş aç gözünü)

Nice ser-gerdān olasın cihānda
Azıġuñ yoḳ ṣuṣuz ḳalduñ yabanda

Azıḳsuz yola girme yol uzaḳdur
Bu yola girmegüñ aṣlı yaraḳdur (hazırlık)

Azıġuñ düz daḫı bir yoldaş iste
Saña ḳulaġuz olmaġa baş iste

Ġāfil olma mürebbį bul ḥālüñ ṣor
Çün öñ ṣoñ gideceksin azıġuñ gör

Nice bir bu vįrān kervān-sarāyda
ʿĀḳilsin ġāfil olmadan ne fā’ide

Nice bir ġaflet içinde yatasın
İşüñ ḳalb ḫalḳa ṣaluḳlıḳ ṣatasın
(işin bozuk sen düzgünlük satarsın)

Ṭurı-gel dir ögüñ divşür yaraḳ ḳıl
Göçer kervān ḳalursın tįzrek ḳıl

Nice bayḳuş gibisin bu vįrānda
Niçe bir ḳalasın şöyle yabanda

Ġāfil olma gözüñ aç bir ṭurı-gel
Añarı gitme Ḥaḳk’dan bir beri gel
(Öteye, öbür tarafa, uzağa gitme, durul da Haktan yana, kendine gel)

Çün ādemsin ḫaberdār ol nedür ḥāl
Kim senden ḳalacaḳdur anı ṣal

Anı götür ki bu yolda gerekdür
Ġāfil oturma kim menzil uzaḳdur

Ġāfil olma ḳalursın yoldaşuñdan
Bu uyḫuyı gider aḫı başuñdan

Uyan ki menzile yitdi seferüñ
Saña yār oldı devlet-i pāydāruñ

Açıldı perdesi sultān görindi
Baḳ aḫı cism içinde kān görindi

Ḥicāb gitdi ʿayān oldı o Sulṭān
Zihį luṭf u zihį iḥsān-ı devrān

Zihį hümā ki bu göñüle düşdi
Ḳamu ḳul bāḳį devlete irişdi

Ḳamu yolcı irişdi buldı menzil
Bi-ḥamdi‟llāh ki ḥall oldı bu müşkil

Ḳamu eşyā Ḥaḳ-ıla vuṣlat oldı
İrişdi birlige ikilik māt oldı

Şeyāṭįn ḳalmadı gitdi aradan
Yaradılmışdan bulındı Yaradan

ʿĀlemi ṭutdı bir nūr-ı tecellį
Ḳamu ʿālem bu nūr-ıla tesellį

Beḳā buldı ḳamu eşyā fenāsuz
Ḫaṭāsuz oldı bu cümle ḫaṭāsuz

Saʿādet gencini her kişi buldı
Ḳamu öz ḥāline tesellį oldı

Yaña ne oldı hep ṭālib [ü] maṭlūb
Ne zişt ḳaldı ara yirde ne maḥbūb
(Ne çirkin düşman kaldı arada ne de güzel sevgili)

Ḳamusı birlige bitdi bir oldı
Birikdi cümle şey ʿaceb sır oldı
108. beyitten sonra müsâade buyrulursa devâm ederiz elbet…

Reklamlar

Hayvanât Bahçesi’nden İnsan’a

[NUTK-I ŞERÎF-İ BAĞÇE-İ HAYAVÂN]
Müfte’ilün fâ’ilün müfte’ilün fâ’ilün

Can bu ilden göçmeden cânânı bulmazsa ne güç
Sûreti insan içi hayvan olursa kişinin
Taşlar ile döğünüp insanı bulmazsa ne güç

hayvanat_bahcesi

Öldüğünde kabrinden kaldıra başını cân
Göre ki mahşer olmuş hayretde cümle insân

Ne sıfâtla bunda mevsûf isen bil anda
Ol şekle cân bürünür eyle nutkı iz’ân

Nakş-ı hicâb-ı kalbden haketdinse kardaş
Didâr-ı Hazret-i Hak çeşminde ola seyrân

Fi’l-i Resûl’e fi’lin bunda mutâbık ise
Anda ola enîsin dâ’im Habîb-i Rahmân

Nefsinle gece gündüz eyle cihâd-ı ekber
Dest-gîr ola yârın Ebu Bekr Ömer Osmân

Nûş eyle her ne gelse zehrse bil Hûda’dan
Vire şerâb-ı kevser mahşerde Şâh-ı Merdân

Zikr-i Hüdâ’yı dilden koma olanca cehd it
Hûriler ile ferdâ hem-nişîn ola ğılmân

Sakın harâma sunma hınzîr olur derûnun
Hased eyü değildir şeklin olur soğulcan

Olursan iki yüzlü meymûna tebdîl oldun
Var ise böyle fi’lin var tevhîd eyle her ân

Dünyâya meyli terk it billâhi kelb olursun
İtsin rencide halkı yirü peleng ü arslan

Yiyüp yidürmeyenler cem’ eylediği malı
Karınca olısardur yahud kara tonuzlan

Sokan dili ile halkı yılan çıyan olurmuş
Mukarrer eyü olmak kendün gören müselmân

Yiyüb içüb yatanlar tonbay olur ya tavşan
Katır mukarrer olmak kizb eyleyen ferâvân

Altunlı câmelerle giyüb kurulan âdem
Tâvûsa tebdîl olup tamuda ide cevelân

Nâ-mahreme bakanlar kablumbağa olurmuş
Lûtîler ola filler siccînde tuta evtân

Kin tutma mü’min isen mü’min ol ana zinhâr
Deve olur gezersin mahşer yerinde sekrân

Şol savurup gezenler zürâfa olur ekser
Hırsın olursa gâlib kurtsun yahud sırtlan

Hakk’ı idüp feramuş çok oynayub gülenler
Döne çitüne şekli ide enîn ü efgân

Kurnazlık iden âdem keçi olmak mukarrer
İşin olursa hîle tilki olursun ey cân

Şehvet olursa gâlib hırsın gezer yularsız
Dâ’im bahil olursun oldun bi’ayn-i Şeytân

İdüb müsâvî gıybet âdem etin yiyenler
Martı olur ya kartal şâhid bu söze Kur’an

İlmi okuyub ‘amelsiz geçsen eğer cihândan
Bir yemişsiz ağaçsın durma cehennemde yan

Halka nasîhat idüp kendin eğer tutmazsın
Üstü kalıblı çörek koz gibi için yalan

Hırsız olur giceler tam delip eşsen duvâr
Sansara döne yüzün öldüğün gibi hemân

Münâfık olsa kişi keklik olur hazer kıl
İden tarîk-i inkâr olur gürûh-ı küfrân

Tevbe ü telkin alup sonra feragât iden
Yüzü dönüp ardına ola bir ulu nişan

Hâli dahi olmadan ma’nî uğurlayanlar
Gelincik ola geze eyleme hergiz gümân

Ma’rifetim var diyü kuru lakırdı çalan
Alaca karga ola yâhud öter saksağan

Sazını sâzendeler ırlasalar çalsalar
Kanadın urur öter horos olur ey civân

Fâ’idesiz endîşeden pire ile bit olur
Çakal olurmuş sakın evveli için uluyan

İki cihan fahrinin nesline kim buğz ider
İblis ile haşrola konsa divan-ı Subhân

Yerin göğün ilmini dünya içün okursun
Bir elif öğrenmeden maksûdun otluk samân

Böyle giyünüp kuşanma aldar seni inanma
Beg paşa didükleri bir kuruca ad u sân

Menzil uzak sen yayan zâd u zevâdın yok
Kaddini lâm eylemiş cürm ile bâr-ı girân

Bu sözlerim sanma derd-mend sakın söz değil
Olur be-Hakk-ı Hudâ öldüğün gibi ’iyân

Yarın râfîzîler ola har-i Yehûda
Binüp ana cühûdlar tamuda ide tayrân

Şeyhler mürâ’î olsa baykuş olur mukarrer
Sûfîler olsa kuzgun ol ola şekli hemân

Eğer sana bu sözler kâr itmediyse gardaş
Taştan temurdan eyler tamuda seni Sübhân

Bu didiğim sıfatlar dilersen ola fânî
Zikr eyle gice gündüz yan yakıl eyle devrân

Şerh itdüğüm bu sözler mahşerde olıserdir
Zâhirde bu iş olmaz dünyânı itme vîrân

Gerçi tenâsuhîler olur cihânda dirler
Bu söze itme tasdîk anlarda yokdur îmân

Bir mürşîd-i kâmile teslîm-i cân u dil kıl
Seyyid Nizâmoğlu olmak dilersen insân

 

İyi dinle

Eğer sen bana âşıksan, ben seni perîşan ederim. Beni iyi dinle! Şu fânî dünyâda az ev yap, sonra onu yıkar, vîran ederim, beni iyi dinle!

Arılar gibi, karıncalar gibi yüzlerce ev yapsan yine seni kimsesiz, evsiz barksız bırakırım, beni iyi dinle!
Sen erkek, kadın bütün insanların sana hayran olmalarını, sana karşı duydukları sevgi ile mest olmalarını istiyorsun. Fakat ben, seni mest etmeyi, seni kendinden geçirip şaşkın hale getirmeyi istiyorum. Mâdem ki Halil’sin, ateşten hiç korkma, emin ol! için rahat olsun! Ben ateşi sana yüzlerce gül bahçesi yaparım, beni iyi dinle!Sen, Kaf dağı olsan; seni hızlı hızlı dönen değirmen haline getirir, seni fırıl fırıl döndürürüm, beni iyi dinle!Sen belki de hünerde zamanın Eflâtun’u, Lokman’ı olsan, seni bir bakışta hiçbir şey bilmez bir hâle getiririm, beni iyi dinle!

İsmâil gibi seni kurban etmek istemem. Boğazına bıçaklar sürmem. Ne el görünür, ne yara görünür, beni iyi dinle!

Ben devlet kuşuyum. Senin başına gölge düşürmek lütfunda bulundum. Böylece aslına döndürüp seni eşsiz, üstün bir pâdişah yapacağım, beni iyi dinle!

Kendine gel de, az oku! Lüzûmsuz kitaplarla kendini yorma! Sus, sabırlı ol! Ben seni kitap yapayım, ben seni Kur’an’ın ta kendisi yapayım. [Dîvân-ı Kebir, Cilt 5:2204]

Ey Hak âşığı! Sen güzellik Yûsufusun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. Allâh’ın takdirine şikâyet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan çıkaracak, kurtaracak iptir. Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yûsuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. İpten gafil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. [Hazret-i Pîr-i Destgîr-i Münîr Mevlânâ: min külli vechin evlânâ]

Çalışmak üzerine

Kader, gayrete âşıktır…

… ve bir rençber söz aldı: “Bize çalışmaktan bahsetsen biraz”

halil_cibran

Ve O buyurdu ki: Siz yeryüzüne ve o ruhun ahengine ayak uydurabilmek için çalışırsınız.

Çünkü tembel olmak, mevsimlere yabancı kalmak ve sonsuza doğru görkemli ve mağrur bir teslimiyet içinde ilerleyen hayat kervanının dışına çıkmaktır, kesilmeyen akıştan kendini ayırmaktır… eh ayıran kendini ayırır!

Çalıştığınızda bir ney gibi olursunuz, kalbinde saatlerin fısıltısının nağmeye dönüştüğü bir ney gibi…

Hanginiz sağır ve dilsiz bir kamış parçası olmak ister, herkes bir ağızdan şarkı söylerken?

Size nice defalar, çalışmanın bir lanet, iş yapmanın bir talihsizlik olduğu söylendi.

Ama ben diyorum ki çalıştığınız zaman yeryüzünün en yüce hayalinin, daha o düş doğarken size düşen kısmını gerçekleştirmiş oluyorsunuz.

Bir amel kıl dest ü pâyın var iken
Ömrden destinde payın var iken

Ve siz kendinizi işe vermekle, hayata karşı sevginizi belirtiyorsunuz ve işten dolayı hayatı sevmek, hayatın en derin sırrına ermektir:

O, her an yeni tecellîlerle iş başındadır. [Rahman:29]

Fakat acı duyduğunuz için, doğduğunuz günü bir felâket, bedeninizin yükünü, ten elbisesini taşımayı alnınıza yazılmış bir kara yazı sayıyorsanız, ben de siz derim ki: o yazıyı alın terinizden başka hiçbir şey silemeyecektir.

Ve insan için kendi çalışmasının (karşılığından) başka bir şey yoktur. [Necm:39]

Size hayatın karanlık olduğu da söylenmiştir ve sizler bezginlik içinde bezginlerin dediğini tekrar ediyorsunuz.

Şem’-i ikbâlini târ eylemesin derse felek
Kişi yaktığı çerâğ üstüne pervâne gerek

Ve ben diyorum ki istek ve arzu yoksa hayatın karanlığı gerçekten artar.

Ve her arzu kördür, bilgi ile aydınlanmazsa!
Ve her bilgi boşunadır, çalışıp amel edilmezse!
Ve her çalışma kısırdır, içinde sevgi olmadıkça…

Ve siz aşk ile çalıştığınız zaman kendinizi kendinize, birbirinize ve Tanrıya bağlamış olursunuz.

Seve seve çalışmak ve iş başarmak ne midir?
Kumaşı kalbinizden çektiğiniz ipliklerle dokumaktır, en sevdiğinize giydirecekmiş gibi.
Bir evi sevgiyle inşa etmektir, en sevdiğiniz içinde yaşayacakmış gibi.
Tohumu şefkatle ekmek, hasatı neşeyle toplamaktır, mahsulü en sevdiğiniz yiyecekmiş gibi.

Yaptığınız her işe, kendi ruhunuzu üflemektir ve çalıştığınız esnâda, evvel göçen bütün cennetliklerin yanı başınızda durup sizi izlediğini bilmektir.

Sık sık sizin uykuda sayıklıyormuş gibi şöyle dediğinizi işittim: “Mermeri işleyen ve ruhunun şeklini taşta bulan, toprağı sürenden daha asildir. Ve gök kuşağını tutup insanın suretinde kumaşa, tuvale yansıtan, ayağımıza pabuç yapandan daha değerlidir.”

Oysa ben, hemde uykumda filan değil, öğle güneşinde tam uyanıkken diyorum ki, rüzgâr dev meşe ağaçlarıyla cılız otlarla konuştuğundan daha tatlı dille konuşmaz.

Ve kim rüzgârın sesini, kendi aşkıyla daha da tatlı bir şarkıya dönüştürebiliyorsa en yücesi odur.

İş, görünür kılınmış aşktır.

Ve eğer aşkla değil hoşnutsuzlukla istemeye istemeye çalışıyorsanız, işi bırakıp mabet kapısına postu serin de seve seve, canla başla çalışanlardan sadaka dilenin daha iyi!

Gönülsüz yapılan aş, ya karın ağrıtır ya baş

Çünkü gönülsüz pişirilen ekmeğin ağızda tadı olmayacaktır ve ancak yarısını giderir yiyenlerin açlığının.

Ve eğer üzümleri istemeye istemeye ezerseniz, bu isteksizlik pekmezine zehir akıtır.

Ve melekler gibi bir şarkı tutturduğunuzda, aşk yoksa nağmenizde, size kulak verenleri sağırlaştırır, günün ve gecenin seslerine duymaktan mahrûm edersiniz, yazık edersiniz onlara.

 

Rumûz-ı Enbiyâ’dan

Rumûz-ı enbiyâyı vâkıf-ı esrâr olandan sor
Ene’l‐Hakk sırrını cândan geçip berdâr olandan sor

Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre suâl ediniz [Enbiyâ:7] emri üzere her şeyi ehlinden sorup öğrenmek gerektir. İlâhi sırlara vâkıf olanlar nebîlerin sırlârına da vâkıf olmakla onların remzini tahkik ehli olan Hallac-ı Mansûr hazretleri’nden “Ene’l Hak” buyrulması sırrını, cânından geçip Alah’ta fâni, gâib olan ve O’nunla bekâ bulup zevk etmiş olduğundan artık böylesi kelâmı buyuran Mansûr mu (nerede kaldı) onun lisânından diyen Hak mıdır? zevken bildiklerinden Hallâc gibi zât-ı şâhânelerden suâl etmek gerekir.

rumuz

Bir nev’i kuş dili olan hakîkat lisânı remizle doludur, üstü kapalı bir şekilde gizli bir yolla, îmâ ve işâretle anlatılır duru gönülden gönüle…

İşte böylesi bir makamdan zuhûr eden enbiyâ remizlerinden bir remiz

Önce Hızır ve Mûsâ (as) kıssası olarak bilinen âyet-i kerîmelerin meâlini bir okuyalım can kulağınıza:

… Derken (orada zati bilinçle, saf akılla olan) kullarımızdan bir kul buldular ki biz O’na indimizden (lutuf yollu) bir rahmet vermiş ve yine O’na ledünnümüzden bir ilim (dıştan ta’limi mümkün olmayan bir ilim, ma’rifet) ta’lim etmiştik. Musa ona: “Sana doğru yol (ve hayır) olarak öğretilenden bana da öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” dedi.  (O da:) “Doğrusu sen, benimle birlikte (yaptıklarıma) sabretmeye asla dayanamazsın.”  “(Üstelik bilgi olarak) aslını kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?” dedi. (Musa:) “İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmem.” dedi. (Hızır da:) “O halde bana tâbi olursan, ben sana (o konuda) bir söz söyleyinceye kadar, bana (yaptıklarımdan) hiçbir şey sorma.” dedi. 

Bunun üzerine ikisi de gittiler. Nihayet gemiye bindikleri vakit, (Hızır) onu deldi. (Musa:) “Gemi halkını boğmak için mi onu deldin? Hakikaten sen korkunç bir şey yaptın.” dedi. (O da:) “Sen benimle birlikteliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi. (Musa:) “Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, (arkadaşlık) işimde bana bir güçlük çıkarma (da beni affet).” dedi.

Yine (birlikte) gittiler. Tâ ki, bir oğlan çocuğuna rastlayınca (Hızır) hemen onu öldürdü. (Musa:) “Bir can karşılığı olmaksızın, tertemiz (günahsız) bir canı öldürdün ha! Hakikaten sen (benzeri görülmemiş) çirkin bir şey yaptın.” dedi. (Hızır:) “Ben sana, benimle birlikteliğe sabretmeye asla dayanamazsın demedim mi?” dedi. (Musa:) “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaş olma! Artık bununla, tarafımdan (kabul edilen) son mazerete ulaştın.” dedi. 

Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına varıp onlardan yemek istediler. (Vermediler ve) onları misafir etmekten kaçındılar. Derken (orada) yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. (Hızır kerâmeti ile) hemen onu doğrulttu (eski haline getirdi). (Musa: “Niçin yaptın?) Eğer isteseydin buna karşı bir ücret alırdın.” dedi. (Hızır:) “İşte bu, seninle benim (birbirimizden) ayrılma (vakti)mizdir. (Şimdi) sana, sabretmeye dayanamadığın şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.” dedi. 

“Gemiye gelince: (O), denizde çalışan yoksullarındı. Onu kusurlu yapmak istedim. (Çünkü) peşlerinde her (sağlam) gemiyi zorla alan bir hükümdar vardı.” “Oğlanın ise, anne babası inanan kimselerdi. (Bu çocuğun) onları azgınlık ve küfre sürüklemesinden (veya zorlamasından) korktuk.” “İstedik ki Rableri ona karşılık, kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.” “Gelelim duvara: (O,) şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da sâlih (iyi ve temiz) bir kimse idi. Rabbin onların (büyüyüp) olgunluk çağına ermelerini ve kendisinden bir rahmet olmak üzere definelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunu kendi emrim (ve re’yim)le yapmadım. İşte üzerinde sabretmeye dayanamadığın şeylerin içyüzü bu!” [Kehf:65-82]

Ravza-i hadrâ’yı bilmez Hızr’a yoldaş olmayan

Ravza-i hadrâ, yeşil bahçe, O’nun zâtında mahfûz, çabalamakla elde edilemeyecek ancak Hakkın murâd ettiğine lutfen, keremen ikrâm buyrulan, Hâlıktn mahlûka bağışlanan ilm-i ledün.

İkiz kardeşimiz olan kitaba imanımız gereğince, zâhirine bakılarak bu âyetlerin manâlarını kabul ederiz elbette lâkin “Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir. Her harfin zahiri ve bâtını vardır. Yine her harfin bir sınırı vardır. Ve her sınırın da bir hesabı vardır.” hadisi şerifi mucibince  değişik manâları da vardır.

Gemi, Haktan bize verilen vehimle, şerîat gemisine binmiş var zannettiğimiz vücûdumuzdur, vâriyetimizdir ve bu vücût gemisini zapt eden zâlim hükümdar da vehimdir (bedensel rububiyet, nefs-i emmâre)

Deniz, hakikat, zât-ı ilâhî deryâsı… Bu deryâdan bir damla vehmî vücûda isâbet edecek olsa nefs-i emmâre ve askerleri elini çeker, bir daha o kişi üzerinde tasarrufta bulunamaz

Hakîkat bir denizdir şerîat gemisi
Çokları girdi gemiye denize dalmadılar

buyrulmakla, gâye insan olan Habîb-i Kibriyâ Efendimiz’in yol ve gidişine uyanların bir nicesi şerîat gemisine bindikleri halde hakikat ummânına dalamadıkları, denizin derinliklerinden çıkan sedefteki bir nokta misali inciyi bulup noktanın sırrına eremedikleri âşikârdır.

Geminin içindeki yolcular ve gemi sahibi dış ve iç kuvvetlerimiz, melekelerimizdir. Buradan vücûd gemimiz deldirirsek hakikat deryâsında yâni Hak varlığında gark olacağımızı anlamış oluyoruz.

Beni bilen talep eder… Beni talep eden bulur… Beni bulan sever… Beni seveni öldürürüm… Bir kimseyi öldürürsem diyeti bana düşer… Bir kimsenin diyeti Bana düşünce onun diyeti bizzat Ben olurum. [Hadis-i Şerîf]

Bu beden O’nun tapınağıdır
Aşk ile ördüğü ışık ağıdır
Kendini yaşam aynasından seyreden
Görenle görünenin kutsal bağıdır

Öldürülen çocuk, nefs, özvarlık çocuğudur. Bu çocuğun ölümünde ölümsüzlük vardır. Zîrâ bu ölüme karşılık O’nun eliyle sunulan âb-ı hayat yâni ölümsüzlük suyu içilir ki bu su insana sonsuz bir ma’nâ yaşayışı ikrâm eder.

İnnâ lillahi ve innâ ileyhî raciun : doğrusu biz Allah’ınız/Allah’a aidiz/Allah içiniz ve O’na dönücüleriz. [Bakara:156]

Bu yaşayış ölümden sonra yeniden var olan nefsin O’na dönüşüdür. Âyetin devamında bahsedilen doğacak çocuk, veled-i manâ, kalp çocuğu denen hayırlı evlattır.

Hızır as tarafından düzeltilen duvar şerîat duvarı, altındaki hazîne kâinâtın zuhûruna temel teşkîl eden Allah’ın gizli hazinesi (kenz-i mahfî), duvarın sahibi olan iki çocuk, hakîkatları olan ayan-ı sabite (yüksek plan) mertebesinde iken bu varlık âlemine gelmekle yetim kalan ruh ve bedenimizdir.

Hızır’ın duvarı düzeltmesine karşılık bir şey istememesi, ibâdet karşılığında dünya ve âhiret nimetlerine rağbet etmeyerek, kulluğun yalnız O’nun iradesiyle yapıldığının bilinmesidir.

Şehir halkının onları, misafir olarak kabul etmemesi, maddeye, kalıba bağlı olanların manâyı, özü sezme yaradılışında olmamalarından bu gibilerin ehl-i hakikate olan muamelesindeki özürlerin hoş görülmesinin lüzûmuna işarettir.

İbn-i Arabî sultânımız ise mezkûr kıssadaki olayları Hz. Musa’nın risaletinden önceki zâhir hayatından bazı iç manâlar şeklinde izâh buyurur. Bilindiği gibi kâhinler Tanrılık iddiâsındaki Mısır hükümdarı Firavun’a bir süre içinde doğacak erkek çocuklardan birinin kendisine karşı çıkarak başarıya ulaşacağını haber vermişlerdi akâbinde Firavunun emriyle bu süre zarfında doğan çocuklar öldürülmüştür.

Hz. Musa’nın (as) annesi, çocuğu dünyaya getirince bir sandık içerisinde Nil nehrine bırakmış ve akıntıyla sürüklenen sandık Firavun’un sarayı yakınlarına kadar gelmiştir. Nehirde bulunan bu çocuk Firavun’un zevcesi Asiye Hatun’un yalvarması ile evlat edinildiğinden ölümden kurtulmuştur.

İşte bu olayın evveline bakıldığında çocuk için ölüm gözüküyorsa da işin sonunda Hz. Musa (as) nasıl kurtulmuşsa geminin delinmesi de dışarıdan bakılınca ölüm iken iç manâ yüzüyle kurtuluş olmuştur.

Hz. Musa (as) bir tokatla çingeneyi kazara öldürerek  Mısır’dan Medyen’e doğru sefer etmiş ve bu öldürmeyi kendi nefsinden bilmiştir. Hızır ise kıssada öldürülen çocuğu Hakk’ın emriyle, bir hikmete binâen öldürülmüş olduğunu bildirmiş ve Hz. Musa’nın (as) kendi nefsinden sanmış olduğu bu vakıayı da Hakkın irâdesine bağlaması gerektini anlatmak istemiştir.

Hz. Musa (as) Medyen’de pınar başında rastladığı bir koyun sürüsünü bedava sulamış ve bu hizmetinde dolayı karşılık beklememişti. Hızır kıssasında da “duvarı düzeltme” bir karşılık beklemediğini Hz. Musa’ya (as) bildirmiştir.

Yunus Emre bunda manâ var dedi
Bir kamil mürşide sen de var şimdi
Hazreti Musa’ya Hızr’a var dendi
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz

Misâfir kim.in

tanri_misafiri
“Misafir” kelimesi Arapça “sefer”den geliyor; yani bir yerden bir yere giden, açıkçası “yolcu”. Türkçe’ye geçen kelime, “konuk” mânâsını dilimizde (bir anlamda, hayat tarzımızda) kazanmıştır. Buna göre misafir, görüşme, ziyaret gibi amaçlarla birinin evine, dükkânına, mekânına, oturduğu beldeye, köye gelen kimsedir.

Bizim kapı DOST kapısı
Girene, canımız kurban
Selâm muhabbet tapusu
Verene, canımız kurban

Misafir, Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği bir nimettir. Ona ne kadar saygı gösterip, hizmet edersek o kadar sevap kazanırız. Sadece güleryüz göstersek bile kâfidir. Çünkü güler yüz de bir tür sadakadır. Bazı kalın kafalı, kalbi kara adamlar “sadaka” lafından ürker, odun tabiatlı oldukları için; “Nedir ulan, dilenciye mi veriyorsun?” diye sorabilirler. Eh ne diyelim, ahlâk sahibi olmak zor.

Hattâ daha ileri gidenler “ahlâk” sözü geçtiği zaman da kabalarına çuvaldız batırılmış gibi olurlar. Onlar için varsa “menfaat”, yoksa “menfaat”. Bu kafada olanlar “sevap” terimini de menfaat hanesine yazarlar. Bunlarla sakın ola ki laf yarıştırmaya kalkışmayın, içinizden “Allah hidayet versin” diye dua edin. Aslına bakarsanız dünya insan için bir misafirhânedir. Cenab-ı Hak, âdemoğlunun bu misafirhânede rahat etmesi için nice nimetler halketmiştir. Kıymetini bilene…

Dilimizin, şiirimizin, inancımızın, kültürümüzün piri, Anadolu toprağının ruhu, koca Yunus Emre bakın ne diyor:

Aşkın odu düştü cana, eritti yürek yağını
Kesti hevasetin kökün, oda yandırdı bağını
Kazdı kahır kazmasıyla, canda cefâ ocağını
Çaldı nefsin boynuna himmet eri bıçağını
Rahmet suyu ile yudu, gönlüm evin ap arıca
Hizmet kapısından, ana sundu şükür ayağını
Her kim bize yanı yanar Hak dileğin versin ana
Urmaklığu kasdedenin düşem öpem ayağını
Kim bize taş atar ise güller nisâr olsun ona
Çerağıma kasdedenin Hak yandırsın çerağını
Miskin gönlün aşk elinden iki büküldü vücudu
Tevbe kapısından sundum ona îman tayağını
Gel îmdi miskin Yunus hevâseti elden bırak
Çalabım rûzi eyle bize kanâat bucağını

Hevâset(a): Nefse uymak, kötülük, heva ve hevese kapılma
Nisâr(a): Döküp saçma, düğünlerde saçılan para vs.
Rûzî(f): Rızık, azık, nasib, kısmet.
Tayak(t): Dayanılacak şey, eşya. İnsan vs.

Epeyce bir zamandan beri nereden geldi ise (çünkü bizde yok) bir “öteki” lafıdır dilden dile dolaşıyor. Yahu kardeşim bırakın ötekiyi, bizim için “yabancı” dahi Tanrı misafiridir. Biz ona nasıl yan bakarız?! Kendini kardeşlerinden ayıran, kapısını onlara kapatan bilin ki ya kibir sahibidir ya da korku.

“Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan bizden değildir”. İşte ölçü bu. Lakin elbette namuslu ile namussuz, yalancı ile doğru sözlü, cimri ile cömert bir tutulmaz. Fark, ahlâk farkıdır. Gönül sahibi olmak lazımdır.

Gönül nedir? Gönül içimizde fenalığın bulaşmadığı tek yerdir. Vicdanımız odur veya onun kumandası altındadır. Kötü ihtirasın zerresi ona ulaşmaz, aldatmak nedir bilmez, şehveti hiç tanımamıştır. İblisin tohumu onun toprağında asla kök tutmaz. Gönül içimizdeki meleğin adıdır ve Yunus’un deyimiyle gönül Çalabın tahtıdır. Hz. Yunus bütün eserinde bizim bu en değerli yanımız olan gönlü yüceltmiştir. İnsanların ırkları, dinleri, doktrinleri, ahlâk anlayışları, hasılı her şeyi ayrı olabilir. Kimi zengin, kimi fakir, kimi zâhit, kimi zâni olabilir. Fakat kimler olursa olsun, insanın gönlü mukaddestir.


Gönül gönüldür, olsa da göğsünde bir kahpenin
Onu yıkan, gitmesin tavâfına Kâbe’nin

Çünki o Allah’ın baktığı yerdir, masumdur. Çünki o aftır, merhamettir, sevgidir. Günah onun değil nefsin eseridir. O yangınlar veren ateş değil, hayat veren sudur; inciten kahkaha değil, seven tebessümdür, ayıran bozgun ve fitne değil, birleştiren dostluktur.

Şimdi böylesine “gönül ehli” olan kimsenin (yani esasen bizlerin) Tanrı misafirine kapısını kapaması düşünülebilir mi?

Şunu unutmayınız: “Ben” deyince “öteki” ortaya çıkar. Oysa “ben” demek, ahlâkımızda terk-i edebdir.

Günümüzde dünyayı zapteden kapitalist ahlâk tersini söylüyormuş. Varsın söylesin, “Yel kayadan ne aparır”

Cüzî İrâde

… Muhakkak ki Rabbin irade ettiğini fiile dönüştürür! (dilediğini dilediği gibi yapan ancak O’dur) [Hûd:107]

Dostunu tanı; O’nun selbî ve sübûtî sıfatları vardır. Sübûtî sıfatlarından irâde (dileme), kudret (güç yetirme), tekvin (yaratma) sıfatlarının ifade ettiği gibi O, her dilediğini anında yaratmaya muktedîr olandır. O, bir şeyi yaratmak isterse ona yalnız “OL” [Bakara:117, Âl-i îmrân:47, En’âm:73, Nahl:40, Meryem:35, Yâ-sin:82, Mü’min:68] demesi yeter. Ol dediği şey hemen oluverir.

Buradan da mâlûm olacağı üzere irâde yâni dilemek Allâh’ın bir sıfatıdır. Eğer Arap dilinde Cüz’î lâfzı Küll’den ayrılmış bir parça mânâsına ise bu irâde-i cüz’iye tâbiri ilim bakımından sakâmetle (bozukluk, sakatlık) mâlûl görünür. Çünkü bu cüz’î tâbirinden Allâh’ın küllî irâdesinden ayrılıp da öteye beriye dağılmış mânâsı anlaşılır. Hâlbuki Allâh’ın bu sıfatları hiçbir vechile kâbil-i taksîm değildir. Zira O, Ehad ve Samed’dir. Kendisinden ikinci bir varlık zuhura gelmemiş, tecezzi ve tekessürü (parçalara ayrılma, çoğalma) mümkün olmayan som ve tek bir bütün.

irade

Nitekim Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrâde, Kudret, Kelâm, Tekvin gibi İslâmiyet’te inanılması farz olan sekiz sıfatın insanlık âyinesinden görülmesi Hakk ile halk arasında bir münâsebet bulunduğuna muhkem bir burhandır. Bu sıfatlara Sıfat-ı Subûtiye denilmesi, subût bulacakları, zuhûr edecekleri muhîtin, tafsil i’tibâriyle âlem ve icmâl cihetiyle de âlemin özü olan Âdem olmasındandır. Âdem dediğimiz meyva âlem denilen ağacın mahsûlüdür. İşte bu sıfatlar tamâmıyla Hakk’ındır. Bunları kendine nisbet etmeye kimsenin hakkı yoktur. Yalnız bunların, insanda tecellîsi mazhariyet alâkasına göredir.

Her sıfat kim sende var izle anı
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı
Erişince zâtına özle anı
Gayre bakma sende iste sende bul
Çünkü Hakk’ın ef’al, sıfat ve zatı seninle zâhirdir. Ef’al sıfata, sıfat zata delildir. Şimdi bir iş sıfatsız açığa çıkabilir mi? Meselâ, ilimsiz iş açığa çıkmış olur mu? Böylece irade, kudret, işitme, görme, kelâm ve hayat olmadan bir iş açığa çıkabilir mi? Çıkamaz demek olur ki işler sıfatın vücuduna delildir. Böylece sıfat sıfatlanan (mevsuf) olmadan olur mu? Her sıfata bir mevsuf lâzımdır. Meselâ, irade mürid olmadan, kudret kadir olmadan olur mu? Olmaz. Bu halde sıfat da Hakk’ın vücuduna delil olmuş olur. Her şahıs kendinde zâhir olan ef’al, sıfat ile yüce Hakk’a delil yapabilir.

Bunlar tıpkı Güneş’in ziyâsı gibidir. Odayı aydınlatan ziyâ pencerelerin kâbiliyetine göre Güneş’indir. Yoksa küll olan Güneş’den ayrılıp da parça parça öteye beriye taksîm olunmuş değildir. Öyle tasavvur olunursa o vakit asıl irâdenin sâhibinden, bu sıfat eksile eksile biter. O vakit bir işin başlangıcında Besmele çekip Allâh’dan istiâne etmenin yâhut Allâh dilerse olur mânâsına gelen “inşâallâh” demenin hiç bir mânâsı kalmaz. Çünkü bu babda her ne yolda mütâlea edilirse edilsin araya bunun yarısı Hakk’dan, yarısı kuldan, yâhut çoğu Hakk’dan, birazı da kuldan gibi koyu koyusuna bir nevi ortaklık giriyor ki bu da [gizli] şirkten başka bir şey değildir.

Bunun için akla, zevke, tam bir kanaat verecek derecede öteden beri hallinde güçlükler çekilen, hattâ halli imkân hâricinde görünen bu irâde-i cüz’iye meselesini eğer câiz görülürse âfakî bir misâl ile izah edip kısa keselim:

Tavla oynanırken “se-yek 3-1” atmak istenir. Çünkü işe o yarar lâkin oynayan kimse elindeki zarları attığı vakit hiç istemediği ve işine yaramayan “şeş-beş 6-5” gelir oturur. Şimdi ne yapmak lâzım? İstenilen, “se-yek” mi oynanır, yoksa hiç istenilmediği hâlde kendi elimizle kondurduğumuz “şeş-beş” mi oynanır? Tabiî zarlar ne oynamayı hükmettiyse onu oynamaktan başka çâre yoktur. İşte elindeki zarları yine kendi eliyle atmak irâde-i cüz’îyesini sarf etmek demektir ki bir nevi tedbîrdir. Fakat atılan zarlar ne geldiyse o da takdîrdir. Tedbîr takdîre uymazsa kazâya rızâdan başka elden ne gelir?

Takdire bağlanup demişiz beli,
İrade-i cüz’ den çektik biz eli,
Dümeni şikeste keşti-i dili,
Nihayet engine saldık bakalım 

Şu hâlde “İrâde-i cüz’îye elimdedir, istediğimi yaparım” dâvâsiyle lâ-şuurî (bilinçsiz) bir hâlde Kader’in hükmüne karşı savaşa çıkan kahramanların benimsedikleri irâde-i cüz’îyenin ilimde kazandığı kıymet işte bu kadarcıktır.

Şu hakîkat her şeyden evvel bilinmelidir ki Allâh’ın Kur’ân’ında, Habib-i Kibriyası’nın hadîslerinde, gerçek ve yüksek âlimlerin eserlerinde insanlara böyle bir irâdenin verildiğine dair hiç bir işâret yoktur. Bilâkis Kur’ân-ı Kerîm’de “Bir ağacın herhangi bir dalını kesseniz, yâhut kesmeyip de o dalı yine öylece ağacında bıraksanız, bu her iki hâl Allâh’ın izniyle olur” [Haşr:5] meâlindeki âyetin hükmüne bakılırsa bu iki şıktan gerek vukua gelen kesme fiilinin, gerek zuhûra gelmeyip de yalnız tasavvurda kalan kesmemek niyetinin ikisi de Allâh’ın irâdesiyle olduğu işâret buyurulmuştur.

Diğer âyetlerde ise “Sizin istediğiniz olmaz ancak Allâh’ın istediği olur” [İnsan:30] ve “Her hareket edenin nâsiyesi (idare ve tasarrufu) Allâh’ın elindedir” [Hûd:56] ve “Sizi ve yaptığınız işleri yaratan Allâh’tır” [Sâffât:96] ve “Hiçbir şey için “Onu yarın kesinlikle yapacağım” deme (çünkü Allâh’ın onu inşa edip etmeyeceğini bilemezsin)! Sadece “İnşâ Allâh = Allâh dilerse, inşa ederse” kaydıyla demen, müstesna! Unuttuğunda Rabbini (hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret (hatırla)! Ve de ki: “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi) olgunluğa erdirir.” [Kehf:23-24] buyuruluyor.

“Allİh mü’minlerin nefislerini, mallarını satın aldı. Mukâbilinde kendilerine cennet verildi” [9:111] meâlindeki âyet-i kerîmede verildiği işâret buyurulan cennet nefis ve hevâ erbâbının husûsiyle amellerinin mukâbilinde ücret bekleyen sofuların imrenip de ağızlarının sularını akıttıkları cennet değildir. Bu cennet Allâh’ı gerçekten seven âşık-ı sâdıklardan, yüksek mânâ erlerinden Yunus Emre’nin:

Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri;
İsteyene ver sen ânı bana seni gerek seni
diye candan özlediği ve yine bu mânâ erlerinden Mısrî Niyâzî’nin:

Ne hâsıl ey Niyâzî Cennet-i İrfân’a varmazsan
Tutalım Hakk senin anda yerin Dârü’n-naîm etmiş
buyurduğu mânâ ve irfân cennetidir.

İşte bu cennet kendilerinde varlık benimsemeyen, kuvvet ve kudreti mâbudlarından bilen, Lâ havle’yi Allâh’ın istediği gibi okuyan kimselerin girebileceği cennettir.

Bir de şu âyet-i kerîmeye bakalım da ibret alalım; benliğimizle küs kütük kalmıyalım; fırsat var iken yol alıp maksada ermeye çalışalım. İbret almak istediğimiz âyet-i celîlenin meâli şöyledir: “Allâh, peygamberlerin hepsini toplayıp gönderildikleri oldukları ümmetlerden ne yolda cevap aldıklarını soruyor: Peygamberlerin hepsi birden: Biz ne yaptığımızı bilmiyoruz. Gaybı bilen ancak sensin” [Mâide:109] diye cevap veriyorlar.

Bu mubâreklerin dinî, ahlâkî, medenî, içtimaî bakımdan vücûda getirdikleri inkılâblar beşeriyetin kudreti fevkindedir. Bununla beraber Allâh’ın kendilerine tevcih ettiği bu suale karşı yaptıkları hârikulâde işlerin hepsini kendilerinde fâil ve mutasarrıf olan mâbudlarının tecellîsi olduğunu hep bir ağızdan ikrâr8 ve tasdîk ettiler. Kendilerine irâde-i cüziye nâmiyle bir pay ayırıp “Biz de şunu yaptık, bunu yaptık” diye bir şey söylemediler. Bu sınamaya karşı ilim ve edeb öğrendikleri muallimlerinden tam numarayı aldılar. Ve yine onun izniyle meb’us oldukları kavmi cehlin karanlıklarından ilmin aydınlıklarına çağırdılar.

İşte nefislerini, mallarını Allâh’a satan Allâh’ın hâlis mü’min kulları bunlardır. İşte beşeriyet mağarası, içinde Allâh’ın sağa sola çevirdiği Ashâb-ı Kehf bunlar olduğu gibi taayyün kubbeleri içinde kendilerini Allâh’dan başkası bilmeyen ve kendilerinde irâde-i cüziye tasavvur etmeyen velîler de bunlardır ve bunların izlerinden ayrılmıyan bahtiyârlardır.

Bu mubâreklerin ahlâk ve evsâfı aynı Kur’ân’dır. Peygamberimizin vefâtından sonra ashâbdan bâzı kimseler, Aîşe vâlidemizden, Peygamber efendimizin evde bulundukları müddetçe ahlâk ve etvârından bazı şeyler sordukları zaman, vâlidemizden “O’nun ahlâkı Kur’ân idi” cevâbını almışlar ve bu ârifâne ifâdeden istifâde etmişlerdir.

Ana karnındaki bir çocuğun teşekkül eden âzâ vâsıtaları çıkacağı muhitteki maksadlara uygun bir sûrette nasıl tertib olunmuşsa, meselâ görmek maksadına göz, işitmek maksadına da kulak vâsıta olduğu gibi Kur’ân ile insan arasında da aynı mutâbakat tesis edilmiştir. Onun için Kur’ân insâniyet mefhûmunun en kıymetli bir cevheridir.

İnsan da bu mukaddes cevherin parlak mayasiyle bezenmiş bir mahfazasıdır. Nasıl ki, hadîs-i şerîfde: “İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştir” buyurulmuştur. Fakat yalnız sûrete bağlanıp da insanın Kur’ân ile ne yolda bir münâsebet tesis etmiş olduğunun zevkini tatmayanlar Kur’ân ile ikiz doğmuş sayılmazlar. Çünkü “Rahmân (El Esmâ ül Hüsnâ ile işaret edilen tüm özelliklerin sahibi), Talim etti Kurân’ı (Esmâ mertebesindeki özellikleri oluşturdu). Halketti İNSAN’ı, Öğretti ona beyanı (Esmâ özelliklerini insanda açığa çıkardı); (Hz. Âli’nin deyişiyle “‘İnsan’, konuşan Kur’ân” oldu.)” [55:1-4] meâlindeki âyetin dizilişine bakılırsa ilk önce Kur’ân tâlim ediliyor. Sonra insan yaratılıyor mânâsı anlaşılıyor. Hâlbuki buna karşı insan yaratılmadan evvel Kur’ân kime tâlim olunuyor suali de vârid görünüyor.

Bu âyetin şu şekilde dizilmesine basîret gözüyle bakılacak olursa insanın yaratılması kendisine Kur’ân tâlim olunmaya bağlıdır, Kur’ân’ın ancak insan mefhûmunu takrîr ettiğini ilmî ve ahlâkî bir sûrette zevk ve o mânâda tahakkuk eden o anda insan olarak yaratılmış olur mânâsı bu âyetin bu sûretle dizilişinden pek açık olarak anlaşılır. İşte o vakit Kur’ân ve insan nüshaları birbiriyle birleşir ve “Bu kitapta şüphe yoktur” [Bakara:2] kanaatine şüphesiz bir îman ile varılmış olur.

Halkı Allah’ın izni ile bırak, yine O’nun emri ile arzularından geç. Bir ayet-i Kerimede şöyle buyrulur: “Eğer inanıyorsanız, Allah’a güvenin…” [Mâide:23] Kendini Allah’ın fiiline, iradesine terket. Saydıklarımızı yaparsan ilahi emirlere bir kab olursun. Halkı bırakmak; onların elinde hiçbir iyilik veya kötülük olmadığına ve olamayacağına inanmakla olur. Bütün kuvveti Allah’tan görüp halkın elinde mevcut olan bir şey görmeden Allah’ın kudretini tasdik etmekle mümkün olur. Kendini bırakmana gelince Hakk’a teslim olman ve sebepleri bir yana atmanla olabilir. Kendinden hiçbir hareket görme, gücüne kuvvetine mağrur olma. Bu halinde kendini hor görüp, özünden nefret etme. Hakk’a teslim ol, O’nun emirlerine göre hareket et. Şunu iyi bil ki, her şeyi evvel ahir yapan Allah’tır. Sen ana karnında bilinmez bir nesne iken, O besledi ve bu aleme getirdi. Ve yine sen, beşikte her şeyden habersiz yatarken esirgeyen O oldu. İşte o eski hallerini düşün ve Hakk’a güven. [Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî]

Hâsılı Ahmed Amiş Efendi Hazretleri ne güzel beyan buyurmuşlar hakikati: “İrâde-i külliyye’nin efrâd-ı beşerde zuhûruna o ferdin irâde-i cüz’iyyesi denir. İyyâke Na’büdü ve iyyâke nestain (Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım buluruz) irâde-i cüz’iyeyi silmiş süpürmüştür. Ârifler için irâde-i cüz’iyye’yi tasdik etmek küfürdür. Mahcuplar için de irâde-i cüz’iyye’yi adem-i tasdîk küfürdür.”

Ne edeyim Ya Rabbenâ cümle irâdet sendedir
Vermedin bir zerre kuvvet gayra kudret sendedir

Zâhirinden söyleyen sen dinleyen sensin Şehâ
Zâhir ve bâtın senindir ‘îş ve ‘işret sendedir

Nahnu akrabu fıkhına akreb olduğu içindir bize
Gayrı yok kurbdan müberrâsın hüviyyet sendedir

Çarşı-yı kesret içre açtı hikmet bir dükkân
Vezin eden sensin teraziyi meşiyyet sendedir

Zâhirindir bu cihân her âlemin sen cânısın
‘Reânî’ yoktur ara yerde ayn-ı ru’yet sendedir

Pertev-i nûr-i tecellî kurdu bir nev bârigâh
Hem müşebbeh hem münezzeh fasl-ı vuslat sendedir

Ne edip ne zann edip Şeyhî deyû söylediğim
Hep senindir hep senin bu nutk u sohbet sendedir

Hak evveldir ve âhirdir. Ezeldir ve ebeddir. Hakkın girdiği kalb ölmez. Ölmezler işte bunlardır. Ezelde Hak’ta idik. Hak’tan geldik, Hakka yürüdük. Gelmek gitmek; ab- dın ihtiyârında değil, Hakkın irâdesindedir. Mürîd demek; Hakkın irâdesine bilâ-kayd u şart boyun kesmiş, teslîm olmuş, eyvallah etmiş demektir. Buna «ikrâr» derler. İkrârı Hakka verenlerin, bu âlemde karârı kalmaz. Çünki karârını ezelden vermiştir. Nasîbini almış- tır ve (elhamdülillah) demiştir.

Allâh’ın irade ve kudretinin bittiği yer neresidir ki; orada “beşerin irade ve kudreti” başlasın cânım efendim…

İrâde-i cüz’iyye olduğu zaman fânî,
Zât’ından tulû eder İrâde-i Sultânî.

Bakî selâmette olunuz erenlerim, ferman “fa’âlün limâ yürîd” hazretlerinindir.

Ne eyleyeyim Sensiz beni; Beni benden al ki
Sen ben’de, ben de Sende olayım.
Andan sonra da Âdem olayım.
İrâde buyur da mürîd olayım.
Fermân buyur da derviş olayım.
Hak Dost, Dost Hak.
Dostu buldum.
İstemem ne tâc, ne post
Gönül, Dosta oldu post

Şükür elhamdülillâh
Hâzâ min fazl-ı Rabbî

Elimiz bu kadarına uzandı, söz tamam oldu
Nâ-tamamların elinden lütfun tutar oldu

Hem bir avuç toprakta kusurdan başka ne ola ki…