İnsan görünme.z

Görünmezlik, gerilim sineması için vazgeçilmez bir nimet. Bir şeyin varlığını hissediyor ama onu göremiyorsanız, bu varlık iyi veyâ kötü olsun mutlaka sizi gerer ve tedirgin eder!

İşidirem sözünü göremezem yüzünü
Yüzünü görmekliğe cânım veresim gelir

Hüve’l-bâtın değil perde, hüve’z-zâhir O her yerde

Velâyet berâtı olan sûre-i ihlâs’tan biraz ışık d.olsun hânemize:

O Allah, Ehâd olandır:
Parçaların birleşmesinden oluşmamış ve parçalara ayrılmamış tek bir bütün!

O Allah, Samed olandır.
Som altın için samed denir, içinde altından başka hiç.bir.şey yok diye okunur.

Tek bir öz, her yerde zâhir iken duygu, düşünce, kimlik içinde kaybolanlar için bâtına çekilmiştir. Düşünce, dikkat, enerjiden ibâret olan insan yüzünden, doğal hâlini “dikkat dağınıklığı” oyunuyla gizlenmiş!

Yoğu var ve muhteşem gösterdin
Yeli gizledin, tozu gösterdin
[Cenâbı Mevlevî]

İşitecek kulağı olanlar İnsanlığın Târifi’nden işitti:
Dilinizde aşırılık (tecâvuzu’l hudûd) işlerinizde karışıklık (teşevvuşu’l emr) olmasa, siz de benim gördüklerimi görebilirsiniz.

Şimdi ve burada olan, gizli görünse de saklanmıyor.

Sûret-i Leylâ’dan sîret-i Mevlâ
Cemâlin arz edip hicâb gösterir

Doludur Hak ile âlem muhakkak
Nereye baksan anda görünür Hak
[Bak.ara:115]

İşte okumasını bilenlere bir de muammâ:
Çok görülen yoktur da yok görünen çoktur!

Şâhsi bir iltifat olarak anlamazsan sana verilecek bir müjdem var, almak için zahmetsizce ve doğal olarak farkında olman yeter:
Bunca zamandır misâfirsin bu tende
Yazıktır bilemezsen aradığın sende

İnsan yarım elma gibidir; öteki yarısı dosttur; onu bulamazsa ömrüne yazık!
[Pythagoras]

Şimdi ve burada duyacağın her şeyi duydun ammâ bunları güvenilir bir kaynaktan, doğrudan doğruya tecrübe etmediğin, sahnede kendin olarak deneyimlemediğin sürece, zihne ait bir beyan olarak kalır ve geçicidir!

Hakikatin etrafını koklayıp durarak, ikinci el bilinçle hiçbir yere varamayacaksın!

“Bildiğim tek bir meditasyon var” dedi güzel gören biri:

Yemek yerken, yerim
Yürürken, yürürüm
Uykum geldiğinde, uyurum

One thing at a time…

Her ne oluyorsa sâdece O olur.
“Ben” asla karışmam.

Araya ikilik:kişilik girmeden sâdece olan’a uyum

Hem OL•AN güzel değilse güzel ne ola ki?

El-hayru fî mâ-vakâa
Hayr ve güzellik olandadır

İnsanın gerçekliği, kendinde olmak murâdıdır.

Kendinizi bilemezsiniz ancak kendiniz olabilirsiniz! Bir bilen olduğunda bir de bilinen olur ki bu ikilik demektir. İkincisi her zaman ego-nefs, sahte benliktir.

Gerçek özünüz asla bir fiilin nesnesi olmaz o tektir ve dâimâ ÖZ•NEdir.

Nasıl buyurmuştu Varlığın Sevinci’ni duyan:
Eğer perde-i gayb, (bilinmezlik perdesi) açılsa yakînim ziyâdeleşmeyecek!

Görüşüm keskinlik kazanıp geçmişte ve gelecekte benim için neyin hayr ve güzel olduğunu görecek olsam vallahi yine şimdi ve burada olanı tercîh ederdim

Nasıl okumuştu bütün bu cümleyi birdenbire uyanan:

Gerçek özgürlük ve ızdırâbın sonu, şimdi, şu anda her ne hissediyor ve deneyimliyorsanız, onu tamamen siz seçmişsiniz gibi kabul edin ve seve seve yaşayın.

Her ne olmuşsa, başka türlü olamazdı!
Evvel ve âhirini, bâtın ve zâhirini bilen bilir ki:
“Ol•an Güzeldir”

Lâkin tam burada pek ince bir ayar vardır:
“Olan güzeldir” teslîmiyetiyle seve seve yenilen rızâ lokması, “artık bir değişim başlatamam, harekete geçme konusunda âcizim” pasifliği demek değildir.

Artık hareket geçme motivasyonu, yüzeydeki egonun arzu ve korkularından değil daha derinlerde, bütünle uyumlu tek merkezden doğar.

Sanki bedenin ölmüş ama üstünde olduğun at hâlâ koşuyormuş gibi…

Araya ikilik girmeden, yağmurun yağışı, güneşin doğuşu, gülün açışı gibi bir ırmak misâli bulanmadan, donmadan doğal olarak akar gider sonsuza…

Îmdi sen de ey tâlip!
Dışarda ve uzakta var.sayılan ilâhlara, latîf hakikatin kaynağı olarak tapınma! Böyle yaparsan sînende saklı hazîneyi elde etmek için dışarıya göz diken, başkasına el açan dilenciye benzersin.

Birliği önce kalbinde keşfet, için dışa zuhûrâtı ile istesen de ikilik giremez araya güzeller güzeli…

Düşüncenin üzerine düşünce

Uzak illerde anlatılan yakın bir hikâye biliyorum.

Uzak bir yerlerde kalpataru denen bir ağaç vardır: “Dilek ağacı” demektir. Bir gezginin yolu tesâdüfen! oraya düşer. Adam yorgundur, ağacın altına oturur. Ve çok aç olduğu için: “Burada biri olsaydı, yiyecek isterdim. Fakat kimse görünmüyor” diye düşünür. Yiyecek fikri zihninde
göründüğü anda, yiyecek aniden belirir.

Adam çok aç olduğu için nereden geldiğini düşünmez bile; hemen yer. Sonra uykusunun geldiğini hisseder ve: “Keşke şuracıkta bir yatak olsaydı” diye düşünür ve yatak belirir. Fakat yatağa uzanınca adamın içini inceden bir düşünce kemirir: “Neler oluyor? Burada kimseyi görmüyorum. Yiyecek geldi, yatak geldi belli ki üç harfliler bana bir şeyler yapıyor…”

Birden belirenler belirir ve o zaman korkar ve: “Ahanda şimdi beni öldürecekler!” diye düşünür. Ve hayatına son verir!

Varlığın işleyiş yasasında değişmeyen bir kural vardır: Düşünce tohumdur, maddeye kadar yolu vardır. Hayaletleri düşünürsen, ortaya çıkacakları kesindir.

“Kardeşim sen düşünceden ibâretsin. Geriye kalan et ve kemikten ibârettir. Düşüncen gül ise gülistan olursun. Diken düşünürsen dikenlikte sayılırsın…” Böyle bir tohumu “Tohum düşünce ağaç surettir. Tohumda diken ve gül bir arada idi; toprak onların makamını gösterdi.” diyerek böyle güzel suladı Cenâbı Mevlevî!

Düşündüğün şeyi göreceksin: Düşmanları düşünürsen onları vâr edeceksin, dostları düşünürsen onlar belirecek. Seversen, dört bir yanında sevgi gülleri biter; nefret edersen, nefret dikenleri belirir.

İnsan, topraktan bir çanak anten; ilgi ve enerjisiyle büyüttüğü, düşünmeye devam ettiği her şey “çekim yasası” gereği yerine getirilecektir.

Hiçbir şey düşünmezsen, o zaman sana hiçbir şey olmaz. Her düşünce pozitif ve negatif bir kutba sahiptir, aynı elektrik gibi. Eğer negatif kutba sahipsen, öteki tarafta pozitif bir kutup yaratılır. Bu otomatiktir.

Eğer korkuyorsan, öteki derhal içinde seni ezme, sana eziyet etme arzusunun doğduğunu hisseder. Korkmuyorsan, karşıdakinin arzusu tamamen yok olur. Bu yalnızca insan için böyle değil hayvanlarda da durum aynıdır. Doğru hal içinde kalabilirsen -dikkatin dağılmadan, sessiz, her ne olursa olsun içinde hiçbir fikir yükselmeden her şeyi saf tanığı olarak- o zaman etrafındakilerde de hiçbir fikir oluşmayacaktır.

Bu hikâye buraya kadar…
Ama dinlemeye meraklı bir can oldukça masallar bitesi değil

Köylünün biri, baltasını kaybetmiş. Komşusunun oğlundan şüphelenmiş çünkü çocuk, bir hırsız gibi konuşuyor, yürüyor ve öyle davranıyormuş.

Ertesi gün, tarladaki âletlerin arasında baltayı bulmuş.

Sonra aynı çocuğu yine görmüş; bütün diğer çocuklar gibi normal konuşuyor, normal yürüyor ve öyle davranıyormuş.

İyi veyâ kötü olan bir şey yoktur; öyle düşünmek, onları öyle yapar!
[W. Shakespeare, Hamlet]

Bu dünyanın en büyük mûcizesi, düşüncenin gerçekleşmesidir…

İnsan mı dünyanın içinde yaşıyor, dünya mı insanın içinde yaşıyor? Dünyâyı olduğu gibi değil olduğumuz gibi görürüz.

Gören gerçektir, görünenler ise hayâl hükmündedir, bir bir gelip geçer…

Madde, ruha hissettirilen hayâlse, âlem perdesindeki anlık görüntü, kendi hayâlimizdir…

Hissesi kendine düşe•ne:
İYİ Düşün
DOĞRU Ol
GÜZEL G•ör

Hoş… dışarda gördüğün, içerde ördüğündür!
Muhabbetle güzeller güzeli…

Beni tanıdınız mı?

Gelin birlikte temâşâ eyleyelim, cümbüşü bol bir pazar yeri resmedelim…

Daha cümle kapısından girmeden tezgâhtaki mallarını öve öve bitiremeyen çığırtkan sesler, müşteri kulaklara -gel gel ediyor.

Her bir dükkanın önüne yaklaştığınızda, ön taraflara dizilen lostra malların, vitrinlik ürünlerin arkada kalmış, üstü örtülmüş yanlarını sormayın gitsin.

Bir yanda da kendi malını satmak için uğraşmayan, dikkatleri çekip kurcalandığında, kusurlarının açığa çıkacağından korkan sessiz esnaflar duruyor.

Nihâyetinde “delik boncuk yerde kalmaz, asılı hıyar dalda kalmaz” her malın, bir alıcısı bulunur elbet…

Her biri, türlü roller içinde, seyir var seyir içinde.

Eveeet dışarda bu kadar pazar eylemek yeter, biraz da içeri bakalım erenler.

Dön bak aynaya, bu sen misin hatırla…

İnsanlar genellikle oynadıkları rollerin farkında bile değillerdir, dolayısıyla kendilerinin o rollerden ibâret olduklarını sanırlar.

Bazı roller gizlidir; bazıları açıktır amma sadece oynayan kişi göremez. Bazı roller, başkalarının dikkatini çekmek üzere tasarlanmıştır.

Çünkü ego dikkat çekmeye bayılır. Nedir dikkat? Yoğunlaşmış psişik enerji!

Ego, asıl enerji kaynağının kendi içinde olduğunu bilmez, hâliyle eksiğini dışarıdan tamamlar. Tanınmayı, övülmeyi, hayranlık duyulmayı, ne şekilde olursa olsun fark edilmeyi isterken, aslında sahte varlığını onaylatmak ister.

Başkalarının dikkatini çekmekten korkan utangaç bir kişi de egodan bağımsız değildir ama onunki hem başkalarının dikkatini çekmeyi isteyen hem de bundan korkan dengesiz bir egodur. Korkunun nedeni, bu dikkatin ayıplayıcı, kınayıcı, eleştirel olması yani egonun besleneceği yerde zayıflamaktan korkmasıdır.

Nitekim utangaç bir kişinin dikkat çekme korkusu, dikkat çekme ihtiyacına baskın çıkar.

Utangaçlık genellikle olumsuz yani yeterli olmadığına inanan bir benlik kavramına eşlik eder.

Herhangi bir kavramsal benlik duygusu, kendini o ya da bu gibi görmek, ister olumlu olsun (Ben en iyisiyim) ister olumsuz (Ben, işe yaramaz biriyim) egonun resmidir.

Her olumlu kavramsal benlik duygusunun ardında, yeterince iyi olmama “korkusu” yatar.

Diğerlerinden daha iyi olma “arzusu’ ise olumsuz kavramsal benlik duygusunu beslemektedir.

Kendisine güvenen egonun, sürekli bir üstünlük ihtiyacı içinde olmasının altında, bilinçsiz bir aşağılık kompleksi ve yetersizlik korkusu yatar.

Buna karşın, kendisini değersiz, yetersiz ve aşağı gören utangaç egonun içinde, aslında gizli bir üstünlük arzusu bulunur.

Niceleri, içinde bulundukları durum veyâ karşılaştıkları insanlara göre, üstünlük ve aşağılık duyguları arasında bir aşağı bir yukarı gidip gelirler.

Kendi içinizde bütün bilmeniz ve gözlemlemeniz gereken şudur: “Ne vakit bir kıyaslama ile kendinizi başkalarına göre daha aşağı veya daha üstün görürseniz, aynada gördüğünüzün ego olduğundan emîn olabilirsiniz.”

İnsan, kendisi bizzât özne olduğundan, dışarıda bir nesne olarak kendini bilemez meğer böyle böyle aynaya bakmasını bile…

Ve işte başka bir pazar…

Telefon edenin ilk sözleri olunca:
– Yâ hû hayırsız, kaç zamandır aramazsın, sormazsın, biz de aramasak bu arkadaşlığın âkıbeti nice olur? İnsan, bir arar, bir sorar Allah aşkına…

Tanıdık gelmiyor mu böylesi bir ses tonunu giyinen, benliğin gizli rengi?

İlk bakışta ne kadar masum ve tatlı bir sitem gibi görünüyor değil mi?

Oysa motivasyonunu egodan alan bu çıkışın temelinde, gizli bir üstünlük kurma isteği yatıyor.

Çünkü ego her zaman bir şeyler almak ister.

Ne mi ister?

Maddi veya manevi kazanç elde etmek, varlığını onaylatmak için dikkat çekmek, güçlü olma duygusu yaşamak, diğerlerinden üstün olmak, kendisini özel hissetmek, fiziksel veya psikolojik anlamda zevk elde etmek gibi bitmez tükenmez, gizli ve açık istekler.

Eğer karşısındakinden alabileceği bir şey olmadığına inanırsa, tamamen ilgisiz kalır, bu sefer de muhatabını umursamaz.

Dolayısıyla, ego temelli ilişkilerin üç baskın durumu vardır: İstek, çarpık, ket vurulmuş istek (olumsuz yargı ifadeleri; öfke, kırgınlık, suçlama, şikayet etme) ve ilgisizlik.

Unutmayın ki ne vakit başka biriyle ilgili olumsuz bir yargıda bulunsanız, îmâ ettiğiniz “hayâlî ahlak üstünlüğü” sâyesinde kendi egonuz güçlenir.