Bilincin Doğası

BİLİNCİN RÜYÂSI’NA DÂİR
New York’ta yaşayan Mary adında bir kadın hayâl edin. Bir gece Mary uyur ve rüyâsında Londra’nın sokaklarında dolaşan “Jane” olduğunu görür. Bu örnekte Mary’nin zihni “mutlak bilinci” temsil eder. Mary’nin zihni sınırsız zenginliktedir yani olabilecek tüm olası rüyalar onun zihninde potansiyel olarak mevcuttur.

Amsterdam’daki Sophie, Münih’teki Katie, Roma’daki Chloe veya Türkiye’deki Fatma olduğu rüyasını da görebilirdi ama bu gece Mary Londra’daki Jane olduğunu görmektedir.

New York’taki yatağında uyurken Marie, fiziksel olarak Londra’yı ziyaret edemez. Mary’nin zihni doğası gereği sınırsız olsa da o, bu sınırsız zihnini Jane’in sınırlı zihnine bilinçli bir şekilde indirgeyerek o olmayı seçer ve Londra’nın sokaklarını öğrenir, böylece içindeki sınırsız potansiyelinin bir kısmını gerçekleştirir.

Amsterdam, Berlin, Tokyo, Viyana ve Roma’nın her biri Mary’nin zihninin potansiyeli dahilindedir ama bu şehirlerden birini deneyimlemek için o diğer tüm olasılıklardan vazgeçmek zorundadır. Onun sınırsız zihni, Jane’in sınırlı zihnine dönüşmelidir zira sadece Jane’in sınırlı zihni sayesinde Mary Londra’nın çeşitliliklerini ve farklılıklarını yaşayabilir.

Yani Mary için Londra’nın sokaklarını dolaşmak bir çeşit vazgeçiştir. Kendi zihninin sınırsız doğasını unutmalı veya görmezden gelmeli ve Jane olabilmek için kendini sınırlandırmayı, özgür iradesiyle seçmelidir.

Mary’nin bakış açısından bakıldığında Jane de Londra’nın sokakları da onun kendi zihni içinde yer almaktadır. Ama Jane’in bakış açısından, onun düşünceleri ve duyguları zihninin içinde yer almaktadır ve gördüğü dış dünya Londra’nın sokakları, zihninin dışında yer almaktadır. Londra’nın sokaklarını bilebilmek için, Mary dünyayı kendi içinde yani rüyasında görmeli, sonra o dünyadaki bir kişi olmalı ve böylece o kişinin perspektifinden algılamayı sürdürmelidir.

Aynı şekilde, bilinç dünyayı kendi içinde yaratır ve aynı zamanda, o içinde yarattığı dünyada ayrı bir “deneyimleyen” özne olur ki o kimsenin gözlerinden görüp bilebilsin.

Sınırsız olan sınırlı olanı bilemez; bu sebeple sınırsız bilinç kendi sınırsız haliyle nesnelerin çokluğunu ve çeşitliliğini bilemez. Sınırsız bilinç, nesnelerin çokluğunu ve çeşitliliğini bilip bizzat deneyimleyebilmek için bir aracıya, bir mekanizmaya ihtiyaç duyar tıpkı Mary’nin Jane’in zihni aracılığıyla Londra’nın sokaklarını bilmesi gibi.

Sınırsız bilinç kendi sınırsız doğasındaki formları algılayabilmek için ayrı bir benliğin ya da sınırlı zihnin aracılığına ihtiyaç duyar.

New York’ta uyumakta olan Mary ile bilinç arasındaki fark şudur ki Mary bir seferde sadece bir rüya görebilir -Amsterdam’daki Sophie, Münih’teki Katie ya da Roma’daki Chloe olmalıdır- ancak bilinç aynı anda sınırsız sayıda rüya görebilir.

Her birimizin zihni bilincin sınırsız zihninin birer rüyasıdır. Böylelikle de herbirimizin zihni, bilincin kendi sınırsız potansiyelinin bir kısmını idrak ettiği aracılardır.

***

Mary’nin zihni, her zaman bölünmez bir bütündür. Onun rüyasını oluşturan kişilerin ve nesnelerin hiçbiri onun bir bütün olan zihnini, çokluğa ve farklılaşmaya (kesret) götürmez. Aynı şekilde bizlerin her birinin de sınırlı zihinleri sınırsız bilinç değildir ve bizlerin zihinlerinin algıladığı şeylerin hiçbiri de bölünmez bilinci nesnelerin ve kişilerin ikiliğine indirgemez.

Ancak Jane, nesnelerin ve kişilerin çokluğunu ve çeşitliliğini deneyimler ve bunların hepsi onun dışında yer alıyor gibi görünür. Duyularının kesinliğine dayanarak Jane şöyle düşünür:

“Dünyayı kendi aracılığıyla bildiğim bilinç zihnimin içinde yer alıyor.” Gözlerini kapadığında Londra’nın sokaklarının yok olduklarını gözlemler ve gözlerini açınca onlar yeniden ortaya çıkar ve haklı olarak Londra’nın sokaklarının gözlerinin arkasında yer aldığını düşünür.

Aynı şekilde, kulaklarını tıkadığında, trafiğin sesi yok olur ve kulaklarını açtığında sesler geri gelir ve bu da ona duyduğu her ne varsa kulaklarının gerisinde olduğunu düşündürtür.

Bu şekilde duyularından bilgiler içeri akmaya devam ettikçe Jane, zihninin beyninin içinde olduğu sonucuna varır. Bu düşünce şeklini takip ederek, Jane hislerinin ve bedensel duyularının özel ve sadece kendisine ait olduğu sonucuna varır ki bu da öz varlığının zihninin ve bedeninin bir bileşimi olduğu düşüncesine varmasına sebep olur.

Bedenine ne olursa kendisine de o olduğu sonucuna varır. Bedeni yaşlanıp hastalandığında, kendisinin yaşlandığı ve hastalandığını hisseder; bedeni ölüp yok olduğunda, kendisi de ölüp yok olacağına inanır.

Jane deneyimlerini bilişinin içeriden kaynaklandığına inanır ve bedeninin sınırlarını ve kaderini yaşayacağına inanır. Ancak Jane’in deneyimlerini bilişi içeriden kaynaklanmaz. New York’taki Mary’nin zihninden kaynaklanır! Aynı

şekilde, her birimizin hâlihazırdaki deneyimlerimizi bilişimiz kendi bedenlerimizin içinde bir yerden kaynaklanmaz. Kaynak Saf Bilinç’tir. Belirli bir yeri ve sınırları olmayan Bilinç!

Ve tıpkı Mary’nin zihninin Jane’in deneyimlediği an ve yerde olmayışı gibi, Bilinç de bizlerin uyanık hâldeki zihinlerimizin penceresinden gerçek gibi görünen yer ve zamana bağlı deneyimlerimizin olduğu yerde değildir. Tıpkı Mary’nin uyuyarak kendi zihninin sınırsızlığını görmezden gelmesi sayesinde Londra’nın sokaklarını vücuda getirip bilebilmesi gibi, bilinç de kendi sınırsız zihninin hakikatine karşı uykuya dalmalıdır ki her birimizin sınırlı zihinlerinin şeklini alabilsin ve ancak o noktadan sınırlı deneyimleri bilebilsin.

Sınırlı zihin tarafından çeşitlilik ve farklılık olarak algılanan “madde” dediğimiz aslı ölü ve hareketsiz olan şeyden vücuda gelmiş olan dünya “Bilinç” ancak kendi hakikatini örttüğünde âşikâr olabilir ve Bilinç kendi hakikatini kavradığında dünya da yok olur.

Mary uyuduğunda Jane uyanır ve Mary uyandığında Jane uykuya dalar. Jane’in sınırlı deneyimini yaşayabilmek için Mary kendi zihninin sınırsız doğasını unutmalı ve görmezden gelmelidir, yine Mary’nin tek bildiği, Jane’in sınırlı zihni durumuna indirgendiğinde bile kendi sınırsız ve bölünemez zihnidir.

Benzer şekilde Bilinç de kendi doğasını unutmalı, görmezden gelmelidir ki dünyayı bilebilsin, hoş böylece bildiği dünya, sınırlı zihnin gözlerinden görülse de yine de kendisinden başka bir şey değildir.

Ancak Jane’in bakış açısından işler böyle değildir. Gerçekte -Mary’nin bakış açısından- sadece Mary’nin bölünmez zihni olsa da, Jane’in bakış açısından deneyimleri kendisi dışında var olan çeşitli ve farklı, ayrı nesnelerden ve kendi zihninde gerçekleşen düşünce ve hislerden oluşmuştur.

Jane, kendi zihninin sınırları çerçevesinde deneyimlerini yaşar ve her şeyi bu yanıltıcı mercekten izler. Benzer şekilde, sınırlı zihin hakikatin üzerine kendi sınırlandırmalarını yapıştırır ve onda kendi sınırlamalarının yansımasını görür, bu yansımaları hakikat sanır halbuki hakikat, bilincin “sınırsız ve bölünemez” doğasıdır.

Zihin kendi sınırlandırmalarını hakikatin üzerine örter dediğimde bu sınırlandırmaların bilincin dışından geldiğini söylemiyorum. Zira bilincin dışında olan hiçbir şey yok! Sınırlı zihin olmayı seçen de yine Bilincin kendisidir böylece Bilinç kendisini açar ve deneyimler.

Böylece, her ne kadar zihin tıpkı bir resmin üzerinde gösterildiği ekrandaki gerçeği parçalara bölüp çeşitlendirmesi gibi hakikati parçalara bölüp onu çeşitlendiriyor gibi görünse de kendisi de o gerçekliğin kendisinden başka bir şey değildir.

Bu sebeple diyebiliriz ki hakikat bu etkinliği ile hem kendisini perdeler hem de yine aynı etkinlikle kendisini ifade eder.

“Zihin” Jane’in kendi nesnel deneyimini -düşünceleri ve hisleri- oluşturan şeye verdiği addır. “Madde” ise Jane’in kendi nesnel deneyimini -dünya, nesneler ve tüm ötekiler- oluşturan şeye verdiği addır.

Dolayısıyla, Jane’in bakış açısından deneyimi iki ana şeye bölünmüştür, içeride zihin ve dışarıda madde. Dahası Jane’in bakış açısından, vücudu ve vücudunun içinde olduğuna inandığı zihni, içinde yaşadığı dünyanın birer ürünleridir.

Bu sebeple zihninin maddenin bir alt ürünü olduğunu düşünmek onun için çok mantıklıdır. Duyularının ona verdiği kesinlik ve rüyasında gördüğü insanların çoğu bu inancını pekiştirir. Beynin zihnin bir deneyimi -bir düşünce, his ya da algı ile- olduğunu gözden kaçırır ve bu şekilde de zihninin ve zihniyle algıladığı dünyanın doğasına dair önemli bir detayı kaçırır.

Aynı şekilde, ayrı benliğimiz yani egomuzun bakış açısından, deneyim iki temel unsura ayrılmış olarak karşımıza çıkar: madde, zihnimizin dışında olan her şey olarak kabul edilir ve o maddeden zihnin de meydana geldiği düşünülür. Diğer bir deyişle, madde öncül zihin artçıldır ki bu deneyimimize ters düşer.

Dünya ve vücutla ilgili bilinebilecek ne varsa zihinde bilinebileceği ve zihnin tek bileşeninin de bilinç olması zihnin doğası hakkında önemli bilgi verir. Ancak zihin kendi yaratıcılığı ile o kadar hipnotize olur ki unutkanlığı öyle çoktur ki, zihin bu bilgiyi kaçırır ve madde denen, aslında hiç deneyimlemediği o malzemenin gerçekte vâr olduğunu sanır.

***

Jane kimdir? Jane bir varlık, bir kişi veya bir benlik değildir. Mary’nin zihninin sınırlanmış ve böylece sadece kendi illüzyon dolu ve son tahlilde gerçek olmayan bakış açısı kapsamında belirginleşmiş hâlidir.

Jane’in bakış açısından o bir bireydir, bir kişi, bir varlık, bir vücuttur. Ama bu sadece bir inançtır! Jane düşünceleri olduğuna inanır, ne var ki asıl kendisi zihinde tutulan bir düşüncedir! O bir düşüncedir ve Mary’nin gerçek varlığının sınılandırılmış halidir.

Bu, Jane’in gerçekdışı veya yok olduğu anlamına gelmez. Bu sadece, gerçekten var olan “tek-bütün” Mary’nin gün yüzüne çıkan fakat özünde gerçekliği bulunmayan sınırlı hâli olduğu anlamına gelir.

Mary’e göre, Jane ayrı bir benlik, ayrı bir kişi değildir. Mary’nin bakış açısından nesneler ya da benlikler yoktur, rüyasındaki hiçbir şey gerçek değildir, onlar isimlerle nitelendirilebilen kendi müstakil oluşları olan varlıklar değildir. Olan biten sadece kendi zihninin aktiviteleridir ve bu aktiviteler en iyi fiillerle ifade edilir. İkiliğin olmadığı bu yeni durumda isimler yoktur. Her şey bilincin kesintisiz bir eylemi (şe’n) olarak algılanır.

Jane’in âşikâr olan varlığı aslında Mary’nindir. Jane’in “Ben” dediği aslında Mary’nin gerçek ve hakiki “Ben”inin hayâlî biçimde sınırlandırılmış versiyonudur. Jane’in sınırlı görünen benliği veya varlığı, Mary’nin sınırsız varlığına -gerçekten var olan tek şey olan- hayâlî bir sınırlanma gelmesiyle ortaya çıkar.

Ama bu sınırlandırma, Jane kendini ayrı ve bağımsız var olan bir varlık olarak görmediği sürece bir hata değildir. Bu ayrı ve bağımsız var olan, ‘Ben’ gerçekçi değildir, çünkü gölge hiçbir zaman kendiliğinden var olamaz.

Ancak tüm illüzyonlar gibi onun da içinde gerçekten bir pay vardır. Bir vahadaki suyun hakikati sudur, tıpkı bir filmdeki manzaranın ekrandaki bir görüntüden ibaret olması gibi.

Jane’in sınırlı zihninin hakikati Mary’nin sınırsız zihnidir. Jane bir süreçtir, bir varlık değildir. O, kendisi aracılığıyla Mary’nin zuhur edip dünyayı bildiği şeydir. Ego, kendini ayrı sanan benlik veya sınırlı zihin, Saf Bilinc’in sonsuz potansiyelini zuhur ettirdiği bir aracıdır.

Bir aracı olarak ego bir hata ya da problem değildir; yaratımın mekanizmasıdır. Ama varlık olarak bir problemdir. Bizlerin ayrı, bağımsız varlıklar olduğumuz inancı tüm dünya kültürümüzün üzerine inşa edildiği varsayımdır.

Bu ayrı benlik ya da ego kendisinin bir parça olduğuna inanır ve öyle hisseder. Bir parça olarak hiçbir zaman kendisini bütün olmadığı yanılgısıyla görür ve bu yüzden tamamlanma ihtiyacı hisseder; kendini korunaksız hisseder ve bu sebeple korumaya ihtiyaç duyar.

Ayrı benlik her zaman mutsuz ve korku doludur ve bu ayrı benliğin tüm eylemleri bu rahatsızlığı ya da ızdırabı dindirmeye yöneliktir. Böylece, ayrı olduğumuz inancı içimizdeki mutsuzluğun ve bireyler, toplumlar, ülkeler arasındaki çatışmaların nihai sebebidir.

***

Jane, Londra sokaklarındaki herkesin kendisiyle aynı dünyayı yaşadığını fark eder ve bundan yola çıkarak herkesin aynı dünyanın belirli kısımlarını gördüğü sonucuna varır. Aynı zamanda, herkesin aynı dünyaya erişimi olduğuna inandığı gibi, herkesin kafaları içindeki zihinlerinde kendi ayrı düşünce ve hisleri olduğuna da inanır.

Jane, kesin gerçeklik olarak düşündüğü şeyin yani diğerleriyle paylaştığı dünyanın kendi zihninin sınırlandırmalarının bir yansıması olduğunu fark edemez. Aynı şekilde, her birimizin sınırlı zihinlerinin bildiği ve deneyimlediği dünya kendini algılayan zihnin sınırlarını yansıtır. Ancak, tıpkı Jane’in dünyasının -Mary’nin zihninin- yadsınamaz gerçekliği olduğu gibi bizlerin de ayıkken algıladığımız dünyanın da bir gerçekmiş gibi görünmesi söz konusudur.

Algıladığımız dünya gerçektir ama onun gerçekliği sınırsız bilinçtedir. Bilinç zihnin sınırlandırmalarının filtresinden geçtiğinde kendisine dünya olarak görünür. Dînî terimlerle ifade edecek olursak, dünya Tanrı’nın sınırsız zihninin (akl-ı küll) ayrı deneyim nesneleri tarafından görülmesidir. Madde, Bilincin sınırlı zihin süzgecinden yansımasıdır.

Şimdi Mary’nin rüyasındaki Jane’in Peter’ı, Clare’i ve John’u akşam yemeğine davet ettiğini düşünelim. Mary’nin zihni tüm akşam yemeği partisine dönüşür: ev, oda, görünüm, yemekler ve Jane, Peter, Clare ve John olur. Dört arkadaş deneyimlerini paylaşırlar. Masanın ortasında bir kâse meyve vardır ve onun hakkında görüş paylaşımı yaparlar. Hepsi de beyaz bir kâsenin içinde altı elma ve sekiz portakal olduğunda hemfikirdir. Her biri de, zihinleri birbirlerinden ayrı olmasına rağmen – hiçbiri bir diğerinin ne düşündüğünü ya da hissettiğini bilmemektedir -hepsi de aynı meyve kâsesini görmekte ve deneyimlerini kesin bir biçimde ifade edebilmektedir.

Bunun, kendi bilinçleri dışında, maddeden oluşmuş ortak bir dünyada olduklarına yeterli kanıt olduklarını düşünürler. Neden Jane, Peter, Clare ve John aynı nesneyi görmektedir? Nesnenin onların bilincinin dışında ve bağımsız, kendiliğinden bir varoluşu olmasından ötürü mü?

Hayır! Aslında bu, her birinin sınırlı zihinleri Mary’nin bir bütün olan zihninden yapılmış, ondan türeyen ve onun içinde yer alan zihinler olmasındandır. Tüm zihinlerin aynı dünyayı görmelerinin nedeni Mary’nin zihninin – birbirinden ayrı gibi görünen sınırlı zihinlerin kaynağı- bir bütün olmasıdır.

Aynı şekilde, hepimizin aynı dünyayı görmemizin sebebi, her birimizin sınırlı zihinlerinin aynı Bilincin içinde ve aynı Bilinç’ten kaynaklanıyor olmasıdır. Bilincin aynı olması ortaya çıkan dünyanın da aynı olmasını doğurur.

Jane, Peter, Clare ve John, kendi deneyimlerini bilişlerinin Mary’e ait olduğunu bilmez. Olan biten ne varsa Mary’dir! Hepsi de deneyimlerini aynı biliş kaynağından alırlar.

Meyve kâsesi bir potansiyel olarak Mary’nin zihninde yer alır. Kendi sınırlı zihinlerine göre ortak dünyadaki tek bir nesne gibi görünen meyve kâsesini, sınırlı zihinleri farklı parçalar olarak ortaya koyulmamış (bâtın) Bilinç’ten zuhûra getirir.

Mary’nin rüyasında Peter’ın, Clare’in ve John’un öznel deneyimi olmadığı doğrudur – sadece Jane’in öznel deneyimi vardır – ama bu metaforu normal uyanık hâl için de kullanmayı düşünürüm yani karşılaştığımız diğer insanların da kendi deneyimleri olduğuna inandığımız durum için.

Aslında, tıpkı Jane’in sınırlı zihninde beliren düşünce ve görüntülerin çokluğu ve çeşitliliği onun zihnini parçalara bölmediği ve özündeki homojenliği bozmadığı gibi, sınırsız bilincin içinde beliren sınırlı zihinlerin çokluğu ve çeşitliliği de sınırsız bilinci birçok parçaya bölmez ya da onun birliğine leke sürmez. Ayrı zihinler olduğu görüşü sadece sınırlı zihinlerin son tahlilde hipnotik bakış açısından doğrudur.

***

Jane’in, Peter’ın, Clare’in ve John’in paylaştıkları dünyadaki meyve kabının tek olması Mary’nin zihninin dışında bir dünya olduğunun kanıtı değildir, tıpkı bizlerin de her birimizin gördüğü dünyanın Bilincin dışında var olabildiğini göstermediği gibi. Tam aksine, paylaştığımız ve sınırlı zihinlerimizin ayrılmış algıları ile gördüğümüz dünyanın tek bir sonsuz Bilinçten kaynaklandığını gösterir bu.

İki seçenek arasında nasıl seçim yapabiliriz? Occam’ın jileti ve deneyimin barizliği bize olan biten her şeyin Bilincin içinde olduğunu gösterir. Jane ‘Meyve kâsesini görüyorum’ dediğinde, gören ve bilen bir ‘ben’ den bahseder ve o ‘ben’in bedene ait olduğunu ve bedende var olduğunu düşünür. Ama Peter’deki ‘ben’, Clare’deki ‘ben’ ve John’daki ‘ben’ -her birinin deneyimlerini deneyimledikleri o varlık- aynı ‘ben’dir, bilen tektir, Mary’dir.

İşte bu bilen tek ‘ben’dir kendisini dört ayrı sınırlı zihne bölen. Jane, Peter, Clare ve John ‘ben’ diye düşündükleri şeyin kökenini araştırmak isteseler, ‘deneyimlerimi deneyimlediğim ‘ben’in öz doğası nedir?’ diye kendilerine sorsalar, zihinleri geriye doğru, daha doğrusu içeri doğru dalga dalga derinleşen bir yolculuğa çıkacaktır.

Bu yolculuk sonunda yavaş yavaş zihinleri sınırlandırmalardan kurtulacak ve bir noktada kendilerinin Mary’nin tek, bölünemez ve sınırsız zihni olduklarını bulacaklardır.

Yavaş yavaş yitip giden bir resmin arkasında sadece arka fonun kalması gibi, kendi benliklerinin kökünü araştıran zihinleri de kendi tabiatlarının sadece sınırsız Bilinç olduğunu görecektir.

Sınırlı zihin, sınırsız Bilinç hâline dönüşmez. Sadece, sınırlandırmalarından kurtulur, ve sonuç olarak her zaman olduğu tek şey olan sınırsız bilinç olarak âşikâr olur.

Sadece sınırlı bir zihin sınırlı nesneyi, bir öteki’yi ya da dünyayı görebilir; sadece sınırlı bilinç sınırsız bilinci bilebilir. Yani Jane, Peter; Clare ve John kendi zihinlerinin doğasını bilmek isterlerse, herbiri kendi kökenlerini araştırmalıdır, bunun için de sınırlandırmalarından kurtulmalıdır.

Şunu iyi bilmek gerekir ki, Jane, Peter, Clare ve John kendi ayrı zihinleri olan ayrı varlıklar değildirler. Sadece bir tane sınırsız zihin vardır -Mary’nin zihni- ki onun kendini, her biri kendi bakış açılarından dünyayı -Mary’nin zihnini- gören sınırlı zihinler olarak var olma özelliği vardır.

Aslında onların zihinlerinin bir bakış açısı da yoktur; onların kendileri birer bakış açısıdır. Onların zihinleri, Mary’nin sınırsız zihninin kendisini belki bir akşam yemeği partisi olarak deneyimlediği geçici olarak sınırlandırılmış halleridir, tıpkı her birimizin sınırlı zihinlerinin, kendileri aracılığıyla ve kendileri olarak Bilincin kendisini dünya olarak bildiği bakış açıları olması gibi.

Sınırsız bilinç kendi içinde sayısız geçici ve lokal bilinç noktası barındırma özelliğine sahiptir ki bunların her biri bireysel ve sınırlı birer zihne tekabül eder. Her zihnin yapısı ve şablonları o zihnin deneyimini belirler; eğer sınırsız zihin bir insan zihni şeklini alırsa, o zihin bizlerin bildiği haliyle dünyayı algılar ya da diyebiliriz ki onun şeklini alır.

Bir köpeğin, balinanın, serçenin veya örümceğin zihninin şeklini alırsa o zihne göre bir dünya algılar. Ama her iki durumda da algılanan dünya sınırsız bilincin dışında bir şey değildir. Ne var ki bilincin içindedir de diyemeyiz. Zira Bilincin kendisidirler!

Jane’in, Peter’ın, Clare’in ve John’un algıladıkları dünyanın onların zihinlerinin dışında olduğu gerçektir ama o dünya Mary’nin zihninin dışında değildir. Aslında herbirinin algıladığı ‘dış’ dünya kendi içsel duygu ve düşünceleriyle aynı malzemeden yapılmıştır.

Her ne kadar, bu dört arkadaşın bakış açısından deneyim zihin ve onun dışındaki madde olarak bölünmüş gibi görünse de ve zihni, maddenin meydana getirdiği sanılsa da aslında içte ve dışta olan şeyler aynı sonsuz ve bölünmez aynı malzemeden yaratılmıştır. Tek bir gerçek vardır -Mary’nin zihni- ve zahir olan her şey onun fonksiyonlarıdır.

Olan biten sadece, kendini bütün deneyimler şeklinde ifade eden tek bilinçtir. Her bir dünya, tüm deneyimlerin görünmez hakikati olan bilincin kendi sınırsız doğasının bir yüzü, bir kısmıdır.

Geçici bir zihnin ya da geçici bir farkındalık noktasının odaklanması sınırsız bilincin bir kısmını gerçek kılmasıdır.

Diyelim ki Mary’nin rüyasında Jane ve Peter partner olsunlar, öyle ki birlikte oturdukları masada birbirlerine bakarken birbirleri için büyük aşk hissetsinler. O duygu nedir? O duygu aslında en derin bir boyutta bir olduklarından gelmektedir.

Aşk, ortak olan varlığımızın sınırlı zihinler aracılığıyla sızmasıdır. Jane ve Peter haklıdır; her birinin deneyimlerinin kendileri tarafından bilinebildiği ve kendilerinden meydana geldiği iki sınırlı zihin de ortak bir kaynağa sahiptir. İki sınırlı zihin de Mary’nin tek ve bütün olan zihninin yüzeyleri, anlık odaklanmalarıdır.

Onların iki zihni aslında hiç ayrı değildir. Zihinler arasında görülen ayrım sadece bu zihinlerden her birinin sınırlı perspektifince gerçektir. Sınırsız bilincin bölünemezliği sadece bu dört arkadaşın meyve kâsesi hakkındaki algılarının ortaklığından değil, onların aşk ve dostluk deneyimlerinden de sorumludur.

Paylaştığımız dünyanın bilincin dışta bütünlüğünü ifade etmesi gibi aşk da bilincin içte bütünlüğünden ileri gelir. Dînî şekilde açıklarsak, aşk kalpte Tanrı’nın ayak izidir. Ortak benliğimizi deneyimlemektir.

Aynı şekilde “ben” düşüncesi de Tanrı’nın zihindeki imzasıdır. “Ben”lik, sınırsız ve bölünemez bilincin âşikâr olan benliklere ya da zihinlere bölünmüş ışığıdır. Bu sebeple ruhsal yollar iki ana yol üzerine kuruludur: sevgi yolu (aşk) ve ilmin yolu (irfan).

Aşk’ın ya da adanmanın yolunda her şey kendi kaynağı olan aşk’a dayandırılır; ilmin yolunda ise her şey kaynağı olan sınırsız bilince dayandırılır. Her iki yol da aynı aşk’a-ilme açılan giriş kapılarıdır.

***

Günlük hayatımız zihnin normal çalışmalarının kesintiye uğrayarak zihnin kendi hakikatine açıldığı anlarla doludur.

Yoğun korku, şaşırma, huşu, kalp kırıklığı, neşe, acı, aşk duygularını duyumsadığımız anlar, normal gören-görülen ilişkisini aşarak her ikisi için de ortak olan derin ortak hakikate geçebildiğimiz anlardır.

Ancak bu geçişleri yapabileceğimiz daha basit bir yol daha vardır ve bu yol her durumda ve herkes için mevcuttur. Basitçe bu yol, kendimize “bütün deneyimlerimin farkında olan kim?” sorusunu sormaktır.

Bu soru ile, normalde kendisinde uzaklaşarak düşüncelere, hislere, duyumlara ve algılara yönelmiş olan biliş yeniden kendisine yönlendirilir.

Zihin dış dünya yerine kendi öz doğasını araştırır bir hâle gelir. Buna meditasyon, öz-araştırma, murakabe veya ibadet denir.

Bu Jane’in kendisine ‘kendi deneyimlerini kendisi aracılığıyla bildiğim bilişin doğası nedir?’ sorusunu sorması gibidir.

Eğer zihin bu şekilde kendi doğasını keşfetmeye çalışırsa, kendi öz, bölünemez, koşulsuz doğasının farkındalığın, kendini fark etmesi olduğunu anlar.

‘BEN’, zihnin kendi doğasını deneyimlemesine verilen isimdir ve bu deneyim derinleştikçe ‘ben bedenim’ algısından ‘ben bilincim, farkındalığım’ algısına geçiş olur. Zihnin hakiki, bölünemez ve koşulsuz doğası bilinç olarak âşikâr olur.

Jane’in sınırlı zihninin ardında Mary’nin sınırsız zihni keşfolur.

***

Beni tanıyıp kulluk etsinler diye yarattım!
[Zâriyât:56’dan]

Kendini bilen, derhal rabbini bilmiş olur
[Hadîs-i Kudsî]

Kendi kendin bilmek oldu mârifet
Kendi kendin bilmemektir mâsiyet

Can, bahçedir ve marifet de sudur. Susamış bahçeye su ne yaparsa, marifet de (kendini, rabbini bilme) cana onu yapar. İlk farz marifetullah’tır.
[Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî]

O’nu “zâtıyla kâim ve bâtın, vücûduyla mevcûd, sıfatıyla muhît ve mütecellî, esmâsıyla ma’lûm, kudretiyle fâil, fiiliyle zâhir, eserleriyle meşhûd, batını ile sır” olarak bir bilene, bir görene bir bir selâm olsun...

Kıssa-yı Mansûr

KISSÂ-YI MANSÛR
Cenâb-ı Hallâc-ı Mansûr Mesnevîsi

Gönüller sultânı, aşk ve irfân menba’ı, Pîr-i Sâni-i Halvetî Seyyîd Yahyâ-yi Şirvânî Dedemizin Farsça manzûm eserleri arasında yer alan “Kıssâ-i Mansûr” başlıklı mesnevîsinin aslı 72 beyitten mürekkep olup arûzun hazec bahri “mefaîlûn mefaîlûn mefaîlu” kalıbıyla hakîkat tâliplerine işâret olarak ikrâm olunmuştur.

Hak Teâlâ kendine susamış cümle canlara, “fakr” yoluyla Hazret-i Pîr gerçeğini Muhammedî nûr sırrını yaşamayı nasîb ü müyesser eyleye.

Ol dem ki düştü üzerine Mansûr-u yek-reng
Halktan yağdı üzerine bî-nihâyet seng

Divânenin biri, geldi dâr ağacının altına
Oradan baktı ve çokça güldü Mansûr’a

Heyhât hançeri gördüğünde dest-i cellâd
Kalbinden bir feryâd koptu ki ne feryâd

Bir âh çekti hemen dedi: İmdâd elinden
Şâd olmuş bir kalp görmedim elinden

“Ene’l Hak” şerâbıyla Hakk’ın rengine boyanan, tek renk olan günahsız Mansûr’un üzerine, kendinden habersiz gafil cemaat acımasızca, hadsiz hesapsız taşlar yağdırdığı zaman, dârağacının altına bir divane geldi, Mansûr’a çok güldü. Ancak, cellâdın elindeki hançeri görünce, divânenin gönlünden feryat yükseldi. “Amân senin elinden” diyerek ah çekti, “Senin elinden mutlu olmuş bir can görmedim”.

Elini ayağını kesti Mansûr’un attı bir yana
Başını kesmeye hazırlanırken cellâd tam da

Bir kahkaha vurdu onu kim dîvâne-i mest
Daha güldü ve bir dem vurdu dest-ber-dest

Pes hemân dedi: Ey cellâd-ı kâfir
Bismillah de sen hem Allahuekber

Cellât, Hazreti Mansûr’un elini, ayağını kesip başını da ayırmak için hazırlanırken kendinden geçmiş o sarhoş divâne kahkahayı bastı daha da gülerek ellerini birbirine vurmaya başladı. Divâne, o halde: “Ey Hakk’ı örten kâfir cellâd! Sen, Bismillah ve AllahuEkber, de” dedi.

Cellâd-ı kâfir tamlaması, perdelenen oyunun sonunda söyledikleri gibi: “Yıktın perdeyi eyledin virân…” gazelinden mülhem bilmeme, küfür perdesini yırtan, kaldıran manâsında da düşünülebilir. Sonrasında gelen besmele ve tekbir sözleri; perdeleri kaldırmak, kilitleri açmak ya da okuyamadığını okur hâle gelmek için söylenegelen tılsımlı, açar kelimeler değil midir?

Zebânı söyler oldu Mansûr’un ez ser-dâr
Ki: “Ey dîvâne-i ser-mest hem gaddâr”

Az evvel geldiğinde meclisimize
Bize baktın ve güldün bî-mehâbe

Bu hâlimiz gülmenin ne yeri ne zamânı
Geçiyorlar canından bî-günâh nâ-tuvânı

Şimdi başımı vurmaya kasdetmişken cellâd
Diyorsun ki: Bismillâh’ı unutma! Eyle yâd

Elimi ayağımı kesip attığı vakit
Şâd u handân idin sen o vakit

Şimdi başıma kasdedince dest-i cellâd
Hem söylenir hem de eylersin feryâd

Bu dört ahvâlden bir haber ver bana
Merd isen artık neşter vurma yarama

Hazreti Mansûr, darağacının başında ey gaddar ve ey sarhoş divane, ey insafsız ey merhametsiz oldu mu bu şimdi ya! diye söylendi. Bizim meclisimize ilk geldiğinde, büyük ve heybetli kimselerin, hadiselerin karşısında duyulan çekinme ve korku hissini göremedik sende hatta alay edercesine hayli güldün bize. Güçsüz, çâresiz, zavallı bir insan günahsız yere öldürülüyor burada; o vakit kahkaha ile gülmenin yeri midir?

Cellâd başımı kesmeye kastettiği anda ise “Bismillah’ı aklına getir!” diyorsun. Cellâd, elimi ve ayağımı kesip atınca neşelenip sevindin de! Şimdi ise cellâdın başımı kesmeye yeltendiği şu anda sen de feryat ediyorsun! Eğer merd isen, cellâdım başımı kesmeden önce beni bu dört halden haberdar eyle.

Dile geldi mecnûn ve başladı anlatmaya
Dinle şimdi: Bir bir cevap vereyim sana

Çünkü evvel pây-i dârına geldiğimde
Besât-ı hayy u hû’yu bes gördüğümde

Şaşırıp güldüm ki önünde bunca halâik
Nasıl da âşikâr eylemiş kendini Hâlık

Böylesi bir işi kim, nerede görmüş
Düşüncesiz halk galeyâna gelmiş

Meydândakine âşinâ olduğum için düşündüm ki
Neden Mansûr’u bu yerde dâire içinde almış ki

Kendi kendime dedim: Kimdir bu Mansûr
Bu hengâmede bile olmuş böylesine mağrûr

Sonunda malûmum oldu ki toplandı bu cemâat
“Ene’l-Hak” sözüne mâni olmak için bu inat

O mecnun dile gelerek “Sana bir bir cevap vereyim” dedi. “Senin darağacının yanına ilk vardığımda bir kargaşadır almış yürümüş gördüm.”

Dâr ağacının altına manâsına “pây-i dâr” tamlaması kullanılarak payidarına geldiğimde ifadesiyle yaşamaya devam ettiğinin, bekâ makamında olduğunun remzi vardır. Divâne, Hayy diri olanın, Hû: O olduğu meydanda, ikilik görmediği için de gülmüştür.

Divânenin, dâr ağacının altına geldiğimde, demek için kullandığı “pây-i dâr” tamlaması; kelimenin, “kalıcı yani bâki olan” anlamını da çağrıştırır, hatırlatır.

“Böyle bir kalabalıkta Hâlik kendini nasıl bu kadar açık eder, belli eder diye tebessüm ettim. Bunca yaradılmışın gözü önünde, yaradanın kendini nasıl da ifşâ ettiğini, kendini böyle sergilediğini görünce ister istemez daha da gülmeye başladım.

“Kem-endîş: düşüncesi eksik” topluluk tarifi, kendi efendilerini öldürmeye kasd eylemiş olduklarını farketmeyen cemaat içindir. “Dâver” adaletli hükümdar “daire” benzeşmesi içinde, “daire içine almak” hem yargılamak hem özel muhafazasına almak manâlarıyla alınırsa, yargılayan ile yargılananın bir olduğunu gördüm.

Hem kıt düşünceli kölelerin efendilerine kastetmek için toplandığını kim görmüştür? Bu halkı buraya sen toplamışsındır diye düşündüm. Mansûr ne de şaşkındır! diye kendi kendime söylendim. Zamanın şiddetine rağmen mağrurdur. Meğer bu kalabalığın seni “Enel Hak”tan alıkoyarak incittiğini neden sonra anladım.”

Hele bir vakit sabrettim ki göreyim seni
O demde hâlin nice olacak göreyim seni

Cellâd gelip de hançerini kaldırınca
Elini ayağını kesip tastamam dağılınca

Bir nazar saldım âsumâna o dem
Niyâza durdum işte dem bu dem

Hemân gördüğüme senin âhını da söyledim
Hudâ’nın elinden feryâd içre feryâd eyledim

Devâmında ahvalinin nasıl olacağı aşikâr olana kadar bir vakit sabrettim. Cellat gelip senin elini ve ayağını tamamen kesmek için hançeri alınca ben de göğe doğru bakıp o an dua ettim. Sana yapılan zulmü görünce Allah’ın elinden imdat imdat diyordum.

Yâ ilâhî halktan gizlediğini benden de gizleseydin ben de “Ene’l Hak” demezdim veyâ bana gösterdiğini halka da gösterseydin onlar da itiraf etmeden duramazlardı. [Tevâsîn’den]

Devâmında ahvâlinin nasıl olacağı aşikâr olana kadar bir vakit sabrettim. Cellâd gelip senin elini ve ayağını tamamen kesmek için hançeri alınca ben de göğe doğru bakıp o an dua ettim. Sana yapılan zulmü görünce Allah’ın elinden imdat imdat diyordum.

Yâ ilâhî halktan gizlediğini Mansûr’dan da gizleseydin O da “Ene’l Hak” demezdi veyâ O’na gösterdiğini halka da gösterseydin onlar da itiraf etmeden duramazlardı.

Bir hâtif-i manâ çağırdı beni: Hâmûş ol
Dilini ateşten çek, daha coşma! Sâkin ol

Herkes bu sırrı taşımaya takât getiremez
Bu demde nefes almaya bile güç yetiremez

Tasarrûfu geç de teferrüc eyle
Tasarrûfu Hudâ’ya havâle eyle

Bir hatıf bana dedi ki: sus, ağzını kapat! Yangına körükle gitme! Burada kimsenin yardıma cesareti, konuşmaya fırsatı olmaz. Gaybden çağıran görünmeyen bir ses dedi ki bana: Sus, sessiz ol! Bu tür ateşli sözlerden dilini çek! Coşup taşmayı bırak yoksa kendinden geçeceksin, kendinden geçenlerin hâlini görmüyor musun! Ey katre-i âvâre bu cûşûn bu hurûşun ahengine uymazsan emîn ol boğulursun!

Rahatla, cedeli mücadeleyi bırak. Mücadele etmeyi sen Allah’a bırak. Tasarrufda bulunmayı, eşya üzerinde hüküm yürütmeyi, hadisâtı idare etmeyi Allah’a bırak, sen teferrüç eylemene, seyr içinde genişlemene, tevhid zevkiyle seyretmene bak.

Gördüm ki senin elin ayağın kesildiğinde
Her damla kanın “Ene’l Hak” söyler yine

Fikrini sormadılar canına kasdederken
Tâ cellâd kılıcını boynunda bilerken

Bu defâ şöyle nazâr eyledim ayyûka
Ki hâlini arz eyledim böyle maşûka

Senin elinin, ayağının kesildiğini gördüğümde senin kanından “Enel Hak” nidası duyuluyordu. Cellâdın kılıçla boynunu vurmaya neden kastettiğini sana sormadılar. Bu kez maşuğun huzurunda halini ayyuka doğru arz ettiğini gördüm.

Ayyûk: Kuzey yarımküredeki en parlak yıldız: Alpha Aurigae, Keçi Yıldızı Teşmîlen nazarın eriştiği göğün en yüksek noktası.

Gördüm ki Hudâ bî-cihet geldi
Senin dâr ağacını tavâf eyledi

Cellâdın kulağına dedi: Ey gâfil âgâh olasın
Bizi yâd etmeden pûlad kılıcı vurmayasın

Nazâr eyledim tâ pîş-i mahbûb
Nasıl can vere Mansûr-u matlûb

Hakk’ın sebepsizce, altı yönden münezzeh olarak gelip senin darağacının etrafında tavaf ettiğini gördüm. Cellâdın can kulağına diyordu. Bizi zikretmeden keskin çelik kılıcını vurma. Sevilen Mansûr’un nasıl can verdiğini mahbubun yanında izledim. Şöyle seyrettim ki sevgilinin gözleri önünde, sevgilinin istediği canı nasıl fedâ ediyor Merd-i Hudâ olan Mansur, benim demeden…

O demde beni bir gülmektir aldı ey yâr
Hem işi yapan hem başı tutan o yâr

Bu nasıl bir haldir ki hem seni eyler zebûn
Akan kanını gördüğünde kendi olur mahzûn

O yar darağacının etrafında dolaşmaya başlayınca ondan dolayı gülmem geldi. Bu ne haldır ki o seni tutsak ettirmiştir. Senin kanını döktüklerini de görüyor ya mahzun olan da yine kendisidir.

Zebânı dile geldi ki o Mansûr-u maktûl
“Sen ey divâne-i sermest-i makbûl”

Seni bu hâlden âgâh ettim ki o demde
Gamsız cellâd başımı niçin kesiyor deme

Âşıkânın aşk sırrını fâş edenler
Elleri kesilir başsız ayaksız giderler

O katledilen Mansûr dilini açtı. “Ey sarhoş ve sevilen divane!” Gamsız Cellâdın benim başımı neden kestiğini hemen sana anlatayım! Çünkü âşıkların aşk sırrını başsız, ayaksız olan kişi söyleyebilir.

Hükümet-i Rabbânî’nin sırrını açık edenler, müstakil iş görme azâlarını kaybederler, Hak ile yeksân olup öyle giderler.

Sonra cellâdına gülümseyerek dedi
“Ey merd-i bî-derd tez davran” dedi

Cevâben dedi o cellâd-ı mağrur
Ölmek için acelen ne ey Mansûr

Dedi: Benim istediğim o hâldir ki
Göreyim hemen sıfât-ı zü’l celâlî

Sonra Cellâda döndü. Ey dertsiz adam hemen benim başımı vur! O mağrur cellâd “ Ölmek için acelen nedir Mansûr ” diye cevap verdi. Mansûr, Zülcelal’in sıfatlarını göreceğim bir hâl istiyorum, diye ona cevap verdi.

Başı gövdeden ayrılınca gör imdi
Baş, dîvâneden yana yuvarlanıverdi

Dile gelip dedi: Ey telâşlı divâne
Rumûz-u aşkı şimdi benden dinle

Ne vakittir sır dilimden çözülmek ister
Hem aşkımın kendi sırrı gizlenmek ister

Onun başını bedeninden ayırıp attı. Başı divaneye doğru top gibi yuvarlanıyordu. Ona dedi ki: Ey divane acele et. Aşkın sırlarını şimdi sen anla. Bu başta bu dil oldukça kendi aşkımı sır gibi saklayacağım, dedi.

Onun başını bedeninden ayırıp attı. Başı divâneye doğru top gibi yuvarlanıyordu. Ona dedi ki: Ey divâne artık acele etme. Telaşlanmayı bırak, kâh çocuk gibi güldün el çırptın kâh aşıklar gibi feryat ettin, şimdi sakin ol da beni dinle. Aşkın sırlarını şimdi benden dinle. Bu başta bu dil oldukça kendi aşkımı sır gibi saklayacağım, dedi. Her ne kadar aşk, kendini sır gibi saklarsa da nihayet başım bedenimden koptu da dilimin de bağı çözüldü.

Bil ki içinde bu bazâr-ı Bağdâd
Her biri biziz gamgîn veyâ dilşâd

Her yüzümüzden kendimizle başka cilve eyledik
Her rengte görünen biz idik böyle murâd eyledik

Bil ki bu Bağdat pazarında gönlü üzgünler de vardır, mutlu olanlar da. Biz insanlar kendimizi sade gibi gösteririz ancak renkten renge gireriz. Giymiş suret gezerim, türlü işler düzerim.

Bil ki bu Bağdat pazarında gönlü üzgünler de vardır, mutlu olanlar da. Biz insanlar kendimizi sade biri gibi gösteririz; renk vermeyiz biz! Ancak, renkten renge gireriz. Giymiş suret gezen türlü işler düzen biziz biz.

Elinde keskin kılıcı tutan cellâd benim
Hem o dem canı bedenden ayrılan benim

Birisi kendi eliyle kendine yara açıyorsa eğer
Kendi ağrısını kendi hisseder kendi rahmeder

O keskin kılıçlı cellâd benim. Ten de can da benim ey sevgili! Bir kimse kendini yaralarsa artık onun derdi, kendi kendine yardımcı olur, kendi yarasına kendi dermân olur, tam hisseden kendi olur.

Kâh bende olurum kâh Hudâvend
Kâh azâde olurum kâh der-bend

Kâh semâ kâh iki yer olurum
Kâh latîf rûh kâh kesîf toprak olurum

Kâh bârân kâh bulut olurum
Kâh huşyâr kâh medhûş olurum

Kâh merhem kâh yara olurum
Kâh konuşurum kâh hâmûş olurum

Kâh maşûk olurum kâh âşık
Kâh Azrâ olurum kâh Vâmık

Bazen kuldum, bazen efendi; bazen özgürdüm, bazen mahpus. Bazen mukayyed kul olurum bazen mutlak hükümdar, bazen her tür bağdan kurtulmuş kayıtsız hür gezerim bazen de eli kolu bağlı…

Bazen gök bazen yer oldum. Bazen ruhum yüksekte bazen yerde oldu. Bazen yağmur bazen bulutum; bazen aklım başımda olur, bazen aklım başımdan gider. Bazen yağmuru tutan olurum bazen yağmurla düşen, bazen kendinin farkında ayık olurum bazen de şaşırıp kendimden geçerim.

Bazen merhem olurum bazen yara, bazen konuşurum, bazen susarım. Bazen maşuk olurum, bazen âşık; bazen Azra bazen Vamık oluruz. Sevilen ve seven rolünü oynayan Azrâ (delinmemiş inci) ve Vâmık (âşık) adı ilk defa ikinci asırda papirüs ve mozaik üzerinde okunmuştur.

Kâh dîvâne kâh hüşyâr kâh da mest olurum
Kâh denizim kâh balık kâh da tuzak olurum

Kâh Kâbe’de kâh puthânede olurum
Kâh şerden görünürüm kâh hayr olurum

Bize bir söz söylecek cesâret kimde var
Hânede hâne sâhibinden başka kim var

Bazen divane, bazen uyanık, bazen sarhoş; bazen deniz bazen balık bazen oltayım. Bazen Kâbe’de olurum bazen kilisede; bazen şer bazen hayır görünürüm. Bazen konuşmaya cesareti olur. Yoksa bizden başka kim o kimsenin varlığını söyler.

Bazen divâne, bazen uyanık, bazen sarhoş; bazen deniz bazen balık, bazen oltayım. Bazen Kâbe’de olurum bazen kilisede; bazen şer bazen hayır görünürüm. Bazen konuşmaya cesaretimiz olur. Yoksa bizden başka kim diğer kimsenin varlığını söylebilsin. Bizim katlimize hükmeden de yine kendisidir. Leyse fi’d-dâr gayrühü’d-deyyâr deyimindeki “dâr” da, dârağacını çağrıştırıyor. Bütün bu düzeneği kuran da kendisidir oyanayan da…

Eğer ben başka, Mansûr başka olaydım
Hançer yarası değdiğinde nasıl sızlardım

Benim küllerim benim deryâmı coşturmuşsa eğer
Yine benim hırkamın altında hemen söner

Eğer ki bu işlerde fitnenin başı hep benim
Böylesi coşkudan bu defa niye söyleneneyim

Cümle halk bu sohbete kulak kesilmişti
Sonra Mansûr’dan bu sözler işitilmişti

Ben başkasıysam Mansûr da başkasıysa neden hançer yarasından sızım oldu, o ağrı nasıl duyuldu? Eğer benim külüm denizi coştursa da benim hırkamın önünde nasıl aciz kalır.

Ben başkasıysam Mansûr da başkasıysa neden hançer yarasından sızım oldu, o ağrı nasıl duyuldu? Eğer benim külüm denizi coşturuyorsa yine benim hırkamın önünde nasıl aciz kalır. Kendi külümle kendi denizimi coşturur, kendi hırkam ile ateşimi söndürürüm.

Hazreti Mansûr’un külü göğe savruldu, düştüğü ırmak taştı çağladı, vasiyeti üzre hırkasını nehre salınca nehir sultanın fermanını dinledi, sakinleşti ağladı.

Eğer bu işte fitne başıysam bir an dahi nasıl coşmadan otururum. Halk, kulak kabartınca Mansûr ’un o sözlerini duydu.

Fitne kelimesi, sözlükte “altın ve gümüş gibi değerli madenleri saflığını anlamak için ateşte eritmek” mânasına gelen fetn (fütûn) kökünden türemiştir. Kelimenin bu anlamıyla bakınca beyite, kendi saflığını halka göstermek için, sözüne inanmaları için, belki de bu ölüm, bu ateş ile değeri anlaşılacak kıymetli altını –bu idrâki- bundan sonra kendilerine sermaye etmeleri için oldu bütün macera…

Bî-cihet bir Nûr oldu ayân nâgehan
Fitnecibaşına hem fitneye oldu nişân

Bir nidâ işitti işte O Nûr’dan hazır olanlar
Biziz aslı hem suyu toprağı Mansûr olan anlar

Fitne kelimesinde imtihan manası da vardır, fitnecibaşı ortalığı karıştıran hem de âfet gibi güzel kadın anlamında kullanılır.

Birden nedensiz bir nur ortaya çıktı. Hem fitnenin başıydı hem de fitne alametiydi. Halk o nurdan Mansûr ’un aslı, suyu ve toprağı biziz diye bir nida işitti.

O dîvâne tarafından bu nîdâ duyuldu
Bir dem yılan gibi kendi üstüne yığıldı

Bir nâra vurdu: ey mabûd-u mutlâk
Âgâh eyle beni nedir sırr-ı Ene’l Hak

Kan ve toprak arasında başı kesik kuş gibi
Bî-dil mecnûn çırpındı durdu ölüyor gibi

Birdenbire bu zindandan kurtuldular
Bir saat içinde o deryâ-resen oldular

Divanenin kendisi o nidayı işittiği an yılan gibi kıvrıldı. Ey mutlak İlah! Beni Enalhak sırrından haberdar et, diye nara atıyordu. Bismil kuşu gibi toprak ve kan içinde o aşık mecnun yuvarlanıyordu. Birdenbire bu zindandan kurtuldular. Bir anda o denize ulaştılar.

Divânenin kendisi o nidâyı işittiği an yılan gibi kıvrıldı. Ey mutlak İlah! Beni “Ene’l Hak” sırrından haberdar et, diye diye nara atıyordu. Bismil kuşu gibi toprak ve kan içinde cezbeye tutulmuş divane aşık yuvarlanıyordu. Birdenbire bu zindandan kurtuldular. Bir anda o denize ulaştılar.

Saat kelimesi kıyamet ve genişlik anlamında okunursa mana daha da açılacaktır. Deryâ-resen deryaya erişen olur.

Ey Yahyâ! Esrâr-ı merdândır suskun ol suskun
Ki binde birini demeye gücün yetmez bunun

Meğer geçesin içinden tâ merdûm
Deryâ-yı bî-payân içre olasın gûm

Velî Şeyhü’l-İslâm-ı zamânî
Görmemiştir sende bu nişânı

Rumûz-u Dost’u nice bulasın sen
Her iki kevne de yüzünü dönersen

Tevfîkini refîk eyle ey Mevlâ-ı Kerîm
Ki aşk yükünü menzîle eriştireyim

Sus, Yahyâ! Sen yiğitlerin sırlarının binde birini söyleyemezsin. Ancak halktan kaçtığın zaman bu sonsuz denizde kaybolursun.

Beden kaydından, insanlık arızalarından geçesin, “merdüm” gözbebeği olarak okunursa maddeden manaya geçen ışık gibi sonsuza incelesin, o sınırsız denizin içinde gaybolasın öyle ya denizde damlayı kim bula. Dünya ehline ukbâ, ukbâ ehline dünya, ehlullah’a her iki âlem haramdır.

Ancak zamanın Şeyhülislamı bu nişanı sende bulamaz. Her iki dünyadan da yüz çevirmedikçe dostun sırlarını asla bulamazsın. Ey Allah’ım, o zaferi ver o fethi nasib eyle ki aşkın yüküyle dağılmadan menzile ulaşayım.

Bak şu Mansûr’un işine halkı üşürmüş başına
Ene’l-Hakk’ın firâşına düşenlere timâr olmaz

İsim: Varlıkları, şeyleri birbirinden ayırmaya yarayan kelime
Eşyâ: Şey’in çoğulu zuhûra gelen her şey

Ki yânî hiç eşyâ kalmayınca
Vücûd-ı Hak’dır diyen “Ene’l Hak”
Hulûsî bu bahirde mahvolunca
Lisân-ı Hak der “Ene’l Hak” muhakkak

Âh bu aynalar

O Allâh ki yedi semâ yaratmış, arzdan da onların bir mislini; ARALARINDAN hüküm inip duruyor; sürekli, kesintisiz…
Tâ ki Allâh’ın her şeyin zuhûru olan o nûru bilesiniz…

[Talâk:12’den]

Hiçbir tecellînin tekrârı yoktur cânım erenlerim…


Mahbûb (sevilen) her bir aynada, her lahzâ başka bir yüz gösterir, her dem başka bir sûret ile zâhir olur. Zîrâ sûret (görüntü) aynanın o andaki durumuna bağlı olarak her vakit başka başka olur.

Aynı sebeple ayna, görüntülerin muhtelif hükümlerine bağlı olarak, hallerin çeşitliliğinden başka türlü olur ve bir karâr üzerine kalmaz.

Der heme âyine rûy-i diger kûn
Mî nümâyed cemâl-i o her dem
Ki ber âyed bi-sûret-i Havvâ
Ki der âyed be kisvet-i Âdem

Her bir aynada O’nun cemâli her dem başka yüz gösterir. Bâzen sûret-i Havvâ’da bâzen kisve-i Âdem’de zâhir olur.

Lâ yetecellî fî sûretin merrâteyn ve lâ yetecellî fî suretel isneyn
[Ebu Tâlib El-Mekkî’den]

Bir sûrette, bir kimse için iki aynı tecellîde iki defâ yüz göstermez ve bir sûrette iki kimseye tecellî eylemez yâni iki aynada aynı sûret ile peydâ olmaz.

Güzelin binbir yüzü her dem tâzelenir durur
Her nefeste yeni görenin bayramı eskimez olur:

Aç gözünü seyret; tekrârı yok bunun!

O’nun cemâlinin nice yüz bin vechi olduğundan, her bir zerrede başka bir görünüşü olur. Hatta her bir zerre için her an kendi cemâlinden başka bir yüz gösterir.

Peki adetlerin aslı niçin bir olmuştur, kendisi nasıl bir kalır?

Her dem türlü takâyyüde düçâr olur, her an başka bir şekil ve kayıtla zuhûr eder ki onu tek bir yüzle tanıma, bir puta bağlanıp kalma!

Nazâr-geyân-ı rûy-ı hûb-et
Çün der nigerend ez ker-anhâ
Der rûy-ı tô rûy-ı hîş bînend
Zî incâ est tefâvut nişânhâ
[Dîvân-ı Enverî’den]

Senin güzel yüzünü temâşâ edenler, pencerelerinden baktıkları vakit cemâlin aynasında kendi yüzlerini gördüler. İşte davâlarındaki ihtilâf bundan olur.

Kadim gelenekte buna:
“Mütecellî, mütecellâ-lehin sûretinde meşhûd olunur” derler ki görünür olan, bakanın sûretinde idrâk edilir diye okunabilir.

Burada nereye yol olur:
Her neyi tanırsan, bilirsen hiç şüphesiz o sen olursun. Eğer göremezsen henüz kendi nefsini tanımadın demektir.

Bir tâife ki cümleden ziyâde gördüler, âyinede hep kendi akislerini gördüler.

Mâdem ki âlem bir aynadır âdem olan o halde aynada görünen aynanın önünde duranın yansıması değil midir?

Hâsılı muhâtabında herkes kendini görür.

Nitekim en parlak ayna olan İnsanlığın Tarifi’ne

Sıddîk olan da baktı, şöyle aksoldu:

– Ey güneş yüzlü! Senden daha güzel daha parlak bir yüz görmedim

Câhil de baktı böyle aksi oldu:
– Hâşimoğulları’ndan senden daha çirkin suratlı biri gelmemiştir

Halk içre bir âyineyem herkes bakar bir ân görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşî ger yamân görür
[Niyâzî Mısrî]

Âdem âlemin aynasıdır; aynaya bakan kimse kendini görür. Kendi güzel ise ayna güzelliğini gösterir câhil ise cehâletini gösterir. Bir kusur varsa kusur görendedir, aynada değil!

“Suyun rengi kabının rengidir” dilberinin yüz göstermesi için “Kendini (nefse-hû) tanıyan, rabbini (rabbe-hû) tanır” güneşinin doğması lazımdır.

Mâdem kalpler Rahmân’ın iki parmağı arasında halden hale dönüp duruyor, suret de aynanın durumuna göre her dem değişip durur elbet.

Nasıl buyurmuştu Varlığın Sevinci:

Kalbin misali tüy gibidir rüzgar onu dilediği gibi bir yandan bir yana çevirir durur. Şimdi siz zinhâr rüzgara sövmeyiniz zira o Rahmân’ın nefesidir.

Eğer bu nefesten nasiplenmek istersen

O her nefes, her an başka bir tecelli, iş, oluş ve görünüştedir.
[Rahmân:19’dan]

işaretini iyice tefekkür eyle…

Senin kalbindeki hallerin çeşitliliği, O’nun işlerinin türlü türlü oluşundandır.

O’ndan sonra “Suyun rengi kabının rengidir” gerçeği malûmun olur zira burada muhib, mahbub aksidir; sevenin rengi, sevgilinin rengidir, “mâşuk hangi işte ise âşık dahi o iştedir” nüktesi göz kırpar durur.

Söz inceldikçe inceldi, kopanlar kopmadan müsâade isteyelim.

Muhabbetle güzeller güzeli…