Tam olarak sendeyim

Benim bunda kararım yok, ben yine gitmeye geldim…

Varlığın sevinci, İnsanlığın Târifi’nden bir nefes verecek kadar misafirim gönül hânelerinize yüksek müsâadelerinizle…
clone tag: 7482350606370539505
O, biriyle konuştuğu zaman muhâtabının yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karşısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe o çevirmezdi. Hatta bir adam bir şey söylemek gâyesiyle Habîbullâh’ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan o da başını uzaklaştırmazdı.

Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Öğretmek için cephe nedir
Kıyâm.etti torunu kucağında
Dönünce bütün gövdesiyle döndü
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
Bir bilinebilseydi nedir veche?

“Ey insan, sana dönüyorum, senin varlığını tam olarak muhatap alıyorum, benim için pek değerlisin, seni dinliyorum, bana herşeyi rahatlıkla anlatabilirsin” demek olsa gerek bu yöneliş, varlığın sevincinin bu doğal akışı…

Âdetin baktığın tarafa dönüş
Bize nasîb olsun hayırlı bir düş
Kerem et ne olur yüzünü göster
Kim böyle bir düşten uyanmak ister

Belki yeni gelişmeler aradaki mesâfeyi kısalttı insanlar için ama insanların birbiriyle, insanların kendi en saf hâliyle mesâfesi giderek açılıyor… Telefon ekranına bakmadan 5 dakika duramayan, insan ve zamanın kıymetini bilmeyen bir nesil için, asırlar öncesinden dipdiri insanlık târifi…

Âşıkım cemâline Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ
Tâlibim kemâline Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ
Aşkî kemter ümmetin beklemekte himmetin
Görmektedir devletin Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ


Siz bırakmadan elinizi bırakmaya niyeti olmayan bir güzelin ha(ya)liyle aşk olsun yâ hû

Derviş Hırkası

dervis_hirkasi.jpg
bu şiiri yazmak için söküp attım pansumanı yaramdan
tam olarak bıçağa kaptırdığım tarafımla sancıyorum al
al bu hayat kiminse billâhi ben yaşamıyorum
al bu hayat kiminse billâhi ben
sarılan bir yarayı fışkıran bir damardan daha çok sevmiyorum
saat kim bilir kaç olacak yine, kaç!
bugün bitip dün olacak gece yine gün olacak
tam ağzını bozduğun tebessümlü bir sıra
parantezler basacak cümlelerimi
peşimizde bağlamdan kopmuş bir gürûh
eğer hakkım olsaydı yağmuru yağdırmaya
bana tufan derlerdi sana ise Nuh!

kaçıp kaçıp sana geliyorum, ne diye?
gidecek bir yerim olmadığından değil
bir yerlere senden gidiyor olmamdan belki de

borç olsak geçirmişiz tarihimizi
çoktan kalkmış bir treni bekliyoruz biletsiz
yabana atılacak şeyler var bavulumuzda
şu havuza çakılırım, şu ummana nefessiz
şu kazanda yakılırım, şu nazarda hevessiz
gitmiyorum diyorsam ve ne kadar gidiyorsam
yüzme bilmiyorsam ve ne kadar yüzüyorsam
şu yüzmediğim suların da cümlesinin dibisin
çok sarhoş olsam dediğim her dakika
şaraba testisiz yakalanmak gibisin

sonra bir süre her yanıma dökülüyorsun – dökül! –
ne önemi var geçmeyen bir izin unutkanlığımız karşısında
zaten kırık bir gökyüzüdür artık mutlu olmanın damı
hayat böyle dımdızlak ortada bırakır işte adamı
ben bir kere görmüştüm çokça cenâzelerde
topraktan gayrısı tortop edip saklamıyor insanı
gözlerin yeter ki sözlerime ilişkin olsun
istersen gövdeme ihanetler sırt sırta yuva yapmıştır
boş bulduğun yere saplan senin de canın sağ olsun

ellerimi ceplerimde kaybedip unutmuşum
ben senin bildiğin dervişlerden değilim
ceplerim ellerimden misli ile büyüktür
ellerimi bir yerde ceplerimle yutmuşum
o kadar yorgunum ki o kadar ki yorgunum
uykumdan çalıyorum uyumak için
ben ölümden gayrı yazmayı bilmiyorum
sen hırkalara bakıyorsun şallara niçin?

havalar ısınıyor yar bahar diye
ölümlü şeylerle avunmamak vaktidir
gözlerin çocukluğumun bozulmamış aktidir
ve üzerime dökülmenin üç kurşunu vardır mavzerimde:

1- dökene kurban olayım.
2- dökülen dökendendir.
3- hiç çıkmasın izin benden.


tam da bu yüzden
dol ya da dökül
şaraba meyyâl bir üzüm gibi serpil
hiç çıkarmasan da üzerinden yine de bil
yine de bil yine de bil yine de bil
onlar hırka değil, pil!

Dervîş-nâme

İnsanı, Hakk’ın kudretinin tecellîlerini müşâhededen bir an geri bırakmayan, kâinâttaki umûmî âhengin canları teshîr eden esrârını rûhlara duyuran neş’eden bir neş’e, hakîkatine susamış âşıklara ikrâm oluna…dervis_neyzen
Ferâğ-ı dâğ-ı kesret kıl eger dervîş iseñ dervîş
Yerâğ-ı bâğ-ı vahdet kıl eger dervîş iseñ dervîş

Göñül virme denî dehre tehammül eyle her kahre
Ki vahdetden ire behre eger dervîş iseñ dervîş

Adûv nefsi melâmet kıl derûnuñ sen selâmet kıl
Muhabbetden ‘alâmet kıl eger dervîş iseñ dervîş

Libâs-ı ‘ırzuñı çâk it tenezzülde özüñ hâk it
Yirüñ ‘Îsî-veş eflâk it eger dervîş iseñ dervîş

Olub şehbâz-ı lâhûtî şikâr it mürğ-i nâsûtı
Unutma teng-i tâbûtı eger dervîş iseñ dervîş

Erenler pâyine sür yüz nazar kıl anlara düpdüz
Mücâhid ol gice gündüz eger dervîş iseñ dervîş

Rızâ-yı pîrüñi her dem gözet tâ görmeyesin gam
Şeker ‘add it sunarsa sem eger dervîş iseñ dervîş

Özüñ yôğ eyle var itme göñüllerde ğubâr itme
Ne hizmet olsa ‘âr itme eger dervîş iseñ dervîş

Dilerse cânı cânânuñ belâdan dönme vir cânuñ
Unutma ‘ahd ü peymânuñ eger dervîş iseñ dervîş

Göñülden yu sivâ fikrin unutma hiç Hüdâ zikrin
Şikâr it sırlaruñ bikrin eger dervîş iseñ dervîş

Hüdâ her yirde hâzır bil kulûba cümle nâzır bil
Sınık dillerde nâsır bil eger dervîş iseñ dervîş

Senüñdür ma‘nevî her dil Sikender gözgüsi-veş sil
Tefekkür it bu remzi bil eger dervîş iseñ dervîş

Göñül yıkmağa kasd itme yola a‘mâ gibi gitme
Mekesle mûrı incitme eger dervîş iseñ dervîş

Harabâtîye hor bakma özüñi odlara yakma
Sakın hiçbir göñül yıkma eger dervîş iseñ dervîş

Sözüñi lûtf-ile söyle yüzüñi hâk-i râh eyle
Dime şu şöyle bu böyle eger dervîş iseñ dervîş

Cefâ vü cevri terk eyle vefâ vü ‘ahdi berk eyle
Çalış maksûdı derk eyle eger dervîş iseñ dervîş

Sözüñ benlikle feth itme özüñ yirmekle medh itme
Adûñı dahî kadh itme eger dervîş iseñ dervîş

Yıkub bu varlığuñ şehrin sıyırdub git safâ nehrin
Bulı gör vahdetüñ bahrin eger dervîş iseñ dervîş

Elin öp kim seni dögse du‘â eyle saña sögse
Gurûr itme seni ögse eger dervîş iseñ dervîş

Menâlüñ târ u mâr eyle mezellet ihtiyâr eyle
Seni sen saña yâr eyle eger dervîş iseñ dervîş

Sehâvet eyle kılletde şecâ‘at eyle fursatda
Kanâ‘at eyle zilletde eger dervîş iseñ dervîş

Özüñ ‘ilme’l-yakîn sevk it görüb ‘ayne’l-yakîn şevk it
Bulub Hakka’l-yakîn zevk it eger dervîş iseñ dervîş

Gider benligi sen senden tılâ lâ eyleyüb tenden
İşâret bes saña benden eger dervîş iseñ dervîş

Şerî‘at birle ol hem-dem tarîkatle yüri her-dem
Hakîkat birle ol mahrem eger dervîş iseñ dervîş

Tecellâ bul huzûr eyle tesellâ bul sürûr eyle
Vücûduñ cümle nûr eyle eger dervîş iseñ dervîş

Halîli kavlüñi tut var saña nâr ola tâ gülzâr
Ecel irişmedin zinhâr eger dervîş iseñ dervîş

AYVANSARAY TEKKESİ MEŞÂYÎHİNDEN
KONYALI ŞEYH YÛSUF EFENDİ EL-HALVETÎ (v. 1587)

Bir yerde, Allah dolu bir gün

 

besmele_baslarken
Eyle bismillah ile feth-i kelâm
Tâ açılsın hayr ile bâb-ı merâm

Şehirlerin anası Mekke-i Mükerreme’de bir gün…
Kureyş’in önde gelen müşriklerinden Übey b. Halef, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın yanına gelir. Elinde çürümüş bir deve kemiği vardır. Übey, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın karşısına geçip kemiği ufalar. Sonra, avucuna birikmiş kemik tozlarını da ona karşı üfleyip mağrur bir edâyla sorar: “Ölümden sonra yeniden diriliş olduğunu söylüyormuşsun. Çürüyüp un-ufak olmuş bu kemikleri kim diriltecek?”

Âhiret hakîkatine ve haşr gerçeğine ilişen bu mağrûr soruya cevap, âlemlere rahmet diye gönderilen Gâye İnsân’ın bâtını olan, Âlemlerin Rabbi’nden gelir: “O insan görmedi mi ki biz onu bir spermden (öz taşıyan kabuk) yarattık… Bu gerçeğe rağmen şimdi o apaçık bir hasımdır! (Kendini ayırır) Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş hâldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi. De ki: “Onları daha önce inşa eden diriltip hayat verecektir! ‘HÛ’ Esmâ’sıyla her yaratışı Alîm’dir (tam bilen).” [Yasin:77-79]

Mekke yıllarında yaşanan bu olay, hem varlık kitabını doğru okumanın ipucunu gösterir hem de varoluşu yanlış okumanın esâsen ne kadar basit bir noktadan başladığını. Öldükten sonra yeniden dirilişi aklı almayan Übey, hiçten ve yoktan bir Übey’in nasıl olup da varedildiğini hiç düşünemediği için bu haldedir. Mevcut hali, zaten kazanılmış verilmiş “garanti bir durum” olarak kabul etmiş, bu halin nasıl mevcut olduğu üzerine hiç düşünmemiştir. Düşünse, doğumundan bir sene önce varlığından asla sözü edilemez halde olup kudret eliyle ete kemiğe büründüğünü görecek dolayısıyla “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” gibisinden sorular sormaya girişmeyecektir. Çünkü yeniden dirilmenin delîli zaten ortadadır.

Burhan sorardım aslıma, aslım bana burhân imiş…

“Kim ilk olarak inşa edip yarattıysa, O diriltecek. Kim ilk olarak ete kemiğe bürüyüp hayat verdiyse, O diriltecek.”

Übey’in daima gözü önündeki varoluş gerçeği üzerine bir kez olsun düşünememiş olmasına karşılık, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın bu gerçeği gözardı ettiği tek bir ân, hayatında O’nsuz geçen bir zaman yoktur. Asr-ı saâdet denilen ömür kitabında tefekkürü ve tezekkürü, ibadeti ve duası, hâsılı bir bütün olarak kulluğu bunun şâhididir.

O’nun her gününde, her işinde muhakkak mührünü gördüğümüz bir söz ise, ahitnâmesi niteliğindedir: Bismillah!

Hadîs külliyâtları ve siyer kitapları gösterir ki, Peygamber aleyhissalâtu vesselâm, bâtından zâhire çıkan, görünen her bir halde, ‘Allah’ın ismi’ni anar. O’nun evinden dışarı adım atışı da ‘Allah’ın ismiyle’dir, evine tekrar girişi de, yemeğe başlaması da, söze başlaması da, bineğine binmesi de, uyuması ve uyanması da.

Varlığın sevinci, her (hayırlı) işin başında, muhakkak “Bismillah” demektedir. O’ndan bize ulaşan rivayetler uyarınca, bizim de unutmadığımız sürece, her güzel işe başlarken söylemeye çalıştığımız bir söz, bir paroladır Bismillah. Ama onun Bismillah’ı ile bizimki arasında büyük bir fark vardır. Hemen bir misâlle açacak olursak: Biz, kapıyı “biz açarken” Bismillah deriz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm ise, gerçekte kapıyı açanın O olduğunun idrâkiyle, Allah’ın kuldaki taayyünü manâsına Bismillâh der. O’nun Bismillah’ı, varolan herşey O’nun ismiyle varolduğı içindir. ‘Olan’ herşey O’nun ismiyle; O’nun dilemesi, O’nun izni, O’nun ilmi, O’nun kudreti ile var göründüğü içindir.

Açıkçası, biz elbette iyi niyetle, elbette O’nun öyle buyurmasına hürmetle deriz. Ama bu Bismillah, gafletten büsbütün âzâde değildir. Bir bakıma, taklidîdir. İnsan dili, insalığın târifi’nin yol ve gidişini taklîden Bismillah derken, akıl kapıyı açanın biz olduğumuzu düşünmektedir. Oysa varlığın hammadesi, akl-ı küll sahibi “nebînin aklı” bütün varoluşu “O’nun ismiyle” bilir. Kâinat kitabında var görünen bütün her şeyde O’nun ismini okur. Dilinin söylediği Bismillah, aklının gördüğü ve kalbinin tasdik ettiği bir gerçeğin dil ile ifâdesidir: Her şey O’nun ismiyle vukuâ gelir, O ismin bir sıfatına bürünerek kendini gösterir.

Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinat
Hangi harfi yoklasan manâsı Allah çıkar

besmele-1[1]

Edelim âşıklara feth-i kelâm
Diyelim sâdıkların hâlin tamâm

O’NUNLA BAŞLAMAK
Übey B. Halef’in yaşadığı yanılgı, aslında bütün nefisler için geçerlidir. Übey’i o derece kör bir gururla inkâr ve şirke götüren, nefsinin yaşadığı bu körlüğe aklını ve kalbini de ortak etmesidir. Baksak, bizim nefislerimizin de, mevcut halimizi kim vâretti, nasıl vâretti diye düşünmeden, kazanılmış bir hak, zaten verilmiş bir durum olarak kabul ettiğini görürüz. Âdeta öylesine, kendiliğinden oluvermiş. O yüzden, âlemlerin Rabbinin bize bizden daha yakın olduğunu bildiren Kur’an âyetleri karşısında, nefsimizin bu gafleti, kendi aklımızı da şaşkınlığa düşürür.

Mesela âyet “O size şahdamarınızdan, kendinizden daha yakındır” diye bize haber verdiğinde, bir bocalama yaşar ilkin. Kur’ân’ın “Nerede olursanız olun, O sizinle birliktedir” haberini duyduğumuz anda da aynı bocalama hali bizi kuşatır. Halbuki, bu apaçık bir gerçek değil midir? Herşey O’nun “Ol!” demesiyle oluyorsa, bütün oluşlar O’nun isminin eseri ve cilvesi değil midir? Bizi yoktan vâreden, bâtından zâhire çıkaran O ise, bunun apaçık karşılığı O’nun bize bizden, bize şahdamarımızdan daha yakın olması değil midir? Şahdamarımızı da O varetmiş değil midir?

Peygamber aleyhissalâtu vesselâm’ın her işindeki Bismillah’ın, işte böylece okunması bir b.aşka berekettir. Varlığın gâyesi olan o ufuk insan, her işin başında dilinden dökülen Besmele ile olanın aslını, vâr oluşun sırrını ifşa etmektedir bize. Herşey O’nun ismiyle vâr edilip, görünüp durmaktadır. Var sanılan bu görüntü ise o mazharın sınırları mikdârınca, kendi taayyününden gayrısı olamaz!

O halde Bismillah, başta söylenen sonra terk edilen bir söz değildir. Bilakis, bütün varoluş, mülkünde gayrısı olamayanın kapsama alanındadır ve cümle kâinat Bismillâh’ın ülkesidir. Diğer bir deyişle, esasında Bismillah’la başlanmaz, Bismillah’a başlanır. Bu güneşin ardından doğan bütün düşünceler, bütün zikirler, bütün hamdler ve tesbihler, bir bakıma anıldığı o mahalle, Bismillah’ın nurunun vurması, bir manânın açılımı ve hakikatın tercümesidir.

Bu, âlemlerin Rabbinin Kelâm-ı kadîminde bizzat nazara verdiği bir gerçektir. İnsanın ikiz kardeşi olan kitaptaki Neml süresinin 30. âyetinde, Süleyman aleyhisselamın bir mektubundan bahsederken; “İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrahim” buyrulmaktadır. Yani: “O muhakkak Süleyman’dandır ve muhakkak ki o, bismillâhirrahmânirrahim’dir.”

Mektupta yazan tek söz, elbette ki Besmele değildir. Ama sonraki bütün sözler Bismillah’ın kapsama alanı içinde ve o anahtarın bir açılımı niteliğinde olduğu için, âlemlerin Rabbi, peygamberinin yazdığı mektubun bütün mesajını Besmele’ye hasretmektedir.

Allah adıyle kılup feth-i kelâm
Virelüm hamd ü senâya intizâm

O’NUNLA YAŞAMAK
Pencerene sığdığı kadardır gökyüzü…

İnsan, ibret nazarıyla, birlik neşesi ile her ne yana baksa her gördüğü, O’nu gösteren bir pencere, kesrette ve gaflette yalnız ise O’na perdedir. Bu gerçeği en iyi bilen olarak, insanlığın târifi’nin her işinde mutlaka Bismillah vardır.

Uyku, uyanış, eve giriş, evden çıkış, yürüyüş, oturuş, yeme-içme, konuşma… Bir günün içinde aklımıza hangi fiil geliyorsa, Peygamber aleyhissalâtu vesselâam hepsini ‘O’nun ismiyle’ yapar; ismi için yaşar, ismiyle yaşar, isminde yaşar!

Meselâ, on sene hizmetinde bulunma şerefine eren Enes’in anlattığı üzere, evinden çıkması hep “Bismillah” iledir. Evinden çıkarken, çoğunlukla “Bismillahi ve billâhi lâ havle velâ kuvvete illa billah, tevekkeltu alellah,” yani “Allah’ın ismiyle, varlığında eriyerek… Masiyetten uzak tutacak bütün havl ve taat işlemeye kuvvet ancak Allah’tandır. Dayanağım Allah’tır” buyurmuştur.

Yine, “Allah’ın ismiyle, Allah’a tevekkül ettim. Allahım! Zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillik etmekten, ve bunların bize yapılmasından Sana sığınırız” buyurduğu rivayet edilmektedir. O’nun eve girişi de Bismillah iledir. Sahabileri, eve giriş için ondan şu duayı öğrenmişlerdir: “Allahım! Senden hayırla girişler, hayırla çıkışlar istiyorum. Allah’ın ismiyle girdik, Allah’ın ismiyle çıktık. Rabbimiz Allah’a tevekkül ettik.”

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, her taze günde ‘O’nun ismini’ anar ve yine 0’nun ismiyle hazineyi açar. Yatarken söylediği “Allahım! Senin ismin ile hayat bulur, Senin isminle ölürüm” sözü ne kadar da yerli yerindedir. O’nun şehrinin kapısı olan Hz. Ali’nin bildirdiğine göre, yatacağı zaman şu duayı terennüm etmektedir: “Allahım! Kerim olan Zatın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, nâsiyesinden tutmuş olduğun hayvanların şerrinden Sana sığınırım.”

Sahabiler, O’ndan her sabah ve her akşam yani ömrün elimizdeki tek versiyonu olan, yeni günün başında ve sonunda, üç kere söylemek üzere Bismillah ile başlayan şu münacatı öğrenmişlerdir: “O’nun ismi ile; ki O’nun ismi sayesinde, yerdeki ve gökteki hiçbir şey bize zarar veremez. Ve O herşeyi gören (herşeyin O’ndan gördüğü) herşeyi işitendir.”

Bir sahabisi, yatma zamanı için, her adımında Allah’ın isminin anıldığı şu tavsiyeyi işitmiştir: “Kapını kapa, Allah’ın ismini zikret. Kandilini söndür, Allah’ın ismini zikret. Yemek kabının ağzını kapa, Allah’ın ismini zikret…”

Bir yolculuk için ayağını bineğinin üzengisine koyduğunda sahabilerin, O Nur’dan sızdığına şahit oldukları söz, yine Bismillah’tır: “Bismillah! Allahım! (…) Bize arz! dür, seferi kolaylaştır…”

Hummaya ve bütün ağrılara karşı okumayı öğrettiği dua yine Bismillah’la başlar: ” Allahu ekber ismiyle! Kanla kabaran her bir damardan ve ateş hararetinin şerrinden Kebîr olan Allah’a sığınırım.”

Her lokması için bütün kainat tezgâhının çalıştırıldığı bir yemeği ağzına almadan önce de O’nun mübarek dilinden aynı kelam dökülür. Çünkü o yemek, O’nun ismiyle varedilmiştir ve ağzımıza alıp sindirmemiz yine O’nun ismi iledir: “Sizden kim bir şey yerse Bismillah desin. Başta söylemeye unutmuşsa, sonunda şöyle söylesin: Başında da, sonunda da Bismillah.”

Bismillah demeden hemen yemeğe başlayan birini şöyle uyardığı bildirilir: “Şeytan, üzerine Allah’ın ismi zikredilmeyen yemeği kendine helal sayar…”

“Biz yiyoruz, ama bir türlü doymuyoruz” diyen bazı sahabilerine ise, yemeği beraberce yemelerini tavsiye etmiş, ardından şöyle buyurmuştur: “Yemeğe Allah’m ismini zikrederek başlayın. Böyle yaparsanız, yemeğiniz hakkınızda bereketli kılınır.”

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’nin oğlu ve Peygamber aleyhissalâtu vesselamın oğulluğu Ömer b. Ebi Seleme’nin, küçük bir çocukken aldığı bir nebevi terbiye yine Bismillah’la ilgilidir. “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın terbiyesinde bir çocuktum” diye anlatır Ebu Seleme’nin oğlu Ömer. “Yemekte elim tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah bana îkazda bulundu: “Evlat! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” “Bundan sonra hep böyle yedim.”

Sahabiler, Bismillah’a dâir, O’ndan şu haberi de nakletmişlerdir: “Kim evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah’ın ismini zikrederse, şeytan (avenelerine): ‘Size burada gecelemek de yok, akşam yemeği de yok’ der. Ama kişi eve girerken Allah’ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan (avenelerine): ‘Akşam yemeğine kavuştunuz ama burada gecelemeniz mümkün değil!’ der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken Bismillah diyerek Allah’ı zikretmezse, şeytan ‘Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!’ der. Bu nebevi uyarı, şeytanın üflediği küfür dolu vehim ve vesveselerin zihnimizi ve kalbimizi mesken tutmaması için de Bismillah’ın kritik önemine dikkat çekmektedir.

Bütün bunlar Peygamberin bir gününde Bismillah’a dair, birkaç örnekten ibârettir. Hadis kitapları, Peygamberin bir gününden aklımıza gelen hangi fiil olursa olsun, onun muhakkak Bismillah’a b.aktığını ve Bismillah’la başladığını bildirmektedir. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm, her fiilinde Bismillah’la, varoluşun aslını, fiili yapan, fiilden etkilenen ve fiilin aynı güzelin binbir yüzü olduğunu bizlere tâlim etmektedir.

Bir isimden bütün isimlere, noktadan kitaba…

ALLAH ismi, bir târife göre, lafza-i celâl’dir. Yani, Allah ism-i celâli, âlemlerin Rabbinin bütün güzel isimlerini de içerir ve hepsini birden hatıra getirir. Biraz daha açarsak; Allah dediğimizde, Kâdir, Rahîm, Azîm, Hakîm… gibi bütün isimleri de zımnen söylemiş oluruz.

Mesela “Lâ ilâhe illallah,” bu şuurla söylendiğinde, Lâ hâlika illallah, Lâ kâdire illallah, Lâ râzıka illallah, Lâ rahîme illallah manâlarını da zımnında taşır. Hem sadece onları değil bütün güzel isimleri; O’ndan başka rab, mâbud, kerîm, azîm, hakîm… olmadığı manâlarını da.

O halde, “Bismillah” gerçekte bütün isimleri özünde taşıyan bir çekirdek gibidir. Buna göre, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın “Bismillah’ın içinde, âlemlerin Rabbinin bütün güzel isimleri vardır: “Kâdir olan, her şeye gücü yeten Allah’ın ismiyle,” “Rezzâk olan, her şeyi besleyen Allah’ın ismiyle,” “Rahîm olan, her şeye merhamet eden Allah’ın ismiyle,” “Kerîm olan Allah’ın ismiyle..:’ Bütün varoluşu ‘yaratan Rabbinin ismiyle’ okuyarak “La ilâhe illallah”ı “Bütün güzel isimler O’nundur” derinliğiyle haykıran kutlu elçi, herşeyin ve her oluşun bütün güzel isimler kendisine ait olan “Allah’ın ismiyle” varolduğunu, her fiiline yansıyan “Bismillah” sırrıyla bizlere öğretir.

Peygamber aleyhissalâtu vesselamın tefekkürüne, tezekkürüne, duasına ve besmelesine sinmiş bu esmâ-i hüsnâ’nin, bir de insanın kendisine, ahlâkına ve davranışına bakan veçhesi vardır. Herşey O’nun ismiyle varoluyorsa, insan da her halinde O’nun ismini bildirir, gerçeğini gösterir bir ayna olmalı değil midir? Bütün kâinat O’nun güzel isimlerini yansıtıyorsa, insanın yaşayış ve davranışı da O’nun güzel isimlerini yansıtmalı değil midir? İnsanlığın târifi’nin bir hadisi, doğruca bunu ifade eder: “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız.” Yâni halinizde ve hareketinizde, ahlâkınızda ve yaşayışınızda rehberiniz, O’nun güzel isimleri olsun. Her halinizden ve her fiilinizden, O’nun güzel isimleri okunsun.

Âyinedir bu âlem her şey hak ile kâim
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim

Bunun nasıl olacağını, o hidayet rehberi, kendi hayatıyla, bizzat gösterir. Gündelik hayatın içinde öyle veya böyle olmasını bizim pek de umursamadığımız ‘basit’ bir davranış bile onun elinde, esmâ-i hüsnâ ahlâkıyla aydınlanıp nurlanmakta, bâtınındaki hakikati zahire taşımaktadır. Nasıl mı? İşte o en parlak aynadan, bir kaç gerçek parıltısı…

TEK… Varlığın Sevinci’nin bir gününe, damgasını vuran kelimelerden biri, budur. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, günün içinde, nice fiilinde, hep teki seçer. Meselâ suyu iki veya dört yudumda değil, üç yudumda içer. Abdestte de, gusulde de suyu iki, dört veya altı kere değil; üç kere almayı tercih eder. Her namazdan sonra yaptığı tesbihat için seçtiği rakam, 33’tür. Sübhânallah’ı da Elhamdülillah’ı da, Allahuekber’i de 33 kere söyler.

“Kim gözüne sürme çekerse teklesin” demiştir sonra. “Kim abdest bozduktan sonra taş kullanarak temizlenirse, teklesin” “Biriniz istincada taş kullanırsa teklesin.’ Keza, O’nun vücudundan kan aldırdığı hacamat günü, ayın günleri içinde ya onyedinci, ya ondokuzuncu yahut yirmibirincidir.’ Ramazan bayramında, sayıca tek olan birkaç hurma yemedikçe namaza gitmez. Ya bir hurma yer, ya üç, ya beş. Ama iki, dört veya altı değil.’ “Taş kullanmak tektir. Şeytana atılan taş tektir. Safâ ile Merve arasında sa’y tektir, tavaf da tektir. Öyle ise sizden biri taş kullanacaksa bunu da tek kılsın” buyurduğu bildirilir.

Sebep? “Allahu Teâlâ tektir, teki sever. Öyleyse ey ehl-i Kur’an siz de tek yapın, vitri kılın.” Enes’in bildirdiği üzere, bunca fiilinde hep teki tercih etmesi de bu sebeptendir: “İnnallâhe vitrun, yuhibbul vitr.” Yani: “Allah tektir, teki sever.” Teki tercih, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam için umumî prensiptir. Öyle ki, esmâ-i hüsnâyı dahi tek rakamla tarif eder: “Allahu Teâlânın doksandokuz ismi vardır; yüzden bir eksik. O tektir, teki sever.”

Bu esmâ-i hüsnâ ahlâkı, yalnızca ‘tek’e dair değildir elbet. Onun o dillere destan temizliği, cömertliği, ikramı, merhameti, affediciliği, hep O’nun güzel isimleriyle doğrudan ilgilidir ve ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’nın birer timsalidir.

Meselâ, yapılan işin elden geldiğince güzel yapılmasını sever kudsî nebî. Temizliği, ikramı ve nezaketi, hem de cömertliği… Neden? “Allahu Teâlâ tayyib’dir, tayyib olanı sever; nazîftir, nezafeti sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever. Şöyle de demiştir ümmetine: “Allah pak ve naziftir, paklığı ve nezafeti sever; kerim ve cömerttir, keremi ve cömertliği sever. Öyleyse, avlularınızı ve boş sahalarınızı temiz tutun. Yahudilere de benzemeyin; onlar çöplerini evlerde toplarlar.” Yahut: “Ey insanlar! Allahu Teala tayyibdir, tayyibden başka birşey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır.”

Kudsî nebî, bir gün üstü başı darmadağınık bir adam görür. Ondan, kendisine çeki-düzen vermesini ister. Çünkü, “Allah güzeldir, güzelliği sever. Bir seferden dönülmektedir. Yolculuk hali, herkesin saçı başı bir derece dağınık, üstü başı ise bir derece tozlanmıştır. Medine’nin yakınına gelindiğinde, “Sizler kardeşlerinizin yanına varacaksınız. Binek hayvanlarınızı düzene koyun, elbiselerinize çeki-düzen verin ki, insanlar arasında yüzdeki güzellik timsali ben gibi olun” der sahabilerine. Çünkü Allah çirkin, gözleri rahatsız eden görünüşü ve duyanı inciten kötü sözü sevmez.

Başka bir zaman sahabiler O’nun “Kalbinde zerre mikdârı kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir” buyurduğunu işitirler. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkar ve “Fakat yâ Rasûlallah! Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever” diyerek bunun da kibre girip girmediği endişesini dile getirir. Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın cevabı şu şekildedir: “Allahu Teâlâ güzeldir, güzelliği sever! Kibir ise hakkın iptali, insanların tahkiridir.”

Başka bir gün, açıkta yıkanan bir adama rastgelir. Derhal minbere çıkar ve Allah’a hamd ü senadan sonra, ashâbına yine esmâ-i hüsnâ ahlâkını ders verir: “Allah diridir ve ayıpları örtücüdür, hayâyı ve örtünmeyi sever. Öyleyse biriniz yıkanınca örtünsün.”

Bir sahabisini inşaat için harç hazırlarken belli bir özellikte kumu seçer getirir halde görür, sebebini öğrenince, onu över ve “İşini iyi yapana Allah rahmetini esirgemesin” diye duacı olur. Çünkü, Allah Zü’l-kemal’dir, kulun işini iyi yapmasını sever. En küçük oğlu İbrahim’in defninde, sahabiler toprağı mezarın üstüne atıp gitmek üzereyken, mezarın üstündeki taşı topağı ayıklayıp toprağı elleriyle düzeltmelerini rica eder. Çünkü Allah Zülkemal vel cemal’dir. Ebu Mes’ud el-Bedrî’nin anlattığı üzere, Resulullah aleyhissalatu vesselamın namazda omuzlarına eliyle dokunup “Düzgün olun, karışık durmayın, hizayı bozmayın. Sonra kalplerinize de karışıklık ve ihtilaf girer…” demesinde de bu hususa bakan bir veçhe vardır.

O’nun dillere destan infakı, yine ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’nın bir nişanesidir. O, bir kudsî hadiste, âlemlerin Rabbinin kuluna “Sen infak et ki, ben de sana infak edeyim: ver ki verilsin” buyurduktan sonra, şu haberi verir: “Allah’ın cömertlik eli doludur. Gece ve gündüz arkası kesilmez onu azaltamaz. Arz ve semavatın yaratılışından beri Allah’ın infak ettiklerini düşünün…” Buna binaen, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın, kendisinden birşey istendiğinde asla “Yok” demediği bildirilir.

Esma binti Ebubekir’e şöyle demiştir: “Kesenin ağzımı sıkma! Allah da sana sıkarak verir.” Allahu Teâlâ kullarına ne demektedir? “Ey ademoğlu! Enfik, ünfik aleyke!” Yani: “ Sen infak et ki, sana da infak olunsun!” Bir gün, “Size insanların en kötüsünü haber vermeyeyim mi?” diye sormuş, kendi sorusuna şu cevabı vermiştir kendisi: “Allah’tan isteyip, Allah adına vermeyendir.”

Sahabiler, bir gün, “borçluyu sıkıştırmayın” tavsiyesini işitirler kendisinden. Bu da ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’ sırrıyla ilgilidir: “Kıyamet gününün sıkıntılarından Allah’ın kendisini kurtarmasından hoşlanan kimse, borcunu ödeyemeyene mühlet tanısın veya ondan bir bölümünü indirsin.” Öte yandan, kulun kula zelilâne el açması da ona ağır gelir. Burada da bir esmâ-i hüsnâ talimi vardır: “Kim istiğna gösterirse, Allah da onu gani kılar.” Buna karşılık, “Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse, onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” “Allah’ın fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever.” “Allahu Teala kendisinden istemeyene gadab eder.”

Bir adam infakta bulunduğu bir zeminde infakı doğrudan O’na izafe ederek konuştuğunda, yine esmâ-i hüsnâ ahlâkını ders veren bir ikaz işitilir kudsî nebîden: “Ben verici değil (el-Mu’ti) sadece taksim ediciyim. (El-kâsım) Veren ise azîz ve celîl olan Allah’tır.”

Abdullah b. Ömer, Peygamberin bir gününde bu esmâ-i hüsnâ ahlâkının nasıl hayatın her karesine sirayet ettiğini şu olayla örneklendirir: “Resûlullah bevl ederken bir adam ona uğradı ve selam verdi. Ancak Resûlullah selamına mukabelede bulunmadı. Sonra adama özrünü beyan etti: ‘Ben temiz değilken Allah’ı zikretmeyi uygun bulmadım.’”

O, ashâbına şefkati ve yumuşak huyluluğu tavsiye ediyorsa, bu da esmâ-i hüsnâ ahlâkıyla ilgilidir: “Allah Refîk’tir, rıfkı sever, rıfk sebebiyle razı olur, rıfka mahsus bir yardımı vardır ki, şiddet sahipleri bu yardımı göremez.” Ardından, mahlukata merhametle muamele tavsiyesi gelir: “Öyleyse, dili olmayan bu hayvanlara bindiğiniz zaman bunlara konaklama yerlerinde mola verin, dinlendirin.” Âlemler Rabbinin Rahmân, Rahîm, Raûf, Refîk gibi isimlerini hatıra getirerek mahlukata merhameti tavsiye eden kudsî nebî, elbette insanlara merhameti de ihmal etmeyecektir: “İnsanlara merhametli olmayana Allahu Teâlâ merhamet etmez.”

Karanlık dünyamızı aydınlatan, nurdan parıldamalar tâ böylece çoğalır gider, önümüzü, ömrümüzü nur eyler: Allah muhsin’dir; ihsanı sever. Afuvv’dur, affediciliği sever. Halîmdir, hilmi sever… ilâ ahir.

Ârif olan için, Varlığın Sevinci, İnsanlığın Târifi’nin bir gününde esmâ-i hüsnâ ahlâkına dâir bunca işâret, âşık olan içinse, Habîbullâh’ın “Kişi, sevdiğiyle birliktedir” renginde tek bir beşâret (müjde) yeter vesselâm…

Gönüller açılır gûş eyleyenden fasl olur gussa
Ne dem feth-i kelâm olsa kitâb-i hüsn-i bâbından

dua_besmele

‘Alem kaldırsa bir yerde kaçan sultân-ı Bi’smi’llâh
Olur lâhûtiyân ârâyîş-i dîvân-ı Bi’smi’llâh
Sırât-ı Müstakîm’i anla hatt-ı istivâsından
Varır Allâh’a doğru menhec-i âsân-ı Bi’smi’llâh
Tokatlı Ebûbekir Kânî Münşeâtından [v. 1792]

Ne vakit bir yerde Besmele sultânı sancak kaldırsa, O sultânın divanını, ulûhiyet âleminin melekleri süslerler. Besmele’nin ortasından geçen düz hatta bak da Sırat-ı Müstakim (Dosdoğru yol, Hak Yolu) nedir iyi anla: Varır Allah’a doğru, Besmele’nin kolay ve geniş yolu.

Be ile mim arasındaki sin harfinin çekilen yeri, sırat-ı müstakime benzetilmiş ve o köprü şeklindeki çizgi Besmele’nin sonundaki Allah kelimesine varıyor. Diğer yandan da Bismillah demesi insanı kısa ve kestirme bir yoldan Allah’a ulaştırıyor. Hem şeklen hem manen bir terkiple pek lâtif bir inşa ile imbikten süzülerek idraklerimize, Hattat: Hacı Mehmed Nazîf Efendi [v. 1913] kaleminden nazarlarımıza ikrâm buyruluyor elhamdulillah

Kul, O’nun güzel ismi anıldığında, kendi sanal varlığını unutursa o işi bizzât Hak yapar.
Can özünden Besmeleyi çekince, dil yanmazsa BEN yanarım SULTÂNIM

İşin hakîkatini bilene,
Allah’a göre “Kün: OL” emri ne ise,

kul görünenin besmelesi de odur!
[Hz. Şeyhü’l-Ekber v. 1240]

En güzel bir ayna

Ahmed’deki mim perdesini kaldır da bir bak, ardında kim duruyor…salavat_savGelip geçerken günler, hayatın içinde Mu­ham­me­di­yet’in yan­sı­ma­la­rı­nı gö­re­bil­mek, imanın ke­mâ­lin­den olsa gerektir. Zi­ra her şey, bir mer­te­be­nin işa­ret ta­şı­dır ve oradan da bir son­ra­ki­ne da­vet eder. Mü­min, so­nu ol­ma­yan bir yol­da yü­rü­yen ki­şi­dir. Onun eş­ya­ya ba­kı­şı ber­rak ve keskin­dir, ke­sif­li­ğe gö­mül­me­miş­tir. Eş­ya­yı “ol­du­ğu gi­bi” (fark ve cem’ bi­ra­ra­da­lı­ğı içe­ri­sin­de) sey­re­de­bi­len ki­şi­dir mü­min. Kü­für eh­li ise, ka­ran­lık­la­ra bat­tı­ğı için eş­ya­nın “gö­rü­nen” (fark) veç­he­sin­de ka­rar kı­lan kim­se­dir. Ki bu ikin­ci­ler, ba­zen “gö­rü­nen”in as­lı­nı bil­mek nok­ta­sın­da in­sa­nın ye­ter­siz ol­du­ğu­nu, ba­zen de “asl”ın “gö­rü­nen”in biz­zat kendisin­den iba­ret ol­du­ğu­nu id­di­a ede­cek ka­dar bed­baht ve cü­ret­kâr­dır.

Ken­di­le­ri ha­yal­ler içe­ri­sin­de yü­zen­le­rin, şey­le­ri “ol­du­ğu gi­bi” sey­re­den­le­ri hayal­pe­rest­lik­le suç­la­ma­la­rı ne za­val­lı bir tu­tum­dur. Hal­bu­ki eh­li­ne ma­lûm ol­duğu üze­re, eş­ya­nın as­lı in­san ta­ra­fın­dan -Hak ona bil­dir­me­dik­çe- bi­li­ne­mez amma Hak bil­di­rin­ce “gayb” (bi­lin­me­yen) ar­tık “şu­hud”a (şa­hit­lik de­re­ce­sin­de bi­li­nen’e) dö­ner. O se­bep­le mer­te­be­si­ne gö­re her­ke­sin gayb’ı da şu­hud’u da ay­rı ay­rı­dır. Ki­mi­ne gayb olan, bir di­ğe­ri­nin şu­hud’udur.

Su­fi­ler kla­sik bil­gi te­ori­si­ne de­ğer­li bir kat­kı sa­yı­la­bi­le­cek bu fark­lı ve öz­gün ba­kış ile in­sa­nın yet­kin­lik­le­ri­ni ve za­af­la­rı­nı ye­ni­den ta­nım­la­mış­lar­dır. İn­san, bil­mek hu­su­sun­da ne da­ra­cık sı­nır­lar içe­ri­si­ne hap­sol­muş­tur, ne de her şey üze­rin­de ni­haî söz söy­le­yi­ci­dir. Fa­kat o, ipi sa­hi­bi­nin elin­de­ki bir kö­le gi­bi­dir: Şa­yet kö­le (kul), sa­hi­bi­ni (Rab­bi­ni) “cüz’î ira­de­siy­le” mer­ha­me­te ge­ti­rir­se sa­hi­bi ipi bol­laş­tı­ra­rak onun ha­re­ket da­ire­si­ni ge­niş­le­tir ama kız­dı­rır­sa sa­hi­bi de ipi da­ral­tır (cüz’î ira­de, kö­le­nin sı­nır­lı hürriyet ala­nı­dır). Öy­ley­se in­san ‘or­ta’da olan­dır ya­hut bu-ara­da-olan’dır. “Ya bu, ya da şu­dur; bir üçün­cü yol yok­tur!” di­yen­le­re ce­va­ben su­fi­ler “ne o, ne de şu­dur; de­ğil üçün­cü yol, ikin­ci­si da­hi yok­tur!” di­ye­rek in­sa­nın ‘or­ta’da­ki ye­ri­ne işa­ret et­miş­ler­dir. Bu or­ta­da oluş, ki­mi za­man “den­ge”nin işa­re­ti­dir (yet­kin­lik), ki­mi za­man da “or­ta­da kal­mış­lı­ğın” (za­af) ifa­de­si­dir.

Su­fi­le­re gö­re bil­me, “ya/ya da” iki­li­ğin­de açık­la­na­maz ve bil­gi pe­kâ­lâ derecelendirilebilir. Fark’tan cem’e gi­den ve da­ha son­ra “fark ve cem’ bi­ra­dalığı”na dö­nü­şen bil­me se­rü­ve­ni, ey­le­me’den ba­ğım­sız de­ğil­dir: sa’y ve gay­ret ge­rek­ti­rir, ama sa’y ve gay­ret yet­mez; Hakk’ın ih­sa­nı ve inâyeti de ge­re­kir.

Bu bil­me se­rü­ve­nin­de Hakk’ın ih­san­la­rın­dan il­ki Hz. Ri­sa­let­pe­nah’ın (s.a.v.) zat-ı pâ­ki­dir; çün­kü Cenâbı Mev­lâ­na Ce­lâ­led­din’in de­yi­şiy­le, “şa­yet o Yi­ğit, atı­nı ka­ran­lık va­di­ler üze­ri­ne sü­rüp et­ra­fı ay­dın­la­ta­rak yo­lu­mu­zu aç­ma­say­dı, biz­ler yo­lu­mu­zu bu­la­maz­dık.” İş­te yo­lun­dan gi­den­le­re kar­şı bu de­re­ce şef­kat­li olan varlığın sevinci olan O Yi­ğit, ih­sa­nı bol Pa­di­şah’ın ken­di is­miy­le mü­sem­ma kıl­dı­ğı Ga­fur ve Ra­him olan Kâ­mil İn­san’dır [Tevbe:128].

İs­ma­il Hak­kı Bur­se­vî, onun her âlem­de­ki te­za­hü­rü­nün fark­lı ol­du­ğu­nu söy­le­miş ve bu âlem­de (dün­ya­da) Mu­ham­med ola­rak gö­rün­dü­ğü­nü, ha­ki­ka­tın­da Ah­med ol­du­ğu­nu, öte âlem­de (uk­bâ­da) ise Mah­mud ola­ca­ğı­nı be­yan et­miş­tir. Bu isim­le­rin iş­le­ri, görünüşleri elbette bir­bi­rin­den fark­lı­dır. Mü­min­le­rin hep­si Mu­ham­med cep­he­si­ni ta­nır­ken, Ah­med cep­he­si­ni yal­nız ve­li­ler ta­nır ve bu is­min es­ra­rı pek bü­yük­tür. Ha­san Se­za­i-i Gül­şe­nî Sultânımız bir tev­şi­hin­de onu şöy­le an­lat­mış­tır:

Mu­ham­med’dir ce­mâl-i Hakk’a mir’ât
Mu­ham­med’den gö­rün­dü ken­di biz­zât

Hz. Şâ­ri’ vah­ye mu­ha­tap ol­muş ve onu uy­gu­la­mış­tır ki onun eliy­le ve sö­züy­le meydanana ge­len iş­le­rin hiç­bi­ri Hakk’ın ira­de­sin­den ay­rı de­ğil­dir. “At­tı­ğın­da sen at­ma­dın, Al­lah at­tı.” [Enfâl:17] aye­ti bu­nun de­li­li­dir ve yi­ne “Sa­na bi­at eden­ler, an­cak Al­lah’a bi­at et­miş­tir. Al­lah’ın eli on­la­rın el­le­ri üs­tün­de­dir.” [Fetih:10] aye­ti de bu­na işa­ret eder ni­te­kim Hz. Re­sul bi­at­ta eli­ni yu­ka­rı­da tutardı.

Al­lah her şey­de te­cel­li eder ve gö­rü­nür (Zâ­hir) ama bun­la­rın hiç­bi­ri­si za­tî tecelli de­ğil­dir. Za­tıy­la te­cel­li eder­se, ken­din­den baş­ka bir şey bı­rak­maz ve her ne var­sa yok eder. [Mümin:16]

Her şey is­ti­da­dı nis­pe­tin­ce Hakk’a ay­na­dır ama ya­ra­tıl­mış­la­rın en üs­tü­nü olan Kâ­mil İn­san en ber­rak ay­na­dır ve on­da­ki te­cel­li za­tî te­cel­li­dir. Ni­te­kim su­fi­ler “Rab­bi da­ğa te­cel­li et­ti ve onu pa­ram­par­ça et­ti.” [Araf:143] aye­tin­de dağ ile kas­to­lu­na­nı -iş’arî bir yön­tem­le- dağ­lar gi­bi bü­yük­le­nen sah­te ben­lik, cüz’î ira­de, sanal varlık şek­lin­de tef­sir et­miş­ler­dir. Do­la­yı­sıy­la Hz. Mu­ham­med ce­malullah’a en güzel ay­na­dır ve on­dan Hakk’ın za­tı gö­rü­nür. Bu se­bep­le­dir ki, Der­viş Tâ­cî Hazretleri bir tev­şi­hin­de:

Mü­sâ­vî­dir se­ni gör­mek gü­zel Al­lah’ı gör­mek­le
Yü­zün âyi­ne-i nûr-i Hu­dâ’dır yâ Re­sû­lâl­lah
buyurmuştur. Ah­med’de giz­le­nen, ‘Hû’dur. Su­fi­ler bu­nu ifa­de et­mek için per­de-i mîm de­yi­şi­ne sık­lık­la baş­vu­rur ve “Ah­med’de­ki mim per­de­si­ni kal­dır da bir bak, ar­dın­da kim du­ru­yor!” der­ler.

Arap­ça­da “Ah­med: ﺍﺣﻤﺪ” ke­li­me­si­nin ya­zı­lı­şın­da­ki imkân-ı mim har­fi kal­dı­rı­lır­sa, ge­ri­ye “Ahad: ﺍﺣﺪ ” ka­lır. Bir baş­ka de­yiş­le, Mu­ham­med Kâ­mil İn­san’ın va­hi­di­yet (birlik) mer­te­be­sin­de­ki is­mi­dir, Ah­med ise aha­di­yet (teklik) mer­te­be­sin­de­ki ismidir.

Mu­ham­med’den vü­cû­da gel­di ek­vân
Mu­ham­med râ­î vü mer’î vü mir’ât
Su­fi on­to­lo­ji­de var görünenlerin hep­si “Tek Var­lık” ta­ra­fın­dan mey­da­na getirilmiştir hat­ta onun çe­şit­li mertebelerdeki gö­rün­tü­le­ri­dir. Bu mey­da­na gelişin faili, mü­seb­bi­bi Hakk (Vü­cûd-ı Mut­lak), se­be­bi kavl/söz “Kün!, ne­ti­ce­si ise nur­dur (nûr-ı Mu­ham­me­dî). Di­ğer var görünenlerin hep­si, o nu­run çe­şit­li seviye­ler­de­ki açı­ğa çı­kış­la­rı­ndan ibârettir. Ma­dem­ki var olan­lar (ek­vân) Muhamed’den zu­hur et­miş­tir öy­ley­se ba­kan (râ­î), ba­kı­lan (mer’î) ve bak­ma eyleminin ger­çek­leş­ti­ği yer olan ay­na (mir’ât) Mu­ham­med’in ta ken­di­si­dir.

Bu­nu da­ha fark­lı şe­kil­ler­de açık­la­yan mu­ta­sav­vıf­lar da ol­muş­tur ve bu ba­his burada dibi bulunamayacak ka­dar de­rin ve uzun­dur.

Gö­rün­dü çün sı­fâ­tı bî-çün iken Ol
Ni­ce derk ide der­râk ânı hey­hât

Ken­di­si her­han­gi bir se­be­be bağ­lı ol­mak­tan mü­nez­zeh olan Zat-ı Hakk’ın bü­tün isim­le­ri en açık ve ber­rak şek­liy­le Mu­ham­med ay­na­sın­da gö­rün­müş­tür. Bu­nun böy­le ol­du­ğu­nu id­rak et­mek ise doğ­ru­su pek güç­tür çün­kü bu mey­dan­da akıl­lar kes­mez olur. Cenabı Mev­lâ­na’nın me­ta­fo­rik bir şe­kil­de ifa­de­len­dir­di­ği gi­bi “akıl, bu me­se­le­ler­de ça­mu­ra sap­lan­mış eşek gi­bi­dir.”

Baş­lan­gıç­ta sö­zü­nü et­ti­ği­miz epis­te­mik kav­ra­yı­şa bu­ra­da işa­ret var­dır: İn­san, ken­di ba­şı­na Al­lah’ı bi­le­mez, do­la­yı­sıy­la Hakk’ın bil­dir­me­si­ne muh­taç­tır. Ancak O bil­di­rir­se, in­san bi­lenlerden olur. Zün­nûn-ı Mıs­rî Hazretleri’ne Allah’ı bilir misin diye sual edildiğinde “Allah, bu kuluna dilediği kadar kendini bildirmiştir.” buyurmuştur ve yine “Al­lah’ı ne ile bil­din?” suâline karşılığı da “Al­lah’ı Al­lah’la bil­dim.” olmuştur.

Ki bu idrâk Hacı Bayram-ı Veliyullâh Efendimizin ifşâsı ile aynı yerden olasa gerektir:
Bayrâm özünü bildi
Bileni anda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni

Yeniden Hasan Sezai Sultanımızın tevşihine dönecek olursak:
Mu­ham­med şer­hi­dir en­füs ü âfâk
Anı cüm­le be­yân ey­ler ri­vâ­yât

İç­te ve dış­ta olan her ne var­sa -Kur’an (en­füs) ve Kâi­nat ki­ta­bı (âfâk)- Muhammed’in açık­lan­ma­sı­dır, hep­si onu an­la­tır. Oku­ma­sı­nı bil­me­yen ise elbette an­la­tı­lan­dan bi­ha­ber­dir “Al­lah oku­ma­sı­nı öğ­ret­ti.” [Rahman:1-2]

Tevhid bahçesinin güllerinden Hasan Basri Baba’dan bu hakîkat şöyle sızıyor:
Esmâ, sıfat zattan vücûd istedi
Kendi vücûdiyle mevcûd eyledi
Alleme’l esmâ’yı ta’lim eyledi
Oldu âdem ol dem nâtık-ı Kur’an

Do­la­yı­sıy­la Hz. Mu­ham­med ya­şa­yan Kur’an’dır, Kur’an ise ya­zı­lı Mu­ham­med’dir.

Edip Harabî Baba Sultan da bu sırra âgâh olanlardandır:
Hak kendini halka bildirmek içün
İnsânı kendine timsâl eyledi
Kur’ân-ı nâtıkın tefsîri içün
Kur’ân-ı sâmiti inzâl eyledi

Satır-ı Furkân (Kitab-ı sâmit) ile bilinmedi ol Subhân. Sadr-ı Kur’ân (Kitab-ı nâtık) ile bilindi sırr-ı Subhân. Bu sırra agâh olan imsâk-ı kelâm eyledi.

Kitap ve Pey­gam­ber “bir­lik­te­li­ği” -Hı­ris­ti­yan­lar­da­ki gi­bi “bir­li­ği” de­ğil!- hem Ki­tap’ta “Doğ­ru­su si­ze bir Nur [Mu­ham­med] ve apa­çık bir Ki­tap [Kur’an] gel­miş­tir.”) [Madide:15] hem de Pey­gam­ber’in söz­le­rin­de (“Si­ze iki mi­ras bı­rak­tım, on­la­ra uyar­sa­nız yo­lu­nu­zu şa­şır­maz­sı­nız: Kur’an ve ehl-i bey­tim.”) ıs­rar­la vurgulanmıştır.

Bu ki­tap-pey­gam­ber bir­lik­te­li­ği­ni ve Hakk’ın Kâ­mil İn­san’a olan öv­gü­sü­nü (tahmidd) Mu­al­lim Na­ci yaz­dı­ğı na­at­ta:

Hüsn-i Kur’ân’ı gö­rür in­sân olur hay­rân sa­na
Dest-i kud­ret­le ya­zıl­mış hil­ye­dir Kur’ân sa­na
mıs­ra­la­rıy­la di­le ge­tir­miş­tir.

Se­zâ­î cem’ olur Ah­med’de cüm­le
Ne kim var­dır bi­dâ­yât ü ni­hâ­yât

Var görünenlerin hep­si Cenâb-ı Ah­med’de top­la­nır ve bu “her an ye­ni bir iş, oluş, görünüş” [Rahmân:29] ile de­vam eder ki bu olu­şun ne baş­lan­gı­cı vardır ne de bir so­nu …


Bu me­se­le, na­za­rî ola­rak ne­ti­ce bul­maz, ame­lî ir­fan ol­maz­sa da asla bi­lin­mez cânım efendim…

isminebi_salavat

 

İçin dışa zuhûrâtı

Nasıl bir dünyâda yaşadığıma anlam veremiyorum, hayat giderek kısır bir döngü haline geliyor, boğulacak gibi oluyorum… Tâze bir nefese o kadar ihtiyâcım var ki Hû hû Dedem, ben nîdem?

Önce şunu kabul etmeliyiz güzeller güzeli: İnsan dünyada değil dünya insanda yaşamaktadır. Dünyâyı olduğu gibi değil olduğumuz gibi görürüz.

alem2Bütün bunları havsalam almıyor, zihnim bir mengenede gibi… sıkıldıkça sıkılıyor?
İnsan, dıştan içe doğru, duyu organlarından gelen bilgileri (hayâlât) zihninde okuyor, yorumluyor ve bilinçaltına kaydediyor, o gözle âlemi seyrediyor. Yâni beyninde oluşturduğu “veri tabanı ile sınırlı” yaşamı “küçük dünyam” olarak algılıyor.

Dünya bu işte? Görüp bildiğinden başkası var mı ki insan için?
Fakat insanın bir de içten dışa okuduğu gerçek hayat var: Şifre çözmeyi (kuş dili) öğrendiği mikdarda, özündeki hakikati algılayarak, yaşamına geçirebildiği (zuhûrât) oranda mükemmele ulaşabilme imkanına sahip, pek özel bir varlıktır insan dediğin.

Asırlar öncesinden Mısrî sultanımız bu işin parolasını ifşâ etmiş okuyana:
Dışın içe hayâlâtı, için dışa zuhûrâtı
Birinden ol birine tuhfeler her-bâr olur peydâ

Sırf şu beyit açılsa, başlı başına bir dünya görüşü, tevhid anlayışı inşâya yeter de artar erenlerim.

Dıştan murâd, kesret-i şuûnât: bilinmekliğim için “her an bir iş, oluş, görünüşteyim” [Rahman:29] buyuranın binbir yüzüdür. İçten murâd ise bir man’a olan zâtının birliğidir ve manâlar sûret giyinmeden görünemezler!

“Kamû zıllı hayâl ancak hakikat özüne hikmettir” yâni dışarda sana var gibi gelen her ne varsa gölgedir (ama senin gölgen), hayaldir (yine senin hayâlin) çünkü bu görüntüleri sana böyle gösteren özündür, içindeki benden içeri olan ben’dir. O halde bu görüntünün kaynağını dışarıda değil içeride aramak lâzımdır!

Şimdi bir süreliğine gözünü kapat gözlerinin içine bak; âlem var mı?
Senin dışında dünyada her ne varsa yoktur. Ne ararsan kendinde ara çünkü her aradığın sendedir.

Gözümü o tarafa yumduğumda dünyadan dışarı çıkmış mı oldum?
Dürtünün içten geldiğini anlayarak yavaşlamış oldun… Zâten nereye bu gidiş nereye! Yavaşla! Bu dünyadan bir defâ geçeceksin… Sadece şimdiyi hisset, akışı durdur da biricik ân’a gel… Nefesinin farkında olursan “anda yaşam provası” derler buna. Zâten içinden çıkılmadıkça dünya bilinmez. “Çağın içinde ama ağın dışında; hayatta ama dünyada değil!” bir ayar veriyoruz kendi kendimize…

Ama acele etmem lazım, bunlarla oyalanamam lâzım hem işlerim yarım kalacak
Burası dünya, burada işler hep yarım kalır!

Dünyânın kendi yansıman olduğunu, içinin dışa yansıması olduğunu farkettiğin anda, dünyadan bağımsız olursun! Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan, iç.eriden bakan uyanır çünkü kapı ancak içeriden açılır! Nasıl gördüğünü değiştir; nasıl değiştiğini göreceksin! İçeride, özünde Hakk’ı bulursan ki pek yakın, sana senden yakın, hep oradadır gizli hazînen olan Hak varlığı! İşte O Hakk’ı (bâtında) bulursan eşyayı O’ndan görürsün, eşyanın hakikatinin de (zâhirde) Hak olduğuna şâhid olursun.

Böyle düşündükçe, neye baktığım ne gördüğüm hepsi silindi gözümden ne varsa bir hayâl oldu şimdi!
Emîn ol, herhangi bir şeye baktığımızda, ilk önce kendimizi görürüz. Benim dediğin bu gözler, sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.

uykudasin

İnsanlığın târifinin bir sözü geldi hatrımıza: “İnsanlar uykudadır ancak öldüğünde uyanır”  Sanırım er kişilerden: A. Schimmel bu hakikatin, mezar taşına nakşedilmesini istemişti?
İnsan doğduğunda ilk rüyâsı başlar sonra her gün, her gece rüyâ içinde rüyâ görür. Meğer uykusunu alanın, bir ân’da can gözünü açıverirlerse o başka…

Bir defa ‘uyanan’ bir daha rüyâ göremez mi olur!
Duyu organlarından gelen bilgilerle sınırlı ve sorunlu beynimizde oluşturduğumuz, sanal benlikle ve “benim gözümle” baktıkça bu dünyayı, bu rüyayı gerçek sanıp uykumuza devam ederiz. Ancak kendi içimize uzun bakışlarla, “bende ben diyeni” tanıdıkça, aslımızın “Öz” olduğunu fark ettiğimizde, rüyadan uyanırız. Ancak o vakit benim dışımda herşeyin “benden çıkan görüntüler” olduğuna şâhid oluruz.

İki gözünün de arkasındaki derin bir boşlukta projekte edilen bir görüntüyü izliyorsun, evet evet için dışa yansımasını izliyor ve adına dünya diyorsun. Her şey sanal, hayal, gölge, yalan, tek gerçek sensin! Herşey senin rüyan! Sense bu beden değil, bu beden örtüsüne bürünen öz’sün!

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Kendine hoşça bir bak, âlemin özü sensin! Hak varlığının gözbebeği, yaradılıştan muradı olan hazret-i insan’sın sen!

Yani ben dünyanın içinde değilim dünya benim içimde!
Günaydınlar olsun! Ne varsa senin içinde! Madem düğümlerin çözüldü, hadi bir abdest al da salat-ı dâimûn’a başla!

Ama âgâh olasın dünya bu, gene aldatır: Yüzümüz kendi özümüze dönük olmalı ki zihin senaryosunda, sanal algılarda kendimizi kaybetmeyelim, aslen kim olduğumuzu unutmayalım, insanlığın, kulluğun hakkını verelim! Yeter ki O güzel gözlerle bakmasını bilelim!

Yok olmadan vâr olmaz, var dahi yoktan olmaz
Anladım çün ben beni, hep görünen Hak oldu
Gül kokanlar gül oldu bülbüle dîdâr oldu
Kaf’tan kaf’a hükmeden mülke Süleymân oldu

Görüntüler bulandıkça bu ân’a bekleriz erenlerim hû! Hakîkat bu!

İnsanlık Kasîdesi

Kasîde-i Âdemiyyet

Dü âlem zâhir u bâtın hakîkat bir işârettir
Dil-i âdemde dem dem çalınan tabl-ı beşârettir
Vaktiyle, şehrin sembolü bir kale fethedildiği zaman çalınan müjdeci davula “tabl-ı beşâret” denirmiş.

Beden farz olsa âlem, can-ı âlem vech-i âdemdir
Zemin ü âsumânın nûru âdemden kinâyettir

Murâdım vech-i âdemden benim, Nûr-ı Muhammed’dir
Oku sen “Rahmeten li’l-âlemîn”i gör ne âyettir
Seni âlemlere rahmet olmaktan başka bir şey için göndermedik. [Enbiyâ:107]

Şu can kim, âdemin ilmine kabil etmedi kalbin
O can sûrette âdem olsa da kârı hasarettir.
Kim ki “allamel esmâ” [Bakara:21] da âdeme tamamı yüklenen bu ilmi kabul etmedi, surette âdem olsa da işi hasrettir, kendini bilmediğinden hakikatine daima bir özlem içindedir.

Oluptur vech-i âdem, nutk ile kalb-i müstesnâ
Cihan kışr (kabuk) oldu, lübb (öz) âdem, nutuk Hakk’tan inâyettir

Yüzüne karşı tutmuştur yüzünü cümle mevcûdât
Ne izzettir, ne devlettir, ne hikmet, ne saâdettir

Nümudârın (nümûne) durur ay u güneşle cümle yıldızlar
Senin zâtından oldu âşikâre, gör ne hâlettir

Göz açıp gördüğün kendi yüzündür zâhir ü bâtın
Gözün yumsan nihânında (gizlendiğinde) nihân olur hüviyyettir

Muhît-i külli şey’, zâtın vücûdunda nihân etmiş
İyânen görmek istersen, nazar kıl gör ne ibrettir
Her şeyi içeriden çepeçevre kuşatan, dışarıdan boşluk bırakmaksızın kuşatan kendi zatını insanın varlığından gizlemiştir. Açıkça görmek istersen Hak gözüyle bak gör ne şaşılacak şeydir.

Yüzün âyinesinde Hak sıfatın âşikâr etti
Söz olup söyleye zât u sıfatından ki gâyettir

Taayünden münezzeh oldu zâtında ulûhiyyet
Sıfatında kemâliyle zuhûr-u ayn-ı rahmettir [Enbiyâ:107]

Senin zâtın sıfatıdır, bu mevcûdât bu meşhûdât
Sıfatında şühûdun ayn-ı cem’-i zât-ı vahdettir

Kadîm ü Kadir ü Hayy u Mürid u Âlim ü Dânâ
Sen oldun, âriyet sanma bunlar, senden asâlettir

Yine kendi yüzündür gördüğün mir’ât-ı âlemde
Basîr isen gözünün gördüğü yüz ayn-ı rüyettir

Semi’ isen söze gel, ey tılsım-ı allemel-esmâ [Bakara:31]
Diyen ve işiten özündurur, gayb u şehâdettir

O âdem kim özün, zâtın, sıfatın eyledi idrâk
Görür kim, gayri yok, zâhir olan sırr-ı mâiyyettir [Hadîd:4 Kaf:16]

O kim zımn-ı mukayyedde, vücûd-u mutlâkı görmez
Değildir âdemoğlu ol, esîr-i dâm-ı mihnettir
Her kim ki sonsuz sınırsız manânın, sonlu, sınırlı ve sorumlu olan âdemin iç yüzünde mutlak vücûdu görmez, öylesine âdem manâsı, hilâfet sırrı mîras olarak kalmamıştır, zahmet yurdu olan dünya tuzağına yakalanmış bir esirdir belki.

Vücûd-u mutlâkın âyinesi insan-ı kâmildir
Bu âyine, kemâlâtıyla ma’nâ-yı hilâfettir

Meâl ol kim: Haberdâr olasın zât u sıfatından
Kişi, zât u sıfatın bilmemek asl-ı dalâlettir

Senin zâtınla kâimdir sıfatın, ey cihân cânı
Bu baş gözüyle görülmez, gören ayn-ı basîrettir

Kaçan zâtın, sıfatın varlığından varlığın alsa
Neden ayrıldığın ol dem bilirsin, vakt-i hasrettir

Muhabbet bâdesin içsen bu neş’ede bilirdin sen
“Sekâhum rabbuhum” dedikleri şerbet ne şerbettir
Yüksek ilim sahipleri; zâhiri görünüşün için dışa zuhuratı, dışın içten yansıması zevkindedirler ve halleri; Rablerinden sunulan ilmin özüne, tüm berraklığıyla kavuşma durumudur. [İnsan:21]

Bu âdem donunu giymezden evvel hangi don giydin
Bu donun hakkını vermez isen sana seyâhattir

Kemâlât-ı ilâhiyye bu sûrette olur hâsıl
Eğer bu sûreti yavı kılarsan (kaybedersen) sonu gurbettir

Bu âdem sûretin canın bürününce neler çekti (transit gelmedin)
Yine devre düşersen, menzîlin esfelde zulmettir

Kamu eşyâya sâri zât durur zımn-ı mukayyedde
Vücûd-u mutlâkın seyr-i tamamı işbu sûrettir

Bu halkıyyet, bu hakkiyyet, bu gayriyyet, bu aynîyyet
Hakîkatte senin zât u sıfâtından ibârettir

Cemâlinin kemâlini, kemâlinin cemâlini
Yüzünde zâhir etti Hak, makâm-ı vâhidiyettir

Hızır derviş lisanından bu nazmın, nâzımı Hakk’tır
Bunu Hakk’tan işiten mahzen-i sırr-ı hidâyettir

Eğer Hızr’ın cemâlini görmeye müştâk isen âşık
Nazar kıl sûret-i İbrâhim’e, eyyâm-ı fırsattır

İmdi cânım efendim, zâhiri Halk olan, kahramân diye sahneye aldığını, Süpermen kostümüyle zîna ederken, hırsızlık yaparken, şahsî menfâat peşinde koşarken, hâsılı kendine zulmederken yakalarsa, o donu üzerinden çıkarıp şehirden sürmez mi?

Bir kul zina işlediğinde iman ondan çıkar ve bir gölge gibi başı üzerinde olur. O kimse o (masiyetten) çekilince geri döner.
Râvi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Râmuz El-Ehâdis [49:5]

Ârife bir işâret, âşığa bir beşâret (müjde) yeter!

Sırf bu manânın tekrâr tekrâr tefekkürü, benlik perdesini aralamaya, uykusunu alanları uyandırmaya yeter bî-iznillâh