Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Leyli sözü

Mâşukun gölgesi, aşığın üstüne düştü de ne oldu ki
Elbette öyle olacaktı; biz O’na muhtaç idik, O bize müştâk

bostandan_sadi.jpg

MUHABBET EHLÎNİN KENDİNDEN GEÇMESİ HAKKINDA BOSTAN’DAN BİR HİKÂYE

İşittim ki, bir hânende, meclisin birinde bir şarkı okumuş. Bu nağmeler, orada bulunan, bir içim su bir güzelin pek hoşuna gitmiş, hemen raksetmeğe başlamış. Raksederken eteği muma dokunmuş biraz yanmış. Bu yanış zâhirde mumdan oldu amma hakîkatte periye benzeyen o güzelin, etrafındaki âşıkların gönüllerinin ateşidir eteğinin yanmasına sebep.

Güzelin bu işe canı sıkılmış, fena halde öfkelenmiş. Oradaki âşıklardan birisi şöyle demiş: “Hemen kızma ey sevgili, ateş senin eteğini yaktıysa beni bir anda kül etti, bütün varlığımı yaktı”

Âşığın bu sözü “aşkın hakîkati” noktasından kusurludur. Çünkü kendisine varlık vermiştir. Ey âşık! Eğer sen âşık isen, bir daha asla kendinden bahsetme. Çünkü Sevgili’nin yanında benlik satmak Allah’a ortak koşmak demektir.

Eğer âşık isen yâre, sakın aldanma ağyâre (ki zâten gayrı yok…)

– Peki ne idelim?
Bu toprakları mayalanan Bizim Yunus’un izinden yürü:
Benden benliğim gitti
Hep mülkümü dost tuttu
Alan veren Dost oldu
Lisânım yağma olsun

– Bu sözü ayıplayanlar var amma onlara ne diyelim?
Git derdime sen devâ değilsin
Bigânesin aşina değilsin
Ben böyle kemâle tutmazsam gûş
Leyli sözü söyle yoksa hamûş
orada_o_var

– Sahibinden ne isteyelim?
Var edip kendine yâr eden sensin mâdem…

Dileriz senden seni
Aşkınla boya cânı
Sana lâyıktır ânı
Müyesser kıl ilâhî
Hak cümlemizi ayıltsın, kalplerimizi dirilitsin, en sevdiğiyle BİR eylesin.

Al beni benden
Kayd-ı bedenden
Ayırma senden
Sultânım Allah
Sultânım Allah, Allah,
Hû, Hû, Hû…
Tel tel ve iplik iplik dikseler de ağzımı;
Tek ses duysalar; Allah… Yoklayanlar nabzımı.
🔥
Varlık perdesini (Lâ İlâhe) ateşiyle yakacak olursan o zaman (illâ’llâh)ın nurunu
perdesiz olarak görürsün.
🍃
Aşkın ile ben beni mahveyleyip
Senin ile sen oluben söylerim
Tâ elestten aşkının mesti idim
Şimdi nevbet değdi destân eylerim

Huyuna maşallah

Tecelligâh-ı lâhûtî mutâf-ı âşıkândır bu!
Derûn-u ankâ-yı Pîrâna açılmış âşiyândır bu!

ABDURRAHMÂN SÂMÎ NİYÂZÎ SARUHANÎ HAZRETLERİ
Kaddesellâhü sırrahu’l âlî (v. 1934)

abdurrahman_sami.png

DER NAAT-I NEBEVΠﷺ
Fâ’ilâtün / fâ’ilâtün/ fâ’ilâtün /fâ’ilün

Ma’nâ-yı besmele ebrûyuna mâ-şâ’allâh
Zâta mir’ât-ı kemâl rûyuna mâ-şâ’allâh

Nûn, kalem çeşm-i femindir sadef-i dürr-i hikem
Şâz-ı hilkat ile ferîd hûyuna mâ-şâ’allâh

Nüh felek cezbe-i aşkınla esîr-i devrân
Zînet-i ‘arş-ı alâ mûyuna mâ-şâ’allâh

Zerre-i nûrun ile oldu mü’esses cennât
Neşr-i reyhân-ı cihân bûyune mâ-şâ’allâh

Sâye-bân oldu nebîler ezelî nûrun ile
Nisbet-i hârik-i dil-cûyuna mâ-şâ’allâh

Zâtın âyîne-i Hak’tır sıfatın vasf-ı Hudâ
Vahy olan mantık-ı hak-gûyuna mâ-şâ’allâh

Şeh-i levlâk olduğuna şakk-ı kamer imzâdır
«Mâ rameyte» mazharı bâzûyuna mâ-şâ’allâh

İftirâkın ile siyeh-câme büründü Ka’be
Tozları huld-i berîn kûyine mâ-şâ’allâh

Sûret ü ma’nâ-yı, Hakk mazharı zâtın aynı
Künh-i hüviyyette dâl hûyuna mâ-şâ’allâh

Hıl’at-i imkân ile zıll-i kemâlin görünen
Cümleye merhamet arzûyuna mâ-şâ’allâh

Harem-i hazret-i muhtasta mukîmsin dâim
Lâmekân ‘âric-i her sûyuna mâ-şâ’allâh

Eylesin Sâmî’yi hayrân şerer-i ‘aşkın ezeli
Kevser-i nûr-i lutf cûyuna mâ-şâ’allâh

sakk

Min ğayri haddin manay-ı münifi:
Besmele’ye mana olup çekilen kaşlarına maşallah. O’nun zâtına, (tam ve noksansız dereceye erişmiş) ayna olan yüzünün güzelliğine mâşallah.

Nice hikmet incisi saklayan sedef misali ağzından dökülenlerdir kalemin Kur’an-ı Kerim’de yazdı.rdı.kları…Yaratılıştan gelen müstesna, eşsiz, biricik mizâcına mâşallah.

Dokuz gök katı, senin aşkının çekmesinden doğan coşkunluk, kendinden geçme ve istiğrak hâliyle kendi yörüngelerinde dönmeye mahkûm olmuşlar. Bu göklerin üstüne, en yüksek derecede yer alan madde aleminin sonu maddesizlik aleminin başlangıcı, her şeyden daha saf ve nurlu olan, mahlukatın şereflisi arş-ı ala’nın süsü olan saçının teline mâşallah.

Senin nurunun zerresinden cennetler vücut buldu. Cihâna cennet rayihası yayan kokuna mâşallah.

Senin ezeli nurunun hâmisidir nebiler. Gönülleri tahrik ile kendine doğru çeken tenâsüp kıvâmına mâşallah.

Senin zâtın Hakk’ın aynasıdır, sıfatın Hudâ’nın vasfı. Hakk’tan sana vahy olunan kelâma mâşallah.

“Sen olmasaydın alemlerin yaratmazdım” kelâm-ı ilahisiyle övülen Sultân olduğunun imzasıdır, şakkı kamer  (göklerin süsü olan ayın yarılması mucizesi) “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” (Enfâl:17) âyetinin tecelli ettiği pazuna mâşallah.

Hicret ile ayrıl.d.ığın hasretinden siyahlar giyindi Mekke’deki Ka’be. Tozu bile kadri yüksek, en yüce cennet olan, sevgilinin bulunduğu Medine şehrine mâşallah.

Mana tasviri itibariyle, Hakk, mazhar-ı zatın ile aynıdır. Hakikatın özüne yol gösteren, aslına erdiren huyuna mâşallah.

Sultân’ın giydirdiği mümkün olabilen en güzel kıyafet ile görünen, kemâlinin gölgesi
cümle mahlukata merhamet (alemlere rahmet) arzuna mâşallah.

Sana mahsus hareminde mukîmsin dâim. Mekansızlığa yükselen cihetine mâşallah.

Ezeli aşkının kıvılcımları Sâmî’yi hayran eylesin: Lütuf ve ikram nuru olan Kevser ırmağına mâşallah.

Yâ Rabbi! O Muhammedin’e ﷺ öyle bir salât eyle ki,
o salât sayesinde benim fer’im aslıma, cüz’üm küllü’me muttasıl olarak zâtım zât-ı Muhammed’le, sıfatım sıfat-ı Muhammed’le kesb-i ittisâl eyleye ve ayniyetiyle aynim mesrûr olarak beynimizde(aramızda) beynuniyet (fasıla, aralık) kalmaya.

Ey hicâbı nur ve hafâsı şiddet-i zuhûrdan başka birşey olmayan Allah’ım, her meşiyet ve irade ettiğin şeyleri işlediğin ve her teayyünden hâli kıldığın mertebe-i ıtlakda senin ile senden ve ilim nuru ile zâtına ait keşiften ve vücud-u sûrî ile suver-i esmâ ve sıfata tahavvülünden Efendimiz Hz. Muhammed’e ﷺ öyle bir salât ile salât eylemeni isterim ki o salât sayesinde ezel de reşş edilen(saçılan) nur ile basiretime(kalp gözüme, idrakime) kühl-ü hakikat (hakikat sürmesi) çekilerek tekevvüne düşmeyen şeylerin fenâsını ve senin bekây-ı ezelîni rü’yete kâdir olurum.

Ehli şuhûdu irfân ve ashâb-ı zevk ve vicdan olan aile ve ashabına da tam bir salât ve selâm eyle. Velhamdülillahi rabbil alemin ve selamün alel murselîn.

İşbu selâmın muhataplarını, Hak kendi bekâsı ile daima ihyâ eyler, kemâlini ihsan etmekle selamlar… SELÂM’ın hakikatini unutturmaz.

Aşk ile bir dahi (selâmün aleyküm)
Hakkı kabule mâni’ olan âfetlerden Allah size selâmet versin, bir vehim ve hayal olan nefsinizden, parça özelliklerinden arındırıp beden ve tabiat kayıtlarından kurtarıp bütüne, aslına, kendine vardırsın.
🍃
Bu cihanda, o cihanda DARÜSSELÂM (Selâm yurdu, hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuk mekânı) olan cennet boyutu halinin yaşamına erdirsin.

Vahyî Bey’den

Arz-ı hâl itmek abesdir ey rumûz ana sana
Hâlimi her ân lisân-ı hâlim eyler itirâf

Miralay Receb Vahyî Bey, Konyalı Eskici Hacı Ali’nin oğludur. 1867 yılında Kandiye’de doğar. 1923 yılında vefat eder. Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığında medfûndur.

Gülistân-ı aşk u muhabbette yetişmiş olan bu pîr-i muhteremin aşk u irfânı önünde hiss-i ihtirâm ile mütehayyir ve mütehassis olarak ser-fürû ederim.

Demine, devrânına selâm olsun.

umutrehberi_ravza

RAVZA-İ MUTAHHARA
mef‘ûlü fâ‘ilâtün mef‘ûlü fâ‘ilâtün

Yâ Rab beni kavuşdur dârü’s-selâm-ı yâre
Rûhumda iştiyâkım çokdur o huld-zâre

Yok yok hatâ; cennet-i reşk-âver-i cenândır
Bir zerre hâki ercah bin dürr-i şâh-vâre

Sînâ-yı pür-tecellâ muzlim bunun yanında
Zîrâ bu Tûr’u Mevlâ bi’z-zât ider inâre

Fahr itse hakkı vardır gayrı mükevvenâta
El-hak o medfen olmuş mahbûb-ı Kirdgâre

Berâ‘atla sayılmaz ‘arş-ı berîne çıkmak
‘Ulviyyet-i hakîkî yüz sürme ol mezâra

Ey kudsiyâna kıble, ‘uşşâka cây-ı kuble
Ârâm-gâh sensin müştâk-ı bî-karâre;

Cismim nedir ki olsun yârin ayak türâbı
Rûhum da olsa hiçdir mefrûş o reh-güzâre

Vird-i likâ-yı pâkın virdi safâ-yı kudsî
Geldi hezâr-ı neş’e tab‘-ı dil-i hezâre!

Ey ‘âlemine rahmet, sırr-âşinâ-yı vahdet
Kulluk, büyük sa‘âdet sen şâh-ı kâm-kâre

‘Âlem fedâ-yı ‘aşkın kurbâna meyl ider mi
Her dem rebî‘ hüsnün hâcet mi kor bahâre

Nûr-ı cemâle nisbet, meh-tâb sanki şeb-tâb
Mihr-i visâle nisbet, hurşîd bir şerâre

Pâ-bûsa irmedikce, cânânı görmedikce
İtmez kabûl-i merhem rûhumdadır bu yâre

Ey kurb-gâh-ı Yezdân, mahbûb-ı lâ-mekân-şân
Şevkinle kalb-i Vahyî her lahza pâre pâre

Ben derd-mend-i zârım: Gâyet günâh-kârım
Senden ümîd-vârım kâfî bana bu çâre

Ey Rabbim, beni sevgilinin selâmet evine ve esenlik yurduna kavuştur. Ki o ebedi cennete karşı, ruhumda büyük bir arzu, karşı konulamaz bir özlem vardır. Gerçi O’nun makâmına, “cennet” demekle de hata ettim. O kalp,  cennetin dahi kıskandığı, gıptâ ile baktığı bir yerdir. Toprağının bir zerresi sultanlara lâyık iri taneli bin inciye tercih edilir. İlâhî feyiz ve tecellîlerin müşâhede edildiği, Hakkın bizzat nurlandığı Efendimizin makamına kıyasla(Zât tecellisi), Hz. Musâ’nın (as) vahye muhatap olduğu her tarafı tecellilerle dolu Tur dağı (Sıfat tecellisi) karanlıkta kalır. Doğrusu Habibullah’ın kabrinin orada bulunmasından dolayı yaratılmış diğer her şeye karşı iftihar etse hakkı vardır bu makamın. Temizlenip üstün bir hâl ile pek yüce arşa çıkılsa bile asıl yücelik O’nun mezârına yüz sürmededir.

Ey meleklerin yöneldiği kıble, aşıkların bir bûse için etrafında döndüğü makam! Gönülden isteyen, hasretini çekenlerin, durup dinlenmeyen, muzdâriplerin dinlendiği karar kıldığı dinlenme makamı sensin. Benim cismim nedir ki O sevgilinin ayağına toz toprak olsun. Değil cismim ruhum da sere serpe serilse  O’nun geçtiği yollara bir hiçtir, kıymeti yoktur.

Senin tertemiz yüzünün medhini tekrarlayıp durmak ne kutsal bir zevk, ne ulvi bir eğlencedir tâ böylece dertten bin parça olmuş gönle neşe bülbülü gelir. Ey alemlere rahmet, vahdet sırrına vâkıf olan! Ne büyük saadet Senin gibi bir devlet ve ikbâl sahibine kulluk etmek. Senin aşkına bütün bir âlem fedâ iken gayrı kurbana meyl mi olur?! Senin güzelliğin her dem bahar mevsimi yaşatırken ilkbaharın gelmesine ne hâcet! Senin güzelliğine, rahmet tecelline nispetle  ay ışığı gece karanlığı sayılır. Vuslat güneşin varken güneşten bir kıvılcımın adı mı olur! Sevgiliyi görüp ayağına kapanmadıkça ruhumdaki bu yara merhem kabul etmez.

Ey Sevgili! O’nun şânı, bir yere ihtiyâcı olmayan, mekândan, uzaktan, yakından münezzeh olduğu halde ancak Sen Allah’a yakınlık makamındasın. Vahyî’nin kalbi, sana karşı duyduğu şiddetli arzu ile her an parça parça olur durur.

Nice bin günahımla pek dertli ve üzüntülüysem de senden ümitvârım çâre olarak işte bu bana yeter…

Âşk” ismi şerifinin cismi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafâya Cenâb-ı Hâkk’ın ve meleklerinin salât-ü selâmları adedince salât-ü selâm olsun…

Senin yerin neresi

İnsanda zâhir olduğum gibi hiç bir şeyde zâhir olmadım. [ALLÂH]
Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım. [HABÎBULLÂH]

ondan

İnsan, gönül sahibi olduğu için Allah’ın en sevgili mahlûku olmuştur…
Kâinat bu sırrın açığa çıkması için yaratıldı. Allah da insan gönlünde, insan sesi şeklinde kelâmı ile tecelli etti.

O halde bu beden de mukaddeslerin mukaddesi ilâhi bir lem’a var… Vücud, beden işte bu nûr’un muhafazasıdır. Vücudunu temiz tut o halde!

İçini demiyorum. Allah, insanın ruhu ile meşguldür. Cesedi ile değil. Ruh, cesedde muvakkat durduğu için cesede temizlik emrolunmuştur.

Benim iltifât edeceğim, ancak emrimden olan Ruh durur. [17:85]
Şimdi O’nun bulunduğu yeri temiz tut!

İbâdet, insanı bulunduğu halden başka bir hale sokmaz, değiştirmez; var olan bir Nûr’u ortaya çıkarır.

Sen dere içinde birikmiş pisliği temizle suyun tertemiz aktığını göreceksin. [RÛMÎ]

Sen içini süsle, sendeki gizli kokular elbet dışına sızar. Sana senden yakın olan, yalan, haset, gıybet, şehvet perdelerinin altında gizlidir. Kendi güneşini perdeleyen bulut sensin. Bu perdeleri yırt. Bu huyları kaldır kendinden…

Vücûd bir mâbeddir. Elini insan vücûduna uzattığında kendini gökyüzüne dokunmuş say! O mâbedin içinde sana senden yakın olan var. Nûr-u Resûlullâh var. Bunların arasında bir de sen varsın güyâ! Ne makamda olduğunun farkında mısın? Kıymetini bil. Kendini temiz tut!

Gönül, Allah’ın bir ucunu tuttuğu merdivendir, tarife gelsin diye uzak söyledik gerçi…

İnsan bir mekândır, hiç aklından çıkarma. İnsan dünya mekânındadır amma aslı “Lâ mekân” illerin.de.n.dir.

Ayna yalnız sûreti gösterir. Gönlün sırrını göstermez. Kâmil insanın yüzüne bak, O Allah âyinesidir kadrini dilber bilir. “Mü’min mü’minin aynasıdır” buyurmuş aynayı tutan Sultân amma hangi mü’min? İşte söylediğim Mü’min O…

Hasta bir doğana benziyorum; hastalıktan yeryüzünde kalmışım; ne yerdekilerle aynı cinstenim, ne de uçmama imkan var. [RÛMÎ]

Olduğum gibi kim görebilir beni?

Ancak O sultânın mârifeti ile arınan kişi fıtratına erişir, aslını bulur, garip kaldığı bu ilden bu fenâ yurdundan kurtulur!

Tahterevalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder.
Sevgili Dost! Gel ve YÜKSEL!

Kerbelâ’yı anlamak


Nîmetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sizi sevsin diye sevin.
Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için sevin…

Sâkiyâ bir cür’a sun ehl-i safânın aşkına
Sâki-i Kevser Aliyyü’l-Murtazâ’nın aşkına
kerbela_umutrehberi.jpgLâle öz başını yarmışdur Hüseynîler gibi
Kana boyanmış Şehîd-i Kerbelâ’nın aşkına

🔥 Yâ Hasan el-medet Yâ Hüseyin el-ihsân

Hüseyin(r.a) toprağa düştüğünden beri bir yanımız Fırat gibi küskün, bir yanımız çöl kadar suskun… Yüreğimiz iki kanatlı şimdi bir yanımız hicret, bir yanımız şehâdet…

O gül yaprağı toprağa düştüğünden beri yüreğimiz kor, içimiz Kerbelâ bizim. Hala bu yüzden Hüseyin adını duyunca asırlardır susuyoruz, dudaklarımız bu yüzden derin derin çatlıyor akıp giden suları gördüğümüzde…

Hüseyin’in toprağa düşen mübârek başını her hatırlayışımızda taşa dönüyoruz. Toprak bu yüzden taşlıyor bizi masum kanı akarken…

Bu yüzden hala sürüyor savaşlar içimizde, bizi birbirimize esir eden. Ne istediğimizi bilmeden ardına durduğumuz saflar, kimin yanında olduğunu bilmeden yürüdüğümüz yollar bu yüzden…

Hüseyin toprağa düştüğünden beri içimiz hep Kerbelâ bizim. Kardeşin kardeşle savaşı önce bizim içimizde kıyâmet koparacak, bizim yüreğimizi kanatacak. Dur diyemezsek eğer her zâlim önce bizim içimizde akıtacak masûm kanını…

Biz göz yumarsak bir kez daha kuduracak Fırat, usul usul kanayacak Resulullah’ın gelişiyle açan güller…

Kerbelâ’da söylenen yiğitlik türküsünü duymazsak eğer “Allah yapıcı olanı, bozguncudan ayırır” [2:220] ayeti mü’minlerin helâkı olacak!

Biz Kerbelâ’yı anlayamadığımız için kanı dinmiyor toprağın… Zorbalıkta adalet, zulümde hak arayanlara “DUR!” demediğimiz için…

Kerbelâ şehitlerinin başlarını vererek kaldırdıkları, ümmetin izzetini ve şerefini kendi ellerimizle yok ediyoruz. Küçücük hırslarımızın ardında yitip giden kayıp zamanlarımız bu yüzden!

Anlayabilseydik oysa görürdük ki aydınlatmak için yanmayı seçenlerin diyârıdır Kerbelâ! “Çığırından çıkmış zamanları düzeltmek boynumuz borcudur” diyerek birbir toprağa düşen mübarek başların, hakkı ve adaleti diriltmek için yaşayan yiğitlerin ölüme koştuğu yerdir. Büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu yerdir. Duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu… Ölümü bir kutlu izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdudur.

“Ya Rab eğer sırtım toprağa düşecekse, düşüşümü ümmetin silkinip kalkmasına vesile kıl” diyen Hüseyin’i anlayabilmektir. Hüseyin’in düştüğü yerden ümmeti kaldırdığımızda, içi boşalmış barış ve kardeşlik sözlerini dirilttiğimizde yeniden Kerbelâ’nın belâsından ve hüznünden önce hikmetini ve hakîkatini taşıdığımızda çağlara, birlikte yürümenin anlamını öğrendiğimizde, müminlerin yardımına koşmanın hak olduğuna yürekten inandığımızda, “hüzünlerimiz, kederlerimiz ortaktır” demeyi bildiğimizde anlayacağız Hüseyin’i.

İçimizde adım adım büyüyen çölü, birbirimiz için akıttığımız gözyaşlarıyla suladığımızda çoğalacağız. Hem uğrunda ciddiyetle yaşanacak hem de uğrunda ömürden geçilecek davalarımız ve sevdalarımız oldukça anlayacağız Kerbelâ’yı…

Kıyıma değil kıyâma kalktığında yüreğimiz işte biz o zaman anlayacağız Kerbelâ’yı ve Hüseyin’i…

Bu toprakların baskın İslam formatı olan dergâhlarda, Bektaşi, Rifai, Nakşi ve Halveti dergahlarında o akşama mahsus belirli merasimler, belirli ritüeller uygulanırdı. Fakat günümüze gelince sanki Hz. Hüseyin’in yasını tutmak, onun için bir Fatiha, bir Yasin okumak veya mersiyeler okumak sadece Caferi kardeşlerimizin bir ritüeliymiş gibi addedildi. Oysa bu yeni bir zihniyet kırılmasıdır. Türkiye Müslümanlarının köklerinden koptuğunu gösteriyor… Hz. Hüseyin ve Kerbela deyince aklımıza sadece Caferiler ve İran geliyor. Onu sanki oraya atmışız, bizim değilmiş gibi bir yaklaşım var. Bunu son zamanlardaki Arap Selefiliğinin ülkemizdeki İslamcılık üzerindeki etkisi olarak görüyorum. Hz. Hüseyin’in başına gelenler neticede gavurlar, kafirler dediğimiz gruplar tarafından yapılmadı. Makam, mevki, aşiret, kabile, takım tutmak, mezhep tutmak gibi tamamen gelişmemiş yapıya sahip insanların, bir dine hakim olmak için içten içe savaş verdiklerini ve gözlerini kırpmadan bazı kamil insanların makamlarını fizik gücüyle ele geçirmeye çalıştıklarının bir dersidir. Hüseyin’in yanında bir çizgide yürümek ve Yezid’ten uzak durmak bizim tevella-teberra felsefemizde çok önemlidir. Tevella Hz. Hüseyin’in yanında olmak, teberra ona bu zulmü yapanlardan beri olmaktır. Müslümanlar böyle bir çizgi tutturursa, daha asil ve izzetli bir yaşam sergilerler…

Kâfir-i nefsin elinden gel oda gir ey gönül
Ger şehîd olmak dilersen çün Hüseyn-i Kerbelâ
🔥
Bunca asır geldi geçti, hiç ağarmadı Kerbelâ’ya vurulan o insanlık karası… Kanasın hiç değilse şu rahata alışmış tenimizde bir Hüseyin yarası…

Ok atmak Kurretül-ayn’e değil mi aslını imhâ
Sebepsiz mi bu gün hâlâ hakiki müslümân ağlar

Bir günün feryâd ü figânını, bir yılın sükûtunda sabır ateşiyle demleyen canlar var.
Ateş daha ne yapsın bana yanmadığım, âh etmediğim gün mü var!
Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir;

Âteş-i aşk ile âh eyle sen dem be dem,
Her Hüseynî meşrebe Kerbelâ’dır bu âlem

Ufuk açıcı bir okuma tavsiyesi:
Kerbela ve Mersiyeleri [Doktora Tezi]

Fermân göründü

Ey kılanlar `âlem içre vasl-ı yâri ârzû
Cân virüñ kim ‘len-tenâlü’l-birre hattâ tunfikû’

image

Nefsimi kurbâna fermân göründü

Düştüm ayağına nazlı cânânın
Başıma tâc ettim emr ü fermânın
Dedim: Kabûl eyle olam kurbânın
Dedi ki: Niyâzın şâyan göründü

Cânâna cânımı edince kurbân,
Varlığım ol oldu, yok oldu imkân
Kaldırdı nikâbını o demde cânân
Her yerde bana her ân göründü

Mahv oldu aradan cümle kâinat
Çıktı ara-yerden cümle mümkinât
Silindi ne varsa bütün seyyiât
Mir’ât-ı Hakk olan mihmân göründü

Sînemde cânânım olmuştu mihmân
Kalmıştı aradan hicab-i imkân
Sırr oldu nâgâh o nazlı cânân
Aktı gözyaşlarım tûfan göründü

Aşkının yoluna düşüp giderken
Cânân misâlini hayâl ederken
Dehânın leblerin Hazmî sorarken
Hakkın cemâli âyân göründü

Şâhâne sâdıktır

💧
Dem uram evsâf-ı evlâd-ı Ali’den kim müdâm
Mâdih-i al-i Ali müstevcîb-i ğufrân olur

image

Kerremallahu veche’nin şehâdetinin 1397. sene-i devriyesinde vesîle-i şefaat ümidiyle Ali gibi yâri olanlara selâm olsun…

Ezel peymânesin nûş eyleyen “peymân”e sâdıktır
Elest bezmindeki âdâb ile erkâne sâdıktır

Hezârân âh u feryâd etse de çarhın cefâsından
Kazây-ı Hakk’a râzîdır, dem ü devrâne sâdıktır

Şuûnât-ı tenevvü’ seyrin eyler, bîzebân, bîfem
O, “Fa’âlün limâ yürîd” e hayrânâne sâdıktır

O abd olmuştur ancak zâhiren zerrât-ı ekvâne
Velî bâtında yalnız Hazret-i Yezdân’e sâdıktır

Bahâristân-ı âlemde, eğerçi andelîb olmuş
Hakîkatte gariptir, külbe-i ahzâne sâdıktır

Baş eğmez kimseye Hızr olsa ol meydân-ı aşk içre
Seg-i bâb-ı Alî’dir…Sâhibü’l meydâne sâdıktır

Muhammed şârına bâb-ı Alî’dendir duhûl El-hak
Bu sırrın âşinâsı Hayder’e şâhâne sâdıktır

Debistân-ı hakîkatte muallîm Âl-i Tâhâ’dır
Dilâ! Tullâb-ı âşıkı ol mekteb-i irfâne sâdıktır

Muhabbet farz-ı ayn oldu azîzim Âl-i Yâsîn’e
Velî erbâb-ı irfân işte bu imâne sâdıktır

Nedir “Kenz-i Hâfî”nin sırrı hem mazmûn-i “Mâ evhâ”
Şeb-i isrâ’da şâb-ı emrede îkâne sâdıktır

Kim “er-Rahmân alel arş’ istevâ” remzin ki fehm eyler
Olan vâkıf bu sırra, rü’yet-i insâne sâdıktır

Buyurdu “Men reânî, kad reel Hak” Ahmed-i Muhtâr
Bu kavli anlayan, cân içre ol cânâne sâdıktır

Ne anlar zâhid-i hodbîn hitâb-ı “Len terânî”den
Görülmez baş gözüyle Hak…der, ol bîgâne sâdıktır

Rüsûm ashâbı “Hikmet” anlamaz mâ’nâ-yı elğâzı
Değil ilm-i ledünnî, onlara efsâne sâdıktır

%d blogcu bunu beğendi: