Bulunamayan Sorgulama

Resimler çiziyoruz, hikâyeler yazıyoruz sonra da bunlara inanıp ağlıyoruz, gülüyoruz…

Eğer her görünen göründüğü gibi olsaydı, İnsanlığın Târifi olan peygamber o kadar keskin, o kadar aydın (münevver) ve o kadar aydınlatıcı (münevvir) nazarıyla gene de:
“Bize her şeyi olduğu gibi göster, göründüğü gibi değil”

Tuzağa düşmeyelim, rengine kanmayalım…. Der miydi a güzel!
[Cenâbı Mevlevî]

Bulunamayan Sorgulama

Bu yazı dizisinde birlikte incelediğimiz gibi, ayrılık inancı yürürlükte iken, objektif olarak görüyor değiliz yâni olanları gerçekte oldukları gibi görmeyiz.

Onları düşüncelerimiz, duygularımız ve duyumlarımız onları nasıl boyadıysa ancak öyle görürüz. Tamamı zihinde geçen bu filmde, herkes mutlak bir dünyada değil, kendi göreceli dünyasında yaşıyor.

Farkındalığı tanırken, her nesnenin, tümü o anda deneyimlenen farkındalıktan ayrılamaz olan düşünceler, duygu-duyumlar tarafından ve bunlar aracılığıyla deneyimlendiğini görürüz.

Bu, her anın sürekli değişen, kesintisiz deneyimin bir duvar halısı gibi tek parça olduğunu ortaya koyuyor.

Baktığınız her yerde, duyduğunuz, hissettiğiniz, dokunduğunuz, tattığınız ve kokladığınız her yerde algı, anında ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa dönüşüyor.

Düşünce de anında ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa doğar ve bu kesintisiz deneyimi, görünüşte ayrı şeylerle birleştirir.

Ayrılmazlığın bu şekilde görülmesi, yaşamdaki olayları yönetme ve kontrol etme çabalarımızda doğal bir gevşemeyle sonuçlanır zîrâ bunların hepsi boş, sabit olmayan, birbirinden bağımsız, nesnel olmayan ve sürekli değişen bir akış olarak görülür.

Hepsinin “olan”ın kesintisiz akışı olarak özgürce ve kesintisiz hareket etmelerine izin verilir.

Bulunamayan Sorgulama, ayrı nesnelere olan inancı görmek için çok güçlü bir araçtır.

Bu yazı dizisini okurken ve ana davetimizi, kendi doğrudan deneyiminizde kullanırken etrafta oyalanmaya devam eden “ayrılık yarası” için özellikle yararlıdır.

Her şeyin ayrı bir doğadan yoksun olduğunu görmek, bizi bir sonraki bölümde değinilecek olan Orta Yol’un daha derin kavrayışına götürecektir.

Bulunamayan Sorgulama

Bu soruşturma sadece iki adımdır: Onu adlandırın ve onu bulun.

1. Ayrı bir doğaya sahip gibi görünen nesneyi adlandırın.
2. Nesneyi bulmaya çalışın.

Nesneyi oluşturan ana düşüncelerin, duyguların ve duyumların her birini tek tek gözden geçirin.

Her görünüm için “Bu mu?” diye sorun. (Bu düşünce nesne midir? Bu duygu nesne midir? Bu duyum nesne midir?)

Burada “nesne” kelimesinden kasdımız belli bir ağırlığı, maddesi ve hacmi olan her türlü münferit varlık, eşyânın tekili olan şeydir.

Eğer ayrı bir benlik arıyorsanız alternatif olarak “Bu o mu?”
“Bu ben miyim” sorularını tercih edebilirsiniz.

Bulunamayan Sorguya Bir Misal

Bu misalde, bir kolaylaştırıcı, arayan birisinin soruşturmayı tamamlamasına yardım ediyor.

Sorgulamayı başka biriyle yapmak faydalı olabilir. Sorgulamayı kağıt üzerinde kendiniz de yapabilirsiniz. Sorgulamayı daha yakından tanıdıkça, sadece düşüncelere, duygu-duyumlara farkındalıkta göründükleri gibi bakarak, bunu kendi başınıza yapmak daha kolay olacaktır.

Giderek bir ortağa ihtiyacınız olmayacak ve hatta hiçbir şey yazmanıza da gerek kalmayacak.

Kolaylaştırıcı: Deneyimlemek ve bulmak istediğiniz nesneyi adlandırın.
Arayıcı: Kendimi bulmak istiyorum, kendi benlik merkezimi…

Kolaylaştırıcı: Tamam, ama biraz daha spesifik olalım. Dünyada milyonlarca benlik var, kendinizi tam olarak kim olarak kabul ediyorsunuz?
Arayıcı: Kendimi, hep bir kurban olarak düşündüm. Hayat bana haksızlık ediyor. Çoğu zaman mutsuzum. Mesela dün… Bütün gün kendimi yalnız hissederek öyle oturdum.

Kolaylaştırıcı: Öyleyse bulmaya çalıştığınız nesneyi “Ümit, kurban olan kişi” yapalım. Onu bulmaya çalışın. Farkındalık olarak dinlenin ve kafanızdaki sesi dinleyin “Ümit” kelimesini söyleyin. Sonra kendinize şunu sorun, “Ümit kelimesi ben miyim yoksa kurban mı?”
Arayıcı: Hayır, bu sadece bir isim, sadece bir kelime.

Kolaylaştırıcı: “Hayat bana haksızlık ediyor?” sözlerine ne dersiniz? Bu sen misin yoksa kurban mı?
Arayıcı: Bu ben miyim? Hayır, bu da sadece bir düşünce.

Kolaylaştırıcı: Sadece zihni kullanarak cevap vermemeye dikkat edin. Doğrudan farkındalıkla bakın. Ve vücudunuza dikkat etmeyi unutmayın. “Hayat bana haksızlık ediyor” sözlerini gördüğünüzde beden bir şekilde tepki veriyor mu?
Arayıcı: Evet, göğsümde bir darlık, bir üzüntü ve kasılma var.

Kolaylaştırıcı: “Üzüntü ve kasılma” kelimelerini farkındalıkla gözlemleyin. Bu sözler sana mı işaret ediyor, kurbana mı?
Arayıcı: Hayır, bu sözlere bana ait değil.

Kolaylaştırıcı: Bu kelimelerin dinlenmesine ve üzerinde kelimeler ve resimler olmadan doğrudan bedendeki enerjinin deneyimlemesine izin verin. Bu enerji sen misin, kurban mı?
Arayıcı: Hayır, bu sadece enerji. Ve şimdi rahatlıyor.

Kolaylaştırıcı: “Ben bir kurbanım” sözleri size mi ait?
Arayıcı: Hayır, bunlar sadece kelimeler.

Kolaylaştırıcı: “Çoğu zaman mutsuzum” sözlerini zihninizde bir resim çerçevesine koyun. Bu kelimeler siz misiniz, kurban olan benlik mi?
Arayıcı: Evet, bu kesinlikle bana benziyor. Bakın işte üzüntü ve kasılma geri döndü.

Kolaylaştırıcı: Herhangi bir düşünce nesne gibi hissettiğinde, her zaman düşünceyle birlikte bir duygu veya duyumun ortaya çıktığı anlamına gelir. Duygular ve duyumlar, bedeninizde olmanızı ve duyguları doğrudan hissetmenizi hatırlatan alarm zilleri gibidir. Bu yüzden tüm kelimeleri ve resimleri gevşetin, rahatlayın ve farkındalık olarak dinlenin. Sadece göğsünüzdeki isimsiz enerjiye dikkat edin. İhtiyacınız olduğu kadar zaman ayırın. Rahatlayın ve bu enerjinin olduğu gibi olmasına izin verin. Ve sonra kendinize sorun, “Bu enerji ben miyim, kurban mı?”
Arayıcı: O enerji şimdi bana benziyor.

Kolaylaştırıcı: Tamam, ne zaman bir duygu ya da duyum, benlik gibi hissediyorsa, bu sadece onunla birlikte hâlâ bir düşüncenin doğmakta olduğu anlamına gelir. Hangi düşünce ortaya çıkıyor?
Arayıcı: “Bu benim” düşüncesi.

Kolaylaştırıcı: Bu kelimeleri çerçeveleyin. “Bu benim” sözleri sen misin, kurban mı?Arayıcı: Hayır, bunların sadece kelimeler olduğunu açıkça görebiliyorum. Şimdi gittiler.

Kolaylaştırıcı: Herhangi bir kelime veya resim olmadan dikkati tekrar bedene getirin. Bu enerji siz misiniz, kurban olan benlik mi?
Arayıcı: Hayır, bu sadece enerji. Üzerinde bir hikaye yok.

Kolaylaştırıcı: Dün oturup kendinizi yalnız hissederkenki resme yani hatıraya bakın. O resim sen misin?
Arayıcı: Bir resim olduğunu görebiliyorum ama sanki bir kurbanmış gibi hissettiriyor. Üzüntü ve kasılma yeniden ortaya çıktı.

Kolaylaştırıcı: “Üzüntü ve kasılma” kelimeleri kurban mı? Arayıcı: Hayır, bunlar sadece kelimeler.
Kolaylaştırıcı: Üzüntü ve kasılmanın farkında olun, ancak isimlerini vermeden. Bu enerji sen misin?
Arayıcı: Evet, şimdi o enerji bana bir kurban gibi geliyor.

Kolaylaştırıcı: Enerji sizin gibi hissettiğinde, düşüncelerle hâlâ özdeşleşme olur. Bazen düşünceler kelimeler yerine zihinsel resimler olarak görünür. Bu zihinsel resimler, zihin tarafından duyuma veya duyguya yansıtılır. Gözlerini kapat ve herhangi bir zihinsel resim görüp görmediğini söyle.
Arayıcı: Evet, enerji bir düğümde saklı gibi geliyor. Düğümün resmini görüyorum.

Kolaylaştırıcı: Sadece düğümün resmine bakın. Yardımcı olacaksa, resmi hayali bir çerçeveye koyun. Resmi tanımlamadan, kendi kendine şekil değiştirmeye başlayana kadar yavaşça gözlemleyin. Bu resim sen misin, kurban mı?
Arayıcı: Hayır, sadece bir resim olduğunu görebiliyorum ve rahatladığını… Ama şimdi hüzün iyice artıyor.

Kolaylaştırıcı: Tüm kelimeleri ve resimleri gevşetin ve sadece o enerjiyi deneyimleyin, tam olarak olduğu gibi olmasına izin verin. Acele etmeyin. Bu enerji sen misin?
Arayıcı: Vay canına, hayır! Sadece geçti. Duygulara hiçbir kelime veya resim yerleştirilmediği zaman, bunun bir kurban olmadığını şimdi anlıyorum. Kendimi kurban gibi hissetmiyorum.

Kolaylaştırıcı: Şimdi farkındalık olarak dinlenin, her şeyin doğal olarak ortaya çıkmasına ve geçmesine izin verin. Kurban olan kendini bulabilir misin?
Arayıcı: Burada ve orada bir düşünce görüyorum ama “Bu ben miyim?” diye sorduğumda… Bunun sadece bir düşünce olduğunu görebiliyorum ve kayboluyor. Bir duygu var… Ama onun içinde dinlendiğimde o da kayboluyor. Kurbanı bulamıyorum. Aslında bir ben bulamıyorum, bu kadar basit ve etkili. Kelimenin tam anlamıyla kendimi gerçekten baktığımda bulamadığım bir şey olarak düşünüyorum.

Birkaç Faydalı İpucu

Yukarıdaki sorgulamaya geri dönelim ve bu sorgulamayı kendi başınıza yapmaya başladığınızda size yardımcı olabilecek bazı ipuçları ekleyelim. Aşağıdaki ipuçları için kendinizi Arayıcı’nın yerine koyun.

Düşünceleri, kelimelere veya resimlere indirgeyene kadar basitleştirin

Deneyiminize bakarsanız, düşüncelerin iki farklı yoldan biriyle ortaya çıktığını görebilirsiniz: kelimeler veya resimler.

Kelimeler, kelimenin tam anlamıyla “Ümit” veya “Ben bir kurbanım” gibi şeylerdir.
Resimler, dün oturmanın ve yalnız hissetmenin resmi yani hafıza veya bir vücut parçasının veya bir düğümün resmi gibi, farkındalık için ortaya çıkan zihinsel görüntülerdir.

Kelimeler ve resimler arasındaki farkı görmek ve bunlardan hangisinin size “ayrı bir nesne hissi vermek için” ortaya çıktığını tam olarak fark etmek iyidir.

Belirli kelimeleri veya resimleri çerçevelemek de faydalı olabilir. Mesela, zihninizde bir resim çerçevesi içinde “Çoğu zaman mutsuzum” ifadesini hayal edin. Doğrudan çerçevedeki içeriğe bakın ve ardından “Kurban bu ben miyim?” diye sorun.

“Bu mu?” sorusuna cevap vermeye çalışmaktan kaçının

Kolaylaştırıcının Ümit’ten entelektüel olarak akıldan cevap vermemesini istediğine dikkat edin. Cevabını düşünmeyin. Soruyu analiz etmeyin. Cevabı bulmak için hikayenizin diğer bölümlerine başvurmayın. Şu anda sadece bir düşünceye bakın.

Düşünceye, rengi adlandırmadan, doğrudan, çıplak gözlemle, bir renge bakacağınız şekilde bakın. Bu doğrudan gözlemden yola çıkarak, “Bu ben miyim yoksa kurban mı?” diye sorun. Entelektüel olarak, bunun nesne “kurban” değil, sadece bir düşünce olduğunu görebilirsiniz.

Ancak sorgulama sırasında daima bedeninize dikkat edin. Vücudun bir duygu veya his ile tepki verdiğine dikkat edin. Bu, vücudun, bir düzeyde, o düşüncenin siz olduğuna inandığınızı size bildirme şeklidir.

Kolaylaştırıcı, “Hayat bana adaletsiz davranıyor” düşüncesinin kendisi olup olmadığını sorduğunda Arayan’ın entelektüelleştiğine, zihne bulandığına dikkat edin.

Kolaylaştırıcı daha sonra bu düşünceyle birlikte üzüntü ve kasılma hissettiğini söyledikten sonra vücuduna daha fazla dikkat etmesi için onu teşvik etti.

“Bu ben miyim?” sorusuna verdiğiniz cevabı basit bir evet veya hayır olarak muhafaza edin.

Cevaba ayrıntılı analiz eklemeyin. Mesela, gerçekten bir kurbansanız ve o kurban burada, bedeniniz ve zihninizde mevcutsa, onu bulmak zor olmamalı.

Onu, detaylandırmaya gerek kalmadan, doğrudan, mevcut deneyiminizde hemen bulabilmelisiniz.

Diyelim ki dolapta bir çift ayakkabı arıyoruz. Bir gömlek alırsanız, gömleğin ayakkabı olmaması için beş sebep saymanıza gerek yoktur. Bunun bir çift ayakkabı olmadığını biliyorsun. Detaylandırmaya gerek yok; sen ayakkabıları aramaya devam et.

Bu soruşturmayı da aynı şekilde ele alın. Basit bir evet veya hayır ile nesneyi bulmaya çalışın.

Bu sorgulama sırasında, sorular arasında sıklıkla farkındalık olarak dinlenmek çok faydalıdır. Farkındalık, araştırmayı bir entelektüel düşünce ya da analiz çılgınlığına dönüştürmekten sizi alıkoyar.

Unutmayın, amaç dinlenmek, gözlemlemek ve “Bu ben miyim?” diye sormaktır. Mesele soruları ve cevapları yâni onların işaret ettiği nesneyi analiz etmek değil. Sadece farkındalık ve gözlem olarak dinlenirken basit bir evet veya hayır yeterlidir.

Nesneyi aradığınızı unutmayın, nesne kanıtını veya ona işaret eden düşünceleri ve zihinsel imgeleri değil…

Sorgulama esnasında, karşılaştığınız her geçici düşünce, duygu ve duyum, nesnenin “parçası”, onun kanıtı veya ona işaret ediyormuş gibi görünebilir.

Bu tür düşüncelerle yetinmeyin. Daha derine inin. Nesnenin kendisini arayın. Tüm bu geçici şeyler onu gösteriyorsa, SİZ neredesiniz – gerçek, kalıcı, ayrı, gerçek kurban?

Bütün kelimeler onu tarif ediyorsa, neredesin. Bu görünüşler sadece bir parçasıysa, bütünü olan SEN neredesiniz? SİZ – asıl kurban – aradığınız şeydir.

Mesela, kendiniz olduğunu sandığınız kurbanı arıyorsanız, şöyle görünebilir; “Hayat bana haksız davranıyor” ise kurbanın bir parçasıdır.

Parça bulmayı unutun. Kurbanın kendisini arayın “Hayat bana haksız davranıyor” düşüncesinde, asıl kurban siz misiniz?

Uygun soru bu. Genellikle bu tür düşüncelerin, düşüncelerin altında gerçekten orada olan gerçek, doğuştan gelen bir kurbanı tanımladığını veya işaret ettiğini varsayıyoruz.

Mağdurun düşüncelerin altında orada olmadığını kanıtlamak için, mağduru tarif eden veya işaret eden herhangi bir düşünceyi bırakın.

Bu düşüncelerden vazgeçtiğinizde kurbanı bulamayacağınıza dikkat edin. Ama düşünceler oradayken de onu bulamazsın. Sadece birbiri ardına düşünceler buluyorsunuz, gerçek kurban yok…

Bir düşünceye bakıyorsanız ve düşünce nesne gibi görünüyorsa, bu her zaman düşünceyle birlikte ortaya çıkan bir duyum veya duygu olduğu anlamına gelir.

Eğer beden herhangi bir şekilde “Bu düşünce ben miyim?” sorusuna tepki verirse. sadece “Evet, bu benim” deyin. Sonra çıplak dikkatinizi hemen bedene getirin ve duyguyu veya hissi doğrudan deneyimleyin, değiştirmeye veya ondan kurtulmaya çalışmadan tam olarak olduğu gibi olmasına izin vererek, sâkin sâkin izleyin.

Zihninizin duyumu veya hissi “üzüntü” veya “daralma” gibi kelimelerle etiketlediğini fark ederseniz, kendinize sorun, “Üzüntü kelimesi bana mı ait?” “Daralma kelimesi bana mı ait?”

Değilse, tüm düşünceleri birkaç saniye gevşetin ve herhangi bir etiket olmadan duygunun veya duyumun enerjisini deneyimleyin.

Ham duyusal deneyimin kendisiyle oturun, düşünceden bağımsız farkındalıkta dinlenin.

Ve sonra, “Bu enerji ben miyim yoksa kurban mı?” diye sorun.
Nesne olmadığını görürseniz, onu değiştirmeye veya ondan kurtulmaya çalışmadan, olduğu gibi olmasına izin verin.

Bu, doğal olarak hareket etme ve değişme enerjisini serbest bırakır ve genellikle kendi başına çözülür.

Ama asıl mesele, hiçbir şeyden kurtulmaya çalışmak değil. Bu daha çok arayış. Mesele, enerjinin nesne olmadığını görmektir.

Hiçbir düşünce, duygu ya da duyumun bir “nesne” olmadığını gördüğünüzde, bunların ortaya çıkıp çıkmaması artık önemli değildir.

Herhangi bir görünüş gelip gidebilir ancak kurban asla bulunmaz.

Bu, hikayenin ve duyguların doğal ve zahmetsizce sakinleşmesini sağlar.

Acı, arayış ve çatışma, ancak bu görünümlerin ayrı bir nesne oluşturduğuna bilinçsizce inanmaktan kaynaklanan deneyimlerimizde ortaya çıkabilir.

Bedendeki bir duygu ya da duyum nesne gibi görünüyorsa, bu her zaman duyum ya da duyguyla birlikte ortaya çıkan bir düşünce olduğu anlamına gelir.

Yine böyle olursa, hangi düşüncenin yani hangi kelimelerin veya resimlerin, duyum veya duygu ile geldiğini görmek için düşünce akışını gözlemleyin.

Sonra doğrudan o düşünceye bakın ve “Bu ben miyim?” diye sorun. Bir duygu ya da duyum, ancak onunla birlikte “Bu benim” gibi özdeşleştirici bir düşünce ortaya çıktığında nesne gibi görünebilir.

Belli duygu ve duyumları içeriyormuş gibi görünen, bedenin kısımlarının ve diğer formların ve şekillerin görüntüleri gibi ince zihinsel resimlere özellikle dikkat edin.

Duyguları ve duyumları yaşarken herhangi bir resim görürseniz, o resmin nesne olup olmadığını sorun.

Mesela bu düğüm resmi kurban mı? Bunların sadece zihinsel imgeler olduğunu ve nesne olmadıklarını gördüğünüzde, resimler kendiliğinden değişmeye veya kaybolmaya meyillidir.

Hem etrafta kalsalar bile, kurban olmadıklarını görünce o kadar da önemli olmayacak.

Düşüncelerin, duygu-duyumların aslında birbirine kaynamadığını görün.

Ayrı bir nesne deneyimlediğinizi düşündüğünüzde, düşüncelerin, duyguların ve duyumların birbirine kaynaşmış gibi göründüğüne dikkat edin.

Mesela “Ben bir kurbanım” düşüncesi ortaya çıktığında, üzüntünün düşünceyle kaynaştığını ve kasılma hissinin düşünce ve duyguyla kaynaştığı hissine kapılabilirsiniz.

Her düşünceyi, duyum ve hissi gerçekten ayırıp, “Bu ben miyim?” diye sormak her biri birbirine düğümlenmiş düşünce, duyguların ve duyumların arap saçına dönmüş düğümünü çözmenin etkili bir yoludur.

Hiçbir düşüncenin, duygunun ya da duyumun kendi başına nesne olmadığını görünce, kurban kimliğinin (ya da hangi nesneyi araştırıyorsan onu) boşluğu görülür.

Bu sorgulamayı birkaç kez yaptıktan sonra artık “bu ben miyim?” sorusunu sormanıza gerek kalmayabilir.

Bu sorgulamanın, farkındalığı tanımanın ve tüm görünümlerin ayrılmaz bir şekilde, dinamik ve geçici olarak ortaya çıktığını ve kaybolduğunu, asla katı, ayrı nesneler oluşturmadığını, doğrudan deneyime işaret etmenin başka bir yolu olduğunu görmeye başlayabilirsiniz.

Sorgulama her nesne üzerinde yapılabilir

Herhangi bir nesne ayrı göründüğünde bu keşfedilemez soruşturmayı kullanabilirsiniz. Cansız görünen bir fiziksel nesne (örneğin bir kaya, alkol, bir ev), kendiniz, başka bir kişi, bir grup, din, felsefe, bilimsel teori, kültür, politik veya başka bir bakış açısı, zihin, kalp, beden, bir hastalık, iş, finansal güvensizlik, Türkiye veya kış. Ayrıca bağımlılık, takıntı, depresyon ve kaygı gibi şeylere de uygulanabilir.

Mesela size “anksiyete-kaygı” adı verilen ayrı bir şey olduğu fikrini alın.

Düşünce “kaygı” mı? Değilse, düşünceyi gevşetin ve “Para durumumun geleceği için endişeleniyorum” gibi bir sonraki düşünceye geçin. Eğer düşünce öyle görünüyorsa, her zaman düşünceyle birlikte bir duyum veya duygunun ortaya çıktığı anlamına gelir.

Dikkatinizi ham, çıplak farkındalıkla bedene getirin. Üzerinde etiket olmadan duyguyu yaşayın.

Bu isimsiz enerji kaygı mı? Bedensel enerjiyi bir hikaye veya etiket olmadan deneyimlediğinizde, onu sadece enerji olarak görmek daha kolaydır, bu daha sonra daha özgürce ve kesintisiz hareket edebilen, genellikle kendi kendine çözülen bir akıştır.

Enerji öyle görünüyorsa, her zaman enerjiyle birlikte bir düşüncenin (yani kelimelerin veya resimlerin) ortaya çıktığı anlamına gelir.

Vücudun iç alanını nazikçe ama doğrudan gözlemlemeye başladığınızda, zihinsel bir görüntü olarak bedenin belirli kısmının bir resmi ortaya çıkabilir. Veya enerjiyi içeriyormuş gibi görünen başka bir zihinsel imge ortaya çıkabilir (bir tür form veya şekil gibi).

Resme doğrudan bakın ve “Endişe bu mu?” diye sorun. Bunun yalnızca zihinsel bir resim olduğunu görün, sonra resmin doğal olarak değişmesine veya çözülmesine izin verin.

Enerji, çok ince tanımlayıcı düşüncelerle belli bir şekilde boyanabilir. Belki de bedensel enerji kaygı gibi hissettiğinde, kelimeler enerjiye anlam vermek için geri geliyor.

Meselâ “Bu kaygı asla ortadan kalkmayacak, bu hiç bitmeyecek” sözleri o kadar kurnazca ortaya çıkıyor ki gerçekten daha yakından bakana kadar bu düşünceyi görmediniz.

Kendinize sorun, “Bu düşünce kaygı mı?” Bunun yalnızca bir düşünce olduğunu görün ve ardından düşüncesiz farkındalıkta dinlenerek onu gevşetin. Bunu yaptığınızda, kaygının kendi, “ayrı nesnesi olmadığını” görmek daha kolay. Bu, zihin etiketlerinin deneyimlenmesi, çoğu zaman enerjiyle birlikte her türlü hikaye, etiket ve resmi yaratıp dokuyarak, sanki tüm bu görünüşler “kaygı” adı verilen katı bir nesnede birleşiyormuş gibi hissettirir.

“Kaygı” dediğiniz şeyin boşluğunu görerek, görünümler farkındalık yoluyla birer birer daha özgürce hareket edebilir.

Enerji bu şekilde hareket ettiğinde ve artık “bir benlik merkezine ait” olarak etiketlenmediğinde güçlü bir şifa vardır.

Temel Eksiklik ve İlişki

Temel eksiklik, benlik merkeziyle ilgili temel hikayedir. Çoğu insan, olduğunu düşündükleri kişinin tam merkezinde duran bir eksiklik hikayesi taşır.

Ayrılık duygusu, bir şekilde eksik olmanın zihinsel hikayesiyle birlikte ortaya çıkan duygusal bir yarayı da beraberinde taşır. Bu temel eksiklik genellikle ilişkilerde tetiklenir.

Her ilişkinin, yerleşik bir yansıtma etkisi vardır. Bir şekilde “eksik” olduğumuzu düşünerek büyüyoruz. Yaşamda ilerledikçe, insanlar ve diğer nesneler bize bu öz, eksik benliği yansıtıyor gibi görünüyor.

Dikkatli bakarsanız bu yansıtma etkisi her yönde oluyor. Meselâ, “başarılı olanların hep diğerleri” olduğu fikri genellikle eksik, “başarısız bir benliği” yansıtır.

Sevilen biri, size beklediğiniz şekilde yanıt vermediğinde veya romantik bir ilişki sona erdiğinde, bu genellikle “sevilmeyen bir kişiyi” yansıtır. Kendi kendine” cazibesi olan insanlar “çekici olmayan benliğe” ayna tutarlar.

Dünyada önemli görünen insanlar “önemsiz-değersiz benliğe” ayna tutarlar.

Biri sizi yargıladığında veya eleştirdiğinde, bu yeterince iyi olmayan bir benliği yansıtabilir. Kibirli veya otoriter görünen biri sizi rahatsız ettiğinde, bu zayıf, güçsüz, güvensiz veya küçük bir benlik duygusunu yansıtır.

Aydınlanma, iyileşme ve kendini geliştirme gibi gelecekteki nesneler bile, şu anda tamamlanmamış veya eksik görünen bir benliğe ayna tutar.

Eksiklik hikayesinin, günlük hayatta ve ilişkilerde davranış şeklinizi ne kadar etkilediğini anlamak için, bunu bir deneyin.

Kendinizi -eksik benliği- bir odanın ortasında, hayatınızdaki tüm insanlar ve diğer nesneler etrafınızda bir daire içinde otururken hayal edin.

Her nesneye ve kişiye bakarak tüm daireyi dolaşın. Her bir kişiye veya nesneye bakarken, bir şekilde eksik olduğunuzu size nasıl yansıttıklarına dikkat edin.

Hayatınızdaki insanların ve nesnelerin bu panoramik görüntüsü, kendiniz olarak kabul ettiğiniz belirli eksik benliği görmenize ve adlandırmanıza yardımcı olacaktır.

Eksiklik hikayesi, kendimizde eksik olduğunu düşündüğümüz şeyleri kendi dışımızda, nesnelerde ve insanlarda arama eğilimi yaratır.

Sevgi, ilgi, teşekkür ve onay arıyoruz.

Hikaye aynı zamanda, ilişkide yaşadığımız dengesizliği ve kutuplaşmayı eşitlemek amacıyla, başkalarını yargılama ve eleştirme ya da kendimizi onlarla karşılaştırma eğilimi yaratır. Her ne pahasına olursa olsun “haklı olmak” istememize neden olur çünkü yanlış olma ihtimali, örtülü “eksiklik hissini” yüzeye çıkarır.

Kendimize, inandığımızdan daha iyi veya daha sevimli, önemli, mükemmel, güçlü, çekici, bilgili veya manevi görünen başkalarını kıskanabilir ve onları çekemeyebiliriz.

Bunun tersi de doğrudur. Aşırı önemli, güçlü veya diğerlerinden daha uygun veya değerli olduğumuza yanlış bir şekilde inandığımızda, bu sahte kimliği desteklemeleri, yansıtmaları için diğerlerine bakarız.

Kendimize karşı son derece dürüst olduğumuzda, diğerlerinden daha iyi olduğumuza inanmamızın tek sebebinin özünde kendimizi eksik hissetmemiz olduğunu görürüz.

Eksikliği, zihinle aşırı telafi ederek gizleriz, bu eksikliği başkalarından ve kendimizden gizlemek için sahte bir benlik duygusu yaratırız.

Bütün bunlar, doğuştan gelen ayrılığa olan inançtan kaynaklanmaktadır. Bu inancın temelinde de “eksiklik hikayesi” yatmaktadır.

Eksiklik hikayesinin, her gün ilişkilerimizde bize nasıl yansıdığının farkında olmadığımızda, sürekli ıstırap, arayış ve çatışma yaşarız.

İyi haber şu ki, bu yansıtma etkisine ilişkin tutumumuzu değiştirebilir ve onu ayrı, eksik bir benliğe olan inancımızı görmek için bir araç olarak kullanabiliriz.

Bir ilişkide ne zaman tetiklenseniz, sorgulamayı şu şekilde kullanın:

Kendinize bu kişinin veya nesnenin eksik bir benlik merkezi hakkında size neyi yansıttığını sorun.

Ardından, eksik benlik merkezine belirli bir isim verin (örneğin, sevilmeyen benlik, doyumsuz benlik, eksik benlik, yetersiz benlik, kırık benlik, başarısız benlik veya geçersiz benlik).

Bu eksik benliği adlandırdıktan sonra, daha önce bahsi geçen Bulunamayan Sorgulama tekniğini kullanarak onu bulmaya çalışın.

Eksik benliği analiz etmeyin. Sadece onu bulmaya çalışın. Ne yapsanız onu bulamayınca, ilişkideki uyumsuzluk kendiliğinden çözülür.

Eksiklik hikayesini birkaç saniyeliğine gevşetmeye ve duygusal enerjinin özgürce yükselip düşmesine izin vermeye açıksanız, “Bulunamayan Sorgulama”yı kullanmak zorunda bile değilsiniz.

Eksiklik hikayesiyle ilgili en acı verici duygularla oturun, ancak bunları analiz etmeye, etkisiz hale getirmeye, değiştirmeye veya onlardan kurtulmaya çalışmadan.

Bunu yapamıyorsanız, “Bulunamayan Sorgulama” eksik benliğin boşluğunu görmenize yardımcı olabilir.

Eksik bir benliğin sahte duygusundan özgürlüğü deneyimledikçe, açık bir zihin ve açık, korkusuz bir kalple, ilişkide daha özverili ve kendinden emin bir şekilde akmak, hareket etmek ve yanıt vermek doğal olarak daha kolay hale gelir.

Aşk, kendiliğinden ortaya çıkar. Onu geliştirmeniz ya da sevgi dolu ya da manevi bir insan olmak gibi yanlış bir davranış sergilemeniz bile gerekmez.

Aşk, ayrılık inancı tam olarak görüldüğünde, insan deneyiminin doğasıdır.

Aşk, bütün evrenin, cümle âlemin dillenip “Âmin” deme biçimidir.

Beden Kimliği Saptama

Beden kalıbıyla özdeşleşme yaşıyorsanız, “Bulunamayan Sorgulama” tekniğini kullanın. Kalıbı bulmaya çalışın. Düşünce “beden” midir? Peki ya karıncalanma hissi? Kasılma hissine ne dersin? “Kasılma” kelimesine veya “karıncalanma” kelimesine ne dersiniz? Göğsünüzün zihinsel resmi beden mi? “Bu benim bedenim” düşüncesi gerçek beden midir? Bedenin kendisinin veya etrafındaki zihinsel taslağın resmine ne dersiniz?

Bir duyum bedene benziyorsa, onunla ince bir kelimeyi veya zihinsel resmi vurguladığınızı fark edin.

Mesela midenizdeki bir his, vücudunuz gibi hissedilebilir. Duyumla birlikte ortaya çıkan midenizin ince zihinsel resmine dikkat edin. Doğrudan o resme bakın. Beden bu mu? Üzerine resim koymadığınız zaman, duyum beden midir?

Bedeni tam olarak belirleyemediğinizi gördüğünüz gibi, sadece birer birer gelen ve giden bu görünümler, bedenin içsel fizikselliği ve onunla özdeşleşme duygusu doğal olarak gevşer. Bedenin ayrı bir doğadan yoksun olduğu görülür; kalıp bulunamaz.

Bulunamayan Diğerleri

Sizinle yakın bağınız olan insanlar hayatınızda göründüğünde, gerçekte neler olduğuna bir bakın.

Mesela eşiniz sanki tam olarak olduğu gibi, karşınıza çıkıyor gibi görünebilir.

Eşinizin kim olduğuna dair hikaye, düşünceleriniz, duyumlarınız ve hisleriniz ne olursa olsun, neredeyse onun vücuduna gömülü, tamamen kendi tarafında var gibi görünebilir. Sanki onu objektif olarak görüyormuşsunuz gibi, sanki o gerçekten onu gördüğünüz gibi, “harika eşim” veya “bütün gün bana dırdır eden hanımefendi” gibi görünüyor.

Daha yakından incelendiğinde, olan bu değil. Eşiniz göründüğünde yanıp sönen bakış açılarına dikkat edin.

Üzerine türlü türlü hatıralar yerleşir; belki dün söylediği incitici bir şeyin hatırası ya da ilk tanıştığınızda işlerin nasıl olduğuna dair bir hatıra.

Ve anılar genellikle duygular ve duyumlarla birlikte ortaya çıkar.

Peki eşinizi gördüğünüzde gerçekten ne hissediyorsunuz?
Deneyimlediğiniz şeyin ayrı bir kişiye işaret ediyormuş gibi görünen düşünceler, duygular ve duyumlar olduğuna dikkat edin. Tüm düşüncelerden, duygulardan ve duyumlardan ayrı fiziksel bir nesne varmış gibi görünebilir, ancak daha yakından bakın.

Bulunmayan Sorgulama tekniğini kullanın. Eşinizin yanına gidin ve yumuşak et hissini fark ederek omzuna yakından dokunun. Kendinize “Bu his ona mı ait?” diye sorun. Duyumun kendisinin bir hikaye anlatmadığına dikkat edin. Bu sadece yumuşaklık hissidir, kendi başına size “eşim” diye fısıldamaz. Bunu yapan sadece bir düşüncedir.

“Eş” düşüncesi senin gerçek eşin mi? Bunun sadece bir düşünce olduğunu görün.

Sonra onun hakkında sahip olduğunuz daha duygusal bakış açılarına bakın.

Mesela “Bütün gün bana dırdır ediyor” düşüncesi senin eşin mi? Bunun sadece bir düşünce olduğu görülüyorsa, ortaya çıkan bir sonraki düşünceye geçin. Bu düşünce sizin eşinizmiş gibi görünüyorsa, bu sadece o düşünceyle bir duygu veya duyumun ortaya çıktığı anlamına gelir.

Dikkatinizi bedendeki duyguya veya duyuma “etiketlemeden” yönlendirin. Enerjinin eşiniz olmadığını görene kadar onu doğrudan deneyimleyin.

Bu bir duygu veya sansasyondur. Enerji eşiniz gibi görünüyorsa, enerjiyle birlikte kelimeler veya resimler şeklinde bazı düşüncelerin yükseldiğine dikkat edin.

Düşünceyi doğrudan, yargılamadan gözlemleyin ve “Bu benim eşim mi?” diye sorun. Bunun sadece bir düşünce olduğunu görün.

Düşünceler ve ortaya çıkan duygu-duyumlar arasında gidip gelirken ve ayrı bir kişinin – eşinizin – resmini çizdikçe, düşünceler duygu-duyumlarla daha az kaynaşmış gibi hissetmeye başlar.

Her iki hikaye de, “karı” ve “koca” daha boş, daha az katı, daha az ayrı ve daha az nesnel görünüyor.

Ayrılığın buzdan evinin eriyişi izlenirken, aşk doğal olarak mevcuttur. Bu, bir duygu olarak deneyimlediğimiz aşk değil (o da orada olabilir), daha çok, ayrılmazlığın farkına varmaktan kaynaklanan daha derin, daha deneyimsel ve koşulsuz bir sevgi akışıdır.

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ

Biz ayrılamayız

Düşünmekte ve hareket etmekte özgür gibi görünsek de gökteki yıldızlar gibi ayrılmaz bağlarla bir aradayız. Bu bağlar gözle görülemez ancak pekâlâ hissedilebilir.
[N. Tesla]


Evren bir nesneler topluluğu değil, hiçbir bileşenin bütünden bağımsız olarak gerçekliğe sahip olmadığı, titreşen enerji kalıplarının ayrılmaz bir ağıdır. Bütünün içinde gözlemci de vardır.
[P. Davies]

Ayrılmazlık ne değildir?

Ayrılmazlığa daha derinden bakmadan önce, bizi aşırı bakış açıları ve inançlar arasında tutsak tutan bazı yaygın tuzaklardan bahsedelim.

1. Ayrılmazlık, “Mutlak Birlik” deneyimine sahip olmak ya da onun peşinden koşmakla ilgili değildir.

Ayrılmazlık, gelip giden mistik bir deneyim değildir. Basitçe, hayatın ayrı nesnelerden veya deneyimlerden oluşmadığını görmeye geldik.

Ayrılmazlık, belirli bir deneyime sahip olmakla da ilgili değildir. Kısa mistik deneyimler ya da ezici sevinç, mutluluk ya da “bir olma” deneyimleri açığa çıkabilir.

Burada bahsettiğimiz özgürlük, tüm deneyimlerin -ne kadar derin ya da sıradan olursa olsun- geçici olduğunu ve bu çeşitli deneyim akışını sahiplenecek bir “Ben” kavramı olmaksızın, gelip gittiğini ortaya koymaktadır.

Bu görüşte, sükûnet ve temkîn kendini gösterir. Artık hayatın sâdece belli bir şekilde ortaya çıkmasını “aramadığımız” için doğal bir zihinsel ve duygusal denge yaşarız.

Görüyoruz ki hayat, “olduğu gibi” şimdiki ânın şeklini alıyor. Tüm deneyimler memnuniyetle karşılanır ancak hiçbiri, benlik duygusu ya da başka bir nedenle tutulmaz, bir hikâyeye bağlanmaz.

Yoğun ruhsal deneyimler, farkındalığın tanınmasına yol açıyor gibi görünebilir; bununla birlikte, ayrılmazlığın sürekli olarak tanınmasının garantisi değildirler.

Bu türden manevi deneyimler genellikle “aşırı” vurgulanır. Tekrar tekrar bir deneyimin anısına geri döneriz veya gelecekte yine böyle bir deneyim ararız.

Kimliklerimizi, bir hikayeye yerleştirdiğimizde sükunet bizden kaçar çünkü belirli deneyimleri elde etme ve diğerlerinden kaçınma arzusuna bağlı kaldığımızda sürekli “arayış” ortaya çıkar.

Mutsuzluk ve mutluluk “arayışı” birbirinden ayrılamaz.

Birçok insan, yoğun bir birlik, ışık, sevgi veya mutluluk deneyimine sahip değildir. Bunun yerine, onlar ayrılmazlığın çok daha incelikli ve kademeli olarak tanınabileceğine tanıklık ediyorlar.

Daha önceki ruhsal deneyimlere geri dönüyorsanız, bu deneyimlerin artık yalnızca “hatıralar” olarak ortaya çıktığını fark edin.

Benzer şekilde, hiç birlik deneyimi yaşamamışsanız ve gelecekte bir deneyim yaşama arzusu ortaya çıkarsa, gelecekteki bir deneyim fikrinin şu anda farkındalığa ayrılmaz bir şekilde görünen, yalnızca zihinsel bir imge, bir düşünce olduğunu görün.

Bu görüşte, bir zaman hikayesinde yaşayan ayrı bir “ben olma hissi” artık körüklenmiyor. Ayrı kişi, bu düşüncelere inanmaya devam ederek sürdürülen (mind-made) bir kurgudur.

Geçmiş veya gelecekteki deneyimleri vurgulamak, “bağımlı bir zihniyet” yaratabilir. Tıpkı bir bağımlının geçmişteki zirve haz noktalarını yeniden yaratmaya çalışması veya bir sonraki veya nihai zirveyi bulmaya çalışması gibi, arayan kişi de ruhsal deneyimler arar.

Benlik merkezi, aydınlanmanın veya ikili olmayan vahdet boyutunun, sahip olduğu veya sahip olmadığı bir “deneyim” veya ayrı bir “şey” olduğuna inanır.

Daha sonra, aradığı şeyden ayrı hissederek bağımlısı olduğu uyuşturucunun daha fazlasını aramaya başlar. Gelecekte ne kadar çok ararsak, şimdi o kadar çok “eksiklik duygusu” yaşarız ve bu da daha fazla aramayı besler.

Çözüm her zaman aynıdır: farkındalığı tanıyın, bırakın
görünüşler olduğu gibi olsun ve görünüşlerin ayrılmaz olduğunu görün.

Bu, sahip olduğunuz veya yaşayacağınız bir deneyim değil, ayrılmazlığın şimdiki farkındalığıdır.

Şimdiki, doğrudan deneyiminize bakarsanız ve hala ayrı nesneler görüyorsanız veya görünüşlerle özdeşliği hissediyorsanız, cevap gelecekte değildir.

Ayrılmazlığın kavranmasına yönelik tüm derinleşmeler, şu anda meydana gelen yaşamın süreksiz akışında dinlenmekle olur.

Basitçe söylemek gerekirse, “gelecek arayışı” fikri ortaya çıkarsa, bu düşünceyi gevşetin, rahatlayın ve biraz dinlenin. Bu fikri tekrar tekrar vurgulamak, zamanda yaşayan “ayrı bir benliğin” hikayesini güçlendirir.

2. Ayrılmazlık, insan mükemmelliği değildir

Genelde yaygın ve yanlış bir şekilde, benliğin ayrı bir doğadan yoksun olduğunun farkına varıldığında, kişinin otomatik olarak mükemmel veya mükemmele yakın bir insan haline geldiğine inanılır.

Mükemmellik, benlik merkezinin, tüm sorunların ve inatçı karakter özelliklerinin ortadan kalktığı, gelecekteki bir durumu kovalamayı sürdürmek için kullandığı, “ulaşılamaz” bir kavramdır.

Doğal olarak huzur, sevgi, şefkat ve bilgeliğin olarak ortaya çıktığı bir “kendilik hâli” yaşayabilirsiniz.

Ancak ayrılmazlığın tanınması, bir “kişiyi” özel veya mükemmel yapmaz. Sadece sınırların yani ayrı şeyler arasındaki çizgilerin yalnızca kavramsal olduğunu ortaya çıkarır.

Ayrılmazlık, özel veya mükemmellik iddiasında bulunan ayrı bir “kişinin yokluğu” olan alçakgönüllülüğü ortaya çıkarır.

Ayrılmazlığın fark edilmesi, bütün görünüşlerde doğal bir mükemmelliği ortaya çıkarır. Ne var ki yaşamın kesintisiz akışı içinde ortaya çıkan ve düşen her şeye sahip olmak isteyecek ayrı bir “Ben” yoktur.

Ayrılığa olan inancı görmek, artık acı, hayal kırıklığı veya zorlu durumlar yaşamadığımız anlamına gelmez. Bu, görünüşlerin hiçbir iz bırakmadan gelip gittiği görülüyor demektir.

Görünen şeyle özdeşleşme yok ama yine de görünen şeyler var. Özdeşleşme görünse bile, olduğu gibi olmasına izin verilir yâni kesintisiz akış içinde, geçici bir görünüm.

Ayrılmazlık nedir?

Ayrılmazlığın gerçekte ne olduğunu açıkça ifâde edebilmek veya tam bir tarif imkansız değilse de zordur, çünkü ana iletişim tarzımız olan dil, şeylerin ayrı olduğu fikrine dayanır.

Sözlüklerde “isim” bile:
Varlıkları “birbirinden ayırmaya” tek tek veya cins cins karşılamaya yarayan kelime olarak târif edilir.

Hiçbir betimleme, akmakta olan yaşamı şu anda olduğu gibi yakalayamaz çünkü tüm betimlemelerin gelip gittiğini görüyoruz.

Ayrılmazlık hakkında olumlu terimler kullanmak veya olumlu iddialarda bulunmak yerine, şimdiki deneyimimizi inceleyelim ve ayrılmazlığın deneyimimizin doğası olup olmadığını görelim.

Ayrı nesneler (ne ise ne) yok

Bu konuya tekrar bakmaya değer çünkü ayrılık inancı kalıcı olabilir. Temel varsayım, her yerde ayrı nesneler olduğudur.

Bunu daha yakından inceleyelim. Aşağıdaki sorular bir ev ile ilgilidir, ancak bu alıştırmayı herhangi bir nesne, kişi veya kavramla yapabilirsiniz.

  •  Evine bak. “Ev” düşüncesi ortaya çıktığında, ayrı olarak vâr olan bir şeye mi işaret ediyor?
  • Renkleri ve şekilleri görebilirsiniz. Duvara, tuğlalara dokunduğunuzda belli bir doku hissedebilirsiniz. Eve dokunduğunuzda veya ona yaslandığınızda basınç hissedebilirsiniz. Evin içinde oluşan anıları düşünürken yoğun bir duygu hissedebilirsiniz. Bütün bunlar, “ayrı bir evi” gözlemleme deneyimine dönüşüyor gibi görünüyor.
  • Ama tüm bu görünüşler, birbiri ardına ortaya çıkan ve düşen, “farkındalığa” oluyor değil mi? Farkındalık dışında ortaya çıkabilirler mi? Farkındalık ile bu görünüşler arasında herhangi bir ayrım çizgisi var mı? Eğer öyleyse, ayrım çizgisinin bir düşünce ya da zihinsel imge olduğuna dikkat edin ve bu düşünce de farkındalık içinde ayrılmaz bir şekilde görünür.

“Ev” düşüncesi ortaya çıkmadan eve baktığınızda, neye baktığınızı bilmenin hiçbir yolu yoktur.

O anda, bellek çalışmıyor. Bir evin, yer, gökyüzü, diğer evler, bedeniniz, düşünceleriniz, duygularınız ve duyumlarınız dahil olmak üzere mevcut deneyimin bütününden ayrı olduğunu bilmenin hiçbir yolu yoktur.

Bu kişisel düşünceleri vurgulamadığınız ve kesintisiz bütünlüğü diğerinin aksine bir nesneye indirgemediğiniz zaman, hepsi kesintisiz bir duvar halısı gibi görünür.

Şeyler, düşünceler, duyumlar, duygular ve farkındalık arasındaki belirgin ayrımlar, yalnızca düşüncelerin doğru ve “gerçek sınırlar” olarak ortaya çıkması ve vurgulanması nedeniyle belirebilir.

Zaman ve mekan gibi deneyimdeki en temel bölümlere bile bir göz atın. Tüm zaman bölünmelerinin “düşünceler yoluyla” ortaya çıktığına dikkat edin:

“Bugün Cuma” veya “Dün harika bir film izledim.”

Ayrıca mekandaki tüm bölünmelerin de düşünceler yoluyla ortaya çıktığına dikkat edin. Bir saatin, bu masadan iki metre uzakta olduğunu ve aradaki bu boşluğun bu iki şeyi ayırdığını gözlemlediğinizde, düşünüyorsunuz demektir.

Saat ve masa arasında var olan nesne benzeri “boşluk” denen bir görünüme yer açıyorsunuz. Nesneler arasındaki boşluk kavramı, önce ayrı nesneler gördüğünüze inandığınız için ortaya çıkar.

“Saat” ve “masa” düşüncelerini gevşetin, rahatlayın ve aralarındaki doğal boşluk veya mesafe deneyimi de bununla birlikte doğal olarak rahatlar.

Kendinizi, gördüğünüz başka bir nesneden belirli bir mesafede duruyor olarak ölçerken, bir beden olmanın düşüncelerini veya zihinsel imgelerini vurguladığınıza ve onu diğer nesnenin düşünceleri ve imgeleriyle karşılaştırdığınıza dikkat edin.

Deneyim üzerine dayattığınız hayâlî bir çizgi gibi, sanki o çizgi gözlerinizden gördüğünüz nesneye ulaşıyormuş gibi ince bir ölçüm düşüncesi var.

Bu çizgi bir kavramdır. Bu kavramı gevşetin, bırakın rahatlasın. Sizinle nesne arasındaki mesafe veya boşluk kavramı, yalnızca bu düşünceleri vurguladığınız için ortaya çıkar.

Konum da aynı şekilde çalışır. Konumun görünmesi için en az iki nesneyi düşünüyor olmalısınız. İlk nesneyi, onun hakkında bir düşünceyi vurgulayarak buluyor gibisiniz. Sonra yerini, ancak başka bir nesnenin düşüncesine başvurarak bulursunuz.

Bu kavramsallaştırma içinde, nesnelerin sabit konumları varmış gibi görünür. Bu düşünceleri bırakın ve şeylerin doğal olarak sabit olduğu ve bir yere yerleştirildiği hissi rahatlar.

Unutmayın, mesafe, mekan, zaman ve yerin var olmadığını söylemiyoruz. Biz sadece bu şeylerin sadece düşünerek bilindiğini ve deneyimlendiğini belirtiyoruz.

Duyuları izole etmek

Her bir duyguyu sırasıyla ele alalım ve ayrı bir nesneyi ortaya çıkarıp çıkarmadığına buyrun birlikte bakalım.

Dokunma

“Masa” düşüncesi görünmeden bir masaya dokunun. Diğer duyularınıza güvenmeyin; gözlerinizi kapatın ve sadece masaya dokunun.

Dokunma kendi başına neyi ortaya çıkarır?
Sertliği, pürüzsüzlüğü veya basıncı ortaya çıkarır.
Düşünceler veya zihinsel imgeler olmadan, bunların “masa” olarak adlandırılan başka bir nesneye, yani “siz olmayana” dokunan “parmaklarınız” olduğunu bilmenin hiçbir yolu yoktur.

Parmaklar düşünmez. Aslında düşünceler ve zihinsel imgeler olmadan parmakların masadan ya da farkındalıktan ayrı olduğunu ya da bunların ayrı ayrı var olduğunu bilmenin de hiçbir yolu yoktur.

“Ben bir bedenim” düşüncesi veya bir bedenin zihinsel görüntüsü ortaya çıkmadan, sizin bir beden olduğunuzu veya bir bedenin bir şekilde temas hâlinde olduğunu bilmenin hiçbir yolu yoktur.

Gözleriniz kapalıyken, düşünce onları ham, düşünceden bağımsız deneyimin üzerine bindirmedikçe hiçbir şey yoktur.

Düşünce olmadan, masaya dokunduğunuzda hissettiğiniz sertlik, pürüzsüzlük veya baskı hissini bile tarif etmenin bir yolu yoktur.

Onlar sadece kavramsal bilgi taşımayan ham duyumlardır.
“Duyumlar” düşüncesi ortaya çıkana kadar bunların duyum olduklarını bilmenin bir yolu yoktur.

Masa bize bunun “sert” veya “pürüzsüz” olduğunu veya “duyumların ortaya çıktığını” söylemez. Bunların hepsi düşüncedir.

Hayattaki hiçbir şey kendini adlandırmaz. Tüm adlandırma düşünme yoluyla olur. Düşünce olmadan, yalnızca kesintisiz deneyimleme vardır. Dokunma deneyimi ile dokunulan görünen nesne arasında bir ayrım yoktur.

Bu, yalnızca düşünceyle bölünen tek bir harekettir. Farkındalıkta, ayrı ayrı yükselen düşüncelerin olduğu fikri bile başka bir düşüncedir.

Ayrılmazlığın doğrudan deneyiminde, yaşam her an kendisiyle kusursuz bir şekilde, tek parça hâlinde iç içedir.

Görme

Şimdi gözlerinizi açın ve parmaklarınızı masadan çekin.
Odadaki bir duvara bakın. Duvarı yalnızca görsel olarak deneyimleyin.

Tamamen gevşeyin ve rahatlayın, düşüncesiz farkındalıkta dinlenin ve sadece duvara bakın.

“Duvar” düşüncesi olmadan ve ona dokunmadan baktığınız zaman, orada duvar denen ayrı bir nesne olduğunu bilmenin bir yolu yoktur. Bir duvar asla konuşmaz. Size, kendinin bir duvar olduğunu asla söylemez. Bunu sadece düşünce yapar.

İlk başta hâlâ orada ayrı bir şey varmış gibi görünebilir. Kendinizi hala gördüğünüzü tarif etmek isterken bulabilirsiniz.

Mesela “Fakat ben ayrı bir nesneyi gösteren renkler, şekiller ve çizgiler görüyorum” diyebilirsiniz.

Gayet mantıklı. Ama bunların hepsi kavramlar. Bu kavramlar olmadan tekrar bakın.

Duvar, renkleri, şekilleri ve çizgileri içerdiğini söylemiyor. Bu sadece zihinsel etiketleme yoluyla bilinir ve deneyimlenir.

Görünen “Renkler”, “şekiller” ve “çizgiler” kavramlarıyla duvara bakmadığınızda ne görülür?

Artık bırakın ayrı bir şeyi, bir şeyi gördüğünüzü bilemiyorsunuz.

Duvar ve tüm oda kesintisiz görünmeye başlar. Mevcut deneyiminizde boşluklar veya bağlanma yerleri yoktur, sadece bölünmemiş deneyim, kendini her yerde tanır.

Duvara bakan bir “kişi” olduğunuzu bilmek için kavramlara veya zihinsel görüntülere ihtiyacınız var.

Onlar olmadan, duvar denen ayrı bir nesneye bakan ayrı bir özne, bir kişi olduğunu bilmenin hiçbir yolu yoktur.

“Duvar” denen ayrı bir şeyi fark eden “farkındalık” denen ayrı bir şey olduğunu söyleseniz bile, bu yine de bir düşünce ürünüdür.

O bölünmeye dikkat edin. Bir işaretçi olarak faydalıdır, ancak orada içsel bir bölünme olduğuna hafifçe inanmaya başlayabilirsiniz. Bu bölünme de bir düşüncedir.

Görme duyusu ile ilgili hiçbir şey tek başına “duvar” adı verilen ayrı bir nesneyi ortaya çıkarmaz.

Görüş düşünmez. Ayrı nesneleri görmez. En fazla renkler, şekiller ve çizgiler sunar. Ama onlar bile bu düşünceler ortaya çıkana kadar münferit şeyler olarak bilinmezler.

Güzel olan şey, duvar, kişi, renk, şekil ve görüş gibi tüm bu benzersiz görünüşlerin kutlanabilmesi ve takdir edilebilmesidir.

Deneyimin çeşitliliğini inkar etmek zorunda değiliz. Asıl mesele, sadece düşünerek ona yansıttığımız ayrılık duygusunu görmektir.

İşitme

Şimdi gözlerinizi tekrar kapatın. Bu araştırmanın amaçları için sadece işitme duyusunu izole edelim.

Gözlerinizi kapalı tutarak sandalyenize bir kez vurun. Sandalyeyi görselleştirmeyin veya sertlik veya başka bir duyum hissetmek için ona dokunmayın. Sadece vurma sesini duyun.

Bu sesi, “sandalye” veya başka bir düşünce ortaya çıkmadan dinlediğinizde, hiçbir şey size bunun bir sandalye olduğunu söylemez. Sandalyeler konuşmaz. Onlar düşünmüyorlar da.

Onu bir nesne olarak görme eğilimi ortaya çıkabilir. “Pekala, ahşap olduğunu biliyorum çünkü kulağa ahşap gibi geliyor ve bu yüzden geçen yıl aldığım ahşap sandalye olmalı” düşüncesini yaşayabilirsiniz.

Ama ahşap, yalnızca düşünce yoluyla bir şey olarak bilinir. “Geçen yıl aldım” düşüncesi de öyle. Bunlar anılar. Anılar olmadan vuruşu dinleyin.

Aslında, daha önce öğrendiğiniz düşünceler olan “ses” ve “vuruş” kavramları bile olmadan vurmanın sesini dinleyin.

İşitme duyusu ile ilgili hiçbir şey tek başına “sandalye” adı verilen ayrı bir nesneyi ortaya çıkarmaz. Bu sadece sorunsuz, kesintisiz bir deneyim.

Şimdi, “vurma”, “tahta” ve “sandalye” düşüncelerinin ortaya çıkmasına izin verin. “Ben” ve “beden” düşünceleri de ortaya çıksın bakalım.

Deneyiminizi tanımlar gibi görünen ve bölünmeler yaratan bu düşüncelerin aynı zamanda farkındalığın ayrılmaz görünümleri olduğuna dikkat edin.

Görünüşler birbiri ardına sırayla ortaya çıkar. Bu münferit görünüşlerden biri de “sandalye” düşüncesidir.

Bir “sandalye” düşüncesi ortaya çıktığında bile ayrı bir sandalye yaşamıyorsunuz. Sadece bir düşünceyi deneyimliyorsunuz, bir dizi başka düşünce ve duyumda gerçekleşiyor…

Bu alıştırmayı dokunma, görme ve işitme ile yaptık; tat ve kokuyu da deneyimleyebilir ve onların da ayrılmaz birer görünüm olduğunu görebilirsiniz.

Bir sandalyeyi tatmak veya koklamak muhtemelen iyi bir fikir değildir. Deneyi yiyecekle deneyin.

Hiçbir duyunun, tek başına ayrı bir nesne ortaya koymadığını keşfederiz.

Aslında, bütün duyuları bir araya getirseniz bile “ayrı bir nesneyi” ortaya çıkarmazlar! Ta ki bir düşünce, deneyimi “şeylerin bir araya gelmesiyle oluşan” olarak karakterize etmek için ortaya çıkana kadar.

Beden

Beden, kendinden bahsedilmesini hak ediyor. Zira farkındalığın beden içinde olduğu veya bedenin diğer nesnelerden ayrı olduğuna dair yıllanmış ve inatçı bir inancımız olabilir.

Şimdi daha önceki duyusal incelemelerimizi bedene uygulayarak kullanalım.
Gözlerinizi kapatın, böylece bedeni görmeye güvenemezsiniz. Gözleriniz kapalıyken, yalnızca sıcaklık, rahatsızlık, kasılma, canlılık veya karıncalanma gibi duyumlar kalır.

Bedenin ana hatlarının algılanmasını yaratan zihinsel bir görüntü veya düşünce de olabilir.

Hem “beden” düşüncesinin hem de herhangi bir zihinsel görüntünün doğal ve zahmetsizce dinlenmesine izin verin. Şimdi sadece duyumlar kaldı.

Yine sıcaklık, rahatsızlık, canlılık, karıncalanma veya başka bir duyum hissedebiliriz. Ancak bu duyumlar hakkında tek başına ele alındığında hiçbir şey bize burada “beden” adı verilen ayrı bir nesne olduğunu ya da bir cismin içinde bir şeylerin olup bittiğini söylemez. Sadece ham duyumlar var.

“Sıcaklık”, “rahatsızlık”, “canlılık”, “kasılma” ve “karıncalanma” düşüncelerinin kaybolmasına izin verildiğinde, neler olduğuna dair hiçbir etiketimiz yoktur.

Düşünce, dış deneyimlerimizde “sandalye” ve “duvar” gibi şeyleri etiketlediği gibi, içsel deneyimimizde de “karıncalanma” ve “sıcaklık” olarak etiketler. Düşüncenin yaptığı budur. Bu onun işi. Deneyimi bölüyor, sanki hayat kendini parçalara ayırabilecekmiş gibi ayrı şeyler yaratıyor gibi görünüyor.

Hayat, “dil” dışında bölünemez. Hatta “dış” ve “iç” bile hayali, yanıltıcı bir sınır oluşturan düşüncelerdir.

Bu etiketler vurgulanmadığında, ayrı ben-im’in nerede durduğunu ve hayatın geri kalanının nerede başladığını bilmenin bir yolu yoktur.

Kolda karıncalanma gibi bedensel bir duyuma dikkat edin.
Karıncalanma ile bu karıncalanmayı deneyimleme arasındaki çizgi yalnızca kavramsaldır.

“Kol” ve “karıncalanma” düşüncelerinin dinlenmesine izin verin. “Duyum” düşüncesini vurgulamayın bile.

Aslında, “farkındalık” kelimesinin uçup gitmesine izin verin. Buna ihtiyacın yok. Sanki görünüşler farkındalıktan ayrıymış gibi, sadece başka bir çizgi yaratır.

Bir duyum deneyimliyorsanız ve bu duyumun kendisi, onun bir bedene veya size ait olduğunu bildiriyormuş gibi görünüyorsa, bu sadece hala ince bir düşüncenin ortaya çıktığı anlamına gelir. Sadece bu düşünceyi fark edin ve rahatlamasına izin verin.

Kavramlar olmadan, deneyimi kolda veya bedende karıncalanma olarak tanımlamanın bir yolu yoktur.

Bedende bir şeyler olduğunu, hatta bir beden olduğunu söylemenin de hiçbir yolu yoktur.

Bunu düşünmeden, ayrı bir farkındalığa ayrı bir duyumun gerçekleştiğini söylemenin hiçbir yolu yoktur. Bunun hakkında düşünme. Sadece deneyimle.

Bu incelemeden sonra gözlerinizi açın. Bedene “beden” düşüncesi olmadan baktığınızda, neye baktığınızı bilmenin hiçbir yolu yoktur.

“Beden”de gördüğünüz renkler ve şekiller konuşmuyor. Size kendi taraflarından hiçbir şey iletmiyorlar. Düşünce tüm yorumları yapar. Gördüğün şeyin sana ait olduğunu, senin bedenin olduğunu bilemezsin. Burada beden denen, etrafındaki diğer şeylerden ayrı bir şey olduğunu bile bilemezsiniz.

Tek başına görsel görünüm, düşünce olmadan bir nesneyi ortaya çıkarmaz. Yalnızca isimsiz bir renk ve şekillerden oluşan bir doku ortaya çıkarır. Oysa “renkler” ve “şekiller” bile düşüncelerdir.

Başka bir deyişle, düşünmeden baktığınızda, hayat hiçbir şekilde bölünmez. Beden ile beden-olmayan arasında gerçek bir sınır çizgisi yoktur.

Vurgulanan bir beden ve beden bölümlerinin yalnızca zihinsel bir görüntüsü vardır.
Gözlerinizi kapatın; ortaya çıkan zihinsel görüntülerin farkına varın ve birer birer doğal olarak rahatlamalarına izin verin. Onların da resim biçiminde düşünceler olduğunu görün. Bu resimleri vurgulamayı ve onlara “ben” demeyi bıraktıkça, dışarısı ile içerisi arasındaki ayrılık hissi rahatlar.

Şimdi, bütün düşüncelerin yeniden ortaya çıkmasına izin verin. Düşüncelerin kendilerinin farkındalığa ayrılmaz bir şekilde göründüğünü görün. “Beden” görünümü de dahil olmak üzere, farkındalık ile görünen arasında bile, doğal hiçbir ayrım, içsel bölünme yoktur.

Hiçbir şeyin ayrı bir varlığı yoktur… Varlık birbirine büsbütün bağlıdır. Hayat, ayrılmaz bir “Birlik” içinde kesintisiz olarak akar . Siz, varoluşun kendisisiniz ve asla ayrı “beden-düşünceli” bir kişi olmadınız!

İnce, latîf âlemlerde ayrılmazlık

Nesnelerden oluşan ayrı bir fiziksel dünyaya olan inancımızı inceledik.

Ve düşüncelerin, duyguların ve duyumların farkındalıktan nasıl da ayrılamaz olduğuna değindik. Şimdi düşünce ve duygulara daha da derinlemesine bakalım.

Bir kez dışarıda fiziksel nesnelerin olmadığını gördükten sonra bile, düşünceler, duygular ve duyumlar gibi içsel ayrı nesnelere kalıcı bir inanç olabilir.

Düşünceler

Bu araştırma, herhangi bir düşünce ile yapılabilir. İçeriği ne olursa olsun her düşüncenin aynı olduğunu görmenizi tavsiye ederim. Göründüğü farkındalıktan ayrılamaz, şeffaf, geçici bir imgedir.

Daha önceki deneyimde kullandığımız için “sandalye” düşüncesini kullanalım. Kelimenin, bizim keşfetmemizi bekleyen ayrı bir nesneye işaret etmediğini zaten görmüştük.

Ayrı bir nesne olmadığını gördükten sonra geriye sadece “sandalye” düşüncesi kalıyor.

Dikkat edin, düşünce ortaya çıkmadan önce sadece farkındalık vardır. Ayrı bir sandalye kavramı, farkındalıkta hiçbir yerde yoktur. Sonra birdenbire “sandalye” düşüncesi belirir. Âniden ortaya çıkıyor. Farkındalıkta sorunsuz bir şekilde görünür. Farkındalığı “sandalye” düşüncesinden fiilen ayıran bir çizgi yoktur. Bu, farkındalık ve düşüncenin ayrılmazlığını ortaya koymaktadır.

Bir esinti nasıl estiği havadan ayrılamaz ise, düşünce de farkındalıktan ayrılamaz. Onlar “iki değil”. Tüm ayrılıklarda olduğu gibi, ayrılığın bize gerçek görünmesini sağlayan, yalnızca farkındalık ve düşünceyi, sanki ayrılarmış gibi etiketlememizdir.

Neden acı çektiğimizi ve “arayış” içinde olduğumuzu görüyor musunuz?

Düşüncelerle bir şeyler yapabileceğimize dair temel bir inanç var. Yine de düşünceyle bir şeyler yapabileceğimiz (onu yönetebileceğimiz, daha olumlu hâle getirebileceğimiz, etkisiz hale getirebileceğimiz veya ondan kurtulabileceğimiz) fikri başka bir düşüncedir. Hepsi bu.

Bir düşünceyi manipüle edebileceğimiz inancı, düşüncenin kendisinden gelir.

Bu, içinde düşünceyi izole edebilecek ve onunla bir şeyler yapabilen ayrı bir kişi olduğu fikrinden gelir.

O kişiyi bulmaya çalışın. Bu sadece bir düşünce.

Bu görüşte, düşüncelerin hiçbir çaba harcamadan doğal olarak oldukları gibi olmalarına izin verilir. Ve görünen şeyler ve kişiler dünyası düşünceler yoluyla ortaya çıktığı için, düşüncelerin olduğu gibi olmalarına izin verildiğinde, kişilerin ve şeylerin olduğu gibi olmalarına izin verilir. Bu mükemmel bir kabuldür.

Ama bir kararda kalmayalım, onu orada bırakmayalım. Bu şekilde işaret ederek, “düşünce” kavramını sürekli vurgularız.

Bir “düşünce” olduğu fikri olmadan düşünceye baktığınızda ne olur? Ayrı bir şey bulamazsınız yalnızca kesintisiz deneyim.

Sâhi bir düşünce nerede bulunur? Bir düşüncenin zihinde veya bedende bulunduğunu söyleme eğilimine dikkat edin. Bunlar da birer düşünce değil mi?

“Beden” ve “zihin” düşüncelerini gevşetirken, düşüncenin hiçbir yerden kesintisiz bir şekilde aktığını ve sorunsuz bir şekilde hiçbir yere doğru kaybolduğunu fark edin.

Rüzgarın içinde bir esinti gibi. Kesin bir başlangıç ​​ve bitiş noktasını bulamıyorsunuz.

Zihin, beden ve kişi ayrı bir doğadan yoksun olarak görüldüğünde, artık düşüncelerin doğal olarak “bir yerde” olduğuna inanmazsınız ve “benim düşüncelerim” demezsiniz.

Onlar sadece, deneyimi her an belirli bir şekilde resmetmek için ortaya çıkarlar. Resmin keyfini çıkarın, ancak çok da kişisel algılamayın, özellikle de onu arayacak olsanız “kişiyi” bulamadığınız için…

Duygular

Aynı araştırma duygularla da yapılabilir. Her duygu ortaya çıktığında, rahatlayın. Hiç bir etiketleme yok. Bir duyguyu etiketlerken, onu doğası gereği ayrı bir şey olarak ele alırız.

Mesela buna “öfke” adını verirsek, onu ortaya çıktığı farkındalıktan ayrı bir şey olarak ele almaya meyilliyiz.

Buna “duygu” desek bile, enerjiye ince bir etiket yerleştirdik. Duyguların başka bir şey değil sadece etiket olduklarını gördükten sonra, onları etiketlemek iyidir.

Duygunun ayrı olduğuna inandığımızda, genellikle onu manipüle etmeye çalışırız, onu uzaklaştırmaya, etkisiz hale getirmeye, daha iyi hissettirmeye, ondan kaçmaya, rasyonelleştirmeye veya ondan kurtulmaya çalışırız.

Bu daha çok bir “arayış”. Gelecekte acısız bir varoluş arıyoruz. Bu özgürlük değil. Aksine, inkar, imtina etme ve kaçıştır.

Özgürlük, bir duygudan kaçmakta veya etkisiz hale getirmekte değil, onun farkındalıktan ayrı olmadığını görmekte yatar.

O, özgürce akmasına izin verilen saf enerjidir.

Gerçek özgürlükte, farkındalığın ayrılmaz bir parçası olarak ortaya çıkan ve kaybolan duyguların tüm deneyimine karşı tamamen savunmasız olarak, açıkça ve tam olarak olduğu gibi olmasına izin veririz.

Bu şekilde, ıstırabın geçici ve yanıltıcı doğasını ve yaşananlardan kaçmaya çalışmanın beyhudeliğini görürüz.

Ayrılmaz olanı ayırmamalısın. Kelimeler gerçekleri yaratmaz; ya tarif ederler ya da çarpıtırlar. Gerçek her zaman sözsüzdür.
[N. Maharaj]

“Ben bu bireysel beden-zihin olarak varım” diye en çok kanıksadığımız şey, aslında en büyük yanlış algımızdır. Yaşam içindeki ayrımı hayal etmek gerçekte ayrılık yaratmaz zira ayıran kendini ayırır. Olan olduğu gibi akmaya devâm ediyor; ayrılmaz bir evrensel akış…

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ

Gidip gelmeler

Tek derdimiz, taşıdığımız yanlış kimliktir! Kişi yanılsaması olmadan farkındalıkta kalın. Ânında özgür ve huzurlu olacaksınız.
[A. Gita]


Kaybolmak yolu öğrenmektir.
[Afrika Atasözü]

Salınım nedir?

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde, gün boyunca mümkün olduğunca sık, düşünceden bağımsız farkındalığı tanımaya davet edildiniz. Bu, özgürlüğe açılan bir kapıdır.

Dikkatli bakıldığında görüleceği gibi, görünüşler farkındalıktan ayrılamaz. Bu, zihni öldürmeye veya hayatın olmasını engellemeye çalışmakla ilgili değildir; ayrılık inancını görmekle ilgilidir.

Bu şekilde, yaşamdan ve onun olağanüstü çeşitliliğinden bir şekilde kopuk bir farkındalık olarak durmuyoruz. Deneyim çeşitliliğinin farkındalığın kendisinden başka bir şey olmadığını görüyoruz.

Farkındalığın görünüşlerin “arkasında” ya da “öncesinde” yattığına inandığımızda ya da bunu yalnızca düşünceden bağımsız bir tanıma olarak düşündüğümüzde, çoğu zaman kendimizi bir “salınım”a hazırlarız.

Soldan sağa, ileri geri hareket eden bir yelpaze gibi, salınım, huzurlu, dinlendirici, düşüncesiz farkındalığı tanıma anları ile görünüşlerin (kavramlar, duygular, nesneler ve dünya) baskın olduğu anlar arasındaki hareketi ifade eder.

“Yakaladım” ile “Kaybettim” arasında gidip geliyoruz. Görünüşler dünyasını düşman olarak görüyoruz ve farkındalığı bu dünyadan bir kaçış olarak görüyoruz.

Dünya ve olayları dikkatimizi çekiyor gibi göründüğünde, onu kaybetmişiz gibi görünebilir. Sonra, o olaylar geride kaldığında ve biz huzur içinde oturduğumuzda, elimizde olduğu anlaşılıyor.

Bu salınımın kendisi ıstıraba neden olur. Hayatı, ayrı düşünmemek ve öyle düşünmek, ayrı hissetmemek ile öyle hissetmek yani dünyanın rengine kanmak ve kanmamak arasında bölümlere ayırma eğilimi yaratır.

Kişi düşünceden arınmış bir farkındalık içinde sık sık dinlenme pratiğine başladıkça, derin bir huzur ve özgürlük gerçekleşmeye başlar. Bazıları için, barış ve özgürlük, aralıksız düşünce veya duygu ortaya çıktığında ellerinden kayıyor gibi görünüyor.

Salınım hissi, bu tanımanın düşüncelerden, duygulardan, duyumlardan, durumlardan ve deneyimlerden kurtulmakla ilgili olduğuna dair yanlış inançtan doğar.

Görünüşlerden kurtulmak, yaşamın kendisinden kurtulmaktır. Aksine, bu kaçmakla ilgili değil; günlük varoluşunuzun tam ortasında özgürlüğü keşfetmekle ilgilidir.

Salınım, farkındalığın şu andaki deneyiminizin “olduğu gibi olmasından” ayrı bir şey olduğu şeklindeki yanlış düşünceden kaynaklanır. Farkındalığın kendine özgü bir biçimi yoktur.

O anda ne oluyorsa onun şeklini alır. Şu andaki deneyiminiz arasında uyumak, yemek yemek, işe gitmek, çocuklarınızla birlikte vakit geçirmek, heyecanlı ve ilgili olmak, sinirli ve sıkılmış hissetmek, korku veya öfke yaşamak, hastalanmak, iyileşmek ve hayatta olan diğer her şey olabilir.

Bunların hiçbiri farkındalık olmadan bilinemez, görülemez veya deneyimlenemezdi ve bildiğiniz, gördüğünüz ve günlük yaşamınızda deneyimlediğiniz hiçbir şey farkındalıktan ayrılamaz.

Bu nedenle, farkındalığı yalnızca aşkın ve bir şekilde hayatınızın anbean olaylarının üstünde, ötesinde veya gerisinde olarak ele almak dualistik tutumdur ve sorunludur!

Farkındalığın tanınmasında, gelip giden herhangi bir görünüşe nihai olarak dokunulmadığı hissini yaşıyoruz.

Olaylar olur ancak artık kişisel bir hikayeye bağlı değildir. Bu görme, büyük ölçüde zihinsel ve duygusal türbülansın dinlenmesini sağlar.

Artık hayatımızda olanlarla özdeşleşmiyoruz. Dünyayı bir illüzyon veya kendi göreli gerçekliği olan bir rüya gibi deneyimliyoruz. Ama bu yine de hayattan kopukluk değildir. Farkındalık görünüşlerden ayrılamaz çünkü görünüşler farkındalıktan ayrılamaz.

Farkındalığın tanınması sizi günlük varoluşun dışına çıkarmaz. Olan her şeyi tam olarak kabul ederek günlük yaşamınızda kolayca akmak için size yeni keşfedilmiş bir özgürlük alanı sağlar.

İşte bu, ayrılık inancı olmadan hayatınızı gerçekten yaşama özgürlüğüdür. Her şeyin gerçekleştiği ayrı bir benliğe olan inanç, biz tekrar tekrar düşüncesiz farkındalıkta dinlenirken ve sonra düşüncelerin bile farkındalığa geldiğini fark ettiğimizde görülür.

Bir “ben”e hiçbir şey olmuyor. Bir şeylerin “bana” olduğu fikri, farkındalığa ayrılmaz bir şekilde gelen ve giden başka bir fikirdir.

Buradaki davet, kendinize karşı sabırlı ve nâzik davranmaktır. Düşüncesiz farkındalıkta dinlenmekle başlayın ve sonra her görünümün gelip gittiğini fark edin. Ânın ortaya çıkışı, düşünceden bağımsız olduğunda, bu düşünceden bağımsız deneyimin ve düşünme deneyiminin eşit olarak gelip gittiğine dikkat edin.

Bakın, “Benlik var” ve “Benlik yok” düşünceleri bile özgürce ve kesintisiz bir şekilde gelip gidiyor işte… Hiçbir şey farkındalıktan daha yakın veya uzak değildir.

Farkındalık kelimesi, sadece bu anın, olan neyse onun formunu aldığını söylemenin bir yoludur. Bu farkındalığı kullanarak gerçeğe, bir başkasından veya dünden daha yakın olduğunu düşünmek, zihnin esaretinin bir parçası!

Görünüşleri yönetmeye veya kontrol etmeye gerek görmüyoruz. Hepsine eşit olarak izin veriyoruz.

Tüm görünüşlere eşit muamele etmek, herhangi bir özel görünüşü vurgulamaya gerek olmadığını görmemizi sağlar.

Farkındalığın, günlük varoluştan arınmış steril bir durum olduğuna inanıyorsanız, kendinizi dualist bir inanç sistemi içinde salınım için hazırlarsınız.

Bu salınım, farkındalık ile farkındalığa görünen şey yani farkındalığın nesnesi arasında gerçekte bir bölünme olduğu fikrinden gelir. Böyle bir bölünme yok!

Bu bölünmenin gerçek olduğuna ancak zihin inanır. Bu yöntemin başlangıcında farkındalık ve görünüş arasında ancak gerçekleşen her şeyi geçici, kendiliğinden ortaya çıkan olarak görmenin bir yolu olarak bir ayrım yapılır.

Görüldüğü gibi yaşam, çeşitli görünümlerin akışkan, dinamik bir hareketi olarak deneyimlenmektedir.

Her şey sürekli hareket ediyor ve durmaksızın değişiyor, değişiyor. Yine de bu hareketin tam ortasında özgürüz çünkü artık görüneni yönetmeye, kontrol etmeye, değiştirmeye, analiz etmeye veya onlardan kurtulmaya çalışmıyoruz.

Bu sayfadaki kelimeler doğrudan deneyimimiz haline geldikçe, salınım artık bir sorun olmaktan çıkıyor.

Tüm görünüşleri eşit görmek

Ayrı insanlar olduğumuz inancıyla yaşarken, kendimizi iyi hissetmek için dayanılmaz bir arzumuz var.

Ayrılığa olan inanç gerçekten çok güçlü ve burada davet ettiğimiz yönteme geldiğimizde doğal olarak onu da yanımızda getiriyoruz.

Bu inanç, biz düşüncesiz farkındalıkta dinlenirken, her görünümün özgürce ve kesintisiz bir şekilde gelip gitmesine izin verirken, doğal olarak kendini gevşetmeye başlar ve her görünümün özgürce ve kesintisiz bir şekilde gelip gitmesine izin verir.

Farkındalığın kendisinin hiçbir niteliği veya kendine has bir özelliği rengi, tadı, kokusu yoktur. Farkındalığın özelliği olarak algıladığınız her şey aslında farkındalığın bir görünüşüdür.

Oysa anlık olarak ister olumlu ister olumsuz görünsün bütün görünüşlerin eşit olduğunu görmeye geldik.

Acı veren düşünceler ve duygular sizi farkındalıktan “çıkarıyor” gibi görünebilir; huzur ve mutluluk, farkındalığın tanınmasının çekici özellikleri gibi görünebilir.

Ancak hiçbir zaman farkındalıktan “çıkmış” değiliz. Acı veren düşünceler ve duygular farkındalığın görünüşleridir ve farkındalığın gerçekten var olduğunu kanıtlar.

Bunu kendiniz doğrulayın: acı çekerken, acı deneyiminin bile farkında olmadan mümkün olmadığına dikkat edin. Acıyı deneyimleyen şey de farkındalıktır.

Eğer farkındalıktan çıktığımız gibi bir hisse kapılırsak, bu her zaman iyi hissetmemiz gerektiğine dair yanlış inançtan gelir.

Bazen farkındalığı kabul ederken huzur, dinginlik, neşe veya diğer hoş hisler yaşarız. Bu duyumlar ortaya çıktıkça zevk alabilir ve hatta tadını çıkarabiliriz.

Yine de huzurlu veya hoş duyumların, acı veren görünümlerden bir şekilde farkındalığa daha yakın olduğuna inanmaya meyilliyizdir.

Bu bizi hoş görünümlerin aranması ve hoş olmayan görünümlerden kaçınma olan “salınım döngüsünde” kilitli tutar.

Farkındalığı tanırken ne kadar olumlu ya da harika hissederseniz hissedin, bu duygular hala sadece farkındalığa gelen ve giden görünümlerdir.

Benzer şekilde, farkındalığı fark ederken ne kadar olumsuz ya da kötü hissederseniz hissedin, bunlar aynı zamanda sadece farkındalığa gelen ve giden görünümlerdir.

Tüm görünüşlerin eşit olduğu konusunda net olmak, “Buldum” ile “Kaybettim” arasında gidip gelme duygusuna kapılmamak için pek mühimdir.

Hiçbir görünüş farkındalığa diğer görünüşlerden daha yakın değildir. Bütün görünüşler eşittir.

Hepsi aynı şeyi yapıyorlar. Ortaya çıkarlar, bir süre takılırlar ve sonra hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolurlar.

Bunu her durumda görmekle ve görünüşleri manipüle etmeye çalışmamakla, arayış doğal olarak serbest kalır ve salınım hissi, gidip gelmeler sona erer.

Görünüşlerin eşitliği, her şeyin aynı şey olarak deneyimlendiği anlamına gelmez.

Yaşam, tüm düşünceleri, duyguları, duyumları, durumları ve deneyimleri, bütün renkleri içerir.

Tam bir huzur içinde dinlenme anının, tam olarak bir ajitasyon ya da korku anı gibi hissettirdiğini söylemiyorum. Bu deneyimlerin her birinin kendine özgü bir kalitesi vardır. Zevk alınsın ya da alınmasın, her deneyimin olduğu gibi olmasına izin verilir.

Bu izin vermede hiçbir şey yapışamaz. Her şey ayrılmaz bir şekilde yaşanır ve geçer. Artık belirli durumları diğer durumlar lehine uzaklaştırma ihtiyacı hissetmiyoruz. Bu, hayatımızda sarsılmaz bir denge sağlar.

Gerçekleştirmeye, dünyadan veya kavramsallıktan tamamen uzaklaşma olarak bir inzivâ, “geri çekilme” şeklinde bakmanız önerilmez.

Aslında, hiçbir nedenle dünyadan el ayak çekmeyi asla önermiyoruz.

Dünya dediğimiz şey, gerçekte, farkındalığa ayrılmaz bir şekilde görünen bir düşünceler, duygular ve duyumlar oyunudur.

Hayat, farkındalıktan ayrılamaz olarak görüldüğünde, yüz çevrilecek hiçbir şey yoktur. Bunların hepsi sensin! Ve sen hayatın, olduğu gibi kesintisiz deneyimisin.

Dünya, farkındalıktan başkası değildir ve farkındalık da dünyadan başkası değildir. Arada hiçbir boşluk yoktur!

Düşüncesiz farkındalığı tanıma daveti, tüm görünüşlerin eşit, geçici ve farkındalıktan ayrılamaz olduğunu görmemizi sağlayan pratik bir araçtır.

Tüm görünüşlerin birbirinden ayrılamaz olduğunu görmekle, salınım döngüsünü serbest bırakmak için uzun bir yol kat edilir.

Bu görüldüğünde derhal belirli bir görünümün farkındalığa diğer herhangi bir görünümden daha yakın olmadığı açıkça ortaya çıkıyor.

Nihâyet, düşüncesiz farkındalıkta dinlenmenin bile farkındalığa, düşünmeyi deneyimlemekten daha yakın olmadığını fark etmeye başlarız. Her ikisi de eşit görünüşler geliyor ve gidiyor.

Düşüncesiz farkındalık olarak dinlenmek, sadece bir şey aramak için hiçbir neden olmadığını görmemizi sağlayan bir araçtır. Her şey doğal, parlak ve zahmetsizce doğar ve düşer. Hayat olduğu gibidir, şu anda aldığı biçim ne olursa olsun. Hayat, sürekli hareket eden, değişen geçici görünümlerin gizemli bir akışı olarak deneyimlenir.

Ayrılık kavramı, doğrudan deneyimlerimizde geçici görünümlerin bu akışkanlığını yaşamaya başladığımızda bütün biçimleriyle görülür.

Artık hiçbir şey sabit, sağlam, ayrı veya kalıcı hissettirmiyor.

Peki kendimizi iyi hissettirmeyecekse, farkındalığı neden tanıyalım ki?

Yine de huzur, özgürlük, şefkat, sevgi, neşe ve bilgelik gibi farkındalığı tanımanın kesinlikle belirli deneyimsel yan ürünleri veya faydaları vardır.

Ancak, bu şeyler onları kovaladığımız için ortaya çıkmaz. Onlar birer durum değil. Bunları çaba, kişisel irade veya arayış yoluyla meydana getirmeyiz.

Her şeyin – iyi ya da kötü – farkındalığa gelen ve giden eşit bir görünüm olduğunu gördüğümüzde, nedensiz bir şekilde ortaya çıkarlar.

Artık görünüşleri manipüle etmemize gerek yok; hepsinin olduğu gibi olmasına izin verilir.

Bu, salınımı azaltarak yan ürünlerin ve faydaların kendilerini doğal olarak ortaya çıkarmasına izin verilir.

Bu derin ve radikal özgürlükte, bu yan ürünlere sarılmak için de bir neden bulamıyoruz. Onlar oradayken, biz özgürüz. Onlar olmadığında, biz yine özgürüz.

Sözün Özü

Bir o yana bir bu yana “Salınım” (soldan sağa hareket eden bir fan gibi), huzurlu, dinlendirici, düşünceden bağımsız farkındalığı tanıma anları ile görünümlerin (yani kavramlar, duygular, nesneler, dünya) baskın olduğu anlar arasındaki ileri geri harekettir.

“Buldum” ve “Onu kaybettim” duygusu… Salınım, farkındalığın barışçıl ve olumlu belirli niteliklere sahip olduğuna yanlışlıkla inandığımız için olur.

O huzuru gizleyen bir şey ortaya çıktığında, farkındalığı kaybettiğimize inanırız.
Oysa farkındalık asla kaybolmaz. Tüm görünüşlerin eşit ve ayrılmaz bir şekilde geldiği ve gittiği şeydir. Farkında olmak sadece temel kapasitedir.

Bu gerçekleştiğinde yaşam, sürekli hareket eden, dinamik ve değişen geçici görünümlerin akışı olarak deneyimlenir.

Artık hiçbir şey sabit, sağlam, ayrı veya kalıcı gelmiyor. Salınım, arayış için başka bir terimdir. Her şeyin olduğu gibi olmasına izin verildiği için salınım yani arayış doğal olarak gevşer.

Asla kaybolmayan , asla bulunamaz. Gerçeği unutabilirsin ama kaybedemezsin! Bu yüzden kitapta, “beni ara beni bul” emri yoktur. Ama “çokça hatırlayın” (fezkurullahe zikran kesiyra) emri vardır.
[Abdal Kadrî]

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ