Yanılsa-ma üstüne


Bir şey titreştiğinde, tüm evrenin elektronları onunla rezonansa girer. Her şey birbirine bağlı; insan varoluşunun en büyük trajedisi, ayrılık yanılsamasıdır. Şeylerin birbirinden ayrı görülmesi sâdece optik bir yanılsamadır.
[A. Einstein]

İyi bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür… Dünya aldanış yurdudur.
[Hadîd:20’den]

Dâru’l gurûr: İnsanın cezbeden, kendine çeken fakat ele geçtiğinde faydalanamadan kaybolup giden yerdir yani dünyâ!

Evet bu dünya bir illüzyon, aldanış yurdudur ve ardından daru’l-karâr olan gelip durur.

İllüzyon: Bir şeyi duyuların yanılmasından dolayı farklı görme, yanılsama diye okunuyor.

Eğer bu dünya yanılsaması, maya nesli ilâhî bir oyunsa, o zaman kahramanlar kadar kötüleri, bilgeler kadar aptalları ve azizler kadar günahkarları da oynayacaktır.

İşte bu yüzden kimseyi dönüştürmek ya da ruh kazanmak filan değildir derdimiz…

Çünkü bu sanki gidip bir civcivle konuşup “Sevgili civcivim, sen inek olmalısın” demek veya bir zürafaya “Boynunuz çok uzun” demek veya bir file “Çok ağırsın” demek gibi olurdu

Bir illüzyonu illüzyon olarak görüyorsan aydınlanmışsındır ama aydınlandığını sanıyorsan illüzyonun içindesin!
[L. Poonja]

“Bu yanılsama” dediğinizde, yanılsama varlığını daha fazla koruyamaz.

Bu nedenle, birlik zevkine yanılsamanın içinde kurulmalı

Yalnızca “Ah, bu sadece yanılgı” deyin ve onunla canınızı sıkmayın

Yanılgıyı sâdece gözlemlediğinizde gerçek, dingin, huzur dolu kalbinize geri dönersiniz

Onunla başa çıkmaya çalıştığınızda yanılgıya düşersiniz!

Çünkü bir yanılsamayı yok etmek imkansızdır ancak onu olduğu gibi görmek ve gücünü elinden almak mümkündür.

Her aldanış, fark edildiği anda kaybolmaya mahkûmdur.

Ay-rı-lık ve ki-şi-lik kelimeleri yanılsama fark edilince siliniyor.

Bu işâretle “ego yanılsamasını” görmek oldukça kolaydır ancak bu tanımanın sonuçlarını yaşamak büyük cesaret ister.

Kişi ve ego illüzyonu bir kez görüldüğünde, artık ne bir yaptırım ne de geri dönme seçeneği kalmaz.

Evet bu sahne hassâten böyle tasarlandı, üzerinde göründüğümüz yeryüzü bir aldanış yurdu, bir illüzyon ülkesi

Aynı kaynaktan doğduğumuz kitapta yeri var:

Dünya hayatı aldatıcı bir meta, geçici faydalanmadan başka bir şey değildir
[Âli İmrân:185’den]

Herhangi bir şeyi göz, kulak ve diğer hislerin yanılmasından dolayı olduğundan farklı görme, gerçeğe uymayan görünüş, illüzyon, galat-ı his, “yanılsama” aynasında görünüyor.

Varlık sahnesine, bütün diğer yanılsamaları doğuran tek bir yanılsamayı olduğu gibi görmek için hayal perdesine aksimiz vuruyor.

O da şeylerin görüntüsü ve aslında olduğu şey arasındaki bağdır.

Bu bağı kurarak eşyadan sonsuza incelmek için şeylerin kapağını açmak lâzım…

Yâni şeylerin göründüğü hâli ile olduğu hâlinin aynı olmadığına filmin sonunda uyanan biri:

“Yok bişi; bana öyle gelmiş”

Dese, geride kalanlar için esaslı bir spoiler vermiş olur.

– Peki bu kaygan zeminde nasıl bir idrâk bize eşyanın hakikatini gösterebilir?

Yüzeyde görünen suret kapağının altındaki derinliğimiz, illüzyonun kilidini açmanın anahtarıdır.

Evet kendini ayrı sanan ego ve dünyadaki ayrı varlıklar birer yanılsama…

Ama bir illüzyonda yanlış bir şey yok. Akışın anlık görüntüsünün tuvale yansıdığı bir resim, yanılsamadır sonra geniş gerçeği belli bir bakış açısında daraltarak anlatan bir film bir roman da yanılsamadır.

Sorun yanılsamada değil; sorun yanılsamayı özümsemek, ona bağlanmak, yapışmak, şeylerle kalıcı bağ kurmak isteyen sahte kimliğimizde!

İşte bu yüzden en büyük yanılsama ay-rı-lık-tır.

Evrenden, başka şeylerden, tanrıdan, ötelerden, ne varsa ondan ayrı değiliz, öyle bir dopdoluyuz ki dışımızda bişi yok!

Bu arada hayatın bir yanılsama olduğunu söylemek, küçümsemek anlamına gelmez. Bu harika bir gösteri çünkü gerçek ancak yanılsamanın kanatlarında taşınabilir.

Artı ve eksi uçlar olmasa lamba yanmaz, iyi ve kötü olmasa oyun oynamaz, yokuş, bayır ve meyil olmasa hayat ırmağı akmaz.

Kaygan da olsa yanılsama da olsa “ikili birli bir sahne” lazım bu filmi oynatmaya

Madem sahneyi tanıdın o hâlde artık sûrette kalma; aldanırsın…

“Nice kara gözleri mahv etti bu sûret perdesi!”

Sûretten, madde yüzünden, manâya, özüne, sonsuza incelme; başka’dan aşka yücelmektir bizim de mesleğimiz…

İğnesi olmayan bir arı tehlike oluşturmaz. Dünya olduğu gibi göründüğünde, vızıldayabilir ama acıtamaz.

Şimdi gözlerini dünyaya yum
Ellerini iki yana bırak
Kasılan sinir uçlarını serbest bırak
3 saniyeliğine nefesini kes
Dünya illüzyonunun içindeki
Derin sessizliği dinle…

Şimdi yanılsamaya geri dön!

Zîrâ yanılsamaları uyandırmazsa
Boşluk dans edemez…

Dalga üstüne

Okyanustaki dalgalar gibiyiz. Renginden şekline, yüzeydeki her bir dalganın benzersiz niteliği var. Ama derinlerde birbirimizle bitip tükenmeyen bir bağımız var. Yüzeydeki anlık “görüntünün ötesine bakma alıştırmaları” yaparsanız, her formda yatan “gerçek varlığı” görmeye başlayacaksınız.
[J. P. Kauffman]

Bir dalganın zuhûra gelmesi için bütün okyanus işbirliği yapar. Tıpkı bunun gibi sen de cümle âlemin, bir anlığına göründüğü hâlisin, kendini adından ibâret sanmayasın!

Mâdem sen dalga değilsin “dalga âlemin” o hâlde her dem gelen dalganın istediği gibi alçalıp yükselmesine izin veresin.

Rahat ol, kazanacak veya kaybedecek bir şeyin yok; dalgaya gelmeyesin, okyanus sensin!

Zâten aydınlanma dedikleri, bir dalganın okyanus olduğunu basitçe fark etmesinden ibârettir.

– Şu tepenin yamacındaki kuzuyu görüyor musun?

Benim yoğurdumu yapmak için ot yiyor.

Ben de birazdan taşacak muhabbeti demlemek için şimdi yoğurt yiyorum

Bir şekilde kuzu bugünkü sohbetini yapacak, onun sütünden içtiğim zaman kuzunun bir kuzusu da ben oldum sanki…

Günlük hayatımızı, her şeyi, birlikte varoluşun ışığı altında görerek bu şekilde bir bir yaşadıkça azap çekmeden birlik zevkini hissedebiliriz.

Şimdi ver elini birlikte sâhilden bir seyre dalalım:

Şu engin denize uzakta baktığımızda her bir dalganın bir başlangıcı ve bir de sonu olduğunu görüyoruz değil mi?

Bir dalgayı diğer dalgalarla karşılaştırılabilir ve onun daha çok veya az olduğunu, daha yüksek veya alçak olduğunu, daha uzun veya kısa sürdüğünü söyleyebiliriz.

Fakat daha derinlemesine bakarsak bir dalganın sudan oluştuğunu görürüz. O bir dalganın hayatını yaşarken aynı zamanda suyun hayatını da yaşar.

Dalganın su olduğunu bilmemesi pek üzücü olur zîrâ şöyle düşünüyor:

“Bir gün öleceğim, suyun yüzeyinde geçen zaman benim kısacık hayatım ve kıyıya vardığım zaman yokluğa geri döneceğim.”

Böyle zannetmesi dalganın korku ve keder içinde boğulmasına sebep olur, dalganın cehennemi olur.

Eğer dalga, özgür ve mutlu olmak istiyorsa, üzerine yapışan “deniz ayrıdır ben ayrımım” kimliğinden soyunması, yaşamının, bedenin görünüp kaybolma anı arasında akmadığını fark etmesi gerekir.

DALGALANIP DURULMAYA DEVÂM EDİYORUZ…

Bir dalganın sâhile ulaştığında tükeneceğini sanması gibi bizler de mezar taşına kazınanlara (1976-2022) aldanırız.

Sâdece iki tarih arasında vâr olduğumuzu düşünür ve kendi kendimizi inandırdığımız bu safsata yüzünden azap çeker, suyun içinde suya hasret yanarız.

Ancak ezbere bilgilerle, deneyimi olmayan ikinci el idrakleri bir yana bırakıp BEN SANDIĞIMIZA derinlemesine bakarsak, asla doğmadığımızı ve asla ölmeyeceğimizi fark edebiliriz.

Bir dalga doğar ve ölür, yüksektir ve alçaktır, daha çok veya daha az güzeldir fakat bütün bu ikili düşünceleri suya uygulayamazsınız.

Bunu tam anladığımızda korkumuz birden kaybolur.

İkilik yasasının aktığı göreceli gerçeklik dünyasında, dalgası yükseldikçe kendini mutlu hissedenler alçaldıkça da üzgün hisseder elbet…

“Ben yükseğim “Ben alçağım” diye düşünenler bir üstünlük veya aşağılık kompleksi büyütebilir ne var ki dalga gerçek doğasıyla yâni suyla temas ettiğinde tüm kompleksleri biter ve doğum-ölüm çarkını birden aşar.

İçimizdeki suyun özüyle temas edebilmemiz için derinleşmeli her ânın ve o anda akan eylemin farkında, hamd içinde olmalıyız.

Bu zevkle, mutlak gerçeklik boyutuyla temas edecek şekilde yürür, bakar, nefes alır ve yeriz.

Kendini dalga sanan, başkalarındaki egoya tepki vermemek yalnızca kendi içinizdeki egonun ötesine geçmenin değil aynı zamanda kollektif insan egosunu çözmenin, dalgaya gelmemenin de en etkili yollarından biridir.
[E. Tolle]

İşte böylece doğum ve ölüm, vahdet (tek) ve kesret (çok-çeşitli) korkularını aşar, varlık komasından uyanırız.

Teninin içindeki “ben”in ve
Benimkinin içindeki “ben”im
aynı akışın dalgalarıdır

Varlığımızın temeliyle nefes üzerinden sağlam bir bağ kurduğumuzda, bizi bekleyen hediyelerden ilki “korkusuzluk” olacaktır ki korkacak ikincinin kalmaması, “bozulmayan mutluluğun” işaretidir.

Evrene sunabileceğimiz en büyük hediye işte bu korkusuzluğumuzdur.

Varlığımızın en derin seviyesiyle temasa geçerek akışın her ânını derinlemesine hissetmek, kendini bilmektir.

Denizin fırtınalı bir ânında, bir dalganın üzerine oradan oraya savrulsan bile hâlâ okyanusun koynundasın.

Dışarda sandığından çekinen, içinde zerre korku olan şirk içindedir çünkü Allah’ı yanlış anlamış çünkü kendini henüz tanıyamamıştır.

Allah’ı tanıyıp kendine dost olanlara, ne bir korku vardır ne de bir hüzün…
[Yûnus:62’den]

Bir ömür deniz olmaya çalışan bir dalgaya rastladım, tuttum ve salladım:
“Sâkinleş yeter”

Dalganın su olması için
Ölmesi gerekmez
O zâten sudur!

Her nerede olursanız O’nunla birliktesiniz.
[Hadîd:4’ten]

Senlik de yokdur benlik de bizde; zerrât-ı âbız bir tek denizde…
[Kelâm-ı Azîz-i Melâmîye’den]

Bir çöp gibi döndük yine döndük o denizde
Ey lücce-i vahdet ki coşarsın içimizde

Muhabbetle güzeller güzeli…

Geçenlerden geçelim

Hayatın tuhaf paradoksu, kendimi ancak olduğum gibi kabul ettiğimde değişebileceğimdir.
[C. Rogers]

Kabul etmedikçe hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Reddetmek, suçlamak sizi kurtarmaz sâdece mevcut hâli baskılar. Şikayet, şikayet edeni mağdur eder şikayet edileni değil!
[C. Jung]

Tam dönüşüme doğru ilk adım farkındalıktır diğer adımsa kabul etmek… Öyle ya dalgaları durduramayız ama sörf yapmayı öğrenebiliriz…

Her sabah, rüyanızı olduğu gibi kabul ederek uyanıyorsunuz değil mi?

Geriye dönüp yeniden uykuya dalarak onu değiştirmek için mücâdele etmiyorsunuz ya?

Aynı şekilde içinden geçen bu gündüz rüyasını da olduğu gibi kabul et.

Şimdi olandan başka alternatif bir şimdiki an muhaldir.
Demem o ki hayat filminin keyfi “memnuniyet” patlağıyla çıkar güzeller güzeli…

Her türlü zevki kolayca kabul ederken
Benlik olanca gücüyle acıyı reddeder
Çünkü acıyı bile isteye kabul etmek
Geçirgen olmayı hiç de sevmeyen
Benlik duvarının inkarı demek
Ve benlik gerçek mutluluğun önünde
Sahte perde olarak durduğundan
“Acıyı yürekten kabul eden”
Mutluluk pınarlarını serbest bırakır

Demedim mi sana güzel âşık:
“Bu bir rızâ lokmasıdır…”

Mihneti kendine zevk itmededir âlemde hüner
Gam u şâdî-i felek böyle gelir böyle gider
[E. Vâsıf]

Her sûreti kabul eden bu engin açıklıkta
Şimdi derin nefeslerle kendimize dalalım
Sessizliğe daha fazla kıymayalım
Sessizlik sesin yokluğu değil
Sessizlik senin yokluğun

Azap veren filmi birlikte zevk edelim:

Gerçek burada
Ve gerçek olmayan da
Hepsi yerli yerince sahnede
Ne varsa sadece sensin
Uzaklardan bulanık geçen
Net görüşle yakında beliren
Hepsi sensin hep•sen
Varlık komasından çıktın
İnsan transını kırdın
Fişin çekildi

Ego sınanır
Ruh deneyimler
Neye ben demeyeceğini bildin ya
Artık sakin ol
Sadece dansı izle
Deneyimin tadını çıkar
“Ayrı-farklı-başka” efsanesinin
Devri geçti artık
Geçti artık

Mâdem geçenlerden geçmeyi zevk ediyoruz bir kere

Toplandık merhaba
Dağıldık elveda
Geçiciliğe alışmak için
Sanki her yeni gün
İçinden geçiyoruz bir daha
[Abdal Kadrî]

Nasıldı o ruhdan okunan uşşak şarkı:

Her mevsim içimden gelir geçersin
Sen vefâsız yolcu, kalbim virân edersin
Merhabâ demeden elvedâ dersin
Her mevsim içimden gelir geçersin

Evet bu bina yıkılmak için imar oldu…

Sâdece kenarda izliyorum
Ve nehir habire akıyor
İşler eninde sonunda düzelir
Çamur dibe hep geri döner
Kuru yapraklar uçuşur
Ve akış aniden kristal berraklığında

İşler uzun süre kararsız kalamaz
aslî hâline dönmese olmaz
bağlasan da duramaz

“Var görünenin yokluğu”
varlığın geçmeyen yasası
şimdi de böyle okundu

Muhabbetle güzeller güzeli