Açık Sır 7

Evren atomlardan değil, hikayelerden oluşur.
[M. Rukeyser]

Seçimsiz Seçim

Hayatın akışı olan varlığın içinde, hiçbir zaman bir şey seçmediğimi veya yapmadığımı, yaşananların ayrı bir yaşayanı olmadan sadece yaşanmış olduğunu görüyorum.

Ve bu yüzden ne denizi durdurdum ne güneşi hareket ettirdim ne de doğuştan gelen HAK olan hakkıma bir adım daha yaklaştım ya da uzaklaştım.

Bu keşfin getirdiği acziyetle, ilâhî çâresizliğimi kabul ederek, asla “kendime ait” diyebileceğim bir geçmişe veya geleceğe sahip olmama özgürlüğünün tadını çıkarıyorum.

Bazıları soruyor, “Kim seçiyor, bu harika kaosu kim yönetiyor?”

Ama bir kez sevgilinin kollarında olduğunu anlamaya gör, artık hiçbir şeyin önemi yok. Sanki “ben seçiyormuşum gibi” yaşayabilir ve pekâlâ vâr olmanın dayanılmaz hafifliği içinde salıvermenin keyfini çıkarabilirim.

Benim-sandığı-m Dünya-m

“Benim Dünyam” olarak deneyimlediğim her şey benim için tamamen benzersizdir, ihtimaller bana özel.

Âh o rengin kırmızısı, çayın tadımı, korku ve mutluluk duygularım, dışarda yürümeyi, renkli rüyâlar görmeyi ya da uyanma deneyimimi başka kimse böyle benim gibi bilemez.

Zamanla deneyimlerim büyük ölçüde inançlarımı şekillendiriyor ve inandıklarımı tekrar deneyimliyorum.

Hayat hikayemi an be an, gün be gün etkileyen şey bu iki vatandaşın karşılıklı etkileşimidir.

Bu varoluş düzeyinde, “Benim Hikayem” adlı bir filmde yapımcı, senaryo yazarı, oyuncu kadrosu, müzik yönetmeni hem de seyirci ve eleştirmen olarak görünüyorum.

Hayatıma mümkün olduğunca açık ve net bir şekilde baktığımda, belirli bir kalıba soktuğum inanç sistemimin yayınladığı etki ve imaj türüne tam olarak uyan insanları, olayları ve kalıpları kendime nasıl çektiğimi görüyorum.

Birçok insan bu “çekim yasası” kavramı hakkında çok heyecanlandı ve düşünce kalıplarımızı ve inanç sistemlerimizi değiştirebilirsek, hayatı deneyimleme şeklimizi değiştirebileceğimizi öğrendi.

Görünüşe göre bu böyle olabilir, ama aynı zamanda bir noktayı tamamen gözden kaçırıyorlar. Gerçekte kim olduğumuz, deneyim ve inancın sınırlarının ötesindedir.

Kim olduğumu yeniden keşfedene kadar nasıl bir varlık yaratmaya çalışıyorum?

İstediğimi düşündüğüm şeyin gerçekten ihtiyacım olan şey olduğundan tam olarak emin miyim?

Neyi yaratmam gerektiğine dair fikrim sizinkinden daha mı iyi olacak yoksa bireysel vizyonlarımız çatışacak mı? Gündelik olarak yinelenen model bu gibi görünüyor.

Bu kavramın peşine düşenlerin bu algı seviyesinde muhtemelen fark edemeyecekleri şey, istediğimizi düşündüğümüz şeyi yaratmak için tüm istek ve arzularımızın ötesinde, gizli bir gündem olduğudur…

Sürekli işleyen başka ve çok daha güçlü bir koşulsuz sevgi ilkesidir. Tamamen doğal olduğu halde genellikle tanınmayan. İşte bu, yaşayan paradoksun özüdür.

Bildiğimiz tüm varoluş, zaman sınırları içinde, bizi sürekli olarak “gerçekte ne olduğumuzu” hatırlamaya (zikr) davet eden (ezan) o gizli ilkenin yalnızca bir yansımasıdır.

Bu yansıma içinde doğru ya da yanlış, daha iyi ya da daha kötü yoktur, sadece her gün okunan apaçık bir davet vardır.

Çünkü varoluşla anlaşmak zorunda olan “ayrı bireyler olma” deneyiminin içinde kilitli kalırken, bir rüyanın içinde hapis kalıyoruz.

Bu rüya hâlinde yaptığımız her şey, olumlu olarak görülen her şeyin tam ve eşit olarak karşıtıyla dengelendiği “karşıtlar yasası” tarafından yönetilir.

Murakabe ile kendi içimize baktığımızda, her şeyin farklı görüntülerde sürekli kendini tekrar ettiği bir çarkta, feleğin çarkında olduğumuzu keşfederiz.

Görünüşte yarattığımız şeyi yok ederiz ve görünüşte yok ettiğimizi yeniden yaratırız, dengedeki + ve – işlemlerin toplamı hep sıfır çıkar!

Ve özgür irade ve kişisel tercih konusunda inanabileceklerimize rağmen, bir dizi koşullu refleks ve inanç sisteminden etkiye tepki veren ilahi bir oyunda rüyâ karakterleri olduğumuzu görürüz. Bizim ondan uyanmamızdan başka hiçbir amacı olmayan bu rüyanın tek yaratıcısı biziz.

Gerçekte, karşılık versek de vermesek de koşulsuz sevgiyle çevriliyiz ve onu kucaklıyoruz.

Zaman içindeki deneyimimiz, yeniden uyanışımızın özel ve benzersiz ihtiyaçlarına, büyük olayları ve küçük nüansları ile kendi içinde tam olarak uyan mükemmel bir şekilde düzenli bir sahne kurar.

Gizli ilkenin kaynağı kendimizdir ve eve dönme özlemimiz, “vatan hasreti” tarafından ateşlenir.

Yapıp ettiklerimizin ne kadar önemli veya çok önemsiz olduğunu düşünsek de dünyadaki ifademizin ne kadar yetenekli, sanatsal, faydalı, sıradan veya sonuçsuz olduğunu hissetsek de, bunların hepsi basitçe ve yalnızca bu gizli ilkenin bir işlevidir.

Her yeni gün, her yeni nefes, tüm olguların içine girmek ve ötesine geçmek ve her şeyin yayıldığı kaynağı yeniden keşfetmek için hiç bitmeyen bir fırsat sağlayan, aslına tamamen uygun bir yansıma.

Varlığın akışı olan hayat beni çağırıyor.
Önce beni fısıldayarak arar ve sonunda bana bağırır.

Beni gerçekte kim olduğumu yeniden keşfetmeye götürecek şey genellikle kriz ya da hastalık çığlığıdır, çünkü acıyı soyutlamak zordur.

İşte ışık yaradan sızıyor
Öyleyse derde binlerce kez âferin…

Zihin-Bedenin Ölümü

Zihnin ve kendine âit sandığı bedenin ölümü, yalnızca zamanda içinde süren yolculuk yanılsamasının “benim hayatımın” sona ermesidir.

Koşulsuz sevgiye uyanış hemen gerçekleşir. Görünürde olan herhangi bir şeyden bağımsız olarak orijinal doğamızca sarılıyoruz.

Bu akışın içinde, beden-zihin yapışkanlığı bırakıldığında, herhangi bir “ara hazırlık” veya “arınma süreci” yoktur.

Nasıl olabilir ki?
Oradaki kim vardı? “Kişisel bir hayattan” sonra ya da yeniden bedenlenme ile ilgili tüm fikirler, yalnızca “ayrı bedenin” sürekliliği yanılsamasını korumak isteyen zihinlerdir.

Hikaye bitti…
İlahi roman yazılmıştır ve zihnin nasıl yargıladığına, nasıl yorumladığına bakılmaksızın, tek bir harfi bile farklı olamazdı.

Sahne buharlaşıyor ve karakterler sahneyi terk ediyor… Görünüşteki varlıkları, rüya filmin oynamaya başlaması ile başlıyor ve film bitince bitiyor.

Çünkü biz hem okyanus hem dalgalarız hem karanlık hem ışığız, hem sessizlik hem onun çığlığı…

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…

Açık Sır 6

Yalnızca zihnin kendi soyut kavramlarına nasıl da yapıştığını görerek, formdan bağımsız mevcudiyet olan gerçek doğamıza, her zaman mevcut ve zâten boş, engin farkındalığın varlığına, ayrılmadığımız cennete uyanabiliriz.
[Adyashanti]

Eğer bedenle ve onun hikâyesiyle özdeşleşmezseniz ve size sezgi ve mevcudiyet hissi veren o canlandırıcı bilince yani kim olduğunu bilmediğiniz “Ben olan ben’e” sımsıkı bağlı kalırsanız, tam şu anda huzuru ve tam özgürlüğü bileceksiniz.
[R. Balsekar]

Mevcûdiyet

Bir şeyler olmasını beklemediğinizde, kendi varlığınızın kaynağına doğal bir batma ve derinleşme olur. Çok sessizdir ve ancak o zaman varlığı hissetmeye başlarsınız.

Tanımı gereği sınırlı olan her tanım yetersizdir ama, öyle de olsa aydınlanma kendi özellikleri bakımından tanımlanabilseydi, koşulsuz sevgi, herkesi kapsayan şefkat, dinginlik ve sebepsiz bir neşe olarak görürdüm.

Zamandaki varoluş, bu niteliklerin yalnızca bir yansımasıdır ve ayrı kimliğime olan inancımı sürdürürken ve bu benliğe yatırım yapmışken “Ben” sadece bu niteliklerin anlık bir yansımasını ifade edebilirim ve asla zuhurdaki yansımanın kendisi olamam.

Kim olduğumu bilmesem de hiçliğin farkındayım.

Bununla birlikte aydınlanmanın başka bir özelliği daha vardır, o da benim zamansız doğal hâlim ve benim yanıltıcı ayrılık hissim arasında köprü oluşudur.

İşte bu özellik mevcudiyettir. Varlık bizim değişmez doğamızdır ancak çoğu zaman bir beklenti, motivasyon veya yorumlama hâliyle, yapışarak akmaya çalıştığımızdan onu kesintiye uğratıyoruz.

Neredeyse hiç evde değiliz. Özgürlüğümüzü yeniden keşfetmek için bu projeksiyonları bırakmalı ve varlığın akışının “her an her şey olabilir” genişliğindeki mevcudiyet olasılığına izin vermeliyiz.

Onun gerçek keşfi ya da bizim ona erişimimiz, deneyimin türünden bağımsız olarak ancak anda olanın tâ özüne inerek yapılabilir.

Bu, kendiliğinden canlılığın bulunduğu ve bilinmeyeni açık bir kabul ile karşılayabildiğimiz yerdir.

Sâdece burada, basitçe ne olduğuna dâir mevcut farkındalıkta, sahte benlik illüzyonundan özgürlük olabilir, onun “cilâlı imaj devri” sona erebilir.

Güçlü hislerle yaşamak, zamansız varlığın harikası için her şeyi bırakmaktır. Buna izin verecek kadar cesur olduğumuzda, birdenbire her şeyin tek kaynağı olduğumuzu yeniden keşfederiz.

Varlık, basitçe olana adanmış, olanı hoş karşılayan, açık bir farkındalığın özelliğidir.

Akan suyun sesi, çayın tadı, korku hissi veya bir koltukta oturmanın ağırlığı ve dokusu, olan her neyse… Hâlâ deneyimlerin farkında olan biri olabilir.

Ve sonra farkında olanın gitmesine izin verilebilir artık geriye kalan tek şey mevcudiyettir.

Bütün bunlar hiç yargılamadan, analiz etmeden, sonuca bağlamadan ya da bir şey olma arzusundan uzaktır.

Karmaşa ve beklenti yok. Sâdece olan var.

İlk başta, olana adanmış farkındalığa izin vermek yeterlidir. Farkında olanın da gitmesine izin verme yolu kolayca izlenebilir ama asla tamamlanması gereken bir görev değildir.

Ben mevcudiyeti, varlık olmayı ‘yapamam’ çünkü mevcudiyet, varlık benim.

Bu yüzden öğrenecek bir süreç yok çünkü zaten olduğum bir şeyi öğrenemem ya da başaramam.

Varlık tamamen zahmetsizdir ve bana benden yakındır.

Gerisine ancak kendi izin verebilir ve bilinmeyi murâd ettiğince zuhûr edebilir.

Çoğu zaman yapmaya meyilli olduğum şeyler, yolu uzatmak veya akışı kesintiye uğratmak olur ki yine bu da o sahnede olması gerekendir, yerli yerincedir.

Şahsının henüz hazır olmadığı manâları örtmesi de (Es-settâr) O’nun şefkatindendir.

Varlık olmasaydı mevcudiyet olmazdı.
Ben varlığım ve sen varlıksın.
Eğer mevcudiyet olmasaydı, varlık olmazdı.

Varlığımız bilinen veya bilinmeyen her şeyin kaynağından geliyor ve biz buyuz. Kendi eşsiz yaratılışımızın tek kaynağı biziz.

Bir olan varlıkta birliği hissedebiliriz veya ayrı kalabiliriz. Olanı kabul edici bir açıklık olabilir veya manipülasyona yatırım yaparak ortalığı karıştırabiliriz.

Olanın olduğu gibi olmasının süregelen basitliğine izin veren bir karşılama olabilir veya basitçe ne olduğu merak edilebilir, olmadı beklentilerimizin sınırlamaları tarafından hapsedilebiliriz. İşte bütün bunların ve daha fazlasının hepsine izin veren bir özgürlük…

O kadar inanılmaz özgürüz ki bağlı olduğumuzu bile hayâl edebilir, buna inanabilir ve böylece bir ömür sürebiliriz.

Varlık, karanlıktaki ışıktır. Bu atomiktir. Bir varlık ânı, dünyaya bin yıllık “iyi işlerden” daha fazla ışık getirir.

Varlığında tüm eylemler düzenli ve kusursuzdur. Sâkinliğinden doğan kendiliğinden bir akıştır.

Ancak varlığa izin vererek bir tür ölümü kucaklarız.

Ölen, tüm beklenti ve olma çabasıdır. Ölen, yalnızca geçmişin ve geleceğin, hafızanın ve beklentinin yanıltıcı dünyasında işlev görebilen ayrılık malzemesidir, sahte-kimlik duygusudur.

Çünkü basitçe anda olana girersek, bir bilinmezlik yurdunda olduğumuz görülecektir.

Varlığın kucaklaması işte böyle bir ölümdür. Ölen şey, bireysellik rüyasıdır.

Bıraktığımız şey, ayrı bir varlık olduğumuz hissi… Kendimizi bütünün bir parçası sanmamız ve dâimâ “bir parça” olarak devam etmemiz gerektiği hissi…

Ve bu bırakışla, tüm ölümün k özgürleşmenin yeniden doğuşu olduğunu görmeye geldik.

Çünkü varlığımıza açtığımız kapı, birliğe girme olasılığı, gerçekte ne olduğumuzun yeniden keşfidir.

Bu, bir zamanlar kesişen ve her nasılsa artık görünmeyen, ayrılık ve aydınlanma dünyası arasındaki köprüdür.

Varlık olduğunda benlik artık yoktur. Sonlu ve sonsuzun düğümlendiği, yaşayan bir paradoksun üzerinde duruyoruz ve süreklilik akışından, özgürlüğün gün yüzüne çıkmasına izin veriyoruz.

Bu, apaçık sırrın:
“Ey gelip gitmesi olmayan, hoşgeldinler olsun sana”
ile karşılanmasıdır.

Varlık olduğunda farkındalık vardır ve bu, karanlığı delen ışıktır. Işık karanlığa girer ve birliği kesintiye uğratmış gibi görünen o yanılsamaları dağıtır; Musâ’nın asâsı sihirbazların sahte yılanlarını bir bir yer ve kendine dahil olduklarını hatırlatır.

Farkındalık bölmez veya bastırmaz ve böylece gerçek olmayana da enerji verir. O sâdece olanı görür, sahte ve hayâlî olanın buharlaşmasına izin veren ışığı getirir.

Şimdiki zamanla bütünleşemeyeceğimiz hiçbir durum yoktur. Bu ne harika değil mi? Tekrar söyleyeceğim. Varlık her durumda mevcuttur ve onun doğal rengi, asli karakteri olan özgürlük zâten sürekli olarak mevcuttur.

Allah, kuluna kâfi değil mi?
[Zümer:36’dan]

Her gün yanında olmak için yeterlidir…

Acı, korku, araba sesi, ağaçlardan esen rüzgar, sandalyedeki bedenim, parmaklarımın arasında bir kalem, ızdırap, alışkanlıklar, bolca kendini yargılama, suçluluk, yürüyüş, peynirin tadı, aceleci davranmak, tembel olmak, kontrolde olmak ve varlığın üretken ve kullanışlı olmadığında, ve benim “ruhsal” bir şey yapmam gerektiğinde ısrar eden mürşîd zihni, kahya benlik…

Mevcudiyet, nerede olursa olsun varlığın akışı olan hayatın herhangi bir yerinden parlayabilir.

Hikayemin özellikle bir yönüne ışık tutmaya çalışırsam, hayatın ve doğuştan gelen bilgeliğimin bana sunduğu fırsatların doğal akışını ve karşıt denge noktasını bozmuş olurum.

Çünkü mevcudiyet bir görev değildir ve benim iradem tarafından kullanılamaz.

Dua ya da günlük meditasyon, ruhsal bir egzersiz gibi ya da bir yere ulaşmak için bir araç değildir.

Sınır kabul etmeyen doğal hâlimize ulaşmak için fazladan her çaba sâdece yorgunluk getirir.

Varlık her şeyi kapsar ve kendi ödülü yine kendisidir. Bir yere varmaya çalışmıyorum ve eğer öyleysem zaten onu yarıda kestim.

Oysa mevcudiyet olduğunda, bütün varlık onun kucağında gevşer.

Dalga ne yapsa okyanusun kucağında olduğunu anlayınca bir kere artık soru yok ve çabalamak yok.

Zihin tahttan kalkar, beden gevşer, nefes dengelenir ve algı küreselleşir.

Asla gelmeyen ve asla gitmeyen şeyde, dışı olmayan kendi içimde dinleniyorum.

Varlık olduğunda tam bir yakınlık vardır ve duyular daha önce bilinmeyen bir dereceye kadar yükselir… Masumiyetle görür ve dokunurum, ilk kez tat ve koku alırım, taze gelen ve bilinmeyen yeni bir ses duyarım, hayat bağışlayan bir nefes…

Varlıkta ince bir risk ve dinginlik hissi vardır. Bu hem ilk hem son adımdır.

Zamanın ve kimliğin ötesine geçer ve ne olduğumun keşfinin anında ve doğrudan erişilebilir kılındığı zemini sağlar.

Varlık olduğunda, yanıltıcı olan her şey kaybolur ve geriye kalan gerçek, çok güçlü hayâti hisleriyle capcanlıdır.

Hayat dolu ve tam… Benim hayatım değil, kimsenin hayatı değil, sadece varlığın akışı olan hayat.

Varlık, cenneti, göğü yere indirmez veya yeryüzünü göğe yükseltmez. Zâten ne varsa hepsi birdir.

Yukarda varsa aşağıda o
İçerde ne varsa dışarda o

O’dur evvel âhir hem bâtın zâhir…
[Hadîd:3’ten]

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…

Açık Sır 5

Sudaki balık sessiz, yerdeki hayvanlar gürültülü, havadaki kuş şarkı söylüyor. Ama yerle göğün düğümlendiği insanın içinde denizin sessizliği, yerin gürültüsü ve havanın müziği var.
[R. Tagore]

Dışında bir şey kalmadı
Ve insan göründü: El-câmi

Ne ararsan var içinde…

Yavaş yürüdüğümüzde, dünya tam olarak görünebilir. Acelemiz veya saldırganlığımız yaratıkları korkutup kaçırmakla kalmaz, aynı zamanda eğrelti otu ve çiçeğin ince ayrıntıları yani yıkım ve bozulma görünür hale gelir.
[J. Halifax]

Parkta Oldu Olanlar

Biriken yorgunluk boşalsın diye günlerden bir gün, şehrin varoşlarında bir parkta tek başına yürüyordum.

Yürürken, gelecekte olması muhtemel ve hiç de muhtemel olmayan, türlü türlü olaylara dâir beklentilerle aklımın ağzına kadar dolu olduğunu fark ettim.

Tüm bu projeksiyonları bir yana bırakıp sâdece yürüyüşümle birlikte olmayı tercih ettim.

Her adımın yere baskısı ve bana hissettirdiklerinin tamamen benzersiz olduğunu, sâdece bir anlığına burada olduğunu, bir sonraki anda gittiğini ve bir daha asla aynı şekilde tekrarlanmayacağını fark ettim.

Bütün bunlar olurken, yürüyüşümü izlemekten sâdece yürüyüşün varlığına tatlı bir geçiş oldu.

O zaman olanlar târif edilemeyecek kadar basitti. Bunu anlatmak için kelimeler kifâyetsiz kalır… Sâdece tam bir dinginlik ve varlık hissinin her şeyin üzerine çökmüş gibi göründüğünü söyleyebilirim.

Birden her şey zamansız hâle geldi, saat durdu ve ben artık vâr olmadım. Ortadan kayboldum sanki ve artık bunu bir deneyimleyen bile yoktu.

O tek bütün, her şeyle bir oldu. Bir şey ve her şey  bir oldu. Bunların birinde olduğumu söyleyemem çünkü ortadan kaybolmuştum.

Ben bir cânım ki yüzbin tâne bedenim var. Ama ne yapayım ki ağzım bağlı gerçeği söyleyemiyorum. Sanki binlerce can gördüm bunların hepsi de ben olmuşum. Heyhât şaşılacak şeydir ki bütün bunların arasında “ben” diyebileceğim bir tânesini bile göremedim, yalnız kendimi bulamadım.
[Cenâbı Mevlevî]

Sâdece vâr olanın, bütün her şeyle ve her kimseyle bir olduğunu söyleyebilirim ve karşı konulamaz bir aşktı, her tarafı dolduran…

Bununla birlikte bütünün ne olduğuna dair tam bir idrak de ortaya çıktı. Bütün bunlar sonsuz görünen zamansız bir flaş patlamasında oluvermişti.

Vâr olanın tarif edilemez birliği olduğumuzu bilmekten gelen bir hafiflik, zarâfet ve oyuncu tek bir ruh var işte; sâdece bu!

Bu olayla birlikte ve hemen ardından, doğası gereği o kadar görkemli ve devrimci bir sezgi doğdu ki ağırlığında ezilmemek için çimlere çökmek zorunda kaldım.

Gördüklerim bir bakıma basit ve açıktı ama bir başka bakıma da kesinlikle tercüme edilemez, ikinciye aktarılamazdı. Sanki bana sorusu olmayan bir cevap verilmiş gibiydi. Bana apaçık sır olan bir şey gösterilmişti ve bilinen veya bilinmeyen her şeyin bu açık sırrı içerdiği ve yansıttığı muhakkaktı.

Doğa, insanlar, doğum ve ölüm, mücadelelerimiz, arzu ve korkularımız hepsi bu sırrın içine dâhildi ve koşulsuz sevgiyi olduğu gibi yansıtıyordu.

Âniden ele geçirildiğimi hissettim ve her şey yeni bir anlam kazandı.

Çimenlere, ağaçlara, köpeklere ve insanlara baktım, daha önce olduğu gibi hareket ediyordum ama şimdi sâdece onların özünü tanımakla kalmadım, ben onların özüydüm, onların da benim özümdü işte!

Başka bir tarzda, sanki ben dâhil her şey derin ve her şeyi kapsayan bir aşkla sarılıp sarmalanmıştı ve garip bir şekilde gördüğüm bu şey, her nasılsa özel bir şey değilmiş gibiydi…

Bu basit ve normaldi ve tam da bu sıradanlığı, olanın olduğu gibi algılanmasına mâniydi sanki…

Peki neden ben ve neden şimdi?

Karşılıksız olarak böyle bir hediyeyi lâyık olmayı nasıl hak etmiş olabilirdim ki?

Kitabın tarif ettiği anlamda ya da bilinen herhangi bir anlamda kesinlikle saf değildim ya da zihnim bana öyle söyledi.

Disiplinli bir meditasyon ya da herhangi bir tür ruhsal adanmışlık yaşamamıştım.

Bu aydınlanma ânı, benim hiçbir çabam olmadan gerçekleşmişti!

Ben sâdece, yürüyüşümü çok kolay ve doğal bir şekilde izlemeyi seçmiştim ve sonra ne olduysa, birden bire bu gizli hazine açığa çıkmıştı.

Ayrıca bu apaçık hediyenin her zaman mevcut olduğunu ve her zaman öyle kalacağını fark ettim. İşte bu, en harika farkındalıktı!

Nerede, ne zaman ve nasıl olduğumdan bağımsız olarak, bu varlık ortaya çıkmaya ve beni kucaklamaya hazırdı.

Ve bu hazinenin sâdece üstünün açılması gerekiyordu, hiç de bile pek zorlu ve görünüşte çok önemli manevi uygulamalar ve ritüeller yoluyla olmuş değildi!

Her şeyi kapsayan bu harika hazine, bir ayak sesinin özünde, yoldan geçen bir arabanın egzoz sesinde, benim can sıkıntısı hissimde, bir kedinin oturuşunda, acı çektiğimde ve geri çevrildiğimde, bir dağın tepesinde veya sokağın ortasında da mevcuttu.

Bir yerde ve her yerde tamamen kuşatıldım ve dinginlik, koşulsuz sevgi ve birlik içinde kucaklandım.

Daha sonra bu hazinenin nasıl muhafaza edilebileceğini merak etmeye başladım.

Ama yeniden keşfetmeye çalıştığım şeyin, asla elde edilemeyeceğini veya kontrol altına alınamayacağını tekrar tekrar gördüm.

Yapmam gereken hiçbir şey yoktu bilakis bu hazineyi hak etmek için bir şeyler yapmam gerektiği inancı, onun doğasında bulunan “lütûf” denen öz niteliğini kesintiye uğratıyor, şarta bağlıyordu.

Ve bu bir paradokstur çünkü ilahi içgüdü sadece basitçe olana izin verildiğinde sürekli olarak mevcuttur.

Hızır-Hazır-Huzur

Her zaman elinizin altında, şimdi ve sonsuza dek hazır durumda…

Asla sizden ayılmayan ve sâdık bir sevgili gibi her çağrımıza cevap vermeye hazır.

Her nerede olursanız sizinle birlikteyim.
[Hadîd:4’ten]

Ben buna izin verdiğimde, öyledir, ondan kaçındığımda yine öyledir. Hiçbir çaba gerektirmez, hiçbir standart talep etmez ve hiçbir tercihte bulunmaz.

Zamansız olduğu için yürünecek bir yol, ödenecek bir borç görmez.

Doğru ya da yanlışı kabul etmediği için, yargıyı ya da suçu da kabul etmez. Sevgisi kesinlikle koşulsuzdur. Ben dönüş için dışarı çıkarken o sadece açıklık, şefkat ve zevkle izliyor.

Bu benim doğuştan hakkım.
O benim evim.
Ben neysem O zâten.

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…