Hatırla Sevgili

İnsan, aşk ile bağlı olduğu kitapta “hatırlamaz mısınız?” emrine muhatap bir varlıktır!

Birlikte “hatırlayalım” bakalım, varlığın sevinci, insanlığın târifi kimdi?

Bütün açları doyuracak kadar bereketli bir sofrası vardı O’nun ve hiç tükenmeyen hazînenin adına “kanaat” demişti hatırla!

İnsanız unuturuz, unutmamak için aşk ile bir daha tekrarlayalım:

Geğirmeni kısa tut. Kıyâmette, insanların açlıkları en uzun sürecek olanları, dünyâda toklukları fazla olanlarıdır.
Râmuz El-Ehâdîs [492:8]

Tokluk güzellemeleri, mükellef sofra fotoğrafları bir tarafta duradursun, açlıktan beline taş bağlayan, sofrasında çoğunlukla tek çeşit yemek bulunan, bazen günlerce ocağı tütmeyen kimdi?

Hiç bir nimeti küçümsemeden sirke, su ve hurmaya “bunlar ne güzel katıktır” buyuran kimdi?

Sofradan doymadan kalkın, midenizin üçte birini yemeğe ayırın, bu dünyada çok doyan, âhirette çok açlık çeker buyuran kimdi?

Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi?
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile?

Ve sonra güler yüzlü olmak neydi onu da hatırlayalım Ondan!

İşte O’nun hayatından, aynaya bakanı kendine getirecek yansımalar:

Çocuklarla konuşurken onların göz hizâsına kadar eğilirdi.

Biri seslendiğinde bütün vücûdu ile dönerdi, muhatabına tam olarak odaklanırdı.

Anne babanın dostlarıyla muhabbeti devam ettirmek, irtibâtı koparmamak sûretiyle vefâyı derinden, tam yerinden târif ederdi.

Kullandığı bütün şeylere (eşyanın tekili) bir isim verir ünsiyet ve sevgisini hiçbir şeyden esirgemezdi, değil O’na dokunan, O’na yaklaşan, O’nu bekleyen, Onu düşünen bile gül kokardı.

Bütün çevresini sevgiye doyururdu, kime sorsanız tereddütsüz “O’nun en çok kendisini sevdiğini” söylerdi.

Aşk için gelmişti muhabbet peygamberi ve dilinde hep birlik sözleri:

Kendin için sevdiğinizi insanlar için de sevin.
Kolaylaştırın zorlaştırmayın,
Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!
Birleştirin, ayırmayın;
Ey insanlar, kardeşler olun!

Olduğun gibi olmamıza, sevdiğin gibi sevmemize, paylaştığın gibi paylaşmamıza yardım et ey sevgili:

Yâ Rasûlallah geldim aslıma eyle kabûl
Fer’ini hubb-u vatandan red edip etme melûl

Ve şimdi O’nunla ezelden âşinâ olduğumuz irtibâtı tâzelemek, evvele yolculuk niyetiyle, asıl evimize dönmek, kendimize gelmek vaktidir zîra muhtâç olduğumuz kudreti gizli hazîne, “bize bizden yakındır” vesselâm

Hayâl Perdesi

Hayyy Hak Dosta Bak!

Yıktın perdeyi eyledin vîran
Varalım sâhibinden haber alalım hem.an

Bir aynadır tutturduk, baka baka gidiyoruz; ha(yy)di hayırlısı

Karagöz oyununda tasvirlerin üzerinde oynatıldığı beyaz renkteki iç perdeye de “ayna” denir bunu biliyor muydunuz?

Hep diyoruz ya, varlık sahnesinde, âlem perdesinde oyun içinde oyun!

Dünyâ oyundur yâni gölge oyunu! İçimizdeki varlıklar dışımızda bir aynaya sûret giyerek yansıyor, biz bunun seyrine dalıyoruz esasında gölgelerdir, nitekim içimiz sıkıntıda iken en güzel gölge bizi avutmuyor! Demek işin, aslı bizde imiş, bizdekinin aslı da erenin, sahibu’z-zamân olanın gönlünde!

Oyunun burası hassas mevzular, geçelim bence!

Eh bu oyun da bozulacak ammâ amânın sopasız gidişi kadar!

Bilenler bilir, biz derine dalmadan yüzünden okumaya devâm edelim mi?

Bu perdede, yüz de rûhun aynasıdır

Ve oyunun seyri hoş olunca argoda yolunda, mükemmel işâreti olarak “İşler ayna, çal çal oyna” denir.

Bir kimsenin karşısında kendisini görmesi için elinde ayna tutarak durmak diye bir de deyim var: “ayna tutmak”

Temiz ve dalgasız su gösterir aynen yüzü
Hırslarla bulandırma bedeni! Gör özü

Şimdi düşündüm de bu filmde bize “kötü karakter” diye tanıtılan şeytan da bir ayna olabilir mi?

Tam da şimdi zülf-i yâre dokundun
Tam yerine rast geldi manzara koydun

Suskun kitaptan gelen işaretlerle dolu aynaya bir b.akalım, pîr bakalım:

Görmedin mi biz şeytanları, hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine gönderdik de onları (vehimlerini tahrik eden vesvese ile) oynatıp duruyorlar.
[Meryem:83]

Kim (dünyevî, dışa dönük, maddî, nefsânî şeylerle) Rahmân’ın zikrinden (Allâh Esmâ’sının kendi hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) amâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama hayâli) takdir ederiz; bu (kabulleniş) onun (yeni) kişiliği olur!
[Zuhrûf:36]

Demek ki neymiş:
Şeytan sınamak için ayna imiş! Herkesin kendi yüzünü gördüğü dosdoğru ayna!

Yâni bize tanıklık ediyor, sessiz bir şâhit?

Şeytan, iyiyi kötü yapmaz! Bu yüzden tanık zindana atılmaz! Küfür de Allâh’a tanıktır, iman da, biri kerhen (istemeye istemeye) öbürü tav’an (seve seve)

İçindeki Rûh, arıtmaya çalışır her bedeni
Ayna gibi yansıtsın diye o halk edeni

Peki şimdi sen ey can!
Güzel olsan ama güzeller güzeli
İlk ne ararsın kendine?

Elbette görmek için bir ayna
Her güzellik mutlaka görünmek ister!

Küllî nûru (tek ve bütün) ancak cüz’î nur (ayrı ve parça) görebileceğinden Allâh adı ile işâret edilen varlığı yine kendi görmüş olur! El-Mü’min (mutlak) mü’minin (mukayyed) aynasıdır böyle de okunur!

Âyine, ayna, mirât, gözgü: Karşısındaki şeylerin görüntüsünü aksettiren, özellikle insanların kendilerini görmek için kullandıkları, arkası sırlanmış cam veya mâdenden levhâ

Ayna kendi yüzünü saklar, başka yüzü gösterir. Göz aynayı görür, ayna gözü görmez; biz Hakk’a aynayız.

O vakit âlem denilen aynada görülen yüz kimin yüzü imiş?

Dâr-ı dünyâ denilen Mirât-ı Hak
Görme dünyâ! Hak gözüyle Hakk’a bak

Zikrin akışı dâim OL:SUN

Asıl mevzûya temâs etmeden önce, içimde eminlik arayan yanıma, “varlığın işleyiş yasasını” kendi kaynağından okuyan; “insanlığın târifi” dilinden bir şâhit:
Bana eşyânın hakîkatini, şeylerin gerçeğini göster, açığa çıkmış her şeyin aynı özün değişik bir yüzünden ibâret olduğuna şâhid olayım, gerçeği her yüzden tasdîk edeyim. (*)

Bir diğer aydınlık söz de konuşan kurânın dilinden (**):
FARK’sız (ikilik-kesret) CEM; (birlik, vahdet) zındıklık, CEM’siz FARK; şirk ve FARK ile birlikte CEM ise TEVHÎD’in ta kendisidir!

Ve sonra canlı kur.an olan insanın aynı kaynaktan doğduğu kitaptan apaçık işâretler:
Cinleri ve insanları ancak (özgür) kulluk (kulluk için kulluk edilen bilinmeli, her yüzden birlenmelidir) için halk eyledik. [Zâriyât:56 Meâli ***]
KUL târifi de “rabbi ile aynı frekansta titreşen” diye okununca her şey yerli yerince olur.

O (huve) her an bir şe’ndedir! Yeni bir iş, oluş, görünüş, ilâhî tasarruf, tecellî, eser üzeredir. [Rahmân:29 Meâli****]

Varlığı, her an taze taze halk eder ezelî KÜNNN feryâdı!
Varlıkta tekrar yoktur O her an yeni bir yaratmada
Her an yeni gelen tecelli hayata renk katmada

Böyle böyle “bir varmış bir yokmuş” masalı her dem kaynağından tâzelenir. YENİ’nin câzibesi işte bu sürekli akıştan gelir.

Âlem sahnesinde, hayal perdesinde her an, hayranlık verici yeni eserler sahneleniyor. O, her dem kendini bambaşka bir edâ ile sergiliyor, göreni şaşkına çeviren bir sûrette ifâde ediyor.

Heyhât bu nasıl bir yenilenme nasıl bir dinamizm ise her şey kendi tecellisinde kaybolup gidiyor.

Şimdi bu gerçeğe şâhid olan bir güzelin dilinden başka türlü bir aşk hikâyesi dinleyebiliriz:

Kendine irfân*** ister Hak, zikr ü tesbîh istemez
Her yüzden tevhîd diler Hak, zikr ü tesbîh istemez

Cem ü fark** şânıdır anın, her ânde bir şe’ndedir
Her şe’nde**** ‘ârif diler Hak, zikr ü tesbîh istemez

Gayb-ı zâkir zikrin ister yâ zâkir lisânından
Yâ zebânından sürmek Hak, zikr ü tesbîh istemez

Ya hayât ile hayy ola ya meyyît hayatında
Âşinâ ricâl arar Hak, zikr ü tesbîh istemez

Hâne-i dilde kendinden gayrı olmasın diler
Ol gönül zikrin ister Hak, zikr ü tesbîh istemez

Abd-ı mahz ister kendine, tecrîd-i sivâ ile
Gayrı sığmaz dile O NÛR Hak, zikr ü tesbîh istemez

Hakk’tan gayrı görmeyenler dâimâ ezkârdadır
Ol zikri hoşça görür Hak, zikr ü tesbîh istemez

Şeş cihâtda zâhir olan sırr-ı hüviyyet velî
Ol sırda sırdaş gözler Hak, zikr ü tesbîh istemez

Her lisânda, her beyânda, her kelâmda ol ola
Her yüzden tasdîk ister* Hak, zikr ü tesbîh istemez

Her vücûddâ mevcûd oldur, her mazharda zâhir
Âşinâ-yı tâm ister Hak, zikr ü tesbîh istemez

Her ne görse gözün ‘Örfî o zâtın kemâlidir
Kendine ‘ârif ister Hak, zikr ü tesbîh istemez


Rüyânın burasında, bir varmış diğer yüzünü çevirirken, “gayrinin sığmadığı bir dilden zikir zevkin” ister, O’nun da “gayri gördüğü” kendi olur yâ hû, yâ men hû, yâ men leyse illâ hû…