Durumlar-deneyimler

Herhangi bir yeni duruma tâlip olmanıza gerek yok, mevcut düşüncelerden ve koşullanmalardan kurtulun, hepsi bu.
[R. Maharshi]

Kendini hatırlamak, kendinin farkında olmakla, kendini bilmekle aynı anlama gelir.
[P. Ouspensky]

ANA DAVETİYEMİZ’i hatırlayalım:

  • Farkındalığın farkına varın
  • Tüm görünümlerin olduğu gibi olmasına izin verin
  • Görünüşlerin birbirinden ayrılamaz olduğunu görün

Zuhûrâtın, tecellîlerin içindeki türlü durum ve deneyimlerle seyrimize devâm ediyoruz.

DURUMLAR

Sıkıntı, hayal kırıklığı ve şüpheden mutluluk, neşe ve sessizliğe varana kadar, her türlü durum, farkındalık içinde deneyimlenir.

Aslında belirli bir durumun, farkındalık olduğuna inanmaya bağlanmak kolaydır. Fakat mesele bu değil. Durumlar sadece görünüşlerdir ve tüm görünüşler geçicidir, hepsi hepsi kalıcı farkındalık içinde gelirler giderler. Yaşanan herhangi bir durum, ne kadar mutlu ya da korkunç olursa olsun, farkındalığın anlık bir görünüşüdür.

Bu durumlar arasında uyanma, rüya görme, rüyasız derin uyku, ilaca bağlı veya değiştirilmiş durumlar, ego motivasyonlu durumlar, tanık olma, çatışma, kafa karışıklığı, şüphe, belirsizlik, kesinlik, gevşeme, sinirlilik, barış, hüsran, özgürlük, esâret, depresyon, aşırı düşünme, hastalık, can sıkıntısı ve başka herhangi bir geçici varlık modu veya şartlanması olabilir…

Mesele, farkındalığı tüm durumların gelip gittiği bir şey olarak tanımaktır. Geçici bir durum peşinde koşmak veya onu korumaya çalışmak değildir; nasıl olsa bütün durumlar geçicidir.

Belirli durumlarla özdeşleşmeye veya bunları vurgulamaya çalıştığımızda ve diğer durumlardan kaçındığımızda, onları reddettiğimizde veya onlara mâni olmaya çalıştığımızda mutlaka “acı” çekeriz.

Aldanış yurdunda, zamana bağlı bir dualistik arayış döngüsüne kapılırız. Bu kısır döngü içinde mutluluğumuz çok zor görünüyor.

Lâ rahate fi’d-dünya…

Her zaman farklı, daha iyi, daha özgür veya daha huzurlu hissetmek isteriz. Şimdiki anın eksik olduğunu hissettiren şeyin, tam da gelecekteki bir durumun peşinden koşmak yani “arayış” olduğunu görmüyoruz.

“Arayış” çok basit bir şekilde şu anda olandan başka bir şeyin olmasını istemek olarak tanımlanabilir. “Arayış, bir tamamlanma duygusu için, geleceğe bakmanın sürekli hareketidir” de diyebiliriz.

Hemen hemen yaşayan herkes, bir tür arayış içindedir. Yıllardır manevi uyanış arıyor olsak da, sahip olunan mutlulukta, kariyerde, ilgi peşinde, şöhrette, ilişkilerde, yemekte, sekste veya uyuşturucuda mutluluk arıyor olsak da, temel bir gerçeğin altını çiziyoruz: görünenden, şu anda ortaya çıkandan başka herhangi bir durumun peşinden koşmak esastır!

Yanılgımız, zamana bağlı, düşünce temelli “benlik merkezinin hikayesi” içinde aramaya devam etmektir.

Aydınlanmayı aramanın, maddi başarıyı veya başka bir dünyevi başarıyı aramaktan daha iyi olduğuna inanmak kolaydır.

Aydınlanma arayışı dürtüsü ortaya çıktığında, şimdiki deneyimde rahatlamak için bir fırsattır, tam da şimdi olduğu gibi…

Aydınlanmayı, gelecekteki bir hedef olarak belirlediğimizde, bu, benlik merkezinin hikayesinin bir parçası haline gelir, acı çekmekten kurtulduğumuz gelecekteki bir durumu hayal etmenin bir yolu olur.

Gelecekte aydınlanmanın peşinden koşmak, genellikle şu anda ortaya çıkan rahatsız edici duygu ve hislerden kaçma girişimidir.

Gelecekteki bir aydınlanma durumunu hayâl ettiğinizi her fark ettiğinizde, bu düşünceyi fark edin ve kendi başına dinlenmesine izin verin. Düşüncesiz farkındalık içinde dinlenin ve mevcut tüm duygu ve hislerin etiketler olmadan oldukları gibi olmasına izin verin.

Şimdiki deneyime dâir bu gevşeme, bu rahatlama, aydınlanmaya açılan kapıdır. Bu kapı geleceğe açılmıyor. Sâdece mevcut deneyimin olduğu gibi eksiksiz ve bütün olduğunu ortaya çıkarıyor. Bu rahatlama arayışın sonudur.

Daha önceki tüm görünüşlerde olduğu gibi, manipüle edilecek, kurtulacak, sürdürülecek, aranacak, yeniden yaratılacak veya ortaya çıkan herhangi bir duruma dair yapılacak hiçbir şey yoktur.

Durumlar, farkındalığın geçici görünüşleridir. Tüm durumların, onları manipüle etmeden ortaya çıkmasına ve kaybolmasına izin vererek, arama dürtüsü serbest bırakılır.

Hangi durum ortaya çıkarsa çıksın, özgürlüğü hayatın tam ortasında buluruz.

Bu her zaman iyi hissettiğimiz anlamına gelmez. Özgürlük iyi hissetmekle ilgili değildir. Mevcut deneyim olarak gevşemede, iyi ve kötü (ve diğer tüm ikilikler) gelip giden düşünceler olarak görülür.

İyi ve kötü, rahat ve rahatsız edici gibi düşünceleri vurguladığımızda, genellikle gelecekteki bir durumu arama arzusu ortaya çıkar.

Bu, “kimliğimizi” bir kez daha, zamanda geçen bir hikayenin içine yerleştirir.

Bütün durumlarım özgürce ve kesintisiz bir şekilde gelip gitmesine izin verdiğimizde, hiçbir iz bırakmazlar. Artık kişisel bir hikayeye bağlanmıyorlar. Farkındalığın boşluğunda çözülürler.

Bu sâyede “Gerçekten kafası çok karışık bir kişiyim” gibi düşüncelere inanmayı bırakıyoruz. Karışıklığın ortaya çıktığını ve sonra düştüğünü görüyoruz. Özdeşleşme gerçekleşse bile, onun da olduğu gibi olmasına da izin veririz.

Bu tanıma, yalnızca durumlardan bağımsız bir şekilde tanık olmakla ilgili değildir.

Ayrılık, durumlardan bağımsız ve müstakil bir kişiyi ifade eder; aslında ayrılığın kendisi başlı başına bir durumdur.

Farkındalığın tanınmasında, farkındalık ile farkındalık içinde ne olduğu arasındaki ayrımın olmadığı görülür. Durumlar, farkındalıktan ayrı değildir zâten farkındalık olmadan bir durumu deneyimlemek imkansızdır.

Durum ile durumun belirdiği farkındalık arasında aracılık yapacak “kişi” yoktur.

Kişi bir düşüncedir. Durumu ortaya çıkaran ayrı bir “siz” yoktur. Durum, basitçe görünür. Durumun sonunu getirebilecek veya kontrol edebilecek ayrı bir siz de yoktur. Görünen basitçe ortadan kaybolur.

Bu ifadeler, entelektüel veya nihai temel gerçekler anlamına gelmez. Her şeyin olduğu gibi olmasına izin vermenin doğrudan deneyimine işaret ediyorlar.

Bu tanıyışta, her durum tam ve özgürce gelir ve gider, olanlar bir kimseye oluyor değil!

Görünen o ki, yaşanan sadece türlü durumlardır. Direnecek bir hareket yok. Ama bir duruma direnecek bir hareket ortaya çıkarsa, o hareketin de olmasına izin verilir.

Halihazırda ortaya çıkan bir durumu bastırmak ya da ondan kaçmak ya da gelecekte bir durumu aramak ya da yeniden yaratmaya çalışmak, yaşamın doğal, zahmetsiz ve yaratıcı akışını engellemektir.

Sözün Özü

Durumlar da türlü zuhûrat, tecellî yâni görünüşlerdir. Gelip geçici olarak farkındalıktan geçerler.

Tüm görünüşlerde olduğu gibi, canlı gerçekleşmedeki ana davetimiz, bütün durumların oldukları gibi olmasına izin vermektir.

Bu, herhangi bir durumu değiştirmeye, kaçınmaya, yeniden yaratmaya, sürdürmeye veya herhangi bir durumdan kurtulmaya çalışmamak anlamına gelir.

Ancak değişme, kaçınma, yeniden yaratma, sürdürme veya hallerden kurtulmaya çalışma ortaya çıkarsa, bu hareketlerin de serbestçe gelip gitmesine izin verilir.

Bütün görünüşlerde olduğu gibi, durumlar bir kişinin başına gelmez. Durumlar birbirinden ayrılmaz bir şekilde farkındalığa dönüşüyor.

“Bu, bana oluyor, bu benim başıma geliyor” düşüncesi bile geçtiyse içinden gam yeme… O düşünce bile ayrılmaz bir şekilde farkındalığın kendi içinde ortaya çıkabilir.

DENEYİMLER

Deneyimler, farkındalığın görünüşleridir. Ne kadar iyi ya da kötü olarak algılanırlarsa algılansın önemli değil, nihayetinde gelip gidiyorlar işte…

Sözlükler bir “deneyimi”, “kişisel olarak karşılaşılan, marûz kalınan veya yaşanılan herhangi bir olay” olarak tanımlar.

Tek parça, kesintisiz deneyim

Sınırsız ihtimaller okyanusu olan varlık sahnesinde, tüm olası deneyimleri listelemenin bir yolu yoktur.

Esasen hayatta olan her olay, doktora gitmekten, ıslak kek yemekten, uyumaya, işe gitmeye veya tatile çıkmaya kadar hepsi bir deneyimdir.

Tarif için baktığımız sözlükteki “ajan” kelime “kişisel olarak” şeklindedir. Düşünce, benlik merkezini güçlendirmek ve sürdürmek için geçmiş paketteki deneyimlere atıfta bulunur ve bunlara tutunur.

Dolayısıyla hikaye şöyle devam eder:
“Doktoramı 1998’de tamamladım”,
“2002’de evlendim”,
“2011’de güçlü bir manevi uyanış yaşadım” veya
“Dün, nihayet ilişkimde olumlu bir değişiklik gördüm.”

Düşünce etiketleri, deneyimleri iyi ya da kötü olarak sunar, çoğu zaman şu anda olanlara direnir:

“Benimle bu şekilde konuşma”,
“Burada çalışmaktan bıktım” veya
“Bu konuşma sıkıcı olmaya başladı”

Şimdiki deneyimleri etiketleyen ve olana direnen düşünce, benlik hissinin tamamlanması için geleceğe bakar:

“Yarın daha iyi çünkü izin günüm var”
“Umarım bir gün beni şirketin CEO’su yaparlar” veya
“Aydınlanma deneyimim olduğunda, nefsim kemâle erdiğinde daha iyi olacağım.”

Arayış ve ıstırap, benlik duygusu için geçmiş deneyimlere odaklanarak, sürekli olarak mevcut deneyimleri etiketleyerek ve bunlara direnerek ve bu benlik duygusunu tamamlamak için gelecekteki deneyimleri arayarak yaratılır.

Deneyimlerimizde olup bitenlerden ayrı olarak, ayrı varlıklarmışız gibi davranırız.

Deneyimlerin ya da hatıralarının kötü olduğunu ya da deneyimlere ve hatıralarına sahip olmayı bırakmamız gerektiğini söylemiyoruz. Bu zaten imkansız olurdu.

Deneyimlerden zevk almanın, sıkılmanın onları kutlamanın, onlara direnmenin temel farkındalığın görünüşleri olduğuna dikkat çekiyoruz.

Tüm deneyimlerin olduğu gibi olmasına izin vererek, onları manipüle etmeden, tutunacak hiçbir şey olmadığını görüyoruz. Bu inanılmaz bir özgürlük.

Yaşayan ana davetimiz, deneyimin ne olduğuna bakmaksızın farkındalığı basitçe tanımak ve deneyimin, farkındalığın geçici, ayrılmaz bir görünüşü olduğunu görmektir.

Deneyimlerle, değiştirmek, manipüle etmek, kurtulmak veya herhangi bir şey yapmak için hareket etmiyoruz.

Ayrıca bu hareketlerden herhangi biri ortaya çıkarsa, onların da farkındalığa yönelik görünüşler olduğunu ve oldukları gibi olmalarına izin verildiğini görürüz.

Bu görüşte hiçbir deneyime bağlı kalınmaz; her deneyimin zahmetsizce gelip gitmesine izin verilir.

Artık kendimizi ayrı deneyimlere sahip ayrı kişiler olarak deneyimlemiyoruz. “Ben bir kişiyim” fikri, ortaya çıkan ve düşen düşüncelerden sadece biridir.

Hayatın tamamını, kesintisiz bir deneyim akışı olarak görmeye geldik.

Bunun sizin gerçek deneyiminiz olduğu ne kadar çok görülürse, doğal olarak o kadar az düşünce ortaya çıkmaya başlar. Zihin sakinleşmeye başlar.

Şimdiki anı, olduğu gibi, düşünce katmanı olmadan deneyimliyorsunuz. Düşünce kaplaması olmadan olan olduğu gibi yaşanırken ortaya çıkan derin bir memnuniyet vardır.

Bazen ardı arkası kesilmeyen hızlı bir düşünce akışı deneyimleseniz bile, hızlı dizinin bile kesintisiz bütünlükte bir deneyim olduğuna dikkat edin.

Her düşünce kesintisiz bir şekilde bir sonraki düşünceye akar ve sonra hepsi düşünceden bağımsız farkındalıkta kaybolana kadar bir sonrakine geçer.

Manevi deneyimler

Bu sahnede, türlü manevi deneyimler yaşamış ruhsal öğretmenlere ilişkin hikayeler bolca bulunur.

İnsanların vahdet-i vücût, hiçlik, benliksizlik, ışık ve parlaklık, koşulsuz sevgi ve mutluluk, kundalini veya çakra uyanışlarını deneyimlemekten ve Tanrı’yı ​​​​görmekten, birliğe dokunmaktan veya aşkın sesini duymaktan bahsettiklerini duyuyoruz.

Uçan kaçan bu nevi deneyimlerden bir kaçını kendimiz de yaşamış olabiliriz.

Renkli rüyalar, manevi deneyimler güzel olabilir. Ortaya çıkarlarsa tamamen keyfini çıkarın. Bununla birlikte, ne kadar maddi veya manevi olarak algılanırsa algılansın, her deneyim geçicidir ve geçenlerden geçmek gerekir.

Bu gerçekleşme, belirli bir deneyime sahip olmakla ilgili değildir. Bu, deneyime tanık olmak için farkında olmakla ilgili de değildir. Ayrı bir kişinin deneyim yaşaması da söz konusu değil. Mesele, içeriği ne olursa olsun, tüm deneyimlerin gerçekleştiği şey olarak “farkındalığın tanınmasıdır.”

İster sevgi ve huzur dolu ruhsal bir deneyim olsun, isterse eşinizle tartışma deneyimi olsun, farkındalık her deneyime nüfuz eder. Tüm deneyimler eşittir.

Gerçeği başka bir şekilde algılamak, zevkli veya rahat deneyimlerin arandığı, acı verici veya rahatsız edici deneyimlerin ise uzaklaştırıldığı bir ikilik oluşturur.

Keyifli ruhsal deneyimlerimiz olduğunda bile, bu geçmiş deneyimleri yeniden yaratmaya çalışmamıza gerek yoktur. Tat almak için biraz hafızanın peşinden koşmak sadece daha fazla arayış demektir.

Manevi öğretmenlerden veya diğer arayışcılardan duyduğunuz ruhsal deneyimleri siz de ararsanız, bu deneyimleri birer kavrama indirgersiniz. Daha sonra sizi özgür kılacaklarına inanarak bu kavramlara yönelik bir arayış içine girersiniz.

Fark ettiyseniz, bir kavram veya deneyime yönelik arayış bile mevcut bir görünüştür, farkındalığa gelip gidiyor.

Kendinizin, gelecekteki bir ruhsal deneyim kavramına doğru arayış içinde olduğunuzu gördüğünüzde, sadece düşünceyi fark edin ve düşüncesiz farkındalıkta dinlenin.

Kavramlar, özgürlüğün kaynağı değildir. Rûhânî deneyimler, bu sahnede görünseler de, özgürlüğün kaynağı değildirler. Özgürlük için gerekli değildirler. Farkındalık, yüzeyinde neyin hareket ettiğine bakılmaksızın zâten özgürdür.

Her deneyimin, bir esenlik duygusu için ona tutunmaya gerek kalmadan gelip giden geçici bir algı olarak görülür.

Ancak tutunma ortaya çıksa bile, bu da gelip giden geçici bir algı olarak görülüyor.

İyi olma duygumuzun, refâh hâlimizin belirli tür deneyimlere sahip olmaya ve diğerlerinden kaçınmaya bağlı olmadığını görmeye geldik.

Geçmiş deneyimlerimiz tarafından tanımlanan ayrı, zamana bağlı benlikler olmadığımızı ve gelecekteki ruhsal deneyimlerin edinilmesi yoluyla benliğimizi geliştirmeye çalıştığımızı görüyoruz.

Gelecekte bir şey elde etmesi gereken ayrı bir benlik kavramı, birbirinden ayrılamaz bir şekilde farkındalığa gelen ve giden düşüncelerin, duyguların ve duyumların mevcut bir görünüşüdür.

Bu görüşün de her deneyimin “olduğu gibi” mükemmel olduğu görülür.

Herhangi bir sahnesinde ortaya çıkan hiçbirini vurgulamadan deneyimler, varlığın akışı olan hayat içinde dinamik olarak sürekli hareket ediyor, değişiyor, değişiyor…

Sözün Özü

Deneyimler, farkındalığa gelen ve giden görünüşlerdir. Doğası gereği hepsi geçicidir.

Arayış ve ıstırap, bir benlik duygusu için geçmiş deneyimlere odaklanarak, mevcut deneyimleri sürekli olarak etiketleyerek ve bunlara direnerek ve bu benlik duygusunu tamamlanması için gelecekteki deneyimleri arayarak yaratılır.

Deneyimde yaşanandan farklı olarak, ayrı bir kişiliğimiz olduğumuza inanırız.

Sadece bir şeyi, ayrı bir deneyim olarak etiketlediğimizde böyle düşünülür. Hayatı ayrı deneyimlere bölerek, şu anda sahip olduğumuz deneyimin yeterli olmadığına ve daha özgür, daha mutlu, daha neşeli veya daha huzurlu olmak için daha sonra elde etmemiz gereken bazı farklı deneyimler olduğuna inanıyoruz.

Bütün ayrılıkların düşüncenin bir ürünü olduğunu görünce, kesintisiz deneyimin doğal olarak istikrarlı, her zaman mevcut farkındalıkta akan sürekli bir değişim ırmağı olduğu ortaya çıkar.

Şimdi geçmekte olan kesintisiz deneyim, mutluluğumuzun, neşemizin ve huzurumuzun bulunduğu yerdir vesselâm.

Her nerede olursanız olun, O sizinle birliktedir.
[Hadîd:4’ten]

O hâlde nerede olursan ol, olman gereken yer orası…

Şimdi rahatla ve orda olduğunu unut

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ

Duyumlar

Dünya ve altında ezildiğiniz dertleri, size çoğu zaman gerçekçi görünüyor çünkü sürekli onları düşünerek vâr ediyorsun. Akışı sahiplenmeyi ve geçeni düşünmeyi bırak, ince bir sise dönüşecek…
[N. Maharaj]

Gelecek, içine doğru çekildiğiniz, uzakta duran bir zaman değil, düşünerek yarattığınız bir şey!
[W. Hsin]

Hava limanında, tren garında, taşıdığı bagajını yere koyup:
“Seni yeneceğim ulan İstanbul!” diyen insanlarla dolu çıkış kapıları

Oysa yağmur seni ıslatmak için yağmıyor
Karın derdi, seni üşütmek filan değil
Bu şehrin, bu dünyânın sana bir garezi yok!

Sâhi sen kime ben diyorsun?

ANA DAVETİYE:
* Farkındalığın farkına varın
* Tüm görünümlerin olduğu gibi olmasına izin verin
* Görünüşlerin birbirinden ayrılamaz olduğunu görün.

Duyumlar

Duyumları iki sınıf hâlinde zevk edebiliriz.

Beş duyu (koku alma, dokunma, tat alma, işitme ve görme)

Acı, zevk, kasılma, baskı, gerginlik, ağırlık-kasvet ve karıncalanma dahil tüm fiziksel duyumlar.

Doğrudan Duyusal Deneyimleme

En temel anlamda, hayatı duyular aracılığıyla deneyimliyoruz; çevremizdeki dünyaya dokunur, tat alır, görür, duyar ve koklarız.

Bununla birlikte, duyusal deneyim hakkındaki düşünceyi aşırı vurguladığımızda, duyumlar boğulmuş veya örtbas edilmiş gibi görünebilir.

Meselâ hava durumunu şöyle düşünebiliriz:

“Bugün hava yağışlı, kasvetli bir gün”
“Umarım yarın güneşli ve açık olur”

Oysa ya yüzümüze düşen yağmurun gerçek ıslaklığını ya da bedenimizi ısıtan güneşin gerçek sıcaklığını fark etmek, şu anki duyusal deneyimi doğrudan hissetmek olurdu.

Güneşli bir günü doğrudan bilmek, güneşin sıcaklığını ve ışığını deneyimlemektir; “Bu güneşli bir gün” düşüncesiyle onu doğrudan deneyimlemek mümkün değildir.

Etiket, en iyi ihtimalle gün hakkında bir hikayedir ama sıcaklığın kendisinin, duyusal deneyimi değildir.

Bütün duyumlar, farkındalığa gelir ve giderler. Bu, hava durumu veya diğer duyusal deneyimler hakkında düşünmeyi veya konuşmayı bırakma önerisi değildir.

Düşünceler ortaya çıkar. Ancak farkındalık olarak daha fazla gevşerken, rahatladıkça duyusal deneyimimize daha çabuk açılmaya başlarız.

Şimdiki an, daha canlı görünmeye ve daha içten hissedilmeye başlar çünkü artık onu yalnızca kelimeler ve resimlerle ya da benliğin hikayesiyle deneyimlemiyoruz.

Su hakkında istediğimiz kadar düşünebiliriz ancak suyu yakından tanımak ellerimizi içine koymak ve ıslaklığını hissetmektir. Zihinsel “su” etiketi asla bu doğrudan deneyimi sağlamayacaktır.

“Su” kelimesini veya suyun zihinsel görüntüsünü asla içemeyiz. Bir etiket asla susuzluğumuzu gideremez. Aynı şey dünyamızın her yönü için geçerlidir.
Saray muhallebisini bilmek, dokusunu ağzımızda hissetmek ve boğazımızdan zahmetsizce kayarken verdiği lezzeti tatmaktır.

Muhallebi tarifi okumak ya da yemeyi düşünmek asla o doğrudan deneyimi sağlamayacaktır.

“Men lem yezûk bilmez yazûk”
Tatmayan bilmez

Gün boyunca sık sık düşüncesiz farkındalık içinde dinlenmek, farkındalıktan kaynaklanan tüm duyumları doğrudan deneyimlemenin güçlü bir yoludur.

  • “Bu bir kuş” düşüncesini gevşettiğinizde, rahatlar ve kuşun renkleri, şekli ve sesi, doğrudan farkındalığa görünen duyumlar olarak deneyimlenir. Gözlerinizi kapatın ve zihninizin kuşun bir resmini ezberlediğini fark edin. Resmin zihinsel bir görüntü olduğuna dikkat edin. Bu görüntü gevşedikçe, doğrudan farkındalığa görünen sesi deneyimlemek daha kolay olabilir. Şimdi gözlerinizi açın ve sadece “kuş” kelimesinin ya da zihinsel görüntünün tekrar ortaya çıktığını fark edin. Bu düşünceler tekrar gevşerken, renklerin ve şekillerin doğrudan farkındalıkta belirdiği görülür. Kuş, her şeyden ayrı, kopuk bir şey gibi görünmeyi bırakır. Şu anda ortaya çıkan kesintisiz yaşam deneyiminin ayrılmaz bir yönü olarak görülür.
  • Bir arkadaşınızı dinleyin, konuşma sesi doğrudan farkındalıkta yankılanır. “O yanlış ve ben haklı mıyım?” gibi zihinsel yorumlar veya inançlar olmadan hemen şimdi ve doğrudan dinleyin. Ses nerede başlıyor? Nerede bitiyor? Bu soruların, yalnızca diğer bir kişiyi dinleyen başka bir kişi hakkındaki düşünceleri veya görüntüleri vurguladığınızda anlamlı olduğuna dikkat edin. Bu düşünceler ve görüntüler gevşedikçe ve siz farkındalık olarak rahatlayıp dinledikçe, ses nesnesi, sesin duyulması eyleminden ayrılamaz bir şekilde deneyimlenir.
  • Yol boyunca yürürken bir eve bakın ve deneyimin herhangi bir yönünü etiketlemeden sadece dinlenin. Evin ve çimenin canlı renkleri, “ev” ve “çimen” düşünceleri ortaya çıkmadan, doğrudan farkındalığa görünür. Renkler, farkındalıktan ne kadar uzakta? Soru, yalnızca bir benlik veya bir beden imgesi hakkındaki düşünceleri vurguladığınızda anlam kazanır. Farkındalıktan bakıldığında, bakanla renklerin kendisi arasında sıfır mesafe vardır.
  • “Bu kişiyi seviyorum” veya “Bu benim köpeğim” gibi kavramlara ihtiyaç duymadan sevilen birinin dokunuşunu veya bir evcil hayvanın kürkünü deneyimleyin. Sevgiyi anlamaya veya analiz etmeye gerek kalmadan doğrudan deneyimleyin.
  • Tüm deneyimlerin kesintisiz ve özgürce yükselen ve düşen, sürekli bir zuhûrât akışı olduğuna dikkat edin.

Şimdiki duyumları, mevcut hisleri yalnızca kelimelerin ve resimlerin perdesi aracılığıyla deneyimlediğimizde, her şey ayrı hissediliyor.

Şimdiki duyumlar üzerine yerleştirdiğimiz kelimeleri ve resimleri gevşettikçe, yaşam daha doğrudan, daha yakından ve ayrılmaz bir bütün şeklinde ortaya çıkıyor.

“Farkındalık” ve “duyumlar” gibi temel kelimeleri vurgulamak bile, sanki iki ayrı şey oluyormuş gibi görünmesine neden olabilir.

Bu sözleri gevşetirken artık “Ben, sıcak bir fincan kahve içen ayrı bir kişiyim” ve hatta “farkındalık kahve içiyor” gibi gelmiyor. Kahve içmek kesintisiz, akıcı bir deneyimdir. Zihin, artık her şeyi ayrı parçalara bölüp bir parçanın diğer parçayla nasıl etkileşime girdiğini açıklamaya çalışmıyor.

Benlik merkezi, sağlam ve sabit görünür çünkü hayata kavramsal bir perdeden bakarız, kelimelerin ve zihinsel resimlerin bize ne söylediğine tam olarak inanırız.

Hayatı görünüşte ayrı olaylara bölüyoruz: “Dağın tepesinden, bu manzarayı seviyorum”, “Araba alarmının çalmasını sevmiyorum” ve “Bacağımda sürtünen bu böceğin hissi beni gerçekten rahatsız ediyor.” Her şey “ben”le ve hayatın “bana”, tamamlanmış “ayrı bir ben” olmak için, ihtiyaç duyduğum veya istediğim deneyimi verip vermediği ile ilgilidir.

Benlik merkezi, gördüğü, dokunduğu, tattığı, duyduğu ve kokladığı her şeyin ya yanında ya karşısındadır.

Zâten bu merkez, her bir duyusal deneyim değerlendirilerek, yargılanarak oluşturulur ve devam ettirilir.

Çıplak, gerçek duyusal deneyimin kendisinden ziyâde, duyusal deneyimlerin “ben-benim” için ne anlama geldiğine dair bu hikayeleri yaşıyoruz.

Tüm görünüşlerin özgürce gelip gitmesine izin verildiğinde, yaşama direnç doğal olarak serbest kalır.

Direniş yaşıyor gibi göründüğümüzde bile, direnişin özgürce farkındalığa gelmesine ve gitmesine izin verilir. Olan bitene direniyormuş gibi görünen benlik merkezi, bir kurgu olarak görülüyor.

Psikoloji Acı ve Fiziksel Acı

Acı veya rahatsızlık gibi fiziksel duyumların nasıl olmaması gerektiğine veya uzun süredir onlarla nasıl acı çektiğimize dair bir hikaye oluşturmak çok kolay.

Acı veya rahatsızlık hissinin şu anda olduğu gibi olmasına izin vermek yerine, üzerlerine etiketler yerleştiririz. Sonra, hikayemizin bir parçası olurlar. İşte bu şekilde acı çekip duruyoruz.

Duyguları zaman içinde “taşırız”. “Aylardır acı çekiyorum” veya “Bu acı muhtemelen asla geçmeyecek” gibi şeyler söylüyoruz.

Fakat geçmiş hafızanın veya gelecekteki ağrı düşüncesinin, şimdiki acı hissi ile gerçekten ne ilgisi var?

Acıyla ilgili geçmiş ve gelecek hikayelerimiz, şimdiki acı hissinin üzerine yerleştirdiğimiz kavramsal bir kaplama yaratır. Şimdiki duyuma psikolojik ve duygusal ıstırabı ekleyerek, acımızdan zamana bağlı bir hikaye yumağı öreriz.

Peki çözüm nedir?
Her zaman olduğu gibi: ortaya çıktıklarında, acıyla ilgili kelimeleri ve resimleri fark edin. Bırakın oldukları gibi olsunlar. Bu kelimeleri veya resimleri analiz etmeyin, manipüle etmeyin, eklemeyin veya bunlardan kurtulmaya çalışmayın.

Tüm görünüşlerin özgürce ve geçici olarak gelip gitmesine izin vererek, tekrar tekrar düşüncesiz farkındalık olarak dinlenin.

Kelimeler ve resimler ortaya çıkacak. Mevcut duyumları, ağrı hakkındaki kelimeleri ve resimleri anlamaya veya analiz etmeye çalışmadan, göründükleri gibi mümkün olduğunca sık deneyimleyin.

Sözler ve resimler bu şekilde doğal olarak gevşemeye başlar. Bu doğal rahatlama, kelimeleri ve resimleri bir düşmana dönüştürmekle veya acı düşüncelerini kalıcı olarak zihninizden atmaya çalışmakla oluşmaz.

Dinlenerek ve artık kelimeleri ve resimleri vurgulamayarak oluşur. Bırakın… Havada usulca akan esintiler gibi oldukları gibi olsunlar. Bir esinti doğal olarak kaybolur. Bunun için hiçbir tepki kuvvetine ihtiyaç yoktur.

Dinlenirken, acının diğer herhangi bir nesne gibi olduğunu fark edin. Birbirine kaynamış gibi görünen düşünceler, duygular ve duyumlar olarak ortaya çıkar.

Aslında acı çeken, bedenin belli bir bölümünün ince zihinsel imgelerine bakabilir ve görebilirsiniz. Bu resimler, acı hissinin kendisi değil, bedenin bir bölümünün hatıralarıdır.

Bu resimlere olan vurguyu gevşeterek rahatlayın. Resimler ya başka resimlere dönüşecek ya da kendi başlarına kaybolacaklar. Değişseler de çözülseler de, acının sabit ve katı olmadığını görmeye başlayacaksınız.

Hikayeler, kelimeler ve resimler daha az vurgulandığı ve duyguların ve acıya karşı direncin özgürce ve kesintisiz bir şekilde gelip gitmesine izin verildiği için, acı daha boş ve daha şeffaf görünmeye başlayacaktır.

Farkındalık içinde dinlenirken bu görünüşleri gözlemlemek, ağrının etrafındaki zihinsel ve duygusal acıyı rahatlatabilir. Hatta ağrıda bir azalma yaşayabilirsiniz. Ancak ağrıyı azaltmayı bir hedef haline getirmeyin.

Acıdan kurtulmaya çalışma eyleminin kendisi arayıştır, dirençtir. Direnç aslında ağrıyı arttırıyor gibi görünebilir.

Sadece rahatlayın ve neler olduğunu fark edin. Yükselen ve düşen kelimeleri, resimleri, duyumları ve duyguları nazikçe gözlemleyin ancak vurgulamayın.

Acı hikayesi olan bir benlik merkezi olmadığınızı ve ağrının doğrudan ve şu anda farkındalığa yükseldiğini gördüğünüzde ya acıyla ya da hikayeyle tanımlanma ihtiyacı doğal olarak rahatlar.

Bu, eğer gerekliyse ve imkan dahilindeyse ağrıyı tedavi etmemeniz gerektiği anlamına gelmez. Bu, eyleme geçmekten kaçınmak veya tıbbi tavsiye veya uygun önlemleri almamakla da ilgili değildir.

Zevk peşinde koşmak ve acıdan kaçınmak

Sürekli bir hikaye anlatımımızın yarattığı direnç, gelecekteki tatmin veya kurtuluş arayan zamana bağlı “benlik merkezini” güçlendirir.

Kendimizi “hikaye” olarak düşündüğümüzde, her zaman şu anda deneyimlediğimiz acı veya rahatsızlıktan kurtulabileceğimiz bir sonraki ana veya gelecek zamana bakarız.

Acı veya rahatsızlık yaşamaktan kaçınmaya çalışıyoruz. Sonra zevk aldığımızda tam tersini yaparız. Benlik merkezi, ister masaj hissi, ister yemekten gelen rahatlık, ister manevi deneyimlerden gelen yüksek his, isterse övgü ve onay almanın egosal artışı olsun, zevkli duyumları sürdürme veya yeniden yaratma oyununa girer.

Manevi arayış, şu anda olandan başka bir şey, daha iyi bir şey için, daha fazlasını aramaktır.

Gelecekteki zevk için bir kovalamaca ya da şu andaki acı ya da rahatsızlıktan kurtulma ya da bunlardan kaçınma…

Zâten benlik merkezi, sürekli olarak zevki kovalayan ve acıdan kaçınan düşünce hareketidir.

Zevk ve acının olduğu gibi olmasına izin verildiğinde, onlar hakkındaki hikayeler vurgulanmadan, zevk peşinde koşma ve acıdan kaçınmanın sürekli hareketi kendi kendine gevşeme eğilimindedir.

Yine, benlik merkezinin bir kurgu olduğu görülüyor, zevk ve acının, doğrudan duyusal deneyimlenmesi hakkında yorum yapan “düşüncelerin” ortaya çıkmasından başka bir şey değil…

Duyumlar, farkındalıktan ayrı değildir. Farkındalık herhangi bir duyuma karşı değil veya bir duyumdan uzaklaşmaz. Sadece hikayedeki kelimeler ve resimler duyumlara direnmeye veya tutunmaya çalışır.

Bu görüşte, sürekli zevk peşinde koşma ve acıdan kaçınma hareketleri kendiliğinden gevşeme eğilimindedir.

Acı ve zevk, mevcut duyumlar olarak, daha farklı, daha iyi, daha fazla olmaları gerektiğine dair bir hikaye olmaksızın, olanın olduğu gibi olmasına izin verilir.

Ancak böyle bir hikaye ortaya çıkarsa, o hikayenin özgürce farkındalığa gelmesine ve gitmesine de izin verilir. Her iki durumda da, “zaman içinde” acı yoktur. Sadece şu anda görünen şey var.

Kendi Kendine Daralma (Kabz)

Benlik merkezinin, fiziksel bir temeli varmış gibi görünebilir. Bu, bedendeki “ben” ile, hayatın geri kalanı arasında gerçek bir ayrılık hissi yaratan gergin, görünüşte sağlam bir enerji düğümü olarak deneyimlenebilir.

Bu düğüm mide, göğüs, boğaz, gözlerin arkası ve hatta başın bazı kısımları dahil olmak üzere belli bölgelerde bulunur. Düğüm, aynı anda birden fazla alanda da olabilir.

Kendini kasma, göründüğü kadar gerçek değil, aslında farkındalığın geçici bir görünüşüdür. Hem aslında, gerçekten düğüm bile yoktur. Bu sadece bedene yansıtılan zihinsel bir resimdir. Kasılma, yalnızca yaşamımız boyunca ayrı benlikler olduğumuzu varsaydığımız için kalıcı hissettiriyor.

Bunun doğru olup olmadığını araştırma davetini duyana kadar bu daralmanın gerçek kimliğimiz olduğunu varsayıyoruz. Şimdi bu varsayımı kendiniz araştırmak için bir dakikanızı ayırın lütfen.

Bedeninizdeki fiziksel kasılma hissini bulun.
Yoğun enerji nerede bulunur?

Kendi kendine büzülmenin, nerede olursa olsun, farkındalığa göründüğünü görüyor musunuz?
Peki bedenin o kısmı hakkında vurgulanan ince zihinsel resimler olduğunu görüyor musunuz?

Kasılma, herhangi bir çaba veya dirençle azaltılamaz.
Aslında bu kasılma, direnişin enerjisidir ve ayrılığın ta kendisidir.

Direnç, direnci yok edemez. Sadece düşünce, kasılmadan nasıl olursa olsun kurtulmaya çalışır.

Yalnızca farkındalığın farkına varın ve boşluğun kasılmayı nazikçe çevrelediğini ve içine nüfuz ettiğini fark edin. Kasılmanın etrafındaki boşluğun, tam olarak olduğu gibi olmasına zahmetsizce izin verdiğine dikkat edin.

Kasılmaya daha doğrudan ve nazik bir dikkatle baktıkça, onun diğer herhangi bir nesne gibi olduğunu görmeye başlarsınız.

Düşünceler, duygular ve duyumlardan oluşur. Gördüğünüz düşüncelerle ilgili olarak, “Bu kasılma midemde” gibi sözler bulabilirsiniz. Ama bu sözler kasılma değil. Onlar farkındalığa gelen ve giden kelimelerdir. Ayrıca, kasılmış enerjiyi içeriyor gibi görünen çok ince zihinsel imgeler de görebilirsiniz.

Meselâ bedeninizde, kasılmanın etrafındaki bölümünün bir resmini veya çevresindeki ince bir sınır çizgisini görebilirsiniz. Sadece bu resimleri, onlara kelimeler eklemeden doğrudan fark edin.

Resimleri ve kelimeleri vurgulamadan gevşediğinizde, kasılmanın ham enerjisi, çevresinde daha az sınırla veya hiç sınır olmadan kendini gösterecektir. Sınır biçimini izleyin ve şeklinin doğal olarak değiştiğini gözleyin. Hatta çözülebilir. Her iki durumda da, sınırın sabit olmadığını görüyorsunuz. Farkındalık içinde geçici bir görünümdür.

Kasılma, sanki hiç de katı bir şey değilmiş gibi daha boş veya daha şeffaf görünmeye başlayabilir. Daha çok, onu değiştirmek, nötralize etmek, analiz etmek veya ondan kurtulmak için herhangi bir gündem olmadan gözlemledikçe gevşeyebilen enerji gibi…

Bu enerjinin gevşemesi zorla, iradeyle veya onu uzaklaştırmaya çalışarak olmaz. Sözcükler ve resimler olmadan enerjiyi nazikçe gözlemleyerek çok doğal ve organik bir şekilde gerçekleşir.

Yine de kasılma kaybolmasa bile, bunun farkındalık içinde bir görünüm olduğuna dikkat edin. Farkındalık içinde ya da gerçekte olduğun şeyde oluyor. Ne olduğun bu değil!

Deneyiminizde herhangi bir şey görebiliyorsanız, Mesela herhangi bir daralma veya başka bir görünüş, o siz değilsiniz. Görünüşü deneyimleyen sizsiniz. Bu, görünenden kurtulma arayışını rahatlatmaya yardımcı olur. Bu, kasılmanın sizin “olduğunuz şey” olduğu fikrini rahatlatmaya da yardımcı olur.

Deneyimdeki her şeyin olduğu gibi olmasına izin verin, etrafınızdaki havanın olduğu gibi olmasına izin verin. Havanın gitmesini ve kalmasını sağlayamayacağınıza dikkat edin. Nasılsa öyle.

Aynı şekilde, kasılan enerji de dahil olmak üzere tüm görünüşlerin oldukları gibi olmalarına izin verilir.

Bu, mevcut deneyiminizden kaçmaya çalışmayı giderek daha imkansız hale getiriyor. Yine de bir arayış ortaya çıkarsa, arayan düşüncelerin ve enerjisinin bile gelip gittiği farkındalık olarak rahatlayın.

Duyumlar ve Ayrılık İnancı

Ayrılık inancında duyumlar önemli bir rol oynar. Ayrı nesnelerin algılanması, duyumlar ortaya çıktığında ve düşünce deneyimin üzerine bir etiket bindirdiğinde yaratılır.

Meselâ bir masada oturuyoruz ve bazı duyumlar yaşıyoruz. Baktığımızda renkleri görüyoruz. Parmaklarımızı masanın yüzeyinde gezdirirken pürüzsüzlük veya sertlik hissederiz.

Bu duyumlar kendi başlarına herhangi bir kavramsal bilgi iletmezler. Bir masa bize asla “Ben bir masayım” diye fısıldamaz. Bu etiketi yalnızca düşünce sağlar.

Aslında masayı deneyimlediğimizde hiçbir şey söylemiyor. Bize sert mi yumuşak mı, kahverengi mi kırmızı mı, pürüzsüz mü pürüzlü mü olduğunu bile söylemez. Bunların hepsi, dokunma ve görmeyle ilgili ham, duyusal deneyimler üzerine bindirilmiş zihinsel etiketlerdir.

Parmak uçlarımızdaki ham sertlik deneyimi başlı başına kavramsal bir deneyim değildir. “Sertlik” etiketi ortaya çıkmadan önce bile orada duyusal bir deneyim vardır.

Düşünce, “sertlik” tanımıyla devreye girer. Sertlik tek başına hiçbir şey ifade etmez. Sertliğin ne olduğunu bilmek için bile düşüncenin, “yumuşaklığın” hafızasına başvurması gerekir.

Deneyimlerimizi “kahverengi”, “sertlik” ve “masa” gibi öğrendiğimiz ezberlenmiş kavramlara atıfta bulunarak zihne bularız.

Ve bütün kavramlar ikinci eldir. Bir dili, bütünüyle sorgulamadan öğrendiğimizde özgün bir düşünceye sahip olmak mümkün müdür?

Düşünceler, “masa” veya “ben” olarak adlandırılan ayrı bir nesneyi deneyimlediğimiz hissini yaratarak, düşünceden bağımsız, mevcut deneyimimizin üzerine bindirilir.

Ayrı nesnelerin görünümü yalnızca düşünce yoluyla ortaya çıkar. Bunu kendiniz araştırmalısınız. Bu sözleri sadece okumak yetmez. Deneyimler aramanıza gerek yok. Nerede olursanız olun sâdece neler olduğuna dikkat edin.

Baktığın zaman, vizyonunuz düşünmez. Sadece renkleri ve şekilleri görür. Bu kadar.

Bir düşünce yükselir ve der ki: “Bu bir ağaç”. Tat aldığınızda, tat alma duyularınız size bir şeyin “tatlı” olduğunu ya da “ballı lokma tatlısı” denen ayrı bir şey yediğinizi söylemez.

Bu etiketlerin, yemeği tatmanın ham deneyiminin üzerine bindirilmesinden “düşünce” sorumludur.

Sevdiğinize dokunduğunuzda teni asla fısıldamaz ve “Ben X, senin eşinim” demez. Düşünce, böyle bir hikaye anlatır.

Hepimizin, ayrı şeylerden oluşan, ayrı bir dünyada yaşadığımız hikayesini yalnızca düşünce anlatır; duyumların kendileri asla bu tür bilgileri iletmezler.

Hemen bir odanın içinde dolaşın. Kapı, sana bunun bir kapı olduğunu söylüyor mu? Ampul size onun bir ampul olduğunu mu söylüyor, yoksa yuvarlak mı hafif mi olduğunu söylüyor? Zemin, size bunun bir zemin olduğunu mu yoksa ayaklarınızın altında olduğunu mu fısıldıyor?

Ayrılık inancının, düşüncenin ham, kesintisiz, duyusal deneyimini “nesneler” olarak kavramsallaştırdığında gerçekleştiğine dikkat edin.

Buradaki mühim nokta, duyular ve düşünceler de dahil olmak üzere bütün görünüşlerin, ayrılamaz bir şekilde temel farkındalıkta ortaya çıktığını ve kaybolduğunu görmektir.

Düşüncelerin ve duyumların vurgulanmadan ortaya çıkmasına ve kaybolmasına izin verirken, ayrılık yaramız iyileşir ve ayrı nesneler artık ayrı ayrı görünmeyi bırakır.

Ayrılık orada, hazırda olan bir şey değildir. Düşünerek üst üste bindirdiğiniz bir şeydir. Ayrılmak için düşünmek gerekir. Varsayılan olarak ayırma, bölme yoktur. Varsayılan olarak hiçbir ayrılık yoktur. Gökyüzü ve bulutlar, okyanus ve dalgalar bütündür. Okyanus birdir, dalgalar arasında ayrılık yoktur. Dalgaları görebilmek için A dalgası, B dalgası, C dalgası, D, E dalgalarını düşünmemiz gerekir.

Sözün Özü

Duyumlar, farkındalığın geçici görünüşleridir. Duyumları iki kategoriye ayırırız: beş duyu (koku, dokunma, tat, işitme ve görme) ve acı, zevk, kasılma, baskı ve karıncalanma dahil tüm fiziksel duyumlar.

Düşüncesiz farkındalıkta, beş duyunun ayrılmaz bir şekilde ve doğrudan farkındalık içinde belirdiğini görürüz.

Mesela yanından geçen bir arabanın sesi ile onu algılayan farkındalık arasında bir mesafe veya ayrım yoktur.

Ayrılık ve uzaklık hissini yaratan sadece bir düşüncedir ki “araba” denen ayrı bir şeyi dinleyen, ayrı bir beden olarak “ben-im zihinsel imajını” üst üste bindirir.

Oysa bu düşünceler ve zihinsel imgeler de ayrılmaz bir şekilde ve doğrudan farkındalığa görünür.

Tüm düşüncelerin ve duyumların vurgulanmadan ortaya çıkmasına ve kaybolmasına izin vermekle, ayrılık inancının dağıldığını görüyoruz.

Böylesi birinci elden tanıklığımızla, hayatın kesintisiz bir deneyim olduğunu ve tamamen ayrılmaz olduğunu görüyoruz.

Düşünenin altındaki varlık, zihinsel gürültünün altındaki dinginlik, acının altındaki sebepsiz neşe, duyumların altındaki boşluk olarak kendini bilmek özgürlüktür, kurtuluştur, aydınlanmadır.
[E. Tolle]

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ

Duygular

– Bir gün elbet egodan kurtulacağım!
Kim konuşuyor?
Elbette ego

Egodan özgür olmak gerçekten büyük bir iş değil, meseleyi büyüten de ego! Yapmanız gereken tek şey, düşüncelerinizin ve duygularınızın gerçekleştiği anda, olanın, olduğu gibi farkında olmaktır. Bu gerçekten bir ‘yapmak’ değil, olanı ‘görmek’ için bir alarm!
[E. Tolle]

Hiçbir duygu doğası gereği “yanlış” değildir.
Her duygu, hareket hâlindeki enerjidir.
 
Bastırmadan veya saptırmadan geçmesine izin vererek duyguda rahatlayın. Enerji akışının FARKINDA olabilirseniz, hoş bir his bile doğabilir zîrâ farkındalığın parfümü huzurdur.
[Abdal Kadrî]

Zuhurâtın mühim bir başlığı olan “Duygular” bahsine başlamadan önce
ANA DAVETİMİZ’i hatırlamak iyi gelecektir:

Evvel kapı: Farkındalığı tanımak
(Tanırsam fark edebilirim)

Sonrasında: Tüm görünüşler olduğu gibi olsun
(Olsun bakalım; zîrâ olanda hayır vardır)

Nihâyet: Görünüşlerin, tecelliyâtın ayrılmaz olduğunu görün.
(Bir imiş meğer)

Duygular

Duygular, geçici, kendiliğinden ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa gelen ve giden görünüşlerdir.

Bunlar, arzu, korku, kaygı, endişe, sevinç, mutluluk, kin, öfke, hüzün, nefret, utanç, suçluluk, üzüntü ve umutsuzluk olabilir.

Duygular ve Benlik Merkezi

Çoğumuz için duygular, benlik hikâyesini bu kadar çekici kılan şeydir.

Erken yaşlardan itibaren duygularımızı özgürce deneyimlememeyi ve ifade etmemeyi öğreniriz. Rahatsız edici duyguları gerekçelendirmeye, etkisiz hâle getirmeye, rasyonelleştirmeye veya onlardan kurtulmaya çalışırız.

Bakış açılarımızın filtresi olmadan, duyguları doğrudan deneyimlemeye başlamak çok önemlidir.

Ortaya çıkan duyguyla kişisel özdeşleşme olduğunda ve duygunun doğal seyrini izlemesine izin verilmediğinde yâni tam, açık, kesintisiz ve doğal olarak farkındalık içinde görünüp kaybolmasına izin verilmediğinde mutlaka “acı” hissedilir.

Özdeşleşme gerçekleşirken, sanki duygu ve düşünce birbirine kaynaşmış gibi görünür. Bu da benlik merkezine sabit ve somut bir görünüm verir.

Farkındalık olarak daha fazla gevşedikçe, rahatladıkça benlik merkezinin sağlamlık ve sabitlik duygusu da çözülmeye ve daha boş görünmeye başlar.

Bir duygunun doğal akışı, duygunun ortaya çıktığı farkındalığı tanımak yerine, kişisel hikayemizdeki düşünceleri vurguladığımızda bozulur.

Mesela bir düşünce, öfke hissini sahiplenene kadar, bu duygu vücuttaki enerjiden başka bir şey değildir. Bedendeki öfke bize asla “Ben, senin başına geliyorum” diye fısıldamaz.

Ortaya çıkan “Kızgınım” ya da “Bütün hafta boyunca kırgınım” diyen bir düşüncedir sadece. Benlik merkezi, duygulara sahip çıkmamızla güçlenir. Ve sahiplenme her zaman bir benlik duygusu için sözcükleri ve resimleri vurgulayarak gerçekleşir.

Benlik merkezi üçgeni içinde, sözcükleri ve resimleri vurgulamanın bir sonucu olarak ortaya çıkan rahatsız edici duygulardan genellikle kaçmaya veya onları engellemeye çalışırız.

Çoğumuz, “iyi” olarak algıladığımız duygulara tutunma veya bunlara odaklanma ve “kötü” olduğunu düşündüklerimize direnmeye meyilliyiz.

Bazılarımız, “Ben bir kurbanım, acıların çocuğuyum” gibi, inatla kötü hissettirmeye devam eden olumsuz bir kişisel kimliğe sahibiz, bu yüzden iyi duygu ve düşüncelerden kaçınmaya çalışıyoruz.

Elbette bunların hepsi farkındalıktan yoksun, bilinçsiz eylemlerdir. Bu duygu ve düşünceleri biz seçmiyoruz. Kendiliğinden ve istemsiz olarak ortaya çıkıyorlar.

İstediğimiz duyguları yeniden yaratmaya ve istemediğimiz duygulardan kurtulmaya çalışmak için, çok fazla zaman ve enerji harcıyoruz.

Olana karşı bu sürekli direnç, zaman içinde yaşayan “benlik merkezini” sağlamlaştırır.

Böylece, kurtuluşunun ya da özgürlüğünün ancak şimdi ve burada değil, yalnızce gelecekte bulunabileceğine inanır.

Benlik hikayesi içinde duygular, bir şekilde ortadan kaldırılacak, analiz edilecek, kurtulunması gereken bir soruna dönüşür.

Duyguları bir sorun olarak ya da manipüle edilecek bir şey olarak ele almak, arayışı canlı tutar.

Burada arayışı çok basit bir şekilde, şu anda olandan başka bir şeyin olmasını istemek olarak tanımlayabiliriz.

Benlik merkezi muhafaza edilir ve yerinde tutulur çünkü arayış her zaman kendimizi daha iyi hissedeceğimiz bir gelecekteki “kutlu bir âna” yöneliktir.

Peki Çözüm Nedir?

Özünde problem aynı olduğu için, çözüm her zaman aynıdır: farkındalığı tanımak ve bütün duyguların olduğu gibi olmasına izin vermek.

Duyguların olduğu gibi olmasına izin vermek, üzerlerine kelimeler ve resimler eklemeden yani yorumlamadan olmalarına izin vermektir.

Kelimeleri ve resimleri vurguladığımızda, duygular sanki benlik merkezine, hikayeye oluyormuş gibi sıkışmış hissederler.

Sözleri ve resimleri gevşettiğimizde ve farkındalık olarak dinlendiğimizde, ham enerji onunla herhangi bir özdeşleşme olmaksızın daha doğal bir şekilde hareket eder.

Gün boyunca farkındalığı tanımak, bedenlerimizde ve zihinlerimizde neler olduğunu görmek için bizi mükemmel bir konuma getirir.

Gelip geçerken günler ve gündemler, neden acı çektiğimizi kendi gözlerimizle görmeye geldik bu hayat sahnesine.

Duyguların, benlik merkezi üçgeninin üç paketinden biri içindeki düşüncelerle bağlantılı olarak ortaya çıktığını görüyoruz.

Meselâ küskünlük, utanç, suçluluk, üzüntü, hayal kırıklığı ya da keder, geçmiş hikayemizle, belki de kayıp ya da başka bir travmatik olayla ilgili düşüncelerle bağlantılı olarak ortaya çıkar.

Öfke veya hayal kırıklığı, mevcut paket içindeki bazı düşüncelerin vurgulandığını ortaya çıkarır; şikayet ediyor, başkalarını suçluyor veya bir şekilde mevcut duruma direniyor olabiliriz.

Gelecekteki paketten gelen düşünceler endişe veya korku taşıyabilir.

Tek yapmanız gereken gün boyunca vücudunuzda neler olup bittiğini fark etmektir. Sadece ortaya çıkan enerjiye dikkat edin. Farkındalık olarak dinlenirken bu oldukça kolay hale gelir çünkü dikkatiniz şu anda zaten burada, her şeyin ortaya çıktığı yerde.

Üç gruptan (geçmiş, şimdiki direnç ve gelecek) birinden kaynaklanan bir düşünce fark ettiğinizde, bu düşünceye dikkat edin ve birkaç saniyeliğine gevşetin, rahatlayın. Sonra sadece dinlenin ve dikkatinizi doğrudan bedene getirin, orada ne tür bir duygunun olduğunu fark edin.

Dikkatin ışığını duygunun seçildiği karanlığa doğru tutun. Ona karşı herhangi bir gündem, yargı belirlemeden sadece duygunun olmasına izin verin.

Tek yapmamız gereken, bedenlerimizde ve zihinlerimizde bu şeylerin olup bittiğini fark etmek ve sadece bu görünüşlerin gelip gittiğini gören farkındalığı tanımak.

Herhangi bir duyguyu manipüle etmemize gerek yok. Duygulara ekleme yapmaya, analiz etmeye, değiştirmeye veya duygulardan kurtulmaya çalışmayarak, kişisel bir hikayeye takılmadan özgürce ve kesintisiz bir şekilde akmalarına izin verilir.

Kendimizin bir hikayeye takıldığımızı görürsek, o da sorun değil. Olur böyle şeyler… Sadece bunun gerçekleştiğini fark ederiz ve her düşünceyi birer birer gevşetiriz.

Duyguyu olduğu gibi bırakmak, onu kelimeler ve resimler olmadan yaşamak demektir.

Bu, özellikle üzüntü, öfke ve korku gibi en rahatsız edici duygular için önemlidir.

Bu duygular geldiğinde, daha iyi hissetmek için sözcükleri ve resimleri vurgulama eğilimi vardır. Bu bir arayıştır. Bu da mevcut deneyimin reddidir.

Tüm duyguların olduğu gibi olmasına izin vererek, ne olursa olsun, yaşamın derin bir kabulü demek olan “rıza makamı” yüz gösterir.

Duyguları Doğrudan Deneyimlemek

Duygularla özdeşleşme, ancak nasıl hissettiğimizi veya neden belirli bir şekilde hissettiğimizi anlamaya çalıştığımızda gerçekleşir.

Ancak duyguların, düşüncelerle birlikte ortaya çıktığını görmek yeterlidir. Daha fazla analiz veya manipülasyona gerek yoktur.

Duyguları doğrudan deneyimlemek buradaki anahtardır. Bir düşünce, bir duyguyu hissedemez. Yapabileceği en fazla şey, üzerine bir kelime veya resim yerleştirmek.

İlk bölümde bahsedildiği gibi, her durumda farkındalığı tanıyarak, duyguları ortaya çıktıkları anda, fark etmek için mükemmel bir konumdayız.

Farkındalık olarak rahatlarken, bedendeki duygunun ham enerjisi, herhangi bir hikaye, bakış açısı veya zihinsel etiket vurgulanmadan doğrudan hissedilebilir.

Duyguyu adlandırmak gerekli değildir; bedendeki enerji, onu “kaygı”, “korku” veya “utanç” olarak adlandırsak da aynı kalır. Duyguya herhangi bir bakış açısı yerleştirilmediğinde, havada yükselen bir buhar bulutu gibi farkındalığa yükseldiği görülür.

Havanın, buharı manipüle etmek gibi bir gündemi yok; hava, buhara nüfuz eder ve olduğu gibi olmasına izin verir.

Aslında hava, buhardan başkası değildir. Hava ve buhar ayrılmaz bir bütündür.

Farkındalık ve duygular da buna benzer. Bir duygunun, üzerinde düşünmeden ortaya çıkmasına izin verirken, doğal olarak kabul edilir. Farkındalıktan ayrılmaz olarak görülür. Farkındalığın, duygudan kurtulmak veya onu manipüle etmek gibi bir amacı yoktur. Sadece bir düşünce bunu yapmaya çalışır.

Ana davet, hiçbir şeyin ortaya çıkmadığı veya iyi ya da kötü tüm duyguların ortadan kalktığı bir duruma ulaşmak değildir.

Her şeyin olduğu gibi olmasına güzellikle izin verilir. Duygular, farkındalığın kesintisiz görünüşleri olarak açığa çıkar.

Aslında, analiz edilecek, kurtulacak, manipüle edilecek veya bir duyguyla bir şeyler yapılacak girişimler olduğunda bile, bu girişimlerin de farkındalığa giden kesintisiz görünüşler olduğu görülür.

Ortaya çıkan her şeyin tamamen olmasına izin verilir.

Zamana bağlı, düşünceye dayalı benlik olan “kişi”, duyguların olduğu gibi olmasına asla izin veremez veya olanı kabul edemez.

Ben merkezi, olana asla tam olarak izin veremez çünkü onun işi olana karşı “direnmektir”.

Bakış açılarının, her zaman duygulara karşı bir gündemi vardır. Böyle bir görüş, dar bakış açılarını rahatlatırken, duygular artık kişisel bir hikayede zamanla taşınmıyor. İz bırakmadan gelip geçiyorlar.

Farkındalık içinde daha sık dinlenirken, duyguları adlandırmaya bile daha az ihtiyaç duyduğunuzu göreceksiniz (başkalarıyla iletişim kurmak dışında).

Bunun yerine, etiketler olmadan sadece onların enerjilerini hissetmek daha doğal hâle geliyor.

Hayatımızda, aslında en çok acıya neden olan şey kelimeler, etiketler veya duygular üzerine koyduğumuz hikaye olduğunda, duyguların kendilerinin de incindiği ortaya çıkabilir.

Sözsüz olarak deneyimlenen bir duygu, aslında oldukça iyi huylu, hatta harikadır, duygusal deneyimin kesintisiz gökkuşağının birçok renginden biridir. Deneyin ve kendiniz görün hatta bunun eğlenceli bir deneyim olmasına izin verin.

Duygusal deneyimle korku, kaçınma veya direnme yerine sessiz, düşüncesiz bir merakla yüzleşmek mümkündür.

Şeffaf Beden, Açık Kalp

Duyguları doğrudan deneyimlemeye başladığımızda, bedende ince zihinsel resimler görmeye başlayabiliriz. Bu resimler şekiller, bedenin uzuvları veya duygu taşıyan diğer bazı formlar tarzında olabilir.

Bu resimleri analiz etmeden doğrudan algılarken, şekil değiştirmeye, dönüşmeye hatta erimeye başlarlar. Onlar şekil değiştirirken ya da eridikçe, duygunun katılığı gevşemeye başlar. Bu, duygu enerjisinin genişlemesine veya daha özgürce hareket etmesine ve nihâyet dinlenmesine izin verir.

Bu duyguların görünürdeki sağlamlığının, kim olduğumuzla ilgili kimlik gösteren sözlerin vurgulanmasından ve enerjiyi tutarak bedende hapseden zihindeki süptil, ince resimlerden kaynaklandığını görüyoruz.

Kasılan bu katılık gevşedikçe, sağlam görüntü rahatladıkça bedenin kendisi daha açık ve şeffaf görünmeye başlar. Bir bedende yer alma duygusu, duyguların bir bedende muhafaza edildiği hissiyle birlikte rahatlar, gevşer.

Bu şekilde duygular, deneyimlerimizde doğal ve özgürce akan, akışkan enerji olarak deneyimlenir. Artık acı veren duygulardan kaçmaya, etkisiz hâle getirmeye, engellemeye veya onlardan kurtulmaya çalışmıyoruz.

İyi duyguların peşinden koşmaya ve kötü olanlardan kaçmaya daha az ihtiyaç duyuyoruz. “İyi” ve “kötü”nün sadece rahatlayabileceğimiz bakış açıları olduğunu görüyoruz.

Artık kendimizi incinmeyi, reddedilmeyi, öfkeyi, korkuyu veya direnişi tetikleyen insanlardan ve durumlardan korumaya da odaklanmıyoruz.

Dünyadaki seyrimizde hareket ettikçe çetin ceviz gibi insanlarla, zorlu durumlarla ve meşakkatli hâdiselerle karşılaşmaya devâm edebiliriz.

Eski hikayeler de ortaya çıkabilir. Tanımlama, etiketleme tekrar olabilir. Bunun da olduğu gibi olmasına izin veriyoruz.

Her zorlu durumu, bakış açılarını gevşetmek, sözcükleri ve resimleri vurgulamadan tüm duygusal enerjinin özgürce akmasına izin vermek için yeni bir fırsat olarak kullanabiliriz.

Farkındalığın netliğine tam bir güven içinde, bu zorluklarla karşılaştıkça kalp alanı gittikçe daha fazla açılıyor.

Bakış açılarımızın şeffaflığını, ortaya çıktıkları anda hemen görmeye başlarız. Bu, bakış açılarına sahip olmamızı ve bunları ifade etmemizi sağlar ancak bir benlik duygusu adına, onları vurgulamaz.

Zorlu durumlara karşı tavrımız ve ilişkide tetiklenen acı verici hissiyât değişmeye başlar. Onları direnmeye veya kaçınmaya çalışmamız gereken şeyler olarak algılamak yerine, zor durumlar ve problemli ilişkiler daha da derin bir özgürlük, sevgi, huzur ve şefkate açılan kapı oluverir.

Korkusuz bir kırılganlık ve açık bir kalple ilişkilerimizde doğal olarak daha özverili bir şekilde hareket ediyoruz.

Zâhiren nasıl göründüğü önemli değil, her deneyimle daha büyük bir içtenlik ve hoşnutluk içinde seyrediyoruz.

Sözün Özü

Duygular da birer zuhûrattır, tecellidir, görünüşlerdir. Onlar geçici olarak, kendiliğinden ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa gelirler ve giderler.

Duygular genellikle benlik merkezi üçgeninin üç paketinden biri içindeki kelimeler ve resimlerle bağlantılı olarak ortaya çıkar.

Meselâ geçmiş düşünce paketi, geçmiş kayıplara veya diğer olaylara dayalı olarak karşılık gelen kızgınlık, utanç, suçluluk, üzüntü veya keder duygularını taşıyabilir.

Mevcut direnç paketi öfke veya hayal kırıklığı taşıyabilir ve gelecek paketi, korku veya endişe taşıyabilir.

Hangi duygu veya düşünce ortaya çıkarsa çıksın, farkındalık orada mevcuttur. Duygu ortaya çıkmadan önce, duygu esnâsında ve duygu kaybolduktan sonra oradadır.

Duygular, sözcükleri ve resimleri vurgulamadığımız zaman, gelip gitmesine doğal olarak izin verilen akışkan enerji olarak görülür.

Artık kendimizi incinmiş, korkmuş, üzgün veya kızgın hissetmekten korumaya çalışmıyoruz. İşte bu bize inşirah verir, kalbi açar. Aynı zamanda bizi, daha iyi hissetmek için sürekli olarak geleceğe kaçma arzusundan da kurtarır.

Şimdi burada biraz demlenelim

Gelip geçerken günler, zuhûrâtın ne kadar farkında olursak, duygulara o kadar az bağlanırız.

Duygular, ham enerji halleriyle iyi veya kötü, zor veya kolay değildir. Zorluk yaratan bir duyguya çok uzun süre tutunmak veya direnmektir. Farkındalık arttıkça, güzellikle geçmesine izin verme hızımız da artacaktır.

Kendimizi bunlardan özgürleştirmek için ne kadar çok enerji harcarsak, durumu o kadar karmaşık hâle geliriz.

Böyle anlarda, “derin nefes alma” harika bir topraklama egzersizidir. Vücuttaki gerginliğin farkında olun. Gergin kasları gevşetin… Duyguların ve enerjilerinin farkında olun. Enerjinin hareket etmesine, akmasına izin verin ve bırakın.

Duygulardan korkmamak az bir şey değildir.
Zor duygularımızla nasıl rahatlarız?
Onları fark ederek zîra farkında olduğun şey sen olamazsın!

Duygunun farkındaysam o duygu ben değilim
Duygunun farkındaysam o duygu ben değilim
Duygunun farkındaysam o duygu ben değilim

Bu vurgu kendi içinde tekrarlanır…
Gözlem, duyguyu serbest bırakacaktır.

Farkında oldukça geçiyor değil mi?

Bedenin farkında
Düşüncenin farkında
Duygunun farkında

Eğer bir şeyin farkında olabilirsem o zaman o şey “ben” değilim.

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ