Düşünceler-1

Şâyet bu düşünceleri düşünen sizseniz, zihin sessizken nereye gidersiniz? Hâlâ varsınız ve hâlâ burada değil misiniz? Sen aslında farkındalıksın yani hem düşüncenin hem de sessizliğin, hem olanın hem de olmayanın farkındalığı…
[W. Hsin]

Zamanla düşünceleriniz değişebilir, beden formunuz değişebilir, duyularınız değişebilir ama “Ben-im hissi” ve bütün bu değişikliklerin farkında olduğunuzun farkında olmanız baştan sona aynı değil mi?
[Abdal Kadrî]

Zuhurâtın mühim bir başlığı olan “düşünceleri” zevk etmeden önce
ANA DAVETİMİZ’i hatırlamak iyi gelecektir:

Evvel kapı: Farkındalığı tanımak
(Tanırsam fark edebilirim)

Sonrasında: Tüm görünüşler olduğu gibi olsun
(Olsun bakalım; zîrâ olanda hayır vardır)

Nihâyet: Görünüşlerin ayrılmaz olduğunu görün.
(Bir imiş meğer)

Şimdiye dek, bir görünüşü, tecellîyi, geçici olarak farkındalığa gelen ve giden herhangi bir şey olarak tanımlamıştık.

Düşünceler de birer görünüştür. İnançlar, fikirler, kelimeler, anılar, yorumlar, kavramlar, zihinsel imgeler veya resimler, görüşler, yargılar, hikayeler, manevi kavramlar, kimlikler, roller ve ünvanların hepsi birer düşüncedir.

Düşüncelere bakmanın en basit yolu, onları kelimelere ve zihinsel imgelere ayırmaktır.

Kelimeler, kelimenin tam anlamıyla “Benim adım Ali” gibi şeylerdir.
Resimler, bir yüzün resmi veya dün olan bir şeyin hatırası gibi, kelimelerle birlikte ortaya çıkan zihinsel imgelerdir.

Herhangi bir noktada durup düşünmenin gerçekleştiğine dikkat edecek olursak ya kelimelerin ya da zihinsel resimlerin geçici olarak gelip gittiğini görürüz.

Hayatımızda olduğuna inandığımız, kendimiz ve başkaları hakkında doğru olarak algıladığımız şeylerin tam olarak karşılığı, içimizden geçen bu kelimeler ve resimlerdir yâni öyle düşünmemizdir.

Meselâ “Yeterince iyi değilim” düşüncesine inanıyorsanız, o anda kendinizi tam olarak böyle göreceksiniz. Bu düşünceyi gevşettiğinizde, “yeterince iyi olmama” eğilimi de onunla birlikte gevşer.

Nasıl düşünüyorsak öyle inanır, nasıl inanıyorsak öyle görür ve gitgide öyle oluruz.

İnsanlığın “ayrılık” inancı, ancak deneyimi belirli bir şekilde resmetmek için her an bilinçsizce ortaya çıkan kelime ve resimlerin “farkında olmamamız yüzünden” inatla devam eder.

Kelimeleri veya resimleri vurgulayarak “ayrı şeyler” yaşarız. Bu yüzden düşüncesiz farkındalıkta dinlenmek çok faydalıdır.

Her dinlendiğimizde, kısa bir an içinde olsa bütün kelimeleri ve resimleri gevşetiyoruz, daha büyük bir şeyin içinde eriyoruz. O anda, hayatı kesintisiz olarak yaşıyoruz. Şimdiki anı olduğu gibi yaşıyoruz, kelimeler ve resimler olmadan. Zirâ kelimeler ve resimler her zaman geçmişten yani hafızadaki birikintiden gelir.

Bunlara vurgu yaptığımızda, şu andaki yeni deneyimlerimizin üzerine bilinçsizce eski anıları yerleştiririz. Anılarımız çoğunlukla bir benlik hikayesi etrafında toplanır.

Kendimizi, kelimelerin ve resimlerin ortaya çıktığı mevcut alan olarak görmek yerine, ezberlenmiş kelimelere ve resimlere sürekli vurgu yaptığımız sürece, ayrı bir benliğe olan inanç, kısır bir döngü olarak devam edecektir.

Düşüncesiz dinlenme anında, hayatı “kendim ve öteki”, “bu ya da şu versiyonu” gibi ayrı parçalara bölmüyoruz.

Bu dinlenme, ayrılık inancından kurtulmayı sağlıyor. Ne kadar çok dinlenirseniz, o kadar çok kelime ve resim bilinçli hale gelir.

Ve ne kadar bilinçli olurlarsa, hayatınızı yaşamak için sürekli olarak onlara güvenme zorunluluğunu o kadar az hissedersiniz.

Özellikle kendinizin ve başkalarının “kim olduğunu” tanımlayan kelimeler ve resimlere karşı hassas olmalıyız.

Kim olduğunuzu sürekli olarak kelimeler ve resimlerle tanımlamak, herkesten ve hayatın geri kalanından “ayrı bir kişi” olduğunuz inancını yaratır.

Benlik Merkezi

Bu yöntemle birlikte, ayrı bir benlik hissine “benlik merkezi” diyoruz. Bu genellikle “ego” olarak adlandırılan şeydir. Ne olduğunu ve neler yaptığını anlamak amacıyla, ayrı benliğe bakabilmemiz için buna “benlik merkezi” diyelim.

Bu aslında, “Siz” denilen bir “ana karakter” hissini yaratan, büyük ölçüde kelimelere ve resimlere tutunma hareketidir.

Hikaye, kim olduğunuzu tanımlamak için kullandığınız tüm kelimelerden ve resimlerden oluşur. Bu kelimeleri ve resimleri sürekli olarak vurgulamak, gelip giden görünüşleri kontrol etmek, yönetmek, değiştirmek veya onlardan kurtulmaktan sorumlu “ayrı bir kişi” olduğunuz inancıyla sonuçlanır.

Bu kişi, görünüşleri kontrol etmek, yönetmek, değiştirmek veya onlardan kurtulmak için sürekli bir hareket peşindedir.

Manevî uyanış, kendini geliştirme, güç, dikkat, sevgi veya sadece daha iyi hissetmek isteyip istemediğiniz önemli değil… Bütün bu arayış eylemi, ayrı bir benliğe olan inançtan gelir.

Benliğin bu hareketinin merkezinde “düşünce” yatar. Ancak “benlik merkezi” düşünceden daha fazlası olarak deneyimlenir. Buna “duygu” da eşlik eder. Ayrı bir benliğe güçlü bir inanç olduğunda, düşünce ve duygu birbirine yapıştırılmış veya kaynamış gibi hissettirir.

Meselâ, “Yeterince iyi değilim” düşüncesini vurgularsanız, bedende bu kelimelerle birlikte yükselen duyguyu deneyimlemeye başlarsınız.

Duygu, düşünceyle birlikte ortaya çıktığında, sanki birbirine kaynamış gibi olur ve bunlar birlikte ayrı bir benlik merkezi oluşturuyor gibi görünür.

Duygu ne kadar güçlüyse, düşünceleri o kadar doğruladığı veya kimliğinizi o kadar güçlü teşkil ettiğine o kadar fazla tanık olunur.

Ancak benliğin hareketinin, bundan daha derinlere kök saldığı hissedilebilir.

Kasılma veya direnç gibi bedensel duyumlar da düşünce ve duygularla birlikte ortaya çıkar. Bu üç hareket birlikte (düşünce, duygu ve duyum) fiziksel olarak “ayrı olma” hissine neden olur.

Bu yüzden “benlik merkezi” genellikle kafanızdan geçen bir hikayeden daha fazlası gibi gelir.

Ayrı bir benliğe olan inanç faaliyete geçtiğinde, sanki fiziksel olarak hayatın geri kalanından ayrılmış gibisiniz.

Şimdi, düşüncenin hareketine daha yakından bakalım.

Benlik Merkezi Üçgeni

Evvel zaman içinde bir hikaye olduğunuzu gösteren bütün o kavramsal şeyleri “benlik merkezi üçgeni” olarak tanımlıyoruz.

Yeni bir inanç sistemi kurmak için “ben merkezi” ve “ben merkez üçgeni” gibi yeni terimleri tanıtıyor değilim.

Bu terimler, yalnızca kelime ve resimlerle özdeşleşmemenin doğrudan deneyiminde rahatlamanıza izin vermek için sunulmuştur.

Sadece bu terminolojiden oluşan yeni bir inanç sistemine sarılarak bu yöntemden uzaklaşırsanız, yalnızca bu yöntemi zihne bulamış olursunuz. Konuyu tamamen gözden kaçırmış olacaksınız.

Bu kelimeler sadece size farkındalık olarak dinlenmek, her şeyin olduğu gibi olmasına izin vermek ve “ayrılık” yoluyla görmek için bir bağlam vermek amacıyla kullanılıyor. Bu doğrudan bir deneyimdir, eskisinin yerini alacak yeni bir inanç sistemi değil.

Her ne kadar “Ben” düşüncesi kökünde olsa da, benlik merkezi bundan daha kapsayıcıdır. “Üçgen” kelimesi, hikayenizdeki üç düşünce paketine işaret eder: geçmiş, gelecek ve şimdiki direniş.

Benlik merkezi, “farkındalığı” kişinin gerçek kimliği olarak kabul etmek yerine, bu üç paket içindeki kelimeleri ve resimleri tekrar tekrar tanımlayarak ve vurgulayarak yaratılır ve sürdürülür.

Siz düşüncelerin kendisi değilsiniz, düşüncelerin göründüğü ve kaybolduğu farkındalıksınız.

Şimdi biraz zaman ayırın ve sadece kafanızdaki sesin farkında olun. Bunu gün boyunca, sesi her fark ettiğinizde, farkındalık içinde dinlenerek yapın.

O ses, size şu anda kim olduğunuzu, geçmişte size ne olduğunu ve gelecekte ne olabileceği veya olmayabileceği hakkında ne söylüyor?

Size her ne anlatıyorsa, konuşan sizin hikayeniz, “benlik merkezi”dir. İçeriği ne olursa olsun, nihai olarak doğru değildir ve anlattığı siz değilsiniz. Bu yayın, istemsizce ve alışkanlıkla kendini tekrar eden hafıza veya koşullanmadır.

Tüm bu düşüncelerin tam olarak oldukları gibi olmasına izin vererek, mümkün olduğunca sık, farkındalıkta dinlenin.

Düşüncelerin olduğu gibi olmasına izin vermek, onları analiz etmeye, değiştirmeye, etkisiz hale getirmeye veya onlardan kurtulmaya çalışmadan görünmelerine ve kaybolmalarına izin vermek demektir.

Bunları değiştirme veya analiz etme hareketi, genellikle hikayeye daha fazla katman eklemek gibi istenmeyen bir aks-i tesire sahiptir.

Rahatlayın ve hikayenizin içeriğine karşı nazikçe tetikte olun.

Hikayenizi fark ettiğiniz ve birkaç saniye boyunca ona daha fazla düşünce eklemediğiniz anları, gün boyunca tekrar tekrar yapın.

1. Geçmiş paketi

Geçmişimin daha ne kadarına dayanabilirim? Zamansız bir dünyada sürekli kendi hikayemi kendime anlatarak, bu hafıza mağarasında bedensiz halde pusuya yatmış haldeyken sanki milyon yıldır bunu yapıyormuş gibi hissediyorum.
[P. Roth]

Bu düşünce paketi, kim olduğunuz, dünya ve hayatın ne olduğu hakkında hafızada biriktirdiğiniz her şeyden oluşur.

Daha spesifik olmak gerekirse, adınızı, kimliğinizi, aileniz ve çocukluğunuzla ilgili ayrıntıları, eğitiminizi, öz geçmişinizi, oynadığınız rolleri, sahip olduğunuz ünvanları ve kişisel hikayenizin diğer tüm yönlerini içerir.

Geçmiş paketi, görünüşe göre geçmişte olan her şeyi içerir ama nedense bir türlü geçmemiş…

Oysa geçmiş, bir dizi hatıradan başka bir şey değildir. Ve bu hatıralar, ancak “şu andaki” farkındalıkta canlanabilen kelimeler, resimler olarak ortaya çıkabilir.

Geçmiş paket, “ben ve hayatım” veya “benim gördüğüm şekilde hayat” olarak adlandırılan, kavramsal hikayenin önemli bir parçasıdır.

Bu paket, hepsi de hikayenizin bir parçası olan tüm siyasi, dini, manevi ve diğer fikirlerinizi, görüşlerinizi ve inançlarınızı içerir.

Bu, bir grubun üyesi olarak sahip olduğunuz herhangi bir zihinsel kimliği de içerir: “Ben Hristiyanım”, “Bilim adamıyım”, “Türküm” veya “Milliyetçiyim” dediğinizde, bunların hepsi size benzersiz bir kimlik hissi veren kavramlardır.

Benzersizliğin kendisi, illa bir ıstırabın sebebi olacak değildir. Ayrılık inancını ve dolayısıyla acı çekme, arayış ve çatışma potansiyelini yaratan “hikayeyle özdeşleşmedir”.

Buradaki mühim nokta, geçmiş paketteki her şeyin ya bir kelime ya da zihinsel bir resim olmasıdır.

“Ne olduğumuzun” hikayesinden beslenerek konuştuğumuzda, ezberlenmiş kelimeleri ve resimleri tekrar ediyor ve yeniden şekillendiriyoruz.

Bunların hepsi, öğrenilmiş fikirlerdir. Kendimizle ilgili aynı kelimeleri ve resimleri tekrar tekrar vurgularken, aynı tekrarlayan kalıplar içinde hareket etmeye devam ederiz.

Aynı ilişkilere girmeye, aynı şeylere üzülmeye, aynı insanlarla tartışmaya ve gelecekte aynı zevkleri ve başarıları aramaya devam ediyoruz. Başka seçeneğimiz yok. Zira inandığımız bu kelime ve resim döngüsü her hareketimizi kontrol ediyor.

Kendin hakkında ne düşünürsen düşün, sonuçta olduğun şey bu değil.

Buradaki davet, şu anda kim veya ne olduğunuzu anlamak için, ezberlenmiş kelimelere ve resimlere bakmayı bırakmaktır.

Bunun yerine, şu anda sadece bir dakikanızı ayırın ve o sözcüklerin ve resimlerin gelip gittiğini gören farkındalık olarak rahatlayın ve bunu gün boyunca sık sık yapın.

Bu keşfin, hayatınız üzerinde derin bir etkisi vardır. Gelen ve giden geçici kelimeler ve resimlerle özdeşleşmeye yol açan, sürekli hareketten kurtararak, derin ve huzurlu bir dinlenme sağlar.

Akabinde doğal olarak zihinsel ve duygusal istikrar gelir. Yaşadığınızın farkında bile olmadığınız “bir kimlik krizini” çözer.

Bu krizi çözerken hayat daha doğal, zahmetsiz ve özverili bir şekilde akmaya başlar.

Artık sürekli hayal kırıklığı, stres ve direnç içinde yaşamıyorsunuz. Ama yine de hayal kırıklığı, stres ve direnç dahil her şeye izin verilir.

Bu zuhûrâtın, farkındalık için(de) geçici olarak gerçekleştiği görülüyor; artık bunların “ben” adında ayrı bir kişinin başına geldiğine inanılmıyor.

Her görünüm eşit olarak görülür. Eşit derken, her görünüşün aynı şeyi yaptığını kastediyorum: görünüyor, biraz takılıyor ve sonra hiçbir iz bırakmadan kayboluyor.

Farkındalığın, görünüşlere ekleyecek, değiştirecek, etkisiz hâle getirecek veya onlardan kurtulacak hiçbir gündemi yoktur.

Farkındalığın tanınmasında, iyi ve kötü her şey olduğu gibi doğal ve otomatik olarak kabul edilir.

Buradaki asıl nokta, farkındalık olarak rahatlamak ve geçmiş paketteki tüm düşüncelerin olduğu gibi olmasına izin vermektir.

Geçmiş pakette beliren düşünceleri eklemeye, analiz etmeye, etkisiz hale getirmeye, bırakmaya, üstesinden gelmeye, anlamaya veya onlardan kurtulmaya gerek olmadığını görün.

Sadece bunların, hepsi hepsi birer kelime ve resim olduğunu kabul edin.

Her kelime ve resim ortaya çıktıkça, sadece onu fark edin. Böylece, doğal olarak kendi kendine düşer ve kendini şimdiki farkındalığa geri döndürür. Hiçbir iz bırakmaz.

Sözcükleri ve resimleri fark etmeseniz bile, o başarısızlık da farkındalığa gelir ve gider. Her şey gelir ve hikayeye eklenmezse geldiği gibi gider.

Bir düşünce kaybolduğunda, kesintisiz kelime ve resim yağmurundan geriye kalan boşlukta, doğal bir dinlenme vardır. O alanın tadını çıkarın. Bu alana birkaç saniye boyunca hiçbir düşünce eklemeyin. Ne kadar çok dinlenirseniz, o alan hayatınızda otomatik ve doğal olarak o kadar fazla görünmeye başlar.

Bu sâyede, kelimeler ve resimlerle ne olduğunuzu bilemeyeceğiniz şeyi, kendi gerçeğinizi görmeye başlarsınız.

Kelimeler ve resimler gelir ve gider. Buralarda kalmazlar. Her zaman değişime tâbi oldukları için istikrarlı bir kimlik sağlayamazlar.

Kalıcı olmayan şeylere atıfta bulunarak kendinizi tanımlayamazsınız. Sadece neysen o olabilirsin; canlı, uyanık ve şu anda göründüğü gibi hayata hazırsın. Sen hayatsın.

Ancak kelimeler ve resimler size hayattan ayrı olduğunuz hissini veriyor.

Bir benlik hissi için, artık kelimelere ve resimlere bakmadığınızda, ayrılık inancı doğal olarak çözülmeye başlar.

Farkındalığı tanımakta ve tüm düşüncelerin olduğu gibi olmasına izin vermekte zorluk yaşıyorsanız, mevcut deneyiminize bakın ve şöyle sorun:

Bir sonraki düşüncenin açığa çıkmasına ve kaybolup gitmesine izin vermek için herhangi bir çaba gerekiyor mu?

Bunun, hiçbir çaba gerektirmediğini nefes almak kadar doğal olduğunu görünce, her kelimenin ve resmin olduğu gibi olmasına izin verilir elbet.

Kelimeleri ve resimleri gitmeye zorlamanıza gerek yok.

Siz onu doğrudan gözlemlerken, sadece bir sonraki düşüncenin, kendi kendine doğal olarak dinlendiğini fark edin.

Ilık denize düşen bir kar tanesi gibi kendi kendine eriyor işte…

Düşünce çözülürken, mevcut deneyim olduğu gibi ortaya çıkıyor.

Kendini bulmak, aramakla gelmez.
Bulmak, aramayı bırakmaktan gelir.
Rahatlayın ve gevşeyin biraz;
Parladığında parlayacak.

[W. Hsin]

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ

Zuhûrât-2

Tecellîden âgâh olan görür Hak cümle eşyâyı
Sıfat-ı yâr ile mevsûf olan anlar bu manâyı
[H. Basrî Baba]

En büyük ilke, sürekli farkındalıktır.
En büyük ilaç, her şeyin boşluğudur.
En büyük cömertlik, bağlanmamaktır.
En büyük çaba, sonuçlarla ilgili değildir.
En büyük ibâdet, olanın olmasına, geçenin geçmesine izin veren rızâdır.
En büyük bilgelik, tecellîyi görmek, zuhûrâta tâbi olmaktır.
Zîrâ bilmek, görmeyi öğrenmektir.

[A. Dipankara]

Bir önceki seyrimizde zuhûrât, tecellî yâni görünüşlerin geçici, kendiliğinden ve bölünmez, ayrılmaz bir bütün olduğunu zevk etmiştik.

Şimdi kasdımızı ufalamaya kaldığımız yerden devâm edelim.

2. Her tecellî kendiliğindendir

Spontane, doğal olarak, düşünmeksizin, içten gelen…

Zuhûrât aynı zamanda spontanedir. Kendi başlarına ortaya çıkarlar. Onları biz seçmiyoruz. Onlar sadece olur, öylece olur.

Genellikle bir düşünce veya duygu yarattığımıza inanırız; bir şekilde onları ortaya çıkarıyoruz. Kendimizin düşüncelerin “düşünürü” veya duyguların “hissedicisi” olduğunu sanıyoruz.

Bu, sahte bir kişisel irade veya kontrol duygusunu pekiştirir. Benlik merkezi gerçekte orada değildir.

Her deneyimin merkezinde, bir kişi olduğu fikrinin vurgulanmasıyla yaratılan bir yanılsamadır.

Aslında sadece deneyim vardır. “Kişi” sadece deneyimlerimizde gelip giden bir düşüncedir ve tüm görünüşlerde olduğu gibi kendiliğinden olur.

Düşüncelerin veya hislerin ortaya çıkmasına neden olduğumuz düşüncesi de sadece deneyimlerimizde kendiliğinden gelip giden bir düşüncelerden biridir.

Bu yöntemde benlik merkezinizden veya egonuzdan kurtulmaya davet edilmezsiniz. Sizi doğrudan kendi deneyiminizde neler olduğunu görmeye davet ediyorum.

Düşünce ve diğer tüm görünüşler kendi iradeleriyle gelir ve gider.

Bir sonraki düşüncen ne olacak? Bunu bilmenin bir yolu yok. Sadece kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Bir sonraki duygunuz ne olacak? Şâyet bunu bilseydiniz, duygularınızı kontrol edemez miydiniz? Sadece olumlu duygulara sahip olmayı seçmez miydiniz?

Deneyimlerinize daha yakından baktığınızda, tüm görünümlerin kendiliğinden ve istemsiz olarak farkındalığa geldiğini görürsünüz.

Bu görüş, derin bir teslimiyetin gerçekleşmesini sağlar. Görünüşlerin bu şekilde ortaya çıktığını fark etmekten başka yapmanız gereken bir şey yok.

Sadece farkındalık olarak rahatlayın ve onları değiştirmeye, etkisiz hale getirmeye, yönetmeye veya onlardan kurtulmaya çalışmadan kendiliğinden gelip gitmelerine izin verin.

Yine de bir şeyleri değiştirmeniz, etkisiz hale getirmeniz, yönetmeniz veya bir şeylerden kurtulmanız gerektiği düşüncesi ortaya çıksa bile, bu düşüncenin de kendiliğinden ortaya çıktığını ve sonra kaybolduğunu fark edin. Düşüncesiz farkındalık olarak tekrar rahatlayın.

Böylece hayat, ayrılmaz olduğunuz kesintisiz, doğal bir akış olarak yaşanmaya başlar. Akış sensin.

Bu görüş oturdukça, olanın mükemmel kabulü yâni “rızâ” doğal ve zahmetsizce gelir.

İş hayatı, aile hayatı, neşeli zamanlar, çetin durumlar, doğum, ölüm ve hastalık dahil tüm görünümlerin tam olarak oldukları gibi olmasına izin verilir yâni zuhûrâta tâbi olunur.

Bu, hayatta bir daha asla harekete geçmeyeceğiniz pasif kalacağınız anlamına gelmez; bunun yerine, hayata karşı doğru eylemin motivasyonunun, sanal benlik merkezinden değil özverili farkındalıktan kaynaklandığını göreceksiniz.

Bir benlik merkezli olan ölümcül inançtan yola çıkarak yapılan eylemler, daha çok kişisel ıstıraba, arayışa ve başkalarıyla çatışmaya yol açmaya meyillidir.

Gerçek kimliğimiz sandığımız hâli korumak için benliği merkeze aldığımızda, düşüncelerin bize söylediği her şeyin insafına kalırız.

Hayat, hayatın merkezine “ben”i koyan dar bir düşünce süzgecinden geçirilerek yorumlanıyor.

Benlik merkezini oluşturan düşüncelerden ziyade, her an hazır olan farkındalığa güvenmeye başladığımızda, doğal bir diğergâmlık, cömertlik, özge hâl oluşmaya başlar.

Benlik merkeziyle ilişkili eksiklik duygusunun yerini bolluk, bereket alır.

Hayatın türlü hallerine dahil olan herkesin yararına olacak veya en azından başkalarının bakış açılarını dikkate alacak şekilde yanıt vermek daha kolay ve daha doğal hale gelir.

3. Tecelliler ayrılmaz bir bütündür

Ayrılmazlığın veya “non-dualite:ikilik yok” ışığının görülmesi, zuhurda olanın gerçekleşmesiyle doğal olarak açığa çıkar.

Ana daveti gittiğiniz her yere yanınızda götürdükçe, farkındalığın dışında bir görünümün ortaya çıkmasının hiçbir şekilde mümkün olmadığını görmeye başlarsınız.

Bir görünüm farkındalığın dışında ortaya çıkamıyorsa, farkındalıktan nasıl ayrı olabilir?

Bir düşünceye ya da duyguya sahip olmak farkındalık ister değil mi? Şimdi durun ve bir düşüncenin gerçekleştiğini fark edin. Düşünceyi gören farkındalıktır. Ve düşünce, farkındalıkla ayrılmaz bir şekilde gerçekleşmektedir.

Her düşünce, duygu, duyum, durum ve deneyim tam burada, ayrılmaz bir şekilde mevcut olan farkındalıkta ve şimdi bu sözcükleri okurken olduğu gibi meydana gelir.

Gökkuşağının renklerinin gökkuşağının kendisinden ayrı olduğunu söyleyebilir misiniz? Renkler olmadan gökkuşağı olmaz. Gökkuşağı olmadan, renkler yok.
Ayrılmazlık mı? Farkındalık ve görünüş aynı şekilde ayrılmaz bir bütündür.

Gökkuşağı, kendi başına, renkleri olmadan hiçbir şey değildir. Farkındalık tek başına bir şey değildir. Nasıl ki tüm renkler ayrılmaz bir şekilde gökkuşağının içinde ve gökkuşağı olarak ortaya çıkıyorsa, tüm görünüşler de ayrılmaz bir şekilde farkındalık içinde ve farkındalık olarak ortaya çıkar.

İlk başta işi basit tutalım. Deneyiminizin bir kısmı, deneyiminizin başka bir kısmından kopmuş veya ayrılmış gibi hissettiğinizde, duruma dikkat edin.

Düşüncesiz farkındalık içinde biraz dinlenin. Ayrıma sebep olan sınır çizgilerini arayın. Tüm sınır çizgileri, düşünceler veya zihinsel imgeler yoluyla ortaya çıkar.

Sadece düşünceyi veya zihinsel görüntüyü doğrudan gözlemleyin ve doğal olarak kaybolmasına izin verin.

Bölücü düşünce ortadan kalktıkça, şeyler arasındaki ayrım çizgileri yumuşar.

Hayat, her rengin, şeklin, sesin, tadın, duyumun, duygunun, deneyimin, durumun ve düşüncenin diğer her şeyle sorunsuz bir şekilde iplik iplik aktığı, kesintisiz bir dokuma halısı gibi tek parça görünmeye başlar.

Ve tüm bu zuhûrât, onların farkında olma temel kapasitemiz içinde büsbütün bir şekilde ortaya çıkar.

Bu ayrılmazlık konuşması kafa karıştırıcı görünüyorsa, okumaya devam edin ve ana davetiyeye geri dönün.

Bu yöntem, sizi bütün görmeye alıştırmak için geliştirildi, böylece ayrılmazlık kendi doğrudan deneyiminizde aşikar hale gelmiş oldu.

Film Metaforu

Sinema ekranındaki bir film metaforu, ana daveti göstermek için pek faydalıdır.

Farkındalık film ekranı gibidir. Görünüşler, filmdeki karakterler ve sahneler gibidir. Birbiri ardına geçici olarak görünürler. Spontane olarak ortaya çıkarlar. Başka bir deyişle, film karakterlerini ve sahnelerini gerçekleştirmiyorsunuz. Sadece görünürler ve kendi başlarına kaybolurlar.

Karakterler ve sahneler ekrandan ayrılamaz. Filmin görünmesi için ekranın orada olması gerekir. Unutmayın, farkındalık ekran gibidir dediğimde, farkındalığın görülebilen veya bulunabilen bir nesne veya görünüm olduğunu kastetmiyorum. Bu sadece bir metafor. Farkındalık asla bir şey olarak görünmez; aksine her şey farkındalığa görünür.

Filmdeki karakterlerin ve sahnelerin sabit, ayrı nesneler olduğuna inandığımızda ıstırap, çatışma ve arayış olur.

Ben-lik merkezini filmdeki ana karakter olarak alıyoruz ve diğer tüm karakterler bu ana karakterle bir şekilde bağlantılı. Bu, ben merkezli bir varoluş biçimidir. Diğer karakterler istediğimizi yapmadığında ya da doğru sandığımız şekilde hareket etmediğinde, onların hoşnutluğumuzu ve huzurumuzu tehdit ettiğine inanırız.

Bu tamamen yanlış bir algılamadır çünkü ayrı nesneler, ayrı karakterler yoktur.

Hayatımız boyunca, istikrarı sağlamak için dışarda nesneler, ilişkiler, faaliyetler aradık.

Hayatımızda gelip giden geçici görünümlerde (mesela evler, ortaklar, sevgililer, uyuşturucular, alkol, arkadaşlar, maddi öğeler, para, ün, başarı ve daha nice şey) sürekli olarak kendimiz hissini ararız.

Bu nesnelerde süreklilik ve istikrar arıyoruz ama bir türlü bulamıyoruz. Anlık bir tatmin bulabiliriz ancak istikrarlı, devam eden bir memnuniyet veya bu dünyada temel düzeyde iyi olduğumuz hissini bulabiliriz.

İşte bu yüzden geleceği kovalamaya devam ediyoruz. Nihâyetinde mutluluğu arıyoruz. Kendimizi arıyoruz ama bu görünüşler kimliğimizi yansıtmıyor. Geçicidirler ve bu nedenle memnuniyet, esenlik, istikrar veya kalıcı bir kimlik duygusu sağlayamazlar.

İnsan yaşamının tüm hareketi, filmden uyanmak ve onu olduğu gibi görmeye başlamak için bir çağrıdır: Dünyada vâr olmanın ben merkezli bir yolu!

Farkındalığın, her zaman var olduğunu fark ettiğimizde ve tüm görünüşlerin farkındalığa geldiğini ve gittiğini gördüğümüzde, arayış kendiliğinden çözülüyor…

Metafora uygun olarak, deneyimlerimize doğrudan, mümkün olduğunca sık farkındalık olarak gevşersek, çözülürsek, rahatlarsak farkındalık ve görünüş arasında bir ayrım olmadığını görürüz.

Filmdeki karakterler ve sahneler nasıl ekrandan ayrılmazsa, farkındalık da görünüşlerden başka bir şey değildir ve görünüşler de farkındalıktan başka bir şey değildir.

Farkındalık ve dünya ayrılmaz bir bütündür. Bu, varlığın günlük akışından bir şekilde kaçınma, kurtulma veya reddetme kavramını imkansız kılar.

Deneyimlerimizden kaçamayız. Bizim deneyimimiz dünyadır. Bu görüşte, gündelik varoluşumuz derinden kabul edilir ve dolayısıyla dönüştürülür, gündüz rüyası tabir edilir.

İstikrar, kalıcılık, memnuniyet ve esenlik doğal ve zahmetsizce ortaya çıkar.

Gerçek, sinematografik resimlerin üzerinde hareket ettiği ekran gibi her zaman mevcuttur. Üzerinde resim belirirken ekran görünmez olur. Yavaşlayın, görüntü akışını durdurun, ekran netleşecektir. Tüm düşünceler ve olaylar, yalnızca gerçek olan saf farkındalığın ekranında hareket eden resimlerdir.
[R. Maharshi]

SÖZÜN ÖZÜ

Görünüş, farkındalığa gelen ve giden her şeydir. Zuhûrât yâni görünüş, tecellîler, düşünceleri, duyguları, duyumları, durumları ve deneyimleri içerir.

Farkındalığın, tüm görünüşlerin gelişi ve gidişinden önce, esnâsında ve sonrasında mevcut olduğuna dikkat edin.

Meselâ, bir sonraki düşünceniz ortaya çıkmadan önce farkındalık mevcuttur. Düşünce gerçekleşirken farkındalık mevcuttur; düşünceyi olduğu gibi gören şeydir. Ve düşünce düşse de farkındalık buradadır.

Bir düşüncenin ortaya çıktığını fark etmeseniz bile, farkındalık mevcuttur çünkü her şey farkındalığa gelir ve gider (bir düşüncenin yükseldiğini ve düştüğünü fark etmeme deneyimi de dahil!).

İstisnasız her görünüm geçicidir. Farkındalığa yükselir, bir süre etrafta takılır ve sonra hiçbir iz bırakmadan kaybolur, fânîdir…

Tüm görünüşler, sebep olmaksızın kendiliğinden ortaya çıkar ve düşer.
Yanlışlıkla, düşüncelerin, duyguların, duyumların, durumların ve deneyimlerin gerçekleşmesine neden olan bir benlik merkezi olduğuna inanırız. Daha yakından baktığımızda, düşünceleri düşünmediğimizi görüyoruz. Sadece ortaya çıkıyorlar. Biz duyguları ortaya çıkarmayız sadece görünürler.

Görünüşlerin, birbirinden ayrılmaz olduğunu görmeye geldik; ayrı nesneler yoktur.

Nesneler düşüncelerden, duygulardan ve duyulardan ayrılamaz; ve düşünceler, duygular ve duyumlar farkındalıktan ayrılamaz. Bu, kesintisiz büsbütün bir deneyimdir vesselâm.

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ

Zuhûrât-1

Dışın içe hayâlâtı, için dışa zuhûrâtı
Birinden ol birine tuhfeler her bâr olur peydâ
[N. Mısrî]

Dışarda ayrı bir dünyadan, içerdeki ayrı ben’e gelenler birer hayâl, gerçekte içerde ne varsa dışarda o zuhûr ediyor; iç-dış arasında hediyeleşmeler her seferinde bâtından zâhire kesintisiz olarak açığa çıkıp duruyor, iç ve dışın bir bütün olduğu tam anlaşılınca gerçek hayat yâni kulluk akışı başlıyor. Sıfatı ve eylemleri zâhirde, zâtı ise bâtındadır ve her ikisi birbirine hediyedir.

Sevgilinin dâvetini dinlemek, farkındalık olarak dinlenmek. Hayatın her bir görünümüne hayran olmak ve formun ötesindeki hakikati tanımak için insan formuna sahip olmanın lütfu…
[I. Shapiro]

Bu yazı dizisine başlarken, ana dâvetimizi hatırlayalım

Evvel kapı: Farkındalığı tanımak
(Tanırsam fark edebilirim)

Sonrasında: Tüm görünüşler olduğu gibi olsun
(Olsun bakalım; zîrâ olanda hayır vardır)

Nihâyet: Görünüşlerin ayrılmaz olduğunu görün.
(Bir imiş meğer)

Şimdi paylaşacaklarımız, görünüşlere genel bir bakıştır; her bir görünüm kategorisi, sonraki bölümlerde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

Bu bölümdeki materyal, öğrenmeniz veya ezberlemeniz için yeni bilgiler sağlamayı amaçlamamaktadır.

Bilakis farkındalığı doğrudan deneyimlemenize ve görünüşlerin farkındalığa ayrılmaz bir şekilde gelip gittiğini görmenize yardımcı olmak için tasarlanmıştır.

SONRASINDA GÖRÜNÜŞ
Varlığın, gözlemciye duyu organlarıyla algılanabilir şekilde belirmesi demektir:

Bâtında olanın zuhûr etmesi
Gizli olanın meydana çıkması
Örtülü olanın açılması
Görünmeyenin sahneye çıkması
Hazır olanın isbât-ı vücûd etmesi

Görünüşler Nelerdir?

Basit bir “görünüş” tanımıyla başlayalım. Bir görünüş, temel, sürekli mevcut olan farkındalıkta beliren ve kaybolan her şeydir. Tüm görünüşler kendiliğinden ortaya çıkar ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa görünür.

Tüm görünüşler geçicidir. Genel olarak konuşursak, görünüşler şu sınıflardan birine girer: düşünceler, duygular, duyumlar, durumlar veya deneyimler. Bu sınıflandırma, katı değil esnektir ve bazı görünüşlerin birden fazla sınıfa girdiğine şahit olabiliriz.

Düşünceler,
inançları, fikirleri, yorumları, kavramları, zihinsel imgeleri veya resimleri, görüşleri, yargıları, hikayeleri, kimlikleri, rolleri ve pâyeleri içerir.

Duygular,
Arzu, korku, kaygı, endişe, sevinç, mutluluk, kin, öfke, hüzün, nefret, utanç, suçluluk, üzüntü ve umutsuzluğu içerir.

Duyumlar,
Koku alma, dokunma, tat alma, görme ve işitme gibi temel duyularımızla deneyimlediğimiz her şeyi içerir. İlâveten, ağrı, kasılma, baskı, karıncalanma ve zevk gibi türlü fiziksel duyumlar yaşarız.

Durumlar,
Uyanma, rüya görme, rüyasız derin uyku, çatışma, kafa karışıklığı, şüphe, belirsizlik, kesinlik, gevşeme, sinirlilik, huzur, hüsran, özgürlük, depresyon, aşırı düşünme, hastalık ve can sıkıntısı da dahil olmak üzere tüm geçici varoluş biçimlerini veya koşullarını içerir.

Deneyimler sayılamayacak kadar çoktur. Bu kategori, kelimenin tam anlamıyla, pikniğe gitmekten, tuvalette oturmaya kadar çok çeşitli, olası insan deneyimlerini içerir.

Yaşanarak elde edilen bilgilerin bütünü olan deneyimi, sözlükler “kişisel olarak karşılaşılan, maruz kalınan veya yaşanılan herhangi bir olay” olarak tanımlar.

İlk başta, fenomenleri bu şekilde sınıflandırmak, tamamen akademik veya entelektüel görünebilir.

Neden sadece hazır deneyime bakıp basit tutmuyorsunuz?

Elbette, basit ve deneyimsel tutmak önemlidir, bu yüzden “ana davet” her durumda farkındalığa güvenmenizi hatırlatmak için bu yazı dizisi boyunca tekrarlanır.

Bununla birlikte, böyle bir hayâtî mesaja gelmeden önce, dünyayı düşünceler, duygular, duyumlar, durumlar ve deneyimlerden oluşan ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığın içinde ortaya çıkan yâni “geçici olan” olarak deneyimlemiyoruz ki!

Dünyayı insanlar, yerler ve şeyler dahil olmak üzere birbirinden tamamen ayrı nesneler olarak düşünmeye meyilliyiz. Oysa farklı bir açıdan baktığımızda, ayrı nesnelerin olmadığını apaçık görürüz.

Bölünmez bütünlüğün yâni ayrılmazlığın en basit ve en doğrudan ifadesi şudur:

Nesneler, düşünceler, duygular ve duyumlar olarak görünürler ve bunlardan ayrılamazlar. Düşünceler, duygular ve duyumlar da farkındalıktan ayrılamaz. Bu kesintisiz bir deneyimdir. Bu sahneye, dış ve iç deneyimlerimiz arasındaki ayrımın yanıltıcı olduğunu görmeye geldik.

Tüm görünüşlerin geçici, kendiliğinden ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa gelip gittiğine dikkat edin.

Görünüşlerin bu şekilde gelip gittiğini görünce, onları manipüle etme eğilimi -onlara tutunarak, değiştirmeye, kaçınmaya veya onlardan kurtulmaya çalışarak- doğal olarak rahatlar. Bu bir görüştür, olmaktır, yapmak değil!

Sadece kendi doğrudan deneyiminizde görünüşlerin zaten yapılmakta oluğunu fark edin.

Bunlardan herhangi biri hakkında kafa karışıklığı yaşamaya başlarsanız veya kendinizi söylenenleri kavramak için arayış içinde bulursanız, bir dakikanızı ayırın ve rahatlayın.

Bu karmaşanın kendisinin de farkındalığa gelen ve giden bir görünüm olduğuna dikkat edin.

Rahatlayın ve yükselmesine, doğal olarak kendi kendine düşmesine izin verin. Düşüncesiz farkındalıkta dinlenmek için bir dakikanızı ayırın. O zaman her şeyin nasıl zahmetsizce farkındalık içinde göründüğüne ve yine farkındalık içinde kaybolduğuna dikkat edin.

Bu kelimelerin bu sayfada görünmesine izin vermek çaba gerektiriyor mu?

Odadaki seslerin çıkmasına izin vermek çaba gerektiriyor mu?

Işığın odayı aydınlatmasına izin vermek çaba gerektiriyor mu?

Nefes almak, koltuğunuzda oturmak, sadece şimdi burada olmak çaba gerektiriyor mu?

Mesela bir kanepe gibi odadaki herhangi bir eşyâyı seçin. O kanepenin orda, öyle olmasına izin vermek için herhangi bir çaba gerekiyor mu?

“Kanepe” düşüncesinin veya başka bir düşüncenin olduğu gibi olmasına izin vermek için çaba gerekiyor mu?

Farkındalığı tanımak zahmetsizdir çünkü farkındalık her zaman ve zaten buradadır, görünüşler bu farkındalığa zahmetsizce gelip gider.

Doğrudan deneyimde, zaten dolaysız olarak görünen, hemen ortaya çıkan şeyi “aramanın” bir yolu yoktur.

Özgürlük için geleceğe bakmaya devam etmeniz gerektiği hissine sebep olan, “Henüz orada değilim” diyerek yükselen bir düşüncedir.

Basitçe şunu fark etmek iyi gelecektir: Bu düşüncenin kendisi bile zaten mevcut olan farkındalığa gelip gidiyor işte…

Görünüşler Geçici, Kendiliğinden ve Bölünmezdir

Kendi doğrudan deneyiminize baktığınızda, tüm görünüşlerin geçici, kendiliğinden ve ayrılmaz bir şekilde “farkındalıkta belirdiğini” göreceksiniz.

Bu yüzden, ana davetiyenin ikinci kısmı sizi “tüm görünümlerin olduğu gibi olmasına” izin vermeye davet ediyor.

Bir şey olduğunda genellikle, analiz ederek, inkar ederek, kaçınarak, bastırarak, değiştirerek veya etkisiz hale getirmek suretiyle hissettiğimiz, deneyimlediğimiz şeyleri saklamaya veya onlardan kurtulmaya çalışırız. Böylece görünüşleri “manipüle etmeye” teşebbüs ederiz.

Bunun yerine sizi, tüm görünüşlerin olduğu gibi olmasına izin vermeye davet ediyorum.

Tüm görünüşlerin olmasına izin verirken, hayatın kontrolünü elinde tuttuğunu sanan “ayrı bir benlik” kavramı açıkça görülür. Bu kavrayışta, ıstırap, arayış ve çatışma doğal olarak serbest bırakılır.

1. Görünüşler geçici, fânîdir.

Bu da geçer yâ hû

Her görünüm geçicidir ve hiçbir istisnası yoktur. Hayatın tamamı fânidir. Tüm görünüşlerin geçici olduğunu görerek, onları öylece bırakır, sâdece olmalarına izin veririz. Özgürce ve kesintisiz bir şekilde gelip gitmelerine izin veriyoruz.

Bu rızâ kapısı, hayatın mükemmel kabulüne açılır. Doğrudan deneyimimizle bu süreksizliğe dikkat ettiğimizde, muazzam bir özgürlüğün farkına varırız.

Görünüşlere karşı kişisel irademizi kullanmak zorunda kalmadan, gelip giden, sürekli akan ve değişen zuhûrâta doğal bir teslimiyet vardır.

Aslında, “kişisel irade” hissinin, bir benlik merkezine, belirli görünüşleri değiştirmesi, etkisiz hâle getirmesi, idâre etmesi, kontrol etmesi, kaçması veya kurtulması gereken merkezde duran “ayrı bir kişiye olan inancı” nedeniyle yaşandığını görüyoruz.

Hiçbirini vurgulamadan tüm görünüşlerin yükselmesine ve düşmesine izin vererek, bu ayrı ben-merkezine olan inancımızı görmeye başlıyoruz.

Benlik merkezinin, hafızada tutulan bir dizi geçici görünümden başka bir şey olmadığını fark ediyoruz. Görünüşler ayrı bir benliğe olmuyor. Farkındalığa geliyorlar ve gidiyorlar.

Zuhûr eden her ne ise, değiştirmeye, etkisiz hâle getirmeye, yönetmeye, kontrol etmeye, kaçmaya veya ondan kurtulmaya ihtiyaç duymadan farkındalık olarak rahatlayabiliriz.

Her görünümün olduğu gibi olmasına yâni farkındalık içinde geçici bir hareket olarak belirmesine izin verebiliriz.

Bir görünümü değiştirme, etkisizleştirme, yönetme, kontrol etme, kaçma veya kurtulma ihtiyacını deneyimlesek bile, o düşünceyi gördüğümüz anda, yine farkındalık olarak rahatlayabiliriz.

Her görünümün sınırlı bir ömrü vardır. Gelir ve sonra iz bırakmadan gider.

Mesela “Ben bir insanım” diyen bir düşünce ortaya çıktığında, bu düşüncenin geçici olduğunu görün. Birdenbire ortaya çıkıyor. Kısa bir süre ortalıkta dolanır ve sonra hiçbir iz bırakmadan kaybolur. Bütün düşünceler böyledir.

Bazı düşünceler uzun sürüyormuş gibi görünebilir ancak durum gerçekten böyle değil. Münferit her düşünce, kısa ömürlü, anlık bir görünümden ibârettir.

Görünüşte kalıcı olan ayrı bir benlik (benlik merkezi) hissi yaşanır çünkü o benlik hakkındaki düşünceler tekrar tekrar vurgulanır.

Bu düşünce hikâyesinde ana karakter sizsiniz. Ancak hikayeniz göründüğü gibi değil. Bu sizin gerçek kimliğiniz değil. Siz, önemli, zamana bağlı, uzun ömürlü bir varlık değilsin.

Size bir şeyler olmuyor. Onlar sadece oluyorlar işte.

Düşünce, hayatı sanki bir benlik merkezine oluyormuş gibi yorumlar. “Siz” olarak kabul ettiğiniz şey, aslında birbiri ardına ortaya çıkan bir dizi düşüncedir. Bu geçici düşünceler, bir ana karaktere işaret ediyor gibi görünüyor çünkü bunlar birbiri ardına, hızlı bir şekilde art arda oluyor.

Kendinizi tüm bu düşüncelerin ortaya çıktığı temel farkındalık olarak tanımakla, gerçekte neler olduğunu görmeye başlarsınız.

Bir fotoğraf albümündeki anlık görüntüler gibi bir dizi geçici düşünce ortaya çıkıyor. Doğal bir benliğe işaret etmiyorlar. Sadece kendilerini işaret ediyorlar.

Senin hikâyen sadece kendini gösteriyor. Hikayenin ötesinde, altında veya arkasında bir benlik yoktur. Yalnızca hafızada tutulan ve her tekrarda kendini büyüten, inatçı bir hikâye var.

Hikayenizdeki düşünce dizisi içinde bir yerde, ortaya çıkan ve “Bütün bunlar benim başıma geliyor” veya “Bütün bunlar benim düşüncelerim” diyen “bağlayıcı” bir düşünce var.

Bu “bağlayıcı” düşünce, diğer düşüncelerden daha fazla güç veya hakikat içermez. Yükselir, doğar ve sonra düşer, batar. Ama düşünceye fenâ hâlde inanılır. İşte, sahte benlik ve ayrılık duygusunu pekiştiren, yanılgıyı kemikleştiren de bu inançtır.

Siz adınız, iş unvanınız, rolünüz veya farkındalığa gelen ve giden diğer düşünceler değilsiniz.

Gerçek kimliğiniz, farkındalığın ta kendisidir. Düşünceler en iyi ihtimalle geleneksel bir varoluş yaratır. İletişim amaçları, pratik dünya işleri için uygundurlar.

Meselâ, otelin girişinde kimlik formunu doldururken kendinize “Ümit Akdemir” dediğiniz düşünce faydalıdır. İmza atmanız gereken yerlerde “farkındalık” kelimesini kullanmazsınız.

Düşünce, pratik amaçlar için faydalı olsa da, hayattaki “Ben kimim?” veya “Kesinlikle doğru olan gerçek nedir?” gibi daha derin sorulara cevap veremez.

Farkındalığın tanınmasında, bu sorular basitçe ortadan kalkar; bunlara fikren cevap vermeye gerek olmadığı görülür.

Geçici olan sadece düşünceler değildir; tüm görünüşler gelir ve gider. Her duygu, duyum, durum ve deneyimin de kısa bir ömrü olduğuna dikkat edin.

Ortaya çıktıklarında bu geçici görünümleri fark etmeye başladığınızda, çok hızlı bir şekilde yok olduklarını da görürsünüz. Nihâyetinde etrafta hiçbir şey kalmaz.

Görünüşleri manipüle etme eğilimi, onların geçiciliğini gördükçe kaybolur; zâten manipülasyon ve kontrolün gereksiz olduğunu görmeye geldiniz.

Dahası, manipülasyon ve kontrolün mümkün olmadığını da görüyorsunuz. Hayatı manipüle etme veya kontrol etme fikri, sadece farkındalıkla ortaya çıkan bir düşünce olarak görülüyor.

Doğrudan farkındalığın tanınmasından gelen daha derin bir güven ve bilgelik kendini gösteriyor.

Her şey gelir ve gider. Beğensek de beğenmesek de onların doğası bu. Gerçek teslimiyetin anlamı da işte budur.

Geçici görünüşler, en derin anlamda gerçekten ne olduğumuzu asla tanımlayamaz. Ne olduğumuza dair herhangi bir kavramsal tanım, yalnızca kısacık bir görüntüdür; hızla gelen ve farkındalığa geri dönen bir düşüncedir.

Aynısı, duygular, duyumlar, durumlar ve deneyimler dahil olmak üzere başka herhangi bir görünümle özdeşleştiğimizde de geçerlidir.

En derin sorularımıza zihinden cevap arayışını bıraktığımızda, hayatımızda gerçek kabulü, barışı, özgürlüğü, sevgiyi, şefkati ve bilgeliği yaşamaya başlar ve nihayet aradığımız huzuru buluruz.

Yıllarca kendini sürekli geçici düşüncelerle etiketleyerek gerçek kimliğini bulmaya çalışan bir çiçek düşünün.

Bir gün, çiçek bir kimlik duygusu için bu etiketlere bakmayı bırakır ve sadece kendini güneşe doğru uzatır, kendini basit var olma eylemine açar. Ne olduğunu bulmaya çalışmak yerine, sadece olduğu gibi olmaya başlar.

Aynı şekilde, geçici görünümlerle gerçek kimliğimizi bulmaya çalışmayı bıraktığımızda, doğal olarak neysek o olmaya başlarız.

Bir düşünceyi vurgulamak, onun üzerinde durmak, bir düşünceyi analiz etmek, başka bir yere izâfe etmek, ondan kurtulmaya çalışmak veya bir düşünceyi değiştirmek anlamına gelir.

Mesela “Ben yetersiz biriyim” düşüncesi ortaya çıkarsa ve neden yetersiz olduğunuza dair yüzlerce sebep bulursanız, yetersiz bir insan olmanın hikâyesi uzun süre ortalıkta dolanıyor gibi görünecektir.

Gerçekte olan şey, birçok kısa ömürlü düşüncenin birbiri ardına ortaya çıkmasıdır. Bir düşüncenin basitçe olmasına izin verildiğinde, hiçbir iz bırakmadan düşer. Geçici doğası gerçekleşir. Düşünce düştüğünde, bir dakikanızı ayırın ve düşüncesiz farkındalık olarak dinlenin. Bu farkındalık, gerçekte olduğunuz şeydir.

Unutmayın, ana davetin ikinci kısmı “tüm görünüşlerin olduğu gibi olmasına izin vermektir”. Bunu gerçekten basit tutun.

Bir düşünce veya başka bir görünüm ortaya çıktığında, sadece onu fark edin. Yargılamadan, bağlanmadan, direnmeden bakın.

Görünüşün sizin için ne anlama geldiğini, benlik merkezini anlamaya çalışmayın.

Sadece düşüncesiz farkındalık olarak rahatlayın, görünümün ortaya çıkmasına ve doğal olarak farkındalığa düşmesine izin verin. Tüm görünüşlerin olduğu gibi olmasına izin verirken, derin bir teslimiyet gerçekleşir.

Hayat, benlik merkezinin hayal edebileceğinden, kavramsallaştırabileceğinden veya kavrayabileceğinden daha derin bir anlam kazanır.

Bu sâyede, biz insanlar, birbirimizden ya da başka hiçbir şeyden ayrı olmadığımızı görmeye başlıyoruz. Bunun yaşamlarımız üzerinde derin bir etkisi var ve bizi, insanlığa bu kadar acı çektiren “ben-merkezci” kalıplardan kurtarıyor.

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ