Açık Sır Yoktur

Ortalığı karıştırmak için her zaman gürültü ve yanlış yönlendirme gerekir, sessizlik gerçeği yüzeye çıkarmanın en iyi yoludur.
[A. Pitoniak]

İLİŞKİLER

Anne-baba ve diğer insanlarla olan ilk deneyimlerim, inançlarımı ve ilişkiler hakkındaki kalıplarımı oluşturur ve bu kalıplar, kim olduğumu yeniden keşfedene kadar sonraki her bir ilişkiyi tâkip eder ve etkiler.

Hangi oyunda oynarsam oynayayım, ilişki kurduğum kişiler esas olarak o oyunda paydaş olacaklar, onu pekiştirecek ve destekleyecekler.

İhtiyaç duyulmam gerekirse, ihtiyacı olanları yaratırım. Reddedilmem gerekirse reddedilmeyi çekerim.

Ne kadar insan varsa o kadar çeşitlilik var. Ama kalıplar, yalnızca benim özel ihtiyaçlarımın ve inançlarımın bir doğrulamasıdır ve bende olduğu hâlde henüz yeniden keşfetmediğim şeyleri yansıtırlar.

Bunun için tamamen müsaittirler zîrâ koşulsuz sevginin gizli ilkesinin bir parçası olarak, beni başka türlü bir olasılığı görmeye davet ediyorlar.

Zaman içinde geçen, ayrı dünyamda “ilişki” olarak deneyimlediklerim, benimle bir başkası arasında bir bağlantı gibi görünüyor.

Her ilişki, duyguların, ilgi alanlarının ve coşkuların, kahkahaların ve gözyaşlarının, düşüncelerin ve yansımaların değiş tokuşu olabilir.

Bir kısım diğer kısımla iletişim kuruyor. Kendimden ayrı olarak orada yansıttığım şeyle ilişkiliyim. Tam anlamıyla çok az birleşme var. İki iz düşüm, iki koşullanma, iki kalıp arasındaki bir iletişim ya da birbirlerinin egolarını okşamak için bir anlaşma var gibi görünüyor.

Biriyle ilk tanıştığımda ben olma alışkanlığım, bazen diğer kişiyi onu hapsedeceğim bir kutuya koyar. Bazen kutunun parçalarını oraya buraya uzatacağım ya da onu büyütüp küçülteceğim. Bu şekilde güvende kalıyorum ve gerçekte kim olduklarından ziyâde, o kişi hakkındaki kavramlarımla ilişki kuruyorum.

“Amacım” olduğunu düşündüğüm şey olmaya çabaladığımda, başkalarıyla karşılaştırmalı bir durumda yaşayabilir ya da onları yargıcım olarak görebilirim. Bu bir tür, ince rekabettir.

Diğer kişiyi de eksiklik duygumu giderebileceğine inandığım biri olarak görebilirim.

Yansıtmak istediğim imajı kabul edebilirler ya da lâyık olma duygumu güçlendirebilirler. Beni heyecanlandırabilirler ve varlıklarıyla beni rahatlatabilirler. Her durumda, bir ihtiyacı karşılarlar.

Başkalarıyla ilişki kurma şeklim, herkesin en temel ilişkisinin en güçlü yansımasıdır ve bu en temel ilişki kendimle olan ilişkimdir.

Ancak kim olduğumu yeniden keşfettiğimde, artık hiçbir ilişki sorunu kalmaz. Bu açık ve içten mevcudiyette hafızaya veya tekrarlamaya, karşılaştırmaya veya beklentiye gerek yoktur.

Bir parçanın diğeriyle buluşması için yer yok. İkisi arasında mesafe yoktur ve bu nedenle hiçbir şeyin ilişki kurmasına gerek yoktur.

Tüm enerjimiz sürekli bir tazelik ve basitçe olanın kutlanması ile birleşir.

Bundan sonra, akışta bir ilişki görünse bile, bu artık kendiliğinde bir al gülüm ver gülüm hâli, doğal bir akıştır…

Çoğu zaman sessizlik vardır, çünkü bir zamanlar tehdit olarak görülen boşluğu doldurmaya gerek kalmamıştır.

Bu sessizlik boş da değildir hani, sürekli raks hâlindeki kâinatın âhengi ile doludur, varlığın akışı ile basitçe birlikte…

BEN DEĞİLİM…

Hayat hikayem,
Zihin,
Beden,
Duygular
Acı veya zevk deneyimleri,
Mücadele, başarı veya başarısızlık değilim.

Ben yalnızlık, dinginlik, hayal kırıklığı ya da merhamet de değilim.

Amacım, arayışım, bulmam ya da “manevî tecrübe” denen zirvede herhangi bir şey olduğunu düşündüğüm şey bile değilim.

Ne olduğumu bilmediğimde bu deneyimleri kutsallaştırıyor, sahipleniyor ve onlara büyük önem veriyorum.

Bu neyse, bir kez anlaşıldığında bana cevaplar verecek ve formüller sağlayacak bir şey ifade ettiklerine inanıyorum.

Ancak bu deneyimler, yalnızca tanınmak için kendini gizleyen ve açığa vuran bilinçtir.

Ne olduğumu bildiğimde, vâr olan olmadığımı keşfederim, var görünenin görünmesine izin veren mevcudiyet olduğumu keşfederim.

Vâr oluş ya o mevcudiyette çiçek açar ya da ayrılık duygumu geri yansıtır.

BEN…

İlâhî olanın şimdi kendini ifadesi,
Tam olarak benim olduğum gibi, tam burada, şu anda.

Sen, tam olarak olduğun gibi ilâhî ifâdesin, tam burada, şu anda.
Bu ilâhî ifâdedir, tam olarak olduğu gibi, tam da burada, şu anda.
Hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şeyin eklenmesine veya çıkarılmasına gerek yok.
Hiçbir şey diğerinden daha değerli veya kutsal değildir.

Fazladan hiçbir koşulun yerine getirilmesi gerekmez.
Sonsuzun kendisi başka yerde ve bizi bir yere göndermiş de daha değerli daha önemli olmamızı filan beklemiyor.

“Ruhun karanlık gecesini” yaşamak, teslim olmak, arınmak, herhangi bir değişim ya da süreçten geçmek zorunda değilim.

Yanıltıcı ayrı benlik, yanıltıcı olduğunu ortaya çıkarmak için bir şeyi nasıl uygulayabilir? Hayâlî varlık ne yapsa hayâlî, gayret eli gerçeğe değesi değil!

Ciddi, dürüst, sahtekâr, ahlaklı ya da ahlaksız, ince ya da kaba olmama gerek yok. Dayanabileceğim hiçbir referans noktası yoktur.

Görünüşe göre gerçekleşmiş olan her hayat hikayesi, her uyanış için benzersiz ve tam olarak uygundur.

Her şey tam da şu anda olması gerektiği gibidir.

Daha iyi bir şeylerin potansiyelini taşıdığı için değil, basitçe tüm bu olanların ilahi olanın kendi ifadesi olduğu için.

Özgürleşmeye ihtiyacı olan hiç kimsenin olmadığını keşfetme çağrısı süreklidir. Dönüşüm anlarını sağlayacak özel zamanları, kutsal yerleri beklemeye, kalıcı mutluluğu, egosuz bir durumu ya da dingin bir zihni aramaya gerek yok.

Lütfun inmesini beklemem bile gerekmiyor. Çünkü ben varım ve sen varsın ya o zaten bitmez tükenmez lütuftur.

GÖRÜLEN ve GÖRÜNMEYEN

AÇIK SIR adıyla bu okuduklarınız, aydınlanmanın, yapıştıklarını bırakmaya ve direndiklerine izin vermeye hazır herkes için sürekli olarak mevcut, birdenbire, doğrudan ve enerjik bir aydınlanma olduğunu ilân eden bir apaçık bir yayındır.

Ayrı bir yaşayanı olamayan, hayatın her sahnesinde kendini gösteren açık sırdır. Hiçbir çaba, arınma yolu, süreç veya herhangi bir öğreti ya da öğretmen bizi oraya götüremez.

Açık sır, hayat tarzımızı şeklimizi değiştirme çabamızla ilgili değildir bilakis kimin yaşadığının yeniden ortaya çıkmasıyla ilgilidir.

Hiçbir kavram ya da kavram dizisi aydınlanmayı ifâde etmeye yetmez..

Kim olmadığımızın ve ne olduğumuzun yeniden keşfini ve hayretini kelimelerle paylaşmaya çalışmak, bir sütlaç tarifi yazıp onu okuyan birinin tadına bakmasını beklemek kadar nâfile bir süreçtir.

Bana öyle geliyor ki, sözlü iletişim ancak bir anlayışın ifadesi olabilir ve ben de, anlaşılması mümkün olan en önemli ve özgürleştirici içgörü olduğunu düşündüğüm şeye dair kendi anlayışımı paylaşıyorum.

Burada ifade edilen yeni bir şey yok. Hepimizin bu konuya dair türlü inançların yazılıp konuşulmasından gelen bir anlayışı var zâten…

Bu paylaştıklarımızı bazı kişiler, üzerinde etiket bulunan bir kutuya koydular. Birçoğu buna rastladı ve zâten iyi bildikleri ve yapıp durdukları, doğru yol sandıkları kendi gerçeklerine hızla geri döndüler.

Diğerleri “Ama hayat o kadar basit değil” dediler.

Sâdeliğin, her şeyi kapsayan doğasıyla birlikte bu sezgiyle doğanlarda beni şaşırtan en harika özelliklerden biri olduğunu söylemeliyim.

“Aydınlanmanın zaman aldığına” veya “bu tür bir yaklaşımı” düşünmeden önce çeşitli süreçleri deneyimlemeleri veya belirli inançları gerçekleştirmeleri gerektiğine inananlar var.

Bazıları mevcut farkındalığı kullandıklarından ve “hiçbir şey değişmedi ya da düzelmedi, daha iyi olmadı” diye şikayet mi ediyor?!

Diğerleri, özgürlüğün çaba, fedakarlık ve disiplin dışında herhangi bir yolla gerçekleştirilebileceği fikrini şiddetle reddeder.

Ve bazıları sırrı işitti ve kendi biricik yollarından bir sıçrama yaptı.

Ne var ki bu birlik zevki öğretilemez ama sürekli paylaşılır. Mirasımız, doğal hakkımız olduğu için, kimse üzerinde hak iddia edemez.

Tartışılmasına, kanıtlanmasına veya süslenmesine gerek yoktur çünkü olduğu gibi tek başına duruyor. Tanınmadığı için üstü kapalı kalıp inkâr edilmişse veya çıplak bir gözle kabul edilip yaşanmışsa kime ne…

Sessizlik kendini yalnızca kendine gösterir. Ancak bir hiç olarak girdiğimizde ve öylece kaldığımızda sessizlik sırrını açacak, “açık sır” duyulacaktır.
[A. Kadrî]

Açık Sır 8

Hayatlarımız şu ya da bu şeye dâir korkularla doludur ama bunların hepsi sahip olduğumuzu düşündüğümüz benlik ve onu korumakla ilgilidir. İroni, öyle ayrı bir benliğin olmamasıdır.
[W. Hsin]

“Yüce ve Sonsuz Ben” olan zâtı ile, sonsuzluğun bir dakikasının tadına bakan “sonlu şahsı” arasında, en ufak bir ayrım bile yaparak yaşayan her canlı, her zaman korkuya maruz kalacaktır.
[
S. Muktananda]

KORKU

Gerçekte kim olduğumu anlayana kadar, hayatım büyük ölçüde korktuğum şey tarafından yönlendiriliyor.

Bir başlangıca ve bir sona olan inancımı doğuran, bu korkum olabilir.

Hayatta kalma içgüdümü tâze tutan ve devâm ettiren şey kendimi kaybetme korkumdur ve en çok özlediğim ve korktuğum şeyse benliğimin yokluğu…

Zayıflıktan korkarak kontrol etmeye çalışırım, yakınlıktan korkarım mesafeli olmaya çalışırım, boyun eğmekten korkarsam baskın olmaya çalışırım ve sıradan olmaktan korkarsam özel olmaya çalışırım.

Korkabileceğim şeyler sonsuzdur çünkü eğer bir korkum aşılırsa yerine başka bir korku koyabilirim.

Mevcut farkındalık varsa, korku açıkça bir soyutlama olarak görülür… Hâfızanın planından doğan bir gelecek kaygısı.

Korkuyu doğuran hikaye bırakılırsa, bana kalan tek şeyin ham ve canlı bir fiziksel duyum olduğunu keşfederim. Artık korku, beni istilâ etmeyi bırakıyor ve sessizce vâroluştaki yerini alıyor.

Korku, fiziksel veya duygusal acı ile aynıdır. Ona yapışmayı, onu sâhip olmayı bıraktığımda, kendimi onun esaretinden kurtarır ve onu olduğu gibi görürüm.

Acı çekmeyi “benim acım” ve “bu kötü” olarak etiketlemeyi bırakırsam, ona sadece belirli bir formu olan enerji olarak izin vermem mümkündür ve işte o zaman, beni derinden varlığa götürebilecek kendine has bir aroması olan, bir yol olduğu anlaşılabilir.

Acı çekmenin doğası, bana başka bir olasılıktan derinden bahsetmesidir. Zevk peşinde koşarak ve acıdan kaçınarak bu olasılığın temel kökünü ikiye ayırıyorum.

SUÇLULUK

Sadece bana öğretilen veyâ kendim için inşa ettiğim bir dizi inanç sistemine dayanarak “kim olduğumu” yargılarsam kendimi suçlu hissedebilirim.

Kendi inşa ettiğim inançlarım sâdece zaman içindeki geçmiş deneyimlerimden kaynaklanabilir.

Bu kavramlar, bir hedefe doğru bir yolculuk, arınmaya giden bir yol fikriyle bağlantılıdır.

Mevcudiyette oluş, varlıkta bir “olma” yoktur, bir amaca hizmet etme, bir hedefe bağlılık yoktur.

Değerli olmak için artık herhangi bir standarda ulaşmam ya da belli bir şekilde davranmak zorunda olmadığımı görüyorum.

Enerjimi “suçlu hissetmek” ve bu yanıltıcı duyguyu yatıştırmak için harcarken, özgürleşme olasılığını inkar etmeye devam ediyorum.

Günah veyâ karmik döngü dramının, “kim olduğumun” yeniden keşfinden tam manâsıyla kaçınmayı güçlü bir şekilde gizleyebilen bir zevki ve câzibesi vardır.

Aslında yaptığım şey, kesinlikle her ikisinin de ötesinde olandan kaçınmak için doğru ya da yanlış hakkında yanıltıcı bir konsepte yatırım yapmak.

Varlıkta borç yoktur çünkü vâdesi gelecek bir tarih yoktur.

Herhangi bir durumda ya kendimi ayrı hissederim ya da bir mevcudiyet hissi var.

Ayrılık hâlinde, ne yaparsam yapayım bu mesâfe kapanmaz. Varlığın bütünlüğünde ise ayrı benlik artık yoktur ve sadece vâr olan vardır.

Her iki durum da tam ve eksiksizdir. Her ânın ödülü, kendisidir.

Sâdece şimdi ve burada olan… Oradaki ve sonraki gitti. Ödenecek, devam eden borç kalmadı.

Yaptığımız veya olduğumuz her şeyi ölçmek, hesaplamak, karşılaştırmak için, sürekli olarak acımasız yargıcı çalıştırırken, kendimizi yalnızca yansıttığımız bir tanrıyı yatıştırmak, iknâ etmek için bir mücadele, suçluluk ve ıstırabın varlığına hapsediyoruz.

Sadece biliş veya bilmeyiş vardır. Eğer anlayamazsam göremem ve karanlık sâdece karanlıktır. Ne doğru ne de yanlış.

Bütün bu kötü ya da iyi, orijinal günah, karma ya da her türden borç kavramları, zamana kilitlenmiş uyanmamış bir zihnin ve bir baba, anne ve benlik duygusunun sürdürülmesi ve pekiştirilmesinin yan ürünleridir.

DÜŞÜNCE

Benim düşüncem zamanı yaratır ve zaman da düşüncemi yaratır.

Zaman içinde, düşünmeye devâm ederek yanıltıcı benlik kimliğimi ve ayrılık hissimi koruyorum.

Düşünüyorum… Öyleyse “ben” devam ediyorum.

Zaman içindeki düşüncem, esas olarak, kavrar ve böler, sürekli olarak doyuma veya belâya doğru ilerleme fikirleri üretir. Düzeni bozar ve düzenden söz eder, vaatlerde bulunur ve yıkımdan söz eder.

Zaman düşüncem, “kendim” dediğim bir yerden bir hatıralar ve yansımalar denizi üzerinde ileri geri hareket ediyor.

Zihnim, sınır koyma ve sınırlardan kurtulma arasındaki kusursuz dengeyi korurken, görünen ve görünmeyen varoluşun her noktasında “gerçek hayat” arayışı içindeyken sadece bakanı keşfetmeye hasrettir.

Hiçbir düşünce bana “kim olduğumu” söyleyemez.

Ama ince bir anlayış beni o nehrin kıyısına dek götürebilir.

Sâkinlik düşünmemekle sağlanmaz. Dinginlik kesinlikle düşüncenin varlığının veya yokluğunun ötesindedir.

Huzur için savaşmak, sessizlik için bağırmak gibidir sâdece istenmeyen şeylerden daha fazla yaratır.
[D. Schmidt]

Kendimi hareketsiz tutamam ama hareketsiz gibi görünen şey görüldüğünde, bu görüş dinginlikten doğar.

Yaratıcı düşünce korkunun olmadığı, ikincinin kalmadığı bir dinginlikten doğar.

Ama ya düşünmenin ötesine geçersem, “neredeyim ve ben kimim?”

Öyle ya, “Ben-im” dediğim her neyse düşünceden önce orada hazır bulunmalı ve düşüncenin geldiğini görmeli ve her geçen gibi o da geçtiğinde yine orada kalmalı ve gidenleri fark etmeli değil midir?

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…

Açık Sır 7

Evren atomlardan değil, hikayelerden oluşur.
[M. Rukeyser]

Seçimsiz Seçim

Hayatın akışı olan varlığın içinde, hiçbir zaman bir şey seçmediğimi veya yapmadığımı, yaşananların ayrı bir yaşayanı olmadan sadece yaşanmış olduğunu görüyorum.

Ve bu yüzden ne denizi durdurdum ne güneşi hareket ettirdim ne de doğuştan gelen HAK olan hakkıma bir adım daha yaklaştım ya da uzaklaştım.

Bu keşfin getirdiği acziyetle, ilâhî çâresizliğimi kabul ederek, asla “kendime ait” diyebileceğim bir geçmişe veya geleceğe sahip olmama özgürlüğünün tadını çıkarıyorum.

Bazıları soruyor, “Kim seçiyor, bu harika kaosu kim yönetiyor?”

Ama bir kez sevgilinin kollarında olduğunu anlamaya gör, artık hiçbir şeyin önemi yok. Sanki “ben seçiyormuşum gibi” yaşayabilir ve pekâlâ vâr olmanın dayanılmaz hafifliği içinde salıvermenin keyfini çıkarabilirim.

Benim-sandığı-m Dünya-m

“Benim Dünyam” olarak deneyimlediğim her şey benim için tamamen benzersizdir, ihtimaller bana özel.

Âh o rengin kırmızısı, çayın tadımı, korku ve mutluluk duygularım, dışarda yürümeyi, renkli rüyâlar görmeyi ya da uyanma deneyimimi başka kimse böyle benim gibi bilemez.

Zamanla deneyimlerim büyük ölçüde inançlarımı şekillendiriyor ve inandıklarımı tekrar deneyimliyorum.

Hayat hikayemi an be an, gün be gün etkileyen şey bu iki vatandaşın karşılıklı etkileşimidir.

Bu varoluş düzeyinde, “Benim Hikayem” adlı bir filmde yapımcı, senaryo yazarı, oyuncu kadrosu, müzik yönetmeni hem de seyirci ve eleştirmen olarak görünüyorum.

Hayatıma mümkün olduğunca açık ve net bir şekilde baktığımda, belirli bir kalıba soktuğum inanç sistemimin yayınladığı etki ve imaj türüne tam olarak uyan insanları, olayları ve kalıpları kendime nasıl çektiğimi görüyorum.

Birçok insan bu “çekim yasası” kavramı hakkında çok heyecanlandı ve düşünce kalıplarımızı ve inanç sistemlerimizi değiştirebilirsek, hayatı deneyimleme şeklimizi değiştirebileceğimizi öğrendi.

Görünüşe göre bu böyle olabilir, ama aynı zamanda bir noktayı tamamen gözden kaçırıyorlar. Gerçekte kim olduğumuz, deneyim ve inancın sınırlarının ötesindedir.

Kim olduğumu yeniden keşfedene kadar nasıl bir varlık yaratmaya çalışıyorum?

İstediğimi düşündüğüm şeyin gerçekten ihtiyacım olan şey olduğundan tam olarak emin miyim?

Neyi yaratmam gerektiğine dair fikrim sizinkinden daha mı iyi olacak yoksa bireysel vizyonlarımız çatışacak mı? Gündelik olarak yinelenen model bu gibi görünüyor.

Bu kavramın peşine düşenlerin bu algı seviyesinde muhtemelen fark edemeyecekleri şey, istediğimizi düşündüğümüz şeyi yaratmak için tüm istek ve arzularımızın ötesinde, gizli bir gündem olduğudur…

Sürekli işleyen başka ve çok daha güçlü bir koşulsuz sevgi ilkesidir. Tamamen doğal olduğu halde genellikle tanınmayan. İşte bu, yaşayan paradoksun özüdür.

Bildiğimiz tüm varoluş, zaman sınırları içinde, bizi sürekli olarak “gerçekte ne olduğumuzu” hatırlamaya (zikr) davet eden (ezan) o gizli ilkenin yalnızca bir yansımasıdır.

Bu yansıma içinde doğru ya da yanlış, daha iyi ya da daha kötü yoktur, sadece her gün okunan apaçık bir davet vardır.

Çünkü varoluşla anlaşmak zorunda olan “ayrı bireyler olma” deneyiminin içinde kilitli kalırken, bir rüyanın içinde hapis kalıyoruz.

Bu rüya hâlinde yaptığımız her şey, olumlu olarak görülen her şeyin tam ve eşit olarak karşıtıyla dengelendiği “karşıtlar yasası” tarafından yönetilir.

Murakabe ile kendi içimize baktığımızda, her şeyin farklı görüntülerde sürekli kendini tekrar ettiği bir çarkta, feleğin çarkında olduğumuzu keşfederiz.

Görünüşte yarattığımız şeyi yok ederiz ve görünüşte yok ettiğimizi yeniden yaratırız, dengedeki + ve – işlemlerin toplamı hep sıfır çıkar!

Ve özgür irade ve kişisel tercih konusunda inanabileceklerimize rağmen, bir dizi koşullu refleks ve inanç sisteminden etkiye tepki veren ilahi bir oyunda rüyâ karakterleri olduğumuzu görürüz. Bizim ondan uyanmamızdan başka hiçbir amacı olmayan bu rüyanın tek yaratıcısı biziz.

Gerçekte, karşılık versek de vermesek de koşulsuz sevgiyle çevriliyiz ve onu kucaklıyoruz.

Zaman içindeki deneyimimiz, yeniden uyanışımızın özel ve benzersiz ihtiyaçlarına, büyük olayları ve küçük nüansları ile kendi içinde tam olarak uyan mükemmel bir şekilde düzenli bir sahne kurar.

Gizli ilkenin kaynağı kendimizdir ve eve dönme özlemimiz, “vatan hasreti” tarafından ateşlenir.

Yapıp ettiklerimizin ne kadar önemli veya çok önemsiz olduğunu düşünsek de dünyadaki ifademizin ne kadar yetenekli, sanatsal, faydalı, sıradan veya sonuçsuz olduğunu hissetsek de, bunların hepsi basitçe ve yalnızca bu gizli ilkenin bir işlevidir.

Her yeni gün, her yeni nefes, tüm olguların içine girmek ve ötesine geçmek ve her şeyin yayıldığı kaynağı yeniden keşfetmek için hiç bitmeyen bir fırsat sağlayan, aslına tamamen uygun bir yansıma.

Varlığın akışı olan hayat beni çağırıyor.
Önce beni fısıldayarak arar ve sonunda bana bağırır.

Beni gerçekte kim olduğumu yeniden keşfetmeye götürecek şey genellikle kriz ya da hastalık çığlığıdır, çünkü acıyı soyutlamak zordur.

İşte ışık yaradan sızıyor
Öyleyse derde binlerce kez âferin…

Zihin-Bedenin Ölümü

Zihnin ve kendine âit sandığı bedenin ölümü, yalnızca zamanda içinde süren yolculuk yanılsamasının “benim hayatımın” sona ermesidir.

Koşulsuz sevgiye uyanış hemen gerçekleşir. Görünürde olan herhangi bir şeyden bağımsız olarak orijinal doğamızca sarılıyoruz.

Bu akışın içinde, beden-zihin yapışkanlığı bırakıldığında, herhangi bir “ara hazırlık” veya “arınma süreci” yoktur.

Nasıl olabilir ki?
Oradaki kim vardı? “Kişisel bir hayattan” sonra ya da yeniden bedenlenme ile ilgili tüm fikirler, yalnızca “ayrı bedenin” sürekliliği yanılsamasını korumak isteyen zihinlerdir.

Hikaye bitti…
İlahi roman yazılmıştır ve zihnin nasıl yargıladığına, nasıl yorumladığına bakılmaksızın, tek bir harfi bile farklı olamazdı.

Sahne buharlaşıyor ve karakterler sahneyi terk ediyor… Görünüşteki varlıkları, rüya filmin oynamaya başlaması ile başlıyor ve film bitince bitiyor.

Çünkü biz hem okyanus hem dalgalarız hem karanlık hem ışığız, hem sessizlik hem onun çığlığı…

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…