Farkındalığı Tanımak-3

Kendinize sessizlik fırsatı verin ve içinizin derinliklerinde kendi ruhunuzun müziğini işitmek için sessizliği dinleyin, ödülü duyacak, ödül olacaksınız.
[J. O’Donohue]

Farkındalık her zaman mevcuttur…

Birinci elden deneyimlerimizle bunun farkında olmadığımızda meselâ zihnin gürültüsüne, düşünce akışına kapılmışken bile farkındalık bunun farkındadır.

Öyleyse anda akan deneyim ne ise, büyük küçük fark etmeksizin onun farkında ol:

Dişlerini fırçalamanın farkında ol
Kuş cıvıltılarının farkında ol
Serin bir esintinin farkındalığı ol
Bütün deneyimler için farkındalık ol
Bütün deneyimleyenler için
Bir farkındalık var
“Ben farkındayım” değil
Burası kişisel bir alan değil
Yalnız farkındalık var

Sâdece rahatlayın ve “olsuuun” deyin…
Bu gevşeme, farkındalığın kendini tanımasına imkân sağlıyor.

3. Düşünceden bağımsız farkındalığı tanımak bir “uygulama” mıdır?

Bu kişiye ve onunla birikenlere göre değişir, seyir herkes için farklı olabilir.

Bâzı insanlar, düşünceden bağımsız farkındalığı tanımanın, lezzetini alsınlar yeter. Çünkü bu ilk tadış onlara farkındalığın gerçek kimlikleri olduğunu gösterir.

Ziyarete devam etmelerine veya farkındalığın tanınmasına def’aten geri dönmelerine gerek yoktur.

Bu noktadan sonra, farkındalığın dâimâ mevcut olduğu ve tüm görünüşlerin zahmetsizce ve ayrılmaz bir şekilde farkındalığa gelip gittiği görülür.

Bâzı insanlar ise istikrara kavuşana ve “her zaman mevcut” olarak deneyimlenene kadar, düşünceden bağımsız farkındalığı tanımak için tekrar tekrar bu kısa anları yaşamaya, tekrar tekrar yuvaya geri dönmeye ihtiyaç duyabilir.

Bu kısa anlara dikkat kesilerek “yakalamanız” gerekiyorsa, deneyimin başlarında bu anların yalnızca birkaç saniye sürebileceğini unutmayın.

Farkındalığı bir anlığına da olsa tattınız ya…

Başlangıçta, sizden tek istediğim bu. Nerede olursanız olun veya ne yapıyor olursanız olun, sizi gün boyunca, her gün mümkün olduğunca daha sık, düşüncesiz farkındalığı deneyimlemeye dâvet ediyorum.

Şimdi’nin yakınlığı ve dolaysızlığı, düşünmenin giremeyeceği tek yerdir.

Düşünme ivmesi, başlangıçta o kadar güçlü olabilir ki tek yapabileceğiniz kısa anlar yakalamaktır. Ancak bu anların daha fazlasını alıp gün boyunca düşüncesiz farkındalıkta dinlenmeye devam ettikçe, anlar doğal olarak uzar hâ uzar…

Ve bu anlarda daha sık dinlenmek doğal olarak daha kolay hale gelir. Bir noktada, yaptığınız bir uygulama gibi hissettirmeyi bırakır ve farkındalığın her zaman mevcut olduğu görülür ki zâten ziyaret ettiğiniz bir şey değil, uyguladığınız bir şey değil, en derin anlamda ne olduğunuzdur!

Farkındalığı tanımak için kısa süreler ayırarak tekrar tekrar yapılan bu basit uygulama, sürekli düşünmeden çılgınlığından dinlenmeyi sağlar. Gelen ve giden bütün düşünceler, duygu-duyumlar, durumlar ve türlü deneyimlerle özdeşleşmek zorunda olmadığınızı görmeye başlamak için sizi mükemmel konuma getirir: farkındalığa!

Ayrıca, deneyiminize gerçekten bakmaya başlamak ve ayrılığın gerçek olup olmadığını görmek için bu mükemmel konumda sâbit kadem eyler.

Farkındalığa işâret etmenin en iyi yolu; belki de farkındalığın, farkında olmamız gereken doğal kapasitemiz, gizli hazînemiz olduğunu söylemektir.

Ondan bir “kapasite” olarak bahsederek, onu bütün görünüşlerin altında, arkasında veya ötesinde aşkın bir şey olarak düşünme eğilimini azaltabiliriz.

“Altında”, “arkasında” veya “ötesinde” yattığı da dâhil olmak üzere, farkındalığın tüm tanımları gelir ve farkında olma temel kapasitemizden geçer.

Bu kapasite gözlemlenen veya görünen bir şey değildir. Tanımların ve görünüşlerin gelip geçtiği şey budur; kabın içeriği değil kendisidir!

Şimdi dur ve bir an içim şunu fark et!

Düşünmeden birkaç saniye dinlen hele. Olanları etiketlemeden, renklere, ışığa, seslere, duyumlara ve duygulara dikkat et. Sâdece fark et.

Düşünce ortaya çıktığında ise “işte düşünce ortaya çıkıyor” diye fark edelim. İşte bu, farkındalığın tanınmasıdır.

Bu tanıma sürecini bizzat deneyimlemeyi kolaylaştırmak için pek kullanışlı âletlerimizde yok değil efendim, gönlünüze hangisini daha hoş, uygulaması daha kolay geliyorsa onu tercih edebilirsiniz.

Farkındalığı Tanıma Araçları

1. Odanın merkezi

Bir odanın ortasında, döndürebileceğiniz bir sandalyeye oturun. Sâdece bir duvara bakarak başlayın. O duvara baktığınızda görünen bütün nesnelere, iyice dikkat edin. Orda, dışarda gibi görünen nesneler var; renkler, dokular, çizgiler, lambalar, kapılar, resimler, artık her ne varsa…

Ancak şuna da dikkat etmeliyiz ki bir düşünce ortaya çıkana kadar onları “ayrı nesneler” olarak kaydedemeyiz.

Öyle hiçbir nesne kendini ayrı bir şey olarak ilan etmiyor.
Bu işi, bütün anonsların yapıldığı zihindeki, şeylerin kimliklerinin yazdığı etiketleri üzerine yapıştıran “düşünce” yapar.

Bir lambanın kendi başına ayrı bir şey olarak görünmesi için, “lamba” kelimesinin veyâ başka bir zihinsel tanım ya da imgenin, idrak edende belirmesi yâni farkındalık alanına çıkması gerekir.

Yâni “Şeyler, her şeyden önce düşüncelerdir!” Burada düşüncenin sözde içsel bir nesne olduğuna dikkat edelim.

Düşünceler içsel olarak, zihnin içinde oluyor gibi görünüyor. Zîrâ düşünceler içsel olarak ortaya çıkmadan, dışsal olarak ayrı nesneleri deneyimleyemezsiniz. Diyebiliriz ki kendi ayrı doğası olan oda için “dışarıda” hiçbir şey yoktur.

Başka bir deyişle, zihninizde “lamba” düşüncesi ortaya çıktığında veya lambanın zihinsel bir görüntüsü belirdiğinde, dikkatiniz bir alana odaklanır, sanki o alan -bir lamba- kendi başına ayrı bir şeymiş gibi görünmeye başlar.

İşte bu düşünce veyâ zihinsel görüntü yok olurken, birkaç saniyeliğine düşüncesiz farkındalıkta rahatlayın.

Açık, odaklanmamış, gevşemiş bir şekilde rahatlayın, şimdiki anın tüm deneyimini yaşayın ancak hiçbir şeyi etiketlemeden. Bu geniş açılı görüş sâyesinde, bireysel formları olmaksızın yalnızca kesintisiz bir deneyim dokusu vardır.

Düşünce, orada bağımsız olarak var olan şeyler kavramını yaratır. İster iç ister dış olsun tüm görünüşlerin “farkındalığa” göründüğüne dikkat edin. Etiketleyen yani isim veren zihin ama farkındalık etiketleme yapmıyor. Şeyler, lamba ya da masa olarak değil sadece “bir şey” olarak farkındalıktan akıp geçiyorlar işte…

Gün boyunca, görünüşler sürekli değişiyor ve bir gelip bir gidiyor, birer birer kayboluyor….

Ne var ki farkındalık ne hareket ediyor ne de değişiyor. Gelip gitmesi yok!
Her şeyin gelişine ve gidişine karşı daima hazır, anda mevcut ve uyanıktır.

Şimdi sandalyenizi bir sonraki duvara, ardından bir sonraki duvara ve ardından bir sonraki duvara döndürerek bunu kendiniz de test edebilirsiniz.

Her bir duvara baktığınızda, tamamen yeni görünümler ortaya çıkıyor. “Sandalye”, “resim” ve “kapı” gibi yeni nesneleri adlandıran yeni düşünceler veya zihinsel imgeler ortaya çıkar.

Siz duvardan duvara geçerken, deneyimin değişmeyen tek yönü, tüm bu görünümlerin gelip gittiği açık ve net idrak alanıdır; işte o boş alan farkındalıktır ve hayatınızdaki tek sabittir.

Şimdi aynı uygulamayı dışarıda deneyin. Bu temel, bilişsel farkındalık, siz dışarıdayken de mevcuttur.

Görünüşler farklı olsa da -belki bir yol, bazı ağaçlar, bazı yeni düşünceler, duyumlar ya da duygular- farkındalık hala oradadır, değişmemiştir. Nerede olursanız olun veya ne yapıyor olursanız olun, her zaman mevcuttur.

Hem iç hem de dış her şeyin aynı farkındalığa göründüğünden emin olduğunuzda, “içsel” ve “dışsal”ın da yalnızca düşünceler olduğunu, farkındalık içinde bir belirip bir kaybolduğunu görün. Öyle ya içi dışı birse araya sınır çizmek niye!

2. İki nesne

Bir diğer yöntem olarak, oturduğunuz odada, aralarında en az bir metre mesafe bulunan iki ayrı nesne tespit edin.

Herhangi bir şeyi kullanabilirsiniz – bir lamba, masa, bitki, bilgisayar veya etrafta ne varsa. Bunlara A nesnesi ve B nesnesi diyelim. Gözlerimizin aynı anda yalnızca bir nesneye odaklanabildiğine dikkat edin.

A ve B arasında gidip gelebilirsiniz ancak dikkatinizi aynı anda her iki nesneye birden yönlendiremezsiniz. Yalnızca iki nesne arasında ileri geri salınabilirsiniz. Önce A, sonra B, sonra A’ya ve sonra B’ye geri dönün, aralarında gidip gelin.

Şimdi her seferinde bir nesneye odaklanmayı bırakın.
Bunun yerine geri çekilin ve tâbiri câizse kendinizi tüm odanın aynı anda farkında olan rahat, düşünceden bağımsız, odaklanmamış farkındalık olarak tanıyın.

Hani fotoğraf çekerken, objektif-lens bir nesneye odaklanır ve görüntü netleşir ya bu daralmayı yapmasak ne olur?

Oda, kendiniz, odadaki herhangi bir nesne veya başka bir şeyle ilgili hiçbir kavramı vurgulamadan sadece oturun, şimdi ve burada olun, sâdece olun.

Sadece ânın gerçekleştiği düşünceden arınmış alan olun.

Şimdiki anın, şimdiki anı deneyimleyen farkındalıktan ayrılamaz olduğuna dikkat edin.

Bu şekilde farkındalık olarak dinlenirken odanın, renklerin, ışığın, tonların ve şekillerin kesintisiz ve büsbütün bir dokuması gibi hissettirdiğine dikkat edin.

Siz düşünmeden önce “sandalye” veya “zemin” gibi ayrı nesneler yoktur.

Şimdi odadaki bir nesne, belki bir sandalye hakkında bir düşüncenin ortaya çıkmasına izin verin. Diyelim ki sandalye kahverengi, yuvarlak bir şekle sahip.

“Sandalye” düşüncesi ortaya çıktıkça gözler sandalyeye odaklanır. Veya tam tersi olur. Gözler o yöne odaklandıkça düşünce ortaya çıkar. Görünüşte ayrı bir nesne olarak sandalye ancak “sandalye” düşüncesi ortaya çıktığında ortaya çıkar.

Bu, zihnin düşünme ve üzerindeki etiketlere isimlerini yazma yoluyla ayrı nesneler yarattığını ortaya koymaktadır. Zihin dâhil olana kadar ayrı nesneleri deneyimlemiyoruz.

Varlığın kesintisiz ve bütün olan hayat akışı içinde, zihin karıştığında ayrı nesneler belirmeye ve ayrı kişisel hayatlarını yaşamaya başlar.

Eğer siz de çoğu insan gibiyseniz, düşünceleriniz birbiri ardına yarışıyor demektir.

Bu, dünyanın, onları düşünseniz de düşünmeseniz de ortalıkta duran ayrı şeylerden oluştuğuna inanmanıza neden olur.

Birçok insan, düşüncenin, zaten orada dünyada “dışarıda” olanı yansıttığı veya temsil ettiği duygusuna sahiptir.

Ama düşünce olmadan, orada ayrı nesneler yoktur.

Gördüğünüze inandığınız tüm nesnelerin, her şeyden önce birer kavram olduğunu görün.

Odadaki renkler, ışık, gölgeler ve şekiller gibi temel şeyler bile kavramlar veya zihinsel izlenimlerdir. Örneğin, bir şeyin mavi olduğunu bilmek için mavinin hatırasının kendisini bir düşünce olarak sunması gerekir. “Mavi” bir kavramdır.

Gördüğünüz her şey kavramlar yoluyla ortaya çıkar. Başka bir deyişle, bireysel şeyler tanımlayıcı özellikleriyle birlikte yalnızca düşünceler mevcut olduğunda ortaya çıkabilir.

Ne var ki düşüncesiz anların nâdir olduğu, yoğun bir sözlü dünyada yaşıyoruz ama sen bir kavram değilsin. Zihin ve düşünceden önce gelensin!

Diğer tanıma araçlarına geçmeden önce burada biraz demlenmek iyi gelecektir.

Şeyler, eşyâ size gerçek yüzünü göstermeye hazırdır, yeter ki siz eşyâya dâir zihinde tuttuğunuz kavramları bırakmaya hazır olun…
[W. Hsin]

SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYORUZ

Rüyâdaki rüyâmız

 

Bir şeyi çerçeve içine almadan bilemezsiniz. O hâlde mükemmellik bilinemez ancak kusur bilinebilir.
[N. Maharaj]

Ne olmadığını bilebilirsin ama gerçek varlığını bilemezsin sâdece neysen o olabilirsin. Varlık probleminin çözümü “yanlışın yanlış olarak görülmesi” anlayışından geçer.

Hem hayat hem de ölüm esnâsında anahtar, yanılsamaları yanılsama, yansıtmaları yansıtma ve fantezileri fanteziler olarak tanımaktır. Bu şekilde özgürleşiriz.

[L. T. Yeshe]


Bir gölge, üç boyutlu dünyanın iki boyutlu bir izdüşümüyse, o zaman dört boyutlu evrenin izdüşümü olduğunu bildiğimiz üç boyutlu dünyayı varsayabiliriz.
[M. Duchamp]

Şeylerin göründüğü gibi olmadığı âlem sahnesinde, hayâl perdesindeki boyutlar, görünenle sınırlı olmasa gerektir!

Şu halde dünyanın bir hayâl bir rüyâ olduğu ilahi gerçeğini “dünya” dan başka bir boyutun farkında olmayanların dillendirmesi, deneyimi olmayan ezbere söz tekrarından yâni boş sözden ibarettir.

Bir şey, ancak onun gerçekliği, daha önce bulunmuş olan daha yüksek bir gerçekliğin altında kaldığında bir yanılsama haline gelir. O zamana kadar, göreceli de olsa hâlâ bir gerçektir.

Bu dünyayı bir illüzyon, bir rüyâ olarak adlandırmaya yalnızca farkında olanın kesin hakkı vardır. Kendini “kişi” sanan bir kimse bunu yaparsa, böyle bir konuşma sâdece gevezeliktir.

Rüyâ da olsa göreceli gerçekliktir, ayağımız nereye basıyorsa oranın yasalarına tâbiyiz, böyleyken şöyleymiş gibi yapmak rüyâ içinde rüyâdır.

Peki rüyâdayken uyanık gibi yapmak da n’oluyor.

Rüyayı değiştirmeye çalışmayın, onu değiştirmeye çalışmak rüyadaki başka bir harekettir.

Rüyaya bakın.
Rüyanın farkında olun.
O farkındalık O’dur.

Rüyanın kendisinden çok, “rüyanın farkındalığıyla” ilgilenin.

Uyandığını düşünen, rüyâdadır
Rüyâyı rüyâ olarak gören, uyanmıştır

Nedir o farkındalık? Kim bu farkındalık?
Gösterecek bir cevap çıkarmaya çalışmayın
Sadece cevap olun
Olun yeter.

Ruhun ışıltılı boşluğu olarak kendinize uyanmak için gerekli olan tek şey, daha fazla veya daha iyi veya farklı bir şey aramayı bırakmak ve dikkatinizi içinizdeki hep uyanık sessizliğe çevirmektir.

Hâsılı kişisel aydınlanma, kişilikten uyanma diye bir şey yoktur. Aydınlanma, uyanma basitçe kişinin sonudur.

Bütün sözler gecedir, bu gündüzüdür
Zira Varlığın Sevinci’nin sözüdür:

(Biriktirdikleriyle kendini -kişi- sanan)
Bütün insanlar uykudadır
(Fizikte veya idrakte birikenler dağılınca)
Ölünce derhâl uyanırlar

Açık Sır 8

Hayatlarımız şu ya da bu şeye dâir korkularla doludur ama bunların hepsi sahip olduğumuzu düşündüğümüz benlik ve onu korumakla ilgilidir. İroni, öyle ayrı bir benliğin olmamasıdır.
[W. Hsin]

“Yüce ve Sonsuz Ben” olan zâtı ile, sonsuzluğun bir dakikasının tadına bakan “sonlu şahsı” arasında, en ufak bir ayrım bile yaparak yaşayan her canlı, her zaman korkuya maruz kalacaktır.
[
S. Muktananda]

KORKU

Gerçekte kim olduğumu anlayana kadar, hayatım büyük ölçüde korktuğum şey tarafından yönlendiriliyor.

Bir başlangıca ve bir sona olan inancımı doğuran, bu korkum olabilir.

Hayatta kalma içgüdümü tâze tutan ve devâm ettiren şey kendimi kaybetme korkumdur ve en çok özlediğim ve korktuğum şeyse benliğimin yokluğu…

Zayıflıktan korkarak kontrol etmeye çalışırım, yakınlıktan korkarım mesafeli olmaya çalışırım, boyun eğmekten korkarsam baskın olmaya çalışırım ve sıradan olmaktan korkarsam özel olmaya çalışırım.

Korkabileceğim şeyler sonsuzdur çünkü eğer bir korkum aşılırsa yerine başka bir korku koyabilirim.

Mevcut farkındalık varsa, korku açıkça bir soyutlama olarak görülür… Hâfızanın planından doğan bir gelecek kaygısı.

Korkuyu doğuran hikaye bırakılırsa, bana kalan tek şeyin ham ve canlı bir fiziksel duyum olduğunu keşfederim. Artık korku, beni istilâ etmeyi bırakıyor ve sessizce vâroluştaki yerini alıyor.

Korku, fiziksel veya duygusal acı ile aynıdır. Ona yapışmayı, onu sâhip olmayı bıraktığımda, kendimi onun esaretinden kurtarır ve onu olduğu gibi görürüm.

Acı çekmeyi “benim acım” ve “bu kötü” olarak etiketlemeyi bırakırsam, ona sadece belirli bir formu olan enerji olarak izin vermem mümkündür ve işte o zaman, beni derinden varlığa götürebilecek kendine has bir aroması olan, bir yol olduğu anlaşılabilir.

Acı çekmenin doğası, bana başka bir olasılıktan derinden bahsetmesidir. Zevk peşinde koşarak ve acıdan kaçınarak bu olasılığın temel kökünü ikiye ayırıyorum.

SUÇLULUK

Sadece bana öğretilen veyâ kendim için inşa ettiğim bir dizi inanç sistemine dayanarak “kim olduğumu” yargılarsam kendimi suçlu hissedebilirim.

Kendi inşa ettiğim inançlarım sâdece zaman içindeki geçmiş deneyimlerimden kaynaklanabilir.

Bu kavramlar, bir hedefe doğru bir yolculuk, arınmaya giden bir yol fikriyle bağlantılıdır.

Mevcudiyette oluş, varlıkta bir “olma” yoktur, bir amaca hizmet etme, bir hedefe bağlılık yoktur.

Değerli olmak için artık herhangi bir standarda ulaşmam ya da belli bir şekilde davranmak zorunda olmadığımı görüyorum.

Enerjimi “suçlu hissetmek” ve bu yanıltıcı duyguyu yatıştırmak için harcarken, özgürleşme olasılığını inkar etmeye devam ediyorum.

Günah veyâ karmik döngü dramının, “kim olduğumun” yeniden keşfinden tam manâsıyla kaçınmayı güçlü bir şekilde gizleyebilen bir zevki ve câzibesi vardır.

Aslında yaptığım şey, kesinlikle her ikisinin de ötesinde olandan kaçınmak için doğru ya da yanlış hakkında yanıltıcı bir konsepte yatırım yapmak.

Varlıkta borç yoktur çünkü vâdesi gelecek bir tarih yoktur.

Herhangi bir durumda ya kendimi ayrı hissederim ya da bir mevcudiyet hissi var.

Ayrılık hâlinde, ne yaparsam yapayım bu mesâfe kapanmaz. Varlığın bütünlüğünde ise ayrı benlik artık yoktur ve sadece vâr olan vardır.

Her iki durum da tam ve eksiksizdir. Her ânın ödülü, kendisidir.

Sâdece şimdi ve burada olan… Oradaki ve sonraki gitti. Ödenecek, devam eden borç kalmadı.

Yaptığımız veya olduğumuz her şeyi ölçmek, hesaplamak, karşılaştırmak için, sürekli olarak acımasız yargıcı çalıştırırken, kendimizi yalnızca yansıttığımız bir tanrıyı yatıştırmak, iknâ etmek için bir mücadele, suçluluk ve ıstırabın varlığına hapsediyoruz.

Sadece biliş veya bilmeyiş vardır. Eğer anlayamazsam göremem ve karanlık sâdece karanlıktır. Ne doğru ne de yanlış.

Bütün bu kötü ya da iyi, orijinal günah, karma ya da her türden borç kavramları, zamana kilitlenmiş uyanmamış bir zihnin ve bir baba, anne ve benlik duygusunun sürdürülmesi ve pekiştirilmesinin yan ürünleridir.

DÜŞÜNCE

Benim düşüncem zamanı yaratır ve zaman da düşüncemi yaratır.

Zaman içinde, düşünmeye devâm ederek yanıltıcı benlik kimliğimi ve ayrılık hissimi koruyorum.

Düşünüyorum… Öyleyse “ben” devam ediyorum.

Zaman içindeki düşüncem, esas olarak, kavrar ve böler, sürekli olarak doyuma veya belâya doğru ilerleme fikirleri üretir. Düzeni bozar ve düzenden söz eder, vaatlerde bulunur ve yıkımdan söz eder.

Zaman düşüncem, “kendim” dediğim bir yerden bir hatıralar ve yansımalar denizi üzerinde ileri geri hareket ediyor.

Zihnim, sınır koyma ve sınırlardan kurtulma arasındaki kusursuz dengeyi korurken, görünen ve görünmeyen varoluşun her noktasında “gerçek hayat” arayışı içindeyken sadece bakanı keşfetmeye hasrettir.

Hiçbir düşünce bana “kim olduğumu” söyleyemez.

Ama ince bir anlayış beni o nehrin kıyısına dek götürebilir.

Sâkinlik düşünmemekle sağlanmaz. Dinginlik kesinlikle düşüncenin varlığının veya yokluğunun ötesindedir.

Huzur için savaşmak, sessizlik için bağırmak gibidir sâdece istenmeyen şeylerden daha fazla yaratır.
[D. Schmidt]

Kendimi hareketsiz tutamam ama hareketsiz gibi görünen şey görüldüğünde, bu görüş dinginlikten doğar.

Yaratıcı düşünce korkunun olmadığı, ikincinin kalmadığı bir dinginlikten doğar.

Ama ya düşünmenin ötesine geçersem, “neredeyim ve ben kimim?”

Öyle ya, “Ben-im” dediğim her neyse düşünceden önce orada hazır bulunmalı ve düşüncenin geldiğini görmeli ve her geçen gibi o da geçtiğinde yine orada kalmalı ve gidenleri fark etmeli değil midir?

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…