NÂT-İ CELÎL-İ MUHAMMEDÎ

Esîr-i sevdâ bir şûrîdenin hasbihâl-i beyânıdır

Zâhirdeki dertten cüdâyım
Bir âşık-ı san’at-ı Hüdâyım
NÂT-İ CELÎL-İ MUHAMMEDÎ MİN LEB-İ MECDÎ-Yİ HALVETÎ

o_kapida

Dururken mûcizen meydânda Kur’an yâ Resûlallâh
Ulüvv-i şânına ister mi burhân yâ Resûlallâh

Lisanın andelîb-i bâg-i îcaz ü belâgattır
Bu icâza cihan olmaz mı hayrân yâ Resûlallâh

Benî Âdem içinde dürr-i yektâ-yı muallâsın
Sana eş olmağa yok başka şâyan yâ Resûlallâh

Nasıl kandîl-i pür-nûr-ı ilâhîsin ki her yerde
Olur bir nûr-i irfânın fürûzân yâ Resûlallâh

Kemâl-i feyzinin sende olan ol rûh-ı kudsînin
Zıyâ-yi aksidir her kâmil insan yâ Resûlallâh

Senin mucizen olan Kurân meydanda duruyorken, şânının ne denli yüce olduğuna bir delil aranır mı hiç yâ Resûlallâh. Sözün etkili, güzel ve hitap edilen kimseye, içinde bulunulan duruma uygun düşecek şekilde söylenmesi; fasih ve hâle uygun söz söylememeye belâgat derler son mertebesi aklı âciz bırakan îcaz’dır ki mûcize sayılır. Senin dilin îcâz bağında durmaksızın nağmeler dizen bir bülbül iken bu kelâmın mûcizesi karşısında yaratılmışların bütünü hayran kalmaz mı hiç yâ Resûlallâh. Sen ki Âdem oğulları içinde değeri, mertebesi en yüce, benzeri olmayan tek inci misali durur iken, sana denk, sana eş olamaya lâyık bir başka varlık olabilir mi hiç yâ Resûlallâh. Sen nasıl, nur ile dopdolu bir ilâhi kandil, mükemmel bir ışık kaynağısın ki her yerde senin irfân nurundan bir nur parlar durur  yâ Resûlallâh. Feyzinin zirve noktası sende açığa çıkmış olan o kudsî ruhun ışığından bir yansımadır her kâmil insan yâ Resûlallâh.

Nasıl bir mehbat-i envârdır kalb-i celîlin kim
O kalbe gıpta-keştir arş-ı Rahmân yâ Resûlallâh

Temevvüç-gâh-i esrâr-ı ilâhî masdar-ı ilmin
O ilme hîç olur mu hadd ü payân yâ Resûlallâh

Yakan misbâh-ı lâhûtî fürûğun, dest-i kudrettir
Söner mi böyle bir nûr-ı dırahşen yâ Resûlallâh

O şûle, şûle-i Haktır, şuâ-ı nûr-ı mutlaktır
Olur ol şûleden bin şûle tâban yâ Resûlallâh

Tecellîzâr-ı kudsiyyet penâhında kurulmuştur
Sana pek muhteşem bir arş-ı sultân yâ Resûlallâh

Senin kadri ve mertebesi pek yüksek kalbin, nurların inişi için nasıl müsait bir yerdir ki o kalbe Râhman’ın arşı bile imrenir yâ Resûlallâh. Seni ilminin kaynağı, ilahi sırların çalkalandığı yer iken böylesi bir ilme sınır ve son olur mu hiç yâ Resûlallâh. Senin ilâhi bir meşâle olan nurun kudret eliyle tutuşturulmuşken, böyle parlak bir ışık söner mi hiç yâ Resûlallâh.  O parıltı, Hakkın parıltısıdır. Mutlâk olan en-Nûr cellecelâluhû’nun ışınıdır. O alevden binlerce alev nur alıp parlar yâ Resûlallâh. İlâhî cilvelerle dolu, kudsiyet sığınağında, senin için pek muhteşem bir sultan tahtı kurulmuştur yâ Resûlallâh.

Bu arş-ı ihtişâmın Kâbesi hürmetle olmuştur
Metâf-ı ekber-i sırr-âşinâyân yâ Rasûlallâh

Senindir devre-i iclâl ü şevket şân ile dâim
Senindir ma’nevî her emr ü ferman yâ Rasûlallah

Muhibbin zât-ı Mevlâ, sen ise Mahbûb-ı Rabbânî
Neler yapmaz bu ulvî hubb-i cûşân yâ Resûlallâh

Senin hâk-i derinden başka hâke yüz süren kalbin
Nasîbi nahsidir gafletle hüsrân yâ Resûlallâh

Hudâ kandil-i tevfîki asup bâbında etmiştir
Ana pervâne bin hurşîd-i rahşân yâ Resûlallâh

Bu ihtişamlı arşın, görkemli tahtın, hakikat sırrına âşinâ olanlar için pek büyük bir tavaf yeri olmuştur yâ Resûlallâh. Senindir azamet, heybet ve şân devri dâimâ, özden gelen her emir ve fermân senindir yâ Resûlallâh. Seni seven Mevlânın zâtı ve sen Rabbânî sevgili olunca, neler yapmaz bu ulvî, coşkun sevgi yâ Resûlallâh. Senin kapının toprağından (Ebû Turab’dan kinâye) başkasına yüz süren kalbin (senden başka otorite tanıyan) nasibi uğursuzluğundan gafletle bir mahrumiyet acısıdır yâ Resûlallâh. Allah, tevfîk kandilini (kendi rızasına uygun düşen yol ve gidişin fenerini) senin kapına asıp (o cazibeye katılan) parlayan bin güneşi de o kandilin etrafında döndürmüştür. Bir acayip nursun ki güneş senin pervânendir yâ Resûlallâh.

Ne kudsî dergehin vardır gelip mi’rac için her şeb
İder gökler anın havlinde devran yâ Resûlallâh

Derin me’vâ-yı feyz oldukça âsâr-ı kemâlâta
Gelir ol bâba bin Cibrîl derbân yâ Resûlallâh

Cihanları kehkeşanlar, peykler, seyyâreler, mehler
Senin nûrunla dâim şûle-efşân yâ Resûlallâh

Alan mâhiyyet-i rûhiyeden bir şemme-i nâcîz
Sana hürmetle eyler böyle iman yâ Resûlallâh

Bu gün erbâb-ı fennin ruha dâir hall-ü tedkîki
Serâser şüpheli fikr-i perişan yâ Rasûlallâh

Senin ne kudsî bir dergâhın vardır ki miracını yaşamak için gökler her gece o dergâhın etrâfında devrân ederler, döner dururlar. Senin kapın, mükemmel faziletler için feyz kaynağı oldukça, o kapıya bin Cebrâil kapıcı olarak gelir yâ Rasûlallâh. Evrendeki samanyolu galaksileri, gezegenler, uyduları, aylar hep senin nurunla daima ışık saçar durur yâ Rasûlallâh. Senin hakikatının özünden bir kez koklayan, pek değersiz, önemsiz biri olsa bile sana hürmeten iman nimetine erer yâ Resûlallâh. Günümüzde ilimle uğraşanların ruha dair araştırmaları sonucunda ulaştıkları çözüm baştanbaşa şüpheli ve bozuk, karışık bir fikirden ibarettir yâ Resûlallâh.

O sırr-ı a’zamı remzinle anlar evliyâullâh
Anı idrâke yoktur başka imkân yâ Resûlallâh

Tecelli-î ilâhî neşvesi sâyende gelmiştir
Bana bir mevhîbendir nur-ı irfan yâ Resûlallâh

Senin bir cilve-i irşâdına mazhâr olup ruhum
Alevlendi çerâg-ı feyz-i ikan yâ Resûlallâh

Ebed bezmindeki eltâfının âsâr-ı envârı
Ezel cûşiş-gehindendir hurûşan yâ Resûlallâh

O gün kim nur-i hubbün şûle saldı sahne-i kalbe
Gönül oldu serâpâ bir gülistan yâ Resûlallâh

Allah dostları, ruha dair en büyük sırrı, ancak senin işâretinle anlar, bu sırrı anlamak için başa imkân yoktur yâ Resûlallâh. (El-Bâtın olan) İlahi kudretin meydana çıkıp (Ez-Zâhir) görünmesevinci senin sâyende olmuştur. Karşılıksız bağışladığın bu irfan nuru sevgindendir yâ Resûlallâh. Hak yolu gösteren pek hoş görünüşünden bir cilveye erişen ruhumda, kesin bilişin feyiz ışığı alevlendi. Yârın sonsuz meclisindeki lütuflarından sızan nurlu ışıklar, ezelde ruhlar meclisindeki çoşup taşan çağlayandandır yâ Resûlallâh. O ezel meclisinde sevginin nurundan bir ışık ulaşınca kalp sahnesine gönül baştan başa bir gül bahçesine döndü yâ Resûlallâh.

Göründü perde-i esrâr içinde çeşm-i irfanla
Ne âli sırrı hâmildir bu insân yâ Resûlallâh

O sırdır gösteren envâr-ı lâhut ile nâsutu
O sırdır meş’al-i eshâb-ı iz’an yâ Resûlallâh

Muhabbet cismimin her zerresinde lem’a efşândır
Muhabbettir bana sermâye-yi cân yâ Resûlallâh

Beni tenvîr kıl dâim fürûg-i nûr-ı feyzinle
Bana âlemde sensin can ü canan yâ Resûlallâh

Ne buldumsa seni sevmekle buldum ey muallâ nûr
Sen sevmekle var zevk-i firavan yâ Resûlallâh

İrfan gözüyle bakanlara esrâr perdesi içinde “yüce sırra” sahip insan göründü (sen dünyaya geldin) yâ Resûlallâh.  Ki o sırdır, Hakkın fiilî sıfatlarının henüz zuhur bulmadığı ulûhiyet âlemini de şu görünen kesret âleminin de nurlarını gösterir. Manâya tâbi olanların, özünü kavrayanların taşıdığı meşale, yine o sırdır yâ Resûlallâh.  Senin muhabbetin cismimin her zerresinde parıldar durur, hâsılı bu canımın sermâyesi muhabbetindir yâ Resûlallâh.  Senin feyz nurunun aydınlığıyla nurlandır beni daima. Bana âlemde sensin can da canan da yâ Resûlallâh. Ne buldumsa seni sevmekle buldum ey yüce nur, seni sevmekte ziyâde zevk bulunur yâ Resûlallâh

Zıyâ-yi şems-i zâtın haver-i fıtrîde doğmuştur
Sığar mı kevne böyle nur-ı rahşân yâ Resûlallâh

Düşünce pertev-i feyyâz-ı ilmin kâinat üzre
Zıyâ-yi vahdetin oldu nümâyân yâ Resûlallâh

Hulâsa kalmadı mechûl ü mutlak halledildi hep
Muammâsıyla, esrârıyla ekvân yâ Resûlallâh

Eğer men’ etmeseydin ümmeti methinde ıtrâdan
Sana lâyik idi bir başka ünvan yâ Resûlallâh

Seni tavsîfe ta’zîme lisanım gayri kâdirdir
Senin vasf-ı kemâlin bence Kur’ân yâ Resûlallâh

Zat güneşinin ışığı, vahdet denizine suyun döküldüğü  yerden doğmuş iken böyle parlak bir nur vücûda sığar mı hiç yâ Resûlallâh. Senin feyiz veren ilminin ışığı varlık sahnesine düşünce (bâtındaki) vahdet ışığı yüz gösterip zâhir oldu. Sonuç olarak henüz belli olmayan, bilinmeyen ve kesinkes belli olan müşkiller halloldu, alemlerin esrârı seninle bilindi yâ Resûlallâh. Şâyet “övmede aşırılığa gitme” hususunda ümmetini men etmiş olmasaydın, sana (özünü gösteren) başka bir ünvân lâyıktı.r yâ Resûlallâh. Senin kemâl derecedeki vasıflarını saymaya, seni tâzim etmeye bu lisanımın gücü yetmez. Fikrimce, senin kemâlini kemâliyle vasf eden Kurân yâ Resûlallâh.

Beni ma’zur tut ey Fahr-i âlem afve lâyık gör
Beyânâtımda varsa sehv ü noksân yâ Resûlallâh

Perîşan etti zîrâ fikrimi ahvâl-i kevniyye
Bu günlerde perîşanım, perîşan yâ Resûlallâh

Tevâlî eyledi gurbette kürbet türlü şekliyle
Keder kıldı bina-yi kalbi vîrân yâ Resûlallâh

Yetiştir lutfunu şâyan-ı ihsânım, inâyet kıl
Zebûn etti beni âlâm-ı devrân yâ Resûlallâh

Eder pür-lerze âhım arş-ı Rahmân’a eriştikçe
O hadde vardı artık ah ü efgân yâ Resûlallâh

Yanılmaktan doğan yanlışım ve beyânımda bir eksiğim varsa lûtfen beni hoş görüp kusuruma bakma, affa lâyık eyle ey âlemin övüncü yâ Resûlallâh. Varlıkla ilgili hâdiseler fikrimi bozduğundan, aklımı dağıttığından bugünlerde perîşanım yâ Resûlallâh.  Dünya denilen gurbet diyârında arkası kesilmeden birbiri ardına geldi türlü musîbetler. Kalp binâsını, gönül âlemini vîrân eyledi keder yâ Resûlallâh. Keremini, ihsânını bekliyorum, pek daraldım, lutfeyle ki dünyânın elemleri, âciz bıraktı beni yâ Resûlallâh. Derdimden, feryâdımdan yükselen âhım Rahmân’ın arşını sallar o hadde vardı artık ızdırapla inlemem yâ Resûlallâh.

Yeter, yoktur tehammül çekmeğe âlâmını dehrin
Bu eyyâm-ı cefâya yok mu pâyan yâ Resûlallâh

Yetiş imdâda muhtâc etme dehr-i dûna Mecdî’yi
Revâ mı hande etsin ehl-i udvân yâ Resûlallâh

Mürüvvet eyle, ihsân eyle cûd ü lütf-i dâimden
Açılsın her taraftan bâb-ı ihsân yâ Resûlallâh

Beni bir ferde muhtâc etme, eyle kenz-i mahfîden
Dil-i virânımı mesrûr u şâdân yâ Resûlallâh

Şefâat eyle lütfunla bana dünyâ vü ukbâda
Bana gösterme sen âlâm-ı isyân yâ Resûlallâh

Perîşân bir fakîrim abd-i hasım bâb-ı lütfunda
Perîşanlar olur bâbında handân yâ Resûlallâh

Zamanın elemlerini çekmeye tahamülüm kalmadı, bu sıkıntılı günlere bir nihâyet olmaz mı yâ Resûlallâh. İmdâdıma yetiş te Mecdî’yi alçak dünyaya muhtâc eyleme hem revâ mıdır düşmanlık besleyen, haksızlık yapanlar zümresinin yüzü gülsün yâ Resûlallâh. Senin devamlı akmakta olan cömertlik ve lütûf denizinden iyilikte bulun, açılsın her taraftan ihsân kapısı yâ Resûlallâh. Senin gizli hazinen dururken beni bir ferde muhtâc eyleme, vîrân olmuş gönlümü memnun ve şen eyle yâ Resûlallâh. (Yol ve gidişine uyarak günahlardan uzak tutarak, sana benzeyerek) dünyada ve (günahların affıyla) ukbâda şefâat eyle bana, yaşarken sen mukayyet ol her hâlime de isyân denizinde boğulmayayım yâ Resûlallâh. Lütûf kapında bekleyen tam bir köleyim, perişan halde bir fakirsem de perişanların yüzü ancak senin kapında güler yâ Resûlallâh.

İskenderiye, 2 Haziran 1331 (1915)
Ahmed Amîş Efendi’nin bendelerinden
Abdulaziz Mecdi Tolun Efendi Hazretleri (v. 1941, İstanbul)

Sevmek şu demektir ki eder âşıkı maşûk
Yek-dîğere her varlığı vuslat ile kurbân
Kırk yıl oluyor varlığımı aşkına verdim
Sen, varlığını öyle bana eyledin ihsân

Reklamlar