Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Abdulkadir Geylani’

… Muhakkak ki Rabbin irade ettiğini fiile dönüştürür! (dilediğini dilediği gibi yapan ancak O’dur) [Hûd:107]

Dostunu tanı; O’nun selbî ve sübûtî sıfatları vardır. Sübûtî sıfatlarından irâde (dileme), kudret (güç yetirme), tekvin (yaratma) sıfatlarının ifade ettiği gibi O, her dilediğini anında yaratmaya muktedîr olandır. O, bir şeyi yaratmak isterse ona yalnız “OL” [Bakara:117, Âl-i îmrân:47, En’âm:73, Nahl:40, Meryem:35, Yâ-sin:82, Mü’min:68] demesi yeter. Ol dediği şey hemen oluverir.

Buradan da mâlûm olacağı üzere irâde yâni dilemek Allâh’ın bir sıfatıdır. Eğer Arap dilinde Cüz’î lâfzı Küll’den ayrılmış bir parça mânâsına ise bu irâde-i cüz’iye tâbiri ilim bakımından sakâmetle (bozukluk, sakatlık) mâlûl görünür. Çünkü bu cüz’î tâbirinden Allâh’ın küllî irâdesinden ayrılıp da öteye beriye dağılmış mânâsı anlaşılır. Hâlbuki Allâh’ın bu sıfatları hiçbir vechile kâbil-i taksîm değildir. Zira O, Ehad ve Samed’dir. Kendisinden ikinci bir varlık zuhura gelmemiş, tecezzi ve tekessürü (parçalara ayrılma, çoğalma) mümkün olmayan som ve tek bir bütün.

irade

Nitekim Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrâde, Kudret, Kelâm, Tekvin gibi İslâmiyet’te inanılması farz olan sekiz sıfatın insanlık âyinesinden görülmesi Hakk ile halk arasında bir münâsebet bulunduğuna muhkem bir burhandır. Bu sıfatlara Sıfat-ı Subûtiye denilmesi, subût bulacakları, zuhûr edecekleri muhîtin, tafsil i’tibâriyle âlem ve icmâl cihetiyle de âlemin özü olan Âdem olmasındandır. Âdem dediğimiz meyva âlem denilen ağacın mahsûlüdür. İşte bu sıfatlar tamâmıyla Hakk’ındır. Bunları kendine nisbet etmeye kimsenin hakkı yoktur. Yalnız bunların, insanda tecellîsi mazhariyet alâkasına göredir.

Her sıfat kim sende var izle anı
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı
Erişince zâtına özle anı
Gayre bakma sende iste sende bul
Çünkü Hakk’ın ef’al, sıfat ve zatı seninle zâhirdir. Ef’al sıfata, sıfat zata delildir. Şimdi bir iş sıfatsız açığa çıkabilir mi? Meselâ, ilimsiz iş açığa çıkmış olur mu? Böylece irade, kudret, işitme, görme, kelâm ve hayat olmadan bir iş açığa çıkabilir mi? Çıkamaz demek olur ki işler sıfatın vücuduna delildir. Böylece sıfat sıfatlanan (mevsuf) olmadan olur mu? Her sıfata bir mevsuf lâzımdır. Meselâ, irade mürid olmadan, kudret kadir olmadan olur mu? Olmaz. Bu halde sıfat da Hakk’ın vücuduna delil olmuş olur. Her şahıs kendinde zâhir olan ef’al, sıfat ile yüce Hakk’a delil yapabilir.

Bunlar tıpkı Güneş’in ziyâsı gibidir. Odayı aydınlatan ziyâ pencerelerin kâbiliyetine göre Güneş’indir. Yoksa küll olan Güneş’den ayrılıp da parça parça öteye beriye taksîm olunmuş değildir. Öyle tasavvur olunursa o vakit asıl irâdenin sâhibinden, bu sıfat eksile eksile biter. O vakit bir işin başlangıcında Besmele çekip Allâh’dan istiâne etmenin yâhut Allâh dilerse olur mânâsına gelen “inşâallâh” demenin hiç bir mânâsı kalmaz. Çünkü bu babda her ne yolda mütâlea edilirse edilsin araya bunun yarısı Hakk’dan, yarısı kuldan, yâhut çoğu Hakk’dan, birazı da kuldan gibi koyu koyusuna bir nevi ortaklık giriyor ki bu da [gizli] şirkten başka bir şey değildir.

Bunun için akla, zevke, tam bir kanaat verecek derecede öteden beri hallinde güçlükler çekilen, hattâ halli imkân hâricinde görünen bu irâde-i cüz’iye meselesini eğer câiz görülürse âfakî bir misâl ile izah edip kısa keselim:

Tavla oynanırken “se-yek 3-1” atmak istenir. Çünkü işe o yarar lâkin oynayan kimse elindeki zarları attığı vakit hiç istemediği ve işine yaramayan “şeş-beş 6-5” gelir oturur. Şimdi ne yapmak lâzım? İstenilen, “se-yek” mi oynanır, yoksa hiç istenilmediği hâlde kendi elimizle kondurduğumuz “şeş-beş” mi oynanır? Tabiî zarlar ne oynamayı hükmettiyse onu oynamaktan başka çâre yoktur. İşte elindeki zarları yine kendi eliyle atmak irâde-i cüz’îyesini sarf etmek demektir ki bir nevi tedbîrdir. Fakat atılan zarlar ne geldiyse o da takdîrdir. Tedbîr takdîre uymazsa kazâya rızâdan başka elden ne gelir?

Takdire bağlanup demişiz beli,
İrade-i cüz’ den çektik biz eli,
Dümeni şikeste keşti-i dili,
Nihayet engine saldık bakalım 

Şu hâlde “İrâde-i cüz’îye elimdedir, istediğimi yaparım” dâvâsiyle lâ-şuurî (bilinçsiz) bir hâlde Kader’in hükmüne karşı savaşa çıkan kahramanların benimsedikleri irâde-i cüz’îyenin ilimde kazandığı kıymet işte bu kadarcıktır.

Şu hakîkat her şeyden evvel bilinmelidir ki Allâh’ın Kur’ân’ında, Habib-i Kibriyası’nın hadîslerinde, gerçek ve yüksek âlimlerin eserlerinde insanlara böyle bir irâdenin verildiğine dair hiç bir işâret yoktur. Bilâkis Kur’ân-ı Kerîm’de “Bir ağacın herhangi bir dalını kesseniz, yâhut kesmeyip de o dalı yine öylece ağacında bıraksanız, bu her iki hâl Allâh’ın izniyle olur” [Haşr:5] meâlindeki âyetin hükmüne bakılırsa bu iki şıktan gerek vukua gelen kesme fiilinin, gerek zuhûra gelmeyip de yalnız tasavvurda kalan kesmemek niyetinin ikisi de Allâh’ın irâdesiyle olduğu işâret buyurulmuştur.

Diğer âyetlerde ise “Sizin istediğiniz olmaz ancak Allâh’ın istediği olur” [İnsan:30] ve “Her hareket edenin nâsiyesi (idare ve tasarrufu) Allâh’ın elindedir” [Hûd:56] ve “Sizi ve yaptığınız işleri yaratan Allâh’tır” [Sâffât:96] ve “Hiçbir şey için “Onu yarın kesinlikle yapacağım” deme (çünkü Allâh’ın onu inşa edip etmeyeceğini bilemezsin)! Sadece “İnşâ Allâh = Allâh dilerse, inşa ederse” kaydıyla demen, müstesna! Unuttuğunda Rabbini (hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret (hatırla)! Ve de ki: “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi) olgunluğa erdirir.” [Kehf:23-24] buyuruluyor.

“Allİh mü’minlerin nefislerini, mallarını satın aldı. Mukâbilinde kendilerine cennet verildi” [9:111] meâlindeki âyet-i kerîmede verildiği işâret buyurulan cennet nefis ve hevâ erbâbının husûsiyle amellerinin mukâbilinde ücret bekleyen sofuların imrenip de ağızlarının sularını akıttıkları cennet değildir. Bu cennet Allâh’ı gerçekten seven âşık-ı sâdıklardan, yüksek mânâ erlerinden Yunus Emre’nin:

Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri;
İsteyene ver sen ânı bana seni gerek seni
diye candan özlediği ve yine bu mânâ erlerinden Mısrî Niyâzî’nin:

Ne hâsıl ey Niyâzî Cennet-i İrfân’a varmazsan
Tutalım Hakk senin anda yerin Dârü’n-naîm etmiş
buyurduğu mânâ ve irfân cennetidir.

İşte bu cennet kendilerinde varlık benimsemeyen, kuvvet ve kudreti mâbudlarından bilen, Lâ havle’yi Allâh’ın istediği gibi okuyan kimselerin girebileceği cennettir.

Bir de şu âyet-i kerîmeye bakalım da ibret alalım; benliğimizle küs kütük kalmıyalım; fırsat var iken yol alıp maksada ermeye çalışalım. İbret almak istediğimiz âyet-i celîlenin meâli şöyledir: “Allâh, peygamberlerin hepsini toplayıp gönderildikleri oldukları ümmetlerden ne yolda cevap aldıklarını soruyor: Peygamberlerin hepsi birden: Biz ne yaptığımızı bilmiyoruz. Gaybı bilen ancak sensin” [Mâide:109] diye cevap veriyorlar.

Bu mubâreklerin dinî, ahlâkî, medenî, içtimaî bakımdan vücûda getirdikleri inkılâblar beşeriyetin kudreti fevkindedir. Bununla beraber Allâh’ın kendilerine tevcih ettiği bu suale karşı yaptıkları hârikulâde işlerin hepsini kendilerinde fâil ve mutasarrıf olan mâbudlarının tecellîsi olduğunu hep bir ağızdan ikrâr8 ve tasdîk ettiler. Kendilerine irâde-i cüziye nâmiyle bir pay ayırıp “Biz de şunu yaptık, bunu yaptık” diye bir şey söylemediler. Bu sınamaya karşı ilim ve edeb öğrendikleri muallimlerinden tam numarayı aldılar. Ve yine onun izniyle meb’us oldukları kavmi cehlin karanlıklarından ilmin aydınlıklarına çağırdılar.

İşte nefislerini, mallarını Allâh’a satan Allâh’ın hâlis mü’min kulları bunlardır. İşte beşeriyet mağarası, içinde Allâh’ın sağa sola çevirdiği Ashâb-ı Kehf bunlar olduğu gibi taayyün kubbeleri içinde kendilerini Allâh’dan başkası bilmeyen ve kendilerinde irâde-i cüziye tasavvur etmeyen velîler de bunlardır ve bunların izlerinden ayrılmıyan bahtiyârlardır.

Bu mubâreklerin ahlâk ve evsâfı aynı Kur’ân’dır. Peygamberimizin vefâtından sonra ashâbdan bâzı kimseler, Aîşe vâlidemizden, Peygamber efendimizin evde bulundukları müddetçe ahlâk ve etvârından bazı şeyler sordukları zaman, vâlidemizden “O’nun ahlâkı Kur’ân idi” cevâbını almışlar ve bu ârifâne ifâdeden istifâde etmişlerdir.

Ana karnındaki bir çocuğun teşekkül eden âzâ vâsıtaları çıkacağı muhitteki maksadlara uygun bir sûrette nasıl tertib olunmuşsa, meselâ görmek maksadına göz, işitmek maksadına da kulak vâsıta olduğu gibi Kur’ân ile insan arasında da aynı mutâbakat tesis edilmiştir. Onun için Kur’ân insâniyet mefhûmunun en kıymetli bir cevheridir.

İnsan da bu mukaddes cevherin parlak mayasiyle bezenmiş bir mahfazasıdır. Nasıl ki, hadîs-i şerîfde: “İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştir” buyurulmuştur. Fakat yalnız sûrete bağlanıp da insanın Kur’ân ile ne yolda bir münâsebet tesis etmiş olduğunun zevkini tatmayanlar Kur’ân ile ikiz doğmuş sayılmazlar. Çünkü “Rahmân (El Esmâ ül Hüsnâ ile işaret edilen tüm özelliklerin sahibi), Talim etti Kurân’ı (Esmâ mertebesindeki özellikleri oluşturdu). Halketti İNSAN’ı, Öğretti ona beyanı (Esmâ özelliklerini insanda açığa çıkardı); (Hz. Âli’nin deyişiyle “‘İnsan’, konuşan Kur’ân” oldu.)” [55:1-4] meâlindeki âyetin dizilişine bakılırsa ilk önce Kur’ân tâlim ediliyor. Sonra insan yaratılıyor mânâsı anlaşılıyor. Hâlbuki buna karşı insan yaratılmadan evvel Kur’ân kime tâlim olunuyor suali de vârid görünüyor.

Bu âyetin şu şekilde dizilmesine basîret gözüyle bakılacak olursa insanın yaratılması kendisine Kur’ân tâlim olunmaya bağlıdır, Kur’ân’ın ancak insan mefhûmunu takrîr ettiğini ilmî ve ahlâkî bir sûrette zevk ve o mânâda tahakkuk eden o anda insan olarak yaratılmış olur mânâsı bu âyetin bu sûretle dizilişinden pek açık olarak anlaşılır. İşte o vakit Kur’ân ve insan nüshaları birbiriyle birleşir ve “Bu kitapta şüphe yoktur” [Bakara:2] kanaatine şüphesiz bir îman ile varılmış olur.

Halkı Allah’ın izni ile bırak, yine O’nun emri ile arzularından geç. Bir ayet-i Kerimede şöyle buyrulur: “Eğer inanıyorsanız, Allah’a güvenin…” [Mâide:23] Kendini Allah’ın fiiline, iradesine terket. Saydıklarımızı yaparsan ilahi emirlere bir kab olursun. Halkı bırakmak; onların elinde hiçbir iyilik veya kötülük olmadığına ve olamayacağına inanmakla olur. Bütün kuvveti Allah’tan görüp halkın elinde mevcut olan bir şey görmeden Allah’ın kudretini tasdik etmekle mümkün olur. Kendini bırakmana gelince Hakk’a teslim olman ve sebepleri bir yana atmanla olabilir. Kendinden hiçbir hareket görme, gücüne kuvvetine mağrur olma. Bu halinde kendini hor görüp, özünden nefret etme. Hakk’a teslim ol, O’nun emirlerine göre hareket et. Şunu iyi bil ki, her şeyi evvel ahir yapan Allah’tır. Sen ana karnında bilinmez bir nesne iken, O besledi ve bu aleme getirdi. Ve yine sen, beşikte her şeyden habersiz yatarken esirgeyen O oldu. İşte o eski hallerini düşün ve Hakk’a güven. [Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî]

Hâsılı Ahmed Amiş Efendi Hazretleri ne güzel beyan buyurmuşlar hakikati: “İrâde-i külliyye’nin efrâd-ı beşerde zuhûruna o ferdin irâde-i cüz’iyyesi denir. İyyâke Na’büdü ve iyyâke nestain (Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım buluruz) irâde-i cüz’iyeyi silmiş süpürmüştür. Ârifler için irâde-i cüz’iyye’yi tasdik etmek küfürdür. Mahcuplar için de irâde-i cüz’iyye’yi adem-i tasdîk küfürdür.”

Ne edeyim Ya Rabbenâ cümle irâdet sendedir
Vermedin bir zerre kuvvet gayra kudret sendedir

Zâhirinden söyleyen sen dinleyen sensin Şehâ
Zâhir ve bâtın senindir ‘îş ve ‘işret sendedir

Nahnu akrabu fıkhına akreb olduğu içindir bize
Gayrı yok kurbdan müberrâsın hüviyyet sendedir

Çarşı-yı kesret içre açtı hikmet bir dükkân
Vezin eden sensin teraziyi meşiyyet sendedir

Zâhirindir bu cihân her âlemin sen cânısın
‘Reânî’ yoktur ara yerde ayn-ı ru’yet sendedir

Pertev-i nûr-i tecellî kurdu bir nev bârigâh
Hem müşebbeh hem münezzeh fasl-ı vuslat sendedir

Ne edip ne zann edip Şeyhî deyû söylediğim
Hep senindir hep senin bu nutk u sohbet sendedir

Hak evveldir ve âhirdir. Ezeldir ve ebeddir. Hakkın girdiği kalb ölmez. Ölmezler işte bunlardır. Ezelde Hak’ta idik. Hak’tan geldik, Hakka yürüdük. Gelmek gitmek; ab- dın ihtiyârında değil, Hakkın irâdesindedir. Mürîd demek; Hakkın irâdesine bilâ-kayd u şart boyun kesmiş, teslîm olmuş, eyvallah etmiş demektir. Buna «ikrâr» derler. İkrârı Hakka verenlerin, bu âlemde karârı kalmaz. Çünki karârını ezelden vermiştir. Nasîbini almış- tır ve (elhamdülillah) demiştir.

Allâh’ın irade ve kudretinin bittiği yer neresidir ki; orada “beşerin irade ve kudreti” başlasın cânım efendim…

İrâde-i cüz’iyye olduğu zaman fânî,
Zât’ından tulû eder İrâde-i Sultânî.

Bakî selâmette olunuz erenlerim, ferman “fa’âlün limâ yürîd” hazretlerinindir.

Ne eyleyeyim Sensiz beni; Beni benden al ki
Sen ben’de, ben de Sende olayım.
Andan sonra da Âdem olayım.
İrâde buyur da mürîd olayım.
Fermân buyur da derviş olayım.
Hak Dost, Dost Hak.
Dostu buldum.
İstemem ne tâc, ne post
Gönül, Dosta oldu post

Şükür elhamdülillâh
Hâzâ min fazl-ı Rabbî

Elimiz bu kadarına uzandı, söz tamam oldu
Nâ-tamamların elinden lütfun tutar oldu

Hem bir avuç toprakta kusurdan başka ne ola ki…

Reklamlar

Read Full Post »

Çekmişüz el gayriden biz, Hak durur maksûdumuz
İtmezüz biz şirk-i ahfâ, aslımız gayûr durur
[Nakşî Ali Akkirmânî Hazretleri v. 1655]

gayur

O’nu yedi Semâ ile Arz ve bütün bunlardaki zevil’ukûl tesbih eder ve hattâ hiç bir şey yoktur ki O’nu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız, O, cidden Halîm, Gafûr bulunuyor. [İsrâ:44]

Döne döne okuduğumuz, her okunuşta başka türlü canımıza okunan ayetlerdendir, Sure-i isrâ daki şu apaçık deliller: Yedi kat semâ, yedi bilinç mertebesindeki tüm yaratılmışlar, arz, bedenler ve onların içindekiler O’nu tesbîh eder, esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran terkipleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar!(başkaca varolamazlar) Hiçbir şey yok ki, O’nun Hamdi olarak tesbîh etmesin! Fakat siz onların el-fatır programı gereği bu tabî işleyişlerini anlamıyorsunuz! Muhakkak ki O, Halîm’dir, Ğafûr’dur.

Bu sefer gözümüz hemen aşağısındaki 45. ayette kaydı, aklımız şaşırıp kaldı:
Bir de sen Kur’anı kıraat ettiğin vakit biz seninle Âhirete inanmayanların arasına görünmez bir perde çekeriz. [İsra:45]

Habîb-i Kibriyâ Efendimizin yanında bu âyet-i kerîme okunduğunda sahabilerine dönerek saadetle şöyle buyurdular:

Bu perde, “hicâben mestûra” nedir bilir misiniz?
Allah ve Resulu en iyisini bilir.
Bu gayret perdesidir. Allah’tan daha gayretli (gayûr) yoktur.

Ben, gayûrum, Allah benden daha gayûrdur. Kalbinde gayret olmayan habîb (seven) değildir. [Müslim, Lian:16]

Ne zamanki iki âlemin de Efendisini, Hak’tan ayrı gördün, kâinât kitâbının hem metnini ve hem de başlangıcını kaybettin. İki deme, iki bilme ve iki okuma! Köleyi kendi efendisinde mahvolmuş bil! Anlayışındaki kusurdan dolayı, efendiye “gayr” dediğin zaman, ey şaşı, Gayûr olan o Sultân’dan utan “ve mâ remeyte iz remeyte” ya’nî “ve attığın zaman sen atmadın” [Enfâl:17] âyet-i kerîmesindeki “atıcı” Ahmed’dir, onu görmek Hâlık’ı görmek olmuştur. [Mesnevi-i Manevî]

Şimdi lugata mürâcaat edecek olsak gayûr için (ﻏﻴﻮﺭ) “çok kıskanç” ifadesine tesâdüf ederiz.

Allâh, kıskanç olur mu hiç? “Allâh gayûrdur”un tercümesi “kıskanç” değildir. Bu yaklaşım hatalı olur. Allâh gayûrdur demek, sevdiğinin dışsallıkla (bedensel gündem) sermâyesini harcamak yerine içselliğinde (iç aleminde, enfüs) kendi vahdet huzurunda yaşamasını murâd eden mânâsınadır.

Gayret ikidir; nefisten kaynaklanan beşerî gayret ve kalpten, taşıdığımız emanetten kaynaklanan ilâhî gayret. [Şiblî]

Gayret ikidir; Allah’tan kuluna karşı gayret, onu insanların gözünden gizleyip gözlerinde o kuluna karşı bir muhabbet meydan getirmesidir. Kuldan Hakk’a olan gayret, halini herhangi bir kimsenin bilmesinden gizlemesidir. Hakk Teâlâ Kendisi ile kulları arasındaki sırların başkalarına ifşâ edilmesi konusunda gayûrdur. Bu gayret, kulun mârifetini O’nunla, sevgisini O’nun için ve iştiyâkını da O’na has kılmasıdır. [Hakîm Tirmizî]

Ehl-dünya dilinden düşmeyen sözler vardır ya hani:
– Kimi sevsem, aramız açılıyor. Ya ölüyor ya kayboluyor. Yahut aramıza düşmanlık giriyor. Neden hoşlansam, çoğu zaman malım kayboluyor, param elimden çıkıyor. Bu yüzden dostlarımla bozuşuyorum.

Ey Allah’ın ﷻ sevgili kulu, O Gayûr’dur. Sevgisine kimsenin ortak olmasını istemez. Sevgilisine, ehil olmayanların bakmasına bile râzı olmaz. Kendi sevdiği kulu, başkasına vermez. Hal böyle iken sen başkasına bağlanıyorsun.

Gayûr olan Allah, Habîb-i Edîb-i Zîşân Efendimiz düştüğünde “anacığım diye değil Aman yâ Rabbî” diye ağlaması için anasız, babasız kendi husûsî nazarıyla, nasıl istiyorsa öyle yetiştirmiştir üzerine titrediği Habîbini…

Allahu Teâlâ gayûrdur ve kulu olana dahi gayret-i ilâhiyye gerektir.

Şu âyet-i kerîmeleri işitmedin mi?

Allah onları, onlar da Allah’ı  sever. [Mâide:54]
Ben, cin ve insanları yalnızca (esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) ancak kulluk etmeleri için yarattım [Zâriyat:56]

Bazı müfessirler kulluk etmeleri ibâresini, bilmeleri, sevmeleri için manasıyla izah etmişlerdir. Rasulullah (SAV) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdular:
– Bir kul, Allah (CC) tarafından sevilince, iptilâya uğrar; buna sabrederse iktina gelir başına.
– İktina nedir? (Bir şeyin hakikatini idrak etme, künhüne varma) diyen bir sahabîye
– Çoluğunu çocuğunu, malını, mülkünü alır buyurdular.

Çünkü mal ve evlat, Allah sevgisine perdedir. Hakk’ın sevgisi bölünmez. İki sevginin arasına giren yanar. Mal ve evlada olan sevgi çoğalınca, Hak sevgisi azalır. İnsan bu kantarı şaşmış sevgisinden ceza görür. Çünkü Allah’a bir nevi gizli şirk koşmuştur. Halbuki Allah zatına ve sıfatına şirk koşanları sevmez. Gayûr ve her şeyden üstündür. Kendine karşı duran her şeyi yok eder. Ta ki, sevdiği kulun kalbi yalnız zatına dönsün. İşte o zaman:  “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” ayetinin manası tecelli eder. Bu tecelli bir süre devam ederse, sonunda Hakk’a karşı koşulan ortaklar yani şirk yok olur. Mal, çocuk ve şehevi arzular isteği gider. Mal sevgisi kalmaz. Kötü hisler ölür. Velî olmak, başa geçmek, keramet sahibi olmak, makam, dereceler istenmez olur. Cennet ve onun dereceleri gözden silinir. Kalpteki şahsi irade, temenni yok olur. Suyu saf, içi temiz bir kap halini alır. Çünkü ilahi tecelli onu kaplamıştır. Bu arada kalp yolunu şaşırdıkça ilahi tecelli onu yola getirir. Kendinden başka her şeyi yok eder. Zaten başkası için oraya yol kalmamıştır. Mevlanın azamet ve ceberut kuvvetleri orayı sarmıştır. Bunlardan başka her şey için arada bir uçurum vardır. İlahi saltanatın vadileri o imanlı kalbin etrafını çevirmiştir. Oraya yabancı yol bulamaz. Şayet bulacak olsa bile yokluğu mani olur. Bir çok kimselerin yüksek derecelere erdiği olmuştur. Bunlar yetişmiş olmalarına rağmen, bazı ufak tefek işlerle uğraşırlar. Bunlara yaptığı o işler zarar vermez. Çünkü hiçbiri, kalp cihetine yanaşamaz. Zaten o dereceye eren kul, bunları ilahi iradeye dayanarak yapar. Onlar; ilahi arzu icabı olduğundan, o sevgili kula bir lütuf ve keramet olur. Onun yüzünden birçok zavallı kimseler geçinir. Ayrıca bundan başka çokça sevap kazanır. Sonra o işler bir başka yönden kulu tecrübe sayılır. Kul, şahsi arzusunu karıştırmadığı süre işler iyi gider. Teslim olunca daha iyi gider. Kötülüklere karşı, o nimetler bir nevi kalkan sayılır. Şöyle ki: Parası olur, haramdan kurtulur. Çocukları olur kimseden yardım istemez. Ailesi olur, harama göz dikmez. Velhasıl dünya ahiret selamet olur…

Nitekim bir hadis-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “İhlaslılar büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. Günahkârları, benim pek bağışlayıcı olduğumla müjdele, sıddıkları ise benim gayûr olduğumu belirterek uyar.”

Gerçi ‘aşkı vasf iderse niçe biñ yıllar tamâm
Şerh olunmaz, cümle ‘âlem kâtibi mestûr ise

‘Aşk degül mi yedi tamu nârın iden pür-‘azâb
Yakısar hakka Nebîye ‘aşka kim menkûr ise

‘Aşk degül mi Yûsufı Ken‘âna sultân eyleyen
Gerçi takdîr-i Hudâ-yı Kâdir u Gayûr ise

İrfan meclisinde dinlediklerimden: Bir sal üzerinde oturuyordu, dalgındı. Eteğine dokundum… “Beni bırak oğlum! HAK gayûrdur. Seni başkasıyla görürse gözden düşersin…” buyurdular.

Gayret aşırı sevgiden kaynaklanan bir husustur. Sevgide vefâyı ifade eder. Allah’ın sıfatlarından biri de “Gayûr” dur. Manası çok kıskanan değil sevdiğine pek düşkün olandır. Bu, kulun taatinde kendisinden başkasını ortak kılmamasına yönelik olarak Allah’ın gayûr sıfatını gösterir.

Aşk-ı hakikide gayyûriyyet vardır. Ancak, gayyuriyyetle kıskançlığı ayırdetmek lazımdır. Çünkü, kıskançlık sıfatı nakıs alanda, gayyuriyyet sıfatı ise kamil olan da zuhûra gelir.

Resul-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Hz. Ömer-ül-Faruk’a (ra):

– Ya Ömer! Sen, gayûrsun. Ben, senden gayûrum. Cenab-ı Hak da benden gayûrdur, buyurmuşlardır.

Mümin gayûr olur. Allah (z.c.hz)’leri de gayûrdur. [R. Ehâdis:230-12]

Onun için gayûriyyet sıfatı makbûl ve memdûh bir sıfattır. Bu sıfat Allah-u Teâlâ ve tekaddes hazretlerinde KEMAL sıfatıdır ve Habib-i edibini bu sıfatla terbiye ederek sıfatlandırmış, rengine boyamıştır.

Allahu sübhanehu ve teala hazretleri, kemal sıfatları ile muttasıf ve bütün noksan sıfatıardan münezzehtir. Kullann da, Allahu teala’ya mahsus bazı sıfatlarla sıfatlanmaları kendisi için en büyük bir ni’mettir, devlettir.

Ey Hakka talib!

Canab-ı Hak ve Feyyaz-ı mutlak hazretleri GAYÛR’dur. Sevdiği kullarının, zat-ı ühihiyyetinden gayrısını sevmesini istemez. Zira, Mahbub-u aslî ve hakiki ancak O’dur. Sevilmek, zat-ı ahadiyyetinin hakkıdır. Zat-ı ahadiyyetini seven aşıklar, ondan gayrı bir şeye gönül verseler, başlarına mutlaka bir musîbet gelir. Onun için, Allahu teala’yı sevenlerin ya gayrı görmemeleri ya O’ndan gayrıyı sevmemeleri gerekir. Hiç değilse, sevdiklerinde Hakkı görmeleri icap eden esasen ondan gayrı olmadığından, sevdiklerini Hak’tan gayrı görmemelidirler.

Bütün güzellikler, özellikler ve sevilen herşey O’nun eseridir. Eserini seven de, elbette mü’essirini de seviyor demektir. Bundan dolayı arifler eserle mü’essir-i hakikiyi birbirlerinden asla ayıramazlar. Hz. Musâ aleyhisselama, Tur dağından hitab-ı izzet zuhura geldiği gibi, sevenin sevdiği de kendisi için Tur dağı mesabesindedir. Sevdiğinde gördüğü güzellikler ve özellikler; mahbub ve ma’şuk-u hakikinin onun varlığında, onun vücudunda zuhurudur. Onun için; eserde kalma, mü’essire gel! Esma’da kalma, müsemma’ya gel ! Kelimede kalma, ma’naya gel!

Cürcânî hazretlerini “gayûr” kelimesinin kökeni olan “gayret” için “kişinin kendisine özgü bir şeye başkasının ortak olmasından hoşlanmaması” şeklinde tarif etmektedir. Yine Kuşeyrî’ye göre, Hakk Teâlâ’nın evliyâsı ile olan sünneti (âdeti) şudur: Evliyâ, Hakk’tan başkası ile sükûn ve huzur bulur veya ondan başkasını mülâhaza eder veyahut da gönülleri başka bir şeye yatar ve ona ısınırsa, Allah derhal bunların bu nevi hallerini teşviş (altüst) eder. Evliyâsının kalpleri tekrar ve hâlis olarak kendisinin olana kadar, bu kalpler sükûnet buldukları veya mülâhaza ettikleri veyahut ısındıkları şeyden tamamen ayrılana kadar evliyasını kıskanır. Âdem (a.s.) gibi ki, kendisinin cennette ebedî olduğuna kanaat getirip sükûn bulunca Hakk, gayûr olarak cennetten çıkarmıştı. İbrahim (a.s.) gibi ki, oğlu İsmail (a.s.) hoşuna gidince gayûr olarak ve onu boğazlamayı kendisine emretmiş, böylece İsmail’i İbrahim’in kalbinden çıkarmıştı. “Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine) teslim olunca, İbrahim çocuğu yanı üzerine yıktı.” Böylece İbrahim (a.s.) in sırrı ve ruhu İsmail (a.s.) den temizlenip saf hâle gelince Allah, oğlu yerine fidye vermesini emretti. Allah ise Gayûr’dur. Ondan başkasını istemek gayretine dokunur. Bu yüzden onu istediği oğlunu boğazlamakla sınadı. Bu ise kendi nefsiyle ilgili olarak sınanmaktan daha ağır gelir insana. Çünkü nefsi hususunda onunla çekişecek tek şey yine kendi nefsiydi. Küçük bir çabayla nefsinin çabasını, direncini boşa çıkarabilirdi. Ama oğlunu boğazlamakla sınanması böyle değildi, oğlu hususunda onunla çekişecek çok kimse vardı. Bu yüzden bu hususta vereceği mücadele daha da güçlü olacaktı. İbrahim (a.s.) Rabbinden istediği şeyi kurban etmekle sınanınca, sınavın mahiyetini gerçek olarak algılayınca, bizzat tahakkuk etmiş gibi olduğu, yani, hayatta olduğu halde oğlunu kurban etmiş gibi kabul edildiği için, istekte bulunmadığı halde İshak (a.s.) ile müjdelendi. Böylece hem kurban, hem de karşılığı-kurban yerinde durduğu halde- kendisine verilmiş oldu. Diğer bir ifadeyle kazandığı şeyle kendisine hibe edilen şey birlikte sunulmuş oldu. Çünkü kurban etmek istediği oğlu istekte bulunması açısından kazanılmış, kurban edilmek istenmesi açısından da hibe edilmişti. Kurban edilmesi istenmiş değildi. İshak ise hibe edilmişti. [İbn-i Arabî]

Şarâb-ı cür’asından oldu mahmûr
Şarâb-ı ʻaşk içürmiş ana Gayûr

El-Kahir’ül-Gayûr cellecelâlûhû’yu idrâk yolunda bir muammâ bırakalım, giderayak çözüle çözüle aslını bulduracak:

Niçin Cebbâr olur ism-i gayûru
Neden cânın bu cism oldu kubûru
Bu yüzden oldu çün Sâni’ umûru
Tegayyürden bilinmezlik zuhûru  
Birlikten dürür dediği bilsem

Read Full Post »

Zikir meclislerinde zuhûr eden kokular, meleklerin iştirâkindendir ve çekilen zikrin lezzetine has kokulardır. Hz. Pir Geylani (ks)
elhak

Allahım! Bize azık olarak zikrini, zenginlik olarak da yakınlığını nasip et.
Hz. Pir Sultan Gavsul Azam Abdulkadir Geylanî (ks)

Yine bir def’a: Ramazân-i şerîfüñ ahır Cum’a gicesi nısfü’l-leylde evrâdum olan ism-i şerîf’e meşgûl iken ke-enne ‘azîz hazretleri karşumda zâhir olup fakîre “Hû” didükde mukâbelede anlar “Hakk” dirler. Yine bundan soñra bir hûb-cemâl oglan. Başında altun tac giyer. Sag kulaguma yapışup ben “Hû” didükçe ol “Hakk” dir. Yine buna mukayyed olmadum. Bu hâtıradur, diyü iltifât itmemek istedüm. Tekrar ‘azîz hazretleri karşumda zâhir olup fakîreye bu vechile hitâb idüp buyurdılar ki: “Bize Ebû’s-su’ûd tefsirin irsâl iden Asiye Hâtûn. Sen ki benüm muhibbem ve mahbûbemsin, tâlibem ve matlûbumsın. Bu gice, ki mübârek Ramazân-ı şerîfüñ ahir Cum’ası nısfül-leyldür, Hakk te’âlânun emr-i şerîfi ve Habîb-i Ekrem (salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem) hazretleriniñ mu’cizât-i kesîrül-berekâtı ile İsm-i râbi’ ki, “Hakk”dur, saña iştigâl itmege izin virildi,” diyü buyurdılar. ••• Yine bir def’a: İsm-i şerîfe meşgûl iken fakîre “Hû” didükçe ‘azîz hazretleri “Hakk” diyü buyurdılar. ••• Yine bir defa ism-i şerîfe müdâvemet idüp “Hû” didükçe ke-enne ‘azîz hazretleri zâhir olup buyurdılar ki: “Hakk” di. Hakk’dan buyuruldı.” ••• Ve yine ol gice, Ramazânuñ ahir Cum’a gicesidür, nısfü’lleylden soñra sabâha karîb otururken ke-enne baña didiler ki: “Hakk te’âlâ saña selâm eyledi.” Ammâ kulagıla sadâ işitmek degül, hemân kalbüme ilham oldı. 
CEVÂBÎ MEKTÛB: Bacı kadın, bî-hadd ve lâ-yu’add selâm ve du’âlardan soñra: Allahü te’âlâ mübârek eylesün. Hüccet ve burhân ile ve her vechile hakkuñuz olmış. Bu ‘âsî yüzi karanuñ icâzetine ihtiyacuñuz yok ammâ te’eddüb itmişsiz. Allâhü te’âlâ adabuñuz ziyâde eyleyüp günden güne terakkiñüz ziyâde ola. İcâzet olsun. İsm-i Hakk’ı süresiz. Bu yüzi karayı dahı du’âdan unutmayasız ve’s-selâm.

ruya_defteri_ayrac

Yine bir defa: Ramazan-ı şerifin son Cuma gecesi, geceyarısında evradım olan ismi zikretmekle meşgul iken aziz hazretleri aynen karşımda belirip, fakire “Hu” deyince karşılığında onlar “Hakk” diyorlardı. Yine bundan sonra bir güzel yüzlü oğlan gördüm. Başına bir altın taç takmış. Sağ kulağıma yapışıp ben “Hu” dedikçe o “Hakk” diyor. Bunu da pek ciddiye almadım. Zihin oyunudur, diye yüz vermemek istedim, ama aziz hazretleri tekrar karşımda belirip fakîreye şöyle hitap ettiler: “Bize Ebu’s-suud tefsirini gönderen Asiye Hatun. Sen ki benim sevenim ve sevdiğim, isteyenim ve istediğimsin. Bu gece, ki Ramazan-ı şerifin son Cuma’sının gece yarısıdır, Hakk tealanın emri ve Peygamber (s.a.s.) hazretlerinin bol bereketli mucizeleri ile, dördüncü isim olan “Hakk”ı zikre sana izin verildi.”
***
Yine bir defa: İsm-i şerife devam ederken fakire “Hu” dedikçe aziz hazretleri “Hakk” buyurdular.
***
Yine bir defa ism-i şerife devamla “Hu” dedikçe sanki aziz hazretleri görünüp “Hakk de. Hakk’tan buyruldu.” buyurdular.
***
Ve yine o gece, Ramazan’ın son Cuma gecesi, gece yarısından sonra sabaha yakın otururken bana sanki “Hakk teala sana selam eyledi” dediler. Ama kulakla ses işitmek gibi değil, adeta kalbime ilham oldu.

seyh_efendi1

Mektubun cevabı: “Halife Mehmet Dede’den Asiye Hatun’a”

Bacı kadın, sınırsız ve sayısız selam ve dualardan sonra: Allahü teala mübarek etsin. Her türlü kanıt ile hakkınız olmuş her açıdan. Bu asi, yüzü karanın iznine ihtiyacınız yok ama edeplilik göstermişsiniz. Allahü teala edebinizi artırsın ve ilerlemeniz günden güne çoğalsın. Bu size izin olsun, Hakk ismini sürün. Bu yüzü karayı da dualarınızda hatırlayın vesselam.

Huuu

* Son rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Read Full Post »

31. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların otuzbirincisidir.

1mursidinmektuplari

Ma’bûdumuz, maşûkumuz, mahbûbumuz kendisiyle vücûd bulduğumuz, ibadet ve taatların, hamd ü senâların sadece kendisine hasrolunduğu, ta’zime, tesbîhe, tenzihe ve tehlile lâyık bizlerin teşbihinden ibadet ve taatından ve tavsifinden münezzeh olan maksûdumuz, matlûbumuz güzeller güzeli Allah’ımız, zü’l-Celâl ve tekaddes Hazretleri’ne hamd ü senâdan âciz olarak fakat yine de kendi lûtf u ihsanıyla ve bizlere in’amıyla, sonsuz hamd ü senâ eder, dergâh-ı mecd-i ulûhiyetinden rıza-yı şerifini ümid ederiz.

Sultanü’l-enbiyâ, mahbûb-ı kibriyâ, şefî-i rûz-i ceza, enîsi’d-duâfa, merce-i fukara, sahib-i kabe kavseyn ev ednâ, Resûlen, Mekkiyyen, Medeniyyen, Haşimiyyen, Kureyşiyyen, Ebtahiyyen, ruhiya ve ruhaniyya sultânımız, efendimiz Resûl-i kibriyâ’ya salât u selâmdan âciz iken ümmet-i Muhammed olmaklığımız hasebince lütfedilen bu vesileye sığınarak salât ve selâm eder, salâvât-ı şerîfelerin sırrıyla o Fahr-i âlem Efendimiz’e arz-ı hal eyleriz. Ruh-i Resûlullah’ın bizlerden hoşnud ve râzı olmasını Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eder, ashâb-ı kirâm rıdvanullahı Teâlâ ecmaîn hazerâtının dahî arkadaşlıklarını sırat-ı mustakîm üzere refakatlerini Rabbü’l-âlemîn Hak Teâlâ’dan taleb ederiz. Cenâb-ı Hakk bizleri “ve hasüne ülâike refika” âyet-i kerîmesinin sırrına mazhar eylesin.

Allah Teâlâ’nın selâmı üzerine olsun İhsan Efendi oğlum,

Derviş İhsan Efendi oğlum. Cenâb-ı Hakk Sûre-i Yunus’ta “Dikkat ediniz, şol evliyâullah ki (o Allah velîleri ki) onlara korku yoktur ve mahzûn da olmayacaklardır.” buyurarak Allah Teâlâ’ya yaklaşmanın ahvâlini beyân edip devamında o kimselerin Cenâb-ı Hakk’tan ayrı düşmek ve muhabbetinden uzaklaşmak korkusunda ve Allah’a îmân etmede sabit kadem oluşları nazara verilmektedir. İşte maksûdu Hak; matlûbu, rıza-yı Hakk olanlar dünyevî kaygılardan âzâd olurlar. Küllî iradenin câzibesi ve Hak Teâlâ’ya muhabbetin, ülfetin zevki onları havftan (bilemedikleri korkudan) ve mahzûn (hüzünlü olmak, sebebsiz yere dünyevî işlerden sıkıntı duymak) olmaktan muhafaza eder. Allah Teâlâ’ya âşinalık, uzaklıktaki korkuya benzemez.

Cenâb-ı Hakk bu âlemi imtihanhâne olarak te’sis etmiştir ve Kur’ân-ı Kerîm’inde “Yemin olsun ki sizi bir şeyle imtihan edeceğim. …” buyurarak kimsenin bu imtihandan âzâd olamayacağını beyân eylemiştir. Mal mülk, evlâd u iyâl, insanın edindiği diğer semereler bu âlemin ziynetleri, süsü mesabesindedir. Ama aslolan bu imtihanhânede Allah Teâlâ’ya kulluk imtihanını vermek, kul olduğunu tasdik edebilmektir. Evvelce de söylediğim gibi insan bu âleme ulûhiyeti tahsil etmek için gelmedi, ubudiyeti tahsil ve te’vil etmek için geldi. Fenâ sahasının imtihanları satıhtadır. Allah Teâlâ’ya kurbiyyetin imtihanları ise derûndadır yani bâtındadır. Evliyâullah da Cenâb-ı Hakk’tan çekinir, avâm da. Lâkin evliyâullah huzurda olduğunu müşahede eder ve onların korkulan avâm-ı nâsın (insanların çoğunun, ekseriyetinin) korkulan gibi değildir. Ekseriyet, canıma ne olacak, malım mülküm elden gidecek mi, evlâdımın istikbali nasıldır, gibi korkularla ömrünü harceder ve bunları kaybetmemek için Cenâb-ı Hakk’a müracaat eder. Halbuki erbâb-ı kurbiyyet ve velâyet olan zâtlar her şeyi O’na yakınlığa vesile eder, O’ndan gayrı muhabbete meyletmez hatta O’na duyulan muhabbeti bile gene O’nun yoluna sevkeder, infak eder. İnşâallah bu sözlerim sorduğunuz suâle cevap olmuştur. Burada Bağdatlı Rûhî Efendi’nin gâyet hakîmhâne bir nutku vardır. Belki ezber eder ve hikmetinden istifade edersin.

Sanma ey hâce ki, senden zer ü sim isterler
Yevme la yenfâ’u’da, kalb-i selîm isterler

Ma’lûm, buradaki hâce’den kasıd şeriatın zâhirinde kalan ve hocalık taslayan kimselerdir. Yahut ilm-i zahirle âleme üstünlük taslayan kişilerdir. Dikkat buyurduysanız bu beyitte “O gün kişiye ne topladığı mal ne de evlâd u iyâli fayda verir Ancak selim bir kalb onu kurtuluşa sevkeder.” mealindeki âyet-i kerîmeye işaret vardır.

Berzah-ı havf ü recâdan geçegör nâ-kâm ol
Dem-i âhirde ne ümmidü ne bim isterler

Âlem-i bi meh ü hurşid ü felekte her giz
Ne mühendis, ne müneccim, ne hekim isterler

Buyurarak insanın bu dünya hayatında hangi tahsili ederse etsin, hangi korku ve ümidle yaşarsa yaşasın Allah Teâlâ’ya kurbiyyeti tahsil etmedikçe müşkillerini halledemeyeceği, hayatım idrak edemeyeceği, hikmetinden de haberdâr olamayacağı beyân edilmiştir. İnsan hikmetsiz yaşayamaz. Hikmetleri ilâhî zemine nisbet edemezse o ilim de ona fayda vermez, huzur bulamaz. Hatta ilâhî hikmetlerden uzak kalarak edindiği ilim, huzursuzluğunu ve mükellefiyetini (sorumluluğunu) artınr. Fakîrin en çok hoşuna giden beyitlerse şunlardır:

Cürmüne mû’terif ol, taata mağrur olma;
Ki şifâhane-i hikmette sakim isterler

Kıble-i mâniyi fehmeylemeyen kecrevler,
Sehvine secde edip ecr-i azim isterler

Ezber et nükte-i esrar-ı dili ey Ruhî
Hâzır ol, bezm-i ilahîde nedim isterler…

Evet, aynen böyledir. Hak Teâlâ’dan tasdiki olmayan bir ilim yahut Hak Teâlâ’dan tasdik olunduğu halde tatbik olunmayan ilim kişiyi hataya düşmekten kurtaramaz. Hatta biliyorum zannıyla söz de dinlemez, nutuk haklamaz (Söylenilen nutku yerine getirmez, hak sözü tatbik etmez.)

Alem-i keşf-i mânide çok esrar açılır
Giremez nefs-i gazub, anda halim isterler

Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukim isterler…

İşte böyledir. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Nefsini bilmemek ve ilimden mahrum olmak gadabı celbeder. Gadap, hakkı ve hukuku tamamen unutup nefsini kâim kılmak sıfatının cebren kendisini göstermesidir. Ol sebebden gadap hilmiyetle teskin olmazsa yaptığı tahribada ve zararla kişinin yakasını bırakmaz. Akabinde kişi şehevâni zevkleri artmış ve bedenî zevklerini tatmin ile eyice Hak’tan uzaklaşmış olur. Bu acayip bir şeydir. Gadap şehveti besler. Hakk’a ibadetten mahrum olan kişilerin en bâriz özelliklerinden biri kendi kudretleriyle her şeyi yapacaklarını zannetmeleridir. Hak’tan gâfil olmak kibrin neticesidir. Kibir, hakkıyla tevhîd edememenin yani şirkin hastalığıdır. Kibir derinlerde ve kişilerin bâtınına çöreklenmiş bir illettir. Bu illet gadap ve şehvetle kendisini gösterir. Lâkin gadap şehvetten tehlikelidir. Çünkü gadap benliğini tam kabullenme halidir. Şehvet ise benliğini zevke âlet etmek veya zevkle memnun etmektir. Gadap, şehveti besledikçe şehevânî örtü gafleti ziyâdeleştirir, gaflet perdelerinin ağırlığı kişiyi önce ibadet taatın zevkinden, zikir ve sohbetin ülfetinden, Hak dostluklarının nazarından soğutur ve neticede kişi esir-i şehvet olduğunda ye’se ve ümitsizliğe düşerek hem ibadetten hem hakan abitlerden tamamen uzaklaşır. Etrafında tıkırtı duysa, ansızın huzuru bozulsa hemen korkuya ve evhama kapılır. Çünkü kaidedir: Hain kişi korkar. Nifaktan kurtulamadığı için devamlı nefsanî korkularla ömrünü harceder. Bu korkulan izâle için mal mülk edinir, sahte muhitlerde sahte dostluklar kurar. Yani işte şu an dünyadaki insanların ekseriyetinin haline dönüşür. Esir-i şehvet olanlar başkalarının hukukunu tanımazlar. Söz uzar gider, lâkin şehveti tatmin, neticede muhakkak esir-i nefs ve şehvet yapar. Mürşid-i kiram hazerâtı, kişileri tedavi ederken derece derece terbiyeve tâlimde bulunurlar. Çoğu insan zâhirî riyazatla Hakk’ı bulduğunu fehmeder. Halbuki içinde çöreklenmiş kibirden haberi yoktur. O kibir, şehvet ve gadapla kendini gösteremezse muhakkak kendisine tatmin için başka bir saha bulur. İbadet taatla meşgul olan kişiyi ucûb şeklinde ifsada kalkar. Onu halletse bu sefer varlık vehmine düşürür. Hep nefsin içinde, derininde bulunan kibrin yani şirkin dallarıdır bu nev’î haller. Peki bu nasıl izâle edilir? Bu hastalık, ihtisasla, hikmet öğrenmekle, kendince riyazat etmekle hallolmaz. Mürşidin terbiyesi dahî bir yere kadardır. Ne zaman insanın kalbinde aşk-ı ilâhî zuhûr eder ve bunun sirayet etmesine mâni perdeler kalkarsa işte o zaman kibir barınacak bir vücûd bulamaz. Zîrâ aşk vücûdsuzluktur. Peki bu nasıl olacak? El-cevap: Kemâl-i aşka mazhar olmuş bir kâmile aşk derecesinde mürîd olmakla. Kişinin mürşidine duyduğu bu muhabbet onu, yolunun büyüklerine ve neticede Allah ve Resûlü’ne mülhak eder. Mektûbun başında arzettiğim gibi, Allah Teâlâ bu yolun yolculanna nebîleri, sıddıyklan, şehidleri ve sâlihleri arkadaş eder. Cenâb-ı Hakk bu arkadaşlığın da, Kur’ân-ı Kerîminde “ve hasüne ülâike refika” buyurarak güzel arkadaşlık olduğunu tenbih eder. Herhalde suâlinize ziyâdesiyle cevap olmuştur.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, Hazret-i Pîr Ahmed er-Rifaî, evliyâullahın büyüklerinden Aktab-ı Erbaa denilen dört büyük kutbun ikincisidir. Sizin zikrullahta müşahede ettiğiniz o nev’î hallere “bürhan” denir. Bürhan, ma’lûm, delil demektir. Yani inkâr edilemez, müşahede edilen hüccet demektir. Şiş, kılıç ve gül bürhanını görmüşsünüz. (Rifaî tarikatında zikrullahta kalbî esmâ başladığında dervişler vücüdlarına şiş veya kılıçla tatbikatta bulunur, bazen de kor olmuş demir parçasını yalayarak veya ağızda hapsedib soğutarak acayip haller gösterirler, âyinde kullanılan bu aletlere ‘zarf’, gösterilen bu hale de bürhan denirmiş.) Başka başka bürhanlar da vardır. Şimdi sana lâzım olan şudur: Bir kere senin seyr u sülûkunla bunların alakası yoktur. Lâkin onların da yaptığı halleri acayip karşılama. Adı üstünde bu hale ‘bürhan’ denir. Bürhan denilmesindeki kasıd enbiyânın mucizesini inkâr edenlere ve evliyânm kerâmetini inkâr edenlere delil sunmaktır. Maddî âlemin hak olduğuna inanıp da mânânın hakkını teslim etmeyenlere bir îkazdır. Meselâ bazıları derler ki: “Efendim, Hazret-i İsmail’i bıçak kesmemiş, hiç bu mümkün mü veyahut Hazret-i İbrahim’i ateş yakmamış, böyle acayip şey olur mu?” İşte o zaman bu dervişler, kılıcı, Hazret-i İsmail(as)’in tesbîhatıyla vücüdlanna vururlar; hem acısını hissetmezler hem de o kılıç darbesinden kendilerine zarar erişmez. Ve sonra Âşık Yunus’un “Kılıç mı keser Allah diyeni?” sözü anlaşılmış olur.

Yahut Hazret-i İbrahim (as) ile alakalı âyeti okurlar ve ateşi ağızlarında söndürürler. Aynen senin anlattığın gibi yanmış et kokusunu duyduğun halde onların ağzında ne bir yanma ne de bir acı vâki’ olur. İşte bu apaçık bürhandır. Rifaî dervişleri bu hali göstererek münkirlere “Bizler âciz, zayıf ümmetler olduğumuz halde işte bak, ne kılıç keser ne ateş yakar. Enbiyâya ve evliyâya bu nev’î mucizeleri ve kerâmetleri çok görmeyin ve inkâra da yeltenmeyin.” diyerek meydan okurlar. Fakat bu, herkes eline bir şiş alsın; orasına burasına batırsın, tecrübe olsun diye yapılmış bir şey olmamalıdır. Zaten Rifaî tarîkinde bu nev’î haller ekseriyetle gösterilmez yani sıkça yapılmaz. Tarikata dâhil olmaktan murâd, Efendimiz’in ahlâkını hal edinebilmektir. Gerek Rifaîyye’de gerekse başka tarîkte olsun kişi bu nev’î bürhanlara heves etmemelidir. Vakti saati gelince vuku’ bulursa eyvallah deyup zarfı kabul etmelidir. Bu zikrullaha dâhil olduktan sonra size gösterilen mânâya gelince, evlâdım bürhan sırrı zât-ı âlinize verilmiş. Fakîrde bazı emanetler var. Teberrüken (yani uğur olsun ve öylece emaneten bulunsun diye) bende bulunmaktaydı. İnşâallahu Teâlâ mektûbun sonunda size şiş ve kılıç bürhanını, gürz ve gül bürhanını ayrıca yılan ve akrep gibi hayvanların teshirini (bağlayan, emri altına alan), dualann metnini muhtasar olarak yazacağım. Fakîr size verdikten sonra zuhûr ettiğinde bu emanetleri kullanabilirsiniz. Ayrıca Üsküp’te karındaşım olan Rifaî şeyhi, Şeyh Mehmed Efendi’ye fakîrden selâm edüp teberrüken kendisinden bu emanetleri alınız. Almasanız da bir şey îcab etmez. Allah mübarek eylesin.

Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum. Bizler devrân ederken, ma’lûm, kalbe doğru yani Kâbe-i Muazzama’yı tavafın aksi istikametine devrederiz. Devrânın sırrıyla alakalı göndermiş olduğum mektûbda tafsilatlı şekilde bu durum îzah edilmiştir. Fakat bahsettiğiniz zikir meclisindekiler sizin beyânınıza istinaden anlaşılıyor ki hem şeriatı hem tarikatı birbirine karıştırmış ne usûl-i şeriatı ne usûl-i tarikatı layıkıyla fehmetmiş hatta hicâb ederek söylüyorum, Allahu a’lem, bir mürşidden mezun olmadan taklid etmeye kalkışmış kişilerdir. Zaten size ma’lûm olduğu şekliyle kalbinizdeki daralma ve o kişilerin nazarlarındaki şeytanî bakış ferasetinizden kaçmamış. Bu nev’î durumlarda mürşidinizden salahiyetiniz yok ise müdahale etmemeniz yerinde olacaktır. Amma inşâallahu Teâlâ mektûbun sonunda bürhan emanetleriyle alakalı duaları verirken size mânevî kılıç nasıl çekilir ve bu nev’î mânâ düşmanlarının boynu nasıl vurulur, onu dahî tâlim edelim. Bu duayı okuduğunuzda size emanet olarak verilen mânevî silahı kullanır, mûcibince amel edersiniz. Bu nev’î sahtekârlara meydanı bırakmamak fütüvvettendir. Haddini bilmeyene haddini bildirmek, kırk yetime kaftan giydirmekten efdaldir, vesselam.

İhsan Efendi oğlum, mevzu’ bu nev’î mukallidlerden açılmışken tarikatların esmâ’mı yahut usûllerini tilki gibi aşırıp hırsızlık yapan, ondan sonra da ortalıkta arz-ı endam eden birçok sahtekârlar vardır. Bizim gençliğimizde bu nev’î şeyler yok değildi. Lâkin muktedir, hem erkân bilir hem de yerinde müdahale eder kişiler vardı. Allahu a’lem bu zevât azaldığından meydan sahtekârlara ve bu uğursuzlara kaldı. Daha evvel namazı terk eden bir gürûhtan bahsetmiştim. Şimdi bir de biz Melâmiyiz diye ortaya çıkan ahmaklar türedi. Yâ hû, melâmet her tarîkte sâlikin neş’esine göre zuhûr eden bir haldir ve yüksek, ulvî bir haldir. Herkes melâmet ehli olamaz. Yani derviş olur amma melâmete muvaffak olamaz. Melâmet başkalarının kınamasına i’tibar etmemek, medh ü sena edilecek hallere erişse de kendindeki bu tecellîleri halkın nazarından kaçırmak yahut saklamak için gayret etmek demektir. Sülûkta bu iki şekilde zuhûr eder. Birincisi; yolun başında olan sâlik halkın kendisine alakasını ve teveccühünü hoş görür ve halkın hoşnudluğu, Hakk’ın hoşnudluğu ve rızasına muhalif derekeye gelirse mürşid tarafından mürîde halkın kınayacağı bir fiil yaptırılır. Hazret-i Aziz Mahmud Hüdayî Efendimiz’e ciğer sattırılması yahut bazı dervişlere saçı sakalı tıraş ettirmeleri gibi. Böylece müridin halkın ülfetinden alakayı kesmesi ve onlann muhabbetlerinin gelip geçici olduğunun gösterilmesi temin edilir.

İkinci yol ise; yolun kemâline yaklaşmış hatta kâmil mertebesine gelmiş mürîd, halkın kendisine i’tibar etmemesi, böylece Hak ile meşguliyetini daha rahat îfâ edebilmesi için kendi tedbiri ile melâmet kisvesine bürünür. Burada mürşidin müsaadesi vardır ancak bu hal dervişin tarikat içersindeki meşrebiyle alakalı bir durumdur. Ma’lüm, melâmet “levm” kelimesinden gelmektedir. Levm ise kınanmaktır. Şimdi zamanımıza gelince kendilerine “Melâmî” diyen bazı şahıslar bu hallerden uzak oldukları gibi, ne melâmetleri melâmet, ne de kerâmetleri kerâmet kabilindendir. Zîrâ ulemâ ile sofilerin arası açıldı. Bunu din düşmanları bilerek yapıyorlar. Sanki sofi olmayı, şeriattan uzaklaşmakmış gibi gösteriyorlar. Sofiler ile zâhir ulemânın arasını açarak da şer-i şerifin hükümlerini yahut şeriat ehli olan ve dini kendisinden öğrendiğimiz zâtlan çirkin göstermeye çalışıyorlar. O halde melâmet ehli olmak isteyen kişinin, hazır böyle düşünülmüşken, şerâitten görünmesi daha uygun değil midir? Çünkü şu an kınanan, kötülenen, zâhir ulemâsı gibi görünmektir. Sofiyim, diyen kişi kınanmak istiyorsa başına beyaz sarığı taksın, sakalı da koyversin, halk içine karışsın: İşte kınanmak için bir sebeb. “Yok efendim, biz hal ehliyiz, halimizi saklamak için ibadet ve taatı terk ediyoruz.” diye iddia ediliyorsa zaten kınanmaya hâcet yok, bu nev’î kişileri Allah kınamış ve huzurundan tardeylemiştir. Bunlar, hem Hak katından hem halk katından düşmüş insanlardır. Esmâ-ı ilâhîyenin hikmetleriyle, zâhirdeki hâdiselerin bâtınındaki hikmetlerle güyâ meşgul olup biraz İbnü’l-Arabî Hazretlerinden, birazcık Niyâzî-i Mısrî Hazretleri’nden ma’lûmât aşırıp, bir de utanmadan kendilerini Hacı Bayram-ı Velî’nin o büyük halîfesi Bıçakçı Dede(Ömer Sikkînî Hazretleri)’ye nisbet ediyorlar. Namaz desen yok, oruç desen yok, ihvandan kardeşimiz sormuş, niye namaz kılmıyorsunuz diye, ne dese beğenirsin? “Biz salât-ı dâimûndayız.” diye cevap vermiş. A iz’ansız herif, madem salât-ı dâimündaydın, hangi aralık çıktın da bu cevabı verdin? Zâhiri burada otururmuş, bâtını başka âlemde namaz kılarmış. Bu nasıl iş ise bunu, Efendimiz (sav) bile yapamamış. Ayakları şişinceye kadar namaz kılmış, Hendek gazasında dahî müşrikler namaz vaktini geciktirdiler diye onlara beddua eylemiş. Yani Allah Resûlü(sav)’nün çıkıp da kılamadığı âlemdeki namazı bu namussuzlar kılıyormuş da haberimiz yokmuş. Yâ Rabbî, bu nev’î şerli insanların şerrinden Sana sığınırız.

İhsan Efendi oğlum, bu nev’î insanlarla şeytan uğraşamaz. Zîrâ şeytanın bunlarla alıp veremediği yoktur. Hatta bu adamlann bulunduğu yerde şeytana hâcet de yoktur. Ne sohbetleri sohbete benzer ne usûlleri usûle benzer. Yüz kelime konuşsa her kelime diğer kelimeyi götürdüğünden ortada yokluktan başka bir şey kalmaz. Evet, insanların bir zaman, tarikatı şekilden ibaret zannetmeleri hasebiyle taklidde kaldıkları ve bu sebebden yollarını âtıl hale getirdiklerini bilmekteyiz. Onları îkaz mahiyetinde bazı büyük pîrler ve meşayih-i iz’am îkaz edici sözler söylemiş ve hatta bu seyr u sülük putlarını birer birer tepelemişlerdir. Amma bunun sebebini bilmeden, seyr u sülûktan haberdâr olmadan bunları taklid etmek, tarîkatın zâhirini taklid edenlerden daha âdi bir takliddir. Zîrâ bu durumda bâtınını taklid etmeye çalışan ahmak bir güruh zuhûr etmiştir. Haydi zâhirini gördün taklid edersin, bâtının taklidi mi olur? Bir de utanmadan kendinize Melâmî dersin. Bak sana Hazret-i Abdulkâdîr-i Geylânî’den melâmete işaret. Hazret-i Pîr “Dervişler zikirden sonra su içmesinler, zîrâ zikirden sonra bir iç yanması olur ve bu yanma vücûda hararet verir. Su içildiği vakit, içteki ateşin buharı yüze vurur ve benzi sarartır. Benzi sararınca o kişiyi görenler Allah korkusundan ve takva ehli olduğundan rengi ruhsan sararmış diye iltifat eder, rağbet ederler. Dervişe ucûb gelebilir. Bu halden, ziyâde sakınsın.” buyuruyor. Al sana melâmet. İbadet taat edecek, Allah’ın farzlarını yerine getirecek, lâkin halkın rağbetine ve ülfetine mâni olacak şekilde tedbirini alacak. Söylemiştim, lâkin bir daha zikredeyim. Hz. Ömer(ra) hilâfeti sırasında bir gün cemaati topluyor ve şöyle diyor: “Ey insanlar, siz Ömer’i böyle görürsünüz de adam mı zannedersiniz. Bu Ömer putlara tapardı, Câhiliyye zamanında türlü türlü fenalıklar yapardı; halaları, akrabaları açken tek başına ziyafet sofraları düzer, hiç aldırmadan tıka basa yemek yerdi. İşte Ömer böyle bir adamdı.” Bunun üzerine arkadaşı Abdurrahman bin Avf (ra), Hazret-i Ömer Efendimiz’in yanına gelerek “Yâ Ömer, sen ne yaptm, kendini bu kadar aşağılamak olur mu, senin nefsine yaptığın bu hareket âdetâ zulümdür.” diye mukabelede bulundu. Hz. Ömer, Abdurrahman bin Avf’a “Yâ Abdurrahman, sen bilmiyorsun, bu nefsim neler söylemekte. Tek başıma kaldığımda ‘Ey Ömer, sen bu ümmetin makbûlüsün, Ümmet-i Muhammed’e halîfe oldun, mü’minlerin emîrisin, sen şöylesin, sen böylesin.’ diyerek beni yoldan saptırmak istemekte. Şimdi halkın nazarında bu şekilde söylüyorum ki, bana böyle fısıldamayı kessin.” diyor. İşte al sana melâmet. Olacaksa böyle olmalı, olmayacaksa hiç ağza alınmamalı. Kişi o hal ile hallendiğinde büyüklerin yaptığı fiillerden hissedâr olur. Lâkin taklid ile hakikat bulunmaz. Veyahut taklidde kalınırsa sadra şifa olmaz. Taklidi geçtik, başkalarım aldatmak için hainlik yapılır ve cehalette ısrar edilirse sadece kendi sapıtmaz, başkalarının da sapıtmasına sebeb olur.

Derviş İhsan Efendi oğlum. Daha ilk mektûbumda size tarikat ve tasavvufun nice olduğunu, keyfiyetini, kişide bulunması gereken niyeti ve Hak yolların, mürşidlerin vasıflarını muhtasaran beyân etmiştim. Sizler yaşadıkça oradaki nasihatların ve ma’lûmâtın ne kadar ehemmiyetli olduğunu ayne’l-yakîn müşahede edeceksiniz ve ehemmiyetini daha iyi idrak edeceksiniz. Cenâb-ı Hakk ibret alanlardan eylesin, ibret olanlardan eylemesin. Diğer suâlinizin; cevabını bu mektûbda arzedemeyeceğim. İnşâallahu Teâlâ başka bir zaman cevap vermeye gayret ederim. Cenâb-ı Hakk taklidlerimizi tahkîk eylesin. Nefsanî, şeytanî, insanî velhâsıl cümle mahlûkatın şerrinden ve musibetinden bizleri muhafaza eylesin. İnsan sûretindeki şeytanların şerrinden, Hak sûretindeki vesveselerin ve bâtılın şevkinden bizleri ma’sûn ü mahfûz eylesin. Hakk’ı hak görüp tâbi olmakla nzıklandırsın. Bâtılı bâtıl gösterip kaçınmakla bizlere lûtufta bulunsun. Nur-i Muhammedi’nin nuruyla ve gözümüzdeki firâset, gönlümüzdeki îmân çerağıyla sırat-ı mustakîmini dâimâ gören ve o yolda sabit kadem olan kullarından eylesin.

Âmin, bi hürmeti Tahâ ve Yasin ve âl’i Ya-sin velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

Allah’a emanet olunuz. Esselâmu aleyküm ve rahmetullahu ve berakâtuhû

32. mektupta buluşmak üzere…

Read Full Post »

Bir(e) kalana,
Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? Ve hâlâ eğleniyorsunuz. Artık, Allah’a secde edin. O’na kulluk edin. [Necm:60-62] ***

Topraklara bastıkça o Subhânı hatırla
Toprak tenine bahşedilen cânı hatırla

Yâr olmak için Zâtına, insanı yarattı
Her lâhzada canındaki cânânı hatırla

Bir mum yakan, bir gölge yapar…

Denizden buharlaşarak meydana gelen sis, denizi göstermediği gibi candan kopup gelen söz de cana perde olur. Hikmetten bahsetmeye girişmek pek yüce bir işle uğraşmaktır. Fakat hakîkatler güneşine, anlatış da bir perdedir.

Dünya, köpük gibidir. Hakk’ın sıfatları denize benzer, fakat köpük, yani dünya, denizin rengine, güzelliğine perde olmuştur.

Köpüğü gidermeye, ortadan kaldırmaya çalış ki, denizin güzelliğini görebilesin. Hâlbuki sen, denizin köpüğüne takılıp kalıyorsun. Bilmiyorsun ki köpük denizi sana göstermemektedir.

Dünyada gördüğün suretlere, resimlere, muvakkat verilmiş güzelliklere dalma, onlar hakkında düşünceler yürütme! Gördüğün resimler, suretler zamanla kaybolup giderler. Nasıl saçlar, sevgilinin yüzünü, gözünü örterse, güzelliğini göstermezse harfler de sözün özünü örter. Bu yüzden harf kabuğunu kırmak gerektir. 

Aşkı anlatmak için bin söz desem
Görse bir aşık susarmış dil o dem
Söz de kâfi gerçi aşkın şerhine
Şerh olandan olmayan yeğdir yine
Her ne var dünyada şerh eyler kalem
Aşkı anlat derseniz çatlar o dem [Hz. Pir Mevlana]

Yıllar var ki mektuba düşen sözler, bu söyleyişler halimize perdedir. Siz güzelim canların gül bahçesine benzer gönüllerine musallat olan, diken misali düşüncelerden biz de muzdaribiz…

Hem mânâ sultanı “Dilin sükûtu çok mümtaz bir hikmettir, fakat çok az kişiye bu hikmet nasip olur” buyurmuşken halimizden utanır olduk… Cahil cesur olur misali bizdeki de ne cür’etmiş ama, cehlimizi mazur görün efendim…

Bir şey dememek için susmak kâfi iken, mektup gönderek de susulabilir demek için “Gitmeye geldiğimiz” serüvenimizde imbik imbik damıttığınız, damla damla çoğalttığınız hakikat sancılarımızın, tımar-ı aşk ile devâ bulmaklığı niyâzıyla aşk kapılarını açacak anahtarı işaret edip çekilmek niyetindeyiz:

Bu iş satırdan olmaz, sadırdan olsa gerek;
Erden Hakk’a ermek gerek,
Erenleri bulmak gerek.
Bulmaz isen sen onları,
Can û dilden sevmek gerek.
Sevenler buldu anları,
Erişti Hakk’a canları,
Bütün oldu imanları,
Can û dilden sevmek gerek.

Madem bu yola giren canın gayesi Hakk’a kavuşmaktır. Hakk’a erişebilmek için de O’na erişeni bulmak gerek. Bulamadınsa sev O’nu, bir yol kur inceden inceye, O seni elbet bulur…

İşte Allah onların kalplerine imanı nakşetmiş ve Kendi tarafından bir ruhla onları desteklemiştir. [Mücâdele:22]

Artık biz de gölge etmeyi bırakalım da bir ucundan yandığımız ateş-i aşka, can suyu eklemenizi bekleyelim… Mum, ağlayıp gözyaşı dökünce daha da aydın bir hâl alır. Ağaç dalı da, ağlayan bulutun bereketi ve güneşin harâretiyle yeşerir, tazelenir. Yâni bir meyvenin yetişmesi için harâret ve su gerekir…

İnci tanelerine eşlik etsin diye vakit Huzur-u Harem-i pâkinde niyaza durmak vaktidir: [290. mestmp3] 

Duâ ile sözü hatmedelim, zira hakikatte,
Sözün cevher olsa yeğdir itnâbından îcâze

İlahî, elimizden tut ve bizi satın al! Gönlümüzdeki gaflet perdesini kaldır! Fakat tesettür (mahfiyet) perdemizi yırtma ve bizi rezîl etme! Ey Malike’l-mülk olduğu halde tacı ve tahtı bulunmayan Rabbimiz! Bizim gibi biçâre ve bîkeslere takılmış olan bu sert ve ağır kelepçeyi, Sen’den başka kim çıkarabilir? Bizi bu murdar nefsin elinden satın alıp kurtar ki, onun bıçağı kemiğimize dayandı.

Ey affetmeyi seven Allahım, bizi de affeyle. Ey eski ve müzmin illetimizin tabibi olan Rabbimiz, derdi isyanımıza çaresâz ol! Ey Allahım! Ey bütün varlıkları yaratan Ey sebeplerin müsebbibi! Bizi varlıkları ve sebepleri sana ortak tanıma bağından kurtar. Kendinden başkasına meyleder ve el açar duruma düşürme. Bizi senden ayıran her şeyi bizden ayır. Bize, zikrini şükrünü ve aşk ile bir güzel kulluk etmeyi nasib eyle…

Ey Bir olan Yaratan! Bizi, seni tevhid edenlerden, birleyenlerden eyle! Senin yolunda gitmemize engel her ne var ise onlardan bizi kurtar. Bizi kendin için seçilmişlerden eyle! Bizim iddialarımızı lütfunun ve rahmetinin delilleriyle tashih et. Kalplerimizi temizle. İşlerimizi âsan kıl, kolaylaştır, zorlaştırma. Bizi yalnız kendinle ünsiyet ettir. Senden başkasıyla ünsiyet etmekten koru. Bizim bütün kederlerimizi bir tek keder yap! O da sana yakınlık olsun. Dünya ve ahiret sana yakın olmak düşüncesinden başka bir kederimiz bulunmasın!

İlâhî! Benden sadır olanlar kendi alçaklığıma ve senden gelecekler senin keremine layık olan şeylerdir. Bize layık olan haliyle değil Senin şanına layık olan hâl ile muamele eyleyiver…

İçinde bulunduğumuz Şehrullah-ı asamm olan Receb-i şerif’in feyzinden hisseyâb olmaklığımız için, her türlü hayr u hasenatın kabul ve makbul buyrulmaklığı için, hâsıl olan mânâdan Ruh-u Resulullah Efendimizin haberdar buyrulmaklığı için El-fâtiha…

Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Şehrullah olan Receb-i Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

HAMİŞ: *** Bu âyeti okuyanın veya dinleyenin tilavet secdesi yapması üzerine vacip olmuştur.

Read Full Post »

Allah’a muhalefetten sakınınız. [Hazreti Ali -kerremallahü vecheh]

Anla artık! Her iki dünyada da O ne dilerse ancak o olur. [Hazreti Pir Mevlana]

Hazretim bu sözle insanı, hayatının en temel tercih noktasında uyarıyor: Yaratıcı ile cedelleşme. Ona karşı çıkma, isyan etme. O’nu yok sayma, inkar etme. O’nun sözünden, çizdiği yoldan uzaklaşma. O’nunla zıtlaşma. O’na düşman olma. Ona düşman olanla bir olma. O’ndan kopma.

Bunun öteki ucunda da şunlar var?

O’na itaat et. O’nun verdiklerine razı ol. O’nu bil. O’na bağlan. O’na sımsıkı sarıl. O’nunla birlikte ol, O zaten hep seninle, bu birlikteliği idrak et. O’na şükret. Sabır gerektiğinde sabret. O’nu sev. O’nun dostlarını sev. O’nun dostlarıyla birlikte ol. Onun çizdiği yolda ol. O’nun ipine sarıl. O’nun kitabı ile yaşa. O’nun Peygamberinin elinden tut.

“Allah’a muhalefet” ne demek?

O’nunla olan hukuku zedelemek demek. Evet, bir hukuk var O’nunla. O, yani tüm varlığı yaratanla… Yaratma hukuku bir kere, sonra hayatı idame, rızık verme. Gözün göz, kulağın kulak, yüreğin yürek, beynin beyin olması… İnsan olmamız O’nun lütfu. Bir nutfenin içinde gözler, kulaklar, kalb, beyin,kemikler… kadıb – erkek… insan… Bu akıl akıl ötesi hadise bir hukuk doğurmaz mı?

Bu hukukun bir sonucu var. Onu O (c.c.) bildiriyor. “Yarattım, bana kulluğunuzu idrak edin” buyuruyor. İşte bunu çiğnemek demek Allah’a muhalefet. Zatını bilebilecek potansiyelde yaratmış insanı, bilmemekte direniyorsunuz, bildiniz, O’nun hayat için gönderdiği yol haritasını tanımamakta direniyorsunuz, yol haritasını tanıyorsunuz, ama üzerinde tahrifata girişiyorsunuz.

Yaptığınız nedir? Allah’a muhalefet!

“Allah’a düşmanlık” tanımlaması var Kur’an’da, “Allah’a isyan” tanımlaması var. “İnkar” var, “küfür” var… “Hasımlık” var. “Fücur” var. Buna karşılık “itaat” var, “sevgi” var, “rıza” var, “bağlılık – sarılma” var, “iman” var, “takva” var…

İnsan Yaratan’ı ile ilişkide, birinciler içinde olmayacak, ikinciler arasında bir şahsiyet inşasına yönelecek. İnsanın yeryüzü imtihanı bu iki uç arasında…

Allah’a muhalefet mümkün mü?

Aslında buna imkan yok. Yani insan nesi ile nasıl muhalefet edecek Yaratıcısına?

يَا أَيُّهَا الْإِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ

Ey insan, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan (mağrur eden) nedir? [İnfitar, 6]

Bir düşün ey insan! Bir düşünelim. Mümkün mü gurur? Bu, ahmaklık – aptallık olmaz mı? Nimetleri düşün, böyle cömert bir Rabbin var. Bir de onlardan herhangi birisinin eksildiğini… Hani nefes almakta zorlandığını, ciğerlerindeki bronşcukların kapandığını, genzine bir şey kaçtığını, beyin damarlarından birisinin koptuğunu, dilinin fonksiyonunu icra edemez hale geldiğini, sinirlerinin çürüdüğünü, yediklerini – içtiklerini çıkaramadığını vs… Uykunu alsaydı O’nun kudreti? Gözlerin kapanmayıverseydi?

Kime sığınırdın? -Aman Allah’ım! diye bağırmaz mıydın?

Denizde fırtınaya tutulsan, yer yerinden oynamaya başlasa… Güneş doğmasa, gece gelmese ne yapardın? Güneşi doğdurur muydun, ya da güneşin üstünü örtecek bir bezin mi vardı? Aslında muhalefet diye bir şey olamaz.

Muhalefet bile Allah’ın izniyle… Öyle kurmuş düzeni… Bakalım şu insanoğlu ne yapacak? Zalum mu olacak, cehul mu? Kan mı dökecek, fesat mı çıkaracak? Yoksa içinden kimileri alay-ı illiyyine çıkmaya mı çabalayacak? Rabbim bana bakıyor, O’na bir güzellik sunayım mı diyecek?

Şah damarımız kimin elinde? Yaratmasaydı hesap mı soran olacaktı? Yaratmasaydı “Beni niye yaratmadın?” diye muhalefet eden mi bulunacaktı?


Aslında baksa insan, Allah’a hep muhalefet halinde bulunamadığını da anlayacak. Gidip geliyor muhalefetle iman arasında… Çünkü “ana muhalefet” insan fıtratına aykırı. Yani insanın Rabbine muhalefet etmesi için kendi kendisi ile savaşması lâzım. Beynine zulmedecek, kalbine zulmedecek, ruhuna zulmedecek… Evet, önce ruhuna zulmedecek… Ki o, Rabbani bir özellik taşıyor. Nasıl yapar insan bunu? Stres.. Kalb sancısı… Rabbinden uzaklaşan kalbin sancısı… Nasıl dayanır insan bu sancıya? Olmaz.

Allah’a muhalefet hangi şekillerde olur?

Ama insan savrulur bazen, kafası karışır, zihni bulanır ve yaratılış gayesini bilemez hale gelir. Varoluşunun kendisine bağlı bir tasarruf olmadığını unutur? Ondan sonra da muhalefete kalkışır? Belki bunu Allah’a muhalefet ettiği’nin farkında olmadan yapar. Sorulsa Allah’a inandığını söyler. Ama unutur Rabbini. İnancın hayata yansıması neredeyse sıfırdır. O’nun kaderine, verdiğine aldığına, düşürdüğüne yükselttiğine razı olmaz. “İsyan” gelir dayanır diline, gönlüne…

Kitabına razı olmaz. Başka kitaplardan hayat çerçevesi devşirmeye kalkışır. Peygamberine razı olmaz. İzini kaybeder onun, yolunu kaybeder, onunla buluşmayan yollar edinir, onun elinden başka tutunulacak eller edinir, buluşulacak kalpler edinir. Ona sevgi Yaratan’ a sevgi iken, Ona itaat, Yaratan’a itaat iken, sevgileri savrulur, itaatleri savrulur.

Ahiretini düşünmez. Yolculuğunun farkında değildir. Hayat defterine, Yaratanını gücendirecek şeyler yazılması karşısında duyarsızdır, kaygısızdır. Allah’ın hududuna riayet etmez. Oysa her hükümdarın çizdiği sınırlar vardır. Kainatın yaratıcısı olan Allah’ın sınırları da vardır. İnsan, yeryüzü hükümdarlarının sınırlarını görür gözetir de, ilk daralmada aşar ilahi sınırları…

Hayatı parçalanır insanın, Allah için olanla Sezarlar için olan arasında… Sezarların bile ancak Allah’ın iradesi ile var olduğunu unutarak.

Peki Allah’a muhalefet edenin akıbeti nedir? Hüsrandır. Dünyada da hüsrandır, ebedi alemde de…

İnsan dünya hayatını hayat mı sanır, birkaç saatlik zamandır hepsi… Gidilecek bir ebediyyet dünyası vardır ve oranın mutlak hakimi Allah Tealadır.

يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئًا ۖ وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ

Bir gündür ki hiçbir kimse, hiçbir kimseye yardım edemez o gün ve hüküm, o gün Allah’ın.. [İnfitar, 19]

İnsana bu dünyada sadece mühlet verilir, o da imtihan süresidir. Orada perdeler kalkar, herkesin gözü en keskin biçimde gerçeği görmeye başlar. Ahmaklık etmemeli insan, burada ebedi kalacakmış gibi tasavvurlar – davranışlar içine girmemeli. Ahmaklık ederse, ebedi hayatını karartır.

Üç Günlük hayat biter, ya ondan sonrası?

“Her şey yazılıyor” diyor Halık-ı zülcelal. Eller, gözler, deriler, ayaklar şahitlik yapacak, diyor. Melekler üzerinizde diyor. Bir söz söylemezsin ki onu kaydeden bir gözetleyici bulunmasın. Ahireti ortadan mı kaldırdın? Kendi başına mı geldin dünyaya? Nereye gidiyorsun, öldükten sonrayı şimdiden tayin mi ettin, garanti mi?

Boş kurgular… Allah her şey üzerinde mutlak gözetici, gözetleyicidir.

Neyin muhalefeti?

İnsan bilinç halinde sürekli Yaratıcıya muhalefet etse, ya buna aklı tahammül etmez, ya yüreği…. Ya çıldırır, ya hayatına son verir. Belki bilinçsiz muhalefetler içinde olur insan. Başkaldırdığını, isyan ettiğini, aykırı davrandığını sanır… Ama bu süreçte bile yer yer fıtratı devreye girer ve inançlı insanın yaptığını yapar. Rabbiyle sürekli kavga, insana göre değildir. İnsan işi değildir. Onun için Kur’an öyleleri için “Hayvandan aşağı” tanımlamasını yapar.

Kur’an ne diyor?

Kelam-ı Kadim, Kur’an-ı Kerim neredeyse tamamında insanın Rabbi ile ilişkisindeki düzeni – düzensizliği değerlendirir. İnsanın dünya hayatı, rabbi ile ilişkisinin imtihanıdır çünkü. Öyleyse gelin, Kur’an’ın “Allah’a muhalefet eden”e bakışını okuyalım:

İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir! [Yasin, 77]

Gök yarıldığı zaman, Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman,Denizler kaynayıp birbirine karıştığı zaman,Kabirlerin içinde olanlar dışına çıktığı zaman, Herkes, neyi önünden gönderdiğini, neyi de geride bıraktığını bilecektir. Ey insan, ihsanı bol Rabbine karşı aldatan (mağrur eden) nedir? [İnfitar, 6]

O Allah ki seni yarattı, seni düzgün bir şekle koydu, mütenasip kıldı ve dilediği şekilde terkip etti, Hayır hayır, doğrusu siz dini (cezayı) yalanlıyorsunuz. Üzerinizde sizi koruyan, yaptıklarınızı yazan şerefli melekler vardır. Onlar yaptıklarınızı bilirler.Samimi mü’minler hiç şüphesiz büyük bir nimet içindedirler. Kafirler ise cehennemdedirler. Ceza günü oraya gireceklerdir. Oradan ayrılamayacaklardır.Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! O gün kimse kimseye bir fayda sağlayamaz. O gün emir Allah’ındır. [İnfitar Suresi, 1-19]

O gün Allah’ın düşmanları, toplanıp cehennem ateşine sevkedilirler. Ve bölük bölük ayrılırlar. Cehenneme geldikleri zaman da kulakları, gözleri ve derileri işledikleri hakkında aleyhlerinde şahitlik yaparlar. Allah’ın düşmanları derilerine “Niçin bizim aleyhimizde şahitlik yapıyorsunuz?” derler. Onlar da “Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Yine O’na döndürülüyorsunuz” derler. “Siz, günahlarınızı kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmelerinden korkarak gizlemiyordunuz. Aksine Allah’ın yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz. “İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu kötü zan sizi helak etti de böylece hüsrana uğrayanlardan oldunuz. [Fussılet, 19-23]

İşte Allah’ın düşmanlarının cezası bu ateştir. Ayetlerimizi inkar etmelerinin cezası olarak onlar için cehennemde, içinde ebedi kalacakları bir mesken vardır. [Fussılet, 28]

…Fakat babasının Allah’ın düşmanı olduğu ortaya çıkınca İbrahim ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim, çok niyaz eden, çok halim selim bir insandı. [Tevbe, 114]

Kim Allah’a ve Rasulüne isyan eder ve Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar. Ve onun için alçaltıcı bir azab vardır. [Nisa, 14]

Hz. Ali(kv) Efendimiz buyuruyor ki: “Allah’a muhalefetten sakınınız”

“Allah’a muhalefetten sakınınız. Kulu kurtaracak olan en üstün nesle iman, Allah yolunda cihad, insanın tabiatında mevcut olan samimiyet, dinin direği olan namazı kılmak. Allah’ın farz kıldığı zekatı vermek. Allah’ın azabına karşı bir kalkan olan Ramazan orucunu tutmak, fakirliği gideren ve günahları döken haccı ifa etmek, serveti bollaştıran, ömrü uzatan ve dostların sevgisini kazandıran akrabayı ziyaret, hataları silen, Allah’ın gazabına mani olan gizli verilen sadaka ve fena bir şekilde zuhur edecek ölüme engel olan ve korkudan koruyan iyiliktir.

Allah’ı devamlı zikrediniz. Çünkü zikirlerin en güzeli Allah’ı zikretmektir. Muttakilere vadedilenleri isteyiniz. Çünkü Allah’ın vadi vaadlerin en doğrusudur. Peygamberinizin yolundan gidiniz. Çünkü o, yolların en efdalidir. O’nun sünnetlerine uyun, çünkü O’nun sünnetleri yolların en şereflisidir. Allah’ın kitabını öğreniniz. Çünkü Allah’ın kitabı sözlerin en değerlisidir. Dini iyi anlayın, çünkü dini iyi anlamak kalpleri parlatır. Kur’an’ın nurundan şifa isteyin, çünkü o gönüllerdeki marazlara şifadır. Kur’an’ı, hakkına riayet ederek okuyunuz, çünkü en güzel haberler ondadır. Kur’an okunduğu zaman dinleyiniz. Konuşmayınız, umulur ki Allah size merhamet eder. Kur’an vasıtası ile doğru yolu bulduğunuzda öğrendiklerinizle hidayette daim olasınız. İlmiyle amel etmeyen âlim, bilgisizliğinden dolayı doğru yolu bulamayan günahkar cahil gibidir. Bana göre, cehaleti içinde bocalayan cahile nispetle ilmi ile amel etmeyen âlimin vebali daha büyük ve âlim daha perişandır. Her ikisi de mahvolmuş sapıklardır.”

Ey Allah’ın kulları! Size güzel misaller veren, ecelinizi tayin eden Allah’a muhalefetten sakınmanızı tavsiye ederim. Allah sizlere, istediğini dinleyebilen kulaklar, gören gözler ve gelecek çeşitli felaketleri sezen kalp vermiştir. Allah sizleri boş yere yaratmadı. Sizi başıboş olarak da bırakacak değil. O size güzel nimetler ikram etti, bol bol yardım etti. Sizin her yaptığınızı tescil ediyor. İyi ve kötü günlerinizde size yardım etti.

Ey Allah’ın kulları! Allah’a muhalefetten sakınınız! Yapacağınız işlerde azimli olunuz. İhtiyaç ve isteklerin son bulacağı ölüme iyi ameller yaparak hazırlanınız. Çünkü dünya nimetleri geçicidir. Onun felâketlerinden emin olunamaz. Aldatıcıdır. Zayıf bir gölge ve yıkılmaya yüz tutmuş bir dayanaktır. Arzu ve emelleri yorarak helak eder.

Ey Allah’ın kulları! İbret alınması gerekenlerden hisse kapınız. Her şeyden ibret alınız. Korkunç haberlerden ders alınız. Öğütlerden istifade ediniz. Ölümün pençesine geçmek üzeresiniz! Toprak sizi bağrına basmak üzere. Sûr’un üfürülmesiyle korkunç tehlikeler sizin etrafınızı saracak. Kabirdekiler çıkarılacak mahşer yerine sevk edilecekler. Cebbar olan Allah’ın denetimi altında hesaba çekileceksiniz. Mahşer yerine giderken, herkesin yanında onu oraya götüren biri ve yaptıklarına şahitlik edecek bir de şahit bulunacak. O gün Allah’ın nuru ile yer yarılır, amel defterleri ortaya konur, peygamberler ve şahitler huzura getirilirler. Kimseye zulmedilmeden aralarında adaletle hükmedilir.

O gün ülkeler sarsılır, tellallar bağırır. O gün kavuşmak günüdür. Gizli olan her şey açığa çıkar, güneş tutulur. İnsanlar ve onlarda hakları olan hayvanlar aynı yerde toplanırlar. Sırlar açığa çıkar, kötüler helak olur, kalpler ürperir. Cehennemlik olanlara Allah tarafından helak edici bir darbe ve feryat ettirici bir azap gelir. Cehennem hırslı, homurtulu, korkunç seslerle, hiddet ve tehdit savurarak karşılarına çıkarılır. Ateşleri yanar, suları kaynar, sıcaklığı vücutlara işler. Ebedî cehennemlik olanlar hiç çıkamazlar, onların pişmanlıklarının sonu yoktur, zincirleri de kırılmaz. Onların yanında kendilerine ateşin geldiğini, cehennemin yaklaştığını haber veren melekler vardır. Cehennemlikler Cemalullah’ı göremezler, Allah’ın dostlarından ayrılarak cehenneme giderler.

Ey Allah’ın kulları! Alçak gönüllü, mütevazi ve Allah korkusundan dünya değiştiren kullar gibi siz de Allah’a muhalefetten sakınınız. Onlar sakındırıldıklarından çekinirler, korkarlar, iyiliği istemekte acele ederler, tehlikelerden kaçarak kurtulurlar. Onlar ahiret için iyi ameller yaparlar, azıklarını hazırlayarak giderler.

İntikam alıcı ve ileriyi en iyi gören olarak Allah kâfidir. Davacı ve delil olarak amel defterleri kifayet eder. İyiliklerin mükafatı olarak cennet, kötülüklere karşı ceza olarak da cehennem kâfidir. Kendim için ve sizler için Allah’tan af dilerim.

• Ey Allah’ın yolunu arkasına atıp dünyevi işlere itina gösteren kişi! Seni; insanları memnun eden, fakat Allah’ı kendisine öfkelendiren birisi olarak görüyorum.

• Ey can! Dünyalık toplarken, gece odun toplayan fakat eline geldiğini bilemeyen kişi gibi olma. Eline geçen dünyalığın helal mi yoksa haram mı, meşru mu yoksa gayr-i meşru mu olduğuna dikkat et.

• Ey can! Dua ipini uzat. Allah’ın rızasına dön. Kalbin itiraz ettiği halde dilinle dua eder duruma düşme. Dilinle yaptığın duaya kalbin de inansın ve iştirak etsin.

• Ey can! Şeriatın ahkâmı ve ilmi ile amel et. Onun emrinden dışarı çıkma. Allah ile arandaki ahdi unutma. Nefsine, hevâî arzularına, şeytanına, meşru olmayan duygularına ve dünyaya karşı cihad aç.

• Günahlar, küfrün habercileri-elçileridir. Kalbin, diline uymuyor. İçin, dışını tutmuyor. Yaptığın, söylediğine uymuyor. Kalbinle bin kere Allahu ekber de. Dilinle ise bir kerre. İçinde binlerce mabud – ilah bulunduğu halde, dilinle, “Lâ ilâhe illallah- Allah’dan başka ilâh yoktur” demeğe utanmıyor musun? Halen içinde bulunduğun bütün kötü hallerden tevbe et Allah’a dön…

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: