Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Ahmed Avni Konuk’

El-fakru fahrî el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrini zikret fakrini zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

elfakrufahri

El-fakru fahrî ve bihî eftahiru: “Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim” hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhîrin manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kãim (zekat ve hac) Burada fakirlik ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir, işini Allah’a havale etmek ve O’nun yaptığı her şeyi gönül hoşluğu ile karşılamaktır.

Fakirlik, işbu manada makamın asıl sâhibi Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaya derler. Zâten fakîrin, Hak Teâlâ’ya fakrdan başka takdim edeceği bir şeyi yoktur.

Habib-i Kibriya aleyhi ekmelittehaya Sultânımız «Ben fakrimle iftihar ederim» diyerek işaret buyurdukları hakîkatle kastedilen «fakr», mal ve para fakirliği değil gerçekte Allah celle celâluhû’nun olan varlığı, yani efal, sıfat ve vücudu kendine zerre kadar mal ve izafe etmeden, sahibine yâni Hakka isnad etme sonucu doğan gerçek «fakr-i tamm»dır.

İzâ etemme’l-fakru fehüvellah
Fakirlik Allah olayazdı…

Fakr-ı-tamm: Tam fakirlik. Tam bir acziyetle, mevhum varlığından kurtulup Cenâb-ı Hakk’a mutlak muhtaç olduğunun koşulsuz bir teslimiyetle bilinmesi.

Fakr içinde fahra irdük gayrı gitdi aradan
Seyrimiz dîdâr-ı Hakdır vaslımız vicdân-ı Hû

Ey insanlar! Siz Allâh’a (mutlak muhtaç) “yok”sullarsınız (Esmâ’sıyla varsınız)! Allâh ise Ğaniyy’dir, Hamîd’dir. [Fâtır, 15]

İRFAN SOFRALARI’NDAN

Bismillahirrahmânirrahîm.
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden, Kur’ân Sofrasına insanları ve cinleri davet eden Allah’a hamdolsun! Rahmân namına o sofralara çağıranların Efendisi Hz. Muhammed’e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran Âli’ne ve Ashabına salat ve selam olsun!

Bundan sonra: Bu fakir kul Mısrî, her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah’ın şu sözüyle o sofranın inmesini istiyordu: “Allah’ım, bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekilere de, bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu’cize olsun. Bizi rızıklandır. Muhakkak sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.”

Bin yetmiş altı yılı Şevval’inin ikinci günü (7 Nisan 1666, Çarşamba 49 yaşlarında) akşama doğru kıbleye karşı oturmuş: “Fakirlik tamam olduğu zaman o, Allah’tır.” sözünü düşünüyordum. Allah’ın ilhamıyla sırrıma bunun hakiki bir mânâsı doğdu. O kadar kesin bir mânâ doğdu ki artık bunun ötesinde bir mânâ olmasa gerektir.

Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zâhirde, ne bâtında varlığı yoktur. Yalnız var sanılır. Bana bildirdi ki ârifin sırrında vücûddan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz, doğrudan doğruya Hak’kın yüzüne bakması mümkin olmaz.

Nitekim yüce Allah buyurmuştur: O gün bazı yüzler sevinçli, ışıl ışıl parlar. Rablerine nazırdırlar. [Kıyamet:22-23] O süreçte yüzler Rablerin(in cemalin)e bakıp parlayacak. Rablerine nazar edicidirler! (Allah’ın cemâlini görmeye mazhar olurlar!)

Varlığı atmazsa, Allah’ın göklere ve yere arzettiği, onların kabulden imtina, edip sadece insanın yüklendiği vücûd emanetini ödememiş olur. Ve bu sûretle büsbütün hıyanetten kurtulamaz. Allah’ı da sevmez olur. Çünkü Allah Teâlâ: “Allah hainleri sevmez” [Enfal: 58] âyetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez. (Hâin diye göstermesi gereken bağlılığı göstermeyip vefâsızlık edene derler)

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah’ı görsün ki o, Hak’ın olan vücûdu kendine mal etmektedir. Çünkü fakrın tamamı, Allah’tan başka her şeyden varlığı almaktır. Vücûd kalkınca Hakk görünür. Ve hiç kaybolmaz.

Dersen ki: “Vücûd görünürde ve gerçekte Allah Teâlâ’nın ise o halde ârif kim, O’na bakan kim, O’nu gören kim?” Derim ki: “Vücûd birdir ama mertebeleri çoktur. Bir mertebede muhiblikle, bir mertebede mahbûbluk ile görünür. Bir mertebede gül olur, diğerinde bülbül.”

Futuhat-i Mekkiyye’nin başında şöyle bir beyit vardır: “Rabb Hak’tır, kul Hak’tır. Ah bilseydim, kimdir mükellef. Kuldur dersen, o ölüdür. Rabb’dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?”

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması (yok olması) dır. Yokluğa da siyah denilir. Yâni dünya ve âhiret âdemdir (yoktur). Bunların varlığı yoktur.
Çünkü varlık gerçekte Allah’ındır. Mahlukata varlık vermek mecazidir.

Peygamber’in: “Nefsini bilen Rabbını bilir.” sözünün mânâsı da budur. Çünkü nefsinin vücûdu olmadığını bilirse, kendisinde olan vücûdun Allah’a ait olduğunu anlar. Yâni kendisinin, mahiyyeti itibariyle Rabb, görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir. Yahut O aynen (zât itibariyle) Rabb, taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir.” diyebilirsin.

“Fakirlik küfür olayazdı. “sözüne gelince bu, nafile ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur. Ama benim söylediklerim, farz ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur.

Allah gerçeği söyler, O, doğru yola iletir. [Ahzab:4]

Halkın en fakiri, fakrın hâdimi Bursa sâkini Şeyh Muhammed Mısrî (ksa)

varligi_terk_fakr

Kevn ü mekândan geçeniñ
Menzili arşullâh olur
Yokluk meyinden içeniñ
Varlığı kenzullâh olur

Her kim ki ister yârını
Bıraksın elden varını
Gören dostuñ dîdârını
Bugün fenâ-fillâh olur

Eren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâfillâh makâmına
Ulaşan mahvullâh olur

Her kim ki terk-i cân olur
Bir cânına biñ cân olur
Nefsini fehm eyler bilir
Hem ârif-i billâh olur

Berzah iliniñ âfeti
Pür-nûr olur şekâveti
Âşıklarñ ziyâreti
Oldur ki beytullâh olur

Bulan bu aşkıñ dadını
Keşf eyler ilm-i bâtını
Mukarreb eyler adını
Hâl ile ehlullâh olur

Maksûdumuz öñden soña
Budur ki derim ben saña
Sırdır seni viren oña
Tevhîd-i zâtullâh olur

İlm ü irfân olur sözü
Sırr-ı Furkân olur özü
Her kande kim bakar gözü
Ayn-i kudretullâh olur

Seyrân ider dôstuñ bâgın
Bilmez olur solun sağın
Anca duyar cân kulağın
Hitâb-ı sırrullâh olur

Bî-nişândır soyladığı
Lâ-mekândır yayladığı
Dâim dilde söylediği
Ol “küntü kenzullâh” olur

Kanda kim var hak meydânı
Almayalar değme cânı
Zirâ ki her cân mülkünü
Sanma ki aşkullâh olur

Şol cân ki aşkıñ yeridir
Kâmil gerekdir arıdır
Kâmil ki şol aşk eridir
Dâim işi Allâh olur

Ümmî Sinânıñ erdiği
Cânını kurbân verdiği
Dâimâ onuñ gördügü
Cemâl-ı Zâtullâh olur.

Acziyeti hissetmenin sonu “fakr”, onun da sonu “hiç”liktir! Sonrasında dilde terennüm eden ancak kendisidir. Fakr hâlindekinin duası, hakikatinden gelişi dolayısıyla, “OL!” emri gibidir! Mutlak bilinçli kulluk, ancak “FAKR” ile tamam olur!el_mugniEL-MUĞNÎ celle celâluhû: Dilediğini, başkalarından müstağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. Fakr halini sonucu olan Bekâ’nın güzelliklerini hîbe eden.

Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-yoklukta) bulup da zenginliğe (Gınâya-Bekâ’ya) kavuşturmadık mı (El-Ğanî’nın kulu yapmadık mı, âlemlerden müstağnî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)? [Duha:8]

Muhakkak ki HÛ’dur ganî eden de fakir kılan da. [Necm:48]

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe
Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe…

Çalışmayı, kendi elinin emeği ile geçinmeyi emreden bir dinin mensupları olan ince müslümanların, “Dervişliği bulan kişiye bir lokma bir hırka yetmez mi” sözünü yine hakikatli bir sûfi olan Muhammed Nuri Şemseddin (1280/1863) şöyle izah etmektedir: “Hırkadan murad, insanlık hırkası, lokmadan murad ise, yâr-i hakîki olan Hakk’ın cemâlidir.” Bu sırra âgâh olan kesb-i kemâl, seyr-i cemâl yolcuları, ömürleri boyunca çalışıp kazanmayı elden bırakmamışlar, Allah Resulünün sünneti gereği kendi servetlerini fakirlere sarfederek, manevi fakrın yanı sıra maddi fakirliğe de talip olmuşlardır.

Mâdem ki Fakr, kişinin Cenab-ı Hakka olan ifrât-ı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fâni ve Hak’la baki olmasıdır. Fakir, hiç bir şeye malik olmayan ve hiç bir şeyin kendisine malik olamadığı kişidir, eşyânın esâretinden kurtularak gerçek zenginliğe, hakiki hürlüğe kavuşmuştur; işte fakîr birinden hakîki bir niyâz: Fakriyle övünen, alemlerin fahri hatrına kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle. ÂMİN

O’nun ﷺ dilinden müjdeler: Fakirler cennete zenginlerden önce gireceklerdir… Cennete bakıverdim; içindekilerin çoğunun fakir olduklarını gördüm. Fakirlik, cennet, yakınlık nerede? Tamda şimdi tamda burada!

Reklamlar

Read Full Post »

Biz Allah’tan geldik, Allâh (Esmâ’sının açığa çıkması) içiniz ve O’na dönücüyüz (sonuçta bu gerçeği yaşayacağız) [2:156]

Bunca yıldır misafirsin bu tende

Cehâlettir ânı bilmez isen sende

Yaşıyorum sanıyorum ama gerçekte ölüyüm çünkü sonsuzdan kopmuşum. Oysa bir parçacığım ben bütüne hasret. Sense bir bardak suda okyanus gizleyensin, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütünle bütünleşemediğim, birliği hissedemediğim sürece yaşamım daimi bir ölüm; Oysa âşık ölüdür, maşûk daim diri…

Kalk âşık kalk!

Acele et biraz

Bak! Su sesi geliyor,

Sense susuzsun

Ve uyuyorsun…

Bir katre iken kendimi ummâne düşürdüm

Hayfâ yolumu vâdi-i hicrâna düşürdüm


Bir katre iken… Ölümün hükümdarlığına gölge düşüren, ölümsüzlüğün habercisi bir okyanus. Parayı pul, zâlimi kul eden huzurun aktığı bir deniz. Yağmur damlasından büyüyen ve yine yağmur olan, “ben”de “biz”i “biz”de “ben”i saklayan bir göl. Gezgin, yârenler hası, yolculuk telâşında bir nehir. Gözü pek bir âşık-ı şeydâ, azalırken çoğalan bir şelale. Mütevazı, semazen akışlı, azimle davete icabet eden bir dere; suyun binbir yüzüdür bizim hikâyemiz.

buz_kar.jpg

Su, buz olarak kaldığı sürece uçamaz ama kaynatılıp buhar haline getirildiğinde gökler ağacaktır. İnsan da ruh haline gelebilirse, kolayca uçabilir hem melekler uçabilir çünkü kendilerini hafife alırlar, beden kaydındaki ağırlıkları yoktur. Ruh, zaten uçmaktadır. Uçan ruh nereye gider? Kendine uyum sağlayan yere gider ki, “fedhulu fî ibâdî” bu da aynı uyumu sağlayan kimselerdir. L. Filiz

Hak, değişmeden kaldığı halde halk o değişmeyen varlığın değişen ve sayılmayacak kadar çeşitlilik gösteren zuhur ve tecellisidir. İbn’ül Arabî hazretim, Hakk’ın çok çeşitli şekiller almasını, türlü donlar giyinmesini şu misal üzerinden izah eder: Su; buz, kar, buhar, dolu, yağmur, çeşme, dalga, ırmak, deniz gibi şekiller ve adlar alır. Görüntüler  farklı olsa da bunların aslı sudur. Su donup buz şeklinde taayyün eder. Buzun bu kendisine mahsûs taayyünü erimedikçe onda mahpûs olan su tam olarak deryâya kavuşmaz.  Bundan dolayı belki suyun buza iştiyâkı, kendi nefsine iştiyâkıdır. Çünkü Resûlulluah efendimiz (sav) Deccâl’den bâhis olan hadîs-i şerîfinde “Sizden biriniz ölmedikçe Rabb’ini müşâhede etmez” buyurdular. Şu hâlde kulun, ölüm vaktinde hâsıl olan hâs kavuşmaya iştiyâk göstermesi lâzımdır. Tâ ki Hak onun iştiyâkından daha şiddetli bir iştiyâk ile ona iştiyâk göstersin. Ve ölüm aslında tabîat perdelerinin ve kesîf beden hükümlerinin kalkmasından ibâret olan bir hâl olduğu için bu hâs kavuşma, hem irâdî ya’nî tercîhli ölümü ve hem de tabîî ya’nî kaçınılmaz olan ölümü ihâta eyler. [Ş. Ekber]

Cennet gömleği olursa çekeyim yırtayım

Kavuşma ânında perde ola gömleğim

Sadreddin Konevî, Hz. Pir-i Destgîr-i Münîr Mevlâna’yı hasta yatağında ziyaret etmiş ve kendisine acil şifalar dilemişti. Bunun üzerine Hz. Mevlâna bakın ne buyurmuşlar: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Âşıkla maşuk arasında kıl kadar gömlekten başka bir şey kalmadı. Bunu da soyup çıkarmalarını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musunuz?”

Bir ucu gösterilen mânânın, âşinâ gönüllerde doğması için, Vâridat şerhinde geçen, ilim şehrinin kapısı sultanın dilinden pek müfîd bir nazım ile devam edelim.

Hz. Ali Efendimiz’nin (kv) bir nutk-u şerîfinin izâhâtı:
في تحقيقنا غير مائيه وغيران في حكمي دعته الشرائع

İmam-ı Ali kerremallahu vechehul-âli saadetle buyurur:

Ve mâl-halku fi’t-timsâli illâ ke-selcetin
Yani: Timsalde cümle varlıkların vücûtları kara benzer. Müstakil vücutları yoktur. Karın vücudu suyun vücudu olduğu gibi. Halk da böyledir. Vücutları Hakk’ın vücududur. Müstakil vücutları yoktur.

Ve ente leha’l mau ellezi hüve nâbiu
Hâlbuki sen de kar olmuş o kaynak suyuna benzersin. Su, kar sûretiyle zâhir olduğu ve karın kıyamı su ile olduğu gibi halkın zuhuru ve kıyamı dahi Hakk’ın vücududur.

Ve mâ’s-selcu fi tahkikina gayre mâihi
Hakikatte ve işin aslında kar suyun vücudundan başka bir şey değildir. Suyun kendisidir, görünüşüdür. Ancak su havanın soğukluğu ile kar sûretinde görünür. Su adı gizlenir, kar adı zâhir olur. İşin aslında aynı şey olduğu gibi halk dahi Hakkın zuhurudur. Hak Teâla her yüzden cilve-gîrdir. O cilvelerine halk adı verildi. İşin aslında Allah’ın zâtından başka zât yoktur. Cümle halk adı ile görünen kendi cilvesi, tecellisi, zuhurudur.

Ve gayre ennehu fi hükmin dâethu’ş-şerayi
Şeriatte ve zâhir ahkâmda kar ve su birbirine aykırıdır. Zira su ile taharet olunur, kar ile taharet olunmaz. Kardan başka su bulunmazsa ve karı eritecek şey yoksa teyemmüm caizdir. Karın varlığı teyemmüme engel olmaz. Suyun varlığı engel olur. Bundan malum oldu ki, karın müstakil vücudu olmadığı halde şeriatın zâhirinde kara su demezler. İsimde ve görünüşte Hakk’ın cilvesi (latif tecellisi) olan halk, Hakkın zâtından başkadır. Halka Hak denilmez. Kar suyun mazharı ve sûreti olduğu gibi halk dahi Hakk’ın mazharı ve cilvesidir. Lakin bu halka Hak denilmez. Zira ma’duma mevcut (yok olana var) denilmez.

Ve lakin yezubu’s-selcu yurfeu hükmühu
Ve yudau hükmül-mâi ve’l-emrü vâkiu
Lakin kar eridiğinde kar adı ve taharete engellik hükmü kalkar. Su adı ve taharet hükmü konulduğu gibi insan da hakiki tevhide süluk ederek Allah’ın varlığında eriyerek yok olduğunda mevcud ve bâki olanın Hak olduğunu Hak şühudu ile müşahede eder.

Tecemmeati’l-ezdadü fi vahidi’l-baha
Ve fîhi telaşet fe hüve anhünne sâtıu
Yani: Hazret-i cem makamında ef’al ve sıfatın Hakk’ın zâtı ile kaim oldukları müşahede olunur. O mertebe tadılmadan hakiki tevhid zâhir olmaz.

İşte böyle efendim, filler türlü türlü, iz takip edilirse fiillerin neşet ettiği sıfatta çeşit daha az nitekim Zat makamına varıldığında ise kesretten vahdete erilir.

O’nun aynı da ğayrı da yoktur.  Buhârın vücûdu, lâtîf oluşunun kemâlinden dolayı görünmez. Bir mertebe yoğunlaşınca bulut ve bulut yoğunlaşınca su; ve su donarak yoğunlaşınca buz olur. Şimdi buzun esâsı buhar olmakla berâber, onun belirmesi buharın gayrıdır. Çünkü buhar, aslâ buz gibi kesîf bir belirme sâhibi değildir; o sûretsizdir. Ve aynı şekilde buz, suyun donmuş halinden ibâret olduğu halde, suyun aynı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûtları buharın zâtından gayrı değildir. Bu i’tibâr ile buharın aynıdırlar. Bundan dolayı bunların arasında hem aynı oluş ve hem de gayrı oluş mevcût ve gerçektir.

Buhar yoğunlaşınca su olur ve su yoğunlaşınca buz olur. Suyun ve buzun vücûdu buhârın vücûdudur. Buz eriyince su ve su buharlaşınca buhâr olur. Bundan dolayı buzun şânı helâk olmaktır. Oysa helâk olucu olan buz, buhârın indinde hem mevcût ve hem de mevcût olmayandır. Ve onun şânı, yokluk içinde varlıktır. Bununla berâber bu iniş ve çıkışta buhârın zâtı değişmiş değildir. Hakk’ın latîf olan mutlak vücûdu, her bir ismin gereklerine göre, o kesîf sûrette belirmiş ve kayıtlanmıştır. El-Latîf olan buharın yoğunlaşıp, farz edelim küp şeklinde ve diğer şekillerde dondurulması gibi. Buzun vücûdu algıda mevcût ve görülebilir ise de, latîf buharın o şekilde kayıtlanmasından ve belirmesinden oluşmuş izâfî bir vücûttur. O belirginlik ve kayıtlanma zâil olunca, mutlaklığa döner. Bundan dolayı buzun vücûdu bir hayâl olup, onda kendini göstermekte olan hakîkat latîf olan buharın mutlak vücûdudur.

İşte bu misalerle de açıkça görüldüğü şekilde bu var edilmişler âleminin hayâl olduğunu ve hakîkat yönünden Hak olduğunu zevkan ya’nî bizzat hakîkatini yaşayıp idrâk ederek anlayan kimse, yolun sırlarına hâiz ve hâlin hakîkatine vâkıf olur. Ve Allâh’ın yolunda murâdınca gitmeye muvaffak olur.

Hayır ve şer ALLAH’tandır zîra suyu buz yapan da güneştir buhar yapan da…

Hakikatte hal böyle olunca, Rabbimizin de bizden muradı O’nun büyüklüğü karşısında buz gibi olan benliğimizin erimesidir. Onun ilâhî varlığı karşısında aczimizi, mahviyetimizi anlamaklığımızdır.

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe…

Verenin şânı büyük, sen iste istedikçe…

Tevbe ile yıkayıp aslına döndürdüğümüz muhabbetimiz nefsin ve alemin dertlerine şifâ olsun niyazımızla mektubu burada sırlarken imdâd erişir feryâdımıza:
Aradığın su, düştüğün kuyudadır!


Kendi çukurunda kuruyabilir insan ummana karışamadan
Sen cansın özünü ten bilirsin

Katında su var susuz ölürsün

Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, secde yerinde nabzımı yoklayanlar tek bir nefes duysa: Kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle: “Al beni benden; kayd-ı bedenden, ayırma senden”

Hümâ-yı ‘ışk-pervâz ol gel ey cân murg-ı tenden geç

‘Alâ’ikden mücerred ol yüri kayd-ı bedenden geç

Read Full Post »

Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz? [Zâriyât:20-21]

Azizim, pirdeşim, halde eşim,
Göz yumup cihândan aç gözünü kendi hâline
Sen göz yumup açınca bu âlem gelir gider

Duyduk ki şu kevn ü fesat aleminde olup bitenlerin şaşkınlığı içinde, kendine uzak düşmüşsün. Güzel kardeşim, dışarda gördüğün isyan dalgaları, içindeki fırtınalardan ayrı değildir. Afak ve enfüste O’nun ayetlerine, inkarına güç yetmez deliller vardır. Maişet kaygısıyla dolaştığın vatanın etrafı yedi düvelce çevrilmiş bir harp meydanıysa da dön bak aynaya, kendi içine, aynı savaş her an devam ediyor hem sendeki sulhü olmayan bir savaş…

Can eğer canana vasıl olmazsa, onun çektiği sevdası bir vefâsız âr olur. Kendinden başka eksiğin olmadığını anlayana “Tevhid” farzdan önce farz olur!

Yâr ile ettiği ahdi unutmayan, Hakkı ve hakikati hatrından çıkarmayan zâkirin zikir hali, zahirdeki süper güçlerin! düşman ile savaşmasına benzer. Sıcak savaş zamanlarında gaza eden padişah, meydana yüksek sesle atılır. Naralar atarak ve iki tarafa döne döne küffar ile cenk ederdi. Bundan gayesi Hakk katında makbul olup hil’at ve mansıp bulmaktır. Zikrullah ile cihad etmekse gazayı ekberdir. Bunda, daha ziyade hareket, şiddet ve sa’y ü gayret gereklidir. Zira, nefs-i emmare sıfatları ve kötü huylar, başka türlü yok olup güzel huylara dönüşmez. Gözümünüzün nuru Hz. Ali (kv) efendimiz “Sevdiğinin adı yanında anıldığında, depreşmeyen, hali değişmeyen mürüvvetsizdir” buyurmuşken yolun ulularından bazıları da”zâkirlerin zikrullah sırasında her neresi hareket etmezse, kişinin orasında iman yoktur.” demiştir. Zâkire, diliyle “Lâ ilâhe illâllah” demek yetmez. Zikir gönüle inmeli, cezbe ile Hû deryâsına gark olmalıdır. Böyle zâkir bir kerre tevhid eylese Cenab-ı Hak onun kalbine kendi kudretinden bir imân noktası bırakır, tekrarı ile ilahi nur o kişinin kalbini bütünüyle kaplar. Böyle bir zâkirin zâkirliği her vecihle sabit olur.

Madem adımız dahi anılmazken bizi var eyledi, nefs ile ruhun vahdetine insan dedi, nurundan halkettiği insanın tevhid ile bir olmasını, alemi bir görmesini istedi, tevhidi farzdan önce farz kıldı elbet kelimesinden ahvaline ermek için bir de ikramı olacaktır: âteş-i aşk. Aşkı ateş kıldı ki o eritir, kavuşturur, bütünleştirir; birleştirir!

Ya Rabbi ne olur yananların ateş-i aşklarını ziyade eyle ve dahi cümle taliplerine aşk yolunda, tevhid makamlarını ehli yüzünden yaşamak nasip eyleye bi câhi seyyidi’l mürselîn ve âlihittahirîn, aşıklara vuslata bisırrı Pîr El-fâtihâ

Merhûm ve mağfûr Yiğitbaşı Velî Efendi Hazretlerimin, yoldaki işaretleri tarif buyurduğu münacaat usûlünü buracığa nakşetmek makbul görülmüştür:

Yâ ilâhî nâzil et tevhidini dilden dile
Ta ki dilde nefy-i Lâ’dan sonra sâbit-i İllâ kala
لا اله الا الله
İsm-i zâtının gönülde bağlana ünsiyyeti
Zâhir ola hâlime keşf ü kerâmet kuvveti
الله
Her nefes kim aldığımca ver Hûviyyetden haber
Şevke vere hâlimi aşk-ı hakîki mu’teber
هو
Hem dahi her fi’l ü kavlim her kelâmım Hak ola
Rûh ile nefsin sülûku enbiyâ yolun bula
الحقّ
Cismim ili zulmetinden ver bana âb-ı hayât
Hayyımı kâyim kılıp hâlimde kalmaya memât
اَلْحَيُّ – اَلْقَيُّومُ
Kahr-ı kudret mahv ederse bu vücûdum vârını
Adlin irgür def’aten zâhir kıla bâzârını
اَلْقَهَّارُ
Sırr-ı adle mazhar olup sır bekâda kalır
Lîk bir kez “kullu şey’in hâlikun” sırrın bulur

İşte böylece ahsen-i takvîm olan insan, esmâ-i seb’a ile yedi dairede hüküm sürüp gönlünü sahibine post eyler, Hüvallah sırrına mahrem olup vuslatına, vahdetine, tecellisine, tesellisine, mukamelesine mazhar düşer.  

Ancak bu zikredilen manalar gayet büyük lokmadır. Yani arslan ve fil lokmasıdır. Her cîfe sineğinin boğazına sığmaz. Kursağını paralar, hazmi muhaldir.

benli_guzel

Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir bendir
Rûy-i dilberdeki ben mâye-i dilberdendir

Ruh-ı sâfî-i latîfe diyecek yok amma
Ânın üstünde siyah ben de kemâl-i tendir

Perde-i nokta-i rûyun o siyah bendir, ben
Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir.

Ben benim o ruh-ı mutlakda göründüm muzlim
Rûy-i sâfındaki ben, ben der ise hep sendir

Avniyâ perdedir endâm-ı maâniye kelâm
Sem’-i geç-fehme bu söz nağme-i ten nen nendir

Read Full Post »

Aşka müşteri olana,
(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan, pişmanlık duyan kimse hakkı için… [Kıyâmet, 2]

Gelmişem vahdet elinden aşk ile dîvâne ben
İçmişem câm-ı ezelden olmuşam mestâne ben

Ey aşk, benim bütün ayıplarımı, kusurlarımı gördüğün halde yine beni satın aldın. Bu ne kusurlu, ayıplı metâ, bu ne kusur görmeyen lütuf sahibi bir alıcı? [Hz. Pir Mevlana]

Eskimeyen Musikimizde “Beyâtî” aşkı terennüm eyleyen bir makam diye bilinir. “Geceye has” mânasındaki kelimenin aslı Arapça “beyt: gecelenen yer, ev”. Beyâtî âlemi, bize aşığın uykusuz gecelerini, yâd-ı hayal-i yâr ile geçirdiği gündüzlerini anlatıyor. Neyzen Hacı Emin Dedemiz, o olgun ve saf aleminden mektubumuza Beyâti nağmeler taşıyor. Gayet revnaklı, vurucu, nârin nağmelerden oluşan eserimiz sizi bu aleme girmeye teşvik edecek… Beyati peşrev, kendi başına bir âyin gibi derin ve pek mânidar bir eser; hele bir kulak verin; her dinlediğinizde yeni mârûzatlar, yeni niyâzlar işiteceksiniz. Sizlere asla yabancı olmayan halleri göreceksiniz…

Mutrıba sevdâsını halkın, Beyâti tâzeler,
Âteş-i aşkı devâm-ı şevk ile yelpâzeler.
[246. Mestmp3]

Daha yola çıktığımız ilk haftalarda [14. Mestmp3] bu eseri sizlerle paylaşmıştık, yeni şeyler söylemek lazım derken, tekrara mı düştük ne? Durun hemen ayıplamayın; Sohbet açalım, nefisten kaçalım, Hak nurunu saçalım.

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Yolumuzun büyükleri “Ayıp eden bizden, ayıp gören bizden değil” buyurmuşlar değil mi?

– Gözümün nuru Resulu Kibriya Efendimiz: “Kendi ayıbı, insanların ayıbını görmekten alıkoyan kimseye müjdeler olsun” buyurmuş daha ne diyelim… Hem bak giriş kapısına kocaman yazdık: Ancak kendini ayıplayan, kınayan nefse, yani insanın kendi kusurlarının ve eksikliklerinin farkında oluşunu bildiren “Nefs-i levvame” ye dâir ayet-i kerimeyi…

AZBÎ küstâhlıklar sende ayândır
Sen ben deme, daim hâl-i şeytandır
Ahde sabit kadem ehl-i imandır
Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

– Hz. Pir Mevlana buyuruyor ki: “Allah bir kimsenin ayıbını yüzüne vurmak isterse, o kimseye başkalarının ayıbını söyletir.” Bu ne demektir?

– Demek oluyor ki ayıplı kimsenin ayıbını söylemek, yâ Rabbi benim ayıplarımı da yüzüme vur, benim ayıplarımı da fâş et, ortaya dök diye hal diliyle temenni etmektir. Mânayı muhâlifinden bakarsak “Ya huu, başkasının ayıbını görme sen, denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler, ayıplar, kusurlar arasında olur.” buyuruyor.

Bak sana bir de Hâtem-i Esam Hazretleri’nden bahsedelim: Günlerden bir gün, zayıf, dertli ve perişan bir kadınla konuşuyordu. Kadın büyük bir heyecanla derdini anlatırken, kendisinden -gayr-i ihtiyârî- çirkin bir ses duyuldu. (Bırt sesi) Kadın, mahcûbiyetten bir mum gibi eridi, ezildi, mahvoldu. Şeyh Hazretleri ise, hiçbir şey duymamış ve fark etmemiş gibi muazzam bir vakarla kadına baktı ve elini kulağına götürerek:

“–Söylediklerinizi duymuyorum, çok ağır işitiyorum, yüksek sesle konuşunuz, bağırınız! Ben sağırım!” dedi. Kusurunun gizli kaldığını zanneden kadıncağız, bir anda hayâta avdet etmiş gibi ferahladı. Hiçbir milletin muâşeret adabınde bir benzeri daha görülmemiş olan bu nezâketi, Hâtem Hazretleri’ne “Esam: Sağır” lâkabını taktırdı. Zira bu hâdiseden sonra da Hâtem Hazretleri, o kadın duyup da mahcup olmasın diye halk arasında kendini sağır olarak gösterdi. Ancak kadının vefâtından sonra etrafındakilere:

“–Artık kulaklarım işitiyor; normal sesle konuşabilirsiniz!” dedi.

İşte böyledir Hak Dostlarının halleri…

Bir kul bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde, Allah da onun ayıbını örter. [Hadis-i Şerif, Müslim, Birr-72]

– Cenâb-ı Hakk’ın bilhassa rûz-i mahşerde bizim ayıplarımızı örtmesini istiyorsak, biz de bugün O’nun kullarının ayıplarını örtüp onların mahcup ve rencide olmalarını engellemeye çalışmalıyız.

Ey Hak aşığı, sen de, insanların ayıplarını gören iki gözü kapa da, öteki alemi (gayb alemi) gören gönül gözlerini aç! Gözünü Hakk uğruna harca, herkesi kötü görme, görmediğini de söyleme, söyleme de gözüne bir başka göz, bir başka görüş verilsin. Şu halde madem ki kendinde bir dert, bir pişmanlık görüyorsun; bil ki bu, Hakkın yardımına, sevgisine delildir. Kardeşinde bir ayıp görüyorsan o ayıp, sendedir de onda görüyorsun. Dünya aynaya benzer. Kendini onda görüyorsun sen. Çünkü “inanan, inananın aynasıdır.” O ayıbı kendinden gidermeye bak. Çünkü ondan incindiğin zaman, kendinden inciniyorsun demektir. [Hz. Pir Mevlana]

– Hem Rabbimiz ism-i Settâr’ı hürmetine, biz kullarının nice günahlarını örtmüş ve onları kalpte gizli siyah noktalar kılmıştır. Bu da O’nun sonsuz yüceliğinden, merhamet ve lûtfundandır. Zira işlenen günahların eseri kalpte değil de alında kara bir leke sûretinde zâhir olsaydı, muhakkak ki hiç kimsenin bir başkasına bakacak yüzü olmazdı. Allah’ın kullu ve halifesi olan Hz. İnsan’a düşen de O’nun haliyle hallenmektir.

Büyük bir insan olan şu suret sahnesi alemde gece nasıl bütün renkleri örtüyorsa, küçük bir âlem olan “hazreti insan” için de gereken ayıp ve kusurları örtmede gece gibi olmaktır…

– Hastanın, misafirin duası makbuldur, hem icabet vaktidir, niyaz buyursanız da cân-ı gönülden amin desek olmaz mı?

– Sanadır niyazımız; Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh olan El-Kuddûs, Kulları mahcubiyette kalmasınlar diye ayıp ve kusurları örten Es-Settâr:

Ey affetmeyi çok seven El-Afuvv olan Allah’ım! Bizi affet. Ey eski ve karanlık dertlerimizin tabibi! İsyan derdimize de bir çare sun. Doğu ve batıyı uzak eylediğin gibi bizleri hata ve günahlardan uzak eyle. Ey ayıpları örten Allah’ım! üstümüzdeki bizim günahlarımızı gizleyen perdeyi kaldırma! Kaldıracağın bu perdenin arkasından, bütün çirkinliği ile görünecek iç yüzümüzü görme ve gösterme! Bizi bu hallerimizden kurtar, bize katından bir nûr ver, bu nurunla ruhumuzu senden gayrı olanlardan temizle! İmtihan zamanında bize acıyıp, katından bir destek ikram eyle! Başkalarında ayıp ve kusur gören gözlerimiz kapat. Bizlere Hakkı duyan kulak; hakikati gören göz nasip eyle.

Allâh’ım yazmak söylemek kolay; hatalarımızın yangınını yürekte hissetmeyi lutfeyle! Gözyaşlarıyla günah yangınlarını söndürüp kalp bahçemizi yeşertmeyi ikram eyle! Günahımız çok nisyânımız haddi aştı… Lâkin ümidimiz rahmetindir! “Ârif olan kusur ve kirlerini kişinin önüne sermez.” diyor bir velî kulun! Yâ Rab âriflerinde tecellin bu ise Zât’ındaki “es-Settar” sıfatının gölgesi altına al bizleri… Hani çocuk hatasını anlar da dudağını büker bakamaz annesinin yüzüne; bizim de yüzümüz yok… Lâkin: “- Ben, kulumun zannı üzereyim!..” buyuran Yâ Rahmân Yâ Settâr! ve Rahîm olan Allâh’ım îmansızlara dahî merhamet edip cömertçe nîmetler lutfeden Allâh’ım!.. Zâtından rahmet ümidi bekleyen şu âciz kullarını mahzûn eyleme, senin ayın olan Receb-i şerif’in bereketiyle bütün günahları affolunmuş olarak, Şaban’a, Ramazan’a ve bir bayram sabahı vuslatıyla Zatı ilahi’ne kavuştur…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, mağfiret vesilesi Receb-i şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

Görünmeyen UMMAN

ahmedavnikonuk

Ahmed Avni Konuk adını, eserlerini ve kişiliğini çok az kişi bilir. Hâfızdır, şâirdir, büyük bir müzik adamı ve mutasavvıftır. Mevlevîdir ve en kapsamlı Mesnevî şerhinin yazarıdır. Aynı zamanda önemli bir devlet adamıdır. Uzun yıllar PTT’nin genel müdür yardımcılığını yapmış, “Postacı Ahmed Avni” ünvânıyla anılmıştır. Çok yönlü, müstesnâ bir şahsiyet olmakla beraber bir o kadar da az bilinen Ahmed Avni Konuk hakkında önemli bir kitap yayımlandı:Ahmed Avni Konuk:Görünmeyen Umman (Klasik Yayınları;2009 Kitaptan sayfalar için tıklayınız ) Bu kitap, mahviyeti nedeniyle hakkında çok az bilgi bulunan Ahmed Avni Konuk’u günümüze ve geleceğe tanıtmak için, Konuk’un meşk silsilesine mensup olan Savaş Ş. Barkçin’in yürüttüğü uzun süren araştırmaların meyvesi. Görünmeyen Umman’da Barkçin, Konuk’un kişiliği, hayat çizgisi, yaptığı işler, içinde bulunduğu kurumlar ve ortaya koyduğu eserleri anlatıyor. Bunun yanı sıra onu çevreleyen insanları, üstadlarını, dostlarını, talebelerini ve gönül dünyasını da çok boyutlu bir çerçevede ele almaya çalışıyor. Savaş Ş. Barkçin’le kitabını konuştuk.


Ahmed Avni Konuk kimdir? Nasıl bir insandı, birazcık bahseder misiniz?
Ahmed Avni Bey’in ayırdedici özelliği bir ârif olmasıdır. Ârif nedir diye sorulursa, kendini ve Rabbini hakkıyle bilen demektir. Bu bilme, bugünkü entellektüelist okuyucuların ve Batılı yazar-çizer isimlerini sıralayarak edindikleri bilginin şıklığını göstermeye çalışan kompleksli dostlarımızın anladığı bir bilme değildir. Biliyorsunuz, “ârif” de, “irfân” da aynı kökten gelir. Ârif varlığı ile, varlığını katarak, hemhâl olarak, aslını unutmadan bilen, kılan, olan bir insan demektir. İşte bence Konuk hakkında söylenebilecek ilk ve son söz budur.

Konuk, hayatı boyunca Allah’ın kendisine bahşettiği bütün istidatları, yetenekleri çalıştırmış, her birinde eserler vermiş, her birinin hakkını vermiş bir insandır. Bize örnek olmasının bir yönü de budur. Benim için Ahmed Avni Bey’in en önemli bir özelliği de elbette bağlı olduğum İsmail Dede Efendi meşk silsilesindeki bir üstâdımız olmasıdır. O yüzden benim sadece zihin ve nağmeler dünyamda değil, gönül dünyamda da merkez olan yektâ, biricik bir insandır. Yaşamı ve yapıtları iç içe bir bütün olarak okura sunuluyor kitabınızda Ahmed Avni Konuk’un… Kitabınızı nasıl oluşturdunuz? Hayatın, uygarlığın üç temeli var: insan, zaman, mekân. Merkezde insan vardır. Kişinin kendisi, karakteri, şahsiyeti, dostları, üstadları, talebeleri… Bir insanı anlamak ve anlatmak için onun içinde yaşadığı zaman ve mekânı da anlamak ve anlatmak gerekir. O insanın ömrü, yaşları, geçirdiği yıllar ve o yılların bize hatırlattıkları zaman boyutunu oluşturuyor. Mekân da o insanın içinde bulunduğu coğrafya, şehir, medeniyet, okullar, dergâhlar, vb… Konuk’u hakkıyle anlatabilmek için kitabımı bu üç boyutta tasarladım. Ben “yapıt” demezdim. Çünkü “yapmak”tan türetilmiş bir kelime bu. Konuk’un eserleri vardır, yani tesir eden, etkileyen, bu âleme kalıcı sesler ve renkler taşıyan çabaları, semereleri, eserleri vardır. En büyük eseri elbette kendi irfânî, ilmî, gönül adamı kişiliğidir. Bize de buradan bir örnek çıkıyor elbette.

Kitabın dokusunu oluşturan belgeleri ve görselleri nasıl derleyip toparladınız?
Bu belgeleri iki senelik bir araştırma ile toparlamaya çalıştım. Ankara’da Millî Kütüphane’de, PTT arşivinde çalıştım. Meclis Kütüphanesi başka bir adresti. Biliyorsunuz memurum. O yüzden bu araştırmaları yaz tatillerinde, hafta sonlarında, akşamları, öğle aralarında yapmaya çalıştık. Kütüphane araştırmalarımda değerli Miraç Adanalı’nın büyük yardımı ve desteği oldu. Şifahi pek çok bilgiyi bana kendisine meşk silsilesinden geldiği şekilde musiki üstâdım Ali Sarıgül verdi. Muhterem Memduh Cumhur ile Mustafa Tahralı üstâdların da pek çok yardımını gördüm. Görsel malzemeyi ise ilgili mekânları ziyaret ederek kendim fotoğraflamaya çalıştım. Yine kendi arşivimin yanısıra, Ali Sarıgül üstadımın ve değerli kardeşim, musikişinas Timuçin Çevikoğlu’nun arşivlerinden derledim. Elbette hâlâ pek çok eksik var. Bunların önemli bir kısmı bizim çabamızın ve vaktimizin kısıtlılığından kaynaklandı. Diğer kısmı ise araştırmamıza rağmen bulunamayan bilgi ve belgeler…

Ulaşamadığınız belgeler hangileri?
En çok aradığım fakat sonuç alamadığım konu, Ahmed Avni Bey’in Robert Kolej’deki misyonerlerin sorularına verdiği cevaplar oldu. Bu rivâyet Halil Can merhumdan geliyor. Nitekim bu konuda Konuk’un Osmanlı alfabesiyle istinsah edilmiş bir risalesini bulduk ve kitabın sonuna ekledik. Ama Kolej’in bülteninde İngilizce yayınlandığı söylenen nüshayı maalesef mezunu olduğum Boğaziçi Üniversitesi’ni ve Robert Koleji ziyaret edip sorup, araştırmama rağmen bulamadık. Nasip elbette.

Ahmed Avni Konuk’un çok yönlü bir kişilik olduğundan söz ediyorsunuz. Onun çok yönlülüğünde öne çıkan hususlar nelerdir?
Ahmed Avni bey çok yetenekli bir insan. Ve Mevlâ kuluna her yeteneği eser üretsin diye veriyor. İşte Ahmed Avni Bey, hem devlet hizmetinde, yani PTT’de genel müdür yardımcılığı yaparak, hem devâsâ tasavvufî eserleri tercüme ve şerh eden bir âlim olarak, hem bir Mevlevî ârifi olarak, hem çok büyük bir bestekâr ve musiki üstâdı olarak, hem de bir şâir olarak Allah’ın kendisine verdiği her potansiyelden en biricik, en özgün, en yetkin eserler ortaya koymuş. Hep kimsenin o devre kadar yapamadıklarını yapmış. Bu musikide de böyle, tasavvufta, şiirde de böyle… Tabii bir de Osmanlı uygarlığının çok boyutlu insan geleneğini unutmamak gerekir. Siz bugün liselerden besteciler çıktığını, büyük bestecilerin liselere gidip Allah rızası için musiki hocalığı yaptığını düşünebiliyor musunuz? Bir genel müdürün, bir bakanın sanat ile, gönül ile ilgilenmesi bugün nasıl karşılanır? Osmanlı’nın yetiştirdiği insan ise tek kelimeyle yekpâredir… Biz ise bugün kurak olmaktan, adımızın sadece maişet kazandığımız işle, unvanla anılmasından övünüyoruz. Uçurum budur.

Eserinize de ad olan “Görünmeyen Umman” metaforunu açar mısınız?
Ummân mecâzı hep derinlik ve enginlik için kullanılır. Ben de bunu kastettim. Bugün ülkemizdeki, yaşadığımız şehirdeki iklim, biz ne kadar görmesek ve bizden binlerce kilometre ötede de olsa, meselâ Büyük Okyanus’un etkisini taşır. O ummânı biz görmüyoruz, ama oradan gelen yağmurlar, rüzgârlar bize rahmet taşıyor. Ahmed Avnî Bey, bilinmeyi istemediği, bir ârif olarak kendini, kendi değerini gizlemeyi tercih etitği için görünmüyor. Yoksa var olmadığı için değil. O var ve hem de nasıl var, bir deryâ, bir umman olarak var. Ama mesele o ummânı da görünür ve bilinir kılmaktı. Vefâtından 70 sene sonra da olsa hamdolsun bu işi yapmaya çalıştık.

Ahmed Avni Konuk’u onurlandırmamıza gereksinimi yok, ama bizim ona gereksinimiz var, diyebilir miyiz?
Bütün büyük insanlar için bu söylenebilir. Fakat kendi özünü, tarihini, kültürünü, değerlerini bilmemeyi bir erdem gibi göğsünü gere gere söyleyebilen insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Travmatik bir toplumuz. Böyle bir toplumda ne mekânın, ne zamânın, ne de insanın künhü, değerleri, mirasları merak edilmez. Kimse öğretmez, öğretene ters bakılır. Modernliğini tek varlık sebebi yaptığımız Batı’da klasik musikiyi dinleyen insan sayısı azdır. Ama kimse dinlemese bile Mozart gibi, Beethoven gibi klasik besteciler hakkında ileri-geri konuşamayacağını bilir… Çünkü yaşadıkları ülkenin yapıtaşıdır onlar. Onlara bu saygı dayatılır, öğretilir. Bizim farkımız, pek çirkin farkımız bu ki, ne biliyoruz, ne de saygı duyuyoruz. Ahmed Avni Bey, bence eserlerini geleceğe vermiş bir insandır. İnsan olarak örnek almamız gereken pek çok yönü var.

Onu musikide zamanın Itrîsi olarak anılmasına neden olan çalışmalarından söz eder misiniz?
Bunlara kendi dilimizde “çalışma” demiyoruz. Çünkü eğer musiki faaliyetini sorarsanız o ilhâm ve ikrâmdan ibarettir. Yani eser gönlüne doğar, o da insanlara lütfundan onu aktarır, anlatır. Eğer eserlerini sorarsanız onlar da zaten “eserler”dir. Ona zamanın Itrîsi diyenler elbette çıraklarıdır ve muhabbet ile söylemişlerdir bu sözü. Fakat bunu söylemekte bir beis yoktur. Çünkü tam 119 makamı gösteren en kudretli musiki eserini besteleyen Ahmed Avni Bey Osmanlı tarihi içinde de bir elin parmakları kadar büyük musikişinas sayılsa elbette onların içinde yer alır. O üstâdı Zekâî Dede hazretleri gibi bir zirvenin sâdık talebesi olmakla bu olgunluğu elde etmiş. Sağa-sola bakmamış. Batı’daki gelişmeleri çok iyi bilmesine rağmen, tercihi hep kendi dünyasından yana olmuş. Zekâî Dedemizin çıraklarının bazıları Batı müziği ile uğraşıp, kendi geleneğimizi modernleştirme yoluna girmelerine rağmen, o kaynaktan ayrılmamış. İşte Rauf Yektâ Bey o sebepten Konuk için “biz hepimiz Zekâî Dede’nin çırağıyız. Ama onun izinden hiç şaşmadan giden bir tek Ahmed Avni Bey’dir” demiş. Bu bağlanma ile elde ettiği edebi ve gönül terbiyesi verdiği eserlerden hemen anlaşılır.

Peki Fihrist-i Makamat’ın önemi nedir?
Fihrist-i Makâmât bize bugüne dek ulaşan makâmları anlatan, gösteren didaktik, öğretici bir eserdir. Güftesini de Ahmed Avnî Bey yazmış. Her makâmın ifade ettiği his ve rûh âlemi bir beyit ile anlatılıyor. Buna “kâr-ı nâtık”, konuşan kâr diyoruz. Bu tarz eserler vardır. Makamları öğretmek için bestelenirler. Basit, fakat vurucu nağmelerden oluşan bestelerdir. Ama en fazla makâmı gösteren eser Konuk’un bu eseridir. 119 makâm anlatılıyor. Bazı makâmlar hiç bilinmemesine rağmen, Konuk eski edvâr, yani musiki teorisi kitaplarındaki tariflerden yola çıkarak bu makâmları da bize gösterebiliyor. Bugün bir makâmı hakkıyla öğrenmek isteyenler önce bu esere başvurmalı.

Ahmed Avni Konuk’un yaşamıyla ilgili tartışmalı, tam açıklığa kavuşmamış olaylara da değiniyorsunuz.Yakın ama aynı zamanda uzak tarihe ait bir portre olarak Konuk hakkındaki bu çelişkili bilgilerin nerden kaynaklanıyor?
Birinci sebep mahviyetidir. Yani bilinmeme isteği nedeniyle etrafına kişisel hayatıyla ilgili bilgiler vermeyen bir zattır Konuk. İkincisi onunla ilgili, mesela evli olup olmadığına ilişkin bilgi veren kişilerin onun hayatının farklı dönemlerinde onu tanımış olmalarıdır diye düşünüyorum. Konuk, Emine Hadiye hanımefendi ile hayatının geç yıllarında evlendi. Daha evvel evli değildi. Bu evliliği elbette onun son yıllarına yetişmiş olanlar biliyor, ama daha erkenden onunla irtibatı kesilenlerin bilmemesi tabii.

Siyasi iktidarlarla ilişkileri nasıl Ahmed Avni Konuk’un?
Batılılşma sürecinde nasıl bir konumu vardır Ahmed Avni Konuk’un? İslamcılardan farklılaşan ya da onlarla örtüşen yönleri hakkında neler söylersiniz? Ahmed Avni Bey’in bir ideolojik meşguliyeti olmadı. O muvahhid, mustakim, muhterem bir mü’min idi. O nedenle dini, dinin haricindeki modern kalıplara sokmanın bir çeşidi olarak yorumlarsak İslâmcılık ile irtibatı yoktur. O dönemin meşhur İslâmcıları olan Âkif gibi, Said Hâlim Paşa gibi zatlarla bir ahbablığı olmadığını sanıyoruz. Fakat bunu yanlış anlamamak lazım. Meselâ Tevfik Fikret’in o hezeyânlarla dolu Târîh-i Kadîm şiirine Âkif’in verdiği cevabı destekleyen uzun bir manzumesi var. İmanından kaynaklanan cesareti ve yiğitliği daima öndedir. Siyasi iktidarlar ile bir uzlaşma ya da çatışma halinde olmadığı, hayatı böyle anlamadığı açık. Öyle kabiliyetli ki, gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet dönemlerinde vazgeçilmez birisi olarak makamında kalıyor. Hatta bütün devlet daireleri Ankara başkent olunca oraya taşınmasına rağmen, bir tek Ahmed Avni Bey’in birimi Istanbul’da bırakılıyor. Bir memur olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki böyle bir şey çok zordur. Kimseye istisna yapılmaz. Demek ki işinin ehli Ahmed Avni Bey üstâdımız. Onun işinin ehli olması da gönül ehli olmasından… Ne demek bu derseniz, izah edeyim. Bu dünya inanma ve yaşama yeridir. Kim gelirse gelsin yapılması gerekenler var, idealleri var, kişiliği var. Mevlevî bir zat. Sadece ibâdet ile yetinmeyip, nefsini olgunlaştırmaya da çalışan bir insan, bir ârif. Bu yüzden hayatını lâf ile değil, iş ile geçirdi. Buradan da bize bir ibret çıkıyor. İnsan işini de gönül ile yapmalı. İşi zenginleştiren ve topluma büyük bir katkı sağlayan işte bu bakıştır…

Peki Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan “müzik devrimi” karşısında nasıl bir tavır almış ya da tutum geliştirmiştir?
O dönemde kendi öz müziğimize karşı olumsuz tavırlar, bazılarının hoş gösterme çabalarına rağmen kasıtlı, tutarlı bir inkar politikasıdır. Bu sadece müziğe has değil, biliyorsunuz. Osmanlı’ya ait bırakın yazılı eserleri, semtler, şehirler bile yok edilmiştir. Bir Mevlevî ârifi olan Ahmed Avnî Bey’i düşününüz. Kendisi yüksek bir bürokrat. Geceleri sabaha kadar tasavvufî eserleri ya tercüme, ya şerh ediyor. Mevlevîhâne’ye mukâbeleye, âyin-i şerîfe katılmaya gidiyor. Beş vakit namazını kılıyor. Bir çoğu âlim ve mutasavvıf, hattâ şeyh olan dostları onun evine, meclisine gelip onun sohbetini dinliyorlar. Ve musikiyi zikir olarak gören bu anlayışın bu üstâdı sadece harflerin, Kur’an’ın, ilimlerin, tekkelerin değil, o seslerin bile yasaklandığını görüyor. Ama bunların hiç birisi onun şevkini kırmıyor. Kimse basmayacak olsa da eserler yazmaya devam ediyor, hem de Osmanlıca olarak… Musikimize saldırılmasına ve eğitiminin yasaklanmasına rağmen canla-başla musiki talim ediyor, meşk ediyor. Diğer arkadaşları özellikle Rauf Yektâ Bey merhûm gazetelerde bu yasakçılara karşı yazılarla mücadele ederken, Konuk sessiz ve derinden talebe yetiştiriyor. Yani cevap vermiyor, cevap inşâ ediyor. Burada da bizim için bir işaret var…

Konuk’un da okuduğu Daruşşafaka’dan bir çok müzik insanının yetiştiğinden söz ederken Zekai Dede’yi özellikle anıyorsunuz.Onun musiki alanındaki çalışmalarından söz eder misiniz?
Ahmed Avni Bey’i Zekâî Dede’yi anmadan ve bilmeden anlayamayız. Kişi üstâdından belli olur çünkü. Düşünün, ülkemizin ilk özel lisesinde Türk musikisi dersleri var ve hocası o dönemin en büyük bestekârı ve ve bütün zamanların en büyük bestekârlarından Zekâî Dede hazretleri. Sonraları Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiyye tarafında kurulan aynı Dârüşşafaka’da Türk musikisi yasaklanmıştır. Çok az bir ücret karşılığı, yaz-kış sektirmeden bu okuldaki yetimlere musiki dersi veren bu yüce zat Zekâî Dede’dir. Buradan da bir ibret çıkmaz mı bizlere? Onun en yetkin çırağı, yetim olup bu okula giren Ahmed Avni’dir. Zekâî Dede okulda kabiliyeti olduğunu gördüğü talebeleri kendi özel meşklerine davet ederdi. Böyle çok bestekâr yetiştirmiştir. Bugün musikimiz bütün tehditleri ve yıkımları atlatıp hâlâ varlığını devam ettiriyorsa, buradaki en büyük hizmet Zekâî Dede ve onun çıraklarına aittir. Başta Ahmed Avni Bey, sonra oğlu Hâfız Ahmed Efendi, Rauf Yektâ Bey, Muallim İsmâil Hakkı Bey gibi niceleri… Ahmed Râsim de meselâ Dârüşşafaka’dan onun çırağıdır. Zekâî Dede’yi Ahmed Avnî Bey’in anlatımıyla tanıtayım, yeter: “Ben öyle âşık bir zat görmedim.” Dedemizin ayırdedici özelliği asla saraya bulaşmaması, kendini asla geleneğin saf kaynağından koparmamasıdır. Onun bestesini dinlediğinizde, ona ait olduğunu önceden bilmeseniz bile hemen anlarsınız. Nerden mi? Eğer o eserden size oluk oluk aşk, şerhâ şerhâ muhabbet akıyorsa işte Zekâî Dedemizin eseridir o. Ahmed Avni Konuk’un nota öğrenmeyi de “Mûsikî edebim bozulur” düşüncesiyle reddetmiş olmasının yanında bu konuya farklı baktığını ortaya koyan yaklaşımları da var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Modern anlamda yazmak ve okumak ile, medeniyetimizdeki okumak ve yazmak aynı şey değil. Musiki alfabesidir nota. Bu yedi harften müteşekkil alfabeyi öğrenmenin ne mahzuru var diye düşünülebilir. Ama işin esası öyle değil. Çünkü bu cevabı veren âlim ve uzman bir kişi olduğuna göre mesele sadece okuyup, yazmak değil. Onun notayı öğrenmeyi reddetmesinin esasında, notayı musikinin bizim medeniyetimizdeki serbestliğini, açıklığını sınırlayan bir araç olarak görmesi yatar. Bir insanın kitaptan bir şeyi okuması ile, zihni ve gönlünden gelen kelimelerle konuşması arasında dağlar kadar fark olmaz mı? Nitekim bugün eserleri notaları olmayınca okuyamayan çok ehil musikişinas kardeşlerimiz var. Fakat üslupları, tavırları, edâları sadece okumaya odaklandıkları ve nota eserleri içselleştirmeye engel olduğu için asla arzu edilen derecede olmuyor. Mekanik, ruhsuz, kişiliksiz icrâlar ortaya çıkıyor. Hani çevremizde vardır, bazı dostlarımız sadece kitap açıp, oradan okuyabilirler, ama asla kendi cümleleri yoktur… Kitap gidince ilim de gidiyor böylelerinden. Halbuki anlam insanın içindedir, satırlarda değil sadırlardadır.

Bestekâr kimliğinin gerek dönemi gerekse günümüz için önemi nedir?
Beste, Farsça kökenli bir kelime ve “bağ” demek. Ahmed Avni Bey’in bestekârlığı da üstadlarına bağlanır. Zekâî Dede ile zevk olarak neredeyse hiç bir farkı yoktur. Üslup olarak elbette farkları olabilir. Çünkü ayrı bir şahsiyyettir. Kendi döneminde besekârlığı, aynen ilim adamlığı, şairliği, tasavvuftaki derin birikimi gibi çok meşhur değildir. Öyle olmasını istememiştir de ondan. 41 adet bestesi var. Bunların üçü âyin-i şeriftir. Biliyorsunuz musikimizde âyin bestekârlığı en üst seviyeyi ifade eder. Ayrıca sadece bestekârlık da yetmez, aşk ve vecd gerekir… Üç eserin hepsi de birer mücevherdir. Diğer sözlü eserleri de öyledir. Bu âyinlerden Dilkeşide ve Bûselikaşîrân âyinleri geçen yıllarda albüm olarak yayınlandı. Bugün onun bu sınırlı sayıdaki eserlerini iyi inceleyen kişi, musikimizin ana damarını keşfedecektir. O kadar sağlam, kurallara uygun, fakat aynı zamanda her nağmesinden “aşk, aşk” diye sesler gelen bir insandır.

O’nun tasavvufla ilişkisi nasıldır? Bu konudaki tercümelerinin tasavvuf literatüründeki yeri hakkında neler söylersiniz?
Amed Avni Bey’in tasavvuf yönü tabiidir ki diğer yönlerini, bu arada musiki yönünü de belirlemiştir. Genç iken Selânikli Mehmed Es’ad Dede merhuma intisab etmiş, Mevlevîlik yoluna girmiş. Yenikapı Mevlevîhanesi’ne bağlı. Aynen üstâdı Zekâî Dede hazretleri gibi… Bütün zevki, şevki, gayreti bu yolun erkânı üzerindedir. Dostları arasında Mevlevî dedegânından ayrı olarak, başka tasavvuf meşreplerinden mutasavvıflar da vardır. Arif bir zattır. Mevlânâ hazetlerinin âşığıdır. Aynı zamanda İbni Arabî hazretlerinin de müştâkıdır. Bu sebepten belki bir ilke imza atarak, bu iki zatın eserlerini tercüme ve şerh ederken birbirileriyle konuşturmuştur. Tasavvufî eserlerinin tamamı büyük eserlerdir. Bu tür eserleri şerh etmek büyük ilim ve ihata, kuşatıcı bilgi ve bakış ister. Ahmed Avni Bey hazretleri bunları hakkıyla başarmış. Mesnevî şerhi bugüne kadarki en kapsamlı şerhtir. İbni Arabî hazretlerinden de Fusûs ve Tedbîratül İlâhiyye adlı eserleri şerh etmiş. Bugüne dek Latin harfleriyle basılan eserlerinin dışında çok önemli eserleri de var. Merhum Selçuk Eraydın gibi Mustafa Tahralı ve Mahmut Erol Kılıç da bu konuda büyük gayret sarfediyorlar. Ben de eski alfabedeki eserlerinin tamamının günümüz okuyucusuna ulaştırılmasını candan arzu ediyorum.

Tasavvuf bağlamında yaptığı tartışmalar nelerdir? Buradan hareketle onun tasavvuf anlayışının belli başlı özellikleri hakkında neler söylersiniz?
Bir kere vahdet-i vücûdun Oryantalistlerin tanıtmaya çalıştığı ve bizdeki bazı kişilerin de anladığı gibi panteizm olmadığını açık ve net bir şekilde ortaya koyar. Çünkü Batılı sınırlı kafa benzeterek mahkûm eder. Burada vahdet-i mevcûd yok ki, bu yakıştırma haklı olsun. Yani mevcudun birliği değil, Varlığın birliği esas. Buna vahdet-i şühûd olarak yapılan itirazları da telifçi bir anlayışla reddeder. Ona göre esas olan tevhid-i mutlaktır. Bu iki tez de aynı gerçeğe, Gerçek olan Hakk’a işaret ederler. Kişiler hangi tezi ileri sürerlerse sürsünler, mihenk Kur’ân’dır, sünnettir, sadece akıllarıyla değil gönülleriyle de âlim olmaya hak kazanmış ilmî birikimdir. Bakın Robert Kolejdeki misyonerlerin İslâm ile ilgili verdiği cevaplara… Kitabımızın ekinde yer alıyor. Göreceksiniz ki her cevabında tevhid esastır. Her bir cevapta önce Kur’an’dan, sonra hadîslerden, sonra da Mesnevî’den mesnedler getirir. Zaten tasavvuf da bu demektir. Ayrı bir kavram olması ayrı bir gerçeklik olduğu anlamına gelmez. Bu aynen “elma” demek ile, “elmanın tadı” demeye benzer. “Elmanın tadı” dersek, “elma”dan bağımsız bir şeyden bahsedebilir miyiz? Elmanın tadı, elma olmadan mümkün olur mu? Kısacası ona göre Kur’ân’a, sünnete uymayan bir şey, adı ne olursa olsun merduddur. Reddedilir, güzelleştirilmez, meşrulaştırılmaz… Ahmed Avni Bey, inanca, tarihe, geleneğe, bizi biz yapan her şeye karşı açılan saldırılara gönlüyle, gönül yoluyla, geleceği inşa ederek cevap vermiştir. Bugün ondan bir ummân olarak bahsediyorsak, bu lâfa değil, işe eğilmesi yüzündendir. Bizi besleyen ama pek azımızın bildiği bir çok ummândan birisidir. Hakk’a dost olduğu gibi, Hakk’ın kullarına da hâdim olmuş, hizmet etmiş. O yüzden rahmet ile yâd edilmeye, örnek alınmaya lâyık bir değerdir.

 

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: