Cennette bile hasret

Hayıf benim bunca geçen ömrüme,
Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin. O’nu sık sık anın [Ahzab:41]

Bir kez Allah dise aşk ile lisan, dökülür cümle günah, misl-i hazan…

Padişahımız tek ve eşi benzeri olmayan Allah’ımız “Allah’ı çokça anın” diye bize izin verdi. Bizi ateşler içinde gördü,  bize acıdı, kurtuluşumuz için  bize nûr’unu, kendi zikrini  ihsan etti. [Hz. Pir Mevlana]

Aşk ile gel imdi Allah diyelim, Dert ile gözyaş ile aah idelim…

Muhabbet ile bağlanılan zikir dinmez. Zikir ile bağlanılan muhabbet sona ermez. [Hz. Yiğitbaşı Veli]

Cennet ehli hiçbir şeye hasret edecek değildir. Yalnız, Allah’ı anmadan geçen vakit üzerine hayıflanacak, pişmanlık çekeceklerdir. [Râvi: Hz. Muaz, Ramuz-el Ehadis, 364-1]


Hîn-i mevtlerinde yanında hâzır idim. Dehân-ı gevher-feşânından ne sâdır olacak diye muntazır iken sabrım kalmayıp nihayet “Sultânım! Söyleyin işitelim. Biz dahi ona göre iş görelim.” dediğimde cevaben buyurdular ki:
“Vakıamda gördüm. Bir gemim var imiş. Yelkenlerini açtım, gidiyorum. Rüzgar sakin olunca yelkenleri indirdim. Gemiyi karaya çekmek murâd ettim. Bir kimse gelip, “Yelkenleri indirme, kaldır. Az çok rüzgar vardır. Ta ki menziline eresin. Bir kadem daha ileri varasın.” dedi.
Bunun üzerine ben, “Sultânım! Bu vakıadan murâd nedir? Ne kadar zahmet ise lutf edip bildirin” diye rica eylediğimde buyurdular ki:
Cân sineye geldi, biz hayâttan, hayât bizden el yudu. Cân var iken sakın tevhîdsiz durma. Nefes-i rüzgar az çok vardır. Zevrakı bir kadem ileri sürmekte kâr vardır.
Bunun üzerine dervîşler gırîv-i nâlâna başladılar. Gözlerinden yaş döküp sînelerini taşladılar. Hz. Pir İbrahim Ümmî Sinan (v.1568) ise, Yâ Hayy, Yâ Kayyûm diye terk-i hayât-ı müsteâr ederek dâr-ı fenadan geçip, hayât-ı bakîyi buldular
… 

Bir dil ki Hakk’ın zikri ile olmaya mu’tâd
Urma sen ol et pâresine dil deyû hiç ad

Ey oğul. Her uzvun başka bir zikri vardır. Bütün uzvun da hep ayrı ayrı zikreder. Elin zikri, her zavallının yardımına uzanmaktır. Ayağın zikri Hakk yolunda gitmektir. Gözün zikri aşk ile göz yaşı dökmek ve onun âyetlerini temaşa etmektir. Kulağın zikri doğru güzel söz dinlemektir. Mümkünse gece gündüz zikre çalış. Kalbinin zikri sende Allah aşkı doğurur. Çalış ki bu zikri elde edesin. Dilin zikri Kur’an okumaktır. Bunlardan nasibi olmayan kişi müflistir. Daima Hakkı övmekten dilini ayırma ki, yoksulluk ateşinden kurtulasın. Dudağını Hakk’ın zikrinden başka şeye kıpırdatma çünkü erenlerin işi hep böyle olmuştur. [Feridüddin-i Attar]

… Zamanınızı boş geçirmemeğe gayret edin! Çünkü cennete girse bile bir müslüman, cennette bir şeye hayıflanacak. Cennette korkmak da yok, üzüntü yok. Fakat cennete giren insanlar bir şeye hayıflanacaklar. “Hay Allah, fırsatı kaçırmışız yâ, keşke öyle yapmasaydık!” diyecekler. Cennete giren insanların hayıflanacakları şey nedir?.. Dünyada iken zikirsiz geçirdikleri zamanlar… Buna hayıflanacaklar. Neden?.. Zikrin mükâfâtını gördükleri zaman, orada ne kadar büyük mükâfât aldıklarını gördükleri zaman; “Ayy, ne kadar büyük mükâfâtlar kazandık, keşke vakti hiç boş geçirmeseymiştik, hep Allah deseymiştik, hep zikretseymiştik!” diyecekler.

Onun için elinizden, dilinizden zikir, tesbih eksik olmasın!.. Allah sevdiği, razı olduğu ibadetlere muvaffak eylesin…

Biz bu kadarını söyledik, ötesini sen düşün. Eğer fikrinde bir durgunluk varsa, iyi düşünemiyorsan, Allah’ı zikrederek fikrini uyandır, harekete geçir. Çünkü zikir düşünceyi harekete geçirir. Sen zikri şu uyumuş düşünceye güneş yap da onu canlandır. İşin aslı cezbedir aşktır. Fakat aziz dostum, çalışmayı gayreti bırakıp cezbeyi de oturduğun yerde  bekleme. Cezbe kendi kendin gelmez. Gelmesi için bir gayret bir emek  gerekir. Çünkü çalışmayı, ibâdeti, iyilik etmeyi bırakmak, nazlanmaya benzer. Hakk yoluna canını başını koyan hiç nazlanabilir mi ? Oğlum, ne Allah’ın lütfûna, ne de kahrına uğrayacağını düşünme; sadece onun emirlerine uymayı, nehyettiği, yapma dediği şeylerden kaçınmayı her zaman göz önünde tut. [Hz. Pir Mevlana]

Reklamlar

Su göründü

Suya girmiş balıklara,
… ve tövbe edin hepiniz Allah’a ey inananlar ta ki kurtulun, erin muradınıza. [Nûr:31]

Bu şeb fahru’l-leyâlî, leyle-i pâk-i Regâib’dir
Bu şeb takdîse şâyân bir şeb-i âl-i merâtibtir

Receb ayının, diğer aylar üzerine fazileti, Kur’ân-ı Kerîm’in diğer sözlere olan üstünlüğü gibidir… [Hadis-i Şerif]

İlkbahar, yaz, sonbahar, kış gibi 3 ay süren 4 mevsime benzer 3 aylık nurlu bir devre, bir mânevî hayır ve bereket, feyiz ve fazilet mevsimi başlıyor…

Hem Allah’ın ayı hem Muharrem bir ay olan Receb-i Şerif’te bir mübarek gün olan Cuma’ya eriştirene, aziz olan ömür içre bir ucu Ramazan-ı mağfiret-nişân’a varan kolayından bir aşk yolu ihsan edene şükre güç yetiremeyiz, böylesi bir nimetin farkındalığını bahşeden Nur-u mübin’i hakkıyla övmekten de âciziz…

Akılla bildik ki şükretmek lazım gel gör ki akıl bile O’ndan nimet iken işin mâhiyeti anlaşılmıyor, aah!

Biz nice zamandır yoldan ayrı düştük, çok sıkıntılara katlandık, sonunda sana kavuştuk, yol armağanı olarak sana zavallılığımızı, acizliğimizi getirdik, şüphesiz pek susadık; bize su ver! Bunca acziyet içre Ey sevgili, sen âb-ı hayatsın, sen manalar denizisin; biz susamışlar sana geldik, bize su ver! Biz istek testilerini aldık, sana geldik, ey can bize su ver, testilerimizi doldur! Ey can deryası, bizim balık gibi olan canlarımız seni istiyor. Sudan ayrı düşen balık yaşayabilir mi? Bize acı, bizi suya kandır! Şu aşk yolunda zavallı akıl, şüphelere, vesveselere düştü. Sen şüphelerden vesveselerden de üstünsün, bize su ver, bizi kurtar!

Aklı yarım olan, senin aşkınla ne yapar? Seni gereği gibi sevmemiz için o aklı da bizden al! Çünkü sen akıllıların, akıldan akılla geçildiği makamı bilirsin, bize su ver! Bizim aşk susuzluğumuzu gider…

Kulak bir hassedir, ruh bu âlemi o pencere ile işitir. Eğer bu pencereyi nura açmayıp nefis hesâbına çalıştırsan, kalbe verdiğin bozuk ritimle, gün ve ömür boyunca yalan yanlış melodileri tekrar edip durursun, bir de bakarsın dilinden gönlüne açılan yoldan ne karanlıklar akmış ülkene..

Madem oluklar çift akar, birinden nur, birinden kir… Niyaza durmuş gönlünden nefes verdiği Neyzen-Hattat Emin Dedemin hüzzam terennümle başlayan nurdan bir nefes sunalım kandil simidi niyetine, ister süte bandırıp afiyetle yersiniz diye:

Salik merâtib kateder Tekrâr-ı hu ya hu ile Âşık hicâbın ref eder Ezkâr-ı hu ya hu ile Keşf ü keramâta erer Cümle makamâtı geçer Vahdet gülün dâim derer Gülzâr-ı hu ya hu ile Kesrette buldu vahdeti Mihnette buldu rahatı Firkâtte buldu vuslatı Her bâr-ı hu ya hu ile Gel ey Senaî daima Hu zikrin et subh u mesa Ta keşf ola sana likâ Esrar-ı hu ya hu ile [289. mestmp3]

Manevi ilimlerin dürüldüğü bir nokta olan şu nutk-u şerifin üstüne hiçbir şey söylemeksizin mektubu sırlasak o bir yol bulup diyeceğini derdi amma neylersiniz “ben” diyen cahiller o noktayı çoğalttılar…

Peki neymiş inanan bir canın, mertebeleri geçip de karar kılacağı ideal durak? Bu hüzzam ilahide “tekrar-ı hu ile” yolun mertebeleri geçildiği gibi, dühulu ile müşerref olduğumuz üç aylar da her yıl tekrar eden büyük bir imkân, kıymetli bir fırsat, pek uygun bir zaman, ideal bir durakdır.

Gece ile gündüz seni işlerler. Onları sen işle. Onlar her gün senden bir şey koparıyor, sen de onlardan bir şey koparmaya bak. [Hz. Ali k.v.]

Vaktiyle bir abdesthane’nin kapısında rastladığımızda pek bir şaşırmıştık: “Çokları namazın burada başladığını bilemediler!” Evet, namazdan önce temizlenme, taharet mecburidir ama bu manaya ermeğe henüz vakit varmış meğer…

Bilmem Cebrail aleyhisselam’ın üç büyük ikazını işittiniz mi? En büyük meleğin bedduası ve Alemlere rahmet olanın bu bedduaya icabeti yeterince şok edici bir ikaz değil mi! Bir ikaz daha ne kadar acı verebilir: “Burnu yere sürtsün, rahmetten uzak olsun!”

Alemlerin Rabbi’nin, alemlere rahmet olan Habib-i Kibriyâsı minberde üç sefer amin, amin, amin buyurdular. Ashab-ı kiram şaşırdılar: “Bir muhatab, bir dua eden yok oysa siz amin buyurdunuz!”

“Cebrail(as) geldi üç şey üzerine rahmetten uzak olsun dedi ben de icabet ettim” buyurdu Efendimiz(sav)… İlki: “her kim Ramazan-ı şerif’e girer ve affolmadan çıkarsa rahmetten uzak olsun…” Büyük bir kadrin, lütfün faciası rahmetin en uzak kıyısına atıyor muhatabını…

İşte senin ayın olan Ramazan-ı şerif’te rahmete gark olmanın yolu Allah’ın ayı olan Receb-i Şerif’te bir keskin dönüş ile tövbe ile yola girmekden geçiyor…

Allah, bir kulunun tövbesine, sizden birinizin çölde devesini kaybettiği haldeyken devesini bulmasından daha çok sevinir. [Hadis-i Şerif]

Hâsılı Receb ayının kutsal bir ay olduğu önemli. En önemli sıfatlarından birisi Receb ayının, tövbe ayı olmasıdır. Tövbe Arapça’da dönüş demek. Yâni kulun yanlış yolu bırakıp, günahı, haramı, isyanı bırakıp Cenâb-ı Hakk’ın yoluna dönmesi, hak yola girmesi, cennet yoluna teveccüh etmesi, dönüş yapması demek…

Numune-i imtisalimizin “Benim ayımdır” buyurduğu Şaban-ı Şerif’de, Hak dostun güzelliği ile güzelleşmenden, O’nun rengine boyanmaktan geçiyor…

Andolsun ki; sizin için Allah Resulü’nde pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için. [Ahzâb, 21]

Sonunda “eyvah ki yaman aldandık” dememekse maharet, Akıllı insan, yolun sonunu başından görendir!

Ve sen şimdi Aziz kardeş! Bu büyük lütfun kadrini bil! Acaba bir dahaki tövbe mevsimine erebilecek misin? Fırsat geçirme, tembellik ve gafleti kov, gayrete gel, Hakk’a dön! O’nun engin rahmetine talip ol, yolunda kâim, zikrinde dâim ol ki cümle felah bundadır.

Gözüm seğiriyor. Acaba sevgili mi geliyor? Yüreğim hızlı hızlı çarpıyor. Anlıyorum, gönlümü elemden alan gelmededir. Bu hüdhüd kuşu, Hz. Süleyman’ın ordusundan, şu bülbül de gül bahçesinden uçup gelmedeler. Canına karşılık bir kadeh şarap satın al, yok eğer müflis isen canını değil, kendini sat gitsin! Çünkü alıcı geliyor. O bekleyiş kulağı, müjdeli haberler alıyor. O ağlayıp duran göz de sevgilinin yüzüne kavuşmada. Bağın, bahçenin perişanlığı geçti gitti. Güzel İşte vuslat ordusu yola düşmüş de o eyvahlara çare bulmaya geliyor. Çekinme, açıkça söyle! Şu fâni bedene ait istekler kaçtı gitti, çünkü Hakk’ın sıfatları gelmede. Ey bahçenin müflisleri, sonbahar yolunuzu kesmişti, varınızı yoğunuzu almıştı. İlkbahar sultanı ihsanlarda bulunmak, elinizden çıkanları tekrar bağışlamak için yola düşmüş geliyor. [Hz. Pir Mevlana]

Hoşgeldin Receb-i Şerif, Receb-i Esabb (Sağnak halinde rahmetin yağdığı ay) ve hoşgeldin ey Leyle-i Regaib (adını meleklerin verdiği pek çok lütuf ve ihsanla dolu gece)… Mevlam, cümlemize meded ü inayet eyler de Seni hoşça karşılarız, seninle bir hoş oluruz…

İndi penhây-ı zemîne eser-i feyz-i Hüdâ Çıktı tâk-ı felege velvele-i hayr duâ

Mevlam, Receb ve Şaban’da bizleri mübarek kılıp Ramazan-ı mağfiret-nişâna eriştirsin! Bizi Ramazan’ın kıymetini idrâke eriştirsin! Bizi Ramazan’da vaad ettiği yüksek müjdelere eriştirsin! Bizi Ramazan bereketiyle rahmetine ve mağfiretine eriştirsin! Bizi Ramazan hürmetine rızâsına eriştirsin!

Mevlam, yüzümüz karasına bakmayıp avn ü inâyetini dest-gîr ve tevfîkini bize refîk eylesin de bizi emir ve yasaklarda mükellefiyetlerde kalanlardan değil aşkla, muhabbetle yükselenlerden eylesin.

Niyaz ederiz ki Allah-ı Zülcelâl bize her hususta meded ü inayet buyursun. Resulullah Efendimiz’in şefaat-i seniyyelerini, ahiret hayatında “günah silici” olarak değil dünyada da kendimize O’nu örnek almayı, bu suretle şefaat-i Mustafa’ya hakikaten nâil olmayı nasib buyursun

Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Şehrullah olan Receb-i Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun, sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . . Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş; Yüksek müsaadelerinizle Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim

Hâmiş: Madem su göründü. Pınarbaşında susuz kalanlardan olmayalım diye, bir farklılığın ilk adımı olarak söz dinlemez nefsimize deriz ki: Regaib kapısından geçerek Allah’ın rağbet ettiğine sen de rağbet et ki Şehrullah olan Receb-i şerif’de Allah’ın ahlakı ile ahlaklanasın. Okuyup yazmak güzel ama hesap ne bildiğinden değil ne yaptığından… Madem “iman ile yalan bir arada bulunmaz” ey nefsim yeni mevsimde bırak artık şu yalanı! Madem örnek aldığın Habibi Kibriya Efendin “ömr-ü azizinde hiç cemaatten uzak durmamış” artık sen de sahte bahanelerini bırak ta namazlarını cemaatle kıl, ehl-i tevhidden ol!

Zeyl:Yeni bir ay doğdu üzerimize, Receb-i şerifin nuru içimizden aleme yansıyan kirlerden arındırsın cümlemizi; önce duyuşlarımızı, aleme açılan pencerelerimizi temizleyerek başlayalım işe… Onun için şu muhabbet işini, şu Receb-i şerif vesilesiyle bir tamir edelim. Aramızdaki muhabbetleri bir takviye edelim. Birbirimize muhabbetimizi göstermelik yapmaktan hazer eyleyelim, birbirimizi candan sevelim, birbirimize candan bağlanalım. 

Tevbe ile yıkayıp aslına döndürdüğümüz muhabbetimiz nefsin ve alemin dertlerine şifâ olsun ya huu

Mirac Ya Vedûd

Ey âşık-ı sâdık,
Bir gece kulunu, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya ayetlerimizi O’na göstermek için götüren (Allah) her türlü noksanlıktan uzaktır. Şüphesiz O, her şeyi işiten ve görendir. [İsrâ, 1]

Ey Kıble-i İslâm ü dîn
Kutlu olsun sâna mîrâc-i güzîn
Biz kamûmuz kullarız sen şâhsın
Gönlümüz îçinde rûşen mâhsın
Ümmetin olduğumuz devlet yeter
Hizmetin kıldığımız izzet yeter!

Gözünün perdesini açarsan, pek sevdiği kulunu geceleyin yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Hz. Peygamber’e Miraç’ta kendi cemâlini gösterirsin; Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Aşk şarabı olur, coşar köpürürsün! Bu yüzden, daha fazla kendinden geçer, aklını kaybedersin! Binlerce aklı da alır götürürsün! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Canın başına bir taç geçirirsin, gönlünü alır, Mirac’a çıkarırsın; onu, iki dünyadan da ötelere yükseltirsin! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Gönül, Sen’in lûtfunla yükselir, uçar; çölleri, ovaları aşar ve bütün canlardan ileriye geçer! Derken, ansızın karşısına Sen çıkarsın! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Lûtfu ile, sevgisi ile yücelttiğini, ötelere götürdüğünü, mekansızlık bahçesine kondurur, ona ikramlarda bulunursun! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Nerede olursak olalım, bizimle beraber olduğun için öyle seviniyorum ki, gönlüm, her an uçmada, her an sabır elbisesini yırtmadadır! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Altı cihetten (yönden) de kaçar, o lûtuf kapısına sarılırım! Çünkü Sen, pek gönüller bağlayansın, pek güzelsin! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! O büyük ve eşsiz varlık, canlara can verdi, gönülleri neşe ile oynatmaya başladı! Yokluğa bile sevda verdi, onu sevdalı kıldı! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Ey gönül! Yücelere, ötelere doğru kaç; Çünkü sen, elsizsin ayaksızsın! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! [Hz. Pir Mevlana]

Evvel Allah âdınî yâd eyleriz, dil dil olmuş kalbi dilşâd eyleriz

Şükür erdik Leyle-i Mi’râc’a… Gece, aşık-ı sâdıkı mirac merdiveni ile maşuka erdirendir. Gece ile sevgili arasındaki irtibatı gösteren belgelerden biri de Leylâ’dır. İslam dünyasında aşk denince akla gelen bu kelime Aşk’ın Leyla’sı Arapça gece mânâsında “leyl” den türemiştir. Böylece sevgili ile gece, gece ile sevgili bütünleşmiş, sevgili ile gecenin sihir ve sonsuzluğu, aşk ile gecenin sükûnet ve ızdırâbı bir araya gelmiştir.

Aşk, güzellik padişahının damına çıkılacak bir merdivendir. Sen gel de Mirac hikayesini aşığın yüzünden oku! Renk aleminden mücerret olan Mi’rac hikayesini, ben bî-dile, yani vecde müstağrak olmuş bayılmış olan bana sorma. Katre, derya oldu. Bilmem ki, peygamber ne oldu?

Vakit geçti, akşam oldu. Güneş kuyuya girdi, kendini gizledi. Ey bahtlı kişiler, mânâ ayının doğacağı feyizlerin, rahmetlerin yağacağı zaman geldi. Geceleyin ruhlar, makamlarına ulaşırlar, istekleri yerine gelir. Gecenin kıymetini, kudretini bilip anlayan kişi, gündüz gibi parlak bir gönül elde eder. Ey gündüz, yoksa sen mahşer günü müsün? Çünkü sen gelince bütün insanlar uykudan uyandılar, hayatlarını kazanmak için meydanlara döküldüler. Ey Hakk aşığı, beden kuyusunda gaflete dalma, aklını başına al da gökyüzü kovasını tut! Hz. Yusuf o kovayı tuttu da, kuyudan kurtuldu. Devlete erdi, Mısır’a sultan oldu. Karanlık gecede Mustafa (s.a.v.) gibi, safa aramaya bak! Çünkü o mânâ padişâhı bir gece Mîrac etti de eşsiz, benzersiz bir hale geldi. Geceleyin herkes sustu. Sen de onun huzuruna çıkman, ona münacatta bulunman, onunla manen buluşman için, abdest al; acele hazırlan; çünkü sesler, gürültüler halvet yerinin huzurunu kaçırır. [Hz. Pir Mevlana]

Nâyi Osman Dedemiz tarafından bestelenen ve dini mûsikîmizin en sanatlı eseri olan Miraciye’den bir Durak ile Dügah bahrinden mevc urup geldik efendim:

Çün irade kıldı ol Rabbü’l enâm
Kim Muhammed bûla ikrâm-ı temâm

Biline Peygamber-i alîcenâb
Kavl ü fi’li bencedir ayn-ı kitâb

Yâd olunsun mu’cizât-ı Ahmedî
Hoş bilinsün zât-ı pâk-i emcedi

Mu’cizâtından biri mirâcıdır
Hazret-i Peygamber’i i’râcıdır
[248. Mestmp3]

Nâyi Osman Dede, Galata Mevlevihanesi’nde Şeyh Gavsi Ahmed Dede’ye bağlanmış, çilesini tamamlayarak aynı mevlevihanede neyzenlik ve ve 1679’dan itibaren de neyzenbaşılık yapmış, neyzenbaşı iken şeyhinin kızı Hatice Hanım ile evlenmiş bir mutasavvıf. Kutb-i Nâyî unvanı, yani yaşadığı dönemin en büyük neyzenine verilen sıfat, Hz. Mevlânâ’nın neyzenbaşısı Kutb-i Nâyî Hamza Dede’den sonra ikinci olarak Osman Dede’ye verilmiş. Mîrâciye’nin bestelenmesine gelince… Bir Regaip Gecesi Osman Dede devrin büyük mutasavvıflarından yakın dostu Mehmet Nasûhî Efendi’nin Üsküdar’daki Nasûhî dergahına gelir. Nasûhî Efendi, Osman Dede’ye, “Mevlid Kandili için Mevlid-i Şerif var. Miraç Kandili için bir eser yok. Bir Mîrâciye yazıp bestele de okunsun” der. Bunun üzerine Osman Dede, Mîrâç Kandili’ne kadar olan kısa zaman içinde 400 mısradan oluşan, mesnevi tarzındaki Mîrâciye’yi besteler ve eser ilk olarak Nasûhî Dergahı’nda okunur. Mîrâciye’nin bundan sonra Miraç kandillerinde yatsı namazını müteakip okunması adet haline gelir. Münâcât esnasında her mısranın sonunda zâkirler tarafından “Ikbel yâ Mûcîb” denilir, böylece Mirâciye son bulurdu. Münâcât okunurken dinleyicilere gül suyu serpilir, şeker ve şerbet dağıtılır, ayrıca kaynamış süt ikram edilir ve bu iş vakıf yolu ile yürütülürdü eski devrin gül bahçelerinde…

Kimde kim aşkın nişânı vardurur, âkibet maşûka ânı irgörür

Bir kimsede aşkın nişan, alamet ve belirtilerinin zâhir olması, maşûkun ona koyduğu, nakşettiği birtakım işâretler olup samimiyet ve talep devam ettiği takdirde “Ey Sevgili! merak etme ve sabırla kapımı bekle! Bir gün seni huzuruma alacağım ve cemâlimi sana ikram edeceğim!” müjdecisi ve habercisi zımnındadır. Yani samimi bir aşk, maşukla vuslata vesiledir, biiznillahi Teala…

Sürekli artan bir ateş-i aşk, samimi bir taleb ve sabr-ı cemîl…

Aşıkların serveri, dertlerin tabibi Habibullah Efendimiz, ilahi aşkı kainatta en mükemmel manada zatı saadetlerinde yaşayan bir Hazret-i insandır.

Aşktır seyr ü sülûkune delil
Akl u fikri istemez n’eyler gönül
Leytetü’l Mir’ac olur her gecesi
Her deminde Hazrete erer gönül

Mirac gecesinde Peygamber Efendimiz, ilahî aşk ile kendinden geçti de yüz binlerce yıllık yolu aşıverdi! Ya Vedûd! sen de bizi aşkınla yakıp benliğimiz yok et! Çünkü, sen bir güneşsin; biz de gölgeleriz! Ya Vedûd! bizlere de aşık-ı sâdıkların halleriyle hallenmeyi ve ateş-i aşk ile nefsin bütün çirkin vasıflarını yakarak arınmayı lutf u kereminle nasib eyleyiver…

Peki bu geceden, mirac’dan bizlerin nasibi nice olur?

Sular temizlenmek için buhar halinde göklere yükseldikleri gibi, bir mümin de manen temizlenmek için namaza durur. O da su gibi göklere yükselmek ister. Bu yüzdendir ki Azîz Peygamber Efendimiz; “Namaz müminin miracıdır.” Diye buyurmuştur. Şu halde müminin namaza durması, onun ötelere, mânâ âlemine sefere çıkması ve Hakk’ın huzûruna varması sayılır. Namazı bitirmesi göklere doğru yaptığı seferden dönmesi sayılır. Seferden dönen bir kimse, ailesine dostlarına selam verdiği gibi, namazı kılan mümin de namazı bitirince iki tarafına selam verir.

Mirac demek kendi vücudundan kopup (fenafillah) Allah ile bâki olmak (bekabillah) demektir. Mü’minlerin miracı da namazdır. Allâh u ekber.. diyerek iki elimizi kaldırıyor dünyayı da ahireti de attık diyoruz (terk-i dünya, terk-i ukba) Dünya ve ahiret kalkınca ne kalıyor? Yalnız Allah …

Nûr-ı Zât-i Mustafa’nın hakkıçün
Sırr-ı arş-ı Kibriyâ’nın hakkıçün

Rûyine müştâk olanlar hakkıçün
Aşkına uşşâk olanlar hakkıçün

Va’dini ihsân kıl âşıklara
Din yolunda sa’y eden sâdıklara

Bil vesile, gönül kandilinizin çerağı her dem rûşen olsun, Mevlam aşk yolunda sabır ve talebinizi ziyade eyleyip salât-ı hakiki ile miracınızı ikram buyursun… Ta böylece Miracla “Hazret-i insan” olduğumuzun farkına varmalı, en azından namazla ferahlayıp dünyanın hayhuyundan sıyrılıp kendi miracımıza yaklaşmalı,Hak müyesser eyleye..

Ikbel yâ Mûcîb, Ikbel yâ Mûcîb, Ikbel yâ Mûcîb, Âmin Ya Mûin, bi hürmeti men erseltehu rahmeten lil alemin

Aşk, gönül şehrini her zaman yağma eder durur da aşık onun için dağınık sözler söyler. Kelamı mucibince yerine vâsıl edemedik, kusurlar affola efendim…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, vuslat vesilesi Mirac-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Bu aşk bana bir düş idi

Cânım erenlere,
Kendisine kavuştukları gün, Allâh’ın onlara iltifatı, “selâm” dır. Allâh onlar için cömertçe bir mükâfat hazırlamıştır. [Ahzab, 44]

15 Mart itibariyle başlayan hallerin üzerimizden kaldırılmasından sonra yine bir Cuma nuruyla birlikteyiz ya şükürler olsun kavuşturana… Biz de bu vuslat kokulu satırlara “Selâm” ismiyle başlayalım ta ki Mevlam, canlara beden ve tabiat kayıtlarından selamet ihsan eyleye, sevgisi ve rızası yurdu, selam yurdu olan cennetinde cemâliyle ikrâm eyleye…

Aşk ile meydane muhkem er gerektir kim gele,
Canan uğruna canı çün feda edenler gele.

Gerçi tâkati yok dilimin halimi takrire bile lakin “Göz cemal ister lisân beyân ister” diye gönül dilinin hallerinden suretler sunmaya geldik erenler…

Kulak gözden daha evvel hakka müşteridir ya buyrun burdan şule verelim ateş-i aşka:
Ben bu yolu bilmez idim,
Aşk gönlüme düştü gider.
Aşk elinden dertli yürek,
Kaynayuben taştı gider [239. Mestmp3]


Aşıkların kutbu Derviş Yunusumuz aşk elinden taşmış da söylemiş bu nutku şerifini. Vaktiyle dedemizin kulağımıza bıraktıklarından; “Evladım, ancak insan-ı kamile teslim olup söz dinleyenler taşarak insanlara faydalı olurlar… ondan evvelki müddet hep kendi kaplarını doldurma müddetidir. Dolmadan taşılmaz, dökülmek eksilmektir, taşmak ise eksilmeden etrafı sulamaktır.”

Böylesi bir aşk, böylesi bir hal bize bir düş olduğundan bir müddet daha sizleri rahatsız etmeye devam etmek niyetindeyiz; Sular denize varıncaya kadar ses çıkarır, çağlar, şırıldar, denize döküldükten sonra sularda ses kalmaz. Suyun suluğu, nehirliği, dereliği kalmaz, artık deniz olmuştur. Maşuktan lebbeyk (buyur) sedâsı gelinceye kadar aşığın yanması, yakılması, ah edip ağlaması icab eder. Bir damlaya bir denizi satın almak buna derler, bir olmanın yollarından biri de bu olsa gerektir. Ne diyelim; Ol kerime Huu diyelim, hu deyip aşka erelim…

Canları mayasındaki gizli aşktan haberdar edip râh-ı aşka bir nebzecik de olsa hizmet niyetiyle başladık söze… Son mektubumuzu, salat u selam ile hitâm-ı misk eylemiştik ya malum salavat Habib-i Kibriya Efendimizi iştiyakla anış demektir. Bütün selametler O’nun huzurunda olduğundan buna karşılık “selâm” demiş oluyoruz.

Birisini görünce selam veririz o da bizim selamımızı iâde eder yani biz ona mealen “Allah’ın selameti, lütuf ve ikramı üzerine olsun. Allah seni bütün bela ve musibetlerden muhafaza buyursun, selametler versin” deriz. Muhatabımız da “Allah’ın selamı senin de üzerine olsun” der. Gözümün ve özümün nuru Efendimize salavat getirdiğimizde O da ya karşımızda veya gönlümüzün derinliklerinde (bizim erişebileceğimiz en son kemalât ve idrak noktasında) bize mukabele eder, karşılık verir, selamet diler. Düşünün hele O’nu anan her canın Fahr-i Kainat Efendimiz ile mukâlemesi, konuşması var demektir, ne büyük saadet, ne büyük ikram..

Kabûl eyle civâr-ı izzetinde çekmeyim gurbet
Bilirsin kendi şehrimde garîbim yâ Rasûlallah

Ahalinin büyük tevbe ayı diye bildiği Cemaziyelevvel’deyiz. Şu geçmekte olan demin de ait olduğu aleme telvin alemidir, halden gele geçmek demektir ki bu alemde renkten renge giren, daldan dala konan bir kuş gibi ruhlarımız her gördüğü şeye imrenir ona sahip olmak ister. Halbuki alemde her şey bizim için yaratılmıştır. Her şey insana müsahhardır. Müsahhar demek teshir edilmiş, büyülenmiş demektir. Mesela, bebek, çocuk dünyaya yeni geldiğinden genç, yaşlılardan ziyade Hakk’a yakındır. Yani sonsuz bir âlemden, ezeliyetten yeni gelmiştir. Henüz günah işlemeye yaşı müsait değildir. Onun için bebekleri herkes sever, onda Hakk’ın zuhurunun ifadesi vardır. Yakınlık nuru ile o adeta büyüklerini sihirlemiştir. Büyüdükçe Hakk’tan uzaklaşır, kabahatler yaparak kirlenir. Vücudumuz kirlenince su ile nasıl yıkanıp temizlersek, ruhumuzun yıkanması için de;
“Estağfirullah, tubtû ilallah ve neheytu kalbi an masivallah” (Allah’tan bağışlanma dilerim, O’na tevbe ederim. O’ndan gayrısından kalbimi uzak tutmak dilerim…)
demeyi ve bu defayı her gün yüz defa tekrar etmeyi, bu ahde sâdık kalmayı sizlere acizane tavsiye ederiz. Bizleri kırmayıp mucibince amel edene aşk olsun…

Her paslanmanın bir cilası vardır Kalbin cilası da estağfirullah demektir. [Ramuz el-Ehadis,128,11]

“Ona ruhumdan üfürdüm!” (Hicr, 29) müjdesi geldi. Anlaşıldı ki sen, ötelerden gelmişsin; artık şu fanî dünya malı için kederlenmeyi, gam yemeyi bırak! Sen, deniz ol; gemiyi bir tarafa bırak! Sen, şu içinde yaşadığın gamlarla, belalarla dolu alemi bırak da, kendin bir âlem ol! Hz. Adem gibi tevbe et de, cennete geri dön; yeryüzünde birbirleri ile didişip duran ademoğullarını terk et! [Hz. Pir Mevlana]

Rahim ve Rahman olan alemlerin Rabbinin lütf û kereminden umarız ve dileriz ki cümlemize meded-i inâyet eyler, Efendimiz’in izinden gidiş ile bizleri müşerref eyleyip iltifâtına, şefaatına nailiyyet ihsanı ile bizleri terfi-i derecat eyler,bizleri, günleri ilâhî hikmetlerle dolu, gerçek aşk ehlinden kılıp iki cihânın sırlarına âşinâ eyler!

Bir sonraki Cuma bayramında, Hak nasib eder de aşk üzere, hayra karşı yeniden buluşana dek kalbinizin sahibine emanet olun efendim, huuu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Haftaya bayram olan, sebeb-i gufran olan Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

BEN münâfık mıyım?

Andıkça yanan cana,
Münâfıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Namaza kalktıkları zaman da onlar gönülsüzce üşenerek, tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar. [Nisâ, 142]

Zikrimiz esrâr-ı Hakdır, cânımız hayrân-ı hû
Fikrimiz bâzâr-ı Hakdır, bağrımız püryân-ı hû
Kalbimiz ihyâ eder ol pâdişah-ı lâ-yezâl
Gönlümüz mimar-ı Hakdır, katramız ummân-ı hû



Ayet-i kerime’de zemmedilenlerden olmayalım deyu heman girelim anın zikrine (kalbin şifası, dervişin gıdası, âşık-ı sâdıkın sefasıdır) ve Hicaz ilâhi diliyle, Seyyid Nizâmoğlu Hazretlerinin haliyle, gelin cümlemiz aşk ile diyelim: [230. mestmp3]

Evvelde illallah, âhirde illallah, bâtında illallah, zâhirde illallah
Âlasın illallah, evlâsın illallah, keremi lütfu çok Mevlâsın illallah
Sultânım illallah, sübhânım illallah, günahım affeyle gufranım illallah
Mabudum illallah, mevcudum illallah, senden gayrısı yok, maksudum illallah
Nurumsun illallah, vârımsın illallah, gariplik illerde yârimsin illallah
Öldürsen illallah, dövdürsen illallah, sinemde hem dinim, imânım illallah
Ya Allah illallah, Ya Subhan illallah, ne versen razıdır Seyfullah illallah

Cemaatle namaz, mescide şevkle devam, müminle münâfığı ayıran bir ölçüdür. Hz. Peygamber (a.s.) zamanında cemaate devam etmeyen, İslâm toplumunun üyesi sayılmazdı. Münâfıklar da ister istemez mescide devam ediyorlardı. Fakat isteksiz, üşene üşene geç gelip, namaz biter bitmez hapishaneden çıkar gibi çıkmaları onların isteksiz ibadet ettiklerini gösteriyordu.

Bursa’daki altı asırlık yadigâr Camii Kebir’in (kündekâri sanatının kainata dair derin manaları içeren seçkin bir örneği olan) minberinin kafesine, bir hadis-i şerif yazmışlar. O yazı, hatırımızda kaldığına göre şöyle olsa gerektir:

(El-mü’minü fi’l mescit ke’s semeki fi’l – ma) Mümin mescitte sudaki balık gibidir. Denizdeki balık gibi zevk içindedir, camiden çıkmayı istemez. (Ve’l münafıku fi’l mescit ka’t tayri fi’l kafes) Mesciddeki münafık da kafesin içine sıkışan kuş gibi, kaçmaya çalışır iki tarafa! O hadis-i şerifi oraya yazmışlar. Münafık, dinin tadına varamamış, imanı çürük, nefsi kuvvetli, zihniyeti bozuk, kalbi kasvetli, paslı; onun için anlayamıyor. Halbuki Peygamber Efendimiz namaz için, “Gözümün bebeği, gözümün nuru…” diyor. Namazı sevemiyor bir insan, namazı zor kılıyor; demek ki hastalık var. Hastalık var ki sevemiyor. Hani bazan insan hasta oluyor da, en güzel tatlıyı çıkartıyorsunuz, ikram ediyorsunuz; “Hiç tadını alamadım, herhalde hasta olduğumdan ağzım acı!” diyor. Hasta oldu mu bir insan, güzel ibadetlerin tadını, zevkini alamıyor, kaçmağa çalışıyor. Öyle olmamalı! Bir kere ibadetleri sevmeğe çalışmalı. Sevmeyen kim?. İnsanın içinde ikinci bir varlık. “Bir ben vardır bende benden içeru” dediği gibi Yunus’un. İnsanın içinde nefsi var. Nefsi sevmez.

Madem “benden içeridir en uzun yolumuz” ben de sözü ehline bırakayım…

Ey talib ağzımızdaki dil, gönül kapısının halkasıdır; hep konuşup durarak neden kapı halkası olup kalıyorsun? Sus, konuşma; cana kavuşmak için kapıyı kır da içeri gir! Sus; sus ki, susuşta yüzlerce dil, yüzlerce anlatış vardır! [Hz. Pir Mevlana]

[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

Hazır söz münafığa gelmişken gelin buradan kapılar açıp köprüler kuralım…
Arapça’da dağın içine kazılıp giden yola, tünele “nafak” derler. Yâni içi başka olmak, dışı başka olmak. Dışarıdan bakıyorsun dağ ama içinde gizli bir yol var, tünel var. MÜNÂFIK; dışında hayırlı, iyi gibi görünmek ama, içinde kötülüğü gizlemek; saman altından su yürütmek, içten pazarlıklı olmak, özü sözüne uymamak mânâsına bir kelime.

Peki öyleyse BEN münâfık mıyım? Nasıl anlarım?

İnançta duyarlılık, insan için gerçekten hayati bir konudur. “İnancım tam mı?”, “Gereğini yerine getiriyor mu?”, “Coşku üretiyor mu?” diye, eğer inancını korumak istiyorsa, kuşku duymalı, tedirgin olmalı insan! Bu suali sorman, varlığından şüphe etmen bile hayra alamet aslında. Ebû Tâlib-i Mekkî’nin Kut-ül kulûb’unda geçer: Adamın biri Huzeyfe’ye (ra) ‘Münafık olmamdan korkuyorum’ demişti. O, adama şöyle dedi: Eğer münafık olsaydın, münafık olmaktan korkmazdın. Çünkü münafık, nifaktan emin olan kimsedir!

Canım erenlerim ne dersin! Kur’an-ı Kerim’in, insanları mü’min, kâfir ve münâfık olmak üzere üç grupta toplamaz mı?
Tasdik ve inkar bakımından öyledir lâkin münafıkta mümin, mümin olanda da münafık hali, alameti bulunur ki tam da buna dikkat çekmektir murâdımız. Hem cennetle müjdelenmiş Hz. Ömer (r.a.) bile Huzeyfe r.a. hazretlerine kendinden sorardı. Hz. Huzeyfe (ra), Peygamber (sav) Efendimiz tarafından bildirilen birçok sırlara sahipti, bilhassa münafıkları bellemişti. Hz. Ömer onu görünce ağlar ve: Bende nifaka ait bir şeyler var mı? diye sorardı. Halbuki en büyük derecelere sahip idi. Bununla beraber nefsinden emin olamıyordu, kendini itham ediyordu.

Peki, sahabenin korktuğu münafıklık veya nifak nedir? Müslüman’ın böyle bir tuzağa düşme ihtimali var mı?
Peygamber (sav) Efendimiz sahih bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki: Dört şey, her kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıkdan bir haslet kalmış olur. (Bunlar da) kendisine bir şey emniyet edildiği zaman hıyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde ahdini tutmamak, husûmet (iddiâ ve tartışma) zamanında da haksızlık yapmaktır.

Yaktın bizi cânım efendim!

“Kim daha çok uyanıksa, o daha dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa, onun, daha sarıdır benzi.” [Hz. Pir Mevlana]

Bu hadis-i şerifte söylenen kötü ameller, İslâm’a, imana, dürüstlüğe, müslümanın hâlisliğine, muhlisliğine sığmayan davranışlar, münafıkça hareketler, tabii çok büyük günahlardır. Allah-u Tealâ Hazretleri hiç birine bulaştırmasın o kötü amellerin. “Bunların hepsi bir insanda bulunursa, o insan has, halis, katıksız münâfık olur. Bir tanesi bulunursa, münâfıklıktan bir parça bulunmuş olur.” diyor. Demek ki, bir insan müslüman olduğu halde atıyor, tutuyor, yalan söylüyor, yalan yere yemin ediyorsa, işte bak bir tarafı çürük… Demek ki maya tam tutmamış münâfıklık var. Akıl, idrak ve iman aleti olan gönüllerinde hastalık var. Hak Tealâ bizi, ihlaslı mü’min olmaya muvaffak eylesin. Mü’min iken, böyle bir takım kusurlarımızdan dolayı münafık durumuna düşürmesin.

Bize başkaca alametlerini saysanız da münafıklardan bazı sıfatlar üstümüze sıçramasın, bulaşmasın diye sakınsak olmaz mı?
Allah Resulü(sav) zamanında münafıkların en önemli özelliklerinden biri de sadece kendi canlarını, makam mevkilerini, midelerini, arzularını dert edinmeleriydi. Başka dertleri yoktu. Peygamber Efendimiz’e (sav) biat etmek için bir ağacın altında toplanan sahabiler arasında bulunan münafıklardan biri, bir an ortadan kaybolmuştu. Çok geçmeden kızıl devesini kaybettiği ve onu aramaya koyulduğu anlaşılmıştı. Biat eden ashabı kiramdan bazıları; “Gel bî’at et deveni sonra ararsın” dediklerinde. “Devemi bulmam benim için bî’at etmemden dahâ iyi olur” deyivermişti. Bunun üzerine Efendimiz “Şu kızıl deve sahibinden başka hepiniz bağışlandınız” buyurdular.

İşte sana münafığa dair hadis-i şeriflerden bir güldeste:

Mü’min kardeşiyle iyi geçimlidir, güleryüzlü, tatlı sözlüdür, insanlara rahatlık verir. Münafık ise çatık kaşlı ve asık suratlıdır, insanlardan uzak durur ve kardeşine sıkıntı verir. Mümin selam vermekte atılgandır. Münafık ise, ona selâm vermek ağır gelir, büyüklük taslar, selâmı karşıdakinden bekler. Ona selâm verilmedikçe selâm vermez.”

“Mü’min affetmek için hep mazeret , münafık da kötülemek için hep ayıp arar.”

“Müminin dili gönlünün ardındadır; münafığın gönlüyse dilinin ardında.”

İnanan, bir söz söylemek istedi mi, önce gönlünden geçirir o sözü, bir düşünür, hayırsa söyler, şerse vazgeçer. Münâfıksa diline gelini söyler; hangi söz kendisine fayda verir, hangi söz zarar, düşünmez bile.

“Mü’min günahını, tepesine dikilmiş bir dağ gibi görüp üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise günahını burnuna konup beklemeden hemen uçup gidecek sinek gibi görür.”

Evet biz de Hakim Ali Tirmizî’den okumuştuk; Üç şey kalbin kötülüğünün alametidir diye; Allah’a itaatten tad almamak, günaha düşmekten korkmamak, başkasının ölümünden ibret almayıp aksine her gün dünyaya daha çok bağlanmak.

Ey nefis! Zâhidlerin söylediğini söylersin, münafıkların yaptığını yaparsın. Bu haline de Cennet ve rahmet umarsın. Heyhat! Cennet ehli öyle insanlardır ki onların yaptıkları sende yok, senin yaptığın onlarda yoktur.

Yetişir efendim, yok mu bir çâre?
Siz ey imana ermiş olanlar! Sabra ve namaza/duaya sarılarak yardım dileyin. Hiç kuşkunuz olmasın ki, Allah sabredenlerle beraberdir.
[Bakara, 153]

Bizimle münafıkların arasını ayırıcı bir alâmet, yatsı ve sabah vakti cemaatte hazır bulunmaktır. Münafıklar bu yatsı ve sabah namazlarına gelmeye üşenirler, güç yetiremezler, gelemezler!” buyuruyor Peygamber Efendimiz (sav). O zaman bizim münafık olmadığımıza göre, müslümanın münafık olmaması gerektiğine göre, bu hadisi şerifi duyunca ne yapması lâzım? Yatsı ve sabah namazlarında mutlaka camide olmaya çalışması lâzım! Memur da gelebilir, patron da gelebilir, iş sahibi, iş adamı da gelebilir, tezgâhtar da gelebilir, öğrenci de gelebilir. Çünkü yatsı ve sabah namazlarının vakitlerinde durum müsait oluyor. Hiç olmazsa o namazları kaçırmamalı! Tabii ötekileri de kaçırmamak iyi. “Her kim, kırk gün sabah namazını ilk tekbiri kaçırmadan imam ile kılarsa, ona iki tane beraat verilir. Birisi nârdan, yani; cehennemden berâ’at, birisi de münafıklıktan berâ’attır.” Bu hadis-i şerife göre, ilk “Allahu ekber!” demeyi kaçırmamak şartıyla, bir insan kırk gün namaz kılarsa, bu namazı camide cemaatle kılmaya muvaffak olursa bir insan, iki tane şehâdetnâme alacak, iki tane berat kazanmış olacak. Birisi, cehennemden azatlık beratı; “Sen cehenemlik değilsin, cehenneme girmeyeceksin, bu senin kurtuluş belgendir.” diye kendisine bir belge, cehennemden kurtuluş belgesi… Bir tanesi de münafıklıktan kurtuluş belgesi; “Sen münafık bir kul değilsin, sen has bir müslümansın, iyi bir müslümansın, al bu senin medâr-ı iftiharındır.” diye böyle bir şehâdetnâme gibi bir şey verilir diyor Peygamber Efendimiz.

Gelin biz de cemaate devam etmeye gayret edelim de her namaz duamızdan eksik etmeyelim:

Ya Rabbi, dilimizi yalandan, kalbimizi nifaktan, amelimizi riyâdan, gözlerimizi hiyanetten koru ve temizle. Şüphesiz ki , Sen gözlerin hiyanetini ve kalplerin gizlediğini bilirsin. Yâ Rabbi! Bizleri nefsimizin zebûnu olmaktan muhâfaza eyle! Sen’in râzı ve hoşnud olduğun ahlâk-ı hamîde ile gönüllerimizi tezyîn eyle!

Ya Rabbi! Kalplerimizi her türlü nifaka, münafıklığa sürükleyen hallerden koru!

Ey bizim sahibimiz! Canların gözünü, doğru yolu görmesi için nurlandır; gönlünü işin sonunu düşünme lûtfuyla gül bahçesi gibi beze. Canların ahir ve akibetlerini, hayal kurma kuvvet ve kabiliyetini, görünüp duran küfür ve günah düşmanından ve gizli olan gösteriş, şüphe, münafıklık, hased, nefret ve kin gibi düşmanlardan muhafaza buyur…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler


Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hayâdan hayata yayılan güzellik

Ruhlara sûkun veren bedii zevklere âşina canlara,
Hayadan ötesi hayal, aslı yok bir düşünce,
Hayadan öte hayat, esası bozuk günce… [İ. Pala]

Gönülleri inceltmenin zevki selime varmanın bedii duyulara aşina olmanın yollarından biri de san’attır, musikidir. Musiki Allah’ın bedii eser yaratıcı (El-Mübdi) esmasının tecellisi ile seslerin ahenginden oluştuğuna göre; kainatın ve özellikle insan vücudunun ve tabii yaradılışın ahengine; fikirlerini, düşüncelerini ve yaşam biçimlerini hemahenk edenler, zaten aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Rasulullah ile ve “ölmeden evvel ölme” sırrına nail olmakla, daha dünyada iken cennet hayatı yaşamaya başladıklarından, elbette her bedii seste cennet kapılarının açılışını duyarlar.

Bu seslerden bir ses bildiğimiz geleneksel Kadiri Mukabelesi’nden besmele-i şerif ile başlayalım istedik haftaya Neyzen Süleyman Yardım’ın uşşak ney taksiminden sonra Ömer Faruk Belviranlı 180. mestmp3 den sesleniyor aşina gönüllere…

Geçen hafta bir “iradi ölüm” kapısı açıldı ki daha geçmeyenler kaldı söz bahçemizde; Biri iradi diğeri tabii olmak üzere iki ölüm vardır. Nefsini iradi ölümle öldürenin tabii hayatı onun gerçek hayatı olur. İradi ölüm, kötülüğü çokça emredici olan nefsi O’nu varedenin hoşlanmadığı hallerden temizleme, ezme, etkisiz hale getirme sanatıdır. Ki bu yol: Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Ölmeden evvel ölünüz buyruğunun işaret ettiği mana da bu olsa gerektir.

Nefsin ölümü/öldürülmesi onun ilahi buyruğun egemenliği/denetimi altına alınması, canının istediği herşeyi yapmaması manasındadır. Bu pencereden bakınca hayatın kökü hayâdır. Bir insanın hayâsı ne kadar fazla ise hayatı o kadar mükemmeldir. Diğer ahlaki faziletler de hayâya tabidir, hayâ demek hayat demektir. Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır. Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde, onun hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür.

Haya duygusu kaybolan kimsenin kalbi ölür. Hz.Ali (k.v.)

Nefsi temiz kılmanın vesilelerinden biridir Allah’tan hayâ. Kendisini Rabbinin huzurunda bilen can şayet aklına mabudunun rızasına aykırı bir davranışta bulunma cesareti gelse dahi derhal hazır ve nazır bildiğinden hayâ ederek nefsin o cesaretini kırar.

Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, “görüldüğümüzü ve izlendiğimizi bildiğimiz” hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz çok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtraten kerih, insana sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da alıkoyar. Kişi, hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten sakınır ve hayâsızlığı ölçüsünde aleni günah işler.

‘Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi’ endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, bizi günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. Ki, işte bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.

Hayâ âbidesi aleyhi ekmelüttehâyâ Efendimiz, bu hususta  ” Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. O(sav) ki kendisinde bulunan hayanın kemalinden dolayı hiç kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun boylu bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip kapalı bir şekilde anlatırdı. Hoşuna gitmeyen bir sözün bir kimseden çıktığını işitince: “Falan kimse, neden böyle yaptı?” demezdi; “Bazı kimseler neden böyle yapıyormuş?” demekle yetinirdi. Hz. Osman’ın bir zirvesi olduğu hayâ hali, günaha çağıran binbir kapıyla yüzyüze gelen şu zamanın biz mü’minleri için de bir kurtuluş reçetesi sunuyor olsa gerek.

Bizler de, Allah’ı Basîr (Herşeyi Gören), Semi’ (Herşeyi İşiten), Habîr (Herşeyden Haberdar Olan), Alîm (Herşeyi Bilen) gibi isim ve sıfatlarıyla tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, ayrıca hayatımızın her anında meleklerin bize yoldaş ve arkadaş olduğunu unutmaz isek, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi ne kolay, hatta nemümkün olacaktır.

Hem Hayyiyun, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle sabittir, Öyleyse gel, sen de bundan nasibini al a güzel! Evet O Hayâ sahibidir; yâni Cenâb-ı Hak hayâ eder, utanır. Kerem sâhibidir; yâni cömerttir, güzel bağışlarda, davranışlarda bulunucudur. Ekremül-ekremîndir hattâ,kulundan istihyâ eder, hayâ eder, utanır. Sübhànallah!.. Efendimiz böyle buyuruyor: Allah-u Teàlâ Hazretleri utanır kulundan… “O kulu, Rabbine, Allah’a iki elini kaldırmış, ellerini açmış duâ ediyor da; Allah da o duâ eden kulunun açmış olduğu avuçlarına hiçbir hayır koymuyor. Böyle yapmaktan utanır Allah…” Yâni, duâ için açılmış olan iki elini, kolunu, içine hiçbir hayır koymadan, boş çevirmez, boş çevirmeye hayâ eder. Kereminden, lütfundan, merhametinden dolayı kulu boş çevirmez. Elini boş döndürmez, avucunu boş bırakmaz. Mutlaka duâ edene lütfeder, ihsân eder. Allah-u Teàlâ Hazretleri, kulun istediğini bazen aynen verir, bazen daha hayırlısını verir, istediğinden âlâsını verir. Bâzen de en güzel mükâfat olarak, âhirette ona çok büyük sevaplar verir. Ama elini boş döndürmez, eline mutlaka bir şeyler koyar. Avucu boş dönmez. Çünkü Kulu istediği halde, onu vermemekten utanıyor Allah-u Teàlâ Hazretleri.

Mevlam bizlere utanma duygusu versin, hayâ duygusu versin…
Yaptığımız eğrilikleri anlayıp, onlardan kurtulmayı nasîb eylesin…

Ey İbn’ül vakit olan Sufi,
Hak Teala geçmekte olan Vakt-i şerifin,
ömr-ü azizin kıymetini idrak edebilmeyi müyesser kıla!
Hem Muharrem’dir bugün, ister Kerbela’ya ağla ister Filistin’e
ama unutma! Neyi kaybettiğini hatırla!

Vakt-i şerif, Cuma, Muharrem ile gelen yeni sene,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim