En güzel bir ayna

Ahmed’deki mim perdesini kaldır da bir bak, ardında kim duruyor…salavat_savGelip geçerken günler, hayatın içinde Mu­ham­me­di­yet’in yan­sı­ma­la­rı­nı gö­re­bil­mek, imanın ke­mâ­lin­den olsa gerektir. Zi­ra her şey, bir mer­te­be­nin işa­ret ta­şı­dır ve oradan da bir son­ra­ki­ne da­vet eder. Mü­min, so­nu ol­ma­yan bir yol­da yü­rü­yen ki­şi­dir. Onun eş­ya­ya ba­kı­şı ber­rak ve keskin­dir, ke­sif­li­ğe gö­mül­me­miş­tir. Eş­ya­yı “ol­du­ğu gi­bi” (fark ve cem’ bi­ra­ra­da­lı­ğı içe­ri­sin­de) sey­re­de­bi­len ki­şi­dir mü­min. Kü­für eh­li ise, ka­ran­lık­la­ra bat­tı­ğı için eş­ya­nın “gö­rü­nen” (fark) veç­he­sin­de ka­rar kı­lan kim­se­dir. Ki bu ikin­ci­ler, ba­zen “gö­rü­nen”in as­lı­nı bil­mek nok­ta­sın­da in­sa­nın ye­ter­siz ol­du­ğu­nu, ba­zen de “asl”ın “gö­rü­nen”in biz­zat kendisin­den iba­ret ol­du­ğu­nu id­di­a ede­cek ka­dar bed­baht ve cü­ret­kâr­dır.

Ken­di­le­ri ha­yal­ler içe­ri­sin­de yü­zen­le­rin, şey­le­ri “ol­du­ğu gi­bi” sey­re­den­le­ri hayal­pe­rest­lik­le suç­la­ma­la­rı ne za­val­lı bir tu­tum­dur. Hal­bu­ki eh­li­ne ma­lûm ol­duğu üze­re, eş­ya­nın as­lı in­san ta­ra­fın­dan -Hak ona bil­dir­me­dik­çe- bi­li­ne­mez amma Hak bil­di­rin­ce “gayb” (bi­lin­me­yen) ar­tık “şu­hud”a (şa­hit­lik de­re­ce­sin­de bi­li­nen’e) dö­ner. O se­bep­le mer­te­be­si­ne gö­re her­ke­sin gayb’ı da şu­hud’u da ay­rı ay­rı­dır. Ki­mi­ne gayb olan, bir di­ğe­ri­nin şu­hud’udur.

Su­fi­ler kla­sik bil­gi te­ori­si­ne de­ğer­li bir kat­kı sa­yı­la­bi­le­cek bu fark­lı ve öz­gün ba­kış ile in­sa­nın yet­kin­lik­le­ri­ni ve za­af­la­rı­nı ye­ni­den ta­nım­la­mış­lar­dır. İn­san, bil­mek hu­su­sun­da ne da­ra­cık sı­nır­lar içe­ri­si­ne hap­sol­muş­tur, ne de her şey üze­rin­de ni­haî söz söy­le­yi­ci­dir. Fa­kat o, ipi sa­hi­bi­nin elin­de­ki bir kö­le gi­bi­dir: Şa­yet kö­le (kul), sa­hi­bi­ni (Rab­bi­ni) “cüz’î ira­de­siy­le” mer­ha­me­te ge­ti­rir­se sa­hi­bi ipi bol­laş­tı­ra­rak onun ha­re­ket da­ire­si­ni ge­niş­le­tir ama kız­dı­rır­sa sa­hi­bi de ipi da­ral­tır (cüz’î ira­de, kö­le­nin sı­nır­lı hürriyet ala­nı­dır). Öy­ley­se in­san ‘or­ta’da olan­dır ya­hut bu-ara­da-olan’dır. “Ya bu, ya da şu­dur; bir üçün­cü yol yok­tur!” di­yen­le­re ce­va­ben su­fi­ler “ne o, ne de şu­dur; de­ğil üçün­cü yol, ikin­ci­si da­hi yok­tur!” di­ye­rek in­sa­nın ‘or­ta’da­ki ye­ri­ne işa­ret et­miş­ler­dir. Bu or­ta­da oluş, ki­mi za­man “den­ge”nin işa­re­ti­dir (yet­kin­lik), ki­mi za­man da “or­ta­da kal­mış­lı­ğın” (za­af) ifa­de­si­dir.

Su­fi­le­re gö­re bil­me, “ya/ya da” iki­li­ğin­de açık­la­na­maz ve bil­gi pe­kâ­lâ derecelendirilebilir. Fark’tan cem’e gi­den ve da­ha son­ra “fark ve cem’ bi­ra­dalığı”na dö­nü­şen bil­me se­rü­ve­ni, ey­le­me’den ba­ğım­sız de­ğil­dir: sa’y ve gay­ret ge­rek­ti­rir, ama sa’y ve gay­ret yet­mez; Hakk’ın ih­sa­nı ve inâyeti de ge­re­kir.

Bu bil­me se­rü­ve­nin­de Hakk’ın ih­san­la­rın­dan il­ki Hz. Ri­sa­let­pe­nah’ın (s.a.v.) zat-ı pâ­ki­dir; çün­kü Cenâbı Mev­lâ­na Ce­lâ­led­din’in de­yi­şiy­le, “şa­yet o Yi­ğit, atı­nı ka­ran­lık va­di­ler üze­ri­ne sü­rüp et­ra­fı ay­dın­la­ta­rak yo­lu­mu­zu aç­ma­say­dı, biz­ler yo­lu­mu­zu bu­la­maz­dık.” İş­te yo­lun­dan gi­den­le­re kar­şı bu de­re­ce şef­kat­li olan varlığın sevinci olan O Yi­ğit, ih­sa­nı bol Pa­di­şah’ın ken­di is­miy­le mü­sem­ma kıl­dı­ğı Ga­fur ve Ra­him olan Kâ­mil İn­san’dır [Tevbe:128].

İs­ma­il Hak­kı Bur­se­vî, onun her âlem­de­ki te­za­hü­rü­nün fark­lı ol­du­ğu­nu söy­le­miş ve bu âlem­de (dün­ya­da) Mu­ham­med ola­rak gö­rün­dü­ğü­nü, ha­ki­ka­tın­da Ah­med ol­du­ğu­nu, öte âlem­de (uk­bâ­da) ise Mah­mud ola­ca­ğı­nı be­yan et­miş­tir. Bu isim­le­rin iş­le­ri, görünüşleri elbette bir­bi­rin­den fark­lı­dır. Mü­min­le­rin hep­si Mu­ham­med cep­he­si­ni ta­nır­ken, Ah­med cep­he­si­ni yal­nız ve­li­ler ta­nır ve bu is­min es­ra­rı pek bü­yük­tür. Ha­san Se­za­i-i Gül­şe­nî Sultânımız bir tev­şi­hin­de onu şöy­le an­lat­mış­tır:

Mu­ham­med’dir ce­mâl-i Hakk’a mir’ât
Mu­ham­med’den gö­rün­dü ken­di biz­zât

Hz. Şâ­ri’ vah­ye mu­ha­tap ol­muş ve onu uy­gu­la­mış­tır ki onun eliy­le ve sö­züy­le meydanana ge­len iş­le­rin hiç­bi­ri Hakk’ın ira­de­sin­den ay­rı de­ğil­dir. “At­tı­ğın­da sen at­ma­dın, Al­lah at­tı.” [Enfâl:17] aye­ti bu­nun de­li­li­dir ve yi­ne “Sa­na bi­at eden­ler, an­cak Al­lah’a bi­at et­miş­tir. Al­lah’ın eli on­la­rın el­le­ri üs­tün­de­dir.” [Fetih:10] aye­ti de bu­na işa­ret eder ni­te­kim Hz. Re­sul bi­at­ta eli­ni yu­ka­rı­da tutardı.

Al­lah her şey­de te­cel­li eder ve gö­rü­nür (Zâ­hir) ama bun­la­rın hiç­bi­ri­si za­tî tecelli de­ğil­dir. Za­tıy­la te­cel­li eder­se, ken­din­den baş­ka bir şey bı­rak­maz ve her ne var­sa yok eder. [Mümin:16]

Her şey is­ti­da­dı nis­pe­tin­ce Hakk’a ay­na­dır ama ya­ra­tıl­mış­la­rın en üs­tü­nü olan Kâ­mil İn­san en ber­rak ay­na­dır ve on­da­ki te­cel­li za­tî te­cel­li­dir. Ni­te­kim su­fi­ler “Rab­bi da­ğa te­cel­li et­ti ve onu pa­ram­par­ça et­ti.” [Araf:143] aye­tin­de dağ ile kas­to­lu­na­nı -iş’arî bir yön­tem­le- dağ­lar gi­bi bü­yük­le­nen sah­te ben­lik, cüz’î ira­de, sanal varlık şek­lin­de tef­sir et­miş­ler­dir. Do­la­yı­sıy­la Hz. Mu­ham­med ce­malullah’a en güzel ay­na­dır ve on­dan Hakk’ın za­tı gö­rü­nür. Bu se­bep­le­dir ki, Der­viş Tâ­cî Hazretleri bir tev­şi­hin­de:

Mü­sâ­vî­dir se­ni gör­mek gü­zel Al­lah’ı gör­mek­le
Yü­zün âyi­ne-i nûr-i Hu­dâ’dır yâ Re­sû­lâl­lah
buyurmuştur. Ah­med’de giz­le­nen, ‘Hû’dur. Su­fi­ler bu­nu ifa­de et­mek için per­de-i mîm de­yi­şi­ne sık­lık­la baş­vu­rur ve “Ah­med’de­ki mim per­de­si­ni kal­dır da bir bak, ar­dın­da kim du­ru­yor!” der­ler.

Arap­ça­da “Ah­med: ﺍﺣﻤﺪ” ke­li­me­si­nin ya­zı­lı­şın­da­ki imkân-ı mim har­fi kal­dı­rı­lır­sa, ge­ri­ye “Ahad: ﺍﺣﺪ ” ka­lır. Bir baş­ka de­yiş­le, Mu­ham­med Kâ­mil İn­san’ın va­hi­di­yet (birlik) mer­te­be­sin­de­ki is­mi­dir, Ah­med ise aha­di­yet (teklik) mer­te­be­sin­de­ki ismidir.

Mu­ham­med’den vü­cû­da gel­di ek­vân
Mu­ham­med râ­î vü mer’î vü mir’ât
Su­fi on­to­lo­ji­de var görünenlerin hep­si “Tek Var­lık” ta­ra­fın­dan mey­da­na getirilmiştir hat­ta onun çe­şit­li mertebelerdeki gö­rün­tü­le­ri­dir. Bu mey­da­na gelişin faili, mü­seb­bi­bi Hakk (Vü­cûd-ı Mut­lak), se­be­bi kavl/söz “Kün!, ne­ti­ce­si ise nur­dur (nûr-ı Mu­ham­me­dî). Di­ğer var görünenlerin hep­si, o nu­run çe­şit­li seviye­ler­de­ki açı­ğa çı­kış­la­rı­ndan ibârettir. Ma­dem­ki var olan­lar (ek­vân) Muhamed’den zu­hur et­miş­tir öy­ley­se ba­kan (râ­î), ba­kı­lan (mer’î) ve bak­ma eyleminin ger­çek­leş­ti­ği yer olan ay­na (mir’ât) Mu­ham­med’in ta ken­di­si­dir.

Bu­nu da­ha fark­lı şe­kil­ler­de açık­la­yan mu­ta­sav­vıf­lar da ol­muş­tur ve bu ba­his burada dibi bulunamayacak ka­dar de­rin ve uzun­dur.

Gö­rün­dü çün sı­fâ­tı bî-çün iken Ol
Ni­ce derk ide der­râk ânı hey­hât

Ken­di­si her­han­gi bir se­be­be bağ­lı ol­mak­tan mü­nez­zeh olan Zat-ı Hakk’ın bü­tün isim­le­ri en açık ve ber­rak şek­liy­le Mu­ham­med ay­na­sın­da gö­rün­müş­tür. Bu­nun böy­le ol­du­ğu­nu id­rak et­mek ise doğ­ru­su pek güç­tür çün­kü bu mey­dan­da akıl­lar kes­mez olur. Cenabı Mev­lâ­na’nın me­ta­fo­rik bir şe­kil­de ifa­de­len­dir­di­ği gi­bi “akıl, bu me­se­le­ler­de ça­mu­ra sap­lan­mış eşek gi­bi­dir.”

Baş­lan­gıç­ta sö­zü­nü et­ti­ği­miz epis­te­mik kav­ra­yı­şa bu­ra­da işa­ret var­dır: İn­san, ken­di ba­şı­na Al­lah’ı bi­le­mez, do­la­yı­sıy­la Hakk’ın bil­dir­me­si­ne muh­taç­tır. Ancak O bil­di­rir­se, in­san bi­lenlerden olur. Zün­nûn-ı Mıs­rî Hazretleri’ne Allah’ı bilir misin diye sual edildiğinde “Allah, bu kuluna dilediği kadar kendini bildirmiştir.” buyurmuştur ve yine “Al­lah’ı ne ile bil­din?” suâline karşılığı da “Al­lah’ı Al­lah’la bil­dim.” olmuştur.

Ki bu idrâk Hacı Bayram-ı Veliyullâh Efendimizin ifşâsı ile aynı yerden olasa gerektir:
Bayrâm özünü bildi
Bileni anda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni

Yeniden Hasan Sezai Sultanımızın tevşihine dönecek olursak:
Mu­ham­med şer­hi­dir en­füs ü âfâk
Anı cüm­le be­yân ey­ler ri­vâ­yât

İç­te ve dış­ta olan her ne var­sa -Kur’an (en­füs) ve Kâi­nat ki­ta­bı (âfâk)- Muhammed’in açık­lan­ma­sı­dır, hep­si onu an­la­tır. Oku­ma­sı­nı bil­me­yen ise elbette an­la­tı­lan­dan bi­ha­ber­dir “Al­lah oku­ma­sı­nı öğ­ret­ti.” [Rahman:1-2]

Tevhid bahçesinin güllerinden Hasan Basri Baba’dan bu hakîkat şöyle sızıyor:
Esmâ, sıfat zattan vücûd istedi
Kendi vücûdiyle mevcûd eyledi
Alleme’l esmâ’yı ta’lim eyledi
Oldu âdem ol dem nâtık-ı Kur’an

Do­la­yı­sıy­la Hz. Mu­ham­med ya­şa­yan Kur’an’dır, Kur’an ise ya­zı­lı Mu­ham­med’dir.

Edip Harabî Baba Sultan da bu sırra âgâh olanlardandır:
Hak kendini halka bildirmek içün
İnsânı kendine timsâl eyledi
Kur’ân-ı nâtıkın tefsîri içün
Kur’ân-ı sâmiti inzâl eyledi

Satır-ı Furkân (Kitab-ı sâmit) ile bilinmedi ol Subhân. Sadr-ı Kur’ân (Kitab-ı nâtık) ile bilindi sırr-ı Subhân. Bu sırra agâh olan imsâk-ı kelâm eyledi.

Kitap ve Pey­gam­ber “bir­lik­te­li­ği” -Hı­ris­ti­yan­lar­da­ki gi­bi “bir­li­ği” de­ğil!- hem Ki­tap’ta “Doğ­ru­su si­ze bir Nur [Mu­ham­med] ve apa­çık bir Ki­tap [Kur’an] gel­miş­tir.”) [Madide:15] hem de Pey­gam­ber’in söz­le­rin­de (“Si­ze iki mi­ras bı­rak­tım, on­la­ra uyar­sa­nız yo­lu­nu­zu şa­şır­maz­sı­nız: Kur’an ve ehl-i bey­tim.”) ıs­rar­la vurgulanmıştır.

Bu ki­tap-pey­gam­ber bir­lik­te­li­ği­ni ve Hakk’ın Kâ­mil İn­san’a olan öv­gü­sü­nü (tahmidd) Mu­al­lim Na­ci yaz­dı­ğı na­at­ta:

Hüsn-i Kur’ân’ı gö­rür in­sân olur hay­rân sa­na
Dest-i kud­ret­le ya­zıl­mış hil­ye­dir Kur’ân sa­na
mıs­ra­la­rıy­la di­le ge­tir­miş­tir.

Se­zâ­î cem’ olur Ah­med’de cüm­le
Ne kim var­dır bi­dâ­yât ü ni­hâ­yât

Var görünenlerin hep­si Cenâb-ı Ah­med’de top­la­nır ve bu “her an ye­ni bir iş, oluş, görünüş” [Rahmân:29] ile de­vam eder ki bu olu­şun ne baş­lan­gı­cı vardır ne de bir so­nu …


Bu me­se­le, na­za­rî ola­rak ne­ti­ce bul­maz, ame­lî ir­fan ol­maz­sa da asla bi­lin­mez cânım efendim…

isminebi_salavat

 

Senin yerin neresi

İnsanda zâhir olduğum gibi hiç bir şeyde zâhir olmadım. [ALLÂH]
Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım. [HABÎBULLÂH]

ondan

İnsan, gönül sahibi olduğu için Allah’ın en sevgili mahlûku olmuştur…
Kâinat bu sırrın açığa çıkması için yaratıldı. Allah da insan gönlünde, insan sesi şeklinde kelâmı ile tecelli etti.

O halde bu beden de mukaddeslerin mukaddesi ilâhi bir lem’a var… Vücud, beden işte bu nûr’un muhafazasıdır. Vücudunu temiz tut o halde!

İçini demiyorum. Allah, insanın ruhu ile meşguldür. Cesedi ile değil. Ruh, cesedde muvakkat durduğu için cesede temizlik emrolunmuştur.

Benim iltifât edeceğim, ancak emrimden olan Ruh durur. [17:85]
Şimdi O’nun bulunduğu yeri temiz tut!

İbâdet, insanı bulunduğu halden başka bir hale sokmaz, değiştirmez; var olan bir Nûr’u ortaya çıkarır.

Sen dere içinde birikmiş pisliği temizle suyun tertemiz aktığını göreceksin. [RÛMÎ]

Sen içini süsle, sendeki gizli kokular elbet dışına sızar. Sana senden yakın olan, yalan, haset, gıybet, şehvet perdelerinin altında gizlidir. Kendi güneşini perdeleyen bulut sensin. Bu perdeleri yırt. Bu huyları kaldır kendinden…

Vücûd bir mâbeddir. Elini insan vücûduna uzattığında kendini gökyüzüne dokunmuş say! O mâbedin içinde sana senden yakın olan var. Nûr-u Resûlullâh var. Bunların arasında bir de sen varsın güyâ! Ne makamda olduğunun farkında mısın? Kıymetini bil. Kendini temiz tut!

Gönül, Allah’ın bir ucunu tuttuğu merdivendir, tarife gelsin diye uzak söyledik gerçi…

İnsan bir mekândır, hiç aklından çıkarma. İnsan dünya mekânındadır amma aslı “Lâ mekân” illerin.de.n.dir.

Ayna yalnız sûreti gösterir. Gönlün sırrını göstermez. Kâmil insanın yüzüne bak, O Allah âyinesidir kadrini dilber bilir. “Mü’min mü’minin aynasıdır” buyurmuş aynayı tutan Sultân amma hangi mü’min? İşte söylediğim Mü’min O…

Hasta bir doğana benziyorum; hastalıktan yeryüzünde kalmışım; ne yerdekilerle aynı cinstenim, ne de uçmama imkan var. [RÛMÎ]

Olduğum gibi kim görebilir beni?

Ancak O sultânın mârifeti ile arınan kişi fıtratına erişir, aslını bulur, garip kaldığı bu ilden bu fenâ yurdundan kurtulur!

Tahterevalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder.
Sevgili Dost! Gel ve YÜKSEL!

Her gün.âh ile irtibâtımız

Azîz üstâdım,
Günler var ki “Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.” çığlığı nefs/ruh arasında bir yankı bulmaksızın gidip gelir.Bize bu manayı aralasanız, gönlünüze doğandan mahrum etmeseniz fakîri? İllâ hû

Bir makamdan: Âmiş Efendi hulefâsından Tevfik Efendi hazretleri buyurmuşlar ki: “Kayseri’den İstanbul a geldim. Sadece İsm-i Gaffâr tecelli etsin diye iki sefer sinemaya gittim.” Meğer başka bir günahı yokmuş hazretin… Hakikkatte Allah, acıkma gibi bir duygu verip kullarını rızka muhtaç etmiş, er-Rezzâk olduğunu göstermiş ve bizi bu yolla da kendisine bağlamış. Biz de kul olarak bütün ihtiyaçlarımızı O’ndan istemiş, O’nu Rezzak olarak bilmiş, gerçek anlamda rızık verici olarak O’nu tanımışız. Demek ki, Rezzak ismi, acıkmamızı gerektiriyor. Aynı şekilde, biz günahkârız, Allah bağışlayandır. Biz hata işliyoruz, Allah affedendir. Biz isyana kapılıyoruz, Allah mağfiret edendir. Biz tövbe ediyoruz, Allah tövbemizi kabul edendir. Allah Gafûr’dur, Afuvv’dur, Gaffâr’dır, Tevvâb’dır. İşlediğimiz günahlar bizi Allah’ın bu isimlerine götürüyor, bizi O’na yöneltiyor. Böylece Allah’ı Gafûr ve Gaffâr isimleriyle de tanımış oluyoruz. Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor. Açıkçası, günah işlenecek ki Allah’ın Gaffâr ismi tecelli etsin; kusur edilsin, hata yapılsın ki, Allah da kulunun kusurunu yüzüne vurmayıp örterek Settâr olduğunu göstersin. “… Şüphesiz, Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” [Bakara:222] Yalnız bunu günaha bahane değil aczimizi beyanla tevbeye bahane olarak bilmek icâb eder efendim…

Başka bir makamdan: Malûmunuz Risâletpenâh hazretleri “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Eğer siz, günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder günah işleyen bir toplum yaratırdı. Onlar istiğfar ederler, Allah da onların günahlarını bağışlardı” buyurmuşlardır. Bu meşhur hadis-i şerif günahsızlığı değil tevbeyi önceler. İman artmaz eksilmez ama kemâl bulur. İmânın kemâli de kulun kendini tümden Huzur ı Hakk’ta yok bilip mahvolmasıdır. Günahın ardındaki tevbe kulun kendi varlığını, fiilini mahv ederek Hakkı var ve bir kabul etmesidir. Attar bunu Esrarnâme’de izâh ederken; “Muhsinlerin işi zordur çünkü onlar taatle diridirler. Dirinin ayağı her an kayabilir. Oysa mücrim, cürmünün farkında ise faniliğini daha kolay idrak eder ve bu hal ile Hakk’a en yakın haldedir” der. Sizin sualinizdeki söz marifet ehline ait olsa gerek. Marifet sahibi bu yazılanlardan ötesini de bize duyurur. İmanın hakikisi mü’minin günah ve sevap endişesinden geçmekle her ikisini de varlık alameti görerek Allah’tan haya etmesidir. Bu Hazret i Peygamberin Hakk’tan haya etmesinin bir zerresidir ki din ve sâfâ arzusu o hayâdan ve hayâ sahibinden gelir bize. Şu halde iman ettim demek bile marifet ehline göre hatadır. Çünkü bir iman eden bir de iman edilen oldukta ikilik meydana çıkar. Oysa iman birliktir.

Birlik eyle bir ile gel birliğe
İkilikte dem-be-dem savaş olur

Bundan olsa gerek Aleyhisselam efendimiz günde yüz kere istiğfar ederlermiş. Cenab-ı Mevlânâ’nın ise virdi sadece “estağfirullah el-azîm” imiş. Yalnız bu bahis bazı mistikler ile luciferian dinince de istismar edilmektedir. Ehl-i marifetin bu sözünü halktan saklamak gerekir. Nitekim luciferyanlar günah insanı olgunlaştırdığı için elzem deyip günahı çoğaltırlar. Oysa marifet ehli sevap-günah endişesini varlık kabul edip her istiğfar ederler. Gönlümden geçenler bunlar hocam. inşallah ruberu oldukta sohbet ederiz. Hata ettim ise affola. İyi söz Hakkın yanlış söz benim. Hürmetler ederim.

Diğer bir makamdan: Muhterem efendim. Bendeniz bu “günahla irtibatı kesilen iman kemale ermez” sözünü ilk defa Onur Ünlü isimli yönetmenin bir filminde duydum. Tabii filmde yönetmen bunu gayet nefs ve hevasina münasip yorumlamış. Sizin tefekkür çilenizin yanından dahi geçmeden zahiri manayı “günah işle bir şey olmaz!” kolaycılığı ile yansıtmış. Gariptir, İbn-i Arabi hazretlerinin eserlerinde geçtiği söylenen bu söz fakirin dikkatini hiç çekmemişti daha evvel. Bunu nasıl anlayalım derseniz; zannederim “günahla irtibat”tan kasıt, günah fikri ile irtibat olsa gerek günah fiili ile değil. Yani kişinin ameline, ibadetine, zühd ü takvâsına itimât ile kendisini günahsız addetmesi hâli… Kendi nefsini tebyiz edip, nefsine günah ihtimalini dahî yakıştırmaması. Bu hâl takdir buyurursunuz ki bırakın imanın kemaline mâni olmayı, imanın zevaline sebebiyet verir maazallah. Bir diğer ciheti de; “hasenatu’l-ebrar, seyyiati’l-mukarrabin” hakikati olsa gerek. Ebrar için hasenat olan bazı ameller, mukarrabin için günah mesabesindedir. Bu da ehlinin her daim günah fikri ile tevbe ve istiğfara yapışma vesilesi olsa gerek. Ve dahî malumunuz en büyük günah vücudunuz, yani varlığınızdır buyurmuş Resulullah efendimiz. Varlığın his alemindeki zuhuru nefistir. Kişi nefsin hangi mertebesine gelmiş olursa olsun, nefs-i emmârenin bir ciheti ile tehdidi altındadır. Bu bağlamda nefsi ile gaflet manasında irtibatını kesen, nefsine ziyadesiyle güvenen kimse de imanın kemalinden mahrum kalma ihtimalindedir sanki… Allahul alem bissavab (En doğrusunu ancak Allah bilir)

Başka makamdan: Günah bulunulan seviyeye göre değişir kimine kumar, kimine zinâ günahken kimine gaflet dahi günahtır. Günah da bulunulan makama göre olduğundan o seviyenin bir altındaki duruş dahi bizatihi günah olacaktır. O makamın kemali de haliyle bulunulan seviyenin bir üstü. Yoksa o sizdeki çığlık herkesi nefs-i levvame’ye mahkum kılardı. Gerçek kemal nedir diye sorarsan onun da cevabı şudur ki bizler için her hedefin mutlaka daha da ötesi vardır. İnşirah suresi 7. ayeti bunu söyler “Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş” meâlinde. Menzile daha çok var, artan bir cehd ü gayret ile yürümeye devam vesselam.

Diğer bir makamdan: Fakîr’e göre, kemâl-i îmân “tahkîk” ve “şuhûd”dan ibârettir…”Huzûr”da olan vâlih ü hayrân olur…Nasıl günâh işlesin…Olsa olsa “Huzûr”da olmayanlar onun mestâneliğin günâha teşbîh eder…Hû…

varlik_gunahi

Dilâ mahşerde tuhfe hazrete rû-yı siyâhum var
Günahkârem hakîrem rahmeti çok bir İlâhum var
Egerçi ‘abd-i ‘âsiyem velî lutf ıssı şâhum var
Günâhum çok ise ne gam anun gibi penâhum var
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

İlâhî lutf idüp kurtar beni benlik hicâbından
Halâs eyle beni benlik su’âlinden cevâbından
Cehennem dahi korkar yâ Rab ikilik ‘azâbından
Geçür kendümden içür bana lutf it Vahdet âbından
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Murâdum Hak’dan oldur kim ne cism olsun ne cân olsun
Aradan ben gidem bâki ol Rabbü’l-müste’ân olsun
Dimişler ‘âşık olan bî-murâd u bî-nişân olsun
Ne haddi yâre dimek ol falân olsun filân olsun
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Yüri ta’n itme ey sôfi ele her dem cefâyı ko
‘İbâdet ehli ol takva ile zerk u riyâyı ko
Tarik-ı ‘âşk-ı Hakk’a sâlik ol nefs ü hevâyı ko
Bekâ Hakk’undur ancak sen fenân iste bekâyı ko
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Günâh ü küfrden pâk olmak âsândur kişi bilgil
Velî benlik günâhından halâs olmak durur müşkil
Enaniyyetle vuslat olmaz cehd eylesen bin yıl
Fenâ oldu Hüsâm kendünden el çek Hakk’ı bâki bil
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

“Sen hele kirinden nedâmet getir” buyurdu erenlerim “kim O’nun ağarttığından daha temiz olabilir ki?

Tevbeyi sadece günahkârların yapacağını sanmak büyük bir hatadır. Kimi her gün.âhından, kimi gafletinden, kimi bütün boş işlerden, kimi ibâdetine güvenmenin verdiği aldatıcı gururdan, kimi de bizzat tevbesinden tevbe eder. Kulun yaratılış gayesinin farkına varması ve bu ulvî gâye ile yaşadıkları arasındaki çelişkiyi kaldırmaya çalışması tevbenin ta kendisidir.

Derviş, beden ve ruh, akıl ve kalp bütünlüğüne ermiş, tam bir insandır… “bir lokma bir hırka” ezberine indirgenmiş biri değildir. Hayatın içinde yer alır, yaşadıklarından kalbine tesir eden fiillerin sahibi olmayı yeğler… tabii ki, zaman gelir düşer ama düştüğü yerden kalkmayı da bilir… çünkü o, “Eğer siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi helak eder, yerinize günah işleyip sonra tövbe eden kimseleri yaratırdı…” hadîs-i şerif’inin içinde yaşar… bu mânâda tövbe kapısında geçen bir ömür demektir dervişlik…

Kulun hiçbir ayıbı, Allah’ın bağışlayıcılığından büyük olamaz!
Kulun hiçbir dileği, Allah’ın kudretini ve lütufkârlığını aşamaz!
Kulun hiçbir beklentisinin, Allah’ın cömertliğinin yanında esamisi okunmaz.
Kulun gönlüne düşen hiçbir güzellik, Allah’ın kulu için murad ettiğinden gayrı değildir.

Yâ Afüvv, biz, bize yakışan kusuru işledik; sıra, sana yakışanın senden zuhur etmesinde…

Adın koydular bu nutkun “Her gün.âh ile irtibâtımız” yâ niçün?

Benlik “ben”ini var sanmak…
Senin benliğin en büyük günah…
Âhsız geçen günlerindir sana günah!

Açtığınız kapılar, kurduğunuz köprüler ile ikram ettiğiniz lâtif mânâlar için müteşekkiriz, Mevlam ilminizi, fehminizi, idrakinizi, rüşdünüzü artırsın; nurunuzu tamamlasın, en sevdiğiyle bu cihanda o cihanda bir eylesin efendim, hû…

Akkirmânî’de Zikr

Ey gönül cümle sivâdan pâk olup dergâha gel
Başla sağdan “Lâ ilâhe” solda “illâllah”a gel
zikr_tevhid

Nîce mecrûh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikr ile döğ başına eyle kısâs

… Şeyh efendi, dervişine tevhid’i telkîn ederek bir vehim olan vücudun yokluğunu ve bütün varlıkta Hakk’ın var olduğunu bildirir ve ona zikr-i kalbi’yi ta’lim eder. Yani kalbin daima Allah-u Tealayı anmasını emreder. Tenbihde dervişe şunu bildirmeden olmaz: Kalben zikrullah ile bir müddet meşgul olduktan sonra zikri unutmuş olsa, hatırına geldikte yine devam etmelidir. Bu unutuş bir günde yüz kere vâkî olmuşsa, yarın biri, öbür gün biri eksile eksile bir gün gelir ki, kalp evvelce Hakk-ı unuttuğu gibi, şimdi de mâsivâyı unutur. Evvelce masiva yerleşen kalbe şimdi zikrullah yerleşir. Kalb zikrullah ile aşina olunca, zikr-i gayr kalmaz. Gide gide göz başka görür, kulağı başka işitir. Velhasıl zikir değiştikce fikir değişir. Gide gide derviş kendinde bir vücud göremez ki o vücud ile bir şey yapabilsin. Mesela elinde kılıç olan bir asi, elinde kılıç bulunurken ettiği isyanı, kılıç elinden alındıktan sonra yapamaz. Kezalik kendi vücudu ile kaim olduğunu zanneden bir gafil, terk-i vücud edince tabii bir şey yapamaz…

Dervişler arasında zikir; Allah’ı anmak, hatırdan çıkarmamak ve unutmamak şeklinde ifade edilir. Riyâzetin en önemli esâsı, kulun Rabb’ine yaklaşmasını sağlayan en büyük ibadet olarak bilinir. Zikir; belli kelime ve ibareleri çeşitli miktar ve yerlerde edebli bir şekilde ferdî ya da toplu olarak söylenmesidir. Zikrin hakikati zikreden kişinin kendinden geçip Allah’ın dışında her şeyi unutmasıdır. Zikir, müşahede ve keşfi sağlayan huzur halidir. Zikir bir nurdur ki kalbi kapladığı ve hakimiyeti altına aldığı zaman kalbi de kalp gözlerini de nurlandırır. Böylece kişi daha önce görmesine engel olan karanlık yerlerde bile eşyayı bu kalp gözü ile görebilir. Nitekim ölüm döşeğinde olan bir kimse de yanında hazır olanların göremediklerini görebilir. Bu konuda Hak Teala “İşte senden perdeyi kaldırdık. Bugün gözün ne kadar keskindir.” [Kaf:22] buyurmuştur.

Zikrin kısımlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
Lisanın zikri: Kişinin diliyle sürekli olarak Allah’ı anmasıdır. Lisan zikretmek suretiyle kalbe unuttuğu Allah’ın zikrini hatırlatır.
Kalbin zikri: Sevilenin hakikatinin kalpte tasavvuru ve bu tasavvurda yoğunlaşmaktır. Kalble zikir havassın zikridir. Kul kalbin daimi zikrine lisanın zikri ile ulaşır. Kalbin zikri kendi derinliğindeki celâl ve cemâli temaşa etmesidir.
Sırrın zikri: Zikredenin topyekün zikredilende erimesi ve sonunda da izinin kaybolması şeklinde tecelli eder. Bu durumda zikreden kaybolur, zikredilen zikreden olur.

Kur’an-ı Kerim’de “Ey inananlar Allah’ı çokça zikredin” [Ahzab:41] buyrularak zikrin önemine işaret edilmiştir. Kur’anda zikrin önemi ve âdâbına dâir pek çok âyet bulunmaktadır. Zikir, Hakk’a giden yolda kuvvetli bir esastır. Hatta, Kuşeyrî’ye göre, bu yolda temel şart, zikirdir. Devamlı zikir müstesna, başka bir şekilde hiçbir kimse Allah’a ulaşamaz. Zikrin özelliklerinden biri de belli bir vaktinin olmayışıdır. Namaz, bütün ibadetlerin içinde en çok vurgu yapılanı olduğu hâlde bazı vakitlerde kılınması caiz değildir. Halbuki kalp ile zikre her halükârda devam edilebilir.

Gönlümüze düşürülen Halvetiyye, Ramazaniyye ulularından Şeyh Nakşî Ali Akkirmânî Hazretleri’ne (v. 1655) göre zikir hakikate ulaşma yolunda en önemli vasıtalardan biridir. Hakikate ulaşmak isteyen kişi nefsini idrak ederek sürekli Hakk’ı zikretmelidir.
Bilmek istersen hakîkat iş bu Nakşî’n remzini
Fehm idüp öz kendi nefsin Hakk’ı zikr it dâimâ

Akkirmânî’ye göre Hakk’ı zikretmek öyle bir cevherdir ki onun sürekli olarak zikredilmesiyle en basit şeyler en kıymetli şeylere dönüşür. Kişinin her gördüğü şey Allah’ı çağrıştırır, zikri Allah olduğu için fikri de Allah olur. O, bu düşüncelerini şöyle nazma döker:
Kâl olup altun ola çün ey hümâ
Hakkı tâ zikr etmek ile dâ’ima
Kande baksa gördigi Allah ola
Fikri zikri dâ’ima ol şâh ola

Devamlı zikir, Allah’tan başka her şeyi unutarak sadece onu zikretmek, her dâim Allah’ın zikri ile hemhâl olmak demektir. Mutasavvıfımız bâtın ehlini anlatırken onların gece gündüz Hakk’ı zikrettiklerini, onun zikrinden başka bir şeyle meşgul olmadıklarını şöyle dile getirmektedir:
Gice gündüz hakkı anmak işleri
Andan özge dahı yok teşvişleri

Akkirmânî’ye göre Hak yoluna giren kişinin yapması gereken temel şeylerden biri de zikru’llahtır. Kişi ömür sermayesini boşa geçirmemeli, her dâim zikrullah ile meşgul olmalıdır.
Tâlib-i Hak olsa bir kes kârı zikru’llâh olur
Zâyi’ itmez ğayre ‘ömrin her işi Allâh olur

En faziletli zikir “la ilahe illallah” cümlesidir. Çünkü bu ifade nefy ve isbattan oluşmaktadır. Nefy’ -lâ ilahe- de nefse muhalefet etme, heva ve heveslere karşı çıkma vardır. Nefy bölümü, kalp ve gönül hastalıklarına sebep olan, ruhu çeşitli meşgalelerle bağlayan, nefsi kuvvetlendirip güçlendiren zararlı heves ve arzuları yok eder. Bunlar da kötü ahlâk ile bedenî isteklerdir. İsbat –illallah – ta ise Allah’ı, peygamberi, Kur’an ve sünneti kabul etme vardır. İsbat bölümü kalbin sıhhat ve selâmetini temin ederek kötü huylardan kurtarır, aslî hüviyetinden sapmasını önler. Allah’ın nuru ile kişinin huy ve hayatının düzenlenmesini sağlar.

Nefy u İsbat zikri, Abdülhâlık Gücdevânî’ye dayandırılmıştır. Nefy u isbat zikrinde nefes tutularak vücudun sağ ve sol tarafına vurdurulmasıyla sâlikin Hakk’a vasıl olmasının önünde birer engel olan yetmiş perde ortadan kalkar, kalpten mâsivâ kalkınca kalp Hakk’ı isbatta huzurun kaynağı olur. Fenâ makamına ulaşan sâlik varlığın birliğine şâhid olur.

Lâ perdesinden geçmeyenler yani nefsine muhalefet etmeyip onun arzu ve isteklerinin esiri olanlar, yaratılışındaki ilâhî özü bilmeyenler karanlıklar içinde kalmaya mahkûmdurlar ve bu kimseler illâ’ya yani Hakk’a kavuşamayacaklardır. Akkirmânî, bu düşüncesini şöyle dile getirmiştir:
Geçmeyüp lâ perdesinden bilmeyenler nefsini
Çahı zulmet içre kaldı bilmedi illa’sını.

Sâlik’in sırrı ‘la ilahe illallah’ zikrinin -yukarıda zikrettiğimiz- mânâsını idrak ettiğinde zikredenin izafî benliği zikredilenin ezelî benliğinde yok olur, kaybolur. Bu durumda zikir maddî kayıtlardan sıyrılarak harf ve ses kalıbını terk eder. Böylece zikir, zâkir ve mezkûr bir olur.

Akkirmânî’nin bu sözlerinin temelinde fenâ makamı vardır. Fenâ makamında kul fâiliyet şuurunu kaybeder kişinin yerine fâil olarak Allah geçer. Böylece kul adına iş yapan Allah olur. Bu kişinin makamına da fenâ fi’l-mezkûr denir. Nefy u İsbat zikrini lâyıkı vechiyle bilip, onu hayat felsefesi yapanlar mutasavvıfların “şehir” olarak isimlendirdiği gönle Allah’tan başkasının sevgisini koymazlar. Nitekim zikrin, insanı kemale erdirmesi, Hakk’a vuslata bir vesile olması da buna dayanmaktadır. Şeyhimiz bu düşüncelerini şöyle ifade eder:
Bilenler la vü illanun nedür nefy ile isbatı
Çıkarlar aradan anlar komazlar şehre ağyarı

Mutasavvıfımız aşağıdaki beytinde Rabb’inden lâ ile tüm bağları kesip illâ’ya ulaşmayı büyük bir tazarru ve yakarış ile niyaz etmektedir.
Geçür la perdesinden gel beni lutf eyle sultânım
Halas it gayriden cânı meded ayırma illâ’dan

Hülasa-i kelâm, Allah’ı hatırdan çıkarmamayı, onu sürekli hatırlamayı ifade eden zikir, mutasavvıflar tarafından Hakk’a vuslatın temel şartı olarak görülmüş hatta devamlı zikir müstesna, başka hiçbir şekilde Allah’a ulaşılamaz denilmiştir.Mutasavvıfımıza göre zikir Hakikate ulaşma yolunda en önemli vasıtalardandır. Ona göre hakikate ulaşmak isteyen kişi nefsini tanıyarak sürekli Hakk’ı zikretmelidir. Akkirmânî zikrin kısımlarından olan sırrın zikrini nefy u ispat paralelinde değerlendirerek fenâ makamı ile temellendirmiştir. Sırrın zikrinde kişi maddi kayıtlardan kurtularak fenâ fi’l-mezkûr olur, fâiliyet şuurunu kaybeder ve kul adına iş yapan Allah olur.

Bâlâda mezkur cümle erenlerin ervâhı şeriflerinin şâd u handân, biz kârîlerinden razı vü hoşnud olmaklıkları için bi sırrı Pîr el-fâtihâ

Rüyâ Defteri-11

ruya_mektuplari_12

Bir def’a ‘îd-i şerîf güni tenhâda kendü hâlüme meşgûl olup du’âda iken kendümi zâyi’ idüp ‘aklum dagılmış. Yine efendi hazretleri zâhir olup buyurdılar ki: “Îd-i şerîfün mübârek ola. İnşa’allâh ‘azîm bayrama senüñ ile ma’an vâsıl olaruz,” diyü buyurdılar. ••• Ba’dehu: Yine fakîreye gaflet müstevlî olup ‘âlem-i rû’yâda görürem ki bir bî-nazîr otak. Dıvârı gümüşden. Üzerinde “Lâ ilâhe illallâh Muhammedun resûllullâh” altundan yazılmış. Cevânib-i erba’ası böyle. Yukarıda bî-kıyâs kandiller asılmış. Bazısı altundan, bazısı envâ-i cevherden. Bu odanuñ dal ile ortasında bir şâzerü’r-revân var, altundan. Suyı dahı altun akar. Vel-hâsıl bir odadur ki ‘akl-i beşer idrâk idemez. Ya’nî ‘azîz hazretleri ol sudan fakîreye virdiler, ammâ su da altun gibidür. Yine görsem, bu odanuñ sadrında Habîb-i Ekrem (sallallâhu ‘aleyhi ve sellem) hazretleri cülûs itmişler. Sagında solında cihâryâr-i güzîn oturmışlar. Ba’zılar ayag üzre dururlar. Habîb-i ekrem (sall’allâhu ‘aleyhi ve sellem) hazretlerini mübârek hilye-i şerîfleri üzre gördüm. Be-‘aynihi öyle gördüm. Hatta mübarek alnı nûrın ve mübârek çeşm-i şerîflerini ve ebrûların gâyet ‘ayân fark eyledüm, zâhirde görür gibi. Ve cihâryâr-i güzîn hazretlerini, hey’etleri ve şekl ü şemâ’illerin, ‘ayân gördüm. Taşradan tabaklar ile hediyeler ke-enne sultân-i enbiyâ’ya getürürler. Ayag üzre olanlar bu hediyeler ile takayyüd iderler. Bu esnada ‘azîz hazretleri karşudan gelüp, “Selâmun ‘aleyküm ya seyyidü’l-evvelîn ve’l-âhirîn, habîb-i rabbü’l-‘âlemîn,” diyüp mukâbelede sultân-i enbiyâ redd-i selâm idüp, “mahbûb-i güzîn hazretlerinüñ çak ortasında oturup fakîre vakf eyledügüm mushaf ‘azîz hazretlerinüñ elinde imiş. Ke-enne sultân-i enbiyâ’ya ‘arz idüp, “Bu, fakîrenüñ sultânum hazretlerine hediyesidür” didiler. Habîb-i ekrem hazretleri tebessüm idüp “tekabbelallâhu bekabûlin hasenin sümme kabbilnâ sümme kabbilnâs sümme kabbilnâ” diyü buyurup mushaf-i şerîfi mübarek eline alup açup nazar eylediler. Ciharyâr-i güzîn dahı alup nazar eylediler. Yine sultân-i enbiyâ hazretlerinüñ mübârek eline virüp anlaruñ elinde iken fakîre uyandum.

ruya_defteri_ayrac

Bir kere mübarek bayram günü tenhada kendi halimde duada iken kendimi kaybettim, aklım dağılmış. Yine efendi hazretleri görünüp buyurdular ki: “Bayramın mübarek olsun, inşallah büyük bayrama birlikte ulaşırız,” diye buyurdular.
***

Yine fakîreye gaflet geldi. Rüya aleminde gördüm ki benzersiz bir oda. Duvarı gümüşten. Üzerinde altından “La ilahe illallah Muhammedün resulullah” yazılmış. Dört tarafı böyle. Yukarıda eşsiz kandiller asılmış. Bazısı altından, bazısı çeşitli mücevherlerden yapılmış. Bu odanın ortasında bir şadırvan var, altından. Suyu bile altın akıyor. Velhasıl öyle bir oda ki insan aklı kavrayamaz. Aziz hazretleri o sudan fakîreye verdiler, ama su da altın gibidir. Ne görsem, bu odanın başında Habib-i Ekrem (s.a.s.) hazretleri oturmuşlar. Sağında solunda dört halife oturmuş. Birileri de ayakta duruyor. Habib-i ekrem hazretlerini (s.a.s.) mübarek hilyelerindeki gibi gördüm. Aynen öyle gördüm. Hatta mübarek alnındaki nuru, mübarek gözlerini ve yüzlerini açıkça seçiyordum, sanki gerçekten görüyor gibi. Ve dört halife hazretlerini, cüsseleri ve şekl ü şemaillerini açıkça gördüm. Dışarıdan tabaklarla hediyeler, sanki peygamberlerin sultanı’na getiriliyordu. Ayakta olanlar bu hediyelerle ilgileniyorlardı. Bu esnada aziz hazretleri karşıdan gelip, “Selamun aleyküm, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi, alemlerin rabbinin sevgilisi” dedi, Peygamberler Sultanı, karşılığında selamı alıp “Hakkın sevdiği, peygamberlerin aşık olduğu” buyurdular. Aziz hazretleri de dört halife hazretlerinin tam ortasına oturdu. Fakîrenin vakfeylediğim Kuran-ı Kerim aziz hazretlerinin elindeymiş. Güya peygamberlerin sultanı’na sunup “Bu, fakîrenin sultanım hazretlerine hediyesidir” dediler. Hazret-i Muhammed(sas) tebessüm edip “Allah bir güzel kabul ile kabul etsin, bizden kabul buyursun, insanlardan kabul buyursun, bizdem kabul buyursun” diyerek mushaf-ı şerifi mübarek eline alıp açtı ve baktı. Dört halife de alıp gözden geçirdiler. Yine Hazret-i peygamberin mübarek ellerine verdiler, onların elindeyken fakîre uyandım.

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Böylesi bir mânâya dair nihâvend tespiti de burada teberrüken paylaşmak dileriz:

Bu gece yâri gördüm şükür elhamdülillah
Ayağına yüz sürdüm şükür elhamdülillah
Bana armağan verdi dilimden düşmez virdi
Gönül murâda erdi şükür elhamdülillah
Eliflâmı belinde tesbihi var elinde
Gönlüm aşkın selinde şükür elhamdülillah
Yüzü nûrla bezenmiş yaradan pek özenmiş
Ne kadar da güzelmiş şükür elhamdülillah
Sakal siyah hiç yok ak kalbinde nûrdan revnâk
Övmüş de yaratmış Hak şükür elhamdülillah
Tâcı vardı başında nûrdan hilâl kaşında
Yıkandım gözyaşında şükür elhamdülillah
Pîrim efendim benim fedâdır cân u tenim
Âzâd olmaz bendenim şükür elhamdülillah
Aşkî mest olup gitti muhabbet câna yetti
Nûreddin’i seyretti şükür elhamdülillah

Rüyâ Defteri-9

asiye_hatun_9

Yine bir defa: ‘Âlem-i rû’yâda gördüm ki efendi hazretleri beni muhkem tutup koçdı. Kendüne eyle sıkdı ki gûyâ cemî’ vücûdum hamîr oldı sandum. Ammâ elem çekmedim. Bir kimesne dir ki: “Hazret-i ‘Ömer İslâma geldükde Hazret-i Resûl (sallallahu ‘aleyhi ve sellem) ‘Ömeri böyle koçup sıktı. ‘Ömerün küfri, şirki ayagı tırnagından çıkdı. Fakîre direm ki: “El-hamdülillâh benüm küfrüm yokdur.” Yine dirler ki: “Senden açlık ve toklık çıksun.” Mehmed Efendi Uziçe’de iken bu zuhfûr itdi. ••• Yine bir def’a: ‘Azîz hazretlerinüñ vefâtı haberi geldükden soñra bir gün ‘âlem-i bâtında ‘azîz hazretlerini müşâhede idüp buyurdılar ki: “Bizüm içün elem çekme. Beşerîyet kaydından halâs oldum. Senüñ her ahvalüñ ile yine ke-zâlik takayyüd olınur.” ••• Ba’dehû yine bir gün kalbüm göziyle ‘azîz hazretlerin müşâhede idüp buyurdılar ki: “Oglum Hasan’a ittiba’ eyle. Az zamânda bizüm mertebemüze süud ider.”  •••  Bir def’a dahı: Pençşenbe gicesi rû’yâda görürem ki Hazret-i Habîb-i Ekrem (salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem) hazretlerinüñ nikâhına dâhil olup Habîb-i Ekrem hazretleri ya’nî sahîh baña nikâh idüp hâtunı olmışam. Bir kimse baña dir ki: “Bu zamânede peygamber hâtunlarından hemân sensin. Şimden soñra senüñ elüñ öperler.” Kendü hâlüme ta’accüb iderem ve bilürem ki sahîh baña nikâh idüp anlar ile mülâkat olmışam. Ve lîkin hazret-i sultânı ‘ayânen gördüğüm bilmem. ••• Bir def’a dahı: Yine ‘âlem-i bâtında efendi hazretlerini müşâhede idüp kalbüm ile ke-enne ‘arz iderem: “Bu esrârumı ‘aceb kimseye i’lâm itdügüm ma’kûl midür yoksa degül midür?” Buyurdılar ki: “Bizüm ile olan mu’âmeleyi bizim Mehmed Dede’ye [üstü çizilmiş] Halife’ye ol hâtûna didügüñden nesne lâzım gelmez. Anlara dahi fa’idedür ve bize dahi takarrüb rû’yâda olur,” diyü buyurdılar. ••• Yine bir def’a: ‘Arefe gicesi muhkem sıtma tutup şiddet-i harâretde iken öyle müşâhede iderem ki efendi hazretleri katı yakınumda. Ke-enne başuma yapışup hâlüm sorar gibi. Dahi buyurdılar ki: “Bu sıtmanuñ tahtından çok fâ’ide vardur. Nice bil. Gündüz sâ’im gice kâ’im olsan buna vâsıl olamazduñ.

ruya_defteri_ayrac

Yine bir defa rüya aleminde gördüm ki efendi hazretleri beni sıkıca tutup kucakladı. Kendine doğru öyle bir sıktı ki bütün vücudum hamur gibi yoğruldu sandım. Ama acı çekmedim. Birisi dedi ki: “Hazret-i Ömer müslüman olduğunda Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Ömer’i böyle kucaklayıp sıktı. Ömer’in içindeki küfür, şirk ayağının tırnağından çıktı.” Fakîre dedim ki: “Elhamdülillah benim küfrüm zaten yoktur.” Yine derler ki: “Senden açlık ve tokluk çıksın.” Mehmed Efendi Uziçe’deyken bu düş görüldü.
***
Yine bir defa: Aziz hazretlerinin vefatı haberi geldikten sonra bir gün iç aleminde aziz hazretlerini gördüm, buyurdular ki: “Bizim için acı çekme. İnsanlık kaydından kurtuldum. Senin her halin ile yine eskisi gibi ilgilenirim.”
***
Sonra yine bir gün kalbimin gözüyle aziz hazretlerini gördüm, buyurdular ki: “Oğlum Hasan’a bağlan. Az zamanda benim mertebeme yükselecektir.
***
Bir keresinde de perşembe gecesi rüyada gördüm ki Hazret-i Peygamber (s.a.s.) hazretlerinin nikahına girmişim, yani peygamber hazretleri hakikaten bana nikah edip hatunu olmuşum. Birisi bana dedi ki: “Bu zamanda peygamber hatunlarından başta sensin. Şimdiden sonra senin elini öperler,” Kendi halime şaştım ve öyle bildim ki gerçekten benimle nikahlanmış ve onlarla buluşmuşum. Ama Hazret-i Peygamberi açıkça gördüğümü söyleyemem.
***
Bir kere de, yine iç âleminde efendi hazretlerini gördüm, kalbim ile güya diyorum ki: “Bu esrarımı acaba kimseye duyurmam makul müdür değil midir?” Buyurdular ki: “Bizim ile olan muameleyi, bizim Mehmed Halife’ye ol hatuna dediğinden bir şey söylemen gerekmez. Onlara böylesi daha yararlıdır. Bize yakınlaşmanız rüya ile olur.”
***
Yine bir kere: Arefe gecesi sıkı bir sıtmaya tutuldum, hararetin şiddeti etkisinde öyle gördüm ki efendi hazretleri hemen yakınlarda. Sanki başıma yanaşıp halimi sorar gibi. Hem buyurdu ki: “Bu sıtmanın altında çok yararlı şeyler var. Öyle bil. Gündüz oruç tutsan, gece namaz kılsan, bu yararlara ulaşamazdın.”

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Büyüklere Masallar I

Tarihte zahirî hakikat, masalda ledünnî hakikat meknûzdur. “Güzellik” nazarıyla vakaların daha ziyade masal kisvesi gözler kamaştırır, tarih kisvesi daha sönük görünür.

Paha biçilmez fakirin gönül zenginliğine, biz yine yelken açalım bir masalın enginliğine; eee ne de olsa düz bakan şaşı olmaz, masalın yaşı olmaz

Efendim, zamanın birinde, bir adamla karısı, büyük bir şehrin kenar bir mahallesinde yaşarlarmış. Adamın elinden bir iş gelmez, kadının sesine kuş gelmezmiş. Şükredermiş hallerine ama, halleri hal değilmiş. Kurttan aç, yılandan çıplakmış garipler. Üst yok, baş yok; ekmek yok, aş yok…

masal_minyatur1
Gecelerden bir gece, mumsuz evlerinin küçücük penceresinden dolunayın sızdığı ışığın aydınlığında oturmuş, gözlerini dizlerine düğümlemişler. Ne adam dört demiş, ne kadın dokuz. Bir süre öylece oturduktan sonra, kadının gırtlağına bir tıkırdı, dudağına bir lakırdı gelmiş. Demiş ki:

“Ey efendi. Bunca yıldır evliyiz. Hangi işe el attınsa eline geldi. Zamanında okumuş yazmış olsaydın; şimdi padişahın has adamı olurdun. Bak, rüya tabir edenlere bile padişah ne ihsanlarda bulunuyor. Kese kese altınlar, hatta sarayında makam veriyor. Ama sen…”

Adam, dayanamamış. Karısının sözünü kesmiş.
“Hatun kişi dinle beni! Ben cahil bir adamım. Padişah beni ne yapsın? Biz çulumuza oturup, halimizi bilelim. Sıkma canını. Rızkı veren Allah’tır. Yüce Rabbim hiç deldiği boğazı aç mı koyar?” demiş.

Kadın burnunu çekmiş, omzunu silkmiş: “Onu bunu bilmem” demiş. “Yarından tezi yok sen de rüya tabircisi olacaksın. Tellâl çıkıp da padişahın rüya gördüğünü söyler söylemez, hemen sarayın yolunu tutacaksın”
Adamcağız, ne demişse karısını razı edememiş. Kadın, direndikçe direnmiş. “Eğer dediğimi yapmazsan sana hakkımı helal etmem. Hem de alır başımı geldiğim yere giderim” demiş. Neyse ki, adam diklenmemiş de, olay daha fazla büyümemiş.

O geceki rızklarını da, tavada pişirip, sapında yemişler. Şükredip yatmışlar. Gelin görün ki; kadın yatmış sağına, dönmüş soluna, düşmüş uykunun yoluna. Adamcağızı uyku mu tutar gayrı? Dönmüş durmuş sabaha kadar. Seher yeli eserken, bir tutam uyku mu üflemiş gözlerine yoksa, ne olmuş? Eh, kirpikleri şöyle birbirine değer değmez tellâlın sesiyle sıçrayıp kalkmış. Abanmış pencerenin pervazına, kulak vermiş tellalın avazına. Tellâlın sesi de sıtma görmemiş cinstenmiş hani. Davula üç tokmak vurup, kükrüyormuş: “Duyduk duymadık demeyin ey ahâliii! Padişahımız bir rüya görmüş. Her kim ki, rüyayı tâbir etmek dilerse saraya gelsin. Duyanlar duymayana iletsiiin!..”

Adam bir karısına bakmış, bir sokakta haykıran tellâla. Giyinmiş çıkmış. Ayrandan aşağısı su. Ölmüş eşeğin kurttan olur mu korkusu. Düşmüş yola. Şehre girerken, kenar mahalleleri ana kentten ayıran surlar varmış. Surun kapısından girmeden önce, biraz soluklanmak, biraz da düşünüp cesaret toplamak için bir taşın üzerine çökmüş. Garibim başlamış düşünmeye; gidip de padişaha ne diyecek? Doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış.  İki de bir vazgeçer gibi oluyormuş ama, karısı gözünün önüne gelince yutkunup kalıyormuş.

Birden… birden bir ses duymuş. Sağına soluna bakmış ama kimseyi görememiş. Derken, bir ses daha duyulmuş. Adam bakmış ki, kara benekli ak bir yılan, karşı duvarın göçüğünden kendisine sesleniyor. Önce korkmuş, sonra dinlemiş. Yılan: “Merhaba yabancı” demiş. “Seni bu kapıdan geçerken hiç görmedim. Yoksa rüya tabir etmeye mi gidiyorsun?”

“Hee” demiş adam. “Nerden bildin yılan kardeş”
Yılan ıslık gibi gülmüş: “Gözünün duruluğundan, ağzının kuruluğundan…” demiş. Sonra da eklemiş. “Fukara ve acemi birine benziyorsun. Yaklaş, yaklaş da sana yardım edeyim ey darda kalmış adam…”

Adamcağız sesini çıkarmadan yılana yaklaşmış, araları bir adım kalınca durmuş. Yılan başlamış konuşmaya:
“Buradan doğruca saraya git” demiş. “Sakın içeri girerken ezilip büzülme. Sakın tevazu gösterip boyun bükme. Kapıdakilere büyük harflerle konuş. Ağzını büzerek, gözlerini süzerek konuş. Padişahı görebilir miyim deme, padişah beni bekliyor de. Padişahın karşısına çıkınca, kendini tanıtmak, uzun uzun laf etmek aptallığına düşme. Ona de ki, bir rüya görmüşsünüz devletli padişahım. Rüyanızda koyun görmüşsünüz. Tabiri ise şudur: Çevrenizdekiler koyun gibidirler. Senin çalacağın ıslığa göre hareket ederler. Bunların iyi bir eğitime ihtiyaçları var. Tabii, padişah hayretler içinde kalacak ve sana bol bahşiş verecek. Buradan geçerken, aldığının yarısını bana vereceksin…”

Adam, yılana teşekkür edip sarayın yolunu tutmuş. Adam yılanın dediklerini aynen yapmış. Padişahın huzuruna çıkar çıkmaz: “Selamünaleyküm padişahım” demiş. Sonra da: “Rüyanızda koyun görmüşsünüz. Tabiri de insanlarınızın koyun gibi saf ve uysal olmalarıdır. Onları biraz eğitirseniz iyi olur…” diye eklemiş.

Padişah hayretler içinde kalmış. “Yahu” demiş. “Rüya tabirinize bir diyeceğim yok ama, kimseye anlatmadığım rüyamı nasıl bildiniz efendi?” Bizimki, yılandan aldığı derse uygun olarak, gözünün birini hafifçe kısmış, ağzını biraz çarpıtarak gülmüş. “Padişahım” demiş. “İzin verin de, bu kadarcığını bilelim. Çünkü biz, yıllarca Çin-i Mâçin’de bunun eğitimini aldık…” Eh, bir iki de anlaşılmaz laflar edince, padişah sakalını avuçlamış, hayranlıkla bu adama bakmış, bakmış ve iki kese altın vermiş.

Bizimki, iki kese altını görünce, az daha aklını oynatacak olmuş. Sevinçle tutmuş evinin yolunu. Tam kapıdan çıkarken, aklına yılan gelmiş. Yavaşça yılanın bulunduğu göçüğe gitmiş. Seslenmiş ama, yılan cevap vermemiş. Adamcağız, bir kese altını göçüğün içine atarak yola koyulmuş. Eve geldiğinde, karısı henüz yeni uyanmışmış. Altın dolu keseyi atmış eteğine, kadının somurtuk yüzü dönmüş bal peteğine.

Bir süre bu altınları harcayarak güzel bir hayat sürmüşler. Ve kadın, verdiği bu akıldan dolayı kendine hep payeler çıkarmış… Gel zaman, git zaman paralar suyunu çekmiş ama padişah bir rüya daha görmüş. Tellal daha, “Ey ahaliii” der demez, kadın başlamış adamı itip dürtmeye. Adamcağız, bir önceki olayı on defa anlatmış, “Yılanı bir daha nerde bulurum?” demişse de, karısına söz dinletememiş.

Düşmüş yola. Gayrı işi öğrendi ya. Şehre girilen kale kapısının yanında durmuş. Sağına soluna bakmış. Kendini emniyete alınca da, göçüğe yaklaşmış. Başlamış yalvarmaya: “Aman yılan kardeş, yaman yılan kardeş. Paramız suyunu çekti. Bir rüya daha görmüş padişah. Rızkı veren Allah ama sebebi de inkar etmek günah. Çıkar şuracıktan başını, sevindir kardaşını…” Önce bir tıslama sesi duyulmuş, sonra da yılanın başı görünmüş: “Merhaba dostum” demiş. “Sen sözüne sadık biriymişsin. Sana yardım etmek görevim. Yine aynı şartlarla, yani aldığının yarısını bana vermen kaydıyla sana yardım edeceğim…”

Yılan, padişahın gördüğü rüya ile tabirini bir güzel anlatmış. Yapması gereken hareketleri bir güzel ezberletmiş… Adam düşmüş yola. Padişahın huzuruna hemen alınmış. Huzura gelir gelmez: “Selamünaleyküm padişahım” demiş adam. “Rüyanda tilki görmüşsün. Çevrendekiler tilki gibi kurnaz. Ayağını biraz denk alırsan iyi olur” demiş. Padişah, yine hayret ve hayranlıkla adamı seyretmiş. Sakalını eline alıp, bir süre düşünmüş. Adama hak vermiş. Sonra da, dört kese altın ihsan etmiş adama…

Bizimki, sevinçle eve koşmuş. Tam kale kapısından çıkacakken, aklına bir kurnazlık gelmiş. İçinden, “Yahu” demiş. “Ben deli miyim? Yılan ne yapacak altını. Şimdi şu dört kese altından ikisini neden yılana vereyim? Bu altınlar bana ömrümce yeter…”

Ayaklarının ucuna basarak, kenar kenar kapıdan çıkmış. Bir güzel tüyüvermiş oradan. Eve gelince, karı-koca altınları yere dökmüş, gözleri doyuncaya kadar şıngırdatıp seyretmişler…

Akar su yüzünde saman durur mu?.. Dünya durmadıkça zaman durur mu? Zaman akıp gitmiş, bizimkiler yaşayıp gitmişler. Gel zaman, git zaman, paralar yine suyunu çekmiş. Hazıra dağ dayanmaz. Aşına aşına bakır kaptan kalay gider. Kolay kazanılırsa, kolay gider…

Bizimkiler bol buldular ya; böreğin tazesini, suların gözesini ister olmuşlar. Har vurmuşlar, harman savurmuşlar. Geminin dibi kayaya oturunca durmuşlar… Yaradan rızkını vermez mi kulunun? Yine bir rüya görmüş padişah. Aklı başında olanlar, aklı başında rüyalar görürler. Öyle, ayakta uyuyup, kuşluk vakti kırk rüya görenlerden değilmiş padişah. Rüya görürmüş ama, rüyası riya görmezmiş. Bakınca, gönül gözü görürmüş. Görünce kabuğu değil, özü görürmüş…

Her neyse. Davula vurulup, tellal ünleyince sokakta, bizimkini sıtma tutmuş; titremiş yatakta. İçinden: “Ah ne olaydı, ne olaydı? Yılana karşı bu ihaneti yapmayaydım da, yanına varmaya yüzüm olaydı…” demiş. Sonunda, karısının da ısrarı üzerine kalkmış, düşmüş yola. Kale kapısına gelmiş ama, seslenmeye yüzü yokmuş. Bir taşın üstüne oturmuş, boynunu bükmüş durmuş. Ne kadar oturmuş bilinmez. Birden, bizim kara benekli ak yılanın başı görünmüş göçükten. “Merhaba dostum” demiş. “Yine bir müşkülün mü var?”

Adamcağız başı önünde susup durmuş. Yılan, daha fazla ezilmesine razı olmamış: “Senin günahın yok dostum” demiş. “Padişahı rüyasında tilki gören şehrin, insanlarının kurnaz olması normaldir. Kendinden bekleneni yaptın. Ben gücenmedim. Yaklaş, yaklaş da, sana yardım edeyim…”

Adam, ezile büzüle yaklaşmış. Yılan, bizimkinin suçunu hoş görüp de, yine yardım edebileceğini söyleyince işler düzelmiş. Adam, bin bir dil dökerek özürler dilemiş. Yılan da, yine alacağı altınların yarısı karşılığında, padişahın rüyasıyla yorumunu bir güzel anlatmış…

Bizimki yola düşmüş. Gayrı tanınıyor ya, hemen padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişahı hürmetle selamlayan adam, bilgiç bilgiç başlamış konuşmaya: “Sevgili padişahım. Rüyanda, dişleri kanlı kurt görmüşsün. Kurt canavardır. Yorumuna gelince. Efendim, adamlarınız kurt gibi düşünmeye başlamışlar. Birbirini parçalamak, yemek ve zarar vermek istiyorlar. Bu konunun üzerine ivedilikle eğilmeniz gerek. Aralarına muhabbet tohumları eklemelisiniz. Kurt adamlarınızı da gözden ırak tutmayınız. Ola ki, hem size, hem de çevrenizdeki iyi insanlara zarar verebilirler. Adamlarınızı iyi tanımalısınız…”

Padişah, bu yoruma çok sevinmiş ve bizim sahte tabirciye tam on kese altın ihsan etmiş. Altınlarını alan adam, sevinçle evinin yolunu tutmuş. Ama, bu defa tüymeyi düşünmemiş. Doğruca yılanın bulunduğu yere gelmiş. Yılan, duvarın göçüğünde bekliyormuş…

“Geldin mi?” diye gülmüş. “Neyse ki, bu defa dürüst davrandın. On kese altın almışsın. Beşini şu deliğe atıver de git…”
Adam, sözde keselerden beşini ayırmak için altınları yere koymuş ve. Ve yerden kaptığı irice bir taşı, yılanın kafasına fırlatmış…

Yılan, atak davranıp, başını delikten içeri çekmiş. Adamın attığı taş boşa gitmiş ama, aklı da başına gelmiş. Yaptığına pişman olmuş. Bir utanmış, bir üzülmüş ki. Ama neye yarar? Oturmuş yılanın bulunduğu göçüğün üzerine, başlamış ağlayıp yalvarmaya. O kadar yalvarmış, o kadar özürler dilemiş ki, sonunda yılan dayanamamış, başını delikten çıkarmış… “Üzülme dostum” demiş. “Padişahı rüyasında kurt gören şehrin insanlarının, birbirlerini yemesi normaldir. Ama sana bir nasihatim olacak ve bir daha da beni göremeyeceksin. Şimdi beni iyi dinle…”

Yılan, sözünün burasında delikte kaybolmuş. Tekrar çıktığında, adamın daha önce deliğe attığı altınları da çıkarmış ve demiş ki: “Bak dostum. Birine dost diyeceksen, sözün yalan olmasın. Binde bir çıkar. Dost diyeceğin kimse bir yılan olmasın. Bin düşün, bir karar ver. Bir işinde bin plan olmasın. Gereksizce, yık, köhnemiş binayı. Ama altında kalan olmasın…”

Bizimki, başı önünde, mahcup ve üzgün dinlemiş. Ama yılanın söylediği her kelime, bir ok gibi can evine saplanıyormuş…

Yılan, devam etmiş. Demiş ki: “Zamanında zulüm görmeyen kolay kolay zalim olmaz. İlimsiz alim olmaz. Taşıma suyla değirmen dönmez, üflemeyle güneş sönmez. Yaslandığın en sağlam duvar bile bir gün yıkılır. Çıktığın merdiven ne kadar dik olsa, bir gün oraya da çıkılır. Kendine dön, özünü bil. Söylediğin sözünü bil. Hop demeden hoplanmaz, dökmeden toplanmaz…”

Bizimki, her söylenene başını sallayıp, hak veriyormuş…
Yılan kızmış: “Koyun gibi başın önde, her kavala mee denilmez. Ahmak gibi dişin önde her mavala hee denilmez. Ben senden altın maltın istemiyorum. Yüce Mevlam bana layık görmüş bu toprağın altını. Ben neyleyim gümüşü, altını. Al, bu verdiğin de senin olsun. Lakin, aklını başına topla. Gelmediğin yerden gelir görünme. Bilmediğin şeyde bilir görünme. Puşulara bağlama başını, kişilere ayarlama işini. Sana vezir deme yetkisinde olan biri, yarın rezil etme yetkisine de sahipse; aldığın paye paye değildir. Yarından ötesine uzanmayan gaye, gaye değildir. Yiyebileceğin aşı, yapabileceğin işi yap. Her tencereye köz, her pencereye göz olma. Beni dinlersen şu altınlarını da al ve bu şehirden git. Bunlar seni bir süre geçindirir. Ticaretten anlarsan, sana sermaye olur. Bu arada bir sanat öğrenirsen, sana bir paye olur. Aza kanaat etmezsen, çoğu bulamazsın. Vermeye razı olmazsan, asla alamazsın. Emeğini harca, alın terine acıma. Ama bir kazanç uğruna şeref ve haysiyetini ortaya koyma. Ver yesinler, al ye. Helal kazan, helal ye. Bana bir daha güvenme. Başkasından aldığınla caka satma. Çaldığın yatağın üstünde yatma. Ben dedikçe bende olursun, biz dersen hep önde olursun. Sözü çok uzattım. Dinledin mi, anladın mı bilmem? Anladıysan kârlısın. Şimdi ayrılık vakti geldi. Elveda dostum…”

Ak benekli kara yılan, delikte kaybolmuş. Bizim ilimsiz âlim de, altınlarını ve altın değerindeki öğütlerini almış, bir başka şehre giderek, bu altınları sermaye yapmış ve ölünceye kadar mutlu ve dürüst bir hayat sürmüş. Masalımız da burada sona ermiş…

Düz bakan şaşı olmaz, masalın yaşı olmaz. Dinleyenler dinledi, anlayanlar anladı. Ve üzerine alınanların kulakları çınladı…

Ben bir küçücük sevdâlı kuştum
Aklım ermedi ellere uçtum
Yaban ellere, diken ellere
Gurbet ellere, gurbet ellere
Ben bir küçücük ak tomurcuktum
Aklım ermedi, kış günü açtım
Ala yellere, bora yellere
Kara yellere, kara yellere
Yuvasız kaldım karlara düştüm
Sılasız kaldım, çöllere düştüm
Uçsuz bucaksız yollara düştüm
Yılan yollara, yalan yollara
Duman yollara, duman yollara