Büyüklere Masallar I

Tarihte zahirî hakikat, masalda ledünnî hakikat meknûzdur. “Güzellik” nazarıyla vakaların daha ziyade masal kisvesi gözler kamaştırır, tarih kisvesi daha sönük görünür.

Paha biçilmez fakirin gönül zenginliğine, biz yine yelken açalım bir masalın enginliğine; eee ne de olsa düz bakan şaşı olmaz, masalın yaşı olmaz

Efendim, zamanın birinde, bir adamla karısı, büyük bir şehrin kenar bir mahallesinde yaşarlarmış. Adamın elinden bir iş gelmez, kadının sesine kuş gelmezmiş. Şükredermiş hallerine ama, halleri hal değilmiş. Kurttan aç, yılandan çıplakmış garipler. Üst yok, baş yok; ekmek yok, aş yok…

masal_minyatur1
Gecelerden bir gece, mumsuz evlerinin küçücük penceresinden dolunayın sızdığı ışığın aydınlığında oturmuş, gözlerini dizlerine düğümlemişler. Ne adam dört demiş, ne kadın dokuz. Bir süre öylece oturduktan sonra, kadının gırtlağına bir tıkırdı, dudağına bir lakırdı gelmiş. Demiş ki:

“Ey efendi. Bunca yıldır evliyiz. Hangi işe el attınsa eline geldi. Zamanında okumuş yazmış olsaydın; şimdi padişahın has adamı olurdun. Bak, rüya tabir edenlere bile padişah ne ihsanlarda bulunuyor. Kese kese altınlar, hatta sarayında makam veriyor. Ama sen…”

Adam, dayanamamış. Karısının sözünü kesmiş.
“Hatun kişi dinle beni! Ben cahil bir adamım. Padişah beni ne yapsın? Biz çulumuza oturup, halimizi bilelim. Sıkma canını. Rızkı veren Allah’tır. Yüce Rabbim hiç deldiği boğazı aç mı koyar?” demiş.

Kadın burnunu çekmiş, omzunu silkmiş: “Onu bunu bilmem” demiş. “Yarından tezi yok sen de rüya tabircisi olacaksın. Tellâl çıkıp da padişahın rüya gördüğünü söyler söylemez, hemen sarayın yolunu tutacaksın”
Adamcağız, ne demişse karısını razı edememiş. Kadın, direndikçe direnmiş. “Eğer dediğimi yapmazsan sana hakkımı helal etmem. Hem de alır başımı geldiğim yere giderim” demiş. Neyse ki, adam diklenmemiş de, olay daha fazla büyümemiş.

O geceki rızklarını da, tavada pişirip, sapında yemişler. Şükredip yatmışlar. Gelin görün ki; kadın yatmış sağına, dönmüş soluna, düşmüş uykunun yoluna. Adamcağızı uyku mu tutar gayrı? Dönmüş durmuş sabaha kadar. Seher yeli eserken, bir tutam uyku mu üflemiş gözlerine yoksa, ne olmuş? Eh, kirpikleri şöyle birbirine değer değmez tellâlın sesiyle sıçrayıp kalkmış. Abanmış pencerenin pervazına, kulak vermiş tellalın avazına. Tellâlın sesi de sıtma görmemiş cinstenmiş hani. Davula üç tokmak vurup, kükrüyormuş: “Duyduk duymadık demeyin ey ahâliii! Padişahımız bir rüya görmüş. Her kim ki, rüyayı tâbir etmek dilerse saraya gelsin. Duyanlar duymayana iletsiiin!..”

Adam bir karısına bakmış, bir sokakta haykıran tellâla. Giyinmiş çıkmış. Ayrandan aşağısı su. Ölmüş eşeğin kurttan olur mu korkusu. Düşmüş yola. Şehre girerken, kenar mahalleleri ana kentten ayıran surlar varmış. Surun kapısından girmeden önce, biraz soluklanmak, biraz da düşünüp cesaret toplamak için bir taşın üzerine çökmüş. Garibim başlamış düşünmeye; gidip de padişaha ne diyecek? Doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış.  İki de bir vazgeçer gibi oluyormuş ama, karısı gözünün önüne gelince yutkunup kalıyormuş.

Birden… birden bir ses duymuş. Sağına soluna bakmış ama kimseyi görememiş. Derken, bir ses daha duyulmuş. Adam bakmış ki, kara benekli ak bir yılan, karşı duvarın göçüğünden kendisine sesleniyor. Önce korkmuş, sonra dinlemiş. Yılan: “Merhaba yabancı” demiş. “Seni bu kapıdan geçerken hiç görmedim. Yoksa rüya tabir etmeye mi gidiyorsun?”

“Hee” demiş adam. “Nerden bildin yılan kardeş”
Yılan ıslık gibi gülmüş: “Gözünün duruluğundan, ağzının kuruluğundan…” demiş. Sonra da eklemiş. “Fukara ve acemi birine benziyorsun. Yaklaş, yaklaş da sana yardım edeyim ey darda kalmış adam…”

Adamcağız sesini çıkarmadan yılana yaklaşmış, araları bir adım kalınca durmuş. Yılan başlamış konuşmaya:
“Buradan doğruca saraya git” demiş. “Sakın içeri girerken ezilip büzülme. Sakın tevazu gösterip boyun bükme. Kapıdakilere büyük harflerle konuş. Ağzını büzerek, gözlerini süzerek konuş. Padişahı görebilir miyim deme, padişah beni bekliyor de. Padişahın karşısına çıkınca, kendini tanıtmak, uzun uzun laf etmek aptallığına düşme. Ona de ki, bir rüya görmüşsünüz devletli padişahım. Rüyanızda koyun görmüşsünüz. Tabiri ise şudur: Çevrenizdekiler koyun gibidirler. Senin çalacağın ıslığa göre hareket ederler. Bunların iyi bir eğitime ihtiyaçları var. Tabii, padişah hayretler içinde kalacak ve sana bol bahşiş verecek. Buradan geçerken, aldığının yarısını bana vereceksin…”

Adam, yılana teşekkür edip sarayın yolunu tutmuş. Adam yılanın dediklerini aynen yapmış. Padişahın huzuruna çıkar çıkmaz: “Selamünaleyküm padişahım” demiş. Sonra da: “Rüyanızda koyun görmüşsünüz. Tabiri de insanlarınızın koyun gibi saf ve uysal olmalarıdır. Onları biraz eğitirseniz iyi olur…” diye eklemiş.

Padişah hayretler içinde kalmış. “Yahu” demiş. “Rüya tabirinize bir diyeceğim yok ama, kimseye anlatmadığım rüyamı nasıl bildiniz efendi?” Bizimki, yılandan aldığı derse uygun olarak, gözünün birini hafifçe kısmış, ağzını biraz çarpıtarak gülmüş. “Padişahım” demiş. “İzin verin de, bu kadarcığını bilelim. Çünkü biz, yıllarca Çin-i Mâçin’de bunun eğitimini aldık…” Eh, bir iki de anlaşılmaz laflar edince, padişah sakalını avuçlamış, hayranlıkla bu adama bakmış, bakmış ve iki kese altın vermiş.

Bizimki, iki kese altını görünce, az daha aklını oynatacak olmuş. Sevinçle tutmuş evinin yolunu. Tam kapıdan çıkarken, aklına yılan gelmiş. Yavaşça yılanın bulunduğu göçüğe gitmiş. Seslenmiş ama, yılan cevap vermemiş. Adamcağız, bir kese altını göçüğün içine atarak yola koyulmuş. Eve geldiğinde, karısı henüz yeni uyanmışmış. Altın dolu keseyi atmış eteğine, kadının somurtuk yüzü dönmüş bal peteğine.

Bir süre bu altınları harcayarak güzel bir hayat sürmüşler. Ve kadın, verdiği bu akıldan dolayı kendine hep payeler çıkarmış… Gel zaman, git zaman paralar suyunu çekmiş ama padişah bir rüya daha görmüş. Tellal daha, “Ey ahaliii” der demez, kadın başlamış adamı itip dürtmeye. Adamcağız, bir önceki olayı on defa anlatmış, “Yılanı bir daha nerde bulurum?” demişse de, karısına söz dinletememiş.

Düşmüş yola. Gayrı işi öğrendi ya. Şehre girilen kale kapısının yanında durmuş. Sağına soluna bakmış. Kendini emniyete alınca da, göçüğe yaklaşmış. Başlamış yalvarmaya: “Aman yılan kardeş, yaman yılan kardeş. Paramız suyunu çekti. Bir rüya daha görmüş padişah. Rızkı veren Allah ama sebebi de inkar etmek günah. Çıkar şuracıktan başını, sevindir kardaşını…” Önce bir tıslama sesi duyulmuş, sonra da yılanın başı görünmüş: “Merhaba dostum” demiş. “Sen sözüne sadık biriymişsin. Sana yardım etmek görevim. Yine aynı şartlarla, yani aldığının yarısını bana vermen kaydıyla sana yardım edeceğim…”

Yılan, padişahın gördüğü rüya ile tabirini bir güzel anlatmış. Yapması gereken hareketleri bir güzel ezberletmiş… Adam düşmüş yola. Padişahın huzuruna hemen alınmış. Huzura gelir gelmez: “Selamünaleyküm padişahım” demiş adam. “Rüyanda tilki görmüşsün. Çevrendekiler tilki gibi kurnaz. Ayağını biraz denk alırsan iyi olur” demiş. Padişah, yine hayret ve hayranlıkla adamı seyretmiş. Sakalını eline alıp, bir süre düşünmüş. Adama hak vermiş. Sonra da, dört kese altın ihsan etmiş adama…

Bizimki, sevinçle eve koşmuş. Tam kale kapısından çıkacakken, aklına bir kurnazlık gelmiş. İçinden, “Yahu” demiş. “Ben deli miyim? Yılan ne yapacak altını. Şimdi şu dört kese altından ikisini neden yılana vereyim? Bu altınlar bana ömrümce yeter…”

Ayaklarının ucuna basarak, kenar kenar kapıdan çıkmış. Bir güzel tüyüvermiş oradan. Eve gelince, karı-koca altınları yere dökmüş, gözleri doyuncaya kadar şıngırdatıp seyretmişler…

Akar su yüzünde saman durur mu?.. Dünya durmadıkça zaman durur mu? Zaman akıp gitmiş, bizimkiler yaşayıp gitmişler. Gel zaman, git zaman, paralar yine suyunu çekmiş. Hazıra dağ dayanmaz. Aşına aşına bakır kaptan kalay gider. Kolay kazanılırsa, kolay gider…

Bizimkiler bol buldular ya; böreğin tazesini, suların gözesini ister olmuşlar. Har vurmuşlar, harman savurmuşlar. Geminin dibi kayaya oturunca durmuşlar… Yaradan rızkını vermez mi kulunun? Yine bir rüya görmüş padişah. Aklı başında olanlar, aklı başında rüyalar görürler. Öyle, ayakta uyuyup, kuşluk vakti kırk rüya görenlerden değilmiş padişah. Rüya görürmüş ama, rüyası riya görmezmiş. Bakınca, gönül gözü görürmüş. Görünce kabuğu değil, özü görürmüş…

Her neyse. Davula vurulup, tellal ünleyince sokakta, bizimkini sıtma tutmuş; titremiş yatakta. İçinden: “Ah ne olaydı, ne olaydı? Yılana karşı bu ihaneti yapmayaydım da, yanına varmaya yüzüm olaydı…” demiş. Sonunda, karısının da ısrarı üzerine kalkmış, düşmüş yola. Kale kapısına gelmiş ama, seslenmeye yüzü yokmuş. Bir taşın üstüne oturmuş, boynunu bükmüş durmuş. Ne kadar oturmuş bilinmez. Birden, bizim kara benekli ak yılanın başı görünmüş göçükten. “Merhaba dostum” demiş. “Yine bir müşkülün mü var?”

Adamcağız başı önünde susup durmuş. Yılan, daha fazla ezilmesine razı olmamış: “Senin günahın yok dostum” demiş. “Padişahı rüyasında tilki gören şehrin, insanlarının kurnaz olması normaldir. Kendinden bekleneni yaptın. Ben gücenmedim. Yaklaş, yaklaş da, sana yardım edeyim…”

Adam, ezile büzüle yaklaşmış. Yılan, bizimkinin suçunu hoş görüp de, yine yardım edebileceğini söyleyince işler düzelmiş. Adam, bin bir dil dökerek özürler dilemiş. Yılan da, yine alacağı altınların yarısı karşılığında, padişahın rüyasıyla yorumunu bir güzel anlatmış…

Bizimki yola düşmüş. Gayrı tanınıyor ya, hemen padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişahı hürmetle selamlayan adam, bilgiç bilgiç başlamış konuşmaya: “Sevgili padişahım. Rüyanda, dişleri kanlı kurt görmüşsün. Kurt canavardır. Yorumuna gelince. Efendim, adamlarınız kurt gibi düşünmeye başlamışlar. Birbirini parçalamak, yemek ve zarar vermek istiyorlar. Bu konunun üzerine ivedilikle eğilmeniz gerek. Aralarına muhabbet tohumları eklemelisiniz. Kurt adamlarınızı da gözden ırak tutmayınız. Ola ki, hem size, hem de çevrenizdeki iyi insanlara zarar verebilirler. Adamlarınızı iyi tanımalısınız…”

Padişah, bu yoruma çok sevinmiş ve bizim sahte tabirciye tam on kese altın ihsan etmiş. Altınlarını alan adam, sevinçle evinin yolunu tutmuş. Ama, bu defa tüymeyi düşünmemiş. Doğruca yılanın bulunduğu yere gelmiş. Yılan, duvarın göçüğünde bekliyormuş…

“Geldin mi?” diye gülmüş. “Neyse ki, bu defa dürüst davrandın. On kese altın almışsın. Beşini şu deliğe atıver de git…”
Adam, sözde keselerden beşini ayırmak için altınları yere koymuş ve. Ve yerden kaptığı irice bir taşı, yılanın kafasına fırlatmış…

Yılan, atak davranıp, başını delikten içeri çekmiş. Adamın attığı taş boşa gitmiş ama, aklı da başına gelmiş. Yaptığına pişman olmuş. Bir utanmış, bir üzülmüş ki. Ama neye yarar? Oturmuş yılanın bulunduğu göçüğün üzerine, başlamış ağlayıp yalvarmaya. O kadar yalvarmış, o kadar özürler dilemiş ki, sonunda yılan dayanamamış, başını delikten çıkarmış… “Üzülme dostum” demiş. “Padişahı rüyasında kurt gören şehrin insanlarının, birbirlerini yemesi normaldir. Ama sana bir nasihatim olacak ve bir daha da beni göremeyeceksin. Şimdi beni iyi dinle…”

Yılan, sözünün burasında delikte kaybolmuş. Tekrar çıktığında, adamın daha önce deliğe attığı altınları da çıkarmış ve demiş ki: “Bak dostum. Birine dost diyeceksen, sözün yalan olmasın. Binde bir çıkar. Dost diyeceğin kimse bir yılan olmasın. Bin düşün, bir karar ver. Bir işinde bin plan olmasın. Gereksizce, yık, köhnemiş binayı. Ama altında kalan olmasın…”

Bizimki, başı önünde, mahcup ve üzgün dinlemiş. Ama yılanın söylediği her kelime, bir ok gibi can evine saplanıyormuş…

Yılan, devam etmiş. Demiş ki: “Zamanında zulüm görmeyen kolay kolay zalim olmaz. İlimsiz alim olmaz. Taşıma suyla değirmen dönmez, üflemeyle güneş sönmez. Yaslandığın en sağlam duvar bile bir gün yıkılır. Çıktığın merdiven ne kadar dik olsa, bir gün oraya da çıkılır. Kendine dön, özünü bil. Söylediğin sözünü bil. Hop demeden hoplanmaz, dökmeden toplanmaz…”

Bizimki, her söylenene başını sallayıp, hak veriyormuş…
Yılan kızmış: “Koyun gibi başın önde, her kavala mee denilmez. Ahmak gibi dişin önde her mavala hee denilmez. Ben senden altın maltın istemiyorum. Yüce Mevlam bana layık görmüş bu toprağın altını. Ben neyleyim gümüşü, altını. Al, bu verdiğin de senin olsun. Lakin, aklını başına topla. Gelmediğin yerden gelir görünme. Bilmediğin şeyde bilir görünme. Puşulara bağlama başını, kişilere ayarlama işini. Sana vezir deme yetkisinde olan biri, yarın rezil etme yetkisine de sahipse; aldığın paye paye değildir. Yarından ötesine uzanmayan gaye, gaye değildir. Yiyebileceğin aşı, yapabileceğin işi yap. Her tencereye köz, her pencereye göz olma. Beni dinlersen şu altınlarını da al ve bu şehirden git. Bunlar seni bir süre geçindirir. Ticaretten anlarsan, sana sermaye olur. Bu arada bir sanat öğrenirsen, sana bir paye olur. Aza kanaat etmezsen, çoğu bulamazsın. Vermeye razı olmazsan, asla alamazsın. Emeğini harca, alın terine acıma. Ama bir kazanç uğruna şeref ve haysiyetini ortaya koyma. Ver yesinler, al ye. Helal kazan, helal ye. Bana bir daha güvenme. Başkasından aldığınla caka satma. Çaldığın yatağın üstünde yatma. Ben dedikçe bende olursun, biz dersen hep önde olursun. Sözü çok uzattım. Dinledin mi, anladın mı bilmem? Anladıysan kârlısın. Şimdi ayrılık vakti geldi. Elveda dostum…”

Ak benekli kara yılan, delikte kaybolmuş. Bizim ilimsiz âlim de, altınlarını ve altın değerindeki öğütlerini almış, bir başka şehre giderek, bu altınları sermaye yapmış ve ölünceye kadar mutlu ve dürüst bir hayat sürmüş. Masalımız da burada sona ermiş…

Düz bakan şaşı olmaz, masalın yaşı olmaz. Dinleyenler dinledi, anlayanlar anladı. Ve üzerine alınanların kulakları çınladı…

Ben bir küçücük sevdâlı kuştum
Aklım ermedi ellere uçtum
Yaban ellere, diken ellere
Gurbet ellere, gurbet ellere
Ben bir küçücük ak tomurcuktum
Aklım ermedi, kış günü açtım
Ala yellere, bora yellere
Kara yellere, kara yellere
Yuvasız kaldım karlara düştüm
Sılasız kaldım, çöllere düştüm
Uçsuz bucaksız yollara düştüm
Yılan yollara, yalan yollara
Duman yollara, duman yollara

Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin?

Ol mecliste oturan ashâb-ı tarik ve erbâb-ı fütüvvet olanlar için, ayak üzre hizmette duran ihtiyar için, üstadı için gücü yettikçe, birer tuhfe hazır ede, cümlesin bir zarfa koyalar…
tedbiriniterkeyle

Hakkında “Güyâ ki o şâir-i yegâne, Gelmiş bu kitâb için cihâne” buyrulan Galata Mevlevihanesi postnişini Muhammed Esad Galip Dede Efendiyyu’l Mevlevi tarafından “Sanatına tam sahip olduğu devirlerde yazdırıldığı tahmin edilen meşhur müseddes”

MÜSEDDES
Mef’ulü Mefa’ilün Mef’ulü Mefa’ilün Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm‐ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Meyhâneyi seyrettim uşşâka matâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Bir neş’e gelip meclis bîhavf u hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Ey dil sen o dildâre lâyık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sâdık mı değilsin ya
Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Mahzun idi bir gün dil meyhâne‐i mânâ’da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel‐âda
Al destine bir bâde derd u gamı ver bâda
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Bir bâde çek, efzûn kap mecliste zeber‐dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ‐best ol
Alçağa akar sular, pay‐i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen Gâlib gibi ser‐mest ol
Aşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

TAZELER İÇİN LUGATÇE:
Pir-i muğan: Meyhanecilerin piri, üstadı, Hakk şarabını dağıtan manasına sâki. Zahirde tekke amma batında cümle alem feyiz ve neşe meyhanesi, şarap da feyiz, sevgi ve neşe, pir i mugan da o feyzi o neşeyi kadeh kadeh sunan mürşittir. Tedbirini terk et; takdir Allah Teâlâ’nındır. Sen yoksun; o benlikler, hep vehmindir; zannındır. Birden bire aşkı bul, bu armağan, bulanındır. Devran, devran olalı, temiz kişilerin, ilâhî zevk sahiplerinindir. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; feyiz ve neşe kadehini elinden bırakma, söz pîr‐i mugânındır. Meyhaneyi seyrettim; âşıkların, çevresinde dönüp durdukları yer olmuş; orada oturanlar tekliften de affedilmişler, tekellüften de. Bir neşe gelmiş; mecliste ne korku kalmış, ne aykırılık; gama dâir sohbet yapılmıyor, gamın bulanıklığı anılmıyor; hepsinin de meşrebi tertemiz bir hâle gelmiş. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Ey gönül, sen o sevgiliye lâyık mı değilsin; yoksa sevgi dâvasında gerçek mi değilsin? Azrâ’nın özrü nedir; sen Vâmık mı değilsin. Sende bu gam ne gezer; yoksa âşık mı değilsin. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Bir gün gönül, mânâ meyhanesinde mahzundu; hatıra fikirler düşmüştü de inkâra döşenmiştim. Bir pîr, ansızın geldi de alelade Öğüt verdi; eline bir şarap kadehi al, derdi de yele ver gitsin, gamı da dedi. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Bir kadeh şarap çek, içtikçe iç; mecliste yücel; sözün üstün olsun, yürüsün. Ayağını dışarıya atma; meyhanede ayak dire. Sular alçağa akar; sen de küpün ayakucuna düş; alçal. Coşup köpüreyim dersen Galib gibi sarhoş ol. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i muganındır.

Osman Şemsî Efendi

Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur
bekirsidkiefendi
Unutulmaya mahkum, eskice bir kitabın sayfaları arasında, kimbilir kaç yıldır saklıyordu şefkat nazarlarını…

[Nev-niyâz ve Dedesi]

Kim bu hazret dedem?
Şeyh, Hâfız, Gülyağcı, Saatçi Bekir Necmeddîn Sıdkî Ateşli deseler tanıyabilir misin evladım… Bilmem ki nereden nasıl başlamalı; tekke ve zâviyelerin sırlanmasına kadar irşâd faaliyetini sürdüren dergâhlardan biri de İstanbul’da Alayköşkü yakınındaki Aydınoğlu Tekkesi’dir. Şimdi gidip baksan sadece bir zamanlar tekke avlusunda bulunan Hasan Ünsî Türbesi ve tekke hazîresindeki mezarları görürsün. İşte bu Aydınoğlu Tekkesi’nin son postnişîni de, tekke ve zâviyelerin kapatıldığı güne kadar adı geçen tekkede ve daha sonra Haseki Kişihatun Camii’nde imam-hatipliğe tayin edildiği andan vefatına kadar irşad faaliyetlerine devam ederek halifeler yetiştiren Ispartalı Şeyh Bekir Necmeddîn Sıdkî Kâdirî Üveysî Enverî’dir.

Peki bu tekke meşhur bir tekke midir ki mevzu-u bahis oldu?
30 Kasım 1925 tarihine kadar âyin icrasına devam edilmiş olan Aydınoğlu Tekkesinin en son postnişîni olan fotoğrafını astığımız Şeyh Efendi de Kâdirî Tarîkatının, Şeyhi Osman Nûreddîn Efendi’nin tesis ettiği Enveriyye kolunun ilk halka şeyhlerindendir. İlla şöhret arayacaksan Şeyh Bekir Efendi, Türkiye tarihinin yetiştirdiği önemli ilim ve fikir adamlarından Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil ve büyük bestekar Hafız Bekir Sıdkı Sezgin’in babası Hafız Hüseyin Sezgin Efendilere hilafet vermiştir.

Sanki orada, hemen eskimiş fotoğrafın altında bir de mektup var?
Var ya… “Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur” diye başlıyor. Bu kafesin canlarından kadim bir hatırat:

… Birbirimizi unutmak mümkün değildir. Bilirsiniz ki, kırk seneden mütecaviz bir zamandır sizinle bu dergâhda bende olduk. Bu dergâh, ne dergâhdır ki, beyanı akli külden haricdir. Kendimizi burada bildik, burada bulduk. Kendi yüzümüzü ande gördük, varlığı ande bitirdik, yokluğu ande şikâr ettik. Husûsâ sizinle hemderd idik. Ande pâk olduk, ande tâze can bulduk. Ande her müşkil fetholdu; ol ki ayni mürşidden câri feyzi hakikatdir. Nasıl unutalım. Cümleden kat’ı nazar bir pınar sızıntısıyız, ol pınardan sızıb zuhûr etmişiz, ondan bir katreyiz, mahv ü fenâmız yine ol pınarda fenâ bulur. Alelhusus hubbi sivâ, sahibi Hudaya bu kurbiyyetde mübeddel oldu. Bu muhabbet ne muhabbettir ki, beyanü imâsı kabil değildir… Yüzlerce müslüman, meclisi bezmi muhabbetde elbirliği, gönül niyazlığı derde çâresazlığı ile râhi aşkü müveddette soyunmuş, üstünde beyaz gömlek veya tennûre, sırtda haydariye, başda beyaz takke olarak kâffesi bir vücuddan bir ağız ve bir dil ile namı Hüdayı yad eylemişlerdir. Dergâhda pazar günü öğle namazından, pazartesi gecesi yatsıdan sonra, cuma ve geceleri namazı müteakip, haftada dört defa Şâbani, Kâdiri âyini yapılır, hem kuuden zikredilir hem kıyama kalkılır, hem de Halvetîlere mahsus olan şekilde devrânlar olurdu. Semâhanede iç içe halkalar teşkil edilerek genç ve ihtiyar, dînç ve nâtüvan yüzlerce âşıkan ortasında, İzzi Efendi, pervâne misali dönerlerdi. Ala yemini zâkir Mustafa Bey, Büyükefendi Osman Şems’den:

Gözü dünya mı görür âşıkı dîdâr olanın
Dilberi sen gibi bir mâhi dilâzâr olanın

neşidesini okudukça her dilden envarı muhabbet berk urmağa başlardı. Efendinin terbiye ve irşâd devresi, Dergâhın kapusundan tam yirmi sekiz sene dışarı çıkmamak sûretiyle seleflerinin çoğundan fazla devam etmiştir. Şahsındaki ulviyetin tesiri ile burayı ‚”mecmai uşşak” denilecek hale getirmiştir…

Büyükefendi diye bahsi geçen Osman Şems kimdir?
Edeb Ya Hu! Ecille-i rical-i Kadiriyye ve Üveysiyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osman Nureddin-i Şems (k. s) Efendi hazretleri, hazretim kamil bir mürşid…

Sizin lugatinizde “Mürşid” kime derler, Allah ile kul arasına girilmez diyorlar ya?
Fesubhanallah, Allah’ı buldun da aranıza girdik sanki. O Allah’ı kullarına, kullarını da Allah’a sevdiren ve yaklaştıran, kul ile Allah’ın arasını yapan
hazret-i insandır…

Bize O’ndan bahsetseniz…
Şeyh Osman Nûreddîn Efendi, 23 Mart 1814 Çarşamba günü İstanbul’da Bâb-ı Âlî civârında Hocapaşa Mahallesi’nde doğmuştur. Babası Maliye Bakanlığı Eshâm Kalemi Şeflerinden Nakşibendî tarîkatinden‚ Hoca Emin Efendi diye tanınan Münzevî Seyyid Muhammed Emin Efendi’dir. Hoca Emin Efendi, daha sonra Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye intisab ederek yirmiüç yıl münzevî bir hayat yaşamış, 28 Haziran 1861 tarihinde 80 yaşında vefat etmiştir. Osman Şems Efendi, seviyeli bir ilim tahsili almış olmasının yanı sıra irfan dünyasına da girmiştir. Henüz genç yaştayken evlerinin yakınında oturan Nakşibendî şeyhlerinden İsmail Efendi’ye intisab etmiş, şeyhinin 1839 yılında vefat etmesi üzerine babasının da şeyhi olan Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrahim Halvetî’ye bey’at etmiştir. İntisabından yedi sene sonra Kuşadalı’nın da vefat etmesi üzerine Osman Şems Efendi sülûkunu tamamlamak için mürşid aramağa başlamış ve sonunda Aksaray’da Kara Mehmed Paşa Mescidinde veya Sinekli Bakkal’daki evinde inzivâyı tercih eden Kâdirî-Üveysî şeyhlerinden Şeyh Abdurrahim Ünyevî’ye intisab ederek 1849 yılında irşad izni almıştır. Abdurrahim Efendi, Osman Şems Efendi’de biraz nefsânî gurur görmüş ve bunu kırmak için, eğer odun yarıcılığı yaparsa kabul edeceğini söylemiş; o da verilen emre uyarak şeyhi tarafından kabul edilmiştir. Şeyhinin 1856 yılında vefat etmesinden sonra Osman Nûreddîn Şems Efendi, Kâdirî Tarîkatı Pîri Seyyid Abdulkâdir Geylânî’nin rûhânî feyzine, dolayısıyla da manen Üveysîlik pâyesine nail olmuştur. Aynı zamanda büyük bir şair olan Osman Şems Efendi, artık hem şair, hem de şeyh olarak meşhur olmuştur. Daima diz üstü otururduğu nakledilen Osman Şems Efendi, seyrekçe beyaz sakallı, uzunca yüzlüydü. Çoğu zaman başlarına fes giyip üstüne yemeni sarardı, bazen de Kâdirî şeyh serpuşu olan tâc giyerdi. Kendisi tekkede oturan bir şeyh olmayan Osman Şems Efendi, önceleri Sirkeci Hocapaşa Mahallesindeki, sonraları Üsküdar’daki, daha sonraları da Üsküdar-Selîmiye’deki kirâ olarak oturdukları evlerinde ikâmet etmiş ve dervişlerini irşâd etmişlerdir. 27 Aralık 1893 Çarşamba gecesi Üsküdar-Selîmiye’deki evlerinde âhirete irtihâl etmişlerdir. Devrinin en şöhretli şairlerinden ve mutasavvıflarından olan Osman Şems Efendi ilim ehli ve Dîvân sahibi bir şeyhti. Osman Nûreddîn Şems Efendi Kâdiriyye-i Üveysiyye’nin Enveriyye kolu kurucu ve Pîr-i Sânî olarak sayılmakta ve tarîkatın Pîr’i olan Abdulkâdir Geylânî’ye Bâzu’l-Eşheb (Alaca Şahin) ünvânından mülhem olarak kendisine Bâzu’l-Enver (En nurlu Şahin) denmektedir.

Nezd-i âlîlerine varanlar, sohbetinin lezzetinden bıkmaz, usanmazlardı. Dâima dizüstü otururlar ve lisân-1 hikmet-i feşânından sâdır olan sözler; esrâr-ı Kur’aniyye ve ehâdis-i nebeviyyeye müteallik varidat-1 ilâhiyye idi. Hz. Şeyh’in huzuruna girildiği zaman kalbimizden mâsivâ kaydı ref olur; yerine zikr-i Hak kâim olurdu. Yanında bulunduğumuz müddetçe, cemâline baktıkça bakacağımız gelir; yanından ayrılmayı canımız istemezdi. Meclis-i şeriflerinde bulunduğumuz zamanın hâtırası ve bahusus, latif hayalleri, bir dakika gözümüzün önünden kaybolmaz: huzurlarında iken herkesin kalbinde bulunanları keşfeder, söyler idi. Ale’l-ekser, huşûan ağlarlardı. Vâridât-ı rabbâniyyeye mâlik olduklarından, sözleri pek müessir idi. Fesâhatından udebâ, maârifinden ulemâ, tahkikatından ehl-i felsefe, dakâyıkından bülegâ, eş’arından şuarâ, hikmetinden ukalâ, âdabından fukara, elhâsıl, her sınıf kendine göre, fezâil ve irfânından iktibas- ı feyz ederlerdi. Kendilerinin, zâhiri hâlde hankâhı yoktu. Fakat her müridin kalbini hankâh-ı aşk ittihâz etmiş idi. Hülâsa-ı kelâm Cenâb-ı Şeyh, ser halka-ı erbâb-ı tecrîd ve sâkî-i hum-hâne-i tevhîd olmuş idi. Şiddet i riyazet ve mücâhededen kemâl derecede zaîf halde idiler. Bellerine bağladıkları kemeri gördüm; hemen hemen bir çocuk kemeri kadar ufak idi…

Peki bu Şems adı nerden geliyor?
Asıl adı Osman Nûreddin olan Şems Efendi, Ulu Velî Kuşadalı İbrahim Efendi’den el aldıktan sonra gönlündeki ilâhî aşkın uyanarak coşup taşmasıyla yanık şiirler söylemeye, Önceki “Nurî” mahlasını bırakarak artık “Şems” mahlasını kullanmaya başlamıştır. Bu mahlası almalarının hikmetini Şeyh Vasfı Efendi (ö. 1910) ye nazîre olan bir gazelinin sonunda:

Pertev-i zâtından ey Şems ettiğim çün iktibas
Yadigâr aldım bu ismi Şemsi-i Tebriz’den

beytiyle açıklar. Şeyhi Abdurrahim Ünyevî (v. 1856)’nin vefatından sonra Şems, Kâdirî tarîkatının pîri Seyyid Abdulkadir Geylânî’nin ruhanî feyzine, dolayısıyla manen Üveysîlik payesine nail olmuşlardır. Artık her iki yönden, hem şairlikten, hem de şeyhlikten ünü çevreye yayılmıştır. Şeyhliği şairliğine mâye, şâirliği de şeyliğine saye olmaya başlamıştır. Hem ariflerin hem de şairlerin takdir edecekleri beyitlerin yüzlercesini, binlercesini yazıp sevdiklerine okumuştur.

Aziz okuyucularımızın da bu manadan ve dahi hazretimin füyuzatından behredâr olmaları için teberüken Şems remizlerinden nükteler saçalım;

MÜSEDDES Gözü, dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın
Dilberi, sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın
Gayre meyli olamaz, aşkın ile yâr olanın
Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın
Ayağı yer mi basar zülfüne berdar olanın
Aşk u şevk ile verir cân ü serî döne döne

Nâr-ı aşkınla yanan, şem’a-i kâfûr gibi
Sâf eder sînesin âyîne-i billûr gibi
Cûş eder mevc-i dili, mevc-i yem-i nûr gibi
Görünür bâng-i “Ene’llâh!” ile Mansûr gibi
Tutuşur meş’al-i âhı şecer-i Tûr gibi
Savrulur göklere her bir şereri döne döne

Sana dil-beste olan, zülf-i perîşânın ile
Mest olur gerçi mey-i la’l-i gül-efşânın ile
Hûna âğâşte olur hancer-i müjgânın ile
Âkıbet yârelenür pençe-i hicrânın ile
Saplanıp sîh-i gama âteş-i sûzânın ile
Laht-ı biryâna döner tâ ciğeri döne döne

Her tecelli kim eder aşk-ı dil-efrûz-i niğâr
İnleyip bâd açar, la’lini gül-bâğ-ı bahar
Cûylar girye edip, na’re urur murg-ı hezâr
Raks eder pîr-i felek vecd ile bî-sabr ü karâr
Kimi bî-savt ü hurûf ü kimi pür-nâle vü zâr
Zikr eder Hakk’ı cihân zir ü beri döne döne

Cezbe-i aşk ile bir âleme kıldın ki hirâm
Düşdü sermest gönül, bezmine bî-bâde vü câm
Çeşmime oldu hüveydâ nice merdân-ı kirâm
Kimi Veys ü kimi Bedr ü kimisi Şems-i be-nâm
Mevlevî gibi şebistân-ı mahabbetde müdâm
Şem’inin yanmada pervâneleri döne döne

Âh kim gerdiş-i dûlâb-ı cihân gibi, nisâb
Aksine devr ile îdüp yine cüllâbı serab
Etdi bu bâğda bir serv-i revânım kem-yâb
Kıldı üftâde-i çâh-ı çemenistân-ı türâb
Nevh-i nâlemden olup devrine zencir-i tınâb
Dil ü çeşmin dökülür eşk-i teri döne döne

Kıldı hasret beni sergeşte vü mestâne-revân
Nâr-ı firkat dilime açdı nice dâğ-ı nihân
Başdan başa olup zâr tenim dîde-i cân
Görmeğe zülfü içinde ruh-i cânânı ayân
Şems olup, hem-reviş-i mihr ü meh-i nûr-efşan
Seyr eder çarh ile şâm ü seherî döne döne 

selincan

Oldu olacak bir de irfan mektebinden nutk-u şeriflerini ikram edelim:

Gel gülşen-i tevhide şu bülbül gibi yâ Hû
Nâlân olub Allah diyelim hû diyelim Hû
Gözyaş ile gül-bûn-i aşka verelim su
Giryân olub Allah diyelim hû diyelim Hû

Mânend-i sabâ nefha edüb nefha-i Rahman
Olsan çemen-i dilde maârif ğüli hândan
Bâğ-ı melekûta per açub etmeğe seyran
Perrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bildik ki beka yol bize bu dâr-ı fenada
Ahvâl-i bekayı görelim râh-i Hudâ’da
Bildirmeyelim kimseye esrarı kabâda
Pinhan olub Allah, diyelim hû diyelim hû

Dergâh-ı Îlâhî’de olub bende-i ferman
Meydân-ı mahabbetde idüb zikr ile cevlân
Cezbeyle semâ eyleyelim vecd ile devran
Gerdân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Emri tutalım eyleyelim terk-i menâhî
Çıksun feleğe nefsimizin dûde-i âhı
Tennûr-i gönülde tutuşub aşk-i ilâhî
Sûzân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Aşk ile yanub yanmayalım nâr-ı cahîme
Mevt irmeden ivvel girelim dâr-ı naime
Beyt-i Hak olan zâviye-i kalb-i selime
Mihmân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Dilden çıkarub meşgale-i hubb-i sivâyi
Can gözlerin açub görelim fevk-ı ulâyı
Her yüzde temâşâ edelim vech-i Hudâ’yı
Hayrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Envâr-ı tecellîde olub mahv ü perişan
Fânî olalım tûr-i tecellî gibi yeksan
Humhâne-i Veysî’den içüb bâde-i irfan
Sekrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bul Şemsi gibi aşk-ı Muhammed’le delili
Bil âteş ile sırr-ı gülistan-ı Halil’i
Mûsâ gibi seyr etmeğe envâr-ı celîli
Pûyan olub Allah diyelim hû diyelim hû

Neyzen Osman Bey’in bestenigâr makamında bestesi 

Salahi Dede’nin(v. 1997) mâhur makamında bestesi 

Mevlevi tesbihi

Ey vuslat o âşıkları efsûnuna râm etEy tatlı ve ulvî gece: yıllarca devam et!

Aşkın kuluyuz Mevlevîyiz biz,  Sevgi yoluyuz Mevlevîyiz biz
Başımda sikke, kâinât tekke, Çâr cihet Mekke Mevlevîyiz biz
Gelince vecde eyleriz secde, Kur’ân’a bende Mevleviyîz biz
Beş vakit ezan çağırır her an, İsmine hayrân Mevlevîyiz biz
Âhir ümmetiz, ehl-i sünnetiz, Mest-i vahdetiz Mevlevîyiz biz
Hilkât sebebi, Muhammed Nebî, Hakkın habîbi Mevlevîyiz biz
Hazret-i Sıddık, Resûl’e sâdık, Yoluna âşık Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ömer, Fârukü’l beşer, Adl ile söyler Mevlevîyiz biz
Hazret-i Osman, Şehid-i Kur’ân, Ne bilsin nâdân Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ali, hidâyet eri,  İkrâr vereli Mevlevîyiz biz
Yâ Hazret-i Pîr, ol bize dest-gîr, Ezelden takdîr Mevlevîyiz biz
Abd-i rû siyah, acısın Allah, Her seherde ah Mevlevîyiz biz

Can, bir taraftan yaklaşan vuslatın rayihası ile sermest gezerken diğer yanımız elimizdeki tesbihin bitmek bilmeyen beyhude turlarından muzdarip…

Bilemiyoruz yukarıdaki PLAY düğmesine basıp dinliyormusunuz nasıl Mevlevi olduğumuzu… sizin de dikkatinizi çekti mi sadece 17 Aralık’larda, Şeb-i Arûs’larda, sema ayininde,  profil resimlerin de değil “Her seherde âh Mevleviyiz biz” buyuruyor değil mi? Yani namazsız, niyazsız Mevlevi olunmaz!

Hz. Nâbi ne de güzelim dile getirmiş hal-i pür melalimi:
Leb zikirde ammâ ki gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan mütereddid.
Bizim dudaklanmız zikr-i Hak’la meşgul iken, fikrimiz dünya bataklığına saplanıp kaldıysa, eldeki mercan tesbih de tereddütte kalır elbet. Maddeye gönül vermemek… Şimdi bu yolun yolcusunun masivadan kendisini nasıl sıyırabileceğini düşünelim:
İnsan, hayatı müddetince masiva ile beraber yaşar. O halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabiî insan, yaşamak için yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayatî ihtiyaçlara bağlanacağı gibi, türlü güzellikler de gönül verecektir. İşte, tasavvuf, dervişine zikir, fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.
Masivadan ilgiyi kesmek demek, maddeye gönül vermemek, ona bağlanmamak demektir; yoksa madde ile meşgul olmamak demek değildir. Derviş, herkes gibi umumî hayata karışacak, kendi işini ve başkalarının işlerini yapmaya çalışacak, mukadderse zengin olacak, hiçbir surette Hak’tan ayrılmayacaktır. Fakat bütün bunlara gönlünü bağlamayacak, Malikü’l-Mülk’ü düşünecek, bugün kendi elinde Hakk’ın emaneti ve atası olan her türlü nimetin, yarın başkasının eline geçmesinin tabiî olduğunu teemmül edecek ve kaybından dolayı asla müteessir olmayacaktır.

Efendim kısa söyleyin, manayı bulandırmayın derseniz; ölçü gayet basit… Maddeye gönül vermemenin alameti: ele geçince: sevinmeyeceksin, elden çıkınca: üzülmeyeceksin!


Aşığının:
Ehl-i tevhid olmak istersen sivâya meyli kes,
Aç gözün merdâne bak, Allah bes bâki heves.
buyurduğu gibi, Hak’tan maâdasına gönülde yer veren kimse, muhabbet ve aşk ile şirk-i hafiye kadar gidebilir. Her ne kadar bazı tarik erbabı “Hakikate, mecaz köprüsünün geçilerek varılır” demişlerse de, erbabı, bunun hududunu tayin eder.

Şimdi ey aziz okuyucu buraya kadar  hangi sorular uyandı hanenizde bilmem… O fotoğraftaki bu satırların yazarı mıdır? Elindeki tesbih mercan mıdır? Bu yazı bir seher vakti mi yazılmıştır?

Onu bilmem ama bu yazının da sonu bir yere varamamıştır. Mana gene yarım kalmıştır… Ne yapalım bu oyunda bize düşen (düşe kalka da olsa) yolda olmaktır, nereye vardıracağı O’nun işidir, aşk û niyaz eyleriz vesselam…

Aşkın Kabesinde

Görmüyorlar mı ki etraflarında bulunan insanlara saldırılırken, can güvenlikleri yokken,Biz Mekke’yi güvenli, emin bir belde yaptık.Hâlâ mı batıla inanıp Allah’ın nimetlerini inkâr edecekler? [Ankebût:67]  

– Efendim Tanpınar, mûsikî ile mekânlar arasında ilişki kurarak belli mekânlarda belli makamları ve eserleri duyar gibi olduğunu söyler. Sizin, dînî mûsikîye fevkalâde vâkıf bir sanatçı olarak Kabe’de, Ravza-i Mutahhara’da, kutsal mekânlarda, dînî mûsikîyle kurduğunuz ilişki nasıl? Kutsal mekânlarda dolaşırken duyar gibi olduğunuz makamlar ve eserler var mı?

– Doğrusu benim de çok sevdiğim ve önem verdiğim bir konu bu. Meseleye çok dik bir bakış açısıyla giriş yaparak başlayacağım. Çünkü ben bir takım gerçeklerin etrafında dolanmaktan hazzetmiyorum. Direkt olarak sevgililerin kucağında olmayı seviyorum. Sevgiliyle beraber olmayı seviyorum. Onun için de ifade edilmek istenen şeyi iyi belirlemek ve ifade etmek gerekir diye düşünüyorum. Şimdi şurada, önümde bir nota var. Gördüğünüz gibi üzerinde “Levlâk” yazıyor. Aslında hikmet. Bu konulardaki duyarlılığımı ifade edebilmek için örnek vereceğim; Yiğitbaşı Velî Ahmed Şemseddîn-i Marmaravî Hazretleri, Câmiu‟l-Esrâr adlı manzûmesinde, ilk yaratılıştan başlamak üzere bütün âlemlerin aşk ile, muhabbetle ve sevgiyle varlık sahasına çıktığını ve var oluşlarını da yine bu sâyede sürdürmekte olduğunu bildiren nutk-ı şerîflerinde şöyle buyuruyorlar:

Hikmeti bil, cümle sevgiler geri aslı nedir?
Amma hâlen bilmeyen bilmez ânın faslı nedir

Nûr-i câmi evvelâ oldu hakîkat Ahmed’e
Şefkat ile bu taayyün oldu sûret Ahmed’e
Marmaravî Efendimiz böyle buyuruyor. Bu çok enteresan ve çok güzel bir şeydir. Yani cânın cümlesi sırrı, kutlu Ahmed sırrıdır diyor. Bu sevgiyle her şeyin halk olduğunu, yani bütün eşyanın bu sevgiyle var olduğunu söylüyor. Yani sırrı Ahmed, iki cihan serveri Efendimizin sırrı meselesini ortaya koyuyor. Taayyünden yani açığa çıkmaktaki murâd-ı ilâhîsinden bahseder ve

Yoğ iken bu yer ve göğ-ü arş-u kürsü nefs-ü cân
Yedi bin yıl andan evvel Mustafa oldu nişân
diye devam eder. Fevkalâde bir oluşum zincirini ortaya koyan bir nutku şeriftir. Şimdi buralardan yola çıktığımız zaman bütün kâmil insanların sözünü sohbetini, efendim nesrini şiirini, -ki biz ona nutk-u şerif diyoruz- gözönüne aldığınız zaman, bir taayyün, zahir olma muradıyla, Cenâbı Allah âlemleri halk ediyor. Tabii bütün Esmâ-i Hüsnâ devrede. Cenâb-ı Hakk bütün eşyasını bu Esmâi Hüsnâ ile yaratıyor. Bu esmadan bir tanesi de “El-Musavvir” Tasvir Edici yani. Her mahlûku, ezelî hikmetinin gereği, çeşitli şekillerde yaratan, tasvir eden, her varlığa ayrı bir şekil ve özellik veren. Tasvir edici ile kast edilen estetik veren, güzellik bahşeden. Yani her şeyin birbiriyle ciddi şekilde ilişkide olduğunun kesin bir delili olarak Esmaül Hüsna’nın ortalaşa var ettiği bir kainat içerisinde yaşıyoruz. Her şey birbiriyle bağlantılı… “El-Bâri” esmasından yola çıkacak olursak “Her şeyi birbirine göre yaratan” esprisi var. Mahlukatın aza ve cihazlarını birbiriyle uyumlu bir şekilde yaratan, her varlığı kainattaki umumi nizama ve gayelere uygun bir şekilde yaratan demektir. “Şarkılar seni söyler” diye bir güzel nihavend şarkı vardır. Rahmetli Muzaffer İlkar’ın bestelediği sözleri Konyalı Fakih Özlen’e ait. Bizim bakış açımıza göre her şey bir sevgiliyi söyler. Her şey sevgiliyi hatırlatmak için yaratılmış bir nesnedir. İlle de sorduğunuz soruya cevap vermek gerekiyorsa Ne varsa alemde sevgiliyi hatırlatır. Mekan ve müzik örtüşmüyorsa, iç içe değilse abesle iştigaldir. Tasavvuf müziğinin irfanında, aylara göre, bu ayların özelliklerine göre güftelerinin seçildiği ilahilerle meşkler yapılır. Zikrullaha eşlik ederken, revnak verirken bu konular seçilir. Yere, zamana, zemine göre makam vardır, güfte vardır. Rebiülevvel ayında daha ziyade Efendimizin dünyayı şereflendirmesiyle ilgili güfteler okunmalıdır. Muharrem ayının hüznü bir başkadır Ehl-i beyt aşıkları için… Zilhicce ayının güfteleri, esprisi tamamıyla kendine göredir. Kurbandır, hacdır. Bütün ayların böyle hassasiyetleri vardır.

Musiki yapan insanlar, bu hassasiyetlerin tekrar hatırlanması, ibretler alınması üzerine kurarlar musiki binalarını. Aklına geleni söylemek de var bu işin içerisinde. Gönül ne diyorsa onu söyleyebilirsiniz ama işin bir de kurumsal yanını, birikimini, kültürünü göz önünde bulunduracak olursanız meseleye bu açıdan yaklaşmak lazım geldiğini görebilirsiniz.

– İsterseniz Hac’daki mekanlara temas edelim
– Hac deyince, Tevhid noktasına gitmezden evvel Ravza-i Mutahhara’ya uğrayıp bir ulu destur almak. Tevhidin dahi ortaya çıkış sebebi, hikmeti yani “Sebeb-i Hilkat-i Alem” olan zattan bir feyz alıp O’nun elini öpüp Tevhid noktası olan Beytullah’a geçmek işin irfanı ise, tabii Ravza-i Mutahhara’da o tertemiz olan bahçede, ama aynı zamanda temizleyici olan bahçede Cenab-ı Hakkın dahi “Levlâke levlâk” diye hitab ettiği: yani “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım, Beytullah’ı da yaratmazdım, hiçbir kutsal mekânı dahi yaratmazdım” buyurduğu; ki bir hadisi şerifte Efendimiz şöyle buyuruyor: “Üç yerde namaz kılmak için sefer edilir. Geri kalan yerler tamamen meşrebe, keyfe kalmıştır. Biri Beytullah, biri benim mescidim, biri de Mescid-i Aksa” Şimdi buradan hareketle Efendimize gitmek feyzi, maksadı; işte “Levlâk” esprisinden yola çıkıldığı vakit satır arasında Cenab-ı Allah’ın şu muradını görürüz: “Sen olmasaydın gizli hazinemi göstermezdim. Benim gizli hazinemi ortaya dökme muradım sensin, muhatabım sensin, seni yarattım ki beni tanıyasın , bilesin sevesin, ben de sende kendi sanatımı göreyim, senin aynanda ben de kendimi seyredeyim” Onun için makamların tasvir yeri, tefsir yeri Ravza-i Mutahhara’dır. Orada aşktan başka bir şey konuşulmaz. Orada aşktan başka bir şey söylenmez. Orada aşkın içine girebilen her renk. her söz mubahtır. Çünkü âşığın hesabı, kitabı, terazisi mizanı olmaz, aşıksanız tecennün etmişsiniz demektir, aklı başında adam aşk davasına koşmamalı.

Aşık oldur kim kılar canın feda cânânına
Meyli cânân etmesin her kim ki kıymaz cânına
Cânını cânâna vermektir kemâli âşıkın
Vermeyen cân itirâf etmek gerek noksânına
Canını kıymaya meyletmiş kişi, artık akıldan bahsedebilir mi? Akıl cana kıymayı emredebilir mi? Hayır. Ama aşk emreder işte…

– Akıl, aşk yanında nâdandır diyor Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri…
– Doğrudur ve akıl haindir hatta. O daha kibar söylemiş. Buradan yola çıkılınca, Ravza-i Mutahhara’da O ilâhı aşkın bülbülü olan îki Cihan Serveri’nin aşkından başka bir şey konuşulmaz. O Nutk-u Nebilerle, Naât-ı Nebilerle, “Sakın terk-i edebden” güfteleriyle, edeb içerisinde, hatta “kesret-i muhabbette edeb dahi sâkıt olur” diye bir söz vardır; mümkün olduğu kadar edebe riayet, ederek iki cihan serverine aşkımızı her makamdan ve O’nu terennüm eden güftelerden ortaya koyabiliriz. 

– Efendimize vardığınız zaman hangi hâl ile, hangi his ile varıyorsun?
– Hiçbir his söz konusu olmuyor. Tamamıyla bir dağınıklık, bir şaşkınlık, tam anlamıyla bir duvara toslamışlık haliyle ve duygusuyla; bütün sanatsal birikimlerinizden ve donanımlarınızdan âzâde oluyorsunuz. Kendinizi ayıplı, günahkâr, orada bulunmaya hakkı olmayan bir yaratık olarak görüyorsunuz. Sonra yavaş yavaş, günler geçtikçe belki biraz toparlanma duygusu ile, belki Şefaat-i Muhammedi’nin erişmesinden, O’nun merhametinden dolayı bastığınız yeri görür hâle gelebiliyorsunuz. O zaman da Salât ü selâm ile, O’na selâm vermek cüretiyle vakit geçirmeye çalışıyorsunuz. Ondan sonra döndüğünüz zaman, “Ah ben ne yaptım? Yeteri kadar değerlendiremedim” yangını içerisine düşüyorsunuz. Yani güneşe baktığınız zaman nasıl gözünüz kamaşıyor ise, orada da o kadar yakın olmak durumundayken adeta hiçbir şey hissedememek gibi, tamamen dağılmak gibi, güneşe bakmış gözlerin karanlığı seyreder hâli gibi bir hâl alıyorsunuz. Ondan sonra güneş hafif hafif gurûb ettiği zaman, işte ancak o zaman onun ne kadar büyük bir enerji olduğunu hissedebiliyorsunuz. Yakındaki uzaklar, uzaktaki yakınlar esprisi. “Uzakta çok yakın oluyorum” iddiasında bulunmak gibi bir niyet ve düşünce içerisinde değilim. Fakat orada mümkün olduğu kadar edebli olup, o edeb sayesinde O’nun şefaatini, O nun feyzini ve bereketini sonradan hissetmek, benim gibi sıradan insanlar için daha normal oluyor. Ama fevkalâde haller de zuhur edebilir ki, birdenbire karşınıza çıkan bir cemalin getirdiği coşku, bu hıçkırıklarla, bu başka türlü hâl ile zirveye tırmanışlarla da ortaya çıkabilir. Kişiye göre, feyze göre, arınmışlığa göre değişen tezahürlerdir bunlar. Ben kendimi günahkâr olarak hissederek, “Yine de geldim” seninle arınmak niyyetiyle geldim, senin suyunda biraz olsun abdest alabilmek için geldim” mahcubiyetiyle boynumu büküp bir kenarlarda oturuyorum.

– Hacca ilk gittiğinizde, Kabe i Muazzama ile, Ravza-i Mutahhara ile karşılaştığınızda neler oldu? Kişi sevdalı olduğu bir şeyi uzun zaman özlemle hayâl edip. sonra önünde bulunca yaşadığı hâl çok önemlidir diye düşünüyorum. Hayâl nasıldı, hâl nasıl oldu ?
– Doğduğumuzdan beri evimizde o havayı hissederek büyüdük. Rahmetli babacığım bu konulara vâkıf, bu konuların âşığı bir insandı. Hayatımızın daha sonraki dönemlerinde de saygıdeğer büyüklerimiz oldu. Onların dizleri dibinde hep bu aşkı hissettik, hep oraların özlemini dinledik duyduk. Fakat yine de az önce söylediğime döneceğim; O kadar büyük bir yerdesiniz -ki Kays’ın yani Mecnun’un o içindeki “sen kimsin, ya ben kimim?”, hatta Niyazi Mısrî’nin “Benden görüp işiteni bildim ki o cânân imiş”- aydınlıklarını, ayıklıklarını ne düşünecek çağda idim, ne olgunlukta idim. Ben tamamıyla bir sevk-i tabii ile, sadece bir emr-i manevî ile oraya vardım. Fakat çok enteresandır yine o şevki tabii ile kendimi bir baktım ki Ashâb-ı Suffe’de oturur buldum, oranın ne olduğunu bilmeden. Yani bu işin âşıklarının cem olduğu yerde bulmuşum kendimi. Bu bana sonradan keyif verdi, sonradan sardı. Yani her şeyi algılayabilmek tam mânâsıyla mümkün değil. Bir tertib-i ilâhî var, bir takdir-i ilâhî var. Biz o rüzgâr içerisinde bazen savruluruz, kendi irademizin dışında da çok güzel lütuflarla buluşuruz. Benim ilk gidişim tamamıyla bu lütuflar bileşkesinden ibaretti. Sonradan sonradan nerelere gittiğimi hissettikçe buralarda daha çok yanmaya başladım.

– Oralarda her milletten her ırktan insanlar mevcut. Hepsi birer mikro kozmos. küçük âlem, hepsi birer makam ve ses. Tavaf esnasında yüz binlerce değişik ses ve hatta makamın ortaya çıkardığı manzara sizi nasıl etkiledi ? Siz bu ortamda, bu insanlarla musikî diliyle konuştunuz mu hiç?
– Şöyle enteresan bir şey oldu. Tabii orada bulunan kişilerin hepsi ile aşağı yukarı aynı duygulan paylaşıyorsunuz. Benim duygularımı insanoğlu taşıyor. Herkes ağlıyor oralarda. Herkes o andaki coşkusu, cezbesi neyse o şekilde birşeyler mırıldanıyor. Estetik olmak kaygısı taşımayan bir coşku, bir dağınıklık içersinde oluyor insanlar. Hıçkıran bir insanın sesindeki estetik, ancak duygu boyutunda bulunabilir. Müzikal boyutta bulunamaz. Orada hıçkırık sesi hakim. Hangi birinden, hangi makamdan bahsedeceğiz? Orada âh hakim. Orada yakarış hakim. Orada hüngür hüngür ağlayan insanların sesleri hakim. Orada duyguların melodisi var. Eğer o hissiyatın melodisini biraz olsun algılayabilsek yanarız. Orada üst kimlikli melodiler, melodik yapılar değil, çok derunî duygusal melodiler varlığını sürdürüyor. Yalnız bir seferinde Beytullah’taki bir imam efendi, ben hemen hissettim ki Kürdî makamında okuyor. Bir Kürdî nüvesi yakalamış sürekli olarak o Kürdî makamında okuyor. Arap kendisi. Herkese çok ilginç geldi ve oradaki Türkler bana “Türk müziği okuyor farkında mısınız ?” diye ifade ettiler. O çok ilginçti. Kendi motiflerimizden bir melodik yapı bulunca, insanımız hemen onun farkına varıp reaksiyon göstermişti. Bu durumdan çok da keyiflenmiştik.

– Cennetü’l Muallâ’da, Hazreti Hatice validemizin ayak ucunda yatmakta olan, tanıdık bir şahsiyet var. Mûsikîmizin Itrî ile birlikte en önemli şahsiyeti. Dede Efendi. Malûmunuz üzere, kendileri Hacca gitmiş ve orada vefat etmiş, Cennetü’l- Muallâ’da defnedilimişti. Hazreti Hatice validemizin ayak ucuna defnedilmek, büyük bir nasib ve Allah bilir, fânî dünyada yapılmış önemli hizmetlerin mükâfatıdır. Siz buralarda medfun bu nasibli Dede Efendi için neler düşünüyorsunuz?
– Annelik müessesesine büyük sevgim olduğunu açık yüreklilikle söylemeliyim. Sadece kendi annem bağlamında değil, annelik müessesesine. Bazen eşime bile anne derim; çünkü eşim, o müesseseye sahip bir şahsiyet. Cenabı Mevlânâ ; “Allah’ı tanımasam, kadına Hâlık diyesim geliyor’ diyor. Annelik, tarifi mümkün olmayan bambaşka bir şey. Peygamber Efendimize soruyorlar; “Ya Resulallah Anne mi Baba mı?”. “Anne” diyor. Bir daha soruyorlar, “Anne mi Baba mı?”. Yine “Anne” diye cevap veriyor. Bir daha soruyorlar “Anne mi Baba mı?diye. Üçüncüsünde de “Anne” diyor. Israrla bir daha soruyorlar “Anne mi Baba mı?” diye. Bu kez “Baba.” diyor. Yani babadan üç mertebe önce anne geliyor. Anne,anne… anne ki baba olarak evlâtlarımıza sevgimizi gözönüne getirelim . Yapmayacağımız hiçbir şey yok değil mi? Can vermek dahil. Ben bunu böyle hissediyorum, anne ne hissediyor acaba? Anne. Müessese olarak anne. Bir de onu kategorize ederler; büyüklerde ilk müslüman olan Hz. Hatice, erkeklerde Cenab-ı Hz. Ebu Bekr, çocuklarda Hz. Ali diye. Şunu iyi bilmeliyiz ki, İki Cihan Serveri ve Sebebi Hilkat-i alem’ den sonraki ilk müslüman Hz. Hatice’dir. Kategorize etmeyi bırakalım. insandan bahsediyorsak Cenab-ı Hatice’dir. Ve O İki Cihan Serveri Efendimizin risaletini kendisine hatırlattıkları zaman, -ki çok ince bir yerdir burası-; peygamberliği verdikleri zaman değil hatırlattıkları zaman O “Hz. Adem su ile çamur arasındayken ben Nebî idim” diyor. Birtakım ilahiyatçı profesörlerimiz de çıkıp diyorlar ki, “kime Nebî imiş, kim vardı ki kime nebî imiş?”. Çok açıktır ki, İlmullah’ta, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde Nebî idi, Murâd-ı Îlâhî’de Nebî idi. Aşkullah’ta Nebî idi. Senin aşktan haberin yoksa ben ne yapayım sayın profesör? Sen nasipsizsen ben ne yapayım sayın profesör? O’ndan sonra risâleti, nübüvveti, nebîliği kendisine bildirilirken Cenâb-ı İki Cihan Serveri’nin yanında öyle bir abide ki Hz. Hatice. Allahuekber. Kitaplar yazamaz, lisan kâfi değil. Böyle bir âşık. böyle bir güzel, böylesine ricalden bir kadın. Efendimiz melek gördüğü zaman dehşete kapılıyor ve “Acaba bana bir haller mi oluyor Ya Hatice?” diye endişeleniyor. Hz. Hatice validemiz de O’na, “Buraya geldiğinde, sana göründüğünde “şimdi burada” diye bana haber ver” diyor Efendimize. Bir keresinde “Evet Hatice, o şimdi burada” diyor. “Ben Onun Rahmanî mi, şeytanî mi olduğunu şimdi anlarım” diyor. Validemiz eteğinin ucunu hafifçe kaldırıyor ve melek kayboluyor. Efendimiz “Ne oldu yâ Hatice ?” diye merak buyurup soruyor. Hazreti Hatice validemiz de ona şu karşılığı verip. Efendimizin yüreğini rahatlatıyor: “Müjdeler olsun, Varaka bin Nevfel’in sözünü etliği âhir zaman peygamberi sensin yâ Muhammed. Sana gelen de Namus-u Ekber’dir, Cebrail’dir”. Hatice-i Kübra’dan bahsediyoruz. Böyle bir Hatice. Kendisi her metre başına bir kişiyi dikerek Mekke- i Mükerreme’deki evinden Efendimizin Hira Dağındaki mağarasına kadar hizmetkârları görevlendirerek elden ele ona yemek gönderme imkânına sahip varlıklı bir insan olduğu halde, bütün o yolu kendi güzel ayaklarıyla gidip sevgilisine ve Allah’ın sevgilisine yemek getiren Hz. Hatice’den bahsediyorum. Haticetü’l-Kübra, yani “Büyük Hatice”. Bütün diyarı Hicaz’ın âşık olup peşinden koştuğu, her dem daha güzelleşen ve her dem daha tazeleşen ve halkın arasında güzellik suyunu bulmuş Hatice diye dedikoduyu mucib olan Cenabu Hatice’den bahsediyoruz. Hazreti Hatice validemiz kendisi anlatıyor; daha Efendimiz 15 yaşında bir delikanlı iken meşhur Mekke panayırı içerisinde kalabalık arasında sıkışıp kalıp boğulma tehlikesi geçirirken, “genç ve güzel bir delikanlı elini uzattı ve tereyağından kıl çeker gibi beni o kalabalığın içersinden çekip çıkardı, sonra etrafıma baktım, onu aradım ama göremedim” diyor. O genç ve güzel delikanlı, Cenab-ı Resulullah Efendimiz. O da genç bir kadın. Efendimizin kendisi daha onbeş yaşında bir delikanlı. Bu Hatice’den bahsediyorum. İşte bu Hazreti Hatice validemizin ayakları dibinde değil Hammamîzâde Dede Efendi, alelâde bir taş dahi yatsa şerefyâb olur, ehl-i cennet olur.

– Ne büyük bir nasib. Bu nasibin sebebi ne olabilir?
– Mûsikîye bunca hizmet. Dede Efendi’nin aşkına sanatı vesile etmesi. Sanat, adamı aşkı getirmez. Aşkı adama sanatı buldurur. Sanat vasıtadır, aşk mâyedir ve sermâyedir. Sanat bu mâye ve sermâye doğrultusunda ortaya konulan bir araçtır. Azîzdir, şeriftir, amma araçtır. Lâzım olan ve kastedilen aşktır. Tabii ki ilâhî aşktır, Rahmânî olan aşktır. Ben sizi severim, aşkla severim, ama Rahman’ın tecellîsini severim. Neticede oraya gitmesi lâzım. Dede Efendi bunu bütün eserleriyle isbat etmiş bir âşık kişidir. Yüreği yanık, evlât acısı görmüş bir babadır. Onca âyini şerif, onca muhabbet boşa mıdır?

– Son eseri de malûm.. Aşkla yazılmış. Ve Hac da yazılmış.
– Evet, “Yürük değirmenler gibi dönerler” adlı ilâhîsi Dede’nin son ilâhisi ve söylediğiniz gibi Hac’da yazılmış, yanında bulunan, kendisiyle birlikte Hacca gelen talebelerine meşketmiş.

– Haccın ve tavafın müzisyene ilhamı ne olabilir? diye sorarak bitireyim müsaade ederseniz.
– Şu bir gerçek ki, müzisyenlik orada tâlî bir konudur. Tâlî bir meseledir müzisyenlik. İnsana, Hz. İnsan’a, Yâsîn’e yani… oradaki insandan kasıt yine Sebeb-i Hilkat-i Alem Efendimiz, ama onun türevi olan bizler. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem, Cenâb-ı Adem diye bahsedilir. Cenâb-ı Adem kimin suretinde yaratılmıştır? Cenâb-ı Hak ; “Ben Adem’i kendi suretimde halkettim” buyuruyor. Peki o suret taayyünü ilk kimedir? Cenâb-ı Fahr-i Kâinat Efendimizedir. Onun için insandan da, ruhtan da kasıt Efendimizdir. Netice itibariyle haccın ve tavafın ve bütün menasıki haccın, insana olan bir ilhamı vardır. Bu insanlar içerisinde müzisyen olan vardır, olmayan vardır. Ressam olan vardır, olmayan vardır. Edebiyattan anlayan vardır, anlamayan vardır. Bunların tâlî kabiliyetlerine, herkesin kendine göre bir mesajı vardır hac ve tavâfın. Tabi olarak müzik insanının da oradaki ahenk, oradaki renk cümbüşünden, oradaki meşrep ve mezhep cümbüşünden kaynaklanan birçok ilhamları olması doğaldır, mümkündür. “Orada otururken ilham geldi de yaptım” denilen birçok ilâhî vardır. Amir Ateş üstadımız, Hz. Nâbî’nin “Sakın terk-i edebden kûy-i mahbubu budadır bu” diye başlayan nutk-u şerifini Medîne-i Münevvere’de bestelediğini bana anlatmıştır. Böyle zuhûrât alan arkadaşlarım olmuştur. Neler olmuştur, ne güzel şeyler olmuştur. Yani nice hikmetleri, nice ilhamları vardır o mübarek beldenin. Orada özel bir müzisvenlik kimliğini değil, insanın kimliğini öne çıkartıp her insana kendine göre bir ilham veren, kâinatın en büyük ritüeli cereyan eder. En büyük serbest koreografisi.

– Çok teşekkür ederim, efendim…

NOT: Bu röportaj Emanname dergisinin Ocak 2003 sayısında yayınlanmıştır.

Selâm olsun ya huu

Aziz dost,
Her varaktan yüz tecelli gösterir fasl-ı bahar
Her taraftan biz kahr hüsnünü seyran edelim

Meclis-i uşşaka ta’n etmek ne hacet her leîm
Bâdeyi nûş eyleyip câmını pinhân edelim

Siz güzelim canlarla iki satır da olsa yeniden buluşma imkanı veren Rabbe şükürler olsun… Gül beslediğiniz gönle düşürene aşk olsun… Sizlere karşı da mahcubuz kaç zamandır hamuş olduk lakin “yâd-ı hayal-i yâr” ile, yarı meczub dolaştığımız günlerin üstüne Aşk Sultanından bir de “sakin ol” çağrısı eriştiğinden beri şifamız sükut oldu…

Ne var ki “İnsanın kulağından beslendiği suretler sahnesi: dünya hayatında” gönül penceremize sızanların kirlenmenin boyutlarından etkilenmemesi pek güç… Kulak verdiğimiz her ses, göz kırptığımız her renk, bir iz bırakıyor kalbimizde, bir de bakmışsınız hiç farkında olmadan o melodiyi önce dille sonra gündemle tekrar eder olmuşsunuz.

İş bu meyanda O’ndan yana bir kapı açmak niyyetiyle pek latif bir çalışmadan bahsetmek isteriz. Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu, bu müziğin kadim eserlerini İrfan-ı Aşk adıyla dört CD’lik bir albümde bir araya getirdi. Şevk-efza, Çargah, İsfahan, Buselik, Segâh, Hüzzam, Irak, Nühüft, Acem, Beyati, Bestenigar, Ferahnâk, Pençgah, Mahur, Zavil, Nihavend, Neveser ve Suzinâk makamındaki eserlerden müteşekkil “TÜRK TASAVVUF MÜZİĞİ KLASİKLERİ“‘nden tertib olunan “İRFAN-I AŞK” adlı muhteşem çalışma, Hz. Pir Destgir-i Münir Efendimiz’in 738. Vuslat’ı Şeb-i Arus hürmetine Mutriban sitemiz

ziyaretçilerinin istifadesine sunulmuştur. Mezkur albümün sitemizde neşredilmesine müsaâde buyuran kıymetli üstadımız, aziz büyüğümüz Ahmet Özhan’a cân-ı gönülden şükranlarımızı sunar, Allah’tan gayretlerine tevfik, ömürlerine sıhhat ve bereket niyâz ederiz.

Böylesi nadide eserden azami istifa ederek, nağmeden ömre yayılan bir güzel yol kuran canlara aşk olsun, aşk bulsun, aşk ile dolsun, hayat yolculuğunda ilim, edep ve takva üzre, bulanmadan ve donmadan akmak nasib olunsun.

Bize bizden yakın olan, bizi bizden korusun da tek bir an dahi nefsimizle baş başa bırakmasın ya huu

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyade eylesin de

huzur bulasınız efendim

Gönlüm kalem gibi senin avucunda, parmaklarının arasında, neşelerim de senden gelmede, hüzünlerim, gamlarım da… Senin dilediğinden başka ne olabilirim ki? Bazen benden diken bitirirsin, bazen gül. Bu yüzdendir ki ben bazen gül koklarım, bazen diken toplarım. Bazen çok neşeliyim, bazen çok mahzun… Beni ne hale getirirsen o halde olurum. Sen mademki benim böyle olmamı istiyorsun, ben de öyleyim, başka türlü değilim. Önce de sen varsın, sonra da sen varsın. Sen bizim evvelimizi de, âhirimizi de hayırlı et! Gam ve kederi bizden gider!Masiva kirini çıkar al kalbimizi senden yana!

[Hz. Pir Mevlana]

Ümit AKDEMİR

Antalya, Türkiye (şimdilik)

Hâmiş:

Hâmiş: Güneşten aya vuran ışık kadar bereketlidir bir hediye; yoluna baş koyulan da, yoluna başlar veren de bir hediyeden can devşirir sonunda. Eşyadan mânâya varan inceden bir yoldur o. Melâl içinde mütevazı bir lezzettir hediye; açık bir kalpten çıkınca açık kalpler bulan. “Birbirinizi sevmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmazsınız. İmanınız bu olgunluğa erişmedikçe de cennete giremezsiniz. Aranızda muhabbetiniz oluşmasını istiyorsanız aranızda selamı yayınız, çokça selamlaşınız *** Hediyeleşiniz; zira o, sevgiyi arttırır ve iç sıkıntısını giderir.” buyuran Sevgili'(sav)nin izi üzre “sevdiğimiz canlara” bir tatlı yâdigar olsun diye, Hicaz Günleri’nde huzurdaki halimizi, “Bir hediyyedir” diye mektuba iliştiriverdik. Cür’etimizi mâzur görün ama kimbilir gönülden gönüle kurulan köprü içre bir zevk-i tahattur, ve bir nice hayırlara vesile olur…

Varsam sana

Geride kalmışların yüreğinde düğümlenen buruk bir özlem ile…

Aşağıdaki resme tıklayın ve fareyi kalbinizden yana, kendi içinize doğru sürükleyin, Hicaz iklimine sürükleneceksiniz…

Ey her yıl kendi varlığımızın dışından merkezine doğru yaptığımız yolculuğun kalbinin Rabbi! ve Ey yeryüzündeki bütün gariplerin toplandığı, etrafında döndükleri, herkesin kendisini evinde hissettiği, kimsenin başkasına yabancı gözüyle bakamadığı yerin Rabbi! Farkında olarak veya olmayarak bütün müminlerin kendilerini “suya girmiş balık gibi hissettikleri”, güven ve özgürlüğün tadına vardıkları evin Rabbi, Ey Rabbimiz:


Ka’be dünyanın merkezi

Ka’be Allah’ın hem evi
Ka’be İslâm’ın kıblesi
Vardır bizi Beytullah’a
Erdir bizi aşkullaha
Ka’be’nin örtüsü kara
Allah’ı kalbinde ara
Arafat’ta ârif ola
Vardır bizi Beytullah’a
Erdir bizi aşkullaha
Muhammed’i(sav) resûl bildim
Ol Habîb’in nûrun gördüm
Muhibbî’ye aşkı verdin
Vardır bizi Beytullah’a
Erdir bizi aşkullaha
اللهم ارزقنــا الحج و العمـرة