Her gün.âh ile irtibâtımız

Azîz üstâdım,
Günler var ki “Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.” çığlığı nefs/ruh arasında bir yankı bulmaksızın gidip gelir.Bize bu manayı aralasanız, gönlünüze doğandan mahrum etmeseniz fakîri? İllâ hû

Bir makamdan: Âmiş Efendi hulefâsından Tevfik Efendi hazretleri buyurmuşlar ki: “Kayseri’den İstanbul a geldim. Sadece İsm-i Gaffâr tecelli etsin diye iki sefer sinemaya gittim.” Meğer başka bir günahı yokmuş hazretin… Hakikkatte Allah, acıkma gibi bir duygu verip kullarını rızka muhtaç etmiş, er-Rezzâk olduğunu göstermiş ve bizi bu yolla da kendisine bağlamış. Biz de kul olarak bütün ihtiyaçlarımızı O’ndan istemiş, O’nu Rezzak olarak bilmiş, gerçek anlamda rızık verici olarak O’nu tanımışız. Demek ki, Rezzak ismi, acıkmamızı gerektiriyor. Aynı şekilde, biz günahkârız, Allah bağışlayandır. Biz hata işliyoruz, Allah affedendir. Biz isyana kapılıyoruz, Allah mağfiret edendir. Biz tövbe ediyoruz, Allah tövbemizi kabul edendir. Allah Gafûr’dur, Afuvv’dur, Gaffâr’dır, Tevvâb’dır. İşlediğimiz günahlar bizi Allah’ın bu isimlerine götürüyor, bizi O’na yöneltiyor. Böylece Allah’ı Gafûr ve Gaffâr isimleriyle de tanımış oluyoruz. Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor. Açıkçası, günah işlenecek ki Allah’ın Gaffâr ismi tecelli etsin; kusur edilsin, hata yapılsın ki, Allah da kulunun kusurunu yüzüne vurmayıp örterek Settâr olduğunu göstersin. “… Şüphesiz, Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” [Bakara:222] Yalnız bunu günaha bahane değil aczimizi beyanla tevbeye bahane olarak bilmek icâb eder efendim…

Başka bir makamdan: Malûmunuz Risâletpenâh hazretleri “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Eğer siz, günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder günah işleyen bir toplum yaratırdı. Onlar istiğfar ederler, Allah da onların günahlarını bağışlardı” buyurmuşlardır. Bu meşhur hadis-i şerif günahsızlığı değil tevbeyi önceler. İman artmaz eksilmez ama kemâl bulur. İmânın kemâli de kulun kendini tümden Huzur ı Hakk’ta yok bilip mahvolmasıdır. Günahın ardındaki tevbe kulun kendi varlığını, fiilini mahv ederek Hakkı var ve bir kabul etmesidir. Attar bunu Esrarnâme’de izâh ederken; “Muhsinlerin işi zordur çünkü onlar taatle diridirler. Dirinin ayağı her an kayabilir. Oysa mücrim, cürmünün farkında ise faniliğini daha kolay idrak eder ve bu hal ile Hakk’a en yakın haldedir” der. Sizin sualinizdeki söz marifet ehline ait olsa gerek. Marifet sahibi bu yazılanlardan ötesini de bize duyurur. İmanın hakikisi mü’minin günah ve sevap endişesinden geçmekle her ikisini de varlık alameti görerek Allah’tan haya etmesidir. Bu Hazret i Peygamberin Hakk’tan haya etmesinin bir zerresidir ki din ve sâfâ arzusu o hayâdan ve hayâ sahibinden gelir bize. Şu halde iman ettim demek bile marifet ehline göre hatadır. Çünkü bir iman eden bir de iman edilen oldukta ikilik meydana çıkar. Oysa iman birliktir.

Birlik eyle bir ile gel birliğe
İkilikte dem-be-dem savaş olur

Bundan olsa gerek Aleyhisselam efendimiz günde yüz kere istiğfar ederlermiş. Cenab-ı Mevlânâ’nın ise virdi sadece “estağfirullah el-azîm” imiş. Yalnız bu bahis bazı mistikler ile luciferian dinince de istismar edilmektedir. Ehl-i marifetin bu sözünü halktan saklamak gerekir. Nitekim luciferyanlar günah insanı olgunlaştırdığı için elzem deyip günahı çoğaltırlar. Oysa marifet ehli sevap-günah endişesini varlık kabul edip her istiğfar ederler. Gönlümden geçenler bunlar hocam. inşallah ruberu oldukta sohbet ederiz. Hata ettim ise affola. İyi söz Hakkın yanlış söz benim. Hürmetler ederim.

Diğer bir makamdan: Muhterem efendim. Bendeniz bu “günahla irtibatı kesilen iman kemale ermez” sözünü ilk defa Onur Ünlü isimli yönetmenin bir filminde duydum. Tabii filmde yönetmen bunu gayet nefs ve hevasina münasip yorumlamış. Sizin tefekkür çilenizin yanından dahi geçmeden zahiri manayı “günah işle bir şey olmaz!” kolaycılığı ile yansıtmış. Gariptir, İbn-i Arabi hazretlerinin eserlerinde geçtiği söylenen bu söz fakirin dikkatini hiç çekmemişti daha evvel. Bunu nasıl anlayalım derseniz; zannederim “günahla irtibat”tan kasıt, günah fikri ile irtibat olsa gerek günah fiili ile değil. Yani kişinin ameline, ibadetine, zühd ü takvâsına itimât ile kendisini günahsız addetmesi hâli… Kendi nefsini tebyiz edip, nefsine günah ihtimalini dahî yakıştırmaması. Bu hâl takdir buyurursunuz ki bırakın imanın kemaline mâni olmayı, imanın zevaline sebebiyet verir maazallah. Bir diğer ciheti de; “hasenatu’l-ebrar, seyyiati’l-mukarrabin” hakikati olsa gerek. Ebrar için hasenat olan bazı ameller, mukarrabin için günah mesabesindedir. Bu da ehlinin her daim günah fikri ile tevbe ve istiğfara yapışma vesilesi olsa gerek. Ve dahî malumunuz en büyük günah vücudunuz, yani varlığınızdır buyurmuş Resulullah efendimiz. Varlığın his alemindeki zuhuru nefistir. Kişi nefsin hangi mertebesine gelmiş olursa olsun, nefs-i emmârenin bir ciheti ile tehdidi altındadır. Bu bağlamda nefsi ile gaflet manasında irtibatını kesen, nefsine ziyadesiyle güvenen kimse de imanın kemalinden mahrum kalma ihtimalindedir sanki… Allahul alem bissavab (En doğrusunu ancak Allah bilir)

Başka makamdan: Günah bulunulan seviyeye göre değişir kimine kumar, kimine zinâ günahken kimine gaflet dahi günahtır. Günah da bulunulan makama göre olduğundan o seviyenin bir altındaki duruş dahi bizatihi günah olacaktır. O makamın kemali de haliyle bulunulan seviyenin bir üstü. Yoksa o sizdeki çığlık herkesi nefs-i levvame’ye mahkum kılardı. Gerçek kemal nedir diye sorarsan onun da cevabı şudur ki bizler için her hedefin mutlaka daha da ötesi vardır. İnşirah suresi 7. ayeti bunu söyler “Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş” meâlinde. Menzile daha çok var, artan bir cehd ü gayret ile yürümeye devam vesselam.

Diğer bir makamdan: Fakîr’e göre, kemâl-i îmân “tahkîk” ve “şuhûd”dan ibârettir…”Huzûr”da olan vâlih ü hayrân olur…Nasıl günâh işlesin…Olsa olsa “Huzûr”da olmayanlar onun mestâneliğin günâha teşbîh eder…Hû…

varlik_gunahi

Dilâ mahşerde tuhfe hazrete rû-yı siyâhum var
Günahkârem hakîrem rahmeti çok bir İlâhum var
Egerçi ‘abd-i ‘âsiyem velî lutf ıssı şâhum var
Günâhum çok ise ne gam anun gibi penâhum var
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

İlâhî lutf idüp kurtar beni benlik hicâbından
Halâs eyle beni benlik su’âlinden cevâbından
Cehennem dahi korkar yâ Rab ikilik ‘azâbından
Geçür kendümden içür bana lutf it Vahdet âbından
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Murâdum Hak’dan oldur kim ne cism olsun ne cân olsun
Aradan ben gidem bâki ol Rabbü’l-müste’ân olsun
Dimişler ‘âşık olan bî-murâd u bî-nişân olsun
Ne haddi yâre dimek ol falân olsun filân olsun
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Yüri ta’n itme ey sôfi ele her dem cefâyı ko
‘İbâdet ehli ol takva ile zerk u riyâyı ko
Tarik-ı ‘âşk-ı Hakk’a sâlik ol nefs ü hevâyı ko
Bekâ Hakk’undur ancak sen fenân iste bekâyı ko
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Günâh ü küfrden pâk olmak âsândur kişi bilgil
Velî benlik günâhından halâs olmak durur müşkil
Enaniyyetle vuslat olmaz cehd eylesen bin yıl
Fenâ oldu Hüsâm kendünden el çek Hakk’ı bâki bil
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

“Sen hele kirinden nedâmet getir” buyurdu erenlerim “kim O’nun ağarttığından daha temiz olabilir ki?

Tevbeyi sadece günahkârların yapacağını sanmak büyük bir hatadır. Kimi her gün.âhından, kimi gafletinden, kimi bütün boş işlerden, kimi ibâdetine güvenmenin verdiği aldatıcı gururdan, kimi de bizzat tevbesinden tevbe eder. Kulun yaratılış gayesinin farkına varması ve bu ulvî gâye ile yaşadıkları arasındaki çelişkiyi kaldırmaya çalışması tevbenin ta kendisidir.

Derviş, beden ve ruh, akıl ve kalp bütünlüğüne ermiş, tam bir insandır… “bir lokma bir hırka” ezberine indirgenmiş biri değildir. Hayatın içinde yer alır, yaşadıklarından kalbine tesir eden fiillerin sahibi olmayı yeğler… tabii ki, zaman gelir düşer ama düştüğü yerden kalkmayı da bilir… çünkü o, “Eğer siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi helak eder, yerinize günah işleyip sonra tövbe eden kimseleri yaratırdı…” hadîs-i şerif’inin içinde yaşar… bu mânâda tövbe kapısında geçen bir ömür demektir dervişlik…

Kulun hiçbir ayıbı, Allah’ın bağışlayıcılığından büyük olamaz!
Kulun hiçbir dileği, Allah’ın kudretini ve lütufkârlığını aşamaz!
Kulun hiçbir beklentisinin, Allah’ın cömertliğinin yanında esamisi okunmaz.
Kulun gönlüne düşen hiçbir güzellik, Allah’ın kulu için murad ettiğinden gayrı değildir.

Yâ Afüvv, biz, bize yakışan kusuru işledik; sıra, sana yakışanın senden zuhur etmesinde…

Adın koydular bu nutkun “Her gün.âh ile irtibâtımız” yâ niçün?

Benlik “ben”ini var sanmak…
Senin benliğin en büyük günah…
Âhsız geçen günlerindir sana günah!

Açtığınız kapılar, kurduğunuz köprüler ile ikram ettiğiniz lâtif mânâlar için müteşekkiriz, Mevlam ilminizi, fehminizi, idrakinizi, rüşdünüzü artırsın; nurunuzu tamamlasın, en sevdiğiyle bu cihanda o cihanda bir eylesin efendim, hû…

Akkirmânî’de Zikr

Ey gönül cümle sivâdan pâk olup dergâha gel
Başla sağdan “Lâ ilâhe” solda “illâllah”a gel
zikr_tevhid

Nîce mecrûh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikr ile döğ başına eyle kısâs

… Şeyh efendi, dervişine tevhid’i telkîn ederek bir vehim olan vücudun yokluğunu ve bütün varlıkta Hakk’ın var olduğunu bildirir ve ona zikr-i kalbi’yi ta’lim eder. Yani kalbin daima Allah-u Tealayı anmasını emreder. Tenbihde dervişe şunu bildirmeden olmaz: Kalben zikrullah ile bir müddet meşgul olduktan sonra zikri unutmuş olsa, hatırına geldikte yine devam etmelidir. Bu unutuş bir günde yüz kere vâkî olmuşsa, yarın biri, öbür gün biri eksile eksile bir gün gelir ki, kalp evvelce Hakk-ı unuttuğu gibi, şimdi de mâsivâyı unutur. Evvelce masiva yerleşen kalbe şimdi zikrullah yerleşir. Kalb zikrullah ile aşina olunca, zikr-i gayr kalmaz. Gide gide göz başka görür, kulağı başka işitir. Velhasıl zikir değiştikce fikir değişir. Gide gide derviş kendinde bir vücud göremez ki o vücud ile bir şey yapabilsin. Mesela elinde kılıç olan bir asi, elinde kılıç bulunurken ettiği isyanı, kılıç elinden alındıktan sonra yapamaz. Kezalik kendi vücudu ile kaim olduğunu zanneden bir gafil, terk-i vücud edince tabii bir şey yapamaz…

Dervişler arasında zikir; Allah’ı anmak, hatırdan çıkarmamak ve unutmamak şeklinde ifade edilir. Riyâzetin en önemli esâsı, kulun Rabb’ine yaklaşmasını sağlayan en büyük ibadet olarak bilinir. Zikir; belli kelime ve ibareleri çeşitli miktar ve yerlerde edebli bir şekilde ferdî ya da toplu olarak söylenmesidir. Zikrin hakikati zikreden kişinin kendinden geçip Allah’ın dışında her şeyi unutmasıdır. Zikir, müşahede ve keşfi sağlayan huzur halidir. Zikir bir nurdur ki kalbi kapladığı ve hakimiyeti altına aldığı zaman kalbi de kalp gözlerini de nurlandırır. Böylece kişi daha önce görmesine engel olan karanlık yerlerde bile eşyayı bu kalp gözü ile görebilir. Nitekim ölüm döşeğinde olan bir kimse de yanında hazır olanların göremediklerini görebilir. Bu konuda Hak Teala “İşte senden perdeyi kaldırdık. Bugün gözün ne kadar keskindir.” [Kaf:22] buyurmuştur.

Zikrin kısımlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
Lisanın zikri: Kişinin diliyle sürekli olarak Allah’ı anmasıdır. Lisan zikretmek suretiyle kalbe unuttuğu Allah’ın zikrini hatırlatır.
Kalbin zikri: Sevilenin hakikatinin kalpte tasavvuru ve bu tasavvurda yoğunlaşmaktır. Kalble zikir havassın zikridir. Kul kalbin daimi zikrine lisanın zikri ile ulaşır. Kalbin zikri kendi derinliğindeki celâl ve cemâli temaşa etmesidir.
Sırrın zikri: Zikredenin topyekün zikredilende erimesi ve sonunda da izinin kaybolması şeklinde tecelli eder. Bu durumda zikreden kaybolur, zikredilen zikreden olur.

Kur’an-ı Kerim’de “Ey inananlar Allah’ı çokça zikredin” [Ahzab:41] buyrularak zikrin önemine işaret edilmiştir. Kur’anda zikrin önemi ve âdâbına dâir pek çok âyet bulunmaktadır. Zikir, Hakk’a giden yolda kuvvetli bir esastır. Hatta, Kuşeyrî’ye göre, bu yolda temel şart, zikirdir. Devamlı zikir müstesna, başka bir şekilde hiçbir kimse Allah’a ulaşamaz. Zikrin özelliklerinden biri de belli bir vaktinin olmayışıdır. Namaz, bütün ibadetlerin içinde en çok vurgu yapılanı olduğu hâlde bazı vakitlerde kılınması caiz değildir. Halbuki kalp ile zikre her halükârda devam edilebilir.

Gönlümüze düşürülen Halvetiyye, Ramazaniyye ulularından Şeyh Nakşî Ali Akkirmânî Hazretleri’ne (v. 1655) göre zikir hakikate ulaşma yolunda en önemli vasıtalardan biridir. Hakikate ulaşmak isteyen kişi nefsini idrak ederek sürekli Hakk’ı zikretmelidir.
Bilmek istersen hakîkat iş bu Nakşî’n remzini
Fehm idüp öz kendi nefsin Hakk’ı zikr it dâimâ

Akkirmânî’ye göre Hakk’ı zikretmek öyle bir cevherdir ki onun sürekli olarak zikredilmesiyle en basit şeyler en kıymetli şeylere dönüşür. Kişinin her gördüğü şey Allah’ı çağrıştırır, zikri Allah olduğu için fikri de Allah olur. O, bu düşüncelerini şöyle nazma döker:
Kâl olup altun ola çün ey hümâ
Hakkı tâ zikr etmek ile dâ’ima
Kande baksa gördigi Allah ola
Fikri zikri dâ’ima ol şâh ola

Devamlı zikir, Allah’tan başka her şeyi unutarak sadece onu zikretmek, her dâim Allah’ın zikri ile hemhâl olmak demektir. Mutasavvıfımız bâtın ehlini anlatırken onların gece gündüz Hakk’ı zikrettiklerini, onun zikrinden başka bir şeyle meşgul olmadıklarını şöyle dile getirmektedir:
Gice gündüz hakkı anmak işleri
Andan özge dahı yok teşvişleri

Akkirmânî’ye göre Hak yoluna giren kişinin yapması gereken temel şeylerden biri de zikru’llahtır. Kişi ömür sermayesini boşa geçirmemeli, her dâim zikrullah ile meşgul olmalıdır.
Tâlib-i Hak olsa bir kes kârı zikru’llâh olur
Zâyi’ itmez ğayre ‘ömrin her işi Allâh olur

En faziletli zikir “la ilahe illallah” cümlesidir. Çünkü bu ifade nefy ve isbattan oluşmaktadır. Nefy’ -lâ ilahe- de nefse muhalefet etme, heva ve heveslere karşı çıkma vardır. Nefy bölümü, kalp ve gönül hastalıklarına sebep olan, ruhu çeşitli meşgalelerle bağlayan, nefsi kuvvetlendirip güçlendiren zararlı heves ve arzuları yok eder. Bunlar da kötü ahlâk ile bedenî isteklerdir. İsbat –illallah – ta ise Allah’ı, peygamberi, Kur’an ve sünneti kabul etme vardır. İsbat bölümü kalbin sıhhat ve selâmetini temin ederek kötü huylardan kurtarır, aslî hüviyetinden sapmasını önler. Allah’ın nuru ile kişinin huy ve hayatının düzenlenmesini sağlar.

Nefy u İsbat zikri, Abdülhâlık Gücdevânî’ye dayandırılmıştır. Nefy u isbat zikrinde nefes tutularak vücudun sağ ve sol tarafına vurdurulmasıyla sâlikin Hakk’a vasıl olmasının önünde birer engel olan yetmiş perde ortadan kalkar, kalpten mâsivâ kalkınca kalp Hakk’ı isbatta huzurun kaynağı olur. Fenâ makamına ulaşan sâlik varlığın birliğine şâhid olur.

Lâ perdesinden geçmeyenler yani nefsine muhalefet etmeyip onun arzu ve isteklerinin esiri olanlar, yaratılışındaki ilâhî özü bilmeyenler karanlıklar içinde kalmaya mahkûmdurlar ve bu kimseler illâ’ya yani Hakk’a kavuşamayacaklardır. Akkirmânî, bu düşüncesini şöyle dile getirmiştir:
Geçmeyüp lâ perdesinden bilmeyenler nefsini
Çahı zulmet içre kaldı bilmedi illa’sını.

Sâlik’in sırrı ‘la ilahe illallah’ zikrinin -yukarıda zikrettiğimiz- mânâsını idrak ettiğinde zikredenin izafî benliği zikredilenin ezelî benliğinde yok olur, kaybolur. Bu durumda zikir maddî kayıtlardan sıyrılarak harf ve ses kalıbını terk eder. Böylece zikir, zâkir ve mezkûr bir olur.

Akkirmânî’nin bu sözlerinin temelinde fenâ makamı vardır. Fenâ makamında kul fâiliyet şuurunu kaybeder kişinin yerine fâil olarak Allah geçer. Böylece kul adına iş yapan Allah olur. Bu kişinin makamına da fenâ fi’l-mezkûr denir. Nefy u İsbat zikrini lâyıkı vechiyle bilip, onu hayat felsefesi yapanlar mutasavvıfların “şehir” olarak isimlendirdiği gönle Allah’tan başkasının sevgisini koymazlar. Nitekim zikrin, insanı kemale erdirmesi, Hakk’a vuslata bir vesile olması da buna dayanmaktadır. Şeyhimiz bu düşüncelerini şöyle ifade eder:
Bilenler la vü illanun nedür nefy ile isbatı
Çıkarlar aradan anlar komazlar şehre ağyarı

Mutasavvıfımız aşağıdaki beytinde Rabb’inden lâ ile tüm bağları kesip illâ’ya ulaşmayı büyük bir tazarru ve yakarış ile niyaz etmektedir.
Geçür la perdesinden gel beni lutf eyle sultânım
Halas it gayriden cânı meded ayırma illâ’dan

Hülasa-i kelâm, Allah’ı hatırdan çıkarmamayı, onu sürekli hatırlamayı ifade eden zikir, mutasavvıflar tarafından Hakk’a vuslatın temel şartı olarak görülmüş hatta devamlı zikir müstesna, başka hiçbir şekilde Allah’a ulaşılamaz denilmiştir.Mutasavvıfımıza göre zikir Hakikate ulaşma yolunda en önemli vasıtalardandır. Ona göre hakikate ulaşmak isteyen kişi nefsini tanıyarak sürekli Hakk’ı zikretmelidir. Akkirmânî zikrin kısımlarından olan sırrın zikrini nefy u ispat paralelinde değerlendirerek fenâ makamı ile temellendirmiştir. Sırrın zikrinde kişi maddi kayıtlardan kurtularak fenâ fi’l-mezkûr olur, fâiliyet şuurunu kaybeder ve kul adına iş yapan Allah olur.

Bâlâda mezkur cümle erenlerin ervâhı şeriflerinin şâd u handân, biz kârîlerinden razı vü hoşnud olmaklıkları için bi sırrı Pîr el-fâtihâ

Rüyâ Defteri-11

ruya_mektuplari_12

Bir def’a ‘îd-i şerîf güni tenhâda kendü hâlüme meşgûl olup du’âda iken kendümi zâyi’ idüp ‘aklum dagılmış. Yine efendi hazretleri zâhir olup buyurdılar ki: “Îd-i şerîfün mübârek ola. İnşa’allâh ‘azîm bayrama senüñ ile ma’an vâsıl olaruz,” diyü buyurdılar. ••• Ba’dehu: Yine fakîreye gaflet müstevlî olup ‘âlem-i rû’yâda görürem ki bir bî-nazîr otak. Dıvârı gümüşden. Üzerinde “Lâ ilâhe illallâh Muhammedun resûllullâh” altundan yazılmış. Cevânib-i erba’ası böyle. Yukarıda bî-kıyâs kandiller asılmış. Bazısı altundan, bazısı envâ-i cevherden. Bu odanuñ dal ile ortasında bir şâzerü’r-revân var, altundan. Suyı dahı altun akar. Vel-hâsıl bir odadur ki ‘akl-i beşer idrâk idemez. Ya’nî ‘azîz hazretleri ol sudan fakîreye virdiler, ammâ su da altun gibidür. Yine görsem, bu odanuñ sadrında Habîb-i Ekrem (sallallâhu ‘aleyhi ve sellem) hazretleri cülûs itmişler. Sagında solında cihâryâr-i güzîn oturmışlar. Ba’zılar ayag üzre dururlar. Habîb-i ekrem (sall’allâhu ‘aleyhi ve sellem) hazretlerini mübârek hilye-i şerîfleri üzre gördüm. Be-‘aynihi öyle gördüm. Hatta mübarek alnı nûrın ve mübârek çeşm-i şerîflerini ve ebrûların gâyet ‘ayân fark eyledüm, zâhirde görür gibi. Ve cihâryâr-i güzîn hazretlerini, hey’etleri ve şekl ü şemâ’illerin, ‘ayân gördüm. Taşradan tabaklar ile hediyeler ke-enne sultân-i enbiyâ’ya getürürler. Ayag üzre olanlar bu hediyeler ile takayyüd iderler. Bu esnada ‘azîz hazretleri karşudan gelüp, “Selâmun ‘aleyküm ya seyyidü’l-evvelîn ve’l-âhirîn, habîb-i rabbü’l-‘âlemîn,” diyüp mukâbelede sultân-i enbiyâ redd-i selâm idüp, “mahbûb-i güzîn hazretlerinüñ çak ortasında oturup fakîre vakf eyledügüm mushaf ‘azîz hazretlerinüñ elinde imiş. Ke-enne sultân-i enbiyâ’ya ‘arz idüp, “Bu, fakîrenüñ sultânum hazretlerine hediyesidür” didiler. Habîb-i ekrem hazretleri tebessüm idüp “tekabbelallâhu bekabûlin hasenin sümme kabbilnâ sümme kabbilnâs sümme kabbilnâ” diyü buyurup mushaf-i şerîfi mübarek eline alup açup nazar eylediler. Ciharyâr-i güzîn dahı alup nazar eylediler. Yine sultân-i enbiyâ hazretlerinüñ mübârek eline virüp anlaruñ elinde iken fakîre uyandum.

ruya_defteri_ayrac

Bir kere mübarek bayram günü tenhada kendi halimde duada iken kendimi kaybettim, aklım dağılmış. Yine efendi hazretleri görünüp buyurdular ki: “Bayramın mübarek olsun, inşallah büyük bayrama birlikte ulaşırız,” diye buyurdular.
***

Yine fakîreye gaflet geldi. Rüya aleminde gördüm ki benzersiz bir oda. Duvarı gümüşten. Üzerinde altından “La ilahe illallah Muhammedün resulullah” yazılmış. Dört tarafı böyle. Yukarıda eşsiz kandiller asılmış. Bazısı altından, bazısı çeşitli mücevherlerden yapılmış. Bu odanın ortasında bir şadırvan var, altından. Suyu bile altın akıyor. Velhasıl öyle bir oda ki insan aklı kavrayamaz. Aziz hazretleri o sudan fakîreye verdiler, ama su da altın gibidir. Ne görsem, bu odanın başında Habib-i Ekrem (s.a.s.) hazretleri oturmuşlar. Sağında solunda dört halife oturmuş. Birileri de ayakta duruyor. Habib-i ekrem hazretlerini (s.a.s.) mübarek hilyelerindeki gibi gördüm. Aynen öyle gördüm. Hatta mübarek alnındaki nuru, mübarek gözlerini ve yüzlerini açıkça seçiyordum, sanki gerçekten görüyor gibi. Ve dört halife hazretlerini, cüsseleri ve şekl ü şemaillerini açıkça gördüm. Dışarıdan tabaklarla hediyeler, sanki peygamberlerin sultanı’na getiriliyordu. Ayakta olanlar bu hediyelerle ilgileniyorlardı. Bu esnada aziz hazretleri karşıdan gelip, “Selamun aleyküm, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi, alemlerin rabbinin sevgilisi” dedi, Peygamberler Sultanı, karşılığında selamı alıp “Hakkın sevdiği, peygamberlerin aşık olduğu” buyurdular. Aziz hazretleri de dört halife hazretlerinin tam ortasına oturdu. Fakîrenin vakfeylediğim Kuran-ı Kerim aziz hazretlerinin elindeymiş. Güya peygamberlerin sultanı’na sunup “Bu, fakîrenin sultanım hazretlerine hediyesidir” dediler. Hazret-i Muhammed(sas) tebessüm edip “Allah bir güzel kabul ile kabul etsin, bizden kabul buyursun, insanlardan kabul buyursun, bizdem kabul buyursun” diyerek mushaf-ı şerifi mübarek eline alıp açtı ve baktı. Dört halife de alıp gözden geçirdiler. Yine Hazret-i peygamberin mübarek ellerine verdiler, onların elindeyken fakîre uyandım.

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Böylesi bir mânâya dair nihâvend tespiti de burada teberrüken paylaşmak dileriz:

Bu gece yâri gördüm şükür elhamdülillah
Ayağına yüz sürdüm şükür elhamdülillah
Bana armağan verdi dilimden düşmez virdi
Gönül murâda erdi şükür elhamdülillah
Eliflâmı belinde tesbihi var elinde
Gönlüm aşkın selinde şükür elhamdülillah
Yüzü nûrla bezenmiş yaradan pek özenmiş
Ne kadar da güzelmiş şükür elhamdülillah
Sakal siyah hiç yok ak kalbinde nûrdan revnâk
Övmüş de yaratmış Hak şükür elhamdülillah
Tâcı vardı başında nûrdan hilâl kaşında
Yıkandım gözyaşında şükür elhamdülillah
Pîrim efendim benim fedâdır cân u tenim
Âzâd olmaz bendenim şükür elhamdülillah
Aşkî mest olup gitti muhabbet câna yetti
Nûreddin’i seyretti şükür elhamdülillah