Sild(edi)iler aynayı

Neyi kaybettiğini hatırlayana,
Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” [İbrahim, 7]

Takat mi koydu hicr-i gamın gör ki bu tende
Bu hasta dili ravza-i rıdva
̂na yetirdim

Tut destimi şâhım, beni reddetme kapından
Serma
̂yem olan cânımı divâne yetirdim

“Ey suyun başını tutan; o akan rahmet çeşmesini, şu ilahî çeşmeyi hele bir aç, aç da gönül bahçeleri uyansın, aşk çiçekleri gözlerini açsın…”

Aşk yolunda değer verdiğimiz bir hazretin sözünü dinleyerek “kendi içimize” bakmaya vesile bildiğimiz “4 CUMALIK” derin bir nefesin akabinde, Sebeb-i füyüz-u ilahiyyemiz olan Hazreti azizimizin “devam olsun” işaretleriyle, bir ucunun cemale varması niyaz ettiğimiz satırlarla yine birlikteyiz erenlerim…

Giydim hırkayı Hakk’ın yolunda,
Sildim aynayı Hakk’ın yolunda,
Dost ile dostum Hakk’ın yolunda,
Aşkî azizim Hakk’ın yolunda [281. Mestmp3]

Ve’l hâsılı gene geldik divane efendim; aramızda muhabbeti yaratan, “yolunda bulunmak” ikramıyla müşerref eyleyen, “Şükrederseniz arttırırım” buyuran Rabbe sonsuz şükürler olsun, gönüllerini bu yana uzatan canlara kalbî selamlar olsun…

Yıllar öncesinden merhum üstadımız Kotku hazretlerinin Cennet Yollarında’ki bir tavsiyesi ile düşmüştük yollara: “Gece sabaha kadar bir şeyler okusanız, sabahleyin de onları kaleme alıp, bir eser meydana getirseniz ve bunu dünyanın her tarafına gönderme imkanına sahip olsanız, bunu okuyup da, imana ve İslam’a gelenler veya yaptıkları çirkin şeyleri terk edenlerin sevabı, hep sizlerin defterine eksiksiz olarak yazılır.”

Bizim oraların meşhur meselidir: “Bir yiğitten uzun süre haber alamadıysan bil ki ya ahret evine göçmüş, ya dünya evine(evlilik) girmiştir.” Biz dahi istedik ki O’nun aşkıyla yandığımız satırların, yaktığımız nefeslerin sonu, şu yalan dünyadaki son nefesimiz olsun…

“Bu alemde her kula bir ayna gerektir. Aynaları kırmanın verdiği zarar, o aynaya bakıp kendini hergün düzeltene olur…” Vuslat ümidin gözlediğimiz vakitlerde bir ziyaretçimiz böyle buyurmuştu… Oysaki her bir mektuba niyetlerimizi tazeleyerek başladık: Ya ilahi söylediklerimizi önce fakirine duyur, dilimizi değdirdiğimiz yerlere, kalbimizi de erdir hem sonra ihtiyacı olana tesir-i hakiki ile ihsan buyur…

Sebeb-i Hilkat-i Alem olan Efendimizin, Veda Hutbesi’ndeki buyruğundan yüz bulduk: “Bakın! Burada bulunanlarınız bulunmayanlara (anlattıklarımı) aktarsın. Çünkü kendisine aktarılan bazı kimseler, dinleyenden daha iyi beller.”

Madem geldik divane, geçmiş türlü haller yâdıyla “gözümüzün baktığından, gönlümüzün aktığından, dilimizin gıybetinden, nefsimizin lezzetinden, hep fesad işlerimizden” estağfirullah tevbe ilahi…

İzinden gitmekle müftehir olduğumuz “Aşk yolundan” maksat kazanmaktır; önce Allah’ı ve Rasûlü’nü, sonra Sahâbeyi, sonra Hak dostlarını, sonra kendimizi, sonra da herkesi… Ne kazandığının farkında olmayan, ne kaybettiğinin de farkında olamaz! Onları kazanan her şeyi kazanmış olur. Ya kaybeden neyi kaybeder!

Nahşebî Hazretleri böylesi engellere takılıp kaybedenlere dair şöyle bir hikâye rivâyet eder: “Bir genç, pâdişâhın kızının kapısına gelmiş ve kendisinin ona âşık olduğunu söylemişti. Haber pâdişâhın kızına iletilince hanım sultan kapıya geldi ve gence:

“Al şu bin dirhemi de; bir daha bana da sana da zarar verecek böyle bir şey söyleme” dedi. Genç vazgeçmeyince: “Öyleyse iki bin dirhem al!” teklifinde bulundu. Nihâyet pazarlık on bin dirheme varınca, genç, kabul etti. Bu durumu gören pâdişâh kızı: ” Sen beni nasıl seviyorsun ki, gözün para pul ile kamaşıp beni görmez oldu. Beni benden başkasına tercih edenlerin cezâsı nedir biliyor musun? Boynunun vurulmasıdır.” dedi ve sahte aşkı dolayısıyla onu uzaklaştırdı.

Bu hâli duyan bir ârif, düşüp bayıldı. Kendine geldiğinde şöyle dedi:

“Ey insanlar! Bakın dünyâda sahte sevgilerin başına neler geliyor! Ya Hakk’ı sevdiğini iddiâ edip de ondan başkasına yönelenlerin başına âhirette neler gelmez ki!..”

Kadri bilinmeyen ve şükredilmeyen nimetin soyulup alınacağı bilinmelidir. Bu yüzden şükre, ciddiyetle müdavim olmak ve Allah’ın bize lütfettiği en büyük nimet İslam ve ma’rifetten, tesbihe muvaffakiyete ve lüzumsuz şeylerden korunmaya varıncaya kadar bütün nimetlerine şükredilmeli ki, bu sayede Allah’ın üzerimize nimetini ikmal etmesi umulsun. Çünkü işlerin en acısı ve en zoru yükselip düşmek, yakınlık kazandıktan sonra kovulmak, kavuştuktan sonra ayrılmak olsa gerektir.

Hepimiz, güle oynaya şu bedava, şu hadsiz dünya nimetlerine şükretmek için Hakk’ın dergâhından gelmiş sufileriz. Hakk âşıklarıyız. Bize ikram edilen türlü türlü nimetlere yalnız şükretmek değil, can versen yeridir. Zaten şu nimetler denizinde sufinin canının ne kıymeti var? Her nefes sahibine önüne koyulan şu dünya sofrasında ikram edilen nimetlerin konduğu büyük kabın kapağı göktür. Bu sofranın ihtişamından, ikram edilen türlü yemeklerin pek bir nefis oluşundan, tatlarından, kokularından, renklerinden nasıl bahsedeyim? Bu dilin harcı mı? Dilim dönmez olur, konuşamam. Biz Hakk yoluna düşmüş sufileriz. Biz padişahlar padişahının nimetlerini yiyenlerdeniz. Ya Rabbi! Bu kâseyi, bu sofrayı ebedî kıl, kıyamete dek yaşat. [Hz. Pir Mevlana]

Zahiren yeniden kavuşmanın heyecanıyla sözün ucu kaçtıysa, mana dağıldıysa da affola erenlerim, şu geçmekte olan dem gibi onun da sahibi biz değiliz! Ne diyelim bâki âfiyette dâim olunuz efendim…

Kendimizden sana sığınıyoruz, Senden yine sana sığınıyoruz muvaffak eyle ya ilahi, bizi sana yakın zaman ve mekân ve canlar içre günahlardan uzak durmaya muktedir eyle. Yâ ilahi! Bizleri, senin yüce rızana erdirecek bir dostluk ile mâmur eyle!

Ya ilahi! Bizi, kendine dost kıldıklarına ulaştır. Onların sohbetiyle dirilt. Lütf edip getirdiğin şu âlemde seni düşünmeden ve anmadan nefes aldırma. Gözünde sen, sözünde sen, özünde sen olan o ehl-i aşkın hali ile hallendir ve emanetini, bu hal içinde iken alıver ne olur…

Teşrifi ile müşerref olduğumuz Şehr-i Cemaziyelevvel, vesile-i kabul-i tevbe buyrula, gönlümüze gelip hasbel beşeriyyet söyleyemediğimiz muradlar ihsan buyrula… Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir büyük tevbe ayı Cemaziyelevvel, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Âteş-i Aşk


Durman yanalım âteş-i aşka
Şû’le verelim âteş-i aşka

Evvel aldandım, pek kolay sandım
Kat-be-kat yandım âteş-i aşka

Aşk ile geldim, meydane girdim
Bağrımı koydum ateş-i aşka

Aşk eri ölmez, sırdır söylenmez
Yanmayan bilmez âteş-i aşka

Bî-ser ü bî-pâ, derd-i dil ara
Yana gör câna âteş-i aşka

Lezzetin bilmez, haldir anlanmaz
Yanan usanmaz, âteş-i aşka

Dîde-i giryan, ya dîl-i sûzan
Durma sen de yan âteş-i aşka

Terk ede kâli, inle Hayâlî
Yak perr ü bâli, âteş-i aşka


Hz. İbrahim Gülşeni efendimizin mahdum-u mükerremleri ve halifesi Ahmed Hayâli-i Gülşeni buyuruyorlar ki:

Durman yanalım âteş-i aşka
Şû’le verelim âteş-i aşka
Aşk ateşine yanmadan adam olunmaz, onun için hiç vakit geçirmeden, durmadan hemen aşk ateşine yanmaya bakalım ve biz yanalım ki aşk ateşi alevlensin, parlasın, şule verelim ateşi aşka. Yananlar olmasa aşk ateşi söner. Aydınlatmak için aydınlanmak lazımdır, yakmak için yanmak lazımdır.

Kendi kendine yürüme istikameti vermeden, kafandan icad etmeden çünkü istikamet ancak Allah’ın emrettiği istikamet üzere olursa doğrudur. Hakkın razı ve memnun olduğu her şeyi nefsinin arzu ve isteklerinden üstün tutabiliyor ve bunları hayatında uygulayabiliyorsan istikamet odur işte…

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Artık emrolunduğun gibi istikamette bulun… [Hûd, 112]

Bî-ser ü bî-pâ “başsız ayaksız” (Hamzavi Melamî fukarasının mezar taşlarına da bu isim verilirdi)… Kafanı, ilahi hükümlerden gayrı, kendi kendine istikamet vermede kullanmadan istikamet üzre ol, aşırılıklardan kaçınarak istikamet üzere olmak, Kur’ân’ın ilk sûresinde (Fatiha) Allah’ın bize öğrettiği dua içinde hedef olarak gösterilmiştir.

Akl kurban kun be piş-i Mustafa
“Hasbiyellah” gu ki Allahumme kefa
Dest-ra ender Ehad-u Ahmed bi-zen
Ey birader, vare ez Bucehl-i ten.
Akıl Muhammed Mustafa’nın önünde kurban olsun; “Allah bana yeter” de, Allah sana yeter. Ey kardeşim tek olan Allah’a ve Hz. Ahmed Muhammed Mustafa’ya el ver onlara sıkıca yapış ki ten Ebu Cehlinin elinden kurtulasın. [H
z. Pir Mevlana]

Kendine derd-i dil ara”, gönül derdi ara… Nefsin derdi çoktur, bitmez ama çok çabuk kavuşulur. Nedir nefsin dertleri, midesi guruldar, yemek yedirirsin biter; ne olacak yani tıka basa doyursan, tokluğun çok çok 8 saat ömrü vardır, sonra gene için kazınmaya başlar. Kendine nefis derdi arama gönül derdi ara, bir sevgi, bir sevgili ara… Yana gör cana, Ey benim canım kardeşim yan ki adam olasın!

Aşk eri ölmez…Çünkü aşk hayvanlığa ait bir hal değildir. Nefs-i hayvani aşık olmaz, Ruh-i sultani aşık olur. Ölen hayvan imiş aşk ehli ölmez.

Dide-i giryan dili suzan
Durma sen de yan ateş-i aşka

Gözünden yaş eksik olmaya… Ya biz bu dünyaya hep ağlamaya mı geldik. Hayır, ağlamak her zaman acıdan, memnuniyetsizlikten midir? Coşarsın ilk taşma, ilk damladır, gözyaşı şeklinde olur. Her ağlamak acıdan dolayı değildir, böylesi bir ağlayış makbuldur. Gönülde ateşli olmalıdır, dili suzan…

Bunun için ne yapmak lazımdır: “Terk ide kâli” lafı dedi koduyu dırdırı terk etmek lazımdır. Yani bu işler hal işidir, kâl işi laf işi değildir.

İnle Hayali, yak perr ü bali ateş-i aşka

Perr ü bal kol kanat demek. Biliyorsunuz pervane, kelebek mumun, ışığın etrafında döner, ateşin cazibesiyle döner sonunda kolu kanadı canı feda eder ateşe, ışığa yapışır, yanar. Yanınca ne olur… Kendi de ateş olur. Onun için aşk ateşine yanmaktan korkmamak lazımdır. Hiç olmazsa bir işe yararır, belki biri aydınlanır…

 

Temizleyelim

Nefs sahibine,
…İmdi her kim imân eder ve nefsini ıslah ederse artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. [En’âm, 48]

Nefs elinden âvâreyim
Hırs elinden bi
̂çâreyim
Gayrı kime yalvarayım
Al gönlümü senden yana

Dâim sen ol dilde sözüm
Seni fikreylesin özüm
Gayriye bakmasın gözüm
Al gönlümü senden yana

Ey benim latîf canım! Ey benim cihânım! Şu ağır uykudan seni uyandıracağım. Ey aşka talib olan! Kalk hadi artık, hem acele et biraz. Bak su sesi geliyor. Sen susuzsun ve uyuyorsun. Utanmadan, sıkılmadan senden borcumu isteyeceğim. Sen de bilirsin ki, ben, her Cuma kapınıza dayanan aman bilmez, insafsız bir alacaklıyım.

Sendeki seni, O’na varmana mâni olan ben(liğ)i haber vermeye geldim. Hiç gam yeme, ben senin gönlünde toz görürsem onu gözyaşlarımla yıkar, temizlerim. Ne o sende mi şikayetçisin nefsin elinden ?!

Neden şekvâ bu nefsinden revâ mı bilmemek kıymet
Hüday-ı Zülcelal’dendir sana o pek büyük nimet
[271. Mestmp3

[Nev-Niyaz ve Dedesi]

Sözü güzel dizici, rakîbini ezici
En büyük yol kesici, yandım bu nefsin elinden

– Bizim bildiğimiz Arapça dilinde, “bir şeyin varlığı ve bizatihi kendisi” demek olan NEFS, tasavvuf dilinde de “Kula ait illetli vasıfların, kötülüklerin kaynağı, içten vuran özelliğiyle ruhun asıl âlemine yükselmesine mâni olan tabii kuvvet” değil midir? Ve bu haliyle de “yandım Allah” deyip şikayet etmek gerekmez mi nefsin elinden?!
– “Neden şekva bu nefsinden reva mı bilmemek kıymet?” buyuran Hazretim, “Aman ha nefsinden şikâyet etmeyesin, onun sayesinde adam, onun sayesinde Hazreti insan olacaksın” demek istiyor. Nefsin seni, yanlışa ve çirkine doğru götürecek ki sen mücadele edip tekâmül edebilesin. Seni zorlayacak ki sen onunla kavganı yapasın. Tıpkı Hz. Pir Mevlana’nın, “Ada olmazsa cihat olmaz” deyişi gibi. Gidip alınacak bir yer yoksa niye savaşalım, deyişi gibi. Maksuda erdiğinde dönüp insan-ı kâmile bakıyorsun hür, şikâyetsiz, her şeyden razı…

Bütün emelleri gönlünden eylemiş ib’âd,
Ne verseler ânâ şâkir, ne kılsalar ânâ şad

– Hazret-i insan’ın serüveni…
– Atamız Hz. Âdem’in, bilinen zelleyi işlemesi, O’nun Cennetten Dünya’ya gönderilmesine sebep olmuştur. Bu yeni mekânda neslinin çoğalıp bir imtihana tabi tutularak, Âdemoğullarından bir kısmının, ancak hak kazanma neticesinde, tekrar asıl yurdu olan Cennete döndürülmesi, insanın Ahsen-i takvim şerefine nâiliyyeti için lazımdır. Ancak bu şeref ve değerin artması için Cenâb-ı Hakk insanı “nefs” ile teçhiz eylemiştir. Velhasıl, “Nefs”, ulaşılacak neticenin şeref ve değerini arttıran muazzam bir engel, kaliteli bir düşmandır.

Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!

– Bir ehli dünya olarak aynel yakin biliriz ki “Bir zaferin şerefi, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler ve bediî heyecanlar neticesindedir”
– İnsan olarak geldiği âlemde, insanlığı bulmak isteyen kimse, nefsini tanımak, gönlünde ve kalbinde kurduğu otorite ile kendisini belli yönlere ve davranışlara sevketmek isteyen sâikleri (havatır) bilmek, birbirinden ayırdetmek, kendisini yükselten izlerin peşinden gitmek, alçaltan duygularını ise frenlemek ve susturmak zorundadır.

– “Nefs, akıl, ruh ve kalb” ?! bazen kafamız çok karışıyor dedem, bu kavramları birbiri yerine bile kullanır olduk…
– Tasavvuf yolunda, ayrı mânâlara gelen bu saydıkların bazı âriflerce sergilediği özellik, taşıdığı sıfat ve tezahürlerine göre aynı beşeri ruhun farklı gömlekleri bilinmiştir. Beşeri ruh; şehvetin egemenliğine girdiğinde nefs; haram olan şehvetini yenince akıl; kendi kendisini bağlayıcı bir iman çizgisinde olunca kalb; Cenab-ı Hakk’ı, hakkıyla bilip eksiksiz kulluk yapınca da ruh şeklinde görülmüştür.

– Ya insan, bunların arasında ne yapsın…
– Birbirine zıt temayüller ve karşıt renklerin baskısı altındaki can, bunlardan hangisi kuvvetli ise onun etkisine girer ve o istikamette davranış sergiler. İnsanın içinde, biri akıldan, diğeri heva ve hevesten kaynaklanan iki sevkedici his durmaksızın didişir durur. Akl-ı selim’in davetine uyan, iman ve tevhide erer, heva ve hevesin çağrısına uyan da dalalet ve sapıklığa düşer. Ruhu akıl, nefsi ise arzular yönlendirir. Bahsi geçen içimizdeki kavgalar ve zikzaklı iniş-çıkışların cereyan ettiği muharebe meydanı ise yer ise “kalp”tir.

Muhakkak hem şeytanın hem de meleğin insanoğlu üzerinde yönlendirici bir etkisi vardır. Şeytanın etkisi, kötülüğe sevk etmeye ve hakkı yalanlamaya, meleğin etkisi ise hayra ve hakkı tasdike yöneliktir. [Hadis-i Şerif]

– Demek ruh ile nefs ya da şeytan ile melek, insanların kalplerini hedef alarak onu ele geçirmenin çetin bir savaşı içinde…
– Öyle ya erenlerim, belki de kimin daha iyi insan olabileceğini tayin ve imtihan için yaratılan ölüm ile hayatın sırrı bu noktada saklıdır… Deyim yerindeyse, ruh (veya melek) ile nefs (veya şeytan) düzleminin tam kesişme noktasında bulunan kalb, kendisinde hayat bulan bu iki unsurdan galip gelenin mahiyetine bürünür. Duruma nefs egemen oldukça kalb, nefs ile örtülür. Eğer kavgada nefs değil de ruh üstünlük sağlarsa bu sefer kalb onun mahiyetine dönüşecek ve aynı zamanda içinde yayılacak olan nurla nefsi de değiştirecek ve işte o zaman kalb asıl hüviyetiyle kendini gösterecektir.

– Peki bu noktada tasavvufun gayesi nedir?
– Kalbin ayrı düştüğü, ilahi alemlere yönlendirilip oraya doğru yükselme çabası, hem dini duygunun ta kendisi, hem de tasavvufun bütünüyle gayesidir. Din ve tasavvuf, insanı Allah aşkıyla kendi içine bakmaya, kendini aşmaya ve melekî hasletlerle donanmaya çağırır. Varlığımızın şahsiyet kazanması, mânâ bulması bizi “mekarim-i ahlak” a götüren bu yükselme ve yücelme mücadelesinde gizlidir. Bu terakkide başarı öncelikle kalbin nefsanî duygu ve düşüncelerden arındırılması, kötülüğü fısıldayan seslerin susturulması ve olumsuz düşüncelerden boşaltılmasına, ardından da bu boşluğun güzellikler, iyilikler ve ulvi nağmelerle doldurulmasına bağlıdır. Bu iki ameliyeden birincisi: nefsin tezkiyesi veya fenâfillah, ikincisine de kalbin tecliyesi veya bekâbillah’tır.

– Tezkiye, temizleme, saf ve duru kılma…
– Tezkiye, nefsin fıtrata ters, ilahî yasaklara karşı gelen emir ve isteklerini temizleme gayretidir.

… Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder… [Yusuf, 12]

– Yani tezkiye nefsin öldürülmesi mi demektir?

Refikindir sakın hor görme onu hoşça kullan sen
Bilen nefsin bilir hakkı nedir hem lezzet-i vahdet

– Tezkiye’de mühim olan, nefsin isteklerinin öldürülmesi değil dizginlenmesi, kontrol altına alınmasıdır. “Akılsız ruh nasıl eksik ise hevasız nefs de öyle eksiktir.” Bunlar, meşru zeminlere kaydırılarak tatmin edilmeli veya daha ulvi değerlere yönlendirilerek yüceltilmeli ve böylece her şey yerli yerme oturan bir itidal çizgisine getirilmelidir. Aksi halde bastırılan enerji ve istekler iç sıkıntısı, stres ve komplekslere sebep olacaktır. Zira sıkıştırılan duygular yok olmaz, bir başka zeminde hemen ortaya çıkıverir. Şahsiyette ulaşılması gerekli olan hedef, şehvet, öfke ve akıl gibi nefse ait kuvvetlerin kendilerine ait sınırlar içinde ve adalet ölçülerinde tutulmalarıdır.

– Yani içimizdekilere de adil davranmak gerek…
– Kalbin adaleti, şahsiyetin ve iç dinamiklerin dengeli olmasını ifade eder. Zıt temayüllerin ve karşıt duyguların çekişmesinden kurtulan kalp böylece “kalb-i selîm”e dönüşmüş olur. Bu dengelerin kurulmasına “fazilet” denir. Aklın fazileti “hikmet”, öfkenin fazileti “şecaat”, şehvetin fazileti ise “iffet”tir. Aklın fıtratından cerbeze ve hile, tefritinden de hamakat ve cinnet meydana gelir. İnsanda ulvi ve yüce değerlerin ortaya çıkması için nefsin bir tadilat ve dengeye kavuşturulması, ardından kötülüğü emreden tarafının tezkiye edilmesinden sonra ibadet ve zikir gibi güzel amellerle süslenmesi lazımdır.

– “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyruğunu nasıl anlayalım?
– “Nefsini bilme” Nefsin, neyi kaybettiğini unutturucu hilelerinin ve yolumuza çıkardığı engellerin farkında olma ve bunlardan kurtulma çabalarıdır. Nefsini bilen ve yüz günahı olan kimseden kaçma, fakat yüz iyiliği olduğu halde nefsini bilmeyenden sakın” nasihatini de hemen peşi sıra kaydetmek gerek.

– Peki bu yolda ibadetlerin yeri nedir?
– Kul olan, ibadeti “Allah’ı ta’zim ve takdis ifadesi olarak, nefsin arzuları hilâfına yapılan ihtiyarî ve iradî fiiller” olarak bilir. Amelde esas olan kalbe tesir etmesi, yolcuyu menzile yaklaştırmasıdır. Davranışlara yansımayan ve ahlakî hayatta fiili bir düzenleyiciliği bulunmayan bilgiler ilim değildir. İbadetler, beden-ruh bütünlüğü içerisinde icra edilerek ruhu kuşatmak ve onu derinden etkilemek için ifa edilmelidir. Doğruluk, adalet ve merhamet gibi prensiplerin insanı etkilemesi, ihtiras, şehvet gibi alışkanlıklarım yenebilmesi ancak, nefsi yüce âlemlere yönelten, ruhu derinden etkileyen ibadetlerle mümkündür.

– Amma yaptın yani, şimdi “bir namaz” bunların hepsini nasıl yapar dedem!

– Biz susalım da ehlinden dinle:

Allah’ım! Namazda gönlümü tam manasıyla sana veremezsem, ben bu namazı namaz saymam! Ben, yüzümü Sen’in aşkından ötürü kıbleye çevirdim! Yoksa bana Sen’siz usanç veren namazı ve kıbleyi ben ne yapayım? Ben, bu riyalı namazdan öyle utanıyorum ki, utancımdan gönlüme inemiyorum, Sen’i bulamıyorum! Aslında, gerçekten namaz kılanın melek sıfatlı, melek huylu olması gerekir. Hâlbuki ben, hala nefse uymuş, yırtıcı canavar huyundayım. Bir kimse, üzerindeki elbisesini bir köpeğe değdirse, orasını temizlemedikçe namaz kılamaz! Ben ise, nefis köpeğini koltuğumda taşıyıp duruyorum; benim namazımı kim kabul eder? Benim namaz kılmaktan maksadım o dur ki; namazda Sen’i gönlümde öyle bulayım, Sen’inle öyle beraber olayım ki, ayrılık derdinden artık hiç bahsetmeyeyim! Yoksa bu nasıl namaz olur ki? Sen’inle oturayım da, yüzüm mihrapta, gönlüm çarşıda pazarda olsun! [Hz. Pir Mevlana]

Sakın, sen ona aldırma; secde et ve yaklaş. [Alak, 19]

– Tamamdır dedem, biz anladık hatamızı. Başladığımız yere dönecek olursak “şikâyet”i lügatimizden siliyoruz, ta ki nefisten bile olsa… Mademki O’ndandır, bir hikmeti vardır, razıyız diyoruz…

– Gökten yağanı, hiç yer kabul etmez olur mu? Mevlam, önümüze her ne koyarsa, başımıza her ne getirirse, nasıl olur da ona razı olmayız? Onu kabul etmeyiz.

Ya ilahi! Sen benim gibi birisini ararsan, kum sayısınca çokça bulursun. Ama ben seni mumla arasam da bulamam. Ancak sana secde ettiğim zamandır ki, kendimde bir varlık bulurum. Var olduğumu anlarım. Sevgilim, sana secde etmek imkânını bulmam dualarımın kabul edilişindendir: Bana; “Herkesi gönlünden çıkar at! Gönlünü cihan halkından yıka, temizle!” demiştin. Gönlümü nasıl yıkayayım? Ayrılık ateşin bende su bıraktı mı? Kaldır perdeyi aradan, göster cemâlin şem’ini, yansın ona pervâneler, ne olur, ne olur…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

O’na muhalefet

Allah’a muhalefetten sakınınız. [Hazreti Ali -kerremallahü vecheh]

Anla artık! Her iki dünyada da O ne dilerse ancak o olur. [Hazreti Pir Mevlana]

Hazretim bu sözle insanı, hayatının en temel tercih noktasında uyarıyor: Yaratıcı ile cedelleşme. Ona karşı çıkma, isyan etme. O’nu yok sayma, inkar etme. O’nun sözünden, çizdiği yoldan uzaklaşma. O’nunla zıtlaşma. O’na düşman olma. Ona düşman olanla bir olma. O’ndan kopma.

Bunun öteki ucunda da şunlar var?

O’na itaat et. O’nun verdiklerine razı ol. O’nu bil. O’na bağlan. O’na sımsıkı sarıl. O’nunla birlikte ol, O zaten hep seninle, bu birlikteliği idrak et. O’na şükret. Sabır gerektiğinde sabret. O’nu sev. O’nun dostlarını sev. O’nun dostlarıyla birlikte ol. Onun çizdiği yolda ol. O’nun ipine sarıl. O’nun kitabı ile yaşa. O’nun Peygamberinin elinden tut.

“Allah’a muhalefet” ne demek?

O’nunla olan hukuku zedelemek demek. Evet, bir hukuk var O’nunla. O, yani tüm varlığı yaratanla… Yaratma hukuku bir kere, sonra hayatı idame, rızık verme. Gözün göz, kulağın kulak, yüreğin yürek, beynin beyin olması… İnsan olmamız O’nun lütfu. Bir nutfenin içinde gözler, kulaklar, kalb, beyin,kemikler… kadıb – erkek… insan… Bu akıl akıl ötesi hadise bir hukuk doğurmaz mı?

Bu hukukun bir sonucu var. Onu O (c.c.) bildiriyor. “Yarattım, bana kulluğunuzu idrak edin” buyuruyor. İşte bunu çiğnemek demek Allah’a muhalefet. Zatını bilebilecek potansiyelde yaratmış insanı, bilmemekte direniyorsunuz, bildiniz, O’nun hayat için gönderdiği yol haritasını tanımamakta direniyorsunuz, yol haritasını tanıyorsunuz, ama üzerinde tahrifata girişiyorsunuz.

Yaptığınız nedir? Allah’a muhalefet!

“Allah’a düşmanlık” tanımlaması var Kur’an’da, “Allah’a isyan” tanımlaması var. “İnkar” var, “küfür” var… “Hasımlık” var. “Fücur” var. Buna karşılık “itaat” var, “sevgi” var, “rıza” var, “bağlılık – sarılma” var, “iman” var, “takva” var…

İnsan Yaratan’ı ile ilişkide, birinciler içinde olmayacak, ikinciler arasında bir şahsiyet inşasına yönelecek. İnsanın yeryüzü imtihanı bu iki uç arasında…

Allah’a muhalefet mümkün mü?

Aslında buna imkan yok. Yani insan nesi ile nasıl muhalefet edecek Yaratıcısına?

يَا أَيُّهَا الْإِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ

Ey insan, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan (mağrur eden) nedir? [İnfitar, 6]

Bir düşün ey insan! Bir düşünelim. Mümkün mü gurur? Bu, ahmaklık – aptallık olmaz mı? Nimetleri düşün, böyle cömert bir Rabbin var. Bir de onlardan herhangi birisinin eksildiğini… Hani nefes almakta zorlandığını, ciğerlerindeki bronşcukların kapandığını, genzine bir şey kaçtığını, beyin damarlarından birisinin koptuğunu, dilinin fonksiyonunu icra edemez hale geldiğini, sinirlerinin çürüdüğünü, yediklerini – içtiklerini çıkaramadığını vs… Uykunu alsaydı O’nun kudreti? Gözlerin kapanmayıverseydi?

Kime sığınırdın? -Aman Allah’ım! diye bağırmaz mıydın?

Denizde fırtınaya tutulsan, yer yerinden oynamaya başlasa… Güneş doğmasa, gece gelmese ne yapardın? Güneşi doğdurur muydun, ya da güneşin üstünü örtecek bir bezin mi vardı? Aslında muhalefet diye bir şey olamaz.

Muhalefet bile Allah’ın izniyle… Öyle kurmuş düzeni… Bakalım şu insanoğlu ne yapacak? Zalum mu olacak, cehul mu? Kan mı dökecek, fesat mı çıkaracak? Yoksa içinden kimileri alay-ı illiyyine çıkmaya mı çabalayacak? Rabbim bana bakıyor, O’na bir güzellik sunayım mı diyecek?

Şah damarımız kimin elinde? Yaratmasaydı hesap mı soran olacaktı? Yaratmasaydı “Beni niye yaratmadın?” diye muhalefet eden mi bulunacaktı?


Aslında baksa insan, Allah’a hep muhalefet halinde bulunamadığını da anlayacak. Gidip geliyor muhalefetle iman arasında… Çünkü “ana muhalefet” insan fıtratına aykırı. Yani insanın Rabbine muhalefet etmesi için kendi kendisi ile savaşması lâzım. Beynine zulmedecek, kalbine zulmedecek, ruhuna zulmedecek… Evet, önce ruhuna zulmedecek… Ki o, Rabbani bir özellik taşıyor. Nasıl yapar insan bunu? Stres.. Kalb sancısı… Rabbinden uzaklaşan kalbin sancısı… Nasıl dayanır insan bu sancıya? Olmaz.

Allah’a muhalefet hangi şekillerde olur?

Ama insan savrulur bazen, kafası karışır, zihni bulanır ve yaratılış gayesini bilemez hale gelir. Varoluşunun kendisine bağlı bir tasarruf olmadığını unutur? Ondan sonra da muhalefete kalkışır? Belki bunu Allah’a muhalefet ettiği’nin farkında olmadan yapar. Sorulsa Allah’a inandığını söyler. Ama unutur Rabbini. İnancın hayata yansıması neredeyse sıfırdır. O’nun kaderine, verdiğine aldığına, düşürdüğüne yükselttiğine razı olmaz. “İsyan” gelir dayanır diline, gönlüne…

Kitabına razı olmaz. Başka kitaplardan hayat çerçevesi devşirmeye kalkışır. Peygamberine razı olmaz. İzini kaybeder onun, yolunu kaybeder, onunla buluşmayan yollar edinir, onun elinden başka tutunulacak eller edinir, buluşulacak kalpler edinir. Ona sevgi Yaratan’ a sevgi iken, Ona itaat, Yaratan’a itaat iken, sevgileri savrulur, itaatleri savrulur.

Ahiretini düşünmez. Yolculuğunun farkında değildir. Hayat defterine, Yaratanını gücendirecek şeyler yazılması karşısında duyarsızdır, kaygısızdır. Allah’ın hududuna riayet etmez. Oysa her hükümdarın çizdiği sınırlar vardır. Kainatın yaratıcısı olan Allah’ın sınırları da vardır. İnsan, yeryüzü hükümdarlarının sınırlarını görür gözetir de, ilk daralmada aşar ilahi sınırları…

Hayatı parçalanır insanın, Allah için olanla Sezarlar için olan arasında… Sezarların bile ancak Allah’ın iradesi ile var olduğunu unutarak.

Peki Allah’a muhalefet edenin akıbeti nedir? Hüsrandır. Dünyada da hüsrandır, ebedi alemde de…

İnsan dünya hayatını hayat mı sanır, birkaç saatlik zamandır hepsi… Gidilecek bir ebediyyet dünyası vardır ve oranın mutlak hakimi Allah Tealadır.

يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئًا ۖ وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ

Bir gündür ki hiçbir kimse, hiçbir kimseye yardım edemez o gün ve hüküm, o gün Allah’ın.. [İnfitar, 19]

İnsana bu dünyada sadece mühlet verilir, o da imtihan süresidir. Orada perdeler kalkar, herkesin gözü en keskin biçimde gerçeği görmeye başlar. Ahmaklık etmemeli insan, burada ebedi kalacakmış gibi tasavvurlar – davranışlar içine girmemeli. Ahmaklık ederse, ebedi hayatını karartır.

Üç Günlük hayat biter, ya ondan sonrası?

“Her şey yazılıyor” diyor Halık-ı zülcelal. Eller, gözler, deriler, ayaklar şahitlik yapacak, diyor. Melekler üzerinizde diyor. Bir söz söylemezsin ki onu kaydeden bir gözetleyici bulunmasın. Ahireti ortadan mı kaldırdın? Kendi başına mı geldin dünyaya? Nereye gidiyorsun, öldükten sonrayı şimdiden tayin mi ettin, garanti mi?

Boş kurgular… Allah her şey üzerinde mutlak gözetici, gözetleyicidir.

Neyin muhalefeti?

İnsan bilinç halinde sürekli Yaratıcıya muhalefet etse, ya buna aklı tahammül etmez, ya yüreği…. Ya çıldırır, ya hayatına son verir. Belki bilinçsiz muhalefetler içinde olur insan. Başkaldırdığını, isyan ettiğini, aykırı davrandığını sanır… Ama bu süreçte bile yer yer fıtratı devreye girer ve inançlı insanın yaptığını yapar. Rabbiyle sürekli kavga, insana göre değildir. İnsan işi değildir. Onun için Kur’an öyleleri için “Hayvandan aşağı” tanımlamasını yapar.

Kur’an ne diyor?

Kelam-ı Kadim, Kur’an-ı Kerim neredeyse tamamında insanın Rabbi ile ilişkisindeki düzeni – düzensizliği değerlendirir. İnsanın dünya hayatı, rabbi ile ilişkisinin imtihanıdır çünkü. Öyleyse gelin, Kur’an’ın “Allah’a muhalefet eden”e bakışını okuyalım:

İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir! [Yasin, 77]

Gök yarıldığı zaman, Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman,Denizler kaynayıp birbirine karıştığı zaman,Kabirlerin içinde olanlar dışına çıktığı zaman, Herkes, neyi önünden gönderdiğini, neyi de geride bıraktığını bilecektir. Ey insan, ihsanı bol Rabbine karşı aldatan (mağrur eden) nedir? [İnfitar, 6]

O Allah ki seni yarattı, seni düzgün bir şekle koydu, mütenasip kıldı ve dilediği şekilde terkip etti, Hayır hayır, doğrusu siz dini (cezayı) yalanlıyorsunuz. Üzerinizde sizi koruyan, yaptıklarınızı yazan şerefli melekler vardır. Onlar yaptıklarınızı bilirler.Samimi mü’minler hiç şüphesiz büyük bir nimet içindedirler. Kafirler ise cehennemdedirler. Ceza günü oraya gireceklerdir. Oradan ayrılamayacaklardır.Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! O gün kimse kimseye bir fayda sağlayamaz. O gün emir Allah’ındır. [İnfitar Suresi, 1-19]

O gün Allah’ın düşmanları, toplanıp cehennem ateşine sevkedilirler. Ve bölük bölük ayrılırlar. Cehenneme geldikleri zaman da kulakları, gözleri ve derileri işledikleri hakkında aleyhlerinde şahitlik yaparlar. Allah’ın düşmanları derilerine “Niçin bizim aleyhimizde şahitlik yapıyorsunuz?” derler. Onlar da “Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. Yine O’na döndürülüyorsunuz” derler. “Siz, günahlarınızı kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmelerinden korkarak gizlemiyordunuz. Aksine Allah’ın yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz. “İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu kötü zan sizi helak etti de böylece hüsrana uğrayanlardan oldunuz. [Fussılet, 19-23]

İşte Allah’ın düşmanlarının cezası bu ateştir. Ayetlerimizi inkar etmelerinin cezası olarak onlar için cehennemde, içinde ebedi kalacakları bir mesken vardır. [Fussılet, 28]

…Fakat babasının Allah’ın düşmanı olduğu ortaya çıkınca İbrahim ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim, çok niyaz eden, çok halim selim bir insandı. [Tevbe, 114]

Kim Allah’a ve Rasulüne isyan eder ve Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar. Ve onun için alçaltıcı bir azab vardır. [Nisa, 14]

Hz. Ali(kv) Efendimiz buyuruyor ki: “Allah’a muhalefetten sakınınız”

“Allah’a muhalefetten sakınınız. Kulu kurtaracak olan en üstün nesle iman, Allah yolunda cihad, insanın tabiatında mevcut olan samimiyet, dinin direği olan namazı kılmak. Allah’ın farz kıldığı zekatı vermek. Allah’ın azabına karşı bir kalkan olan Ramazan orucunu tutmak, fakirliği gideren ve günahları döken haccı ifa etmek, serveti bollaştıran, ömrü uzatan ve dostların sevgisini kazandıran akrabayı ziyaret, hataları silen, Allah’ın gazabına mani olan gizli verilen sadaka ve fena bir şekilde zuhur edecek ölüme engel olan ve korkudan koruyan iyiliktir.

Allah’ı devamlı zikrediniz. Çünkü zikirlerin en güzeli Allah’ı zikretmektir. Muttakilere vadedilenleri isteyiniz. Çünkü Allah’ın vadi vaadlerin en doğrusudur. Peygamberinizin yolundan gidiniz. Çünkü o, yolların en efdalidir. O’nun sünnetlerine uyun, çünkü O’nun sünnetleri yolların en şereflisidir. Allah’ın kitabını öğreniniz. Çünkü Allah’ın kitabı sözlerin en değerlisidir. Dini iyi anlayın, çünkü dini iyi anlamak kalpleri parlatır. Kur’an’ın nurundan şifa isteyin, çünkü o gönüllerdeki marazlara şifadır. Kur’an’ı, hakkına riayet ederek okuyunuz, çünkü en güzel haberler ondadır. Kur’an okunduğu zaman dinleyiniz. Konuşmayınız, umulur ki Allah size merhamet eder. Kur’an vasıtası ile doğru yolu bulduğunuzda öğrendiklerinizle hidayette daim olasınız. İlmiyle amel etmeyen âlim, bilgisizliğinden dolayı doğru yolu bulamayan günahkar cahil gibidir. Bana göre, cehaleti içinde bocalayan cahile nispetle ilmi ile amel etmeyen âlimin vebali daha büyük ve âlim daha perişandır. Her ikisi de mahvolmuş sapıklardır.”

Ey Allah’ın kulları! Size güzel misaller veren, ecelinizi tayin eden Allah’a muhalefetten sakınmanızı tavsiye ederim. Allah sizlere, istediğini dinleyebilen kulaklar, gören gözler ve gelecek çeşitli felaketleri sezen kalp vermiştir. Allah sizleri boş yere yaratmadı. Sizi başıboş olarak da bırakacak değil. O size güzel nimetler ikram etti, bol bol yardım etti. Sizin her yaptığınızı tescil ediyor. İyi ve kötü günlerinizde size yardım etti.

Ey Allah’ın kulları! Allah’a muhalefetten sakınınız! Yapacağınız işlerde azimli olunuz. İhtiyaç ve isteklerin son bulacağı ölüme iyi ameller yaparak hazırlanınız. Çünkü dünya nimetleri geçicidir. Onun felâketlerinden emin olunamaz. Aldatıcıdır. Zayıf bir gölge ve yıkılmaya yüz tutmuş bir dayanaktır. Arzu ve emelleri yorarak helak eder.

Ey Allah’ın kulları! İbret alınması gerekenlerden hisse kapınız. Her şeyden ibret alınız. Korkunç haberlerden ders alınız. Öğütlerden istifade ediniz. Ölümün pençesine geçmek üzeresiniz! Toprak sizi bağrına basmak üzere. Sûr’un üfürülmesiyle korkunç tehlikeler sizin etrafınızı saracak. Kabirdekiler çıkarılacak mahşer yerine sevk edilecekler. Cebbar olan Allah’ın denetimi altında hesaba çekileceksiniz. Mahşer yerine giderken, herkesin yanında onu oraya götüren biri ve yaptıklarına şahitlik edecek bir de şahit bulunacak. O gün Allah’ın nuru ile yer yarılır, amel defterleri ortaya konur, peygamberler ve şahitler huzura getirilirler. Kimseye zulmedilmeden aralarında adaletle hükmedilir.

O gün ülkeler sarsılır, tellallar bağırır. O gün kavuşmak günüdür. Gizli olan her şey açığa çıkar, güneş tutulur. İnsanlar ve onlarda hakları olan hayvanlar aynı yerde toplanırlar. Sırlar açığa çıkar, kötüler helak olur, kalpler ürperir. Cehennemlik olanlara Allah tarafından helak edici bir darbe ve feryat ettirici bir azap gelir. Cehennem hırslı, homurtulu, korkunç seslerle, hiddet ve tehdit savurarak karşılarına çıkarılır. Ateşleri yanar, suları kaynar, sıcaklığı vücutlara işler. Ebedî cehennemlik olanlar hiç çıkamazlar, onların pişmanlıklarının sonu yoktur, zincirleri de kırılmaz. Onların yanında kendilerine ateşin geldiğini, cehennemin yaklaştığını haber veren melekler vardır. Cehennemlikler Cemalullah’ı göremezler, Allah’ın dostlarından ayrılarak cehenneme giderler.

Ey Allah’ın kulları! Alçak gönüllü, mütevazi ve Allah korkusundan dünya değiştiren kullar gibi siz de Allah’a muhalefetten sakınınız. Onlar sakındırıldıklarından çekinirler, korkarlar, iyiliği istemekte acele ederler, tehlikelerden kaçarak kurtulurlar. Onlar ahiret için iyi ameller yaparlar, azıklarını hazırlayarak giderler.

İntikam alıcı ve ileriyi en iyi gören olarak Allah kâfidir. Davacı ve delil olarak amel defterleri kifayet eder. İyiliklerin mükafatı olarak cennet, kötülüklere karşı ceza olarak da cehennem kâfidir. Kendim için ve sizler için Allah’tan af dilerim.

• Ey Allah’ın yolunu arkasına atıp dünyevi işlere itina gösteren kişi! Seni; insanları memnun eden, fakat Allah’ı kendisine öfkelendiren birisi olarak görüyorum.

• Ey can! Dünyalık toplarken, gece odun toplayan fakat eline geldiğini bilemeyen kişi gibi olma. Eline geçen dünyalığın helal mi yoksa haram mı, meşru mu yoksa gayr-i meşru mu olduğuna dikkat et.

• Ey can! Dua ipini uzat. Allah’ın rızasına dön. Kalbin itiraz ettiği halde dilinle dua eder duruma düşme. Dilinle yaptığın duaya kalbin de inansın ve iştirak etsin.

• Ey can! Şeriatın ahkâmı ve ilmi ile amel et. Onun emrinden dışarı çıkma. Allah ile arandaki ahdi unutma. Nefsine, hevâî arzularına, şeytanına, meşru olmayan duygularına ve dünyaya karşı cihad aç.

• Günahlar, küfrün habercileri-elçileridir. Kalbin, diline uymuyor. İçin, dışını tutmuyor. Yaptığın, söylediğine uymuyor. Kalbinle bin kere Allahu ekber de. Dilinle ise bir kerre. İçinde binlerce mabud – ilah bulunduğu halde, dilinle, “Lâ ilâhe illallah- Allah’dan başka ilâh yoktur” demeğe utanmıyor musun? Halen içinde bulunduğun bütün kötü hallerden tevbe et Allah’a dön…

Sen’den eserdir

Bir hayal içindekine,
… Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka değildir. [Hadîd, 20]

Herşey dile gelmiş bana cananımı söyler…

Alemin nakşını hayal gördüm
Ol hayal içre, bir cemal gördüm
Her eşya çü mazhar-ı Hak’tır.
Ânın için, kamu kemâl gördüm


Sen ışıksın ben senin pervânenim
Mestinim, meftûnunum, dîvânenim
Ben senin gölgen değil ya nenim?
Mestinim, meftûnunum, dîvânenim…

Can kulağımıza erişmeseydi hâtiften şol nidâ: “Bülbül â divân-ı aşktan bir varak naklet!” çıkamazdık divana, toplayıp kendimizi cüret edemezdik, kendimizden sızanları yare sunmaya cesaret edemezdik “yüreğimi çoğaltın” emanetine muhatap olmasaydık;

Kâinatın sesi aşk doludur, Hak Dost’tan neşet eden bu aşk, O’nun elinden tutanlara intikal eder. Zaten O (sav) da Veda Hutbesinde kendisini dinleyenlere “Burada bulunanlar, çağrımı bulunmayanlara iletsinler” diye seslenir ve sanki yüreklere “Yüreğimi çoğaltın” makamından bir emanet yükler.

Sûretten sıfâta gel ki yolda sâfiyet neş’esi bulasın…

Davetine icabet edip geldik efendim huzurlarınıza,
aşka olsun can özünden merhaba!

İnsanın ziyadesiyle kendini bulduğu, mest olduğu bir eser ikram ederek sohbeti açalım:

Severim her güzeli, senden eserdir diyerek
Koklarım goncaları sen gibi terdir diyerek [264. Mestmp3]

Bestekarı Halid Lem’i Bey’e de sözün sahibi Bedîi Ziya Bey’e de aşk olsun, rahmet olsun, nur içinde yatsınlar… Severim her güzeli diyor, orada cümleye bir virgül koyuyor çün bu laf hovarda meşrep bir adamın lafı gibi gelebilir. Fakat, o virgülden sonra “senden eserdir” dediği cümlede o “sen”i “şarkılar SENİ söyler”deki “sen”i öyle bir belli ediyor ki, işte bestekârlık bu olsa gerek erenlerim…

“Sen’den eserdir” diye bir güzeli sevmek, yaratılmışların hepsinde yaratanı görmek meselesidir. Göz, ruhun penceresi gibidir. Ruh, göz penceresinden bakar ve bütün yaratılmışlarda yaratıcının güzelliğini ve kudretini seyreder. Sonra döner ‘Severim her güzeli senden eserdir.’ sözleriyle eserde müessiri, nakışta nakkaşı görür, bulur.

Kendisinde üç huy bulunan kimse, imanın tadını alır. Allah ve Rasûlü’nü diğer her şeyden fazla sevmesi, sırf Allah için başkalarını sevmesi, ateşe atılmaktan nasıl hoşlanmıyorsa, tekrar(küfre) dönmekten hoşlanmaması! [Hadis-i şerif]

Ve bulduğun zaman da sevmeye zaten mahkum olursun, en güzel O çünkü. Yegane sevilmeye layık O. Tevhid meselesi bu… Meseleyi anladığın zaman bu şarkıyı, ayağa kalkıp ceketini ilikleyip öyle dinlersin, aman işte şarkı diye hafife almazsın… Gerçi başka türlü düşünenler var, şarkı, eğlence, oyun diyorlar. Hayır eğlence ve oyun değildir. Senin gözünde ve gönlünde her şeye eğlence ve oyun gözüyle bakmak, ibadet denilen mükellefiyetleri sade bir seccade üstüne, dar kalıplar arasına sıkıştırmak hevesi var. Senin istidâdın öyle, başkasının istidadına ne karışıyorsun. Gülü koklarken Allah’ını ve Habibini hatırlamayan bir gönül ehli tanımıyorum. Çünkü gül malum Efendimize remizdir. Bir pirinç tanesi yere düştüğünde, Efendimizin terinden yaratılmıştır diye sırf o muhabbetin, o aşkın feyzinden istifade edebilmek için bir pirinç tanesini bile yere düşürmemek…

Tamam bu bir anekdottur, İslam mitolojisidir diyelim (tabir uygun değil ama neyse) Pirinçten güle, bülbülden dağa, aklına gelen her varlığa, bir halının nakşına, şu suyun ışıktaki parlayışına kadar her şeyi “Sen’den eserdir diye” sevebilmek, bu iş başkadır işte erenlerim, işte böylece ten tekke olur, gönül de makam, ta böylece kalpler cemal nuruyla dolar, aman ya huuu…

Kelâm sahibi olan Allah, bulutun kulağına bir sır söyledi, gözünden su tulumu gibi yaşlar boşandı. Gülün kulağına bir sır söyledi; onu renk ve râyiha saltanatı ile güzelleştirdi. Taşa bir sır söyledi; onu mâden içinde akik etti. Yâni latîf sıfatı ile tecellî edip buluttan su akıttı, gülü güzelleştirdi, taşı da kıymetlendirdi. İnsan vücuduna bir sır verdi. O sırrı muhafaza edenleri sonsuzluğa yüceltti. İlâhî âlemden ilham alan bu vücutlar, cisimden kurtulup Hakka yakınlığın sırrına erdi. [Hz. Pir Mevlana]

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

Tecelli cilvesi, cümle gölgeler.
Her zerresi binbir ismin belgeler.
Hay varken hayale kanmaz bilgeler.
Zat-ı Hak’tan gayrı zeval gördüm

– Ser levhaya yazdığın satırların devamı böyle olsa gerek…

– Eyvallah… Binbir ismin görmek için dışarı bakmak kadar kendi içine bakmak da yol değil midir?
– Vaktiyle dervişin biri neşelenip tefekküre dalmak için müzeyyen bir bahçeye gider. Bahçenin rengarenk tezyinatı karşısında mest olur. Gözlerini kapar da murakabe ve tefekküre dalar.

– Murakabeye dalmış ya, ne demektir murakabe?
– Kalbi kötü düşüncelerden muhafaza, zahirde ve batında Hakkı müşahadedir.

– Biz devam edelim… Orada bulunan gafil bir kişi, dervişin uyuduğunu zanneder. Onun bu haline hayret eder, canı sıkılır da: – Ne uyuyorsun? Gözünü aç da üzüm çubuklarını, çiçek açmış ağaçları, yeşermiş çimenleri seyret! Allah’ın (c.c.) rahmet eserlerine nazar et! der. Derviş de ona şöyle cevap verir:

Ey heveskar insan! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilahiyyenin en büyük eseri gönüldür. Onun dışındakiler bu büyük eserin gölgesi mesabesindedir.

– Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün… Su içine aksedip görülenler, hayalî bir bağbahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargâh-ı ilahîdir. Onların zarif ve latîf akisleri, su ve çamurdan olan Dünya alemindedir. Eğer bu alemdekiler, gönül alemindeki o neş’e selvisinin aksi olmasaydı, Cenab-ı Hakk bu hayal alemine “aldanış” mekanı demezdi.” dedi.

– Sûre-i Al-i İmran, 185. ayette: “Her canlı ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı muhakkak kıyamet günü tastamam verilecektir. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp Cennet’e sokulursa, artık o, muhakkak muradına ermiştir. (Bu) Dünya hayatı aldanma metaından başka bir şey değildir.” buyrulur.

– Gafil olanlar, Dünya’yı cennet zannederek “Cennet budur!” diyenler, bu derenin görüntüsüne kananlardır.

Dünyâya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budalanın biri, kuşun gölgesini sımsıkı yakalamak istedi. Ama dalın üzerindeki kuş bile buna şaştı kaldı. [Hz. Pir Mevlana]

– Asıl bağ ve bahçelerden, yani Hak dostlarından uzakta kalanlar, o hayale meylederek aldanırlar.

Bu gurbetten “dost” deyip gitmezsen âhirete,
Döner o vuslat günü ikinci bir gurbete!

– Bir gün bu gaflet uykusu nihayet bulur, gözler açılır, hakikat görülür. Fakat son nefeste o manzaranın ne faydası olur?

– Ne mutlu o kimseye ki, ölümden evvel ölmüş, onun ruhu, bu bağın hakikatinden koku almıştır…

Ey akıllı kişi, sevgiliyi tortusuz, hicapsız görmek istiyorsan, ölmeden evvel öl. Böylece kendi isteğinle ölümü seç de, seni sevgiliden ayıran perdeyi, yırt at. Fakat bu ölüm, seni mezara götüren ölüm değildir. Seni değiştiren, seni insanlığa, aşka, nura götüren ölümdür. [Hz. Pir Mevlana]

Yâ Rabbî! Yarın ilâhî huzûrunda hesâba çekilmeden evvel kendimizi hesâba çekerek daha hassas bir kalbî kıvâm ile sana kul olabilmeyi bizlere nasîb eyle! Gelgeç nefsânî sevdâlar ve gafletler sebebiyle şu fânî dünyâda ilâhî hudutları çiğneyerek ebedî saâdet hayâtımızı israf etmekten bizleri muhâfaza buyur!..

Yâ Rabbi! Alemi “Sen’den eserdir” bilerek Son nefesimizi Cemâl-i İlâhî’ne kavuşma aşk ve iştiyâkıyla verebilmeye medâr olacak feyizli bir ömür yaşamayı cümlemize nasîb eyle!

Âmîn ya Mûin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Tâc-ı Târik-i Cerrahiyye

Dört terk üzerine kırk dallı tâcın sır ve şekilleri:
Halvetiyye tarikatının Sünbüliyye, Şemsiyye, Cerrâhiyye (Hz. Nureddin Muhammed bin Abdullah er-Rumi el-İstanbuli (v.1720)’ye nisbet edilir. Halvetiyyeden Ramazaniyye’nin şubesidir), Sinâniyye ve Bayrâmiyye kollarının saadet tacları beyaz ve sarı çuhadan yapılmıştır. Dört terkli ve kırk dallı, pamuklu kırk dikişlidir. Merkez kutbunda düğme yoktur. Destârları siyah ve yeşildir.

taci_serif_cerrahiyye

Yukarıda resmedilen tâcların istivâlarının dört kapı üzerine kırk dallı  oluşunun sırları şunlardır.

1. Bu tarikatların sâlikleri etvâr-ı seb’adan, yani yedi nefis tabakasından zâhir olan dört kapı üzerine kırk menzil itibarıyla seyr-i süluk ederler. Yedi tavır: Tab'(tabiat), Nefs, Kalp, Ruh, Sır, Hâfi, Ahfâ

Dört kapı ile kırk menzil şunlardır:  Kırk menzilden on menzili nefs-i emmârenin kötü tabiatı ile ilgili olan şu hallerdir:

1. Dünya sevgisi
2. Yalan
3. Hased
4. Kibir
5. Gazap
6. Nefsâniyet
7. Nifak
8. İşret
9. Cehâlet
10. Cimrilik

Bunları terk etmek, sâlik için en gerekli husustur. Kırk menzilden şu on menzil “nefs-i levvâme” ye aittir.

1. Tamah
2. Ucûb
3. Gıybet
4. Mekr, hile
5. Kin beslemek
6. Riyâyı terk
7. Tevbe
8. İnâbe
9. Perhiz
10. Riyâzet üzere olmak

“Nefs-i mülhime”nin on menzili ubûdiyet (kulluk) içindir.

1. Korku
2. Huşû
3. Verâ
4. Tebettül
5. Recâ
6. Rağbet
7. İhlâs
8. Tefekkür
9. Uzlet
10. Zühd üzere olmak

“Nefs-i mutmainne”nin on menzili “yakîn” üzere olmak içindir.

1. Sehâvet, cömertlik
2. Kanaat
3. Teslimiyet
4. Tevâzû
5. İstikâmet
6. Sabır
7. Hayâ
8. Rızâ
9. Edep
10. Tevekkül

Bunların hepsi kırk menzildir. Halvetiyye tarikatında giyilen tâcın sırrı, “Bu kırk menzil ile nefsimi değiştirdim ve yüksek ahlaka eriştim” demeye işaret eder. Allahım cümle kardeşlerimize kolaylıklar ihsan eyle, cümle dervişlerin başarıya ulaştıranı ve mürşidi Sensin.

Sırrını sır eyle, işini tefekkür eyle, ikrârını saf eyle, ibretle bak. Erenlerin sırları hususunda uyanık ol, varlığını aşka ver. Hakkı özünde mevcut bil, mahbûb-ı canda yok ol. Fakr içinde fahr bul. Ehl-i hâl-i ârif ol. Fakr u fenâda hoş bekâ bul. Sülûkun aşk u muhabbet, varacak dostun Allah olsun, diyelim yâ Hû, yâ men leyse illâ Hû…

Tâlib-i feyz-i Hudâ’yız Halvetî Cerrâhî’yiz,
Câlib-i fevz-i Hudâ’yız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Cerrâhî’den bâde-i aşk nûş eyledik ezelde,
Biz ol bülbül-i şeydâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Çün cemâl-i Mustafâ’ya âşık olduk gönülden,
Bir nigehe can fedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Hazret-i Hayder-i Kerrâr gönlümüz sultânıdır,
Çâker-i âl-i abâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Ehl-i beyte muhabbette dost oluruz dost ile,
Buğz edenlerden cüdâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
On iki imâm ile on dört ma’sûm baş tâcımız,
Üftâde-i su’adâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Cihâr yâr-ı güzîne de ashâb ü ansâra da,
Ta’zîm ü tekrîm edâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Rehberimiz kitap sünnet düstûrumuz şerî’at,
Ehlullâha muktedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Biri iki göremeyiz tevhîddedir yolumuz,
Sâlik-i râh-ı rızâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Hazret-i Pîr Nûreddîn’den irşâd aldık vuslata,
Nâil-i cûd ü atâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

İtikatta ehl-i sünnet vel-cemâat yolumuz,
Kalender-i hoş-edâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Erenlere belî dedik yollarına baş koyduk,
Ehl-i aşka mübtedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Mezhebimiz Hanefî’dir meşrebimiz Halvetî,
Râh-ı Hak’da hüveydâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Gazâ-yı ekber eyleriz nefsimizle dem-be-dem,
Hem hatâ-pûş ridâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Meydân-ı aşkta uryânız Dîvân-ı Hak’da giryân,
Devrânda mest-i sevdâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Her birimiz bir velîdir hamdülillah Aşkıyâ,
Bâb-ı vuslatta gedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz

Gül(ü) verelim

Visâlin derdine düşmüşlere,
kendileri ihtiyaç duysalar bile kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini özcanlarına tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenlerin ta kendileridir. [Haşr:9]

guluverelim
– Neden seçtin şimdi bu ayeti aziz dedem?
– Serlevha olarak ikram edilen bu ayet kurtuluş ve mutluluğun çaresini de vermiş de ondan: Cimrilik, açgözlülük ve ihtiras, burada, insanın hem bu dünyada ve hem de öteki dünyada mutluluğu elde etmesinin önündeki engeldir be ya hu!
– Biz mefhum-u muhâlifinden çıkıp yola, vermek ahlakından bahsetsek ya?
– “Vermek” nedir? Vermek, başkasının sevinci ile huzur bulmaktır.
– Aristo da “mutlu olmak isteyen iyilik yapsın” derken buna mı işaret ediyor?
– İlim, hikmet ve hakikat birdir erenler!
– Peki erenler nasıl verirler?
– Erenlere “istemeden verenler” derler. Muhatabı mahcub etmeden, istemek zilletine düçâr etmeden verirler.
– Verince ne olur? Hangi kapılar açılır?
– Ehline malumdur ki muhabbet almak değil istemeyi dahi terkedip vermek ile temam olur. Dünyada her şeyin bir ölçüsü, tartısı vardır, sevginin tartısı da fedakarlıktır, diğergâmlıktır kardeşim. Seven, sevilene karşı sevdiği ölçüde fedâkârlık yapmayı bir zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Allâh’ın mahlûkâtına infak, Allâh’a muhabbetin izhârıdır.
– Bizde pek muhabbetli okuyucularımıza haftanın musiki eserini ikram etsek diyorum?
– Hayhay efendim, Kena-ı Rıfai hazretlerinin (ks) bir nutku şeriflerine İzzeddin Hümayi Elçioğlu’nun hicaz makamında bestesi: 211.mestmp3

öyle bir mahbuba* verdim gönlümü almak muhâl**  can û imânım onundur kalmadı bende mecâl***  aşık û hayran û mestim, mezhebim**** yokluk benim bu vücûdum “L”sını nûr etti “İLL” yı visâl*****
* muhabbet edilen, sevilen, sevgili **imkansız ***güç, kuvvet,imkan, fırsat **** gidilen yol *****sevdiğine kavuşma

– Gün aleme bayram olan cumadır, bereket niyyetine bir de dua buyursanız?

Rabbî! Merhametin bütün tezâhürleri, gönlümüzün tükenmez hazînesi olsun! Verme ahlakının zirvesindeki, fakirlikten korkmaksızın, kendisi muhtac iken dahi veren Hak Dostlarının aşk dolu hayatlarından bizlere de hisseler nasîb eyle! El-Muhsin olup karşılıksız veren, Er-Rezzak olup cümle mevcudatın madde ve manasını, durmaksızın besleyen, alemlerin Rabbi’nin kulu olana yakışan, halifesi olduğu makamın ahlakıyla ahlaklanıp güzelliği ile güzelleşmektir: Bizlere, yetimlerin, muhtaçların ve yalnızların sessiz çığlıklarını duyabilecek kulak ve hissedebilecek bir gönül ihsân eyle!

Sev, sevdir, sevindir Allâh’ım!

Vakt-i şerif, Aleme bir bayram olan Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .
Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim 

Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR
https://umutrehberi.wordpress.com/