31. Mektup

31. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların otuzbirincisidir.

1mursidinmektuplari

Ma’bûdumuz, maşûkumuz, mahbûbumuz kendisiyle vücûd bulduğumuz, ibadet ve taatların, hamd ü senâların sadece kendisine hasrolunduğu, ta’zime, tesbîhe, tenzihe ve tehlile lâyık bizlerin teşbihinden ibadet ve taatından ve tavsifinden münezzeh olan maksûdumuz, matlûbumuz güzeller güzeli Allah’ımız, zü’l-Celâl ve tekaddes Hazretleri’ne hamd ü senâdan âciz olarak fakat yine de kendi lûtf u ihsanıyla ve bizlere in’amıyla, sonsuz hamd ü senâ eder, dergâh-ı mecd-i ulûhiyetinden rıza-yı şerifini ümid ederiz.

Sultanü’l-enbiyâ, mahbûb-ı kibriyâ, şefî-i rûz-i ceza, enîsi’d-duâfa, merce-i fukara, sahib-i kabe kavseyn ev ednâ, Resûlen, Mekkiyyen, Medeniyyen, Haşimiyyen, Kureyşiyyen, Ebtahiyyen, ruhiya ve ruhaniyya sultânımız, efendimiz Resûl-i kibriyâ’ya salât u selâmdan âciz iken ümmet-i Muhammed olmaklığımız hasebince lütfedilen bu vesileye sığınarak salât ve selâm eder, salâvât-ı şerîfelerin sırrıyla o Fahr-i âlem Efendimiz’e arz-ı hal eyleriz. Ruh-i Resûlullah’ın bizlerden hoşnud ve râzı olmasını Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eder, ashâb-ı kirâm rıdvanullahı Teâlâ ecmaîn hazerâtının dahî arkadaşlıklarını sırat-ı mustakîm üzere refakatlerini Rabbü’l-âlemîn Hak Teâlâ’dan taleb ederiz. Cenâb-ı Hakk bizleri “ve hasüne ülâike refika” âyet-i kerîmesinin sırrına mazhar eylesin.

Allah Teâlâ’nın selâmı üzerine olsun İhsan Efendi oğlum,

Derviş İhsan Efendi oğlum. Cenâb-ı Hakk Sûre-i Yunus’ta “Dikkat ediniz, şol evliyâullah ki (o Allah velîleri ki) onlara korku yoktur ve mahzûn da olmayacaklardır.” buyurarak Allah Teâlâ’ya yaklaşmanın ahvâlini beyân edip devamında o kimselerin Cenâb-ı Hakk’tan ayrı düşmek ve muhabbetinden uzaklaşmak korkusunda ve Allah’a îmân etmede sabit kadem oluşları nazara verilmektedir. İşte maksûdu Hak; matlûbu, rıza-yı Hakk olanlar dünyevî kaygılardan âzâd olurlar. Küllî iradenin câzibesi ve Hak Teâlâ’ya muhabbetin, ülfetin zevki onları havftan (bilemedikleri korkudan) ve mahzûn (hüzünlü olmak, sebebsiz yere dünyevî işlerden sıkıntı duymak) olmaktan muhafaza eder. Allah Teâlâ’ya âşinalık, uzaklıktaki korkuya benzemez.

Cenâb-ı Hakk bu âlemi imtihanhâne olarak te’sis etmiştir ve Kur’ân-ı Kerîm’inde “Yemin olsun ki sizi bir şeyle imtihan edeceğim. …” buyurarak kimsenin bu imtihandan âzâd olamayacağını beyân eylemiştir. Mal mülk, evlâd u iyâl, insanın edindiği diğer semereler bu âlemin ziynetleri, süsü mesabesindedir. Ama aslolan bu imtihanhânede Allah Teâlâ’ya kulluk imtihanını vermek, kul olduğunu tasdik edebilmektir. Evvelce de söylediğim gibi insan bu âleme ulûhiyeti tahsil etmek için gelmedi, ubudiyeti tahsil ve te’vil etmek için geldi. Fenâ sahasının imtihanları satıhtadır. Allah Teâlâ’ya kurbiyyetin imtihanları ise derûndadır yani bâtındadır. Evliyâullah da Cenâb-ı Hakk’tan çekinir, avâm da. Lâkin evliyâullah huzurda olduğunu müşahede eder ve onların korkulan avâm-ı nâsın (insanların çoğunun, ekseriyetinin) korkulan gibi değildir. Ekseriyet, canıma ne olacak, malım mülküm elden gidecek mi, evlâdımın istikbali nasıldır, gibi korkularla ömrünü harceder ve bunları kaybetmemek için Cenâb-ı Hakk’a müracaat eder. Halbuki erbâb-ı kurbiyyet ve velâyet olan zâtlar her şeyi O’na yakınlığa vesile eder, O’ndan gayrı muhabbete meyletmez hatta O’na duyulan muhabbeti bile gene O’nun yoluna sevkeder, infak eder. İnşâallah bu sözlerim sorduğunuz suâle cevap olmuştur. Burada Bağdatlı Rûhî Efendi’nin gâyet hakîmhâne bir nutku vardır. Belki ezber eder ve hikmetinden istifade edersin.

Sanma ey hâce ki, senden zer ü sim isterler
Yevme la yenfâ’u’da, kalb-i selîm isterler

Ma’lûm, buradaki hâce’den kasıd şeriatın zâhirinde kalan ve hocalık taslayan kimselerdir. Yahut ilm-i zahirle âleme üstünlük taslayan kişilerdir. Dikkat buyurduysanız bu beyitte “O gün kişiye ne topladığı mal ne de evlâd u iyâli fayda verir Ancak selim bir kalb onu kurtuluşa sevkeder.” mealindeki âyet-i kerîmeye işaret vardır.

Berzah-ı havf ü recâdan geçegör nâ-kâm ol
Dem-i âhirde ne ümmidü ne bim isterler

Âlem-i bi meh ü hurşid ü felekte her giz
Ne mühendis, ne müneccim, ne hekim isterler

Buyurarak insanın bu dünya hayatında hangi tahsili ederse etsin, hangi korku ve ümidle yaşarsa yaşasın Allah Teâlâ’ya kurbiyyeti tahsil etmedikçe müşkillerini halledemeyeceği, hayatım idrak edemeyeceği, hikmetinden de haberdâr olamayacağı beyân edilmiştir. İnsan hikmetsiz yaşayamaz. Hikmetleri ilâhî zemine nisbet edemezse o ilim de ona fayda vermez, huzur bulamaz. Hatta ilâhî hikmetlerden uzak kalarak edindiği ilim, huzursuzluğunu ve mükellefiyetini (sorumluluğunu) artınr. Fakîrin en çok hoşuna giden beyitlerse şunlardır:

Cürmüne mû’terif ol, taata mağrur olma;
Ki şifâhane-i hikmette sakim isterler

Kıble-i mâniyi fehmeylemeyen kecrevler,
Sehvine secde edip ecr-i azim isterler

Ezber et nükte-i esrar-ı dili ey Ruhî
Hâzır ol, bezm-i ilahîde nedim isterler…

Evet, aynen böyledir. Hak Teâlâ’dan tasdiki olmayan bir ilim yahut Hak Teâlâ’dan tasdik olunduğu halde tatbik olunmayan ilim kişiyi hataya düşmekten kurtaramaz. Hatta biliyorum zannıyla söz de dinlemez, nutuk haklamaz (Söylenilen nutku yerine getirmez, hak sözü tatbik etmez.)

Alem-i keşf-i mânide çok esrar açılır
Giremez nefs-i gazub, anda halim isterler

Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukim isterler…

İşte böyledir. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Nefsini bilmemek ve ilimden mahrum olmak gadabı celbeder. Gadap, hakkı ve hukuku tamamen unutup nefsini kâim kılmak sıfatının cebren kendisini göstermesidir. Ol sebebden gadap hilmiyetle teskin olmazsa yaptığı tahribada ve zararla kişinin yakasını bırakmaz. Akabinde kişi şehevâni zevkleri artmış ve bedenî zevklerini tatmin ile eyice Hak’tan uzaklaşmış olur. Bu acayip bir şeydir. Gadap şehveti besler. Hakk’a ibadetten mahrum olan kişilerin en bâriz özelliklerinden biri kendi kudretleriyle her şeyi yapacaklarını zannetmeleridir. Hak’tan gâfil olmak kibrin neticesidir. Kibir, hakkıyla tevhîd edememenin yani şirkin hastalığıdır. Kibir derinlerde ve kişilerin bâtınına çöreklenmiş bir illettir. Bu illet gadap ve şehvetle kendisini gösterir. Lâkin gadap şehvetten tehlikelidir. Çünkü gadap benliğini tam kabullenme halidir. Şehvet ise benliğini zevke âlet etmek veya zevkle memnun etmektir. Gadap, şehveti besledikçe şehevânî örtü gafleti ziyâdeleştirir, gaflet perdelerinin ağırlığı kişiyi önce ibadet taatın zevkinden, zikir ve sohbetin ülfetinden, Hak dostluklarının nazarından soğutur ve neticede kişi esir-i şehvet olduğunda ye’se ve ümitsizliğe düşerek hem ibadetten hem hakan abitlerden tamamen uzaklaşır. Etrafında tıkırtı duysa, ansızın huzuru bozulsa hemen korkuya ve evhama kapılır. Çünkü kaidedir: Hain kişi korkar. Nifaktan kurtulamadığı için devamlı nefsanî korkularla ömrünü harceder. Bu korkulan izâle için mal mülk edinir, sahte muhitlerde sahte dostluklar kurar. Yani işte şu an dünyadaki insanların ekseriyetinin haline dönüşür. Esir-i şehvet olanlar başkalarının hukukunu tanımazlar. Söz uzar gider, lâkin şehveti tatmin, neticede muhakkak esir-i nefs ve şehvet yapar. Mürşid-i kiram hazerâtı, kişileri tedavi ederken derece derece terbiyeve tâlimde bulunurlar. Çoğu insan zâhirî riyazatla Hakk’ı bulduğunu fehmeder. Halbuki içinde çöreklenmiş kibirden haberi yoktur. O kibir, şehvet ve gadapla kendini gösteremezse muhakkak kendisine tatmin için başka bir saha bulur. İbadet taatla meşgul olan kişiyi ucûb şeklinde ifsada kalkar. Onu halletse bu sefer varlık vehmine düşürür. Hep nefsin içinde, derininde bulunan kibrin yani şirkin dallarıdır bu nev’î haller. Peki bu nasıl izâle edilir? Bu hastalık, ihtisasla, hikmet öğrenmekle, kendince riyazat etmekle hallolmaz. Mürşidin terbiyesi dahî bir yere kadardır. Ne zaman insanın kalbinde aşk-ı ilâhî zuhûr eder ve bunun sirayet etmesine mâni perdeler kalkarsa işte o zaman kibir barınacak bir vücûd bulamaz. Zîrâ aşk vücûdsuzluktur. Peki bu nasıl olacak? El-cevap: Kemâl-i aşka mazhar olmuş bir kâmile aşk derecesinde mürîd olmakla. Kişinin mürşidine duyduğu bu muhabbet onu, yolunun büyüklerine ve neticede Allah ve Resûlü’ne mülhak eder. Mektûbun başında arzettiğim gibi, Allah Teâlâ bu yolun yolculanna nebîleri, sıddıyklan, şehidleri ve sâlihleri arkadaş eder. Cenâb-ı Hakk bu arkadaşlığın da, Kur’ân-ı Kerîminde “ve hasüne ülâike refika” buyurarak güzel arkadaşlık olduğunu tenbih eder. Herhalde suâlinize ziyâdesiyle cevap olmuştur.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, Hazret-i Pîr Ahmed er-Rifaî, evliyâullahın büyüklerinden Aktab-ı Erbaa denilen dört büyük kutbun ikincisidir. Sizin zikrullahta müşahede ettiğiniz o nev’î hallere “bürhan” denir. Bürhan, ma’lûm, delil demektir. Yani inkâr edilemez, müşahede edilen hüccet demektir. Şiş, kılıç ve gül bürhanını görmüşsünüz. (Rifaî tarikatında zikrullahta kalbî esmâ başladığında dervişler vücüdlarına şiş veya kılıçla tatbikatta bulunur, bazen de kor olmuş demir parçasını yalayarak veya ağızda hapsedib soğutarak acayip haller gösterirler, âyinde kullanılan bu aletlere ‘zarf’, gösterilen bu hale de bürhan denirmiş.) Başka başka bürhanlar da vardır. Şimdi sana lâzım olan şudur: Bir kere senin seyr u sülûkunla bunların alakası yoktur. Lâkin onların da yaptığı halleri acayip karşılama. Adı üstünde bu hale ‘bürhan’ denir. Bürhan denilmesindeki kasıd enbiyânın mucizesini inkâr edenlere ve evliyânm kerâmetini inkâr edenlere delil sunmaktır. Maddî âlemin hak olduğuna inanıp da mânânın hakkını teslim etmeyenlere bir îkazdır. Meselâ bazıları derler ki: “Efendim, Hazret-i İsmail’i bıçak kesmemiş, hiç bu mümkün mü veyahut Hazret-i İbrahim’i ateş yakmamış, böyle acayip şey olur mu?” İşte o zaman bu dervişler, kılıcı, Hazret-i İsmail(as)’in tesbîhatıyla vücüdlanna vururlar; hem acısını hissetmezler hem de o kılıç darbesinden kendilerine zarar erişmez. Ve sonra Âşık Yunus’un “Kılıç mı keser Allah diyeni?” sözü anlaşılmış olur.

Yahut Hazret-i İbrahim (as) ile alakalı âyeti okurlar ve ateşi ağızlarında söndürürler. Aynen senin anlattığın gibi yanmış et kokusunu duyduğun halde onların ağzında ne bir yanma ne de bir acı vâki’ olur. İşte bu apaçık bürhandır. Rifaî dervişleri bu hali göstererek münkirlere “Bizler âciz, zayıf ümmetler olduğumuz halde işte bak, ne kılıç keser ne ateş yakar. Enbiyâya ve evliyâya bu nev’î mucizeleri ve kerâmetleri çok görmeyin ve inkâra da yeltenmeyin.” diyerek meydan okurlar. Fakat bu, herkes eline bir şiş alsın; orasına burasına batırsın, tecrübe olsun diye yapılmış bir şey olmamalıdır. Zaten Rifaî tarîkinde bu nev’î haller ekseriyetle gösterilmez yani sıkça yapılmaz. Tarikata dâhil olmaktan murâd, Efendimiz’in ahlâkını hal edinebilmektir. Gerek Rifaîyye’de gerekse başka tarîkte olsun kişi bu nev’î bürhanlara heves etmemelidir. Vakti saati gelince vuku’ bulursa eyvallah deyup zarfı kabul etmelidir. Bu zikrullaha dâhil olduktan sonra size gösterilen mânâya gelince, evlâdım bürhan sırrı zât-ı âlinize verilmiş. Fakîrde bazı emanetler var. Teberrüken (yani uğur olsun ve öylece emaneten bulunsun diye) bende bulunmaktaydı. İnşâallahu Teâlâ mektûbun sonunda size şiş ve kılıç bürhanını, gürz ve gül bürhanını ayrıca yılan ve akrep gibi hayvanların teshirini (bağlayan, emri altına alan), dualann metnini muhtasar olarak yazacağım. Fakîr size verdikten sonra zuhûr ettiğinde bu emanetleri kullanabilirsiniz. Ayrıca Üsküp’te karındaşım olan Rifaî şeyhi, Şeyh Mehmed Efendi’ye fakîrden selâm edüp teberrüken kendisinden bu emanetleri alınız. Almasanız da bir şey îcab etmez. Allah mübarek eylesin.

Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum. Bizler devrân ederken, ma’lûm, kalbe doğru yani Kâbe-i Muazzama’yı tavafın aksi istikametine devrederiz. Devrânın sırrıyla alakalı göndermiş olduğum mektûbda tafsilatlı şekilde bu durum îzah edilmiştir. Fakat bahsettiğiniz zikir meclisindekiler sizin beyânınıza istinaden anlaşılıyor ki hem şeriatı hem tarikatı birbirine karıştırmış ne usûl-i şeriatı ne usûl-i tarikatı layıkıyla fehmetmiş hatta hicâb ederek söylüyorum, Allahu a’lem, bir mürşidden mezun olmadan taklid etmeye kalkışmış kişilerdir. Zaten size ma’lûm olduğu şekliyle kalbinizdeki daralma ve o kişilerin nazarlarındaki şeytanî bakış ferasetinizden kaçmamış. Bu nev’î durumlarda mürşidinizden salahiyetiniz yok ise müdahale etmemeniz yerinde olacaktır. Amma inşâallahu Teâlâ mektûbun sonunda bürhan emanetleriyle alakalı duaları verirken size mânevî kılıç nasıl çekilir ve bu nev’î mânâ düşmanlarının boynu nasıl vurulur, onu dahî tâlim edelim. Bu duayı okuduğunuzda size emanet olarak verilen mânevî silahı kullanır, mûcibince amel edersiniz. Bu nev’î sahtekârlara meydanı bırakmamak fütüvvettendir. Haddini bilmeyene haddini bildirmek, kırk yetime kaftan giydirmekten efdaldir, vesselam.

İhsan Efendi oğlum, mevzu’ bu nev’î mukallidlerden açılmışken tarikatların esmâ’mı yahut usûllerini tilki gibi aşırıp hırsızlık yapan, ondan sonra da ortalıkta arz-ı endam eden birçok sahtekârlar vardır. Bizim gençliğimizde bu nev’î şeyler yok değildi. Lâkin muktedir, hem erkân bilir hem de yerinde müdahale eder kişiler vardı. Allahu a’lem bu zevât azaldığından meydan sahtekârlara ve bu uğursuzlara kaldı. Daha evvel namazı terk eden bir gürûhtan bahsetmiştim. Şimdi bir de biz Melâmiyiz diye ortaya çıkan ahmaklar türedi. Yâ hû, melâmet her tarîkte sâlikin neş’esine göre zuhûr eden bir haldir ve yüksek, ulvî bir haldir. Herkes melâmet ehli olamaz. Yani derviş olur amma melâmete muvaffak olamaz. Melâmet başkalarının kınamasına i’tibar etmemek, medh ü sena edilecek hallere erişse de kendindeki bu tecellîleri halkın nazarından kaçırmak yahut saklamak için gayret etmek demektir. Sülûkta bu iki şekilde zuhûr eder. Birincisi; yolun başında olan sâlik halkın kendisine alakasını ve teveccühünü hoş görür ve halkın hoşnudluğu, Hakk’ın hoşnudluğu ve rızasına muhalif derekeye gelirse mürşid tarafından mürîde halkın kınayacağı bir fiil yaptırılır. Hazret-i Aziz Mahmud Hüdayî Efendimiz’e ciğer sattırılması yahut bazı dervişlere saçı sakalı tıraş ettirmeleri gibi. Böylece müridin halkın ülfetinden alakayı kesmesi ve onlann muhabbetlerinin gelip geçici olduğunun gösterilmesi temin edilir.

İkinci yol ise; yolun kemâline yaklaşmış hatta kâmil mertebesine gelmiş mürîd, halkın kendisine i’tibar etmemesi, böylece Hak ile meşguliyetini daha rahat îfâ edebilmesi için kendi tedbiri ile melâmet kisvesine bürünür. Burada mürşidin müsaadesi vardır ancak bu hal dervişin tarikat içersindeki meşrebiyle alakalı bir durumdur. Ma’lüm, melâmet “levm” kelimesinden gelmektedir. Levm ise kınanmaktır. Şimdi zamanımıza gelince kendilerine “Melâmî” diyen bazı şahıslar bu hallerden uzak oldukları gibi, ne melâmetleri melâmet, ne de kerâmetleri kerâmet kabilindendir. Zîrâ ulemâ ile sofilerin arası açıldı. Bunu din düşmanları bilerek yapıyorlar. Sanki sofi olmayı, şeriattan uzaklaşmakmış gibi gösteriyorlar. Sofiler ile zâhir ulemânın arasını açarak da şer-i şerifin hükümlerini yahut şeriat ehli olan ve dini kendisinden öğrendiğimiz zâtlan çirkin göstermeye çalışıyorlar. O halde melâmet ehli olmak isteyen kişinin, hazır böyle düşünülmüşken, şerâitten görünmesi daha uygun değil midir? Çünkü şu an kınanan, kötülenen, zâhir ulemâsı gibi görünmektir. Sofiyim, diyen kişi kınanmak istiyorsa başına beyaz sarığı taksın, sakalı da koyversin, halk içine karışsın: İşte kınanmak için bir sebeb. “Yok efendim, biz hal ehliyiz, halimizi saklamak için ibadet ve taatı terk ediyoruz.” diye iddia ediliyorsa zaten kınanmaya hâcet yok, bu nev’î kişileri Allah kınamış ve huzurundan tardeylemiştir. Bunlar, hem Hak katından hem halk katından düşmüş insanlardır. Esmâ-ı ilâhîyenin hikmetleriyle, zâhirdeki hâdiselerin bâtınındaki hikmetlerle güyâ meşgul olup biraz İbnü’l-Arabî Hazretlerinden, birazcık Niyâzî-i Mısrî Hazretleri’nden ma’lûmât aşırıp, bir de utanmadan kendilerini Hacı Bayram-ı Velî’nin o büyük halîfesi Bıçakçı Dede(Ömer Sikkînî Hazretleri)’ye nisbet ediyorlar. Namaz desen yok, oruç desen yok, ihvandan kardeşimiz sormuş, niye namaz kılmıyorsunuz diye, ne dese beğenirsin? “Biz salât-ı dâimûndayız.” diye cevap vermiş. A iz’ansız herif, madem salât-ı dâimündaydın, hangi aralık çıktın da bu cevabı verdin? Zâhiri burada otururmuş, bâtını başka âlemde namaz kılarmış. Bu nasıl iş ise bunu, Efendimiz (sav) bile yapamamış. Ayakları şişinceye kadar namaz kılmış, Hendek gazasında dahî müşrikler namaz vaktini geciktirdiler diye onlara beddua eylemiş. Yani Allah Resûlü(sav)’nün çıkıp da kılamadığı âlemdeki namazı bu namussuzlar kılıyormuş da haberimiz yokmuş. Yâ Rabbî, bu nev’î şerli insanların şerrinden Sana sığınırız.

İhsan Efendi oğlum, bu nev’î insanlarla şeytan uğraşamaz. Zîrâ şeytanın bunlarla alıp veremediği yoktur. Hatta bu adamlann bulunduğu yerde şeytana hâcet de yoktur. Ne sohbetleri sohbete benzer ne usûlleri usûle benzer. Yüz kelime konuşsa her kelime diğer kelimeyi götürdüğünden ortada yokluktan başka bir şey kalmaz. Evet, insanların bir zaman, tarikatı şekilden ibaret zannetmeleri hasebiyle taklidde kaldıkları ve bu sebebden yollarını âtıl hale getirdiklerini bilmekteyiz. Onları îkaz mahiyetinde bazı büyük pîrler ve meşayih-i iz’am îkaz edici sözler söylemiş ve hatta bu seyr u sülük putlarını birer birer tepelemişlerdir. Amma bunun sebebini bilmeden, seyr u sülûktan haberdâr olmadan bunları taklid etmek, tarîkatın zâhirini taklid edenlerden daha âdi bir takliddir. Zîrâ bu durumda bâtınını taklid etmeye çalışan ahmak bir güruh zuhûr etmiştir. Haydi zâhirini gördün taklid edersin, bâtının taklidi mi olur? Bir de utanmadan kendinize Melâmî dersin. Bak sana Hazret-i Abdulkâdîr-i Geylânî’den melâmete işaret. Hazret-i Pîr “Dervişler zikirden sonra su içmesinler, zîrâ zikirden sonra bir iç yanması olur ve bu yanma vücûda hararet verir. Su içildiği vakit, içteki ateşin buharı yüze vurur ve benzi sarartır. Benzi sararınca o kişiyi görenler Allah korkusundan ve takva ehli olduğundan rengi ruhsan sararmış diye iltifat eder, rağbet ederler. Dervişe ucûb gelebilir. Bu halden, ziyâde sakınsın.” buyuruyor. Al sana melâmet. İbadet taat edecek, Allah’ın farzlarını yerine getirecek, lâkin halkın rağbetine ve ülfetine mâni olacak şekilde tedbirini alacak. Söylemiştim, lâkin bir daha zikredeyim. Hz. Ömer(ra) hilâfeti sırasında bir gün cemaati topluyor ve şöyle diyor: “Ey insanlar, siz Ömer’i böyle görürsünüz de adam mı zannedersiniz. Bu Ömer putlara tapardı, Câhiliyye zamanında türlü türlü fenalıklar yapardı; halaları, akrabaları açken tek başına ziyafet sofraları düzer, hiç aldırmadan tıka basa yemek yerdi. İşte Ömer böyle bir adamdı.” Bunun üzerine arkadaşı Abdurrahman bin Avf (ra), Hazret-i Ömer Efendimiz’in yanına gelerek “Yâ Ömer, sen ne yaptm, kendini bu kadar aşağılamak olur mu, senin nefsine yaptığın bu hareket âdetâ zulümdür.” diye mukabelede bulundu. Hz. Ömer, Abdurrahman bin Avf’a “Yâ Abdurrahman, sen bilmiyorsun, bu nefsim neler söylemekte. Tek başıma kaldığımda ‘Ey Ömer, sen bu ümmetin makbûlüsün, Ümmet-i Muhammed’e halîfe oldun, mü’minlerin emîrisin, sen şöylesin, sen böylesin.’ diyerek beni yoldan saptırmak istemekte. Şimdi halkın nazarında bu şekilde söylüyorum ki, bana böyle fısıldamayı kessin.” diyor. İşte al sana melâmet. Olacaksa böyle olmalı, olmayacaksa hiç ağza alınmamalı. Kişi o hal ile hallendiğinde büyüklerin yaptığı fiillerden hissedâr olur. Lâkin taklid ile hakikat bulunmaz. Veyahut taklidde kalınırsa sadra şifa olmaz. Taklidi geçtik, başkalarım aldatmak için hainlik yapılır ve cehalette ısrar edilirse sadece kendi sapıtmaz, başkalarının da sapıtmasına sebeb olur.

Derviş İhsan Efendi oğlum. Daha ilk mektûbumda size tarikat ve tasavvufun nice olduğunu, keyfiyetini, kişide bulunması gereken niyeti ve Hak yolların, mürşidlerin vasıflarını muhtasaran beyân etmiştim. Sizler yaşadıkça oradaki nasihatların ve ma’lûmâtın ne kadar ehemmiyetli olduğunu ayne’l-yakîn müşahede edeceksiniz ve ehemmiyetini daha iyi idrak edeceksiniz. Cenâb-ı Hakk ibret alanlardan eylesin, ibret olanlardan eylemesin. Diğer suâlinizin; cevabını bu mektûbda arzedemeyeceğim. İnşâallahu Teâlâ başka bir zaman cevap vermeye gayret ederim. Cenâb-ı Hakk taklidlerimizi tahkîk eylesin. Nefsanî, şeytanî, insanî velhâsıl cümle mahlûkatın şerrinden ve musibetinden bizleri muhafaza eylesin. İnsan sûretindeki şeytanların şerrinden, Hak sûretindeki vesveselerin ve bâtılın şevkinden bizleri ma’sûn ü mahfûz eylesin. Hakk’ı hak görüp tâbi olmakla nzıklandırsın. Bâtılı bâtıl gösterip kaçınmakla bizlere lûtufta bulunsun. Nur-i Muhammedi’nin nuruyla ve gözümüzdeki firâset, gönlümüzdeki îmân çerağıyla sırat-ı mustakîmini dâimâ gören ve o yolda sabit kadem olan kullarından eylesin.

Âmin, bi hürmeti Tahâ ve Yasin ve âl’i Ya-sin velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

Allah’a emanet olunuz. Esselâmu aleyküm ve rahmetullahu ve berakâtuhû

32. mektupta buluşmak üzere…

26. Mektup

26. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmialtıncısıdır.

1mursidinmektuplari

Kendisine dua edene icabet eyleyen, kendi zikrini kulunun lisânından akıtıp gene o kulun dergâh-ı mecd-i ulûhiyetinde bizzat zikreyleyen, hem nimeti veren hem nimete şükreden kullarının nimet ve şükrünü artıran, semâvâtın ve arzın alamadığı tecellîyatı, zâtını mü’minin kalbine nüzulle safa bahşeyleyen, mahlûkatın kendisiyle teskin olduğu sekînetin sahibi, sadırlarda gizli olanı ve gözlerdeki hain çakışı ilm-i ezeliyesiyle bilen lâkin kulunu hep afv ü setreyleyen, Cenâb-1 Erhamu’r-rahimîn ve Rabbü’l- âlemîııe hamd ü senâ olsun.

Safîyullah, halîlullah, hayru halkıllah, emînü vahyillah, sıratullah, nimetullah, imamu’l-müttak’în, ceddü’s-sıbteyn, resûlus-sakaleyn, raûfu’r-rahîm Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz’e ve onun âline, ashabına ve etba’ına salât ve selâm olsun.

Es-selâmun aleyküm İhsan Efendi oğlum,

Derviş İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk ilmini ve ömrünü müzdâd eylesin. İnşâallah sizlere bu satırlarla ve naklettiğimiz ilm-i hal ile bizler nasıl hizmet etmeye gayret ediyor isek Cenâb-ı Hakk sizlerin de bu güzellikleri yaşamasını, hayatınıza tatbikatını, etrafınızdaki insanlara da güzelce tebliğini nasîb eylesin. Geçen yazdığım mektûbda dervişlerin kendilerine ait konuşma şekilleri olduğunu beyân etmiştim ve bunlardan da bazı misalleri sizlere arzeylemiştim. “El va’dü ke-ddeyn”(Va’detmek borç gibidir.) buyrulmuş. Biz bunun devamını size yazacağımızı va’detmiştik. Bu borcumuzu edâ edelim.

Az evvel Cenâb-ı Hakk ömrünü müzdâd eylesin diye niyazda bulundum. Buradaki müzdâd yani ziyâde oluş, çok uzun uzun yaşamak mânâsında değildir. Ömrün uzunluğun­dan ziyâde bereketli olması ehemmiyetlidir. Öyle insanlar vardır; âdetâ ceset içinde cansız yaşarlar. Sinni(yaşı) neredeyse asrı(yüz seneyi) bulmuştur. Ama kalbinden, ruhundan hatta kalıbından bile habersiz yaşamıştır. Niceleri de vardır ki ömür olarak kısa lâkin amel olarak çok uzun ve bereketli hayat sürmüşlerdir. Bak Sultan Selim Han’a. Yedi, sekiz sene içerisinde dünyayı dize getirmiş bir padişahtır. Derler ki, altı sene daha yaşasaydı yeryüzünde İslâm’ın bayrağının dalgalanmadığı hiçbir toprak parçası kalmayacaktı. Çok bilinen bir şahıs olduğu için Sultan Selim Han’dan misal verdim. Yoksa nice zâtlar gelmiştir. Sayısı Allah’ça ma’lûm olan bu şahıslar kısacık hayatlarına âlemleri sığdırmış, âlem onlarla ihya olmuş, onlar bu âlemde yaşayıp, ölüp gitmemişler, âhirete ve dünyaya sultan olmuşlardır. Tabiî ki hem yaşça hem halce uzun ömür Allah Teâlâ’nın husûsî bir lütfü ve ihsanıdır. Cenâb-ı Hakk halimizi de, yaşımızı da pîr eylesin. Hep o muhabbetle bir eylesin.

Aslolan bere­kettir. Dervişlerin lisânında ‘bitti’ kelimesi yoktur. Bitmek, tükenmek gibi sözler sarfolunmaz. “Yemek bitti.” denmez, “Bereketlendi.” denir. Şimdi bereketlenmek ve bereket sözü üzerinde bir parçacık mülahazada bulunalım. Bereket, Allah Teâlâ’nın azîm bir sırrıdır. Aklen îzahı mümkün olmayan fakat tezahürü ortada olan, nasıl ve nice olduğu akılla anlaşılamayan, acayip bir haldir. Benim şeyhim bereketi anlatırken şöyle bir misal verirdi: Bereketin sırrını görmek istiyorsan evlâd, koyun sürüsüyle o sürüyü bekleyen köpeklere bak. Koyun senede bir kere yavrular ve umumiyetle bir yavru verir. Bu yavru yaşar veyahut hastalıktan, uçurumdan yuvarlanmaktan, yırtıcı hayvanlardan dolayı ölür. Koyunun eti, sütü, her şeyi yenir, tırnağı, boynuzu bile kullanılır. Kılı, tüyü bile zâyi olmaz. Senede binlercesi kurban olur. Zayıftır, naiftir, bir bulaşıcı hastalıktan hemencecik ölüverir. Başka hayvanlarla mücadele edecek mecâli yoktur. Halîm selimdir. Bir de köpeğe bak. Köpek bazen senede iki kere doğurur. Bazen bir batında düzine ile yavruladığı olur. Eti, sütü yenmez. Kolay kolay hastalanmaz. Hatta ölmez. Yaşadığı sahada düşmanı yok gibidir. Günlerce aç kalabilir, pislik dâhil her şeyi yer. Şimdi anlatılanlara kıyas edersen dağların, taşların köpekle dolu olması, kuzu cinsinin de kalmaması îcab eder. Amma şu bereket sırrına bak ki, koskoca bir sürüyü üç dört tane köpek bekler. Köpeklerin esamesi okunmaz, dağlar, ovalar koyun sürüsüyle doludur. İşte bu Cenâb-ı Hakk’ın bir burhanıdır. Evlâdım, dikkat et, koyundaki tabiata bak. Demek ki Cenâb-ı Hakk halım selim olana, helâlinden ve temiz yiyene, etrafıyla çekişmeden dua alana, elinden geldiği kadar mahlûkata hizmet edene, hatta bu uğurda can vermeye hazır olana husûsî bir bereket ihsan ediyor. Amma etrafıyla cedelleşene, sadece kendisi için yaşayana, menfaatinin peşinde koşana, Rezzak-ı âlem’i unutarak rızkın başkasında olduğunu zannedene uzun bir ömür verse de bereketli bir hayat vermiyor. Biz burada köpeği küçümsemiyoruz. Sadece köpek fıtratlı olmanın koyun fıtratındaki hale mukayesesini yapıyoruz. Bak azîz kimselere ki hayatlarını hep Hakk’a ibadet taat, halka da muhabbetle, hizmetle geçirmişler. Kendi rahatlarını başkalarının refahına sarfetmişler. Zâhire göre hükmedecek olsan bu insanlann fakr u zarûret içerisinde, hayattan bezmiş, sıhhatten düşmüş, hiçbir şey yapamayacak âciz insanlar haline gelmiş olması îcab eder. Amma öyle olmamıştır. Hem maddî hem mânevî nzık içerisinde mesûd olarak yaşamış ve yaşatmışlardır. Ve hâlâ onların muhabbeti insanların kalbinde yer etmiş, bırak­tıkları eserler ve yetiştirdikleri insanlar cümle âleme ibret, rehber ve ilham kaynağı olmuştur. Onlardan hâlâ istifade etmekte olan kadirşinaslar dualarıyla rahmet okumaktalar.

Bereket dedik, söz bereketlendi. Bunu niçün anlattım evlâdım? Şunun içün: Yemek bitti, denmez. Şimdi dersin ki; “Ya hû şeyhim, biten yemeğe neden ‘bitti’ demeyelim?” Demezsin ya, ben yine de sebebini îzah edeyim: Allah Teâlâ lûtfuyla bizi rızıklandırır. O rızık cümlesinden önümüze lokmamız gelir. Lokmayı besmele ile yersin. Tamamladıktan sonra ‘elhamdülillah’ diye lisânen şükrünü edâ edersin. Fakat biter mi? O lokma sende vücûd bulur, besmeleyle, hamdeleyle vücûduna dâhil olan o taam(yemek) bir mü’minin kursağından geçtiği için kendi lisân-ı haliyle Cenâb-ı Hakk’a şükreder. Sen o gıdanın kuvvesiyle ibadet taat, zikir, fikir ve mahlûkata hizmet edersin. Böylece vücûdunda fâni olan lokma senin ibadet taatınla tekrar vücûd bulur. Sendeki vücûdla onun hayat bulması ve senin Cenâb-ı Hakk’a şükür halinde bulunman vesilesiyle nimet çoğalır, artar. Âlem değiştirir. Cennette ikrama, âhirette devlete vesile olur. Yani bu vücûd orada da ayrı bir vücûd bulur. Lokma sende fâni oldu, vücûd buldu. Sen taatla kendi vücûd lokmanı fâni ettin, vücûd buldun. Cenâb-ı Hakk seni vücûdsuz mu koyacak? Hâşâ, Cenâb-ı zü’l-Celâl Hazretleri de sana ilâhî hazinesinden bir vücûd verecek. Şimdi böyle baktığında sen o lokmaya ‘bitti’ diyebilir misin? Bu mânâya işaret etmek için, ‘bereketlendi’ dersin. Yani zâhiren kayboldu, bâtında vücûd buldu, o vücûdla bereketlendi, ziyâdeleşti. Çok küçük gibi görünen bu ifade çok büyük mefhumu ve idraki beraberinde getirir. Meselâ; meydan terbiyesinde şu kadarcık edebi sözle tâlim eden bir zât anlar ki maldan infak edildiğinde mal bitmez. Candan infak edil­diğinde beden çökmez. Mü’minlerle paylaşmayı ve infak etmeyi kendisine şiar edinir. Allah yoluna sarfedilen şeyi tükendi, bitti kabul etmez. Küpü boşaltacaksın ki yerine dolsun. İnfak etmeyen kişi tazelenemez. Bereketten de nasîbdâr olamaz.

Evlâdım, Allah Teâlâ’nın sabah ve akşam yeryüzüne nöbetleşe indirdiği melekleri vardır. Bunlar Cenâb-ı Hakk’a kullar için niyâzda bulunur. Bir kısmı şöyle niyâz eder: “Yâ Rabbî, Senin için verene ver. Cimrilik edip infak etmeyenden al.” İşte bu mânâlara nazar edersen bereket sırrım ve bereket kelimesinin ehemmiyetini başka bir veçheden görmüş olursun. Cenâb-ı Hakk kendisi için sarfetmeyi, malını mülkünü bu uğurda harcetmeyi ve böylece bereket sırrına nâil olmayı bizlere ihsan eylesin. Ma’lûm oldu ki, bundan sonra ağzından ‘bitti’ sözü çıkmasın. Lisânını bereket sözüne alıştır, inşâallah sözünün de bereketi olsun.

Derviş İhsan Efendi oğlum, ma’lûm, daha evvelki mektûbla beraber bu mektûb senin bir mektûbuna cevâben satıra geldi. Galiba senin mektûbun da bereketlendi. Orada sorduğun suâle bu ikinci mektûbda cevap vereyim inşâallah. Gerçi zât-ı âliniz nezaketen soru olarak tevcih etmemişsiniz. Amma mevzu’ anlaşıldı. Şimdi güzel evlâdım, üçler, yediler, kırklar, kutup, gavs gibi tâbirler ta’rifle pek anlaşılmaz. Amma bir miktar bahsedelim. Yeryüzünde bir­çok devlet, birçok idare şekli vardır. Köylerin, kasabaların bile bir muhtar heyeti, nizamı, intizamı deruhte eden teşkilatı vardır. İnsanlar farkında olmadan Cenâb-ı Hakk’ın âdetullahmı taklid ederler. Tabiî ki bir kısım insanlar asr-ı saadet başta olmak üzre bilerek bu nizamı tatbik ederler. Allah Teâlâ’nm yeryüzünde âdil hükümdarları olduğu gibi ve yine Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaat eden mü’minlerin yeryüzünde belli hizmetlere memur olmaları gibi bir de mânâ âleminde Cenâb-ı Hakk’ın husûsî emirlerine hizmet etmekle mükellef olan bir hükümet-i Rabbanî vardır. Bunlara ‘kırklar’ denir. Bu kırkların en başındaki zâta ‘gavs’, gavsın yardımcılarına ‘kutb-u irşad, kutb-u medar’ tesmiye kılınır. Gavs ve kutuplara ‘üçler’ denilir. Bu iki kutbun iki yardımcısı vardır. Bu zümreye de ‘yediler’ denir. Mertebelerine göre kırka tamam olur. Bu kırklar meclisinden birisi âlem-i cemâle göçse yerine muhakkak bir başkası ta’yin olur. Bazen âlem-i cemâle göçmeden de yer değişiklikleri olabilir, derler. Bu kırkların aynı kolluk kuvvetleri gibi orduları, mensubları ve hüddamı vardır. Mesela Hızır (as) dâimâ kırkların emrinde bir neferdir. Bazıları demişler ki, enbiyâya Cebrail nasıl hizmet ediyorsa kırklara da Hızır hizmet eder. Abd-ı âlem, nükebâ, nücebâ, meczûbân gibi zâtlar hep bu hükümetle bir şekilde alaka­lıdırlar. Bazen gavs makamında olan kişi iki kutbiyyet vazifesini kendisinde cem eder. Yani üçler makamını tek başına temsil eder. Nâdiren gelen bu zâtlara gavs-ı âzâm denir. Velâyet makamının nihayeti vardır. Velâyetin nihayetine çıkmış zâtlara(hâtemü’l-velâyet) hâtemü’l-evliyâ, derler. Hâtemü’l-evliyâ, velî kulların sonuncusu demek değildir. Bazı ahmaklar bu sözü kendi evhamlarıyla yanlış anlarlar, daha doğrusu anlayamazlar. Hâtemü’l-evliyâ, bir kişinin kendi kabiliyeti nisbetinde ona takdir kılınan nasîb miktarının en sonuna kadar yükselmesi demektir. Dolayısıyla her velâyet maka­mının sonuna gelen zât diğer velâyet makamının sonuna gelen zâtların aynı gibi değildir. Sen altmış okkasın, yüz yirmi okka kaldı­rıyorsun. Bir diğeri yüz on okka, iki yüz kırk okka kaldırıyor. İkisi de kendi sıkletlerince ve kabiliyetlerince en üst seviyede olabilirler. Fakat aynı diyebilir misin? Allah bir yarattığını bir daha yaratmaz evlâdım. Her insan tektir. Ol sebebden her insanda ehâd sırrı vardır. Beşer nev’î içerisinde tekliğin en güzel tezahür ettiği zât; el ehâdü, habîbü’l-ehâd Muhammed Mustafa(sav) dır. Allah onun gibi tek bir tane yaratmamıştır. Mevzu’muza devam edelim. Gerçi mevzu’ hep muhabbet-i Muhammed’dir ya neyse. Hâtemü’l-velâyet bahsi herhalde bu misalle açıldı. Bir kişinin Allah Teâlâ’nın hükümetine dâhil olabilmesi kendi istemesiyle değildir. Cenâb-ı Hakk seçer. Fakat şu kadarı var ki, Resûlullah’a ziyâdesiyle kurbiyyeti olmayan, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali, Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin hatta Hazret-i Hamza, Hazret-i Abbas hazerâtınm tasdikini almayan bir kişi uzaktan dahî bu sırrı müşahede edemez. Bir de evliyâullah zümresinin sertâc ettiği(baş tâcı eylediği) ve âhirete intikal etseler dahî hâlâ bu hükümette nazı geçen, tasdiki aranan zâtlar vardır. Bunlar gavs-ı âzâm olarak şöhret bulmuş ve en başta aktab-ı erbaa diye zikredilen Hz. Pîr Abdulkâdîr-i Geylanî, Hz. Pîr Ahmed er Rifaî, Hz. Pîr Ahmed el Bedevî, Hz. Pîr İbrahim-i Düssûkî, Hz. Pîr Sadettîn-i Cibavî, Hz. Pîr Şâh Bahâüddîn-i Nakşibendî, Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi zevât-ı kirâmın tasarrufları devam etmektedir. Hatta şu anda mürşidinin şehrinde bulunduğu, yani Ali Alaeddîn-i Köstendilî Hazretleri’nin müridi olan büyük Pîr, Muhammed Nureddin-i Cerrahî Hazretleri de gavs-ı âzâmlardandır. Âlem-i mânâda hem Hazret-i Pîr ile hem de mürşidi olan Ali Alaeddîn Efendimizle görüşmek ve huzurlarına mülâki olmakla fakîr dilşâd oldum. Güzel evlâdım, hâlâ onların sermayesinden ve bıraktıklarından nasîbdâr olmaktayız. Şimdi sana lâzım olan kısmıyla kırklar; Cenâb-ı Hakk’m husûsî bir meclisidir. Fakat şunu da unutma; bu arzettiğim kırklar en yüksek makamdaki kırklardır. Her beldenin, her yolun, her cemiyetin kendine mahsus üçleri, yedileri ve kırkları vardır. Yani duyarsın; “Efendim, falanca zât kırklardanmış.” diye. Biz de duyuyoruz bunları, ‘eyvallah’ deyip geçiyoruz. Doğru dahî olabilir. Amma hangi kırklardan? Bu bah­settiğim kırklar, kırkların kırklarıdır. İnsan bir kırka girer ama o yüksek velâyet makamına erişir mi, işte orası biraz şüpheli. Nasıl ki devletçikler vardır. Bir de hepsine hâkim olan büyük devletler vardır. Tarihimize bakarsan öyle sultanlar gelmiştir ki padişahın huzuruna dahî çıkamamışlardır. Filanca memleketin kralıdır, fakat İstanbul’a geldiğinde değil padişahla, sadrazamla bile görüşemez. En fazla vezir tarafından kabul görür. Bu hal de buna benzer.

İhsan Efendi oğlum, gayb erenleri, ricâlullah, kırklar, Hızır (as) ‘a vâris olanlar ve bu nev’î zâtlar hakkında fazlaca ma’lûmât seyr u sülûktaki bir derviş için lâzım değildir. Hani derler ya, zenginin malı züğürdün çenesini yorar. Zamanı gelince görür ve idrakin nisbetinde anlarsın. Faydasız ilimden Cenâb-ı Hakk’a sığınırız. Şimdi herkesin ağzında üçler, yediler, kırklar dedikodusu var. Bu mes’eleler eskiden konuşulmazdı. Ama şimdi hem Rûm’da hem Rumeli’nde tekke ve zâviyelerde hatta namazsız, abdestsiz insanların ağzında bir lakırdıdır gidiyor. Bu neye işaret biliyor musun? Artık kullukta iyice züğürt hale geldik, ona işaret. Bak adı üstünde: Derviş. Derviş, maksûdu Allah, matlûbu da Allah’ın rızası olan zâta denir. İster kırklara koysunlar isterse kırpıp kenara koysunlar. Cenâb-ı Hakk’a son nefesimize kadar muhabbetle ibadet taat etmeye, mahlûkatına da muhabbetle hizmet etmeye memuruz. Vesselâm. Erenlerin kapı­sında olmak nimeti bir adama yetmiyorsa o adam kırklara padişah olduğunu öğrense yine yetmez. Zaten bu nimetin zevkini almadan böyle bir nimete ermesi düşünülemez. Bu nev’î insanlara fakîrin tavsiyesi, rüyada görse i’tibar etmesin. Benim şeyhim derdi ki: “Bir adam ne halt olduğunu anlamak istiyorsa def-i hâcetinden sonra necâsetini koklasın. Oradan kendisinin ne halt olduğunu anlar.”

Güzel evlâdım, biz burada nur üzerine nur olmuş, her hücre­si nura gark olmuş evliyâullah hazerâtından bahsediyoruz. Kişi birazcık hizmet, birazcık muhabbet bulmakla kendisini Hazret-i Cüneyd zannetmemeli. Böyle olursa ne olur? Daha ne olacak, yol­dan alıkonur. Yolundan sapmaktan daha büyük çarpılma olur mu? Cenâb-ı Hakk bizleri istikamet üzre dâim ve kâim eylesin. Feyz aldığı yerden dûr olmaktan muhafaza eylesin. Çok hoşuma giden bir latîfe var. Onu zikredeyim de biraz efkârımız dağılsın. Adamın biri işrak vakti camide namazını kılmış, yani üzerine güneş ibadet taat ve zikirle doğmuş, câmiden çıkıyormuş. Avluda karşısına nur çehreli bir pîr gelmiş. Selâmlaşmışlar. Gelen zât bizim adama “Efendi, bir isteğin var mı, hâcetin var mı?” diye suâl etmiş. Adamcağız tin “Estağfirullah teşekkür ederim, hiçbir hacetimiz yok, sizin bir arzu isteğiniz varsa yapmaya gayret edeyim.” demiş. Gelen pîr adama “Ya hû ben senin için buraya geldim, hizmet edeyim diye. Ben Hızır’ını demiş.” Lâkin bizim adamdan yine ses yok. “Teşekkür ederim, efendim. Siz başka ihtiyaç sahiplerine bakınız, benim herhangi bir hâcetim yok.” demiş. Hızır olduğu anlaşılan zât adama çıkışmış: “Ya hû sen ne biçim adamsın! Herkes beni bulmak için adaklar adar, dualar eder. Biz senin yanma geldik, hiç i’tibar etmezsin.” O zaman, bizim o sakin adamcağız birden celallenmiş. “Bana bak mübarek!” demiş. “Ben bundan yirmi beş sene evvel inim inim inliyordum. O kapı, bu kapı dolaşıyordum. ‘Yâ Rabbî, Hızır mı gönderirsin, hâzır mı gönderirsin, Senin hidayetine beni eriştir.’ diye dua ediyor, yalvarıyordum. O zaman gelmedin. Eh elhamdülillah biz şimdi bir pîr kapısı bulduk. Oradan da nasîbleniyor ve elhamdülillah aşkullahı ve muhabbet-i Resûlullah’ı meşk ediyoruz. Şimdi gelip de benim bu sakin halimi bozma, başka müşkili olanlara git, beni de meşgul etme. Zîrâ râbıtama mâni oluyorsun.” demiş. Selâm vererek oradan uzaklaşmış. Bendeniz bu latifeye pek gülerim. Amma sen sen ol, Hızır sana uğrarsa böyle yapma. Merak etme, o dahî pîr eşiğinde bulduğun devlettir. Yol tevhîd yoludur, şaşı olma.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk bizleri Fatihâ’nın sırrına mazhar eylesin. Hızır(as) gibi dâimâ hizmette bulunanların sırrıyla taltîf eylesin. Latîf sırrıyla kesâfetimizi letâfete inkılab eyle­sin. Evliyâullahın hilm-i ruhaniyetini üzerimize sayebân eylesin. Bu nev’î halleri inkâr eden münkirlerin şerrinden, devrânımıza dahleden âsilerin fitnesinden, muhabbetimizi anlamayan hasetçilerin şerrinden, zikrettiğimizi görünce gözleriyle bizi yemeğe kalkışanların nazarlarından, velhasılı nefsimizin ve ahlâk-ı rezilenin şerrinden cümlemizi Cenâb-ı Hakk masûn u mahfûz eylesin. Unutmadan hemen arzedeyim ki; bu mektûbda arzettiğim ma’lûmâtı kimselere demeyesin. Biz senelerdir sohbet-i şeyhte bulunduk, şeyhimiz sohbetinde bu ma’lûmâtı üç kere konuşmamıştır. Zîrâ lâzım değildir. Lâzım olunca tâlimi de zaten sözle yapılmaz. Kavlî değil, halîdir. Vesselâm.

Sübhanekallahümme ve bihamdike eşhedü en lâ ilahe illâ ente estağfiruke ve etubu ileyk. Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve ashâbihî ve etba’ihî ecmaîn. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn. Esselâmu aleyküm ve rahmetullahî ve berakâtuhû.

27. mektupta görüşmek üzere…