Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Ali Bektaş’

Mâ sûfiyân-ı râhîm mâ tabla-hâr-ı şâhîm
Pâyende-dâr yârab în kâserâ vu hanrâ

Biz vahdet yoluna düşmüş sûfileriz. Biz pâdişahın sofrasına oturmuşuz; Hakk’ın nimetini yiyenleriz biz. Yarabbî, şu kâseyi, şu sofrayı, nîmeti ebedî kıl, bir ucu cennete varan, şükrü edâ edilmiş sofralardan eyle…

attar_hikaye

Getirir yerine vallâhi tuz ekmek hakkın
Ekmek isterse yarama ol yâr nemek

Tuz ekmek, nân u nemek hakkı için, merd insanların vefâsı hakkı için bir hikâyet idelim hele şöyle…

Birbirlerini tanımayan iki kişi bir münasebetle birbirlerinin ekmeklerini, yemeklerini yerler. Aynı sofradan alınan nasiple ikram edilenin minneti, onlara bütün bir ömür unutulmayacak samimiyetin ve dostluğun kapılarını açar. Bu samimiyet ve dostluk onları “bir kalp” yapar. Artık birbirlerine kötülük edemezler. Karşılıklı itimadın ve civanmertliğin asil bir örneği olan bu ruh ve fikir birliği bir “yemin” hükmünde ve değerindeki hüviyetiyle kutsallaşır. Tuz ve ekmek her ikisinin de insanın muhtaç olduğu temel gıdalar olmasından kaynaklanmalı “nân u nemek” (tuz ve ekmek) Türkler ve İranlılar arasında azîz kabul edilir, bir insanın biraz tuz ve bir parça ekmek kadar küçük bir iyilik görmüş olsa dahi o iyiliğin yüceliğini ve değerini vurgulamak için kullanılırdı. İbârede tuz ve ekmek kelimelerinin hem Türkçesi hem de Farsçasına yer verilmiş olup “nân u nemek hakkına” (tuz ve ekmek hakkı için) ifadesi ‘Allah hakkı için’ gibi bir ant verme şekli olarak kullanılmıştır.

Temsîlî Hikâye

Zâmanın birinde, hîlekâr bir hırsız, azılı bir eşkıyâ var idi. İşte bu hırsız, zavallı bir adamcağızı yakaladı, elini kolunu sıkıca bağlayıp evine götürdü. Başını kesmek için kılıcını almaya gitti. Tam o sırada hırsızın karısı, insâfa gelip tutukluya bir parçacık ekmek verdi. Hırsız, elinde kılıcıyla nefes nefese evine döndüğünde gördü ki, adamın elinde ekmek var. Hemen sordu: “Bre sefil, kim verdi sana bu ekmeği?” Adam: “İnan bu ekmeği bana sizin zevceniz verdi”

Bu cevabı duyar duymaz derhal bıraktı elindeki kılıcı: “Seni öldürmek bana haram oldu” dedi. “Çünkü soframdan yemek yiyene, bizim ekmeğimizden yiyene kılıç çekemeyiz. Ekmeğimizi yiyenden canımızı esirgeyemeyiz. Hal böyleyken nasıl olur da canına kıyar, kanını dökerim?”

Ey yüceler yücesi Rabbim, beni yaratanım! Bu yola girdim gireli, dünyaya geldim geleli senin sofrandayım, senin ekmeğinden, sayısız nimetlerinden yeyip duruyorum. Bir kimse, birinin ekmeğinden yedi mi, ona hakkı geçer; sofra sahibi de onun hakkına riayet eder. Sense binlerce cömertlik denizinin sahibisin, minnet ve şükranla senin ekmeğini çok yedim, hakkımı gözet.

Vâr idi bir merdum-i ehl-i nazar
Dâimâ eyler idi her yana sefer

Âna bir ayyâr hîlet eyledi
Hanesine ânı da’vet eyledi

Da’vete idüb icâbet ol fakîr
Vardı ayyâr ile ol saf zamîr

Vardı ayyârın evine kıldı makâm
Kıldı onunla biraz sûk-u kelâm

Gitdi ol ayyâr tığın almağa
Ol fakîrin gerdânına çalmağa

Ol gidince avradı onun hemân
Sundu destine onun bir pâre nân

Geldi ayyar elde tığ-ı âbu-dâr
Gördü mihmânın elinde nânı var

Dedi kim kanden durur sana bu nân
Dedi kim verdi ayalin ey fülan

Bu sözü ayyar gûş itti temâm
Dedi kim kanın bana oldu harâm

Aramızda çünkü oldu hak-ı nân
Dahi öldürmek seni olur ziyân

Kim bizim her kim ki yedi nânımız
Pes diriğ olunmaz ondan cânımız

Hâlıkâ kıl bize lütf u ref’etin
Kim yedik hânende nân u ni’metin

Ekmeğin yiyene bir ayyâr-ı kâr
Tâ bu resme olur imiş hak-güzâr

Ey âlemlerin Rabbi! Acizim, mahrumiyet içinde, kanlara gark oldum, karada gemi yüzdürdüm, yıllar var ki boşa kürek çektim. Elimi tut, feryâdıma yetiş! Daha ne vakte kadar tıpkı bir sinek gibi ellerimi başıma koymuş durayım, çaresizlik  içinde bekleyeyim? Ey suçları bağışlayan, bana af dilemesini öğreten Rabbim! Bunca yandım… bin türlü tutuşup yanmadayım, niçin beni daha da yakmak istiyorsun?

Sana karşı mahcûbum, içim kan ağlıyor. Hararetinle kanım kaynamada… adamlıktan dışarı ne işler ettim… ört onları Yâ Rabbi! Ben gafletle yüzlerce günah ettim sense yüzlerce kat rahmetinle karşıladın.

Ey pâdişâhım! ben zavallı, yoksul kula lûtfedip nazar eyle… Kötülüklerimi gördüysen de onlar geldi geçti… onlara bakma da aczime, feryâdıma bak! Bilemedim, yanıldım… Sen bağışla. Şu hasta canıma, şu dertli gönlüme acı; affet. Gözlerim utancından aşikâre ağlamıyor, yaş dökmüyorsa da canım gizlice, senin sevdanla zari zari ağlamada.

Ey Yaradanım, hayır ve şer ne yaptımsa, hepsini de kendime göre hesaplayarak yaptım! Niyetimin bayağılığını hoşgör, küstahlıklarımı da bağışla!

Cüzüm ben. Sensiz hep eksiğim, lütfet de bana bir bak, bana bir bakarsan işte o zaman iltifâtınla eksiklerim temam, cüzzüm küll olur. Bir kerecik şu kanlarla dolu gönlüme bak… bütün bu dertlerden, musibetlerden çek çıkar. Kurtar beni! Bir kerecik, “Benim adam olmayan kulum” deyiversen kimsecikler izimin tozuna erişmez. Ben kim oluyorum ki, sana karşı adam olacak, adamlık taslayacağım. Senin kulun olayım da adam olmayan kulun olayım bu da yeter bana! Nasıl olur da ben, senin yüzü kara kulunum diyebilirim? Ben senin köpeğinin yanında bile yüzü kara kesilmişim. Belimde senin kulluk kemerin. Habeşli köleler gibi senin dağınla dağlandım, senin kulun olduğuma nişânem var. *** Senin yüzü kara kulun değilsem, neden bu devlete erdim, neden makbul oldum ya? Sana yüzü kara bir kulum ya ondan gözüm gönlüm aydın!

Kimde kim aşkın nişânı var durur
Âkıbet ma’şûka ânı irgürür

Kulluk nişânesi (bâtın) taşıyan bu kulu satma… bilakis kulağıma bir de kulluk halkası (zâhir) tak!

Ey eşi benzeri olmayan Sultânım, bu bir avuç topraktan ibâret olan yoksula lûtfettiğin hil’atler, sırf senin ihsanının feyz ve ikramının bolluğundandır. Rabbim, efendim, sahibim, ihsanından kimse ümit kesmez, mahrum kalmaz… Kulağıma taktığın halka, vücuduma vurduğun kulluk mührü ebediyyen yeter… bunlar kâfidir bana!

Kimin yüreğinde Allah derdi var da bu dertten hoşnut değilse, neşe yüzü görmesin… Böylesi senin adamın değildir.

Ey derdime derman olan Allahım! Bana bir zerre dert ver, bir âh ver, senin derdin olmazsa canım ölür gider. Kâfire küfür gerek, dindara din. Attâr’ın gönlüne ise derdinden bir zerre!

Yâ Rabbî, ey benim Rabbim, Yarabbi deyişlerimi bilir, duyarsın… geceleri ettiğim ahlarda, çektiğim yaslarda benimlesin. Mâtemim haddi aştı… bana katından bir neşe, bir sevinç gönder… karanlıklar içindeyim, nurundan bir nur yolla! Bu yasta sen yardımcım ol… kimsem yok; elimden sen tut! Bana İslam nurundan bir lezzet ver… karanlıklığa ait nefsimi yok ediver gitsin!

Bir gölge içinde kaybolmuş bir zerreciğim. Varlıktan bir sermâyem yok! O güneşe benzer yüceliğinden istemekteyim… belki o parıltıdan bana da birazcık ışık gelir diye… Başı dönmüş zerre gibi sıçrar; el çırpar, neşelenirim! Artık buradan çıkayım… Önümdeki o aydınlık âleme dalayım… Can boğaza gelmeden, son nefesimden önce ne çeşit olursa olsun, bir gönlüm vardı, bana yoldaşlık ederdi. Fakat can verirken senden başka kimsem yok… Son nefeste canıma sen yoldaş ol! Yerim benden hâli kalınca yoldaşım olmazsan vay bana, vaylar bana!

Ümîdim var, elbette bana refakat edersin… dilersen kâdirsin, lûtfedersen eğer, elbette edersin…

*** Eskiden hürlerden ayrılıp kölelerin belli olması için dağlandıkları anlaşılıyor. Aynı zamanda kölelerin kulaklarına halka geçirmek adeti var imiş. Hatta bu yüzden Bektâşî mücerretleriyle, Kalenderi, Haydari gibi bazı yollarda Ehl-i Beytin kulu kölesi olduğuna alamet olmak üzere dervişlerin kulaklarına küpe takması adetti.

Sen ki bahr-i cûd’sun ey pâdîşâh
Hem Kerîm u hem Rahîm u hem İlâh

Kıl bize lütfun mu’în ey Müsteân
Koyma kim bu hasret ile çıka cân

Son nefeste rahmetin kıl yoldaşım
Vaslın âbı ile söndür âteşim

Bende yâ Râb hadden artuktur zünûb
Gam değil senin içün Ğaffar ez-zünûb

Gerçi isyânda tecasür kılmışam
Sen bağışla kim itdiğümü bilmişem

Gerçi gafletden ben itdüm bin günâh
Sen ivaz kıl âna rahmün yâ İlâh

Sen O Sultânsın ki senden umaram
Kim ola kim Yezdânu senden kerem

Eyledimse cürmü, cehlimdendir ol
Kim didin bize zalûmun hem cehûl*
[33:72]

Sen çü âlimsin kamû ef’âlime*
Sen eğer rahm etmesen vây hâlime
[16:28]

Ağlamazsa gözlerim ger âşikâr
Cânım ağlar şevk ile zârı zâr

Yâ ilâhî yahşi kıldım ger yamân
Ânı kendi kendime kıldım hemân

Afv kıl kim bilmişem taksîrimi
Kahr ile kılma şehâ takdîrimi

Afv kıl bu dûn-himmet’liklerim
Cehl ile bu bî-hamiyyetlik’lerim

Yâ İlâhî, nefsin elinden el-amân
Yine kendi o kul kim yahşi yamân

Gösterib lütfunla bir râh-ı menâs
Bu keşâkeş’den beni eyle halâs

Gerçi hâr’ım sen beni gül eylegil
Nîm-cüz’üm sen beni kül eylegil

Bende kim yâ Rab senin ben rû-siyâh
Sen kulum disen olurum pâdişâh

Ben kimem kim sana kulluk arz idem
Kendimi bir yahşî âdem arz idem

Bu yeter kim sana her kim oldu kul
Kulluğuna ol beni ide kabûl

Hind-i dilem yâ Rab beni Rûmî dil it
Müdbir’im lütuf eyle nâmım mukbil it

Hiç senden kimse mahrûm olmadı
Yahşîlerden hiç yamanlık kalmadı

Derdin ile her kim ol hoş-dil değil
Olmasun hoş, bende-i mukbil değil

Zerrece derdi it bizim dermânımız
Tâ ki derdin ile hoş olsun cânımız

Hazreti Attâr ol şirîn makâl
Hoş buyurmuştur bu beyt-i hasb-i hâl

کفر کافر را و دین دین‌دار را
ذرهٔ دردت دل عطار را
Küfr-i kâfir râ vû dîn dindâri râ
Zerre-i derdet dili Attâri râ

Kafire küfrü var ve hem dindara dini
Attarın gönlüneyse derdinin bir zerresini

Dâima eyle Fedâyi’ye karîn
Derd-i aşkın yâ ilâhe’l âlemîn

Ey benim ahvâlime nâzır olan
Gîceler feryâdıma hâzır olan

Geçdi hadden mâtemüm bir sürûr vir
Zulmet içre kalmışam bir nûr vir

Pây-i merdüm yine sen olgıl hemîn
Destgîrim yine sen ol yâ Muîn

Nefs zulmetinden evvel fâik it
Nûr-i îmân lezzetinden zâik it

Sâyede bir zâyi’ olmuş zerreyem
Varlığım yok belki yokdan dahi kem

Âfitâb-ı rahmetinden sâilem
Zerre-i bir lem’a bulsam kâilem

Zerrelerle karışub cür’et idem
Afitâb-ı hazrete doğru gidem

Cân ile tâ zinde iken bu kafes
İrişüb feryâdıma elbette kes

Cân çıkub ol dem ki ten ola harâb
Kabirde bir ben kalam bir de turâb

Vây eger ol demde hem-râh olmasan
Hâl-i düşvâr’ımdan âgâh olmasan

Umaram yoldaş idesin rahmetin
Bilürem zîrâ kim vardır kudretin

Cân çıkınca senden özge yok kes’im
Tâ ki çağırdukda gûş ide sesim

Yâ Rab ol demde budur bana heves
Bana yoldaş olasın ahîr nefes

Bir kişi kim Hakk’ı sevse Hakk’ı söyler dâimâ
Sâhib-i irfân olup ol âkıbet mağfûr olur
Tuz-ekmek hakkı, paylaştığımız hoş zamanların hakkı, söyletilen güzel sözlerin hakkına, bir fatiha ihsan idip hazreti nâzımın ruhuna, her hak sahibinin hakkını gözetip hoşça bakasınız zâtınıza.

Gûş eyle bu nasîhati
Bulasın sen de râhatı
Tuz ekmek yediğin yere
Etme sakın hıyâneti

Read Full Post »

Melâmî, Bayramî mürşîd-i âlilerinden Osman Kemâli Hazretleri‘nin  (v. 1954) bir garîb îtirafnâmesidir:etmedim

Nâre yanıp aşk-ı pâkinden ferâgat etmedim
Mahvolup cânân yolunda cânâ rağbet etmedim

Kesmedim ümmîd vaslından, kesildi her emel
Havf-ı firkatte kalıp nâdâna minnet etmedim

Çektim el benden, bana benlik veren bildimki Sen,
Benliğimde kaldığımca zerre rahat etmedim

Bir zaman sen, ben, gönül, sevdâ, elem, derd var idi
Hiçbirinden bir zaman kalben şikâyet etmedim

Zu’m-i zâhiddir mükâfat ü mücâzat-i ibâd
Bilmedim havf ü recâ zanna ibâdet etmedim

Hâmil-i bâr-ı emânet olduğum günden beri
Hamdülillâh âcizim da’va-yı kudret etmedim

Sa’yisiz kalmış fakir, erbâb-ı sa’y olmuş gâni
Bu fikir belki cünûndur öyle cinnet etmedim

Bî-şerîk bir mülkte mümkün mü da’va-yı vücûd
Düşmedim şirk-i vücûda öyle gaflet etmedim

Zevk u ekdâr-ı cihânı serbeser gördüm velî
Hiç biriyle kalmadım nefse sahabet etmedim

Elde her nem var ise fazl u rezaletten eser
Anlamam fazlı KEMÂLİ sarf-ı himmet etmedim

Türlü dünya dertleri ile ateşten gömlek giydimse de tertemiz aşkından sarf-ı nazar etmedim, sevginden vazgeçmedim. Sana kavuşma yolunda, beşerî zaaflardan kurtulup bütün iş ve davranışlarımda Senin küllî irâdene teslim olarak benlikten geçtim, nefsime rağbet etmedim, onun isteklerine yüz vermedim.

Gönlümde yaşattığım ve gelecekte gerçekleşmesini istediğim arzularımdan vazgeçtimse de sana kavuşma ümidinden hiç vazgeçmedim. Ayrılık  endişesiyle korkarak câhillere, nobranlara el açıp, dil döküp onların iyiliği altında ezilmedim, kendimi borçlu hissettirmedim.

Kendi nefsimden ilgimi kesip, sarf-ı nazar edip öz varlığımın Sen’den olduğunu bildim zîrâ benlik iddiasında bulunduğum sürece zerre rahat etmedim. Bu yolu bilmezden evvel kesret aleminde Sen, ben, gönül, sevdâ, elem ve dert ile meşgul oldumsa da bunlara dair de içimden hiç şikâyet etmedim.

Kulluk (ibadet) mükafatı da, cezası da gerçekte zahidin boş, anlamsız zu’mundan, zannından ibarettir. Havf (korku) ve recâ (ümit) bilmediğim için yani mükâfat beklentim ceza korkum olmadığından ibadetimde herhangi şeyin zannı da yoktur. (İbadet tevhide aittir. Ancak bunun önüne sonuna ceza ve ödül endişesi beklentisi konulursa tevhide aykırılı olur. Yani ikilik ve ikirciklilik ortaya çıkar. Bu hal kulu nihayet kendi zannına yani düalizme kulluğa götürür. “‘Ene ‘ınde zanni abdî bî” diye bir hadis-i şerîf. Ben kulumun zannı üzereyim buyuruyor Cenab-ı Mevlâ. Erbab-ı Hakk herhalde bu zandan da berî. Onlar sâdece Hakk ile Hakk olarak ibadeti aslî yerine raci kılarlar. Bu beyit aslında “Mü’min havf u reca, korku ve ümit arasında olur” hakikatine muhalif imiş gibi duruyor. Lakin, “Ey îmân edenler, Allah’a olması gerektiği gibi îmân ediniz” sırrındaki îmân-ı tahkikî ve ubûdiyyet, bu hâl ve makam sahipleri için korkuyu da ümidi de ortadan kaldırır. Onlar sâdece cemâl-i ilâhîye müştaktır. Mevlâ bizi de kulluğun mükâfât ve mücâzât kaygısından halâs olup zâtı ile hemhâl olunmuş makamını, kendi dilinden anlama ikramını ihsan buyursun.)

Bu can yükü tende olduğundan, imân emanetiyle mükellef olduğumdan beri Allah’a şükürler olsun ki güçsüz, kudretsiz, zayıf bir kimseyim. Kuvvet, güç, iktidar, yetenek bendedir, fail benim gibi bir iddiam olmadı hiç. Fakirler çalışıp emek sarfetmez olmuş, gayret edip çalışanlar ise zengin olmuş. Böylesi bir düşünce insanı çıldırtabilir, Biz bu meseleye akıl sır ermez deyip o yoldan gitmedik. (Bu beyit Efendimizin “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşların sabah aç çıkıp akşam tok döndüğü gibi sizi rızklandırırdı” hadis-i şerifinin bir zuhûrâtıdır. Fakr ve gınayı sadece sa’y’e, çalışmaya yani sebebe hasretmek, müsebbibü’l-esbâbı unutmak şüphesiz en büyük cünûndur. Cünun malumunuz örtmek anlamına gelen cenne kökünden gelir. Aklın örtüldüğu hâldir. Ehl-i Hakk, tevekkülün ötesinde sahib-i tevfiz olurlar. Tüm işlerini Hakk’a tevdi etmiştir. Tevhid-i efal sırrı ile cümle fiilin yegâne fâilinin Hakk olduğunun idrakıyla sebeblere takılıp kalmaz. Belki ubudiyyeti icabı zahiren sebeb ile alakadar imiş görünür lâkin hiçbir sebebe, masivaya gönlünü bağlamaz. Allahu a’lem bi’s-savab.)

İdaresinde ortağı olmayan şu kâinatta, beş duyu ile bilinen, hissedilen âlemde “varlığım bendendir” iddiasında bulunmak ne mümkün. Varlık konusunda Allah’a eş ve ortak koşma gibi bir gaflete düşmedim. Bu cihanın tüm zevk ve kederlerinin tümünü gördümse de bunların hiçbirine takılmadım, nefsimi arka çıkarak sahiplenmedim.

Üzerimde gerek fazilet gerek rezalet bahsinden her ne alamet varsa hepsinden geçmişim üzerlerine düşüp bunlar için de ciddi gayret göstermedim.

Cemâline edip insanı mir’at, kemâl-i hüsnünü seyran eden Dost’un, Osman Kemâli Efendi Hazretimin(himmetleri üzerimize olsun) dilinden zuhur eden işbu mânâsı ile cümle ehibbâya ta’zim ve muhabbetle selâm olsun efendim.

Read Full Post »

Azîz üstâdım,
Günler var ki “Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.” çığlığı nefs/ruh arasında bir yankı bulmaksızın gidip gelir.Bize bu manayı aralasanız, gönlünüze doğandan mahrum etmeseniz fakîri? İllâ hû

Bir makamdan: Âmiş Efendi hulefâsından Tevfik Efendi hazretleri buyurmuşlar ki: “Kayseri’den İstanbul a geldim. Sadece İsm-i Gaffâr tecelli etsin diye iki sefer sinemaya gittim.” Meğer başka bir günahı yokmuş hazretin… Hakikkatte Allah, acıkma gibi bir duygu verip kullarını rızka muhtaç etmiş, er-Rezzâk olduğunu göstermiş ve bizi bu yolla da kendisine bağlamış. Biz de kul olarak bütün ihtiyaçlarımızı O’ndan istemiş, O’nu Rezzak olarak bilmiş, gerçek anlamda rızık verici olarak O’nu tanımışız. Demek ki, Rezzak ismi, acıkmamızı gerektiriyor. Aynı şekilde, biz günahkârız, Allah bağışlayandır. Biz hata işliyoruz, Allah affedendir. Biz isyana kapılıyoruz, Allah mağfiret edendir. Biz tövbe ediyoruz, Allah tövbemizi kabul edendir. Allah Gafûr’dur, Afuvv’dur, Gaffâr’dır, Tevvâb’dır. İşlediğimiz günahlar bizi Allah’ın bu isimlerine götürüyor, bizi O’na yöneltiyor. Böylece Allah’ı Gafûr ve Gaffâr isimleriyle de tanımış oluyoruz. Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor. Açıkçası, günah işlenecek ki Allah’ın Gaffâr ismi tecelli etsin; kusur edilsin, hata yapılsın ki, Allah da kulunun kusurunu yüzüne vurmayıp örterek Settâr olduğunu göstersin. “… Şüphesiz, Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” [Bakara:222] Yalnız bunu günaha bahane değil aczimizi beyanla tevbeye bahane olarak bilmek icâb eder efendim…

Başka bir makamdan: Malûmunuz Risâletpenâh hazretleri “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Eğer siz, günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder günah işleyen bir toplum yaratırdı. Onlar istiğfar ederler, Allah da onların günahlarını bağışlardı” buyurmuşlardır. Bu meşhur hadis-i şerif günahsızlığı değil tevbeyi önceler. İman artmaz eksilmez ama kemâl bulur. İmânın kemâli de kulun kendini tümden Huzur ı Hakk’ta yok bilip mahvolmasıdır. Günahın ardındaki tevbe kulun kendi varlığını, fiilini mahv ederek Hakkı var ve bir kabul etmesidir. Attar bunu Esrarnâme’de izâh ederken; “Muhsinlerin işi zordur çünkü onlar taatle diridirler. Dirinin ayağı her an kayabilir. Oysa mücrim, cürmünün farkında ise faniliğini daha kolay idrak eder ve bu hal ile Hakk’a en yakın haldedir” der. Sizin sualinizdeki söz marifet ehline ait olsa gerek. Marifet sahibi bu yazılanlardan ötesini de bize duyurur. İmanın hakikisi mü’minin günah ve sevap endişesinden geçmekle her ikisini de varlık alameti görerek Allah’tan haya etmesidir. Bu Hazret i Peygamberin Hakk’tan haya etmesinin bir zerresidir ki din ve sâfâ arzusu o hayâdan ve hayâ sahibinden gelir bize. Şu halde iman ettim demek bile marifet ehline göre hatadır. Çünkü bir iman eden bir de iman edilen oldukta ikilik meydana çıkar. Oysa iman birliktir.

Birlik eyle bir ile gel birliğe
İkilikte dem-be-dem savaş olur

Bundan olsa gerek Aleyhisselam efendimiz günde yüz kere istiğfar ederlermiş. Cenab-ı Mevlânâ’nın ise virdi sadece “estağfirullah el-azîm” imiş. Yalnız bu bahis bazı mistikler ile luciferian dinince de istismar edilmektedir. Ehl-i marifetin bu sözünü halktan saklamak gerekir. Nitekim luciferyanlar günah insanı olgunlaştırdığı için elzem deyip günahı çoğaltırlar. Oysa marifet ehli sevap-günah endişesini varlık kabul edip her istiğfar ederler. Gönlümden geçenler bunlar hocam. inşallah ruberu oldukta sohbet ederiz. Hata ettim ise affola. İyi söz Hakkın yanlış söz benim. Hürmetler ederim.

Diğer bir makamdan: Muhterem efendim. Bendeniz bu “günahla irtibatı kesilen iman kemale ermez” sözünü ilk defa Onur Ünlü isimli yönetmenin bir filminde duydum. Tabii filmde yönetmen bunu gayet nefs ve hevasina münasip yorumlamış. Sizin tefekkür çilenizin yanından dahi geçmeden zahiri manayı “günah işle bir şey olmaz!” kolaycılığı ile yansıtmış. Gariptir, İbn-i Arabi hazretlerinin eserlerinde geçtiği söylenen bu söz fakirin dikkatini hiç çekmemişti daha evvel. Bunu nasıl anlayalım derseniz; zannederim “günahla irtibat”tan kasıt, günah fikri ile irtibat olsa gerek günah fiili ile değil. Yani kişinin ameline, ibadetine, zühd ü takvâsına itimât ile kendisini günahsız addetmesi hâli… Kendi nefsini tebyiz edip, nefsine günah ihtimalini dahî yakıştırmaması. Bu hâl takdir buyurursunuz ki bırakın imanın kemaline mâni olmayı, imanın zevaline sebebiyet verir maazallah. Bir diğer ciheti de; “hasenatu’l-ebrar, seyyiati’l-mukarrabin” hakikati olsa gerek. Ebrar için hasenat olan bazı ameller, mukarrabin için günah mesabesindedir. Bu da ehlinin her daim günah fikri ile tevbe ve istiğfara yapışma vesilesi olsa gerek. Ve dahî malumunuz en büyük günah vücudunuz, yani varlığınızdır buyurmuş Resulullah efendimiz. Varlığın his alemindeki zuhuru nefistir. Kişi nefsin hangi mertebesine gelmiş olursa olsun, nefs-i emmârenin bir ciheti ile tehdidi altındadır. Bu bağlamda nefsi ile gaflet manasında irtibatını kesen, nefsine ziyadesiyle güvenen kimse de imanın kemalinden mahrum kalma ihtimalindedir sanki… Allahul alem bissavab (En doğrusunu ancak Allah bilir)

Başka makamdan: Günah bulunulan seviyeye göre değişir kimine kumar, kimine zinâ günahken kimine gaflet dahi günahtır. Günah da bulunulan makama göre olduğundan o seviyenin bir altındaki duruş dahi bizatihi günah olacaktır. O makamın kemali de haliyle bulunulan seviyenin bir üstü. Yoksa o sizdeki çığlık herkesi nefs-i levvame’ye mahkum kılardı. Gerçek kemal nedir diye sorarsan onun da cevabı şudur ki bizler için her hedefin mutlaka daha da ötesi vardır. İnşirah suresi 7. ayeti bunu söyler “Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş” meâlinde. Menzile daha çok var, artan bir cehd ü gayret ile yürümeye devam vesselam.

Diğer bir makamdan: Fakîr’e göre, kemâl-i îmân “tahkîk” ve “şuhûd”dan ibârettir…”Huzûr”da olan vâlih ü hayrân olur…Nasıl günâh işlesin…Olsa olsa “Huzûr”da olmayanlar onun mestâneliğin günâha teşbîh eder…Hû…

varlik_gunahi

Dilâ mahşerde tuhfe hazrete rû-yı siyâhum var
Günahkârem hakîrem rahmeti çok bir İlâhum var
Egerçi ‘abd-i ‘âsiyem velî lutf ıssı şâhum var
Günâhum çok ise ne gam anun gibi penâhum var
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

İlâhî lutf idüp kurtar beni benlik hicâbından
Halâs eyle beni benlik su’âlinden cevâbından
Cehennem dahi korkar yâ Rab ikilik ‘azâbından
Geçür kendümden içür bana lutf it Vahdet âbından
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Murâdum Hak’dan oldur kim ne cism olsun ne cân olsun
Aradan ben gidem bâki ol Rabbü’l-müste’ân olsun
Dimişler ‘âşık olan bî-murâd u bî-nişân olsun
Ne haddi yâre dimek ol falân olsun filân olsun
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Yüri ta’n itme ey sôfi ele her dem cefâyı ko
‘İbâdet ehli ol takva ile zerk u riyâyı ko
Tarik-ı ‘âşk-ı Hakk’a sâlik ol nefs ü hevâyı ko
Bekâ Hakk’undur ancak sen fenân iste bekâyı ko
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Günâh ü küfrden pâk olmak âsândur kişi bilgil
Velî benlik günâhından halâs olmak durur müşkil
Enaniyyetle vuslat olmaz cehd eylesen bin yıl
Fenâ oldu Hüsâm kendünden el çek Hakk’ı bâki bil
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

“Sen hele kirinden nedâmet getir” buyurdu erenlerim “kim O’nun ağarttığından daha temiz olabilir ki?

Tevbeyi sadece günahkârların yapacağını sanmak büyük bir hatadır. Kimi her gün.âhından, kimi gafletinden, kimi bütün boş işlerden, kimi ibâdetine güvenmenin verdiği aldatıcı gururdan, kimi de bizzat tevbesinden tevbe eder. Kulun yaratılış gayesinin farkına varması ve bu ulvî gâye ile yaşadıkları arasındaki çelişkiyi kaldırmaya çalışması tevbenin ta kendisidir.

Derviş, beden ve ruh, akıl ve kalp bütünlüğüne ermiş, tam bir insandır… “bir lokma bir hırka” ezberine indirgenmiş biri değildir. Hayatın içinde yer alır, yaşadıklarından kalbine tesir eden fiillerin sahibi olmayı yeğler… tabii ki, zaman gelir düşer ama düştüğü yerden kalkmayı da bilir… çünkü o, “Eğer siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi helak eder, yerinize günah işleyip sonra tövbe eden kimseleri yaratırdı…” hadîs-i şerif’inin içinde yaşar… bu mânâda tövbe kapısında geçen bir ömür demektir dervişlik…

Kulun hiçbir ayıbı, Allah’ın bağışlayıcılığından büyük olamaz!
Kulun hiçbir dileği, Allah’ın kudretini ve lütufkârlığını aşamaz!
Kulun hiçbir beklentisinin, Allah’ın cömertliğinin yanında esamisi okunmaz.
Kulun gönlüne düşen hiçbir güzellik, Allah’ın kulu için murad ettiğinden gayrı değildir.

Yâ Afüvv, biz, bize yakışan kusuru işledik; sıra, sana yakışanın senden zuhur etmesinde…

Adın koydular bu nutkun “Her gün.âh ile irtibâtımız” yâ niçün?

Benlik “ben”ini var sanmak…
Senin benliğin en büyük günah…
Âhsız geçen günlerindir sana günah!

Açtığınız kapılar, kurduğunuz köprüler ile ikram ettiğiniz lâtif mânâlar için müteşekkiriz, Mevlam ilminizi, fehminizi, idrakinizi, rüşdünüzü artırsın; nurunuzu tamamlasın, en sevdiğiyle bu cihanda o cihanda bir eylesin efendim, hû…

Read Full Post »

Germîyânoğullarından, Mevlânâ Sinân dimekle mezkûr ve erbâb-ı nazm ü irfân meyânında Şeyhî mahlası ile meşhûr bir tabîb-i lebîb ve bir hakîm-i edîb, Ahmed Mecdüddin olma, Hacı Bayrâm-ı Veliyullah Hazretlerinden doğma, pîşterîn-i şuarâ-yı Rûm: Yûsuf Sinâneddin Şeyhî شيخي  (v. 1431)

Baharın revnakı vasfı, behiştin zîneti şerhi
Kamu bir fasl u bâb imiş senin hüsnün kitâbından

seyhi_sinan

Mesleği dolayısıyla “Hekim Sinan”, memleketi dolayısıyla “Germiyanlı Şeyhî” olarak tanınan, şiirlerinde kendisini “Yûsuf-i Şeyhî” olarak tanıtan şairin Şeyhî mahlasını alması Hacı Bayram Veli’ye intisabından sonra olmuştur yani Şeyhî kelimesindeki nispet î’si Hz. Numan Hacı Bayram-ı Veliyulla sultânıma râcidir.

Böylesi gülbağı bir intisaptan alıp ilhamı:
Gelin gülle başlayalım atalara uyarak
Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine
Bir anda yükselsin bir bülbül sesi…

Damen-i pâkinden nasiplendiğimiz, himmetleriyle huzur bulduğumuz Hz. Numan Hacı Bayramı Veliyullah Sultan (ruhaniyyetlerine selam olsun) evlatlarından olduğunu öğrenince, ehl-i vefâdan sayılmaklığımız niyyetiyle,  “Şiir güzeli”nin omzundan eski Acem elbisesini çıkarıp Türkî elbise ve yeni hil‘atler biçip giydirdiğini söylenen, tatlı pınarlar kadar hoş şi’irleri ile bilinen Germiyanoğlu Yakub Bey’in nedîmi ve tabîbi olan Şeyhî’den pek latîf bir naat-ı şâhânesi sizlerle paylaşmak murad olundu. Biraz sabr edip şiirin sonunu getiren aziz okuyucular için dilerem her bir beyti ayrı şefâat eyler.

يا خاتم الرسالة يا أشرف الورى
أنت الذي تفرد باالعز و العُلى
Yâ hâtime’r-risâleti yâ eşrefü’l-verâ
Ente’llezî teferrede bi’l-‘izzi ve’l-‘ulâ

Ey risâlet mührü(risalet yüzüğünün kaşı, risâletin sonu) son Nebî, ey yaratılmışların en hayırlısı, şereflisi; izzet ve fazîlette biriciksin, yegânesin sen.

Ey fahr-ı halk kimde ola zehre medhine
Çün Hakk dedi “le ‘amrüke” levlâke ve’d-Duhâ
Ey yaratma kudretinin sahibinin ve yaratılanların kendisiyle övündüğü, senin medhinde kim yiğitlik edebilir, kimde o cesaret var ki, senin için Allah, “ömrüne yemin olsun”, “sen olmasaydın”, “sabah aydınlığına, yüzünün nuruna yemin olsun” buyurmuştur.

Akl-ı inân-keşîde ere mi rikâbına
Der “tarrakû” önünce çün ervâh-ı asfiyâ
İşi gücü çekip çevirmek, yönetmek olan dizgini çeken akıl, hiç yetişebilir mi, senin üzengine(haşa)? Çünkü tertemiz ruhlar bile senin önünde “açılın, açılın” diyerek yürürler. (O tertemiz ruhlar bile senin hizmetinde yayadırlar, akıl sana nerden erişecek!)

Seyr-i semend-i sırrına meydân-ı arş teng
Pervâz-ı murg-ı fikretine lâ-mekân fezâ
Arşın meydanı bile senin o (yağız) sır atının çevikliğine az gelir, gayb âlemindeki sır atının seyrine arş meydanı dar gelir. Senin tefekkür kuşun kanat çırpıp uçunca, gökyüzü yetersiz kalır, mekansızlık bile anlamını yitirir!

Nutkun mu’allimi şübeh-i akladır necât
Lafzın müferrihi maraz-ı rûhadır şifâ
Senin sözlerinin tâlimi, aklı şüphelerden kurtarır, mübarek ağzından çıkan sözlerinin rahatlatıcılığı ruhun hastalıklarına şifâ olur.

Lutfun demi eder nefes-i nefsi dil-pezîr
Hulkun yeli kılar harem-i rûhu hoş-hevâ
Lütfunun nefesi, nefsin soluğunu (keser de, onu) gönlün emrine âmade kılar. Yaratılışının esintisi, senin tabiatından gelen rüzgâr, ruh haremini hoş esintilerle doldurur.

Rahmân iken mu’allimin ümmî kodun adın
Sultân iken dü-kevne kabâçen durur aba
Muallimin Rahman olan Allah ise de sen kendini, (ilim için okuma yazmaya ihtiyaç duymayan mânâsına) ümmî diye bildirdin. İki âlemin de sultânı olduğun halde üstüne bir parça yünden giysi edindin.

Sâyen hakîr toprağa salsayidi şeref
Her zerre gün gözüne olur idi tûtiyâ
Eğer gölgen olsaydı ve lutfedip alçaktaki, hakir toprağa bir kez düşüp şeref verseydi, toprağın her zerresi, güneşin gözüne sürme olurdu.

Tahte’l-livâna Âdem “men dûnehû mutî’”
Fahr anlara kim eylediler sana iktidâ
Senin (livaü’l-hamd) sancağın altında toplanan Adem ve O’ndan sonra gelip itaat edenler, (peygamberler) ne kadar övülseler az gelir ki, sana iktida eylemişler, sana uymuşlar, sana tabi olmuşlardır.

Şol kimseyi ki çekti kabûlün kılıç gibi
Gerçi bürehnedir güheri doludur safâ
Cevheri, özü safa ile dopdolu olsa da kendisi, aç açık ve köle olan kimseyi kılıç gibi çekip aldın! (Hz. Bilâl Efendimizin âzadı misâli) Özü temiz kimse her ne kadar ayak altında zavallı olsa da sen onu özü bozuk olanlardan kılıç gibi kesip ayırdın.

Ol nâkesi ki reddin eli attı oklayın
Üryân u ağzı kan yeri toprak yolu hevâ
O insanlıktan nasibi olmayan, aşağılık kimseyi ise, senin reddinin eli oka tuttu, reddederek o kimseyi yaydan atılan ok gibi kendinden uzağa attın. Onu çırılçıplak, ağzı kan içinde, yolu boş ve batıl halde mezara gönderdin!

Gerçiki toprak eyledi müdbirleri debûr
Sen bir çerağsın kim ider nusret-i sabâ
Ayrılık (Batı rüzgarı) rüzgarı (sana karşı) uğursuz, bahtsız kimseleri toza-toprağa boğarken; saba yelinin esintisi ise senin kandiline, çerağına güç vermekte, sana yardımcı olmaktadır.

Gavvâs-ı rûh-ı kudsîyle bahr-ı vahdetin
Dürr-i kelâm-ı Hakka lisânındır âşinâ
Kutsal ruhun dalgıçlığıyla(Cebrâil aleyhisselam) birlik denizine dalıp, Allah’ın inci misali sözlerini alarak bunu dilinle anlatansın, ortaya çıkaransın. Sen mukaddes ruhunla vahdet deryasına derinliklerina dalarken, lisanınla Hakk’ın kelam denizinden inciler çıkardın.

Kîş-i ve mâ rameyteden atsan kazâ okun
Hayl-i müsevvimîn ede dîn düşmenin hebâ
Attığında sen atmadın ama Allah attı okluğundan (sadağından) çekip attığın her kaza oku, işaretli, nişanlı, teçhizatlı meleklerle, dinine düşmanlık eden bir güruhu heba eder.

Allah azze ve celle Uhud Savaşı’nda da müslümanlara yardım etmiş, bu yardım sayesinde düşmana galip gelinmiştir. “Ve mâ rameyte” bu olaya işaret eden ayettir. “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. [Enfâl:17] Bedir Savaşında peygamberin ordusuna melekler eşlik etmişlerdir. Müsevvimîn kelimesiyle Âl-i İmrân suresinde anlatılanlara işaret edilmiştir. “Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. [Âl-i İmrân:125] Saîd ibnu’l-Museyyeb’den, onun da babasından rivayetinde geçer: Bedr gazvesi günü Ubeyy ibn Halef Hz. Peygamber (sa)’i arıyordu.Bir grup mü’min onu karşıladı ve Rasûlullah (sa)’a ulaşmasını engellemek istediler. Allah’ın Rasûlü (sa): “Bırakın gelsin.” buyurdular. Abduddâr oğullarından birisi olan Mus’ab ibn Umeyr onu karşıladı ve öldürüldü. Tam o sırada Rasûlullah (sa) da Ubeyy’in, zırhı arasından bir anda boynunu görüverip harbesini (küçük mızrak) fırlattı. Ubeyy’e çarpan harbenin darbesiyle Ubeyy atından düştü Harbenin çarptığı yerden kan bile akmamıştı. Sadece bir kaburgası kırılmıştı. Atından düşen Ubeyy bir öküz gibi böğürüyordu. Yanına gelen arkadaşları ona: “Ayıp ayıp küçük bir sıyrıktan bu kadar feryat ediyorsun!” dediler. Rasûlullah efendimizin (sav) daha önce “Bilâkis ben Übeyy’i öldüreceğim.” dediğini zikredip “Nefsim kudret elinde olana yemin ederim ki bana isabet eden darbe Zu’l-Mecâz halkına isabet etmiş olsaydı hepsi birden ölürlerdi.” dedi ve Mekke’ye ulaşamadan yolda Şerif denilen mevkide öldü, canı cehenneme gitti. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Sen attığında onu sen atmış değilsin. Fakat muhakkak onu Allah atmıştır…” âyet-i kerimesini indirdi.

Kaktı nübüvvetin eli din tablın öyle kim
Uş şark u garb doldu ol âvâzeden sadâ
Peygamberliğin eli, risâlet vuruşun, din kösünü (davulunu) öyle bir çaldı ki doğu ve batı işte bu gür sesten yayılan yankılarla doldu.

Cem‘ eyleyip cemî‘-i kemâlâtı lutf-ı Râb
Bir zât-ı ekmel içre adın kodu Mustafâ
Rabbin lutfu, bütün kemâlâtı sende cem edip, manevi hasletleri, erdemleri sende toplayıp tâ böylece kusursuz, noksansız, mükemmel zâtına Mustafa adını koydu.

Hem hırmen-i şefâatının hûşe-çînidir.
Âdem ki dâne hırsıyile eyledi hatâ
Bir (buğday) tanesine takılıp ayağı sürçen Hz. Adem aleyhiselâm, senin şefâat harmanının başak toplayanıdır. (Harman yerinden başak toplamak eski bir adettir)

Yek-dânesi cihân sadefinde güher gibi
Ey bî-bedel yetîm onun için denir sana
Sen bu cihân sedefinde, kabuğunda biricik incisin ki, eşin benzerin olmadığından sana inci (yetim) “dürr-i yetim” derler. Lugatte yetîm kelimesi eşsiz, tek, yektâ manasında da kullanılır, işbu halde mana şöyle olur, gerçi babası vefât edene yetim denirse de kimin kimsen olmayışından değil belki cihanda hiçbir benzerin olmadığından “tek” kaldın da onun için “yetim” derler sana.

Zülfünün kadd ü haddine her kim baka sanır
Kim buldu bedr kadr dünün hatt-ı istivâ
Uzayan saçının lülesinin uzunluğuna, güzelliğinin mertebesine her kim baksa ayın başlangıçtaki ince hali dolunaya dönerek tam derecesini buldu sanır.
Tasavvuf aleminde  “zülüf, gîsû, mûy, ebrû” Allah’ın birlik sıfatını, esrâr-ı ilâhîyeyi ifade eder.Zülüf kıvrımları C harfine benzetilirse (ki yeni ay, hilal de kurumuş hurma dalı misali bu şekildedir) Yüzün şekli ise yuvarlak O harfine benzetilse (ki dolunay, bedir de bu şekildedir.) Parlak bir dolunay misali yüzünün üzerine düşen zülfünü görenler mehtap hatt-ı istiva (eşit bölen çizgi) çekmiş sanır. Bu hatt-ı istiva ile miraçdaki en kestirme vuslat yoluna, ruh ve beden, madde ve mana, dünya ve ukba arasındaki çizgiye, ayrıma da bir işaret olsa gerektir.

Hem zülüfleri güzelin yüzünü örter, cemâline perde olur. Cism-i pâk-i Muhammed, mânâ-yı Muhammed’e hâil olur.

Naat-ı şerifin en çetin beyitlerinden birine rastladık. Burada İslam kozmolojisini vâkıf olmadan verilecek her mânâ eksik kalacaktır.

Adının iki harfine eyler işâreti
Anda ki yedi yerde Hudâ andı mîm ü hâ
Kur’an’da Cenab-ı Hakk’ın yedi sureye ve Mim ve Ha harfleriyle (Ha-mim) başlamasında muradı, seni anmaktır. Çünkü Senin isminin iki harfidir Mim ve Ha’dır. Senin isminde geçen Mim ve Ha harflerine (MuHammed, AHMed, MaHMud) Cenab-ı Hakk yedi surenin ilk ayeti olarak yer vermiş, pek şerefli Kur’an’da seni isminle de anmıştır.

Hulkuna çünkü Hâlık-ı a’zam dedi azîm
Lâyık halâyık eyleye mi hulkuna senâ
Senin yaratılışına, ahlakına;  a’zam olan yaratıcı Allah, “inneke leala hulukin azim” Şüphesiz sen azim bir yaratılış, hulk-u ahlak üzeresin [Kalem:4] buyurdu. Şu halde, diğer yaratılmışların seni övmesi, lâyıkıyla senâ etmesi mümkün müdür? 

Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.” O güzeli hayrul halefi, ilim şehrinin kapısı Hz. Ali keremallahu vechedir. Ayniyle vâkidir ki Sıffîn savaşından sonra Muaviye’nin kumandanı Amr bin As, Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna taktırarak Hz. Ali’nin(kv) kuvvetlerinin önüne çıktı ve: “Siz ve biz, birbirimizi yok ettikten sonra, İslam yurdunu kim koruyacak? Allah’ın kitabı Kur’an, aramızda hakem olsun” diye haber gönderdi. Bu durumu gören Hz. Ali’nin(kv) yanında savaşan Hariciler, “Allah’ın kitabına uymalıyız” diyerek savaşmaktan vazgeçmek istediler ve Hz. Ali’ye: “Ya Ali! Kur’an’a uy, yoksa seni onlara teslim ederiz ya da Hz. Osman’a (ra) yaptığımızı sana da yaparız” diyerek ayaklandılar. O vakit Hz. Ali Efendimiz, “Bu bir hiledir, gerçek Kur’an biziz, ben Kur’an’ı Natık’ım” buyurmuştur.

Erdi nebât u ma’den ü hayvâna da’vetin
Kim oldu şâhidin şecer ü üştür ü hasa
Senin davetin, cemâdâta, nebâtâta ve hayvânâta dahi ulaşmıştır ki, ağaç, taş, deve ve bağ- bahçe sana şahitlik etmişlerdir.

Kestin külîçe-i mehi tennûr-ı çerhde
Çün hân-ı mu’cizâtına germ oldu iştihâ
Felek tandırında, ay değirmisini, sıcak somun gibi yardın, senin mucize sofrana ateş bile iştahlandı. (Subhanallah bu ne müthiş bir ifadedir, ne güçlü bir beyittir!)

Bağlansa emrine n’ola şems ü kamer kemer
Nûrunla buldu neşv ü nemâ bu iki hod-nümâ
Senin emrine kemer bağlasalar, güneş ve ay sana hizmetçi olsalar çok görülmez. Çünkü, o ikisi de kendini açığa çıkaran, gösteriş meraklısı; ancak senin nurundan neşv ü nema bulmuşlardır. Zirâ yüzün nûrundan almışlar felekler şems ile mâhı…

Ger nerdübân edinse dokuz çerhi akl-ı kül
Bir pâyesine ermeye mi’râcının şehâ
Ey şahım, akl-ı küll, dokuz kat feleği merdiven etse de senin Mi’racının bir basamağına adım atamaz. Bütün akıllar birleşip dokuz feleği merdiven etseler bile Senin miracında attığın bir adımın yüksekliğine bile ulaşamaz, onun yüceliğini yakalayamazlar. O’nun seyri sülukundan melekler aciz olmuşlar ki bin yılda varamazlar O bir demde varıp râhı…

İsrâ gecesi sırrına seyr etse sidrenin
A’lâ-yı müntehâsıdır ednâ-yı müttekâ
İsra gecesi, (varlık âleminin son sınırı olan yedinci kat semâda bir makam olan) Sidre senin sırrına bir göz atsa, görürdü ki, kendisi, dayanılan, yaslanılan en aşağıdaki şey, senin sırrın ise en yüce başlangıçtır!
Sidre makamı tasavvuf âleminde Cenâbı Hakk’ı tanımada beşer aklının ve akılla kazanılan bilginin son durağıdır. Ne mümkin böyle bir âlî binâ bir dahi ger olsa / Kazâ mi’mârı sidre nerdbânı çarh müzd-veri

Çün ol seferde maksada tîz eyledin basar
“Mâ zâğ” oldu aynın ü kalbin “ve mâ tağa”
O seyr ü seferde gözlerin maksadına o kadar tez ve aracısız erişti ki, ne gözünü kaydıracak, ne kalbini oynatacak bir varlık girebildi araya!
Dikkat edin! O peygamberin gözü ne kaydı, ne de başka yöne çevrildi.[Necm:17] Hz. Peygamber aleyhisselam, Rabbine öyle bir yönelmişti ki gök melekûtunda temaşa ettiği sayısız güzellikleri ve dahası bile O’nu meşgûl etmedi.

Gittin hezâr kerre hezârân hezâr mil
Anda ki “lâ halâ” dediler “bel ve lâ-melâ”
Bin kere binlerce, milyonlar mil gittin gittin, ta ki bir yere geldin (neredeyse arşın ötesine geçtin) işte o demde dediler ki; bu geldiğin, vardığın yer, ne boştur, ne doludur!
Buradaki mananın açılmasına ihtiyaç duyanlar Şerh-i Salat-ı Meşişiye’ye bakıverin lütfen. Ne mekân var anda ne arz-u semâ / Kim, ne hâlidir, ne mâli, ol mahal

Seyrin nihâyetinde çü buldun dünüvv-i hâs
Sen dedin “eyne enzil” Hakk dedi “hâhünâ”
Bu yolculuğun sonunda Sen Allah’ın en has yakını, O’na en fazla yaklaşan oldun. İşte o demde dedin; (beni) nereye indirdin, Allah Teala buyurdu ki; İşte buraya!

Yani yoldan gelen misafir ev sahibine der ki “nereye ineyim, nereye oturayım”, cevap mahiyetinde hâne sahibi en münasip yeri gösterir. “buyrun işte buraya”

Gördün anı ki görüniser lâyıkı göze
Halvet-serâ-yı hâsda bî-çün ü bî-çerâ
O dem O’nu, gözünün liyakatınca görünür olarak buldun! O’nun has odasında (sarayında) ne ise nasılsa, niçinsiz nedensiz O’nunla halvet oldun!

Doksan bin oldu bir dem içinde sana nasîb
Şol bahrdan ki yoktur ana hadd ü intihâ
O’nun, o kıyısı, kenarı olmayan sonsuzluk denizinden sana bir demde, bir anda doksan bin kelam nasip oldu. O’nunla bir anda doksan bin kelam ettin.
Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Hz. Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir. [İsrâ:1] Bî-hurûf ü lafz u savt ol Padişâh / Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh

Âsîlere nevâle-i afv aldın armağan
Buldu nevâlen ile kamu bî-nevâ nevâ
(Mi’raç’tan) Asîlere, afv müjdesini(bahşişini) armağan olarak getirdin, senin bu müjdenle, bahşişinle rızıklandı rızıksızlar; aheng buldu ahengsizler; ses buldu (günahtan ötürü) sesi kısılmışlar, dirlik düzenlik buldu, intizama erdi, dirliksiz düzensiz olanlar!

Râh-ı dalâle varmağa değme ebül-heves
Göründü nûr-ı sûre-i “ve’n-necmi izâ hevâ”
Sapkın yolunu talep eden en değme heves tapıcısına bile, birdenbire seninle göründü; “indiği demde o yıldıza yemin olsun” sûresindeki nur. (En korkunç heveslerin bile karanlığı (dalaleti, sapkınlığı) senin nurunla giderilir.
Doğmakta olan yıldıza, Kur’ân’a andolsun! Yükselmekte olan yıldıza Muhammed’e andolsun, doğan ve yükselen yıldızlara andolsun! [Necm:1]

Döndün çü heft ü penc ile şeş kûşe menzile
Dedin yakîn ü çâr-emînine mâcerâ
Yedi ve beş ile altı mahalli menzil eyleyip döndün. Yakîn ile en yakın dört eminine, dostuna, macerayı haber verdin. (Hazret-i Peygamber’in Mi’rac’ına telmih ile İsra ve Mi’rac hadisesini çar-ı yâr-i güzine bildirmesi anlatılıyor.)

7 kat semâdan beş vakit namaz ile 6 cihetli dünyaya döndün… Mirac köşesiz, uçsuz bucaksız idi ne mekan var onda ne arz u semâ idi. Gittiğin yerde la mekân ve lâ zaman idin.

Varılacak yer (Yedi köşeli menzil): 7. kat semâdaki Sidre’nin de yer aldığı, miraç seyrinin güzergahı menzil. Hediyyesi: 5 vakit namaz (Günün beş köşesine kurulan menzil) Dönüş menzili (Altı köşeli menzil): Mirac dönüşü sağ, sol, ön, arka, alt, üst ile mukayyed kesafet alemi, imtihan dünyası veya altı köşeli bir küp cisim olan Kabe-i Muazzama’nın bulunduğu Mekke-i Mükerreme.

Nâ-çâr çâr rüknü şerîat sarâyının
Dest urmayan bu çâr eteğin ola çâr-pâ
Senin şerîat sarayının dört rüknüdür, sana karşı nâçâr (sana karşı elsiz-ayaksız, sana itirazsız ve kendilerini sana tam olarak teslim eden) olan çar! (bu dört kişi) Bu dördünün (çâr’ın) eteğine yapışmayan, uzanmayan el(in sahibi), dört ayaklı hayvan gibi olur! Üzerinde bir ömür tefekkür ile nice kitaplar yazdıracak müthiş bir beyit!

Sıddîk kim tadırdın onun kalb-i hulkuna
Her hân-ı ni’meti ki sana kıldı Hak atâ
(Hz. Ebubekir)Sıddîk ki onun güzel kalbine Hakk’ın sana bağışladığı her nimet sofrasını tattırdın veya başka bir cihetten; Sana Hak Teala’nın atâ ettiği, lutfettiği her nimet sofrasından seni tam olarak tasdik eden ve sana Sıddîk olanın hulkuna, tabiatına, mizacına tattırdın. Her duyduğunla amel eyledin, Hakkın kâli (söz) sende hâl oldu, vücud buldu.

Farûk kim olur idi lâyık nübüvvete
Ger hazretün degülmisedi hatm-ı enbiyâ
Eger senin son peygamber olarak teşrifin olmasaydı Hz. Ömer de nebiliğe lâyık
olurdu. Lev-kâne nebîyyun ba’dî leğkâne Ömer ibn hattab (Hadîs-i Şerif). “Benden sonra peygamber gelseydi bu peygamber Ömer olurdu” sözüne işaret edilmiştir. Veya başka bir zevkle mana verilirse: eğer enbiyanın sonuncusu, nübüvvetin mührü senin zat-ı şerifin olmasaydı, Faruk olan (Hakk ile batılı ayırdetmek kudretine haiz kimse) nübüvvete layık olurdu.

Osmân ki eyledin anı nûreyn sâhibi
Bulmuş idi hayât onun ile dem-i hayâ
Hz. Osman ki O’nu (iki kızınla evlendirerek ) zinnûreyn sahibi yaptın. Hayat onunla
birlikte haya zamanlarını bulmuştu. Hz. Osman peygamberin iki kızıyla evlendiği için
iki nur sahibi anlamında kendisine zinnureyn adı verilmiştir. O iki nur sahibi, O edep ve hayâda halifen, işte O Hz. Osman senin iki nurunla hayat bulmuş idi.

Haydar ki ilm ü hikmetine vâris etti Hakk
Mahbûb-ı evliyâ idi mahsûs-i “lâ fetâ”
Haydar ki Allah onu hikmet ilmine varis eyledi. (O) evliyaların en sevgilisi, yiğitlerin
en mükemmeliydi. Lâ fetâ “Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç yoktur” Cenab-ı Hak, Haydar-ı kerrar olan Hz. Ali’yi senin hikmet ilmine vâris etti. O’ndan başka cömert ve yiğit olmadığından fütüvvet ehlinin, evliyaullahın sevgilisi Hz. Ali olmuştur.

Âlî menâkıbını Alî’nin kim ede şerh
Hayy u ‘Alîm dedi çü vasfında “hel etâ”

Hz. Ali’nin o yüce menakıbını kim şerh edebilir ki, Hayy ve Alîm olan Allah, Hz. Ali’nin vasfında buıyurmuştur “hel etâ”

Buradaki “Hel etâ” lafzı İnsan suresinin ilk kelimelerinden iktibastır. Rivayete göre
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz hastalanmışlardı. Hastalıktan kurtulmaları için Hz. Ali’ye bir şeyler adasanız iyi olur diyenler olmuştu. Onlar da üç gün oruç tutmayı adamışlar ve ev halkı da kendilerine iştirak etmişlerdi. Birinci gün yiyeceklerini iftar vakti kapıya gelen bir dilenciye, ikinci gün bir yetime ve üçüncü gün bir esire vermişler kendileri sadece su ile iftar ve imsak etmişlerdi. Bunun üzerine Hel etâ suresindeki şu âyetler nâzil oldu: (Onlar, dünyada) adaklarını (ve ahitlerini) yerine getirirler ve fenâlığı (her tarafa) yaygın olan bir günden korkarlar(dı). Yoksula, yetime ve esire, kendilerinin ‘arzu ve ihtiyaçları’ varken/ ‘seve seve’ yemek yedirirler: “Doğrusu biz sizi, sadece Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür de istemiyoruz, çünkü biz ‘yüzleri ekşiten ve asık suratlı yapan’ (dehşetli ve kara) bir günde Rabbimizden korkarız.(derlerdi) [İnsan:7-10]

Dürreyn-i ezhereyndi necmeyn-i envereyn
Cân u dil-i Betûl ü dem-i kalb-i Murtaza
İki parlak ve iki saf inci idiler, iki parlak yıldız. Murtaza’nın kalbinin demi, meyvesi, Fatıma’nın gönlü ve canı.

Nûreyn-i aynının biri hulkun gibi Hasen
Biri Hüseyn şâh-i şehîdân-i Kerbelâ
Gözünün nurunun biri, Senin ahlakın, hulkun gibi Hasen’di,(yaratılmışlar arasında sana en çok benzeyendi) bir diğeri, Kerbela şehitlerinin şahı Hüseyn’di.

Her dem sana vü âline Hak’tan hezâr bâr
Cân u cihân dolusu salât u selâm ola
Her dem, an be an, sana ve ehl-i beytine Hakk’tan; sayılamayacak kadar, canlar ve cennetler dolusu salat ve selam olsun.

Şeyhî amelden ere çü üryan eşiğine
Kaddine hâk-i âl-i abâdan buyur kabâ
Bu Şeyhî, amelden ibadet ve taattan çıplak, kulluktan yoksun olarak huzuruna geldiğinde sen onun üstünü ehl-i beytinden (bir parça toprak ile dahi olsa) örtüyle örtmeyi lütuf buyuruver!

Lütfundan et meded bu günehkâra anda kim
Füccâra dön dîn-ile vü ebrâra merhaba
Fâcirlerin ayak altında kaldığı ve iyilerin merhaba ile karşılandığı o anda, sen bu günahkar Şeyhî’ye de lufundan meded ü inayet eyle.

Ey hâce kime yalvarayın ben gedâyiçin
Sen şâhdan şefâat umar hâce vü gedâ
Ey hâce, bu zavallı ben kime yalvarayım ki, hoca da köle de, fakir de zengin de sen şahtan şefâat umar!

Men etme teşneden katarât-ı terahhumu
Çün menba-ı keremsin ü ser-çeşme-i sehâ
Terahhumunun, merhametinin katrelerinden ben susamışı, susuzu da men etme ki sen kerem pınarısın, kaynağısın, cömertlik çeşmesinin başısın!

Şart-ı şefâat ümmete cürm ü günah ise
Çoktur bu derd bizde demidir k’ire devâ
Eğer ümmetine şefâat etmenin şartı cürm ü günah, hata ve ayıp etmek ise, işte bu bak hata, ayıp ve günah derdi o kadar çokdur ki bizde, tam senin devana layık derde sahibiz biz!

Yâ Rab be-hakk-ı nûr-ı Muhammed ki pertevi
Doldurdu yer ü göğü kamu nûr ile ziyâ
Ya Rabbi, Muhammed’in(sav) nurunun parlaklığı hakkı için (ki yer ve gök baştan aşağı nur ve ziya ile dolmuştur)

Koma bizi cihân zulemâtında dâllîn
Nûr ile müstakîm sırâtına ihdinâ
Bizi bu fani dünyanın karanlıklarında bırakma. Nurun ile sırat-ı müstakim’e hidayet eyle, dosdoğru yoluna ulaştır.  Amin Yâ Muîn bi hürmet-i Al-i Yâsîn

Mektuplarımıza gül kokusu sürmek adetimizdir, işbu bâbdan nihavend bir curcunayı nice bin hasretle naat niyetine dinleye durun hele:

HAZRETİMİN KENDİ NİYÂZINA AMİNHÂNIZ EFENDİM HUU
Yâ Rab muhib gönüldeki mihr ü vefâ hakkı
Subh u saba demindeki sıdk u safa hakkı
Şevk oduna yanandaki sûz u niyâz’çin
Zevk âbına kanandaki neşv ü nemâ hakkı
Bu izzet ile turre-i vech-i habîb için
Ya’nı sürûr u hüzn-i sabâh u mesâ hakkı
Rahm eyle ben za’îfe gamdan necât ver
Hod-râylık durur kalanı sen Hudâ hakkı

Kudvetü’s-sâlikîn, kutbü’l-evliyâi ve’l-ârifîn, el-hâdî ilâ tarîkı’l-Hakkı ve’l-yakîn, vâkıf-ı esrâri’l-vâsılîn, merğubu’l âlemîn, mürşidu’l halâiki ecmâin, Ankara’da defîn-i hâk-ı ıtr-nâk olan Hacı Bayrâm-ı Velî kuddise sırrıhu’l-âlî  ibni Ahmed ibni Mahmûd ve dâhi evlâdı, hulefâsı, ehibbâsı ervâhı şeriflerinin şâd u handan olmaklığı içün el-fâtiha

Hâmiş: Yeri geldi mânâ muğlak kaldı, bazı beyitler için kapılar açılmadı farkındayız lâkin “lâ yutraku kulluhu mâlâ yudraku kulluhu” diye öğrettiler bize: tamamı idrâk edilemeyen birşeyin tamamı terkedilmez; idrak edildiği kadarıyla iktifâ edilir. Bu arada rastladığınız hata ve eksikliklerimizin af ve hoşgörüyle karşılanacağını umarız zirâ insan unutma mahalli değil midir?

Read Full Post »

necmeddin_okyay

Her şey Hezarfen Necmeddîn Okyay (v. 1976) üstâdımın Ta’lîk ziyâfetine müşteri olmakla başladı:
Habîbin sev takarrübse murâdın Hakka ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâya rengîn intisâb olmaz

Bir sanat eseri olarak levhâyı ne takdire layıkız, ne de tahlîline muktedir. Lâkin beyitte geçen Âlî’den uzatılan ipte takılı kalan fakîrden, gazelin tamamına bir yol açıldı, mânâya köprüler kuruldu, bakın görün hele daha neler neler oldu…

Bu satırların yazarının da vaktiyle vazife gördüğü Suudi Arabistan Cidde’de (ipin ucunu kendine bağlamasa olmaz) Sancakbeyi iken emâneti teslîm eden (v. 1600) velûd bir tarihçi, hattat, şâir Gelibolulu Mustafa Âli Efendi‘nin (Nusretnâme’den alınan alttaki minyatürde kolunda “müellif-i kitap” yazan hazretim) bizi avlayan beytiyle başlayalım evvelâ:

gelibolulu_mustafa
Habîbin sev dilersen mağfiret takrîbin ey Âlî

Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz
Seni mağfiretine yaklaştıracak bir bahane istersen O’nun sevdiğini sev. Aynı sevgiliye gönül verenlerden her biri rakip ise Mevlaya rakip olmak gibi hoş, latif intisab, âidiyet olamaz.

Aslında ser-levhâda yazan beyit bu kadar. Lâkin gelin yolun burasında kalmayıp, lezzetin bu kadarına kanmayıp, gazelin tamamına bir bakalım hem böylece nasıl da yavaş yavaş tavına getirilip can evinden vurulduğumuz ayan beyân görülsün.

İnâyet her kime yüz tutsa isyânı nikâb olmaz
Güneş togdukda zîrâ perde-i zulmet hicâb olmaz
Hakkın lütfu ve yardımı kime ulaşırsa artık onun için isyan perdesi altında kalmak yoktur. Çünkü bu, güneşin doğduğunda gecenin örtüsünü yırtması, zulmeti gidermesi gibidir. Zirâ güneş doğunca karanlığın perdesi artık örtemez ve kapatamaz olur hiç bir şeyi.

Burada şair-i muazzam, “perde-i zulmet” ile “güneşin doğuşu” arasında kurduğu bağlamı gazel boyunca devam ettiriyor. Yani şiir ilerledikçe, manzara tamamlanıyor; “güneşin doğuşu ile aydınlığın, karanlığı, zulmet perdesini aralaması” beyit beyit resmediliyor.

Zülâl-i mağfiret çıkdukça sahrâ-yı meşiyyetden
Ne denlü teşne sâ’il gelse saklanmaz serâb olmaz
Allah’ın irâde, takdir sahrasında lütuf ve merhametiyle kullarının günahlarını affetmesi, bağışlaması, içimi hoş, tatlı, latîf, saf bir su şeklinde çıkar. Dua eden kul, susuzluktan yanan dilenci misali ne kadar çok isterse, ısrarla niyaza devam ederse, bu sayede serap kalmaz o çölde, su serap değil artık hakikattir. Veya kulların yalvarıp yakarması (sahray-ı meşiyyet) çöl gibidir amma eğer hakikaten teşneler, ziyâde susamışlar, dilenciler gibi yalvarıp yakarırlarsa o çölden mağfiret pınarları kaynar.  Artık serab olmaz o çölde, su gerçek olur.

Dikkat buyurursanız, Hz. Hacer validemizin niyazıyla, zemzemin çıkmasının anlatıldığı kıssaya dair güzel bir telmih var. Madem bahis Hicaz illerine dayandı. Tam da burada biraz soluklanıp Nâbî-veş niyâza duralım:

Gel gönül, azm-i reh-i Beyt-i Hüdâ eyleyelüm
Sa’y idüp Merve’ye tahsîl-i sefâ eyleyelüm
Leb-i lebbeyk-zen u çeşm-i sirişk-efşânı
Kûçe-i hâhiş-i rahmetde gedâ eyleyelüm
Kâse kâse çeh-i Zemzem’den içüp âb-ı hayât
Cân-ı pür-illeti leb-rîz-i şifâ eyleyelüm
Alalum gevher-i rahmet, virelüm nakd-i günâh
Dili, sevdâ-ger-i bâzâr-ı Minâ eyleyelüm
Defter-i cürmi yakup eyleyelüm hâkister
Nâbiyâ! Âyîne-i kalbe cilâ eyleyelüm
(Gel gönül! Beytullah yoluna yönelelim, Kabe’ye varalım da Merve’ye sa’y edip sefâ hasıl edelim veya Safâ’ya ulaşalım. O rahmet pazarında, lebbeyk diyen dudakları, yaş saçan gözleri dilenci eyleyelim. Zemzem kuyusundan kâse kâse âb-ı hayât içip, hastalık dolu olan ruhu, ağzına kadar şifa dolduralım. Para yerine günah verip mukabilinde rahmet mücevherlerini alalım; gönlü Mina pazarında tüccar eyleyelim. Ey Nâbî! Cürüm ve günah dolu amel defterlerimizi bu suretle yakıp kül ederek gönül aynasını cilalandıralım.)

Çekenler muhtesib mîzânı havfın zât-ı nâkısdur
Kemâl ehlinde eksüklik bulınmaz ol hisâb olmaz
Hesap kaygısıyla, sevap günah tüccarlığı içinde ceza korkusu çekenler tam olmayan, kusurlu kişilerdir. Olgun kişilerde ise eksiklik bulunmadığından o hesaptan muaftırlar. Veyâ korku terazisinde tartıp duranlar, mümkün değil ki tam olarak tartabilsinler, titreyen elleriyle teraziyi denge tutmak ne mümkün. Zaten eksiktirler, nasıl eksiksiz tartacaklar. Kemal ehlinde bu türden bir noksan sıfat olmadığından, onlar böyle bir hesabın içinde de olmazlar.

Recâ yazusına dök eşk-i çeşmün cûybâr eyle
Kayırma nâme-i amâli mahv olmaz kitâb olmaz
Ümit yazısına dök gözünün yaşını, bırak sel olup aksın. Korkma amel defterindeki günah dolu sayfalardan ki su ile silinmeyecek, mahvolmayacak kitap yoktur. Gözyaşı günah defterini bile yıkar, ayıpları siler, kusurları temizler.

Bu ve bir önceki beyitte havf ü reca, korku ve ümit bahsi işleniyor.

Be vâiz âteş-i dûzahdan ol gâfil sakınsun kim
Koyup nâ-puhte cismin âteş-i ışka kebâb olmaz
Ey vâiz, cehennem ateşinden gafiller sakınsın ki ateş pişmemiş cisimler içindir. O’nun âteş-i aşkı ile yanmışlara ateş daha ne yapsın. Veyâ o gafil kişi  cehennem ateşinden korksun ki,  pişmemiş, çiğ varlığını aşkın ateşine kebab etmemiştir. Cehennem ateşi pişmişleri değil çiğ olanları yakacaktır.

Giceyle hâb u gündüz gaflet oldı bâis-i hayret
Bize dünyânun inkârı gibi hâzır-cevâb olmaz
Geceyle gelen uyku, gündüzle bulunan gaflet, hayret sebebidir. Bize hazırcevap olarak dünyanın gecesi ile gündüzünün bu hali yeter.

Burada gecenin uyku ve dinlenme, gündüzün bir maişet, çalışma vakti kılınması, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, gündüzün onu süratle takip eden gece ile örtülmesine dair ayetlere telmih vardır.

Geceyi gündüzün içine sokarsın ve gündüzü gecenin içinden çıkarırsın. Diriden ölü, ölüden diri çıkarırsın. Ve dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın. [3:27] Ve geceleyin sizi vefat ettiren (uykuya sokan), gündüzleri ne kazandığınızı bilen, sonra “ecel-i müsemmanın” (belirlenmiş zamanın, ömrün) tamamlanması için gündüzün içinde sizi tekrar dirilten O’dur. Sizin dönüşünüz sonra O’nadır. Sonra, yapmış olduklarınızı size haber verecek. [6:60] Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki âyet (delil) yaptık. Gece delili ayı sil(ip rahatlık için karanlık yap)tık, (arkasından da) gündüz âyetini (getirip) Rabbiniz’den bol nimet aramanız, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz için aydınlatıcı yaptık. (Böylece biz) her şeyi genişçe anlattık.  [17:12] Gece ve gündüz gerek uyumanız, gerekse O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız, O’nun (kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için elbette ibretler vardır. [30:23]

Habîbin sev dilersen magfiret takrîbin ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz
Hakkın habibini sev, mağfireten Hakk’a takrib için ey Ali. Hakkın “rakîb” ismi ile yakınlık elde etmek gibi  hoş, parlak renkli bir intisâb başka türlü ele geçmez.

(ﻗﺮﻳﺐ) (kurb “yaklaşmak, yakın olmak” tan karîb) ve Arapça aynı kök harflerle (ﺭﻗﻴﺐ)  rekâbet “gözetmek, beklemek” ten rakîb) aynı kök harflerin yinelenmesi ile ayrı bir ses sanatı. Tam da burada Er-Rakîb ism-i şerîfini yâd etmek gerek:

Araplar bir şeyi koruyan ve devamlı kontrol altında bulundurana “Rakîb” derler. Bunun tahakkuku ilim ve hıfzâ tâbidir. Allah’ı er-Rakîb ismiyle tanımak, kulun terbiyesi için ne yüce bir fırsattır. Bütün harekât ve sekenâtımız O’nun muhasebesi (kontrolü) altındadır. Fiillerimizden, sözlerimizden, niyetlerimizden hiçbiri O’ndan gizli kalmaz. Mâdem din, kişide oturmuş bir kimlik inşasını hedefleyen pedogojik bir süreçtir. Bu süreçte kulun kendisini denetleniyor, gözetleniyor bilmesi, terbiyesini kolaylaştıracaktır. Tek başınıza namaz kılarken odaya birinin girivermesi, yalnız başınıza ders çalışırken başka birinin daha aynı mekânda çalışmak üzere oraya gelivermesiyle birden kendine çekidüzen verip toparlanmaz mısınız? Mükemmelleştirme yollarından bir tanesi de hal ve gidişatımızı, beşeri tabiatımızdan kaynaklanan, istenmeyen hallerden uzak tutmaktır. Bunda da ikinci bir kişinin sadece varlığı (ister denetlesin isterse sadece kendi işiyle uğraşıp başkasıyla hiç ilgilenmesin, sadece varlığını bilelim) yeterlidir. Rakîb olan Allah Teala ise insanın cümle işlerini gözetlemekle kalmayıp aynı zamanda onları muhafaza ettiğini bildirir.

“Habibini sev” tavsiyesi doğrudan bir ayet-i kerimeye bağlanıyor: (Ey Resûlüm!) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. [Âl-i İmrân:31]

Allah, Nebisinin ismini kendi ismine ekledi,
Beş vakit müezzin “eşhedu” dediği zaman.
Yüceltmek için kendi isminden O’na ayırdı,
Arşın sahibi Mahmud, O ise Muhammed.
[Şairi’n-nebî Hz. Hassan bin Sabit]

Zâtına mir’at edindim zâtını
Bile yazdım, adım ile adını
[Süleyman Çelebi Dede]

… İşte böyle efendim. Muhabbet, Mevlâ ile rekâbete(sümme haşa) yegâne açık saha. O sahada muvaffak olmak ne mümkün lâkin onlara karîb olsak bile ne güzel olur!

El-aman yâ Vedûd

Read Full Post »

Göz gördü, gönül sevdi seni ey yüzü mâhım, kurbânın olam var mı benim bunda günâhım…

naatVücudu daha latîf, cismi daha zarîf, canı daha şerîf ve nefsi daha nefîs olan kimsenin, cevherinden doğan görünüşünde, o mâdenin nuru (Peygamberî Cemâl) pek zâhirdir. Beğenilen herşeyde o güzelliğin tesiri vardır. Çünkü kâinatın her bir zerresi, Hakk’ın fiilinden kaynaklanan bir cana sahiptir. O’nda, mahsûsen beğenilen şeylerdeki tecelli-i zât ve sıfatlar nimetine mübâşir olan bir taraf ve Hakk’tan başkasını görmeyen bir göz vardır.

Cemal mâdenine ne kadar yaklaşırsa aşk ahdine de o kadar yakınlaşmış olur. Akıl cennetinin çayırındaki aslan ve fazilet dağındaki avcının -salavatların en faziletlisi ve tahiyyatların en kâmili O’nun üzerine olsun-, aşkın tazeliğinden dolayı, Ma’şûkun nezdindeki bahçelere ne kadar yeni gelmiş olursa olsun, O’nu süratle öptüğünü ve alnına koyduğunu görmezsin. Onu öpmek, aşkın şehvetinden kaynaklanan kadim bir fiilin ruhla mübaşereti; alna koymak ise yakının da yakınını istemek anlamına gelmektedir. Gözün, gözden başka, cemal seyrinden mâada hazzı yoktur. Çünkü gözde, o kaynaktan bakan göz görüşür. Zira göze, canın penceresi olma vazifesi yüklenmiştir. Ruh, bu pencereden mülk âlemini seyreder.

gulsun

Cevher-i cânsın letâfet maden olmuştur sana
Nakd-i ömrümsün ki sînem mahzen olmuştur sana
Malum maden ocağından cevher çıkar, bakır madeninden bakır. Eğer hoşluk ve güzellik bir maden olsaydı, bu kaynaktan elde edilen cevher senin canın olurdu. Benim de ömrümün sermayesi, varlığı sensin. Bu değerli hazineyi bir maden, bir ambar, bir mahzen olan kalbimde saklıyorum.

Gün gibi tenvîr eder bu nükteyi şems-i ruhun
Matla’-ı mihr-i kıyâmet revzen olmuştur sana
Ruhunun ışığı, bu ince manayı güneş gibi nurlandırırken kıyamet güneşinin doğduğu yer pencerendir. Kıyametin büyük alametlerinden olan, güneşin batıdan doğacak olmasından mülhem Ganiyy-i Muhtefi hazretlerinden:
“Şemsin garbdan doğması” ne büyük bir saadet!
Nefsinde tulû’ eden bu vak’adan um medet.
Budur Rûh’un bedenden ayrılma habercisi;
Mi’râc’ına attığın adımın birincisi.

Târ ü bûd-ı pertevinden âftâb-ı ‘iffetin
Bir perend îcâd olunmuş dâmen olmuştur sana
Senin iffet ve temizlik güneşinin ışığından, dokumadaki atkı ve çözgü iplikleri bir araya gelip yeni bir kumaş icad olunmuştur ki vücudunun alt kısmı için bir örtü olmuştur sana.

Hak seni izhâr için bir ruh tasvîr eylemiş
Sonra gül-berg-i hayâ pîrâhen olmuştur sana
Hak seni açığa çıkarıp göstermek için bir ruh tasvir etmiş, bir gül yaprağı mesâbesinde olan hayâ da sana gömlek olup mübarek vücudunun üstünü örtmüştür.

Reng-i gül bûy-ı semen rûh-ı revân nûr-i basar
Birbiriyle itmiş âmiziş ten olmuştur sana
Gülün rengi, yâseminin kokusu, ruhun akıcılığı, ferahlığı, gözün nuru, birbiriyle güzelce karışıp ten olmuştur sana.

Ferve-i sammûrda mir’ât-ı cismindir ‘ıyân
Âb-ı hayvânsın ki zulmet mesken olmuştur sana
Cisminin yansıması, görünüşü elmas değerindeki samurun kürkü gibidir. Sen ebedi hayat kaynağısın, karanlık meskenin olmuştur. Kürk ile kesret ve zulmet arasında tevhidin hakikati açısından mühim bir irtibat vardır. Buna göre cisminin yansıması, dış görünüşü samurun kürkü gibi gayet sık (kesret) fakat karanlıktır (vahdet). İbn-i Arabi hazretlerinin kabulüne göre hakikatin kaynağı karanlıkta saklıdır. (Taayyünden önce ama). Tevhid, samur kürkünün içinde, yani kesretin ötesindedir. Kesretten vahdete, ince bir yoldan tevhidin hakikatine varılır.

Nûr-i subh-ı gülşen-i cennet beyâz-ı çeşm-i hûr
Şir ü şekkerle karışmış gerden olmuştur sana
Cennet kızının gözünün beyazlığı ile cennetin gül bağında sabah vaktiyle doğan nur, süt ve şekerle karışmış da gerdan olmuştur sana.

Nûrdan bir gülsün ey ser-mest-i âteş-rûy kim
Ümmîd-i zârın hayâli gülşen olmuştur sana
Ey ateş gibi parlak ve yakıcı yüzünden sarhoş olduğum sevgili sen öyle bir nurdan gülsün ki ümit içinde ağlayıp inleyen, zayıf ve dermansız aşığının hayali, bir  gül bahçesi olmuştur sana.

… Memnûn-ı visâl eyle beni gel kereminle, yansın hased âteşlerine baht-ı siyâhım …

Read Full Post »

Ecille-i rical-i Kadiriyye ve Üveysiyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osman Nureddin-i Şems (k. s) Efendi hazretleri’nin 41 beyitten oluşan “gönülden gönüle” redifli gazeli için Ahmed Sâfî hazine-i irfân’ dır buyurur.
 
Vahdet-i vücuda dair pek mühim hakâyıkı câmi’dir der Hüseyin Vassaf ve ekler: Aşk-ı ilahi cidden galeyân edip bu sayede âteşîn sözler söylemeye başlamış…
 
Kemal Edib Kürkçüoğlu’na göre şeyhliği şâirliğine mâye, şairliği şeyhliğine sâye olmuştur Osman Şemsi (ks) Efendimin… 
gonulden_gonule

Görünür tâbiş-i dîdâr gönülden gönüle
Berk urur pertev-i envâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle yüzünün ışığı görünür sevgilinin
O’nun (yüzünün) nurları şimşek çakar gibi parlar gönülden gönüle

Mütekâbil iki mir’ât-ı musaffâya adîl
Aks eder hâlet-i ahyâr gönülden gönüle

Kirden, pastan arınmış ve birbirlerine denk iki ayna gibi gönülden gönüle yansır (ahyarın) yaratılıştan hayır ve iyilik üzere bulunanların halleri

Zâkiri vâsıl eder Hazret-i Mezkûr’a tamam
Nûr-ı bâlâ-rev-i ezkâr gönülden gönüle

Yüceliklerde yürüyüp giden zikirlerin nuru gönülden gönüle
Zikredeni, zikirdeki Hazrete kamilen eriştirir

Devr-i sahbâ-yı sürâhî vü piyâle gibidir;
Dökülür neş’e-i esrâr gönülden gönüle

Billur şarap şişesinden, kadehe şarabın devredildiği (döküldüğü) gibi
Yüce sırların neş’esi gönüle gönüle dökülür

Dem-i âheng-i ney-i şâh ile Mansur’a dönüp
Ratb olur sohbet-i ebrar gönülden gönüle

Şah neyin ahengindeki demden Mansur’a dönüp iyilik kötülük kaydından geçenlerin sohbetleri gönülden gönüle tazelenir.

Şah’ın nefesindeki ahenkten demlenerek Mansur gibi iyilik kötülük kaydından geçenlerin dostlukları (zaman mekan endişesi olmadan) gönülden gönüle her an devam eder, kesilmez.

Şah neyinden çıkan tok seslerin ahengindeki nefes ile (Hakkın sırlarını ifşa ile “Ene’l Hak” makamında şehid olan)
Hazreti Hallacı Mansur’a(ruhaniyetine selam olsun) döndürdü. (Şah ney akordundan daha tiz ahenge sahip mansur neye düşürdü manası da mahfuz) Olgun kimselerin sohbeti ta böylece tazelenir gönülden gönüle

Başka dil delme, bu gönlümden alıp cevr okunu
Gezmesin öyle sitemkâr gönülden gönüle

Cevir ve cefa okunu sakın bizim gönlümüzden çekip başka bir gönle atma
Bizim gönlümüzde dursun bu cevir ve cefa oku, eziyet ede ede gezmesin gönülden gönüle

Zühd ü imânını yağmaya gider ehl-i dilin,
Ateş-i aşk-ı tebeh-kâr gönülden gönüle

Gönül ehlinin imanını ve zühdünü yağmalamak için
Aşkın tebahkar ( yağmalayıcı, harap edici) ateşi, gönülden gönüle gezer durur

Tâ-müselsel erişip verdi bana feyz-i bekâ
Cezbe-i Ahmed-i Muhtar gönülden gönüle

Ahmed-i Muhtar’ın cezbesi gönülden gönüle aktarılan bir silsileyle beni sonsuzluğun feyzinden
nasiplendirdi

O bilir Ahmed-i Muhtâr’ı kime erdi ise
İlm-i mahiyyet-i Kerrâr gönülden gönüle

Döne döne savaşan (savaşta hiç durmadan hamle yapan) Ali’nin ilminin mahiyyetini gönülden gönüle aktarma yoluyla edinen bilebilir Ahmed-i Muhtar’ı

Oldu Mansûr ile ber-dâr ü Feridûn ile katl
Seyr edip neş’et-i ber-dâr gönülden gönüle

Aşk şehitlerinden Hallac-ı Mansur ile asılan, Feridûn ile katlolan
gönülden gönüle asılanlara yetişip seyretti

Lâ mekân olduğu için tutmadı âlemde mekân
Arz ider kendini dildâr gönülden gönüle

Mekandan münezzeh olduğu için alemde kendine bir mekan tutmadı
O sevgili kendini gönülden gönüle arz eder

Her zaman eyleyip bir kisve-i insânı ridâ
Azm ider Hazret-i Settâr gönülden gönüle

Her zaman bir insan suretine bürünüp
Hazret-i Settar ta böylece gönülden gönüle sefere azm eder 

Ben ne da’vi edem “ol sırrı Huda bende” deyu
Kendi eyler ânı izhar gönülden gönüle

Benim nasıl “Allah’ın sırrı bendedir” diye bir iddiam olabilir
Kendi bu iddiayı gönülden gönüle açığa vurur durur

Hızr’am ihyâ-yı dil-i mürdelere âb-ı hayât
Saky için eyledim imrâr gönülden gönüle

Gönlü ölülere can veren, hayat suyu olan Hızır gibiyim
Susuzluklarını gidermek için zaman misali geçtim gönülden gönüle

Nâmını feyzim ile münbit olan arz-ı kulûb
Görünür gülşen-i ezhâr gönülden gönüle

Adı her yana yayılan feyzim ile yerin merkezi bereketlendi
işbu sayede nice gülbahçeleri çiçekler görünür gönülden gönüle

Asumânım ki derûnumda nice şems ü kamer
Devreder sâbit ü seyyâr gönülden gönüle

Öyle bir feleğim ki içimde nice güneşler aylar var,
orada sabit duranlar, hareket edenler döner durur gönülden gönüle

Ederim meh gibi şeb-zindeye her şeb işrâk
Feyz-i cân-perver-i eshâr gönülden gönüle

Ruhu besleyen seher vakitlerinin feyzi gönülden gönüle dolaşır da
Gecelerini uykudan kesilip ihya eden her diri gönüllüyü ay gibi aydınlatır

Âb-ı rahmetle ben irvâ ederim her feleği
Rızk-ı maksum ile ikdâr gönülden gönüle

Rahmet suyuyla ben suya kandırırım her feleği
Taksim edilmiş (manevi) rızkın ilahi taksimi ile kudret veririm gönülden gönüle

Benem ol arz ki tâ zâviye-i kalbimde
Görünür kişver-i Cebbâr gönülden gönüle

Ben öyle bir yeryüzüyüm ki kalbimin bir köşesinden
Cebbar’ın ülkesi (makamı) görünür gönülden gönüle

Nice arş u nice kürsi nice âdem nice devr
Nice bin âlem-i devvâr gönülden gönüle

Nice arş, nice kürsi, nice adem, nice devir, çağ, zaman
Nice nice devreden alemler gizlidir gönülden gönüle

Benem ol maden-esma ki benim gencimden
Verilir gevher-i esrâr gönülden gönüle

O esmâ’nın mâdeni benim ki benim hazinemden
Gönülden gönüle bütün sırların cevheri verilir

Benem ol mahzen-i gencine-i halku icâd
Ederim fiilimi isdâr gönülden gönüle

Yaratılmanın, ortaya çıkmanın hazinesinin gizli kaynağı, mahzeni benim aslında
Ben fiilimi işlerimi gönülden gönüle ortaya çıkarırım

Fâlik-i habb u nevâ Gâfir u Settâr-ı uyûb
Olurum sun’ ile gir-dâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle yaratma sanatındaki kudretle
tohumu çatlatıp yaran, rızkı veren, suçları bağışlayan ayıpları örten olurum

Mâlik-i dâr-ı celâlem ki celâlimden nihân
Yakaram nar-ı ciğer-hâr gönülden gönüle

Celal diyarının maliki benim ki celâlimden gizlice
Ciğerleri yiyen ateşi yakar yandırırım gönülden gönüle

Zevk-i suzânına hasretle gelir fevc-be-fevc
Bağlanıp sâhib-i zünnâr gönülden gönüle

Zünnar sahibi bile olsa akın akın gelir
Gönülden gönüle yakıcı ateşimin hasretiyle bağlanır

Özge rıdvâna ferâdis-i cemâlem açarım
Nurdan ravza-i gül-zâr gönülden gönüle

Cemalimin Firdevsleri bir başka cennet bir başka rıdvandır
Nurdan (yapılı) gülbahçesinin ravzasını gönülden gönüle ben açarım

Nice ta’rif edeyim vasfını, gel gir gönüle
Ki olur seyri bedîdâr gönülden gönüle

Ben nasıl tarif edeyim onun nasıl olduğunu gel gir gönle
ki apaçık olan (ancak) gönülden gönüle seyredilir

Kûh-sârında gulâmânına Yusuf hayrân
Derd-i aşk ile giriftâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle aşk derdine tutulmuşların
Dağının tepesindeki delikanlılara güzellik timsali Yusuf bile hayrandır

Gül-sitânında ki hûrâna Züleyhâ meftûn
Zülf-i sevdâsına bîmâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle (var olan) gül bahçesindeki hûriler Züleyha’yı bile büyülenmiştir
Züleyha bile o hurilerin zülfünün sevdasıyla hasta olmuştur

Nice vildân-ı gül-endâm u ne hûr-ı maksûr
Arz eder bûy-ı semen-bâr gönülden gönüle

Nice gülendamlı cennet hizmetkarları, nice övülmüş huriler
Gönülden gönüle o pek kıymetli kokuyu arz ederler

Sâki-i kevser-i aşkım, kadeh-âşâm-ı rahîk
Kim olur her biri fevvâr gönülden gönüle

Aşkın hayat veren kevserini dağıtırım ki o saf, duru ve kokulu aşk şarabından kadehinden her kim içerse coşar, taşar gönülden gönüle

Cür’a-çin-i kadehi zümre-i mestân-ı Hudâ
Bâde-i aşk ile ser-şâr gönülden gönüle

Hak şarabıyla kendin geçmişler zümresinden bir yudum alanlar, insanı kendinden geçiren ilahi aşk ile lebaleb (ağzına kadar) dolarlar gönülden gönüle

Garka-i lücce-i hayret-i ebediyyü’z-zaman
Olamaz fark ile hüşyâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle sonsuza kadar hayret denizine dalmışlar
Bir daha kendilerine gelerek bu geçici alemi fark edemezler

Gül-nihâli şecer-i Tûr-ı tecelliye ‘ıyân
Gülleri nâr-ı şerer-bâr gönülden gönüle

O ağacın gülfidanı ki Tur dağında Hakkın nida ettiği tecelli onda apaçık bellidir
Gülleri kıvılcımlardan bir ateş saçar gönülden gönüle

Seyr-i ruhsârına Mûsî-i hıred âşüfte
Nûr-ı gül-bângine şeb-tar gönülden gönüle

Gönülden gönüle akseden gülbanginin nuru ile
Yüzünün seyrinin derdine düşmüş Hz. Musa’nın aklı başından gider

Nâr-ı gül-geşt-i temâşâ-yı dil-i İbrâhim
Dûdesi berd ü selâm-bâr gönülden gönüle

İbrahimin gül bahçesinde gezinen gönlü
Çırası gönülden gönüle serinlik ve selamet yağdıran ateş içindeydi

Hançer-i hârına kurban ser-i İsmâil
Cümle kurbânına ser-dâr gönülden gönüle

Hz. İsmail’in başı, delici hançerine kurban olsun ki
Gönülden gönüle kurban olanların hepsinin başıdır O

Kasr-ı vâlâsına sadr oldu tamâm mak’ad-ı sıdk
Medd-i nezzâresi dîdâr gönülden gönüle

Sadakat makamının baş köşesine, en yüce köşküne geçti oturdu
Gönülden gönüle sevgilinin yüzünü seyretmektedir sonsuz bir seyirde

Kenz-i mahfîdir, eder vahdet-i zâtiyle zuhûr,
Sırr-ı Mevlâyı cihân-dâr gönülden gönüle

Gizli bir hazinedir amma zatının tevhidiyle zuhur eder
Cihanın sahibi Mevlanın sırrı gönülden gönüle

Yeter ey Şems, yeter lâf ile keşf-i esrâr;
Keşf odur kim gide esrar gönülden gönüle

Yeter ey Şems, yeter bunca laf ile sırları orta yere dökmek, keşfetmek davası
Keşf odur ki sözsüz ve sessiz gönülden gönüle müphemiyeti giderir ( sırları gönülden gönüle iletir)

Tarz-ı etvâr-ı hâmûşânede bîsavt u huruf
Vahyolur ma’ni-i güftâr gönülden gönüle

Sessiz sedasız olarak sırları bilenlerin ve söyleyenlerin tavırları tarzı yine sözsüz sessiz ve harfsizdir. Bu tarz içre sözün özü, anlamı, gönülden gönüle bildirilir


Osman Şemi Efendi (ruhaniyetine selam olsun) 
marifetiyle sevk olunan manadan zevk alanların gönlüne, ömrüne bereket olsun ya huu

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: