Ey keremler kâni Hazret-i Allah


Mefâ’îlün/Mefâ’îlün/Fe’ûlün

Ey keremler kâni Hazret-i Allah
Ummân-ı rahmetin katresi besdir
Kimseden meded yok amân yâ Allah
Şems-i merhametin zerresi besdir

Çâremiz kesildi dizde dermân yok
İnkırâz erişdi elde fermân yok
Karar-gîr olacak dârü’l-emân yok
Kamer-i re’fetin sürresi besdir

Şerrâr-ı zemâne meydânı aldı
Mezellet-i ahyâr kemâlin buldu
Gülbün-i îmânın gülleri soldu
Kubbe-i gayretin çevresi besdir

Amân yâ Rabbenâ emâna geldik
Biz nâsır-ı mutlak bir seni bildik
Leîmler kahrında yâ Rabbi olduk
Bu kadar eşrârın devresi besdir

Habîb’indir Muhammed’in hurmeti
Muhammed’dir dü-cihânın rahmeti
Enbiyânın evliyânın kıymeti
Hilâl-i himmetin gurresi besdir

Sultân-ı enbiyâ Ahmed-i Muhtâr
Şâh-ı velâyetdir Hayder-i Kerrâr
Bir merhamet göster aman yâ Gaffâr
Düşmânına dostun erresi besdir

Eldedir kitâb-ı Ahmed-i Muhtâr
Dildedir LUTFİYÂ hubb-i Çâr-i yâr
Serdâr-ı himmetdir Hayder-i Kerrâr
Şâh-ı adâletin turresi besdir

Muhammed Lutfî’dir Bâb-ı Tecellâ
Meyan-ı Evliya Kadri Muallâ
Kaddesa’llâhu Sirrahu’l-Alâ
Hâce Muhammed Lutfî Efe Hazretleri’nin (v. 1956) ruhu tayyibelerinin bu zikriyattan haberdâr olmaklığı içün el-fâtiha
Mananın zevkine ermek kastıyla bazı kelimelerin halli için zahmet edip kubbealtı lugatı ziyaret edile.

Reklamlar

Ver de ki versin

Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç kimselersiniz. Hâlbuki Ganî, (hiçbir şeye muhtaç olmayan) Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık olan) ancak Allah’dır. [Fâtır:15]
seyenlillah

Efendi hazretlerinin has odasında kulağımıza taktığı küpeyle oynarken, sohbetten kalanların etrafında dönüp durduk:

Dünya için etme cedel, Âhirete verme halel
Allah için eyle amel, Mevlâ’dan al Mevlâ’ya ver
Evladım! Helâl maldan verilen her bir sadakayı, Rahmân olan Allah (kudret) eliyle alır ve kabul eder. Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh’ın (kudret) eline geçer. Hz. Aişe (ra) annemizin fukaraya tasadduk ettiği akçelere güzel kokular sürmesini iyi anlamak lazım gelir…

Ezberledik kolayca ama hakikati neydi tüm bunların derken köprünün üstünde dilenen iki fukaraya rastladık, birisi elindeki nây-i şerifle demlendiği halde diğeri hep aynı cümleyi fısıldıyordu:
Ver de ki versin, ver de ki versin, ver de ki versin…

Ne biçim adamlardı bunlar… Şöyle eğilip ikisi arasındaki levhayı okumaya çalıştık, yaklaştığımızı görünce üflediği neyi bir bûse ile koynuna aldı, içimi eriten bakışlarıyla gözlerime bakarak buyurdu:
– Sana diyor oku bakalım!

Harflerin bazısını çıkarsak da o kağıtta ne yazdığını tam olarak çözemedik. Elimizden tuttu:
– Ana dilini unutturdular sana değil mi! Gerçi biz ümmiyiz amma “şey’en lillah” biliriz. Allah için bir şeyler…

Sanırım sadaka istiyor, ne kadar vermeli ki diye elimiz cepte düşünüyorken birden atıldı:
– Amma düşündün, bey baba! Eğer bana bir şey uzatacaksan, veren Hak’tır; sen me’mûrsun. Yok eğer benden bir şey saklayacaksan, vermeyen de Hak’tır; sen mâ’zûrsun.

https://soundcloud.com/mit-akdemir/seyen-lillah

Bu sözlerin sarhoşluğunda can havli bir sayhayla “Allaaah” deyip feryad ü figan eylerken, hiç istiflerini bozmadan birbirleriyle fısıldaştılar, kulak kesildik:
– Be hey erenler! Ne yapmış da zengin olmuş, zengin olmuş da ne yapmış!

Ta böylece, fukaranın ihtârı ile kendimize geldik, son uyarı ile kendimizden geçtik:

– Hey be gâfil! Her ne dilersin sensin ol; sen, sana gel; sende iste, sende bul.
Şimdi var git yoluna da gölge etme, tezgahı kapatıyorsun!

[UMUTREHBERİ KİTABI’ndan]

Rahmetine ümitvârdır

Bir ümit besleyene,
Sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı ümit eden ve Allah’ı çok zikreden kimseler için Allah Resulü’nde (uyulacak) en güzel bir örnek vardır. [Ahzâb, 21]

Kabûl eyle civâr-ı izzetinde çekmeyim gurbet
Bilirsin kendi şehrimde garîbim Yâ Resulallah


N’ola şerh eyledikçe vasfını cezb-i kulûb etsem
Senin bîmârın olmuşken tabîbim Yâ Resulallah

Uyulacak en güzel bir örnek… Ya kimin için? Hz. Peygamber’in(sav) hayat-ı tayyibesi, Allah’tan gafil olan kimse için değil, bilakis Allah’ı sadece zaman zaman değil devamlı ve çokça anan kimseler için bir örnek ve modeldir. Aynı şekilde O’nun hayatı, Allah’tan ümidi kesen ve kıyametin kopacağına inanmayan kimseler için değil, bilakis Allah’ın rahmet ve lütfundan ümitli olan ve akibetinin, bu dünyada iken kişilik ve davranışlarının ne derece Allah Resûlü’nün kişilik ve davranışlarına benzediği hükmüne bağlı olacağı bir Hüküm Günü’nün geleceğinden emin olan kimseler için örnek olsa gerektir…

Hele bir bakın, öyle sevenler içinden Amr İbnü’l Âs radıyallahu anh’ın ölüm döşeğinde çevresindekilere müslüman olma mâcerasını ve sonrasını nasıl anlatıyor: “Hiç kimse bana Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den daha sevgili olmadığı gibi hiçbir kimse de benim nazarımda ondan daha celâletli değildi. O’na karşı duyduğum saygıdan dolayı muhabbetime rağmen kendisine doya doya bakamıyordum. Bana O’nu tarif et deseler buna gücüm yetmez. Çünkü ona hiç doya doya bakamadım ki…”

İslâm alimleri muhabbet kapısına varan yol üçtür buyurmuşlar: 1. Muhabbetü’l-lezze (Haz kökenli sevgi; kişinin hanımına duyduğu sevgi misali…) 2. Muhabbetü’n-nef’ (Çıkar sevgisi; kendisine fayda sağlayan herhangi bir şeye duyulan sevgi…) 3. Muhabbetü’l-fazl (Fazilet sevgisi; meselâ ilim adamlarının ilim sebebiyle birbirlerine gösterdikleri muhabbet…)

Dememiz o ki muhabbet deryasına, tabiî, aklî ve imânî kapılardan yol vardır. Bir çocuğun babasını sevmesi gibi ta’zim muhabbeti, babanın evladını sevmesi gibi merhamet ve şefkat muhabbeti, insanların birbirlerini sevmesi gibi beğenme muhabbeti, bütün bunlar tabiî sevgiyi oluşturmaktadır. Aklî sevgi ise nefis istemese bile, sonucu düşünülerek aklın onayladığı sevgidir. Acı bir ilacı nefis istemeyebilir fakat akıl, sağlık için ilacın alınmasını teşvik ve temin eder. Hz. Peygamber’in rehberliği sonucunda ulaşılacak mutluluk ve kurtuluş, O’nun zâtının sevilmesini gerektirir. İmânî sevgi ise, iclâl ve ta’zim duygularından doğar. Akli ve imâni sevgi birleşti mi, kişi sevdiğinin istek ve arzularını kendi istek ve arzularına tercih eder hale gelir. Kimi sahâbîler gibi Hz. Peygamber’in emrinde, kendi öz babası veya evladıyla savaşır. İşte bu, Hz. Peygamber’i hem öz nefsinden hem de yakınlarından daha fazla sevmek demektir. Böyle bir sevgi, sevgilinin azarlamasıyla azalmadığı gibi iltifatıyla da artmaz. Bu, kemâlini bulmuş bir imandan kaynaklanan soylu bir sevgi ve köklü bir muhabbettir.

Bu satırların yazarı muhabbet fukarası kardeşiniz de Huzur-u Nebi’de, öylesi bir aşığı sâdıka rastlamak ümidiyle cevlan eylerken leffen sûretini ikram eylediğimiz mübareğe rastladı tam da Yeşil Kubbesinin karşısında…

Usulca sokulup yanıbaşına agâh olmasını bekledik Hazretimin… Dünya gözünü açması pek de uzun sürmedi, yaşlı gözlerle sağına soluna bakındı… bir şeyler mırıldanıyordu, kulak kesildik: “Tüh be, gene uyandık…”

Ne devletdir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek
Nasîb olmaz mı Sultânım haremgâhında cân vermek

Bizim de duyduğumuzu anlamış olacak ki çekingen bir edayla gülümsedi ve can kulağımıza küpeyi taktı: “Olsun, binler şükürler olsun, yad-ı hayal-i yar ile ma’lül gönlümü, gözümü ilk sana açtım, ilk gördüğüm sen oldun fani dünyadan kalan ilk günümde…”

Kendimize hâkim olamadık, ıslanan yerlerimizin mahcubiyetiyle müsaade istedik huzurundan… Uyandığımda ilk seni göreyim diye Harem-i pâki’nin karşısında, uyandığımda ilk gördüğüm sen oldun diye sevinen bir güzel aşık-ı sadık arkamızdan sesleniyordu:

Esir-i derd-i aşkım, müptelayım Ya Resulallah
Günahkârım, giriftâr-ı hevâyım Ya Resulallah

Sen’in nakşın, hayalin gönlümüze yerleştiğinden beri, nereye oturursak oturalım, Sen’inle beraber olduğumuz için, orası cennetimiz olur! Üstümüzde, gökler, baştan başa bağ bahçe olur; altımızda yeryüzünün her tarafı definelerle, hazinelerle dolar! Sen nasıl güçlü ve kudretli bir varlıksın ki, alem Sen’in yüzünden bu hale geldi? O’nu gördüğümüz günden beri ömrümüz arttı! O’nu arayan, O’nu isteyen her diken, imanın gül bahçesi oldu! Her koruk, güneşin tesiri ile üzüm oldu, şekerlerle doldu! Kara taş bile O’nun yüzünden la’l oldu! Ortalığa bir gönül karanlığı çökmüştü; şimdi gönül penceresi haline geldi. [Hz. Pir Mevlana]

Alemlere rahmet olan
Ahmed Muhammed Mustafa
Haktan bize devlet olan
Ahmed Muhammed Mustafa
Mahbubu Mevladır ezel
Muhtar edüp O Lem yezel
İki cihanda bir güzel
Ahmed Muhammed Mustafa
Oldur imamı enbiya
Hem rehnümayı evliya
Alemlere vermiş ziya
Ahmed Muhammed Mustafa
Lûtfî koymuş yere yüzün
Dergaha tutmuştur gözün
Şam ü seher olsun sözün
Ahmed Muhammed Mustafa
Olsun sana canım feda [275. Mestmp3]

İşte böylesi bir günün ardından koyulduk Cuma mektubuna lakin sözüm, söylemek istediğim halde söyleyemediğim bir düşünce gibi ağzımdan gönlüme gider; sonra, belki de yüz kere gönlümden kalemime gelen bir sıfat yüzünden mest olur! Sözüm mest olmuş, gönlüm mest olmuş, hayalim mest olmuş; hepsi de birbirine düşmüş, birbirine bakmadalar! Bu mektubun arta kalan kısmı da, perdenin arkasına girdi, senden gizlendi. Çünkü çok söyledin, usandın, yoruldun, huuu…

Ey dost gönüllere sırlarından bahşeden! Ey yarattığı kullarına sahip çıkan! Onlara işler, vazifeler hazırlayan! Ey hayali ile dertli gönüllere dert ortağı olan! Ey defalarca bu miskinin elinden tutan merhamet ummanı olan Yüce Sultanım!

Sen beni bir dost, bir ahbap olarak sayma da, hiç olmazsa uzak yerlerden gelmiş, kimsesiz, garip bir misafir olarak kabul buyur! Beni bir emîr, bir sultan olarak görme de, senin kapında hizmetçi olan birisi say! Susuzluk hastalığına tutulmuş gibi senin aşkına susamış ben zavallıyı, sen susamış bir hasta yerine koyma da, ayırt etmeden herkese sunduğun rahmetinin, merhametinin şifa ilacından bana da sun! Sen beni güzel yüzüne aşık olmuş, onun nurunun özlemini çeken biri sanma da, her taşın güneşten bir nasibi, bir payı olan ışığını bana da düşür! Sen beni suçlarının bağışlanması için tövbe etmiş biri sayma, ama sen affedicisin, affetmeyi seversin, senin lütf u ihsanın suçluların suçlarını yakmaz mı? Mademki senin yardımın olmadıkça ikiyüz kanatla da olsa uçulamıyor. Sen beni böyle bir tuzağa düşmüş sanma! Sen uyuyanları rüya âlemine götürmedin mi? Onlara gizli bir temaşa, gizli bir seyir seyran bağışlamadın mı? Ne olur Senin sevdana kapıldığı için uyuyamayan ben zavallıyı, uyanık değil de uyur say! Beni de gizli âleme götür, hiç olmazsa hayalinle beni sevindir!

Ey Allahım, kalplerimizden dünya kederlerini ihrac eyle, aşk-ı muhabbetini bizlere sertâc eyle, Sana varan yolu bizlere minhâc eyle, mahzun gönüllerimizi lütfun ile dilşâd eyle… Hissemize düşen aşk-ı Habib-i Kibriyayı müzdâd eyleyip bu duaya amin diyen cümle canları firâkın nârından azâd eyleyiver… Şu halimizden Ruh-u Muhammediyye’yi haberdâr eyleyip nigâh-ı iltifât-ı Ahmediyye’ye cümlemizi nâil eyle.

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,

Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Veladet-i Nebi, irtihal-i Nebi, Hicret-i Nebi kokan şol Rebiülevvel-i şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hoşça canlara

Hoşça canlara,
Biz insanı en güzel biçimde yarattık sonra onu, aşağıların en aşağısına indirdik. [Tin:4-5]
Meşhur Şeyh Sâdi insanı tarif ederken “İnsan yek katre hunest, hezar endişe” buyuruyor. Yani insan, içinde bin endişe taşıyan bir damla kandır. Gam ve telaştan sıyrılıp huzura bir yol açmaya çalışırız Cuma vesilesiyle öyle ya Gönülden gönüle yol gider derler; onu sürdürmeye hoşça can gerek…
Gerçi her gönül bir kâbe’dir varabilene ama biz gene de kainatın kalbi olan hârem-i pâkinden dualarımızdan nefesler sunalım canlara; şu hayat yolculuğunda insani sıfatlarımızın ulvi sıfatlara tebdil olunması niyetiyle.
Hayvan hayvanlığı ile kurtuldu, melek melekliğiyle; insan yalpalandı durdu. Hz. Pir Mevlana (ks)
Hani “Tevhîd’e erer de gönülden sözü sürer çıkarırsan, cân her görüş sâhibine haber gönderir, merâmını anlatır” buyurmuştu ya Hazret-i Pir, öylesi bir sultanın duasından sâdır oldu bu haftaki ikramımız: (214.mestmp3)
Esmasına sığınarak ki Gafûr’dur O; mağfireti her zaman yakaranadır ve Rahîm’dir; rahmeti gözyaşı akıtanadır, Şekûr’dur: iltifatı itaatkar kulunadır ve hem Halîm’dir: yüklü günahlara aldırmaz, rahmetini umarak günahkar bir dille:
Beni benden cüdâ kılsan, n’olur ya Rab,
Hak yoluna fedâ kılsan, n’olur ya Rab,
Yağmaya versen vârımı, nâmûs u kibr ü ârımı
Günde göstersen yârimi, n’olur ya Rab,
Aşkın oduna dağlasan, çar etrafımı bağlasan
Dil hânemi çerağlasan, n’olur ya Rab,
Aşkın narına yanayım, derdin ile boyanayım
Keremine boyanayım, n’olur ya Rab,
Kenz-i mahfi etsin zuhur, hubbunla dil bulsun huzur
Mahv olunsun her bir kusur, n’olur ya Rab
. . .
HAMİŞ: Âdet olduğu üzere her cuma zuhuratı bu satırlardan geçmekte olan bu demde sizlerle paylaşırız… lâkin bu haftalık hele bir de şu yazıyı okuyuverin iyi gelecektir, agâh olmaklığımıza vesile olacaktır biiznillah.
Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,  aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim
Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .
Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hoşça canlara,
Biz insanı en güzel biçimde yarattık sonra onu, aşağıların en aşağısına indirdik. [Tin:4-5]

haremdedua
Meşhur Şeyh Sâdi insanı tarif ederken “İnsan yek katre hunest, hezar endişe” buyuruyor. Yani insan, içinde bin endişe taşıyan bir damla kandır. Gam ve telaştan sıyrılıp huzura bir yol açmaya çalışırız Cuma vesilesiyle öyle ya Gönülden gönüle yol gider derler; onu sürdürmeye hoşça can gerek…

Gerçi her gönül bir kâbe’dir varabilene ama biz gene de kainatın kalbi olan hârem-i pâkinden dualarımızdan nefesler sunalım canlara; şu hayat yolculuğunda insani sıfatlarımızın ulvi sıfatlara tebdil olunması niyetiyle.


Hayvan hayvanlığı ile kurtuldu, melek melekliğiyle; insan yalpalandı durdu.
Hz. Pir Mevlana (ks)

Hani “Tevhîd’e erer de gönülden sözü sürer çıkarırsan, cân her görüş sâhibine haber gönderir, merâmını anlatır” buyurmuştu ya Hazret-i Pir, öylesi bir sultanın duasından sâdır oldu bu haftaki ikramımız: (214.mestmp3)

Esmasına sığınarak ki Gafûr’dur O; mağfireti her zaman yakaranadır ve Rahîm’dir; rahmeti gözyaşı akıtanadır, Şekûr’dur: iltifatı itaatkar kulunadır ve hem Halîm’dir: yüklü günahlara aldırmaz, rahmetini umarak günahkar bir dille:

Beni benden cüdâ kılsan, n’olur ya Rab,

Hak yoluna fedâ kılsan, n’olur ya Rab,

Yağmaya versen vârımı, nâmûs u kibr ü ârımı

Günde göstersen yârimi, n’olur ya Rab,

Aşkın oduna dağlasan, çar etrafımı bağlasan

Dil hânemi çerağlasan, n’olur ya Rab,

Aşkın narına yanayım, derdin ile boyanayım

Keremine dayanayım, n’olur ya Rab,

Kenz-i mahfi etsin zuhur, hubbunla dil bulsun huzur

Mahv olunsun her bir kusur, n’olur ya Rab

. . .

HAMİŞ: Âdet olduğu üzere her cuma zuhuratı bu satırlardan geçmekte olan bu demde sizlerle paylaşırız… lâkin bu haftalık hele bir de şu yazıyı okuyuverin iyi gelecektir, agâh olmaklığımıza vesile olacaktır biiznillah.

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,  aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da

huzur bulasınız efendim

Ere(ne) bayram

Bayrama erene,
Hangi damla denizine karıştı mı çıkmak ister ki…

Evvela siz cânım misafirlerimize bayram hediyyemizi peşin peşin ikram edelim de arzu eden canlar devam eden satırlarla buyursunlar içeri efendim..



Gerçi “pek bağla aşk zincirin boşanmasın divâneler”
buyurdun ama sultanım “şol aşkın zincirin tahrik eyleyip sen beni divane kıldın akibet”

Günü geldi diye değil hale erdik diye bayram edene aşk olsun:
Can bula cananını, bayram o bayram ola
Kul bula sultanını, bayram o bayram ola
Hüzn-ü keder def ola, dilde hicâb ref ola
Cümle günah aff ola, bayram o bayram

Erenler,
Kulun Ramazandaki ibadetlerinin Allah katında makbul olmasının alâmeti; güzel halinin Ramazan’dan sonra da bozulmadan devam etmesidir. Eğer kul Ramazan’dan sonra gene iyi müslüman ise gene ibadet ve taatlerine aynı titizlikle, aynı zevk ve şevkle devam edebiliyorsa; demek ki ibadetleri kabul olmuş, demek ki manevi maya tutmuş, fidan toprağa kök salmış, kurumamış, yaşıyor, demek ki yapraklanacak, çiçeklenecek meyva verecek inşallah!

Vakt-i şerif, Bayram, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR

O’nun ayından, Uşşâka salâ

Ey âşık,
Uykun varsa yol üstünde uyu! Hak yolundan uzak durma, orada yat.
Belki bir yolcu orada uyandırır, uykunu giderir, açılırsın!
Hz. Pîr(rh.a)

“Ve O’dur suçları örten ve çok çok seven  [Bürûc:14]

 

irfanmeclisi

Bu mevsimin güzellikleri karşısında mest oldum, bir şey söyleyemeyeceğim! Ey görünmez güzellikler şarabı sunan saki; bu güzelliklerden sen bahset! Çünkü, senin aklın başında. O eşsiz ve pek büyük yaratıcının lütfu ile acayip bir aynacının elindeki şu gönlüm, ayna gibi susarak, dilsiz dudaksız bir şeyler söylüyor gördüğü güzellikleri aksettiriyor. [Divan-ı Kebir, c. VI, 2696]

 
Bâb-ı Hak açıldı, uşşaka salâ,
Dost yüzü saçıldı, müştâka salâ

Ve Bahar nasıl başlarsa filizlenen ilk çiçeğin açmasıyla, müslümanca yaşanmış bir Cuma’dan haftaya, aya yıla ve ömre yayılan güzellik ile etrafımız güllük gülistanlık olsun diye geldik erenler. Cuma günü ile bütün bir haftaya, ramazan ayı ile bütün bir yıla, ve dahi ömre yayılacak hoş kokular güzel haller derme niyetindeyiz.

Benim her günüm Cuma’dır; hutbem ise dâimidir. Şu minberim yücelerden yücedir; ben mertlik ve insanlık maksuresinde oturmaktayım! [Divan-ı Kebir, c. V, 2589]

Kemâli tahsil, cemali müşahade gayesiyle geldiğimiz alemde, bu niyetle erdik, Habizi zişanın “Şaban benim ayımdır” buyurduğu gül kokulu iklime, şükür kavuşturana, aferin fırsat kollayıp kıymet bilene… Herkes seni kendisine çağırır, Hazret-i Hak açılan bu kapı ile seni sana çağırıyor… duyana!

Madem ki ay  Peygamber Efendimizin pek sevdiği bir ay, onun varlıkla ünsiyet izinden giderek başlayalım söze: Yeni ayın hilalini gördüğünde onu tıpkı beklediği bir misafirmiş gibi karşılar ve adeta onunla hoşbeş ederdi. “Hilal(yeni ay) hayır ve rüşddür (metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gider)” buyuran Efendimiz “Ey Hilal, Seni yaratan ve kavislendirene iman ettim” diye ona hitap ederdi, sanki kendisinden anlayan bir can varmışçasına… (Peygamber Efendimiz’in duaları incelendiğinde anlaşılacaktır ki: O, varlığa cansız, şuursuz nesnelermiş gibi bakmıyor, aksine onları Yaratıcı’nın sanat eserleri, güzel isimlerinin, yüce vasıflarının birer tecelligâhı görüyor, ünsiyet kuruyordu, hoş canlı cansız bütün varlıklar da O’na koşmaya can atıyor, O’nun yakınlık atmosferine girme aşkıyla yanıp tutuşuyor ya…)

Ve devam ediyor:
Ey Allahım, bu ayın ve kaderin hayrını senden diler, şerrinden sana sığınırım. Allah’ım, bu ayı bizler için emniyet, iman, selamet, İslam, Rahman’dan hoşnutluk ve şeytandan sakınma vesilesi olarak üzerimize doğdur.

Can ile cananı itdi hoş bahis,
Can canan oldu, mahvoldu bahis

Madem O’nun sevdiği bir aya girdik, bu günden tezi yok O’nu incitecek hallerden de uzak durmaya başlamalı değil miyiz!? Nasıl mı? (Hak dostun vuslatına perde günah söz, hal, kişi ve mekanlardan uzak durmaya, Oruç ve namazla O’na daha da yaklaşmaya başlayarak)

Geçer bir lahzada rûya misali ömrü insanın,
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma, fahr-i alem-i zişanı incitme

İşte ol Fahr-i alem-i zişanın yolundan gidenlerden, bir gönül erinden, geçeceği yolda eza veren bir çöp gördüğünde eliyle bir bir toplayan yahut parasını verip toplatıp attırmadan yoldan geçmeyen bir güzel insandan bahsetmek dileriz. Aslen Eyüpsultan doğumlu, Evkaf katiplerinden Çöpatlamaz denmekle maruf Şeyh M. Atıf Efendi (i.1835)

Himmetleri üzerimize sayeban olsun deyu bir nutku şeriflerinden alınan uşşak ilahiyi Hafız Sami Savni Özer yorumuyla istifadelerinize sunuyoruz. [203. Mestmp3]

İrfan meclisine erişebilsem, varıp anlar ile görüşebilsem
Aşkın kervanına karışabilsem, yolda bırakmazlar alırlar seni
Aşıklar solmaz taze gülleri, zikr-i tevhid ider daim dilleri
Evliyaullahın nurlu yolları, yolda bulunagör alırlarlar seni
Hazreti Nureddin aşkın rehberi, Atıf dervişlerin edna kemteri
Gelirsen demezler gelme dön geri, kapıdan savmazlar alırlar seni

Vakt-i şerif, Cuma, Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Ya içindesindir ya hasretinde

Derd-i aşk ile mahzûn gönüllere,
Canı, cânân istese, aşık gerek candan geçe
Geçmeyen candan, gerek didâr-ı cânândan geçe
Aşk derdin isteyen âşık ki, dermân istemez
Ey hoş ol derdin çeken âşık ki, dermandan geçe


aliulvikurucu

 “İslâm çirkini güzel yapar, güzeli daha da güzelleştirir.” dilinden düşürmedi, halinden de eksik etmedi bu sözü. Bir münezzeh güzelliğin peşine düşürülmüştü, besbelli. İslâmı güzellikle anlayan ve güzellikle anlatan bir ortamda dünyaya geldi ve sonra da sanat denen güzelliğin birkaç dalıyla birden tanıştı; sözün, sesin, süsün ve yazının güzelliklerine daldı. Bir başka zemin, başka zaman çerçevesinde, Eşsiz Güzelin vaslına ermek hevesinde. Ali Ulvi Kurucu’nun bir başka güzellikle kabul gören duasıydı. Habibi, onu yanına aldı. Ve altmış yıl boyunca dizinin dibinden ayırmadı. Bülbül, artık gülünün yanı başında şakıyordu. Medine-i Münevvere’de mücavir olarak halvet der-encümen bir hayat geçiren, ilim ve irfan erbabından bir aşık-ı sâdık… 197. Mestmp3 olarak, Acem makamında ney taksimi eşliğinde “Derdimendim ya Resulallah devâ ol derdime…” nidasıyla bülbülleri mesteden, Naat-ı Şerifini, kendi seslerinden ikram ederek başlayalım muhabbet demine…  

 

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme, Günahkar olma fahr-i âlem-i zî-şanı incitme… Madem günahlardan Efendim, müjdecim, peygamberim inciniyor. Hele bir anlat mîrim, insan neden Hak ile arasına bir perde çeker de günah işler?
Günahta zevk vardır, bir unutuş ve gaflet ânı, kime karşı işlendiğine bakılmaksızın günahı küçük görme vardır, oysa hiç Allah’ın hatırını kırmaya değer mi, Resulu Kibriya Hazretlerini incitmeye değer mi!

 

Bir de yaratıcıyı kendinden uzak görme var m’ola günah anında?
Sana şahdamarından daha yakın Allah;
Günah mı dedin, O’ndan uzağa düşmek günah.

 

Yoksa insanı ve dünyayı yeterince tanımıyor muyuz aziz üstadım?
BİLİN Kİ [ey insanlar,] bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir gösteriden, birbirinizle büyüklük yarışı[na girişmenizden] ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın[ız]dan ibarettir. [57:20]

 

Eyvah aldandık…
Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider… Mevlam, “Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan ibarettir, siz de çocuklarsınız” dedi. Hak doğru buyurur. Oyuncağı terk etmedikçe çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz?
Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Derviş daima orta yerde…

 

Yerinde duramayan bu nefisle durmak ne mümkün efendim?
Nefsi arındırmak gerek kardeşim, nefsi eğitmenin önemli bir yolu, onun arzu ve isteklerini dizginlemek, kontrol altında tutmak, tasavvufi ifade ile heva ve hevesi öldürmektir. Agâh ol! bak ne der Hazreti Pirimiz Mevlânâ;  Birisi, kızgınlıkla anasını hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri, ona “Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye söylemiyorsun, o sana ne yaptı ki?” dedi. Adam, “Çok ayıp bir iş işledi, ben de onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi.  Kınayan “Be adam, ananı öldüreceğine o kişiyi öldürseydin” deyince dedi ki: “Her gün başka birisini mi öldüreyim?Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum; halkın boğazını keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!”  O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zâhir olan nefsindir. Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!

 

Nefis neden öldürülmelidir?
Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Hak ile de savaşıyorsun, halkla da. Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiç bir düşmanın kalmaz. Yani aşağılık nefs, insanı Tanrı, tabiat ve halk ile savaşmaya ittiğinden dolayı öldürülmeyi hak etmiştir.

 

Ya nefs,ego, benlik öldüğünde?
Aşk gelecek, cümle dertler bitecek. Hem zaten aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. 

 

Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım yoksa dünyevi, semavi ya da cismani?
Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde…
 

Rabbim irademizi inayetsiz bilgimizi hikmetsiz, vakitleri aşksız bırakmasın inşallah…

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim