Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Amiş Efendi’

El-fakru fahrî el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrini zikret fakrini zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

elfakrufahri

El-fakru fahrî ve bihî eftahiru: “Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim” hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhîrin manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kãim (zekat ve hac) Burada fakirlik ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir, işini Allah’a havale etmek ve O’nun yaptığı her şeyi gönül hoşluğu ile karşılamaktır.

Fakirlik, işbu manada makamın asıl sâhibi Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaya derler. Zâten fakîrin, Hak Teâlâ’ya fakrdan başka takdim edeceği bir şeyi yoktur.

Habib-i Kibriya aleyhi ekmelittehaya Sultânımız «Ben fakrimle iftihar ederim» diyerek işaret buyurdukları hakîkatle kastedilen «fakr», mal ve para fakirliği değil gerçekte Allah celle celâluhû’nun olan varlığı, yani efal, sıfat ve vücudu kendine zerre kadar mal ve izafe etmeden, sahibine yâni Hakka isnad etme sonucu doğan gerçek «fakr-i tamm»dır.

İzâ etemme’l-fakru fehüvellah
Fakirlik Allah olayazdı…

Fakr-ı-tamm: Tam fakirlik. Tam bir acziyetle, mevhum varlığından kurtulup Cenâb-ı Hakk’a mutlak muhtaç olduğunun koşulsuz bir teslimiyetle bilinmesi.

Fakr içinde fahra irdük gayrı gitdi aradan
Seyrimiz dîdâr-ı Hakdır vaslımız vicdân-ı Hû

Ey insanlar! Siz Allâh’a (mutlak muhtaç) “yok”sullarsınız (Esmâ’sıyla varsınız)! Allâh ise Ğaniyy’dir, Hamîd’dir. [Fâtır, 15]

İRFAN SOFRALARI’NDAN

Bismillahirrahmânirrahîm.
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden, Kur’ân Sofrasına insanları ve cinleri davet eden Allah’a hamdolsun! Rahmân namına o sofralara çağıranların Efendisi Hz. Muhammed’e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran Âli’ne ve Ashabına salat ve selam olsun!

Bundan sonra: Bu fakir kul Mısrî, her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah’ın şu sözüyle o sofranın inmesini istiyordu: “Allah’ım, bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekilere de, bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu’cize olsun. Bizi rızıklandır. Muhakkak sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.”

Bin yetmiş altı yılı Şevval’inin ikinci günü (7 Nisan 1666, Çarşamba 49 yaşlarında) akşama doğru kıbleye karşı oturmuş: “Fakirlik tamam olduğu zaman o, Allah’tır.” sözünü düşünüyordum. Allah’ın ilhamıyla sırrıma bunun hakiki bir mânâsı doğdu. O kadar kesin bir mânâ doğdu ki artık bunun ötesinde bir mânâ olmasa gerektir.

Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zâhirde, ne bâtında varlığı yoktur. Yalnız var sanılır. Bana bildirdi ki ârifin sırrında vücûddan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz, doğrudan doğruya Hak’kın yüzüne bakması mümkin olmaz.

Nitekim yüce Allah buyurmuştur: O gün bazı yüzler sevinçli, ışıl ışıl parlar. Rablerine nazırdırlar. [Kıyamet:22-23] O süreçte yüzler Rablerin(in cemalin)e bakıp parlayacak. Rablerine nazar edicidirler! (Allah’ın cemâlini görmeye mazhar olurlar!)

Varlığı atmazsa, Allah’ın göklere ve yere arzettiği, onların kabulden imtina, edip sadece insanın yüklendiği vücûd emanetini ödememiş olur. Ve bu sûretle büsbütün hıyanetten kurtulamaz. Allah’ı da sevmez olur. Çünkü Allah Teâlâ: “Allah hainleri sevmez” [Enfal: 58] âyetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez. (Hâin diye göstermesi gereken bağlılığı göstermeyip vefâsızlık edene derler)

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah’ı görsün ki o, Hak’ın olan vücûdu kendine mal etmektedir. Çünkü fakrın tamamı, Allah’tan başka her şeyden varlığı almaktır. Vücûd kalkınca Hakk görünür. Ve hiç kaybolmaz.

Dersen ki: “Vücûd görünürde ve gerçekte Allah Teâlâ’nın ise o halde ârif kim, O’na bakan kim, O’nu gören kim?” Derim ki: “Vücûd birdir ama mertebeleri çoktur. Bir mertebede muhiblikle, bir mertebede mahbûbluk ile görünür. Bir mertebede gül olur, diğerinde bülbül.”

Futuhat-i Mekkiyye’nin başında şöyle bir beyit vardır: “Rabb Hak’tır, kul Hak’tır. Ah bilseydim, kimdir mükellef. Kuldur dersen, o ölüdür. Rabb’dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?”

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması (yok olması) dır. Yokluğa da siyah denilir. Yâni dünya ve âhiret âdemdir (yoktur). Bunların varlığı yoktur.
Çünkü varlık gerçekte Allah’ındır. Mahlukata varlık vermek mecazidir.

Peygamber’in: “Nefsini bilen Rabbını bilir.” sözünün mânâsı da budur. Çünkü nefsinin vücûdu olmadığını bilirse, kendisinde olan vücûdun Allah’a ait olduğunu anlar. Yâni kendisinin, mahiyyeti itibariyle Rabb, görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir. Yahut O aynen (zât itibariyle) Rabb, taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir.” diyebilirsin.

“Fakirlik küfür olayazdı. “sözüne gelince bu, nafile ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur. Ama benim söylediklerim, farz ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur.

Allah gerçeği söyler, O, doğru yola iletir. [Ahzab:4]

Halkın en fakiri, fakrın hâdimi Bursa sâkini Şeyh Muhammed Mısrî (ksa)

varligi_terk_fakr

Kevn ü mekândan geçeniñ
Menzili arşullâh olur
Yokluk meyinden içeniñ
Varlığı kenzullâh olur

Her kim ki ister yârını
Bıraksın elden varını
Gören dostuñ dîdârını
Bugün fenâ-fillâh olur

Eren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâfillâh makâmına
Ulaşan mahvullâh olur

Her kim ki terk-i cân olur
Bir cânına biñ cân olur
Nefsini fehm eyler bilir
Hem ârif-i billâh olur

Berzah iliniñ âfeti
Pür-nûr olur şekâveti
Âşıklarñ ziyâreti
Oldur ki beytullâh olur

Bulan bu aşkıñ dadını
Keşf eyler ilm-i bâtını
Mukarreb eyler adını
Hâl ile ehlullâh olur

Maksûdumuz öñden soña
Budur ki derim ben saña
Sırdır seni viren oña
Tevhîd-i zâtullâh olur

İlm ü irfân olur sözü
Sırr-ı Furkân olur özü
Her kande kim bakar gözü
Ayn-i kudretullâh olur

Seyrân ider dôstuñ bâgın
Bilmez olur solun sağın
Anca duyar cân kulağın
Hitâb-ı sırrullâh olur

Bî-nişândır soyladığı
Lâ-mekândır yayladığı
Dâim dilde söylediği
Ol “küntü kenzullâh” olur

Kanda kim var hak meydânı
Almayalar değme cânı
Zirâ ki her cân mülkünü
Sanma ki aşkullâh olur

Şol cân ki aşkıñ yeridir
Kâmil gerekdir arıdır
Kâmil ki şol aşk eridir
Dâim işi Allâh olur

Ümmî Sinânıñ erdiği
Cânını kurbân verdiği
Dâimâ onuñ gördügü
Cemâl-ı Zâtullâh olur.

Acziyeti hissetmenin sonu “fakr”, onun da sonu “hiç”liktir! Sonrasında dilde terennüm eden ancak kendisidir. Fakr hâlindekinin duası, hakikatinden gelişi dolayısıyla, “OL!” emri gibidir! Mutlak bilinçli kulluk, ancak “FAKR” ile tamam olur!el_mugniEL-MUĞNÎ celle celâluhû: Dilediğini, başkalarından müstağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. Fakr halini sonucu olan Bekâ’nın güzelliklerini hîbe eden.

Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-yoklukta) bulup da zenginliğe (Gınâya-Bekâ’ya) kavuşturmadık mı (El-Ğanî’nın kulu yapmadık mı, âlemlerden müstağnî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)? [Duha:8]

Muhakkak ki HÛ’dur ganî eden de fakir kılan da. [Necm:48]

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe
Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe…

Çalışmayı, kendi elinin emeği ile geçinmeyi emreden bir dinin mensupları olan ince müslümanların, “Dervişliği bulan kişiye bir lokma bir hırka yetmez mi” sözünü yine hakikatli bir sûfi olan Muhammed Nuri Şemseddin (1280/1863) şöyle izah etmektedir: “Hırkadan murad, insanlık hırkası, lokmadan murad ise, yâr-i hakîki olan Hakk’ın cemâlidir.” Bu sırra âgâh olan kesb-i kemâl, seyr-i cemâl yolcuları, ömürleri boyunca çalışıp kazanmayı elden bırakmamışlar, Allah Resulünün sünneti gereği kendi servetlerini fakirlere sarfederek, manevi fakrın yanı sıra maddi fakirliğe de talip olmuşlardır.

Mâdem ki Fakr, kişinin Cenab-ı Hakka olan ifrât-ı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fâni ve Hak’la baki olmasıdır. Fakir, hiç bir şeye malik olmayan ve hiç bir şeyin kendisine malik olamadığı kişidir, eşyânın esâretinden kurtularak gerçek zenginliğe, hakiki hürlüğe kavuşmuştur; işte fakîr birinden hakîki bir niyâz: Fakriyle övünen, alemlerin fahri hatrına kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle. ÂMİN

O’nun ﷺ dilinden müjdeler: Fakirler cennete zenginlerden önce gireceklerdir… Cennete bakıverdim; içindekilerin çoğunun fakir olduklarını gördüm. Fakirlik, cennet, yakınlık nerede? Tamda şimdi tamda burada!

Reklamlar

Read Full Post »

Azîz üstâdım,
Günler var ki “Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.” çığlığı nefs/ruh arasında bir yankı bulmaksızın gidip gelir.Bize bu manayı aralasanız, gönlünüze doğandan mahrum etmeseniz fakîri? İllâ hû

Bir makamdan: Âmiş Efendi hulefâsından Tevfik Efendi hazretleri buyurmuşlar ki: “Kayseri’den İstanbul a geldim. Sadece İsm-i Gaffâr tecelli etsin diye iki sefer sinemaya gittim.” Meğer başka bir günahı yokmuş hazretin… Hakikkatte Allah, acıkma gibi bir duygu verip kullarını rızka muhtaç etmiş, er-Rezzâk olduğunu göstermiş ve bizi bu yolla da kendisine bağlamış. Biz de kul olarak bütün ihtiyaçlarımızı O’ndan istemiş, O’nu Rezzak olarak bilmiş, gerçek anlamda rızık verici olarak O’nu tanımışız. Demek ki, Rezzak ismi, acıkmamızı gerektiriyor. Aynı şekilde, biz günahkârız, Allah bağışlayandır. Biz hata işliyoruz, Allah affedendir. Biz isyana kapılıyoruz, Allah mağfiret edendir. Biz tövbe ediyoruz, Allah tövbemizi kabul edendir. Allah Gafûr’dur, Afuvv’dur, Gaffâr’dır, Tevvâb’dır. İşlediğimiz günahlar bizi Allah’ın bu isimlerine götürüyor, bizi O’na yöneltiyor. Böylece Allah’ı Gafûr ve Gaffâr isimleriyle de tanımış oluyoruz. Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor. Açıkçası, günah işlenecek ki Allah’ın Gaffâr ismi tecelli etsin; kusur edilsin, hata yapılsın ki, Allah da kulunun kusurunu yüzüne vurmayıp örterek Settâr olduğunu göstersin. “… Şüphesiz, Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” [Bakara:222] Yalnız bunu günaha bahane değil aczimizi beyanla tevbeye bahane olarak bilmek icâb eder efendim…

Başka bir makamdan: Malûmunuz Risâletpenâh hazretleri “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Eğer siz, günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder günah işleyen bir toplum yaratırdı. Onlar istiğfar ederler, Allah da onların günahlarını bağışlardı” buyurmuşlardır. Bu meşhur hadis-i şerif günahsızlığı değil tevbeyi önceler. İman artmaz eksilmez ama kemâl bulur. İmânın kemâli de kulun kendini tümden Huzur ı Hakk’ta yok bilip mahvolmasıdır. Günahın ardındaki tevbe kulun kendi varlığını, fiilini mahv ederek Hakkı var ve bir kabul etmesidir. Attar bunu Esrarnâme’de izâh ederken; “Muhsinlerin işi zordur çünkü onlar taatle diridirler. Dirinin ayağı her an kayabilir. Oysa mücrim, cürmünün farkında ise faniliğini daha kolay idrak eder ve bu hal ile Hakk’a en yakın haldedir” der. Sizin sualinizdeki söz marifet ehline ait olsa gerek. Marifet sahibi bu yazılanlardan ötesini de bize duyurur. İmanın hakikisi mü’minin günah ve sevap endişesinden geçmekle her ikisini de varlık alameti görerek Allah’tan haya etmesidir. Bu Hazret i Peygamberin Hakk’tan haya etmesinin bir zerresidir ki din ve sâfâ arzusu o hayâdan ve hayâ sahibinden gelir bize. Şu halde iman ettim demek bile marifet ehline göre hatadır. Çünkü bir iman eden bir de iman edilen oldukta ikilik meydana çıkar. Oysa iman birliktir.

Birlik eyle bir ile gel birliğe
İkilikte dem-be-dem savaş olur

Bundan olsa gerek Aleyhisselam efendimiz günde yüz kere istiğfar ederlermiş. Cenab-ı Mevlânâ’nın ise virdi sadece “estağfirullah el-azîm” imiş. Yalnız bu bahis bazı mistikler ile luciferian dinince de istismar edilmektedir. Ehl-i marifetin bu sözünü halktan saklamak gerekir. Nitekim luciferyanlar günah insanı olgunlaştırdığı için elzem deyip günahı çoğaltırlar. Oysa marifet ehli sevap-günah endişesini varlık kabul edip her istiğfar ederler. Gönlümden geçenler bunlar hocam. inşallah ruberu oldukta sohbet ederiz. Hata ettim ise affola. İyi söz Hakkın yanlış söz benim. Hürmetler ederim.

Diğer bir makamdan: Muhterem efendim. Bendeniz bu “günahla irtibatı kesilen iman kemale ermez” sözünü ilk defa Onur Ünlü isimli yönetmenin bir filminde duydum. Tabii filmde yönetmen bunu gayet nefs ve hevasina münasip yorumlamış. Sizin tefekkür çilenizin yanından dahi geçmeden zahiri manayı “günah işle bir şey olmaz!” kolaycılığı ile yansıtmış. Gariptir, İbn-i Arabi hazretlerinin eserlerinde geçtiği söylenen bu söz fakirin dikkatini hiç çekmemişti daha evvel. Bunu nasıl anlayalım derseniz; zannederim “günahla irtibat”tan kasıt, günah fikri ile irtibat olsa gerek günah fiili ile değil. Yani kişinin ameline, ibadetine, zühd ü takvâsına itimât ile kendisini günahsız addetmesi hâli… Kendi nefsini tebyiz edip, nefsine günah ihtimalini dahî yakıştırmaması. Bu hâl takdir buyurursunuz ki bırakın imanın kemaline mâni olmayı, imanın zevaline sebebiyet verir maazallah. Bir diğer ciheti de; “hasenatu’l-ebrar, seyyiati’l-mukarrabin” hakikati olsa gerek. Ebrar için hasenat olan bazı ameller, mukarrabin için günah mesabesindedir. Bu da ehlinin her daim günah fikri ile tevbe ve istiğfara yapışma vesilesi olsa gerek. Ve dahî malumunuz en büyük günah vücudunuz, yani varlığınızdır buyurmuş Resulullah efendimiz. Varlığın his alemindeki zuhuru nefistir. Kişi nefsin hangi mertebesine gelmiş olursa olsun, nefs-i emmârenin bir ciheti ile tehdidi altındadır. Bu bağlamda nefsi ile gaflet manasında irtibatını kesen, nefsine ziyadesiyle güvenen kimse de imanın kemalinden mahrum kalma ihtimalindedir sanki… Allahul alem bissavab (En doğrusunu ancak Allah bilir)

Başka makamdan: Günah bulunulan seviyeye göre değişir kimine kumar, kimine zinâ günahken kimine gaflet dahi günahtır. Günah da bulunulan makama göre olduğundan o seviyenin bir altındaki duruş dahi bizatihi günah olacaktır. O makamın kemali de haliyle bulunulan seviyenin bir üstü. Yoksa o sizdeki çığlık herkesi nefs-i levvame’ye mahkum kılardı. Gerçek kemal nedir diye sorarsan onun da cevabı şudur ki bizler için her hedefin mutlaka daha da ötesi vardır. İnşirah suresi 7. ayeti bunu söyler “Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş” meâlinde. Menzile daha çok var, artan bir cehd ü gayret ile yürümeye devam vesselam.

Diğer bir makamdan: Fakîr’e göre, kemâl-i îmân “tahkîk” ve “şuhûd”dan ibârettir…”Huzûr”da olan vâlih ü hayrân olur…Nasıl günâh işlesin…Olsa olsa “Huzûr”da olmayanlar onun mestâneliğin günâha teşbîh eder…Hû…

varlik_gunahi

Dilâ mahşerde tuhfe hazrete rû-yı siyâhum var
Günahkârem hakîrem rahmeti çok bir İlâhum var
Egerçi ‘abd-i ‘âsiyem velî lutf ıssı şâhum var
Günâhum çok ise ne gam anun gibi penâhum var
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

İlâhî lutf idüp kurtar beni benlik hicâbından
Halâs eyle beni benlik su’âlinden cevâbından
Cehennem dahi korkar yâ Rab ikilik ‘azâbından
Geçür kendümden içür bana lutf it Vahdet âbından
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Murâdum Hak’dan oldur kim ne cism olsun ne cân olsun
Aradan ben gidem bâki ol Rabbü’l-müste’ân olsun
Dimişler ‘âşık olan bî-murâd u bî-nişân olsun
Ne haddi yâre dimek ol falân olsun filân olsun
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Yüri ta’n itme ey sôfi ele her dem cefâyı ko
‘İbâdet ehli ol takva ile zerk u riyâyı ko
Tarik-ı ‘âşk-ı Hakk’a sâlik ol nefs ü hevâyı ko
Bekâ Hakk’undur ancak sen fenân iste bekâyı ko
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

Günâh ü küfrden pâk olmak âsândur kişi bilgil
Velî benlik günâhından halâs olmak durur müşkil
Enaniyyetle vuslat olmaz cehd eylesen bin yıl
Fenâ oldu Hüsâm kendünden el çek Hakk’ı bâki bil
Vücudumdur günâhum ol sebebden her gün âhum var
Vücudum üstine hergiz kıyâs itmem günâhum var

“Sen hele kirinden nedâmet getir” buyurdu erenlerim “kim O’nun ağarttığından daha temiz olabilir ki?

Tevbeyi sadece günahkârların yapacağını sanmak büyük bir hatadır. Kimi her gün.âhından, kimi gafletinden, kimi bütün boş işlerden, kimi ibâdetine güvenmenin verdiği aldatıcı gururdan, kimi de bizzat tevbesinden tevbe eder. Kulun yaratılış gayesinin farkına varması ve bu ulvî gâye ile yaşadıkları arasındaki çelişkiyi kaldırmaya çalışması tevbenin ta kendisidir.

Derviş, beden ve ruh, akıl ve kalp bütünlüğüne ermiş, tam bir insandır… “bir lokma bir hırka” ezberine indirgenmiş biri değildir. Hayatın içinde yer alır, yaşadıklarından kalbine tesir eden fiillerin sahibi olmayı yeğler… tabii ki, zaman gelir düşer ama düştüğü yerden kalkmayı da bilir… çünkü o, “Eğer siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi helak eder, yerinize günah işleyip sonra tövbe eden kimseleri yaratırdı…” hadîs-i şerif’inin içinde yaşar… bu mânâda tövbe kapısında geçen bir ömür demektir dervişlik…

Kulun hiçbir ayıbı, Allah’ın bağışlayıcılığından büyük olamaz!
Kulun hiçbir dileği, Allah’ın kudretini ve lütufkârlığını aşamaz!
Kulun hiçbir beklentisinin, Allah’ın cömertliğinin yanında esamisi okunmaz.
Kulun gönlüne düşen hiçbir güzellik, Allah’ın kulu için murad ettiğinden gayrı değildir.

Yâ Afüvv, biz, bize yakışan kusuru işledik; sıra, sana yakışanın senden zuhur etmesinde…

Adın koydular bu nutkun “Her gün.âh ile irtibâtımız” yâ niçün?

Benlik “ben”ini var sanmak…
Senin benliğin en büyük günah…
Âhsız geçen günlerindir sana günah!

Açtığınız kapılar, kurduğunuz köprüler ile ikram ettiğiniz lâtif mânâlar için müteşekkiriz, Mevlam ilminizi, fehminizi, idrakinizi, rüşdünüzü artırsın; nurunuzu tamamlasın, en sevdiğiyle bu cihanda o cihanda bir eylesin efendim, hû…

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: