Beni tanıdınız mı?

Gelin birlikte temâşâ eyleyelim, cümbüşü bol bir pazar yeri resmedelim…

Daha cümle kapısından girmeden tezgâhtaki mallarını öve öve bitiremeyen çığırtkan sesler, müşteri kulaklara -gel gel ediyor.

Her bir dükkanın önüne yaklaştığınızda, ön taraflara dizilen lostra malların, vitrinlik ürünlerin arkada kalmış, üstü örtülmüş yanlarını sormayın gitsin.

Bir yanda da kendi malını satmak için uğraşmayan, dikkatleri çekip kurcalandığında, kusurlarının açığa çıkacağından korkan sessiz esnaflar duruyor.

Nihâyetinde “delik boncuk yerde kalmaz, asılı hıyar dalda kalmaz” her malın, bir alıcısı bulunur elbet…

Her biri, türlü roller içinde, seyir var seyir içinde.

Eveeet dışarda bu kadar pazar eylemek yeter, biraz da içeri bakalım erenler.

Dön bak aynaya, bu sen misin hatırla…

İnsanlar genellikle oynadıkları rollerin farkında bile değillerdir, dolayısıyla kendilerinin o rollerden ibâret olduklarını sanırlar.

Bazı roller gizlidir; bazıları açıktır amma sadece oynayan kişi göremez. Bazı roller, başkalarının dikkatini çekmek üzere tasarlanmıştır.

Çünkü ego dikkat çekmeye bayılır. Nedir dikkat? Yoğunlaşmış psişik enerji!

Ego, asıl enerji kaynağının kendi içinde olduğunu bilmez, hâliyle eksiğini dışarıdan tamamlar. Tanınmayı, övülmeyi, hayranlık duyulmayı, ne şekilde olursa olsun fark edilmeyi isterken, aslında sahte varlığını onaylatmak ister.

Başkalarının dikkatini çekmekten korkan utangaç bir kişi de egodan bağımsız değildir ama onunki hem başkalarının dikkatini çekmeyi isteyen hem de bundan korkan dengesiz bir egodur. Korkunun nedeni, bu dikkatin ayıplayıcı, kınayıcı, eleştirel olması yani egonun besleneceği yerde zayıflamaktan korkmasıdır.

Nitekim utangaç bir kişinin dikkat çekme korkusu, dikkat çekme ihtiyacına baskın çıkar.

Utangaçlık genellikle olumsuz yani yeterli olmadığına inanan bir benlik kavramına eşlik eder.

Herhangi bir kavramsal benlik duygusu, kendini o ya da bu gibi görmek, ister olumlu olsun (Ben en iyisiyim) ister olumsuz (Ben, işe yaramaz biriyim) egonun resmidir.

Her olumlu kavramsal benlik duygusunun ardında, yeterince iyi olmama “korkusu” yatar.

Diğerlerinden daha iyi olma “arzusu’ ise olumsuz kavramsal benlik duygusunu beslemektedir.

Kendisine güvenen egonun, sürekli bir üstünlük ihtiyacı içinde olmasının altında, bilinçsiz bir aşağılık kompleksi ve yetersizlik korkusu yatar.

Buna karşın, kendisini değersiz, yetersiz ve aşağı gören utangaç egonun içinde, aslında gizli bir üstünlük arzusu bulunur.

Niceleri, içinde bulundukları durum veyâ karşılaştıkları insanlara göre, üstünlük ve aşağılık duyguları arasında bir aşağı bir yukarı gidip gelirler.

Kendi içinizde bütün bilmeniz ve gözlemlemeniz gereken şudur: “Ne vakit bir kıyaslama ile kendinizi başkalarına göre daha aşağı veya daha üstün görürseniz, aynada gördüğünüzün ego olduğundan emîn olabilirsiniz.”

İnsan, kendisi bizzât özne olduğundan, dışarıda bir nesne olarak kendini bilemez meğer böyle böyle aynaya bakmasını bile…

Ve işte başka bir pazar…

Telefon edenin ilk sözleri olunca:
– Yâ hû hayırsız, kaç zamandır aramazsın, sormazsın, biz de aramasak bu arkadaşlığın âkıbeti nice olur? İnsan, bir arar, bir sorar Allah aşkına…

Tanıdık gelmiyor mu böylesi bir ses tonunu giyinen, benliğin gizli rengi?

İlk bakışta ne kadar masum ve tatlı bir sitem gibi görünüyor değil mi?

Oysa motivasyonunu egodan alan bu çıkışın temelinde, gizli bir üstünlük kurma isteği yatıyor.

Çünkü ego her zaman bir şeyler almak ister.

Ne mi ister?

Maddi veya manevi kazanç elde etmek, varlığını onaylatmak için dikkat çekmek, güçlü olma duygusu yaşamak, diğerlerinden üstün olmak, kendisini özel hissetmek, fiziksel veya psikolojik anlamda zevk elde etmek gibi bitmez tükenmez, gizli ve açık istekler.

Eğer karşısındakinden alabileceği bir şey olmadığına inanırsa, tamamen ilgisiz kalır, bu sefer de muhatabını umursamaz.

Dolayısıyla, ego temelli ilişkilerin üç baskın durumu vardır: İstek, çarpık, ket vurulmuş istek (olumsuz yargı ifadeleri; öfke, kırgınlık, suçlama, şikayet etme) ve ilgisizlik.

Unutmayın ki ne vakit başka biriyle ilgili olumsuz bir yargıda bulunsanız, îmâ ettiğiniz “hayâlî ahlak üstünlüğü” sâyesinde kendi egonuz güçlenir.

Tam olarak sendeyim

Benim bunda kararım yok, ben yine gitmeye geldim…

Varlığın sevinci, İnsanlığın Târifi’nden bir nefes verecek kadar misafirim gönül hânelerinize yüksek müsâadelerinizle…
clone tag: 7482350606370539505
O, biriyle konuştuğu zaman muhâtabının yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karşısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe o çevirmezdi. Hatta bir adam bir şey söylemek gâyesiyle Habîbullâh’ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan o da başını uzaklaştırmazdı.

Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Öğretmek için cephe nedir
Kıyâm.etti torunu kucağında
Dönünce bütün gövdesiyle döndü
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
Bir bilinebilseydi nedir veche?

“Ey insan, sana dönüyorum, senin varlığını tam olarak muhatap alıyorum, benim için pek değerlisin, seni dinliyorum, bana herşeyi rahatlıkla anlatabilirsin” demek olsa gerek bu yöneliş, varlığın sevincinin bu doğal akışı…

Âdetin baktığın tarafa dönüş
Bize nasîb olsun hayırlı bir düş
Kerem et ne olur yüzünü göster
Kim böyle bir düşten uyanmak ister

Belki yeni gelişmeler aradaki mesâfeyi kısalttı insanlar için ama insanların birbiriyle, insanların kendi en saf hâliyle mesâfesi giderek açılıyor… Telefon ekranına bakmadan 5 dakika duramayan, insan ve zamanın kıymetini bilmeyen bir nesil için, asırlar öncesinden dipdiri insanlık târifi…

Âşıkım cemâline Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ
Tâlibim kemâline Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ
Aşkî kemter ümmetin beklemekte himmetin
Görmektedir devletin Yâ Muhammed Mustafâ ﷺ


Siz bırakmadan elinizi bırakmaya niyeti olmayan bir güzelin ha(ya)liyle aşk olsun yâ hû

Derin mevzular

Ey âşık, ölürüm diye mi korkuyorsun, ölümüm ancak sûretimin gözünden kalkmasıdır, iyi bak her surette görünen benim! [Fakîrullah Zekâi Efendi]

asimbaba

[Nev-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Gene birikti sorular, size rastlamak ne saadet… bir nutk-u şeriften hatırımızda kalmış olmalı:
“Her yerde fakat ârifin kalbindedir Allah
Yoksa sen onu arz-ı semavatta mı sandın?”
tekrarıyla teselli olur dururuz, yapıştı dilimize mübârek…

– Anahtarımız ser-levhâya aldığımız sözden zuhur etsin, altına astığımız surette tam sağ üst köşede yazılıdır aslı, başa dön yavaş yavaş bir daha oku!

– Resimdeki Dede kim?

– Ankara’da, Hacı Bayramı Veli Sultân(ks) dâmeninde mukîm, Zekâi Efendi ahfadından Tesbihçi Asım Baba. Daraldıkça nefesine uğrayıp nazar alırız. “Arifin kalbi” dedin ya yâdımıza düştü hazretim… Buradan varalım kûyi dilâra’da seni yakan beyitlere; Erenlerim bilmiş ol ki kalp tasfiye olup saflaştığında hâsıl eylediği mârifet nuru sâyesinde kendisinde Hak hissedilir surette tecelli eder. Bu halde hakîkat zâhir olup şek ve şüphe tamamen zâil olur gider.

– Kalbin tasfiye olması ne demektir? Nasıl anlaşılır?
– Kalbin tasfiyesinden maksat kalpten gayriyat kir ve bulaşıklarını silip temizlemek oradan Allah’dan gayrısını, Hak olmayan suretleri def etmektir. Çünkü gerçek Beytullah müminin kalbidir. Dışarıdaki Beytullah onu temsil eden bir âlemden ibarettir. Âlemlerin Sultanı, Mekke’nin fethinde Beytullahı putlardan, cümle kirlerden temizleyip gayriyattan boşaltıp tahliye etmedi mi? Orada putların bulunması eve de ev sahibine de yakışmaz. Esasen orada putlar bulundukça ev sahibi oraya tenezzül etmez. Daha doğrusu orada ikamet ettiğini o kimseye haber vermez. Bunun için gönül hânesini tam temizleyenlerden Şemseddîn-i Sivâsi hazretleri (v. 1597) şu tavsiyede bulundu:
Sür çıkar ağyarı dilden tâ tecelli ede Hak
Pâdişah konmaz saraya hâne ma’mur olmadan

– Kalbi zikirle mi temizlemeli?
– Cümle mevcûdât zâkir, kâinât dergâhdır. İnsan olana bu ilahi koroya eşlik etmek, alemin ritmiyle hem-aheng olmak düşer. Bilmez misin ayeti?

ve in min şey’in illah yüsebbihu bi hamdihi… ve hattâ hiç bir şey yoktur ki onu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız! [17:44]
Hiçbir şey yoktur ki O’nu överek tesbih etmesin. Agâh olasın bir şeyin “överek anması” için onda idrak gücü bulunması zorunludur. Hakk’ın tecelli ettiği bir mazhar kendini bilmese bile Hak o mazharda kendini bildirir. Mazhar kendini bilince kendisinde zikredenin Hak olduğunu da bilir. Kendini bilen mazharda zikir, zâkir ve mezkûr bir olur. Böylece o mazhar kendisinde Zâhir ve Zâkir olanı överek anlamış olur.

– Mazhar dedinizde Hz. Musa kıssasında geçen bir ayet var ağaçtan ses geliyor hani “Şüphesiz Ben Allah’ım…” diye?

– Ağacın “İnni ene Allah” Hiç şüphesiz ben Allah’ım (28:30) demesi belki bir ihtâr ve bir delildir. Bu söz eşref-i mahlukât olan bir insandan sâdır olduğunda bu ayetten mülhem itibar görür.

Hani diline dolanan nutku şerifin evvelinde de geçer:
Hak suretidir âlem-i imkân ile Âdem
Bundan güzeli nerede ki, cennette mi sandın?

Madem ki bütün alem Hak suretinden ibarettir. Şu halde her kim(insan) veya herhangi bir şey(ağaç) “Ben O’yum” dese şeksiz doğrudur. Çünkü buradaki Ben kelimesi âlemin bir parçası olan ve insanî nutka mazhar bulunan şahsa, nesneye değil belki âlemin sûretinin sahibi olan Hakka işaretidir.

Oraya gelince kutlu yerde bulunan vadinin sağ tarafındaki ağaçtan kendisine nida edildi: Ey Musa, şüphe yok ki ben, alemlerin Rabbi Allah’ım. [28:30]
Ayette “Ben Allah’ım” hitâbı ağaçtan sâdır olmuş olsa da nasıl ağaca izâfe edilemez ise bir insandan sâdır olduğunda o insana değil ancak Allah’a izâfe edilebilir.
Her eserde ol müessir
Her eser O’ndan eser

Çünkü ağaç da insan da Allah’ın mazharlarından olup tecelli sahibi mazhar değil ondan zuhur eden ez-Zâhir’e aittir. Bir aynaya güneş vursa, ayna ben güneşim diyebilir mi?

Mademki Allah her yerden ezelde bahşedilen yetenek ve istidâdına göre konuşur, insandan da kendi istidadına göre konuşması yadırganmamalıdır. Aslında o mazhar bilse de bilmese de her gözden gören, her kulaktan işiten Allah’tan başkası değildir. Burada açıklanan fark “bilen ile bilmeyen” farkıdır.
Tam da buraya işaret eden Mısri hazretim ne güzel buyurmuş:

Zât-ı Hakk’ı anla zâtındır senin
Hem sıfâtı hep sıfatındır senin
Sen seni bilmek necâtındır senin
Gayre bakma, sen de iste, sende bul!

Bunu bir misalle daha açıklayalım: Mehmed konuşup “Ben Mehmedim” dediğinde bu söz doğrudur. Halbuki buradaki “Ben” kelimesi bir et parçasında bulunan, dondurma yaladığımız dile değil belki Mehmed’in zatına ve hüviyetine işarettir. İşte bir insanın bir şeyin hatta her zerreden kürreye her şeyin “Ben Allah’ım” demesi de bu kabildendir. Yani bu söz dahi şeksiz doğrudur. Söz çıktığı yere değil sözün sahibine işaret eder.

Lakin şurasını hatırlatalım ki dil “Ben Mehmedim” dediğinde bu söz doğru olduğu halde başkaları bunu hikaye ederek “Bu dil Mehmeddir” veya “Mehmed o dildir” demesi doğru olmadığı gibi bir ağaç veya bir insan “Ben Allah’ım” “Enel Hak” dediğinde bu söz hakikatte doğru olduğu halde diğer bir kimsenin o şeye “İşte o Allah’tır” veya “Allah odur” demesi de doğru olmaz.

Zikri geçen Sivâsî hazretleri nutku şerifin devamında
Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan
buyurması dahi buna işarettir.

– O kadar ismi geçti “mazhar” ne demektir?
– Bir şeyin görünür duruma geldiği, göründüğü, açığa çıktığı, zâhir olduğu yer veya kimse, tecellî yeri. Allah’ın güzel isimlerinden biri de ez-Zâhir’dir. Zahir görünen demektir. Görünmek ise ancak mekanda ve maddede olur. Allah Zahir ismiyle eşyada, tüm görünen nesnelerde isim ve sıfatlarından tecelli ederek Görünen’dir. Hayalde görülen ve manada tasavvur edilen şeyler Allah’ın el-Bâtın ismi kapsamında kalır. Allah isim ve sıfat mazharlarından tecelli ederek görünür. Zatı ile hiçbir zaman hiçbir yerde görünemez, bilinemez. İşte Allah’ın işlerinin ve sıfatlarının göründüğü yere mazhar denir.

Bundan dolayı mazharlardan birisi “Ben Hakkım” dediğinde bu söz mutlak olarak (Herhangi bir şart ve kayıtla sınırlı olmadan) doğrudur. Yine bunun gibi “Mazharlardan herbiri Allah’dan gayrıdır” sözü de doğrudur. Çünkü görünüş bakımından hiçbir mazhardan bütün eşya sudur etmemiştir.

Bu babdan bildiğimiz en güzel izâh Erzurumlu İbrahim Hakkı(ks) hazretlerine (v. 1780) aittir:
Mansur “Ene’l Hak” söyledi
Haktır sözü Hak söyledi
Nâdân mukayyet anladı
Amma ki mutlak söyledi

Kulunun dilinden kendini birleyen de öven de ancak Haktır. Bundan dolayı zât bakımından çokluk ve aykırılık olmayıp bunlar anlayış ve itibar bakımındandır. Çokluk ve aykırılık evham ve hayaller kabilindendir.
O’ndan başka herşey fanidir, yok olmaya mahkumdur…. Külli şeyun hâlikun illa vecheh (28:88) sadaqallahulazim.

Erenlerim mevzu derin biz de çok hızlı gittik, bundan öteye gidersek mânâ suratten kaçacak, su bulanacak; hele bir sindirelim, vâdemiz dolmadıysa devem ederiz elbet, kusurlar affola…

Ez serimâ reşte nümuden ve be-dest dâd nîst
Ez yârân kûşiden âlem-i dil hod bî-payanist
Her zaman be-haseb-i vakt ruh-ı tacilnümâ bâyed kerd ki her meyverâ
Vaktest ve lâkin der ciddi mücahade tacil bayed kerd ki ni taksîr

Bizden ipin ucunu göstermek lakin ele vermek değil,
Yârândan da gönül alemini açmak ki o âlem dar değil
Dem be dem vakitçe ruh acele eder ki meyve versin
Vaktidir ancak ciddi çaba gerek ki noksan kalmasın