La fâile illa hu

Cümle halk ile sulh ü salah üzere olmak kâbil midir? Bazen barış halinde olduğun bir kimseden fenâlık görüyorsun…

Bizim için düşman yoktur. Her yerde Hakk’ı gördüğümüz için kimseyi tahkir edemeyiz. Mademki dervişim diyorsun, herhangi bir kimseden sana gelecek veya gelmiş bir kötülük için, “bu bana Allah’ımdandır” demelisin. Meselâ “Ümit Bey zinâ etti” deseler hiç alakan olmayan bir şeyle suçlandığını görünce herhalde bir başka hatâm yüzünden Cenab-ı Hak beni bu suretle ikâz ediyor ve mürşidim beni uyanıklığa davet ediyor” dersin. Bu iftirayı bir terbiye kabul ederek gider söyleyenin elini öpersin. Bu kâbil olmazsa kalben hoş görüp o kimsenin daima iyiliğini istersin. Hak kulunu, kullar vasıtasıyla terbiye eder.

Onun için bir derviş olanı Ahmet’ten Mehmet’ten bilmez, Allah’tan bilir. Mâdemki lâ fâile illa hu (Allah’tan gayrı fâil yoktur) diyorsun bu takdirde vâsıtayı görmemen icap eder.

Perde kurdum şem’a yaktım gösterem zıll u hayâl
Sen hiç Karagöz’e gitmedin mi? İşte oradaki karagözcü, şem’asını yakmış, perdesini kurmuş, oyunu oynatırken bak dikkat et, ağlayan o, gülen o, güldüren o, öldüren de o ve bütün hareketleri idare eden yine odur. Yine muhtelif sadâlar, Yahudî, Arnavut, Kürt sesleri de ondan geliyor be yahu…  Birgün, Şirin ile Ferhat oyunu oynanırken, cadı bunları birbirinden ayırdığı zaman seyirciler arasındaki Arnavud’un biri pek kızmış ve piştovunu çekerek cadıya iki el sıkmış. Etraftan: Ne yapıyorsun, o  bir deri parçasıdır… diye müdahale edenler, gülüp alay eyleyenler olmuşsa da kimse Arnavud’a lakırdı anlatamamış. İşte bu câhil adamın hali ne kadar gülünç ise, dünya perdesinde de aynı hal vâkidir. Şundan bundan, nefsine hoş gelmeyen ve arzuna aykırı olarak zuhur eden şeyler için, bu şeylerin faillerine hiddet edip düşman oluyorsun ve hâdiseyi asıl sahibinden oyunu oynatandan bilmiyorsun.

Ettik bir hata erenlerim, bir kimse elde ettiği manevi makamdan, mertebeden düşecek olsa bir daha terakki edemez mi?

Niçin edemesin. Düşmez kalkmaz bir Allah. Kul hata edebilir. Allah ganîdir. Çalışanı, yalvaranı mahrum etmez. Düştüğünü anlayıp “öyle de battık, böyle de battık.. Battı balık yan gider” deyip oturmak olmaz. Gafürü’r-rahîm olan Allah affetmeye bahane arar. Bir gün olur, beni de affeder deyip ümit kesmeden çalışmalıdır. Nefs-i emmareye kadar düşeni bile yüksek mertebelere çıkardığı vâkidir. Sen aklını başına al, nefis sahilinden kurtul da, hakîkat deryasının içine dal, böyle bir denizde timsah korkusu yoktur. Aşk aynası paslanmamışsa, üstünde günah tortuları yoksa, iki dünyanın da şekli orada görülür.

Kolay değil bu işler dedem, bize aşk lazım… Aşk nasıl elde edilir?

Aşk, ders ve tâlim ile olmaz. Gayretle, çabalama ile ele gelmez. Çünkü aşık, aşkın gereği üzre iradesiz olarak yürür. Aşıklara dostun güzelliği hoca olur ders verir. Aşk öğretir evladım, sen hele yolda dura gör, Mevlam görelim neyler…

Dedem pek güzel ve pek iyi pend û nasihatler ediyorsun amma; ne olur cüretimizi mazur görün, insan sormadan da edemiyor…

Anladık erenlerim… Diyeceğin o ki: nasihatler ediyorsun lâkin evvela bu pend û nasihati kendi nefsine et de sonra ihvana et, zira ki insanın kendi nefsi cümleden akdemdir demişlerdir… Ve bu sözler ile halkı kendine tâbi kılmak ve kendine cümleyi hayran etmek arzu ediyorsun… Ve kendini makam-ı izzet ve mertebe-i bâlâda bulundurmak istersin. Halbuki izzet-i nefse lâyık değildir. Hudâ-yı mute’âl hazretlerine lâyıktır. Nefse lâyık olan acziyet ve ubudiyettir aziz!

Pes pek ağır oldu bu ithamlar ama gönlümüzü sakınmak gerekmiş…

Eyvallah dervişim… Evet öyledir, pek doğru ve güzel buyuruyorsunuz, lâkin bu kelamları, bu yüzsüz asi, kendi kitabımdan söylemiyorum., pirân-ı izâm hazeratının kelâm-ı kudsiyeleri ve kelâm-ı kibâr olarak onlardan nakl û hikâye ediyorum, yani ehlullah metâını satar bir tellâl-ı sûk-ı sultân-ı aşkım. Bundan fakire “tellaliye” olarak ne kalır ise bin bereket versin diyeceğim azizim. Yoksa hâşâ summe hâşâ Hazreti Pir Mevlana efendimizin buyurdukları gibi öyle bir takım efsun ve kelâm-ı marifet ile insanların kalplerine mâlik olalım ve onları kendimize tabi edip dünyada izzet ve rif’at bulalım için değildir…

Reklamlar

Mevleviyiz biz

Bugünlerde heveslerini, meyil ve arzularını “AŞK” kelimesi ile ifade eden nefs esirleri, kendi noksanlıklarını kendi kusurlarını aşk ile tamamlayacaklarına, bu ucuz aşk tariflerine Hazret-i Pîr’in bazı sözlerini perde ediyorlar ya, böylesi canlara nezâketle davranmak da Mevlevi âdabı arasındadır çün edebe riâyet etmemek en büyük nezâketsizliktir; Edeb ya Hû; Edeb pek önemlidir azîz canlar: Edeb olmadan hakiki âşık da olunmaz,  Mevlevî de!

Makam: Hicaz
Güfte: Dr. Abdullah UYSAL
Beste:
Ahmet ÖZHAN

Aşkın kuluyuz Mevlevîyiz biz,  Sevgi yoluyuz Mevlevîyiz biz
Başımda sikke, kâinât tekke, Çâr cihet Mekke Mevlevîyiz biz
Gelince vecde eyleriz secde, Kur’ân’a bende Mevleviyîz biz
Beş vakit ezan çağırır her an, İsmine hayrân Mevlevîyiz biz
Âhir ümmetiz, ehl-i sünnetiz, Mest-i vahdetiz Mevlevîyiz biz
Hilkât sebebi, Muhammed Nebî, Hakkın habîbi Mevlevîyiz biz
Hazret-i Sıddık, Resûl’e sâdık, Yoluna âşık Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ömer, Fârukü’l beşer, Adl ile söyler Mevlevîyiz biz
Hazret-i Osman, Şehid-i Kur’ân, Ne bilsin nâdân Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ali, hidâyet eri,  İkrâr vereli Mevlevîyiz biz
Yâ Hazret-i Pîr, ol bize dest-gîr, Ezelden takdîr Mevlevîyiz biz
Abd-i rû siyah, acısın Allah, Her seherde ah Mevlevîyiz biz

Nota için Rahatu’l Ervâh (Udi Barış Özdemir’e) kalbi teşekkürlerimizle

Derviş ve kadın imtihan(m)ı

İki seyyah derviş bir şehirden diğerine gidiyorlarmış. Derken yollarının üstüne taşkın bir dere çıkmış. tam suyu geçecekler, az ötede korkudan tir tir titreyen, yapayalnız ve gencecik bir kadın görmüşler. Dervişlerden biri hemen kadının yardımına koşmuş. Onu sırtına almış, suyu öylece aşmış. Sonra da kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş. Böylece yola revan olmuşlar…

derviş ve kadınAncak yolun kalan kısmında öteki dervişin ağzını bıçak açmamış. Suratından düşen bin parça… Somurttukça somurtuyor. Bir kaç saat böyle surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş:

” Ne demeye o kadına yardım ettin? Bir de üstelik ona dokundun. Seni ayartabilirdi! Baştan çıkartabilirdi. Erkekle kadın böyle temas etsin, olacak iş mi!  Ayıp yahu… Olmaz, bize yakışmaz!”

Kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş:
” İyi de dostum, ben o genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hala taşırsın?

Yoldaki canlardan kimi de böyledir; kendi korkularını, önyargılarını başkalarına yansıtır ve onlarda gördüğünü sanır. İşte asıl yük budur. Zihinlerini zanlarla doldurur, sonra da bunca ağırlığın altında eziliverirler, yolda durmakla kalmayıp yol almak isteyene düşen; önce kendi zihnindeki kir ve pastan arınmak olsa gerek, aşk ile huu

Âzâd iken esir olun inşallah!

Ey (aşk ile kulluk yolunda) yolcu,

Âzâd iken esîr idik Allah’a çok şükür

Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâhlarız

190ask


12 Rebiülevvel 1430 (8 Mart 2009) itibariyle, beraberce bir Mevlid-i Nebi’ye daha şahid olduk,
Resulu Kibriya, aleyhi ekmelittehaya Efendimiz’in;

Dünyaya Doğumu: 12 Rebîulevvel 571 Pazartesi

Hicreti (Kuba’ya varışı): 12 Rebîulevvel 622 Pazartesi

Hicretin başladığı gece, canına kast etmek isteyenlerin bile,
emanetleri O`nda durmakta. Bu derece el-emin.

Ahirete Doğumu: 12 Rebîulevvel 632 Pazartesi

Bir şehre, bir ülkeye yahut dünyaya değil, âlemlere rahmet olarak gönderilmek ne demektir; bunun anlamını bir ömür düşünsek yeri. Çünkü O’dur ancak, alemlerin (dikkat müslümanların değil!) Rabbi olanın en sevgilisi…

Bu vesile ile Mevlam bizleri de ahlak-ı hamidiyye civarına hicret ettirsin nazındayız. Ve böyle devam edecektik hasbihalimize lakin aşk ülkesinin padişahından uzatılan billur kâseyi ikram etmeyi seçtik, afiyet olsun erenler:

Âzâd iken esîr idik Allah`a çok şükür / Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız

Hem azad iken esîr, hem de kul iken sultan…

Azatlıkta esareti hissetmek ve kul (köle ve esir) iken sultan gibi yaşamak…

Aşk, evvela Allah’tan kuladır. Allah kulu sever, sonra kul Allah’ı. Kulu yaratan ve ona aşk kabiliyetini veren Allah bununla kendisini tanımasını istemiş ve bu yüzden kainatı yaratmıştır. Allah’ı tanımak ancak aşk ile mümkündür. Aşk bir meşaledir ve kul (âşık=seven) Allah’ı (maşuk=sevilen) ancak onun ışığıyla görür. Ve gördüğü anda gerçek kulluk başlar. Kulluk mutlak itaattir. Eğer itaat Allah’a yapılıyorsa kul (abd) kelimesinin “hür insan, mal mülk sahibi olan kişi” anlamı; yok eğer kuldan kula itaat ediliyorsa “köle, irade ve özgürlüğü başkasının elinde olan insan” anlamı ön plana çıkar. Böylece Allah’a kul olmakla övünen nice sultanlardan, aşka kul olan sayısız padişahlardan yani şairin ifadesiyle “Aşk sultanının kölesi olan sultanlardan” söz edilebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde abd (kul) kelimesi “Allah’a iman eden, O’nun sevdiği kişi” anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kulluk, aslında seven ile sevilen arasındaki bir tavrın adıdır.

Bir kul (âşık), kendisinden istenen hizmeti (ayrılık acısına tahammül) ve verilen emri (kendinden vazgeçme, sevgili için olma, sevgili için can verme, akıl kaydından geçme) yerine getirdiği ölçüde kulluğa (âşıklığa) adım atmış olur. Bunun ötesi Sevgili’nin emrini yerine getirmekle kalmayıp onun rızasını kazanmak üzere gayretle çalışmak, çabalamak, saygı, sevgi, bağlılık vb. alanlarda mertebe kazanmaktır. Nitekim sufiler abd’in âbid (ibadet eden); ubûdiyet’in de ibadet’ten üstün olduğunu söylerler.

Hz. Peygamber de “abd” olmasını, “rasul” olmasından daha önemli bulmuştur. Zaten kelime-i şahadette de “abd” vasfı, “rasul” vasfından önde anılmıştır (abduhu ve rasuluh). Âbid hür, abd ise kuldur. Hür olanlar bir karşılık için, kul ve köle olanlar ise sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar.

Tasavvufta “âbid”in sevap kazanmak, ecir almak ve cennete gitmek için çalışmasından ziyade “abd”in yalnızca emri yerine getirmek ve itaat için çalışması önemli bulunur. Hani koca Yunus’un, “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni” demesi gibi.(Nasıl dediği 190. Mestmp3’ün şiir/ilahi suretinde buradan nûş edilebilir)


Nimete sahip olmayı isteyenle nimeti vereni isteyen arasında elbette çok dereceler farkı vardır. Bu durumda efendisinin mülkiyetinde bulunan kulun her şeyi efendisinin demektir. Nitekim kulluğun vasfı fakr u ihtiyaçtır. Âşık sevgiliye kuldur ve her şeyiyle onun uğrunda, yolunda, peşinde, izinde, özündedir. Bütün ihtiyaçları ondandır ve ondan gayrıya ihtiyaç bildirmez.

Bunun için aşk meş’alesinin ışık kaynağına yakın olması gerekir. Işıktan ne kadar uzaklaşırsa gölgesi (masiva) o kadar büyür; ışığa ne kadar yaklaşırsa gölgesi o kadar küçülür, hatta belli belirsiz bir hal alır. O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen, kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır. Tıpkı Allah`a yakın oldukça küçülen, tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda fenâ (Sevgili`de yok olma) makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orada hayat sürmeye başlar. Ezcümle insan abd (aşk) mertebesi için yaratılmıştır. Bu yolda âbid (âşık) olması için seçilmiştir. Hiç olmazsa müteabbid (âbidlere özenen) olması kendinden beklenir. Riyakar âbidlik ise en kötüsüdür.

Ne diyelim; âzâd iken esir olun inşallah!

Şükrettirene şükürler olsunki, bu haftada sözümüz yine O’nu anmakla kıymet kazandı. Ümmetin olduğumuz izzet yeter / Hizmetin kıldığımız devlet yeter

Güzel(i) düşünün, hoşça kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Size kapıyı açacak olan kimdir?

Ebedi âşık-ı sâdıklara,
Sûz-i dilden bî-haberdir sanmayın cânâneyi
Mum gibi arzû eder o şûle-i sûzâneyi
Aşk odu evvel düşer âşıka sonra mâşuka
Şem’i gör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi

Size kapıyı açacak olan kimdir? Hangi yol sizi felaha kavuşturur
Hangimizin hayatı eyvahlarla keşkelerle dolu değil?
Bildiğiniz yol aslında hiç bilmediğiniz bir yolsa?
Kendinize bir yol seçin; Hakkın emrinde insanlığın hizmetinde.
Başınızda en yüksek ve en asil fikirler,
Kalbinizde en ılık, en tatlı, en müşfik duygular bilgili, şuurlu ve vakûr adımlarla
Ebediyyete doğru ilerleyeceğiniz ideal bir yol … Aşk yolu

Gerçi şerh olandan, (tarife gelenden) olmayan yeğdir amma
İbrahim Sadri EREN’in dilinden AŞK’ın tarifi haftanın eseridir, burdan buyrun
188. mest mp3

Aşk, hesap günü kargaşasında anaya yavrusunu unutturan neyse
Herkesi ve herşeyi öyle unutturan.

Aşk, en çok ağlamayı kendine yakıştırmak.
Aşk, Mevlana, bütün evliyaların gizlediği,
bütün abdalların izlediği, bütün dervişlerin içlerinden geldiği gibi

Denizler tutuşturulduğunda, dağlar yürütüldüğünde, yıldızlar semadan birbir döküldüğünde
herkesin herşeyi, herşeyin herkesi unuttuğu günde Aşk; unutmamak . . .

Aşk, gözükaralık, aşk yalnızlık…
Aşk, öksüz şehirlerin kapısında Bağdat’ta, Gazze’de, Kandahar’da, İstanbul’da
Isırdıkça kanayan dudaklardan dökülen sözlerle havanın nasıl, saatin kaç olduğunu sormak

Aşk, hiçkimsenin hiçkimseyi bu kadar sevmemesi.
Aşk, hiçkimsenin hiçkimseyi bu kadar güzel beklememesi. . .

Vakitler aşk ile dola, akibet hayrola efendim, huu

Canında cân olan bilir bunu


Ey tâlib-i esrarı Hû, Ey âşık-ı didârı Hû, Ey cân u dilden yâri Hu,
Ta ezel “kâlû belâ”dan, eyledim ikrâr-i aşk / Öldürürlerse beni, ben etmezem inkâr-i aşk,
Zâil olmaz haşra dek kalbimde bu efkâr-i aşk / Her nefes verdikçe, zikrim dâimâ ezkâr-i aşk

 

 


Her nereye başımı koysam secde edilecek illa Hu
Altı cihette ve altı cihetten dışarıda da ma’bud illa Hu
Bağ, gül, bülbül, sema’ hep birer bahâne
Bunların hepsinden maksat hep illa Hu

 

Hazır kurbanın gölgesi üzerimizde iken bir elimizi aşk ile
Hazreti Pire uzatıp Sema’daki manaları derelim:

Malumâliniz olduğu üzere kurban kesilirken 3 ayağı bağlanır bir ayağı serbest bırakılır. O ayaklarını çırpma, can cekişme acısından gelmez; bir balonu şişirdiniz sonra ağzını bağlamadan koyuverdiniz. Dışarıdaki hava basıncı balonun içindeki hava basınıcından daha fazla olduğu için balonun içindeki hava dışarı çıkarken yani balonun içindeki hava boşalırken

sabit durmaz sağa sola savrulur. Bir kasaplık hayvan boğazlandığında kanı ve nefesi onun bedeninden boşalır, bu esnada ayaklarını oynatması çırpması doğaldır, boşalmanın tesiridir, can acısının belirtisi değildir.

Manevi bakımdan ise kurban; ben öyle bir talihli hayvanmışım ki sıradan bir gıda olmanın ötesinde beni kesen zatın Allah’a yakin olabilmek için beni vasıta kılması benim şansımdır, oh ne ala ki böyle bir işe vasıta oldum diye bir müslümana kurban oldum, ona gıda oldum, fukaraya rızık oldum diye sevinçten el çırpması gibidir.

Vücûd âlemine geldikten sonra o rûhanî âlemden uzak düştüklerinden ne zaman güzel bir ses, güzel bir nağme işitseler mahzun gönülleri zevk ve şevkten çırpınmaya, coşmaya ve buna uygun olarak can veren kurban misali, bedenleri de harekete, semâ’a başlar. Lakin sema esnasında semazen ancak şeyhini selamladıktan sonra dönmeye başlıyor. İşte yaratılmış bir kul olan Hazret-i insan da ancak yegane yaratıcı olan Cenab-ı Mevla’yı sevdikten sonra O’nun izniyle alemde iş yapmaya muktedirdir. Ancak böyle bir iş, ilahi aşkın neticesi ve tecellisidir. Böylesi bir sema’, diri kişilerin canlarına rahattır, huzurdur; canında cân olan bilir bunu.

 

Gül bahçesinde yatıp uyuyan kişi, uyanmayı ister.

Fakat zindanda uyumuş olan, uyanırsa zindana düşmüş olur.

Üzerindeki cevheri görmeyen, öylesine bin ayı gözüyle görmeyen kişi yok mu;

Böyle kişiye mûsiki ne yapsın, def ne etsin; sema’ gönüller alan sevgiliyle buluşmak içindir.Yüzlerini kıbleye dönmüş kişiler, bu dünyada da sema’dadır, o dünyada da; Hele halka olup semâ’ ederek dönüp duranların ortasında Kâbe de olursa. Bir parmak şeker istiyorsan zaten var, hem de bedava;

fakat şeker madenini istiyorsan o da burada!


Böylesi bir şeker madeninden nağmeler istiyorsanız “Beyati Post Taksimi” isimli 178. Mestmp3’ü istifadelerinize sunarken siz güzelim canlardan

minik bir de ricamız olacak;


Cenab-ı Pir’den kalma, Şeb-i Arus’un ünlü karpuz geleneği vardır. Hazret-i Pir son demlerinden ateşler içinde kıvranırken canı karpuz istemiş. Kış günü Konya’da bulup buluşturup getirmişler, bir kaç dilim tatmış. Bu sebepten Mevleviler bu tatlı hatıranın hatrına Şeb-i Arûs’ta karpuz yerler, ne dersiniz biz de Hazreti Pir’in aziz hatırasına, hazır bulanan ruhaniyetlerine bir bir gül serinliği olsun deyu, konu komşu, dost akrabaya gülbanklarla süslediğimiz KARPUZlardan  ikram edelim mi? Çerağ-ı rûşen-i fahr-i dervişan, ziyâ-yı iman,kanûn-ı merdân,dem-i Hazreti Mevlana Huu diyelim Hû…


Her türlü dünya düşüncesinden, gam ve talaşından hâlas olmuş
Kabiri can topluluğunun perdesi bilen Cenab-ı Pir’in


Pîşîter â pîşîter ey cân-ı men.
Peyk-i derî Hazret-i Sultân-ı men
(Beri gel, daha beri ey benim canım, Ey benim sultanımın habercisi!)
beytindeki “Dervişlik ölüme hazır olma sanatıdır” farkındalığı ile Azrail(as)’i
karşılamak nasip ola, son nefeste cümle canlara..

[Her Cuma, günü bayram bilip gönderdiğimiz bu mektubu,
Ölümü vuslat, perdelerin kalkması ile Hakka kavuşma bayramı bilen Hazreti Pir’in aziz hatırasına Şeb’i Arûs arifesinde göndermeyi münasip gördük.]


Vakt-i şerif, Şeb-i Arûs, Bayram, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim