Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Aşki’

Mâ sûfiyân-ı râhîm mâ tabla-hâr-ı şâhîm
Pâyende-dâr yârab în kâserâ vu hanrâ

Biz vahdet yoluna düşmüş sûfileriz. Biz pâdişahın sofrasına oturmuşuz; Hakk’ın nimetini yiyenleriz biz. Yarabbî, şu kâseyi, şu sofrayı, nîmeti ebedî kıl, bir ucu cennete varan, şükrü edâ edilmiş sofralardan eyle…

attar_hikaye

Getirir yerine vallâhi tuz ekmek hakkın
Ekmek isterse yarama ol yâr nemek

Tuz ekmek, nân u nemek hakkı için, merd insanların vefâsı hakkı için bir hikâyet idelim hele şöyle…

Birbirlerini tanımayan iki kişi bir münasebetle birbirlerinin ekmeklerini, yemeklerini yerler. Aynı sofradan alınan nasiple ikram edilenin minneti, onlara bütün bir ömür unutulmayacak samimiyetin ve dostluğun kapılarını açar. Bu samimiyet ve dostluk onları “bir kalp” yapar. Artık birbirlerine kötülük edemezler. Karşılıklı itimadın ve civanmertliğin asil bir örneği olan bu ruh ve fikir birliği bir “yemin” hükmünde ve değerindeki hüviyetiyle kutsallaşır. Tuz ve ekmek her ikisinin de insanın muhtaç olduğu temel gıdalar olmasından kaynaklanmalı “nân u nemek” (tuz ve ekmek) Türkler ve İranlılar arasında azîz kabul edilir, bir insanın biraz tuz ve bir parça ekmek kadar küçük bir iyilik görmüş olsa dahi o iyiliğin yüceliğini ve değerini vurgulamak için kullanılırdı. İbârede tuz ve ekmek kelimelerinin hem Türkçesi hem de Farsçasına yer verilmiş olup “nân u nemek hakkına” (tuz ve ekmek hakkı için) ifadesi ‘Allah hakkı için’ gibi bir ant verme şekli olarak kullanılmıştır.

Temsîlî Hikâye

Zâmanın birinde, hîlekâr bir hırsız, azılı bir eşkıyâ var idi. İşte bu hırsız, zavallı bir adamcağızı yakaladı, elini kolunu sıkıca bağlayıp evine götürdü. Başını kesmek için kılıcını almaya gitti. Tam o sırada hırsızın karısı, insâfa gelip tutukluya bir parçacık ekmek verdi. Hırsız, elinde kılıcıyla nefes nefese evine döndüğünde gördü ki, adamın elinde ekmek var. Hemen sordu: “Bre sefil, kim verdi sana bu ekmeği?” Adam: “İnan bu ekmeği bana sizin zevceniz verdi”

Bu cevabı duyar duymaz derhal bıraktı elindeki kılıcı: “Seni öldürmek bana haram oldu” dedi. “Çünkü soframdan yemek yiyene, bizim ekmeğimizden yiyene kılıç çekemeyiz. Ekmeğimizi yiyenden canımızı esirgeyemeyiz. Hal böyleyken nasıl olur da canına kıyar, kanını dökerim?”

Ey yüceler yücesi Rabbim, beni yaratanım! Bu yola girdim gireli, dünyaya geldim geleli senin sofrandayım, senin ekmeğinden, sayısız nimetlerinden yeyip duruyorum. Bir kimse, birinin ekmeğinden yedi mi, ona hakkı geçer; sofra sahibi de onun hakkına riayet eder. Sense binlerce cömertlik denizinin sahibisin, minnet ve şükranla senin ekmeğini çok yedim, hakkımı gözet.

Vâr idi bir merdum-i ehl-i nazar
Dâimâ eyler idi her yana sefer

Âna bir ayyâr hîlet eyledi
Hanesine ânı da’vet eyledi

Da’vete idüb icâbet ol fakîr
Vardı ayyâr ile ol saf zamîr

Vardı ayyârın evine kıldı makâm
Kıldı onunla biraz sûk-u kelâm

Gitdi ol ayyâr tığın almağa
Ol fakîrin gerdânına çalmağa

Ol gidince avradı onun hemân
Sundu destine onun bir pâre nân

Geldi ayyar elde tığ-ı âbu-dâr
Gördü mihmânın elinde nânı var

Dedi kim kanden durur sana bu nân
Dedi kim verdi ayalin ey fülan

Bu sözü ayyar gûş itti temâm
Dedi kim kanın bana oldu harâm

Aramızda çünkü oldu hak-ı nân
Dahi öldürmek seni olur ziyân

Kim bizim her kim ki yedi nânımız
Pes diriğ olunmaz ondan cânımız

Hâlıkâ kıl bize lütf u ref’etin
Kim yedik hânende nân u ni’metin

Ekmeğin yiyene bir ayyâr-ı kâr
Tâ bu resme olur imiş hak-güzâr

Ey âlemlerin Rabbi! Acizim, mahrumiyet içinde, kanlara gark oldum, karada gemi yüzdürdüm, yıllar var ki boşa kürek çektim. Elimi tut, feryâdıma yetiş! Daha ne vakte kadar tıpkı bir sinek gibi ellerimi başıma koymuş durayım, çaresizlik  içinde bekleyeyim? Ey suçları bağışlayan, bana af dilemesini öğreten Rabbim! Bunca yandım… bin türlü tutuşup yanmadayım, niçin beni daha da yakmak istiyorsun?

Sana karşı mahcûbum, içim kan ağlıyor. Hararetinle kanım kaynamada… adamlıktan dışarı ne işler ettim… ört onları Yâ Rabbi! Ben gafletle yüzlerce günah ettim sense yüzlerce kat rahmetinle karşıladın.

Ey pâdişâhım! ben zavallı, yoksul kula lûtfedip nazar eyle… Kötülüklerimi gördüysen de onlar geldi geçti… onlara bakma da aczime, feryâdıma bak! Bilemedim, yanıldım… Sen bağışla. Şu hasta canıma, şu dertli gönlüme acı; affet. Gözlerim utancından aşikâre ağlamıyor, yaş dökmüyorsa da canım gizlice, senin sevdanla zari zari ağlamada.

Ey Yaradanım, hayır ve şer ne yaptımsa, hepsini de kendime göre hesaplayarak yaptım! Niyetimin bayağılığını hoşgör, küstahlıklarımı da bağışla!

Cüzüm ben. Sensiz hep eksiğim, lütfet de bana bir bak, bana bir bakarsan işte o zaman iltifâtınla eksiklerim temam, cüzzüm küll olur. Bir kerecik şu kanlarla dolu gönlüme bak… bütün bu dertlerden, musibetlerden çek çıkar. Kurtar beni! Bir kerecik, “Benim adam olmayan kulum” deyiversen kimsecikler izimin tozuna erişmez. Ben kim oluyorum ki, sana karşı adam olacak, adamlık taslayacağım. Senin kulun olayım da adam olmayan kulun olayım bu da yeter bana! Nasıl olur da ben, senin yüzü kara kulunum diyebilirim? Ben senin köpeğinin yanında bile yüzü kara kesilmişim. Belimde senin kulluk kemerin. Habeşli köleler gibi senin dağınla dağlandım, senin kulun olduğuma nişânem var. *** Senin yüzü kara kulun değilsem, neden bu devlete erdim, neden makbul oldum ya? Sana yüzü kara bir kulum ya ondan gözüm gönlüm aydın!

Kimde kim aşkın nişânı var durur
Âkıbet ma’şûka ânı irgürür

Kulluk nişânesi (bâtın) taşıyan bu kulu satma… bilakis kulağıma bir de kulluk halkası (zâhir) tak!

Ey eşi benzeri olmayan Sultânım, bu bir avuç topraktan ibâret olan yoksula lûtfettiğin hil’atler, sırf senin ihsanının feyz ve ikramının bolluğundandır. Rabbim, efendim, sahibim, ihsanından kimse ümit kesmez, mahrum kalmaz… Kulağıma taktığın halka, vücuduma vurduğun kulluk mührü ebediyyen yeter… bunlar kâfidir bana!

Kimin yüreğinde Allah derdi var da bu dertten hoşnut değilse, neşe yüzü görmesin… Böylesi senin adamın değildir.

Ey derdime derman olan Allahım! Bana bir zerre dert ver, bir âh ver, senin derdin olmazsa canım ölür gider. Kâfire küfür gerek, dindara din. Attâr’ın gönlüne ise derdinden bir zerre!

Yâ Rabbî, ey benim Rabbim, Yarabbi deyişlerimi bilir, duyarsın… geceleri ettiğim ahlarda, çektiğim yaslarda benimlesin. Mâtemim haddi aştı… bana katından bir neşe, bir sevinç gönder… karanlıklar içindeyim, nurundan bir nur yolla! Bu yasta sen yardımcım ol… kimsem yok; elimden sen tut! Bana İslam nurundan bir lezzet ver… karanlıklığa ait nefsimi yok ediver gitsin!

Bir gölge içinde kaybolmuş bir zerreciğim. Varlıktan bir sermâyem yok! O güneşe benzer yüceliğinden istemekteyim… belki o parıltıdan bana da birazcık ışık gelir diye… Başı dönmüş zerre gibi sıçrar; el çırpar, neşelenirim! Artık buradan çıkayım… Önümdeki o aydınlık âleme dalayım… Can boğaza gelmeden, son nefesimden önce ne çeşit olursa olsun, bir gönlüm vardı, bana yoldaşlık ederdi. Fakat can verirken senden başka kimsem yok… Son nefeste canıma sen yoldaş ol! Yerim benden hâli kalınca yoldaşım olmazsan vay bana, vaylar bana!

Ümîdim var, elbette bana refakat edersin… dilersen kâdirsin, lûtfedersen eğer, elbette edersin…

*** Eskiden hürlerden ayrılıp kölelerin belli olması için dağlandıkları anlaşılıyor. Aynı zamanda kölelerin kulaklarına halka geçirmek adeti var imiş. Hatta bu yüzden Bektâşî mücerretleriyle, Kalenderi, Haydari gibi bazı yollarda Ehl-i Beytin kulu kölesi olduğuna alamet olmak üzere dervişlerin kulaklarına küpe takması adetti.

Sen ki bahr-i cûd’sun ey pâdîşâh
Hem Kerîm u hem Rahîm u hem İlâh

Kıl bize lütfun mu’în ey Müsteân
Koyma kim bu hasret ile çıka cân

Son nefeste rahmetin kıl yoldaşım
Vaslın âbı ile söndür âteşim

Bende yâ Râb hadden artuktur zünûb
Gam değil senin içün Ğaffar ez-zünûb

Gerçi isyânda tecasür kılmışam
Sen bağışla kim itdiğümü bilmişem

Gerçi gafletden ben itdüm bin günâh
Sen ivaz kıl âna rahmün yâ İlâh

Sen O Sultânsın ki senden umaram
Kim ola kim Yezdânu senden kerem

Eyledimse cürmü, cehlimdendir ol
Kim didin bize zalûmun hem cehûl*
[33:72]

Sen çü âlimsin kamû ef’âlime*
Sen eğer rahm etmesen vây hâlime
[16:28]

Ağlamazsa gözlerim ger âşikâr
Cânım ağlar şevk ile zârı zâr

Yâ ilâhî yahşi kıldım ger yamân
Ânı kendi kendime kıldım hemân

Afv kıl kim bilmişem taksîrimi
Kahr ile kılma şehâ takdîrimi

Afv kıl bu dûn-himmet’liklerim
Cehl ile bu bî-hamiyyetlik’lerim

Yâ İlâhî, nefsin elinden el-amân
Yine kendi o kul kim yahşi yamân

Gösterib lütfunla bir râh-ı menâs
Bu keşâkeş’den beni eyle halâs

Gerçi hâr’ım sen beni gül eylegil
Nîm-cüz’üm sen beni kül eylegil

Bende kim yâ Rab senin ben rû-siyâh
Sen kulum disen olurum pâdişâh

Ben kimem kim sana kulluk arz idem
Kendimi bir yahşî âdem arz idem

Bu yeter kim sana her kim oldu kul
Kulluğuna ol beni ide kabûl

Hind-i dilem yâ Rab beni Rûmî dil it
Müdbir’im lütuf eyle nâmım mukbil it

Hiç senden kimse mahrûm olmadı
Yahşîlerden hiç yamanlık kalmadı

Derdin ile her kim ol hoş-dil değil
Olmasun hoş, bende-i mukbil değil

Zerrece derdi it bizim dermânımız
Tâ ki derdin ile hoş olsun cânımız

Hazreti Attâr ol şirîn makâl
Hoş buyurmuştur bu beyt-i hasb-i hâl

کفر کافر را و دین دین‌دار را
ذرهٔ دردت دل عطار را
Küfr-i kâfir râ vû dîn dindâri râ
Zerre-i derdet dili Attâri râ

Kafire küfrü var ve hem dindara dini
Attarın gönlüneyse derdinin bir zerresini

Dâima eyle Fedâyi’ye karîn
Derd-i aşkın yâ ilâhe’l âlemîn

Ey benim ahvâlime nâzır olan
Gîceler feryâdıma hâzır olan

Geçdi hadden mâtemüm bir sürûr vir
Zulmet içre kalmışam bir nûr vir

Pây-i merdüm yine sen olgıl hemîn
Destgîrim yine sen ol yâ Muîn

Nefs zulmetinden evvel fâik it
Nûr-i îmân lezzetinden zâik it

Sâyede bir zâyi’ olmuş zerreyem
Varlığım yok belki yokdan dahi kem

Âfitâb-ı rahmetinden sâilem
Zerre-i bir lem’a bulsam kâilem

Zerrelerle karışub cür’et idem
Afitâb-ı hazrete doğru gidem

Cân ile tâ zinde iken bu kafes
İrişüb feryâdıma elbette kes

Cân çıkub ol dem ki ten ola harâb
Kabirde bir ben kalam bir de turâb

Vây eger ol demde hem-râh olmasan
Hâl-i düşvâr’ımdan âgâh olmasan

Umaram yoldaş idesin rahmetin
Bilürem zîrâ kim vardır kudretin

Cân çıkınca senden özge yok kes’im
Tâ ki çağırdukda gûş ide sesim

Yâ Rab ol demde budur bana heves
Bana yoldaş olasın ahîr nefes

Bir kişi kim Hakk’ı sevse Hakk’ı söyler dâimâ
Sâhib-i irfân olup ol âkıbet mağfûr olur
Tuz-ekmek hakkı, paylaştığımız hoş zamanların hakkı, söyletilen güzel sözlerin hakkına, bir fatiha ihsan idip hazreti nâzımın ruhuna, her hak sahibinin hakkını gözetip hoşça bakasınız zâtınıza.

Gûş eyle bu nasîhati
Bulasın sen de râhatı
Tuz ekmek yediğin yere
Etme sakın hıyâneti

Reklamlar

Read Full Post »

Ey yolcu din.len biraz,
Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Biz daima insanları uyarmışızdır. [Duhân:3]

Burada geçen “mübârek gece”den maksad Kadir gecesi veya Berâet gecesidir. Ancak sure-i Kadir’deki: “Şüphe yok ki biz, onu (o Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik!” meâlindeki âyete binâen, âlimlerin bir kısmı birinci görüşü tercîh ederken, bir kısmı da, “O, öyle bir gecedir ki her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile, o zaman yazılıp belirlenir, ayırd edilir” meâlindeki Berâet gecesinin husûsiyetini ta‘rîf eden âyete[Duhân:4-6] binâen ikinci görüşü tercîh etmişlerdir.

Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar
Canlar mezad olmuş tellalde gezer

beraat_2016Oturmuş ümmetin berâtın yazar
Hakk’ka mahbûb olan Sultân’ı buldum

“Kadrini bilene Kadir’le birdir, Huzura varılır Berat gecesi” buyuran mânâ sultanları ise “Kadir Gecesi, Kur’an-ı Kerîm’in dünya semâsına, peyderpey Hz. Peygamber’in kalb-i saadetlerine indirildiği gecedir, Berat gecesi ise O’nun ayetlerinin tümünün bir seferde levh-i mahfûz’dan arş-ı alaya indirildiği gecedir” buyurarak sırrı fâş eylemişlerdir.

Berâet, “iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin bir yükümlülükten kurtulması” mânâsınadır. Şâbanın on beşinci gecesinde bizler Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağımız ümidiyle bu geceyi “Berat gecesi” diye biliriz. Berat gecesi için Arapça eserlerde “Şâbanın ortasındaki gece”, “mübarek gece”, “rahmet gecesi” ve “sak (الصك=belge) gecesi” diye bahsedilir. “Berat” ve “sakk” gecesi denmesi ise şundandır: Vergi tamamen ödendiğinde ödeyenlere borçlarının olmadığına dair bir sak (belge, sened) yazıldığı gibi Rabbimiz de bu gece mümin kullarının günahlarını affederek bağışlandıklarına dair berat ikram etmektedir…

Aşığın gönlünde ise böyle gecelerin yeri bir başkadır:

Benim mevsimim böyle gecelerde değişir… böyle gecelerde ıslatır kirpiklerim melek getiren yağmurları… Temizlenirim, incinmiş ve incitmişsem ki çoğu zaman incinmişimdir insanlığımdan ötürü. Böyle gecelerde bırakırım yüreğimi Allah’ın ellerine, baştan ayağa dirilirim, dualarla dolup boşalan avuçlarımı çevirdiğimde gökyüzüne, melekler doğar içime; bilirim karanlıktan çok melek var, boş değil gökyüzü…

Böyle gecelerde anlarım şah damarım bile uzak bana ama uzak değil Allah. Böyle gecelerde anlarım cevapsız değil dualarım, şükür ki secdelerimin sahibi var. Ölmeyen kalpler istediği için yeryüzünde Allah, böyle gecelerde bağışlanırım. İçimin cehennemi söndükçe secdelerimi selamlayan meleklerin bayram yeri olur yüreğim…

Gülüyorsam bu gece, Allah’ı duyduğum içindir, ağlıyorsam O’nu anladığım için; ancak böyle gecelerde nasip eder Allah, kendi dilinden anlamayı…

Okumaktan ve dinlemekten yorulduğum dünya masallarından beraat (e)diliyorum… İçim bu gece yüklerimden arındıran seher tevbelerinden yana… okuduğum modern dünya yalanlarından, dudaklarımdan çekip aldığı içten dualardan yana bu gece içim…

Gizlenmek için gecelere gizlediğim günahlardan, hırs ve tutkulardan beraat (e)diliyorum. Bu gece ben yokum ey dünya, bu gece senden, beraat (e)diliyorum…

Ben artık yokum çünkü aşkın ilk nefesi, benim son nefesimdir.

Bağışlamak için bize böyle geceler bağışlayan Rabbim, yaptıklarımız ve yapamadıklarımız için, yitirdiklerimiz ve bulamadıklarımız için, sızlayan yaralarımız ve yarasızlarımız için, bu gecenin hatrı için, bu geceyi bize öğretenin hatrı için bağışla bizi…

Tene saplanmışsa göz, akla inşirâh gerek
Küllenmişse kalpte köz, ruha inşirâh gerek
Bize bir inşirâh ver katından yâ Rab…

Bize lâyık  olduğumuz şekilde değil, senin şanına, şerefine yaraşır halde affınla muamele eyle, izz-i celâlin aşkına bağışla bizi…

Defter-i a’malin hakka sunulur,
Beratın verilir, Berat gecesi…
Ömürler, rızıklar tayin olunur;
Hacetin görülür Berat gecesi…

Bu gece manada kevser içilir,
Mü’mine nurlardan hulle biçilir,
Aşıka Firdevs’ten kapı açılır,
Cennete girilir Berat gecesi…

Müminler düzahtan beri olurlar,
Münkirler gidecek yeri bulurlar,
Yapılan hayırla şerri görürler,
Defterler dürülür Berat gecesi…

Gündüzü şevk ile saim olmalı,
Gecesi zevk ile kaim olmalı,
Mevla’ya kullukta daim olmalı,
Sırlara erilir berat gecesi…

Şaban’ın onbeşi, hayr-ı kesirdir,
Gaflete düşenler nefse esirdir,
Kadrini bilene Kadir’le birdir,
Huzura varılır Berat gecesi…

Bu gece dünyaya nîdâ olunur,
Herkesin haceti kaza olunur,
Mü’mine ihsanlar ata olunur,
Önüne serilir Berat gecesi…

Ey Aşkî! Sure-i Duhân’ı oku,
Silinir kalbinden üzüntü korku;
Kim almak isterse cennetten koku,
Kur’ana sarılır Berat gecesi…

Read Full Post »

ruya_mektuplari_12

Bir def’a ‘îd-i şerîf güni tenhâda kendü hâlüme meşgûl olup du’âda iken kendümi zâyi’ idüp ‘aklum dagılmış. Yine efendi hazretleri zâhir olup buyurdılar ki: “Îd-i şerîfün mübârek ola. İnşa’allâh ‘azîm bayrama senüñ ile ma’an vâsıl olaruz,” diyü buyurdılar. ••• Ba’dehu: Yine fakîreye gaflet müstevlî olup ‘âlem-i rû’yâda görürem ki bir bî-nazîr otak. Dıvârı gümüşden. Üzerinde “Lâ ilâhe illallâh Muhammedun resûllullâh” altundan yazılmış. Cevânib-i erba’ası böyle. Yukarıda bî-kıyâs kandiller asılmış. Bazısı altundan, bazısı envâ-i cevherden. Bu odanuñ dal ile ortasında bir şâzerü’r-revân var, altundan. Suyı dahı altun akar. Vel-hâsıl bir odadur ki ‘akl-i beşer idrâk idemez. Ya’nî ‘azîz hazretleri ol sudan fakîreye virdiler, ammâ su da altun gibidür. Yine görsem, bu odanuñ sadrında Habîb-i Ekrem (sallallâhu ‘aleyhi ve sellem) hazretleri cülûs itmişler. Sagında solında cihâryâr-i güzîn oturmışlar. Ba’zılar ayag üzre dururlar. Habîb-i ekrem (sall’allâhu ‘aleyhi ve sellem) hazretlerini mübârek hilye-i şerîfleri üzre gördüm. Be-‘aynihi öyle gördüm. Hatta mübarek alnı nûrın ve mübârek çeşm-i şerîflerini ve ebrûların gâyet ‘ayân fark eyledüm, zâhirde görür gibi. Ve cihâryâr-i güzîn hazretlerini, hey’etleri ve şekl ü şemâ’illerin, ‘ayân gördüm. Taşradan tabaklar ile hediyeler ke-enne sultân-i enbiyâ’ya getürürler. Ayag üzre olanlar bu hediyeler ile takayyüd iderler. Bu esnada ‘azîz hazretleri karşudan gelüp, “Selâmun ‘aleyküm ya seyyidü’l-evvelîn ve’l-âhirîn, habîb-i rabbü’l-‘âlemîn,” diyüp mukâbelede sultân-i enbiyâ redd-i selâm idüp, “mahbûb-i güzîn hazretlerinüñ çak ortasında oturup fakîre vakf eyledügüm mushaf ‘azîz hazretlerinüñ elinde imiş. Ke-enne sultân-i enbiyâ’ya ‘arz idüp, “Bu, fakîrenüñ sultânum hazretlerine hediyesidür” didiler. Habîb-i ekrem hazretleri tebessüm idüp “tekabbelallâhu bekabûlin hasenin sümme kabbilnâ sümme kabbilnâs sümme kabbilnâ” diyü buyurup mushaf-i şerîfi mübarek eline alup açup nazar eylediler. Ciharyâr-i güzîn dahı alup nazar eylediler. Yine sultân-i enbiyâ hazretlerinüñ mübârek eline virüp anlaruñ elinde iken fakîre uyandum.

ruya_defteri_ayrac

Bir kere mübarek bayram günü tenhada kendi halimde duada iken kendimi kaybettim, aklım dağılmış. Yine efendi hazretleri görünüp buyurdular ki: “Bayramın mübarek olsun, inşallah büyük bayrama birlikte ulaşırız,” diye buyurdular.
***

Yine fakîreye gaflet geldi. Rüya aleminde gördüm ki benzersiz bir oda. Duvarı gümüşten. Üzerinde altından “La ilahe illallah Muhammedün resulullah” yazılmış. Dört tarafı böyle. Yukarıda eşsiz kandiller asılmış. Bazısı altından, bazısı çeşitli mücevherlerden yapılmış. Bu odanın ortasında bir şadırvan var, altından. Suyu bile altın akıyor. Velhasıl öyle bir oda ki insan aklı kavrayamaz. Aziz hazretleri o sudan fakîreye verdiler, ama su da altın gibidir. Ne görsem, bu odanın başında Habib-i Ekrem (s.a.s.) hazretleri oturmuşlar. Sağında solunda dört halife oturmuş. Birileri de ayakta duruyor. Habib-i ekrem hazretlerini (s.a.s.) mübarek hilyelerindeki gibi gördüm. Aynen öyle gördüm. Hatta mübarek alnındaki nuru, mübarek gözlerini ve yüzlerini açıkça seçiyordum, sanki gerçekten görüyor gibi. Ve dört halife hazretlerini, cüsseleri ve şekl ü şemaillerini açıkça gördüm. Dışarıdan tabaklarla hediyeler, sanki peygamberlerin sultanı’na getiriliyordu. Ayakta olanlar bu hediyelerle ilgileniyorlardı. Bu esnada aziz hazretleri karşıdan gelip, “Selamun aleyküm, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi, alemlerin rabbinin sevgilisi” dedi, Peygamberler Sultanı, karşılığında selamı alıp “Hakkın sevdiği, peygamberlerin aşık olduğu” buyurdular. Aziz hazretleri de dört halife hazretlerinin tam ortasına oturdu. Fakîrenin vakfeylediğim Kuran-ı Kerim aziz hazretlerinin elindeymiş. Güya peygamberlerin sultanı’na sunup “Bu, fakîrenin sultanım hazretlerine hediyesidir” dediler. Hazret-i Muhammed(sas) tebessüm edip “Allah bir güzel kabul ile kabul etsin, bizden kabul buyursun, insanlardan kabul buyursun, bizdem kabul buyursun” diyerek mushaf-ı şerifi mübarek eline alıp açtı ve baktı. Dört halife de alıp gözden geçirdiler. Yine Hazret-i peygamberin mübarek ellerine verdiler, onların elindeyken fakîre uyandım.

* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Böylesi bir mânâya dair nihâvend tespiti de burada teberrüken paylaşmak dileriz:

Bu gece yâri gördüm şükür elhamdülillah
Ayağına yüz sürdüm şükür elhamdülillah
Bana armağan verdi dilimden düşmez virdi
Gönül murâda erdi şükür elhamdülillah
Eliflâmı belinde tesbihi var elinde
Gönlüm aşkın selinde şükür elhamdülillah
Yüzü nûrla bezenmiş yaradan pek özenmiş
Ne kadar da güzelmiş şükür elhamdülillah
Sakal siyah hiç yok ak kalbinde nûrdan revnâk
Övmüş de yaratmış Hak şükür elhamdülillah
Tâcı vardı başında nûrdan hilâl kaşında
Yıkandım gözyaşında şükür elhamdülillah
Pîrim efendim benim fedâdır cân u tenim
Âzâd olmaz bendenim şükür elhamdülillah
Aşkî mest olup gitti muhabbet câna yetti
Nûreddin’i seyretti şükür elhamdülillah

Read Full Post »

Hz. Aşkî, Muzaffer Ozak (rh.a) [1916-1985]

Ne derviş ne de pirim
Ne vezir, ne emirim
Kapısında kıtmirim,
Billahi Muhammed’in (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

Baksa bir kez yüzüme,
Nur dolardı özüme
Sürme çektim gözüme,
Tozunu Muhammed’in (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

Arş-ı Rahman müştehir
Kademiyle müftehir
Aşkî lütfa müntazır
Ümmeti Muhammedin (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

… Efendi Hazretlerinin hitabeti çok başka türlüydü. Resulallah Aleyhisselatu vesselam buyuruyorlar ki, “Bana az kelime ile çok mana ifade etmek ihsan olundu.” Bu Resulallah Efendimizin fiili mucizelerinden birisiydi. Uzun konuşmazdı. Az konuşarak çok şey anlatırdı. Az konuşup çok söylemek marifettir. Muzaffer Efendi de böyle bir marifete sahipti. Son zamanlarında Beyazıt’ta Kapalıçarşı’ya girerken Camili Han denilen bir hanın camiinde Cuma hutbesine çıkardı. Yarım saatlik hutbe içinde biz hem ağlar hem gülerdik: şaka ile bize birçok hakikati öğretirdi… Hoca efendi bazen otomobile değil minibüse binerdi. Nedenini sorduğumuzda ise bize, “Ben, normal kardeşlerimin minibüslerde neler çektiğini yaşamalıyım. Ahalinin neler çektiğini bende bilmeliyim ki, dua ederken daha müessir olsun!” buyururdu…  [Ömer Tuğrul İnançer]

 Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu,

Oruçluların kalplerini, aşıkların gözpınarlarını firakıyla harab eden, kadr ü kıymetini bilemediğimiz, şehr-i bereketi ve’l gufran, Ramazan-ı mağfiretnişanın Rabbine şükürler olsun…

Gönülleri nur-u iman ile münevver, kulakları envar-ı Kur’an ile muattar olan, yüzlerinde, alınlarında eser-i secde bulunan, kalpleri aşk-ı Muhammed(sav) ile titreyen, kıyamet gününe inanan, Hakkın cennetine tâlip, rızasına râgip, cemaline aşık olan mü’minler kulak verin…

Read Full Post »

Küçük şeylerle uğraşana,
Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onu görür ve kim zerre kadar bir kötülük yapmışsa, o da onu görür.
[Zilzâl:7-8]  

… ve mavi tükendi. Renklerin en neşelisi ve en çocukçasını yitirdik. Göz ve gönül aydınlığımız; içimize ümit, özgürlük ve sonsuzluk duygusu getiren renk uçup gitti… Karardık. 

Cür’etimizi mazur görürseniz, gönül hânemizi süsleyen hatıralarla çalmak isteriz kapınızı…

Bir masalın sayfalarını aralayarak başlayalım söze… “Kırmızı başlıklı kız” Bilmem kaç asırdır çocukların rüyalarını süsler durur ama ilk duyduğumuz andan beri bir başkadır bizde yeri. Mavisini yitirmiş yaşayanlar için masalı bir daha hatırlatalım isterseniz

Her dinleyişimizde orijinal sonunu beğenmeyip alternatif senaryolarla neler geldi başına bir bilseniz…  (Belki de pek bir safdîl oluşumuzdandır) Sen ey yırtıcı mahluk, korkunç kurt! Şunu bil ki bütün masal kitaplarında kocaman ve korkunç resmedilen büyükanne yatağındaki halin bile şirin gelir bize ve hayal dünyamızda asıl büyüttüğümüz lay-lay-lom modunda iyilik taşıyan kırmızı başlıklının ta kendisidir. Yatağın önünde bir de sarılma sahnesi vardır ki muhayyilemizde sormayın gitsin, tam da pes yani dedirtecek cinsten; içindeki kocaman sevgisini dışına akıtıp kurdu kucakladığında, böylesi bir muhabbet karşısında yola gelen “katil kurt” gözyaşları içinde “tevbekâr kurda” dönüşüverecektir…

Hiç öyle dudak bükmeyin efendim: “Küçük şey yoktur” diye biliriz… Küçücük bir sevgi koca kurdun fendini neden yenmesinmiş…

Eksik kalmış bir de şarkı var, seksenlerin sonundan olmalı… O eski şarkıdan aklımızda kalan, dilimize dolanan inatçı melodi yok mu: 

Hep küçük şeyler bizi usandıran
Küçük şeyler bizi utandıran

Hep küçük şeyler seni sevdiğim
Küçük şeyler seni üzdüğüm


Küçük şeyler, hepsi de küçücük şeyler
Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

Ve sonra bir de kitap var, dünden kalan aynı isimli: “Küçük şey yoktur” Bir güzel aşığın, kemâl sahibi bir şairin gönlünden sızanlar şöyle başlıyordu: “İnsanoğlu, kendince gereken bazı şeyleri yerine getirdikten sonra sadece küçük bir şeyin eksik olduğunu sanmış ve önemsiz saydığı bu şeyin, sonucu etkilemeyeceğini düşünmüştür. Bu önemsiz şey ise her zaman sayısız ve sonu gelmeyen kötülüklere yol açmış; eski bir kötülüğün son küçük parçası gibi görünen şey, yeni bir kötülüğün başlangıcı olmuştur.”

İnsanlık yüzyıllar boyu hep güzel bir dünya kurmanın özlemiyle yaşadı. Bunu gerçekleştirmek için göremediği, düşünemediği tek şey “Küçük Şey” gerçeğiydi. Şimdi “Küçük şey yoktur” gerçeğini daha iyi anlıyoruz, meğer sonuçları değil başlangıçları değiştirmeliymiş, daha bir müslümanca söylersek: “âkibeti planlamaktansa niyyetleri temizlemektir” esâs olan.

Kötü bilinen bir kadını, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su verdiği için cennetle müjdeleyen Kutlu Nebi (sav) ile tanıştığımızda da gördük ki bir ucu cennete varan yol içinde de “küçük şey yoktur”

Küçük şey, bir de ünlü kıraat alimi Muhammed İbni Münkedir hazretlerini ölüm döşeğinde ağlatandır. Gözyaşlarının sebebinden sual edenlere: “Kasten büyük bir günah işlediğimi hatırlamıyorum… Küçük ve önemsiz saydığım bir günah, Hak teâlânın gazabına sebep olduysa diye korktuğum için ağlıyorum” buyurmamış mıydı?.

Öyle ya biz aciz kullar, Cenab-ı rabbül aleminin rızasının ve gazabının hangi işte, hangi sözde olduğunu nerden nasıl bilelim? Hal böyleyken hiç bir sözü, hiç bir iyiliği ve kötülüğü küçük göremeyiz. Cenab-ı Hak, rızasını iyilikler içinde, gazabını da günahlar içinde saklamış, önem verilmeyen bir günah, O’nun gazabına, küçük görülen bir iyilikse rahmetine sebep oluverir.

Bu babdan söyletilenlere bakılırsa “küçük bir şey” eksik kaldı gibi amma son sözlerimiz,o kutlu yolun yolcularından bir aşık-ı sâdık, “Sahhaflar Şeyhi” denmekle ma’rûf, merhûm ve mağfur Hacı Hâfız Muzaffer Ozak Efendiyy’ü-l Cerrâhî (ks) hazretlerinin dilinden olsun da, ulvî mana bu satırları “pek de uzunmuş” deyip yüksünmeden bir daha okuyanın gönlünden, aşka yol bulsun ya huu

Her kim Hakk’ın rızâsını ararsa,
Muktezâsı bil ki onda gizlidir,
Şer’a uygun, akla yakın ne varsa
Hak rızası belki onda gizlidir.

Kul daima Hak emrini tutmalı,
Emr-i ma’rûf nehy-i münker etmeli,
İhlâs ile doğru yola gitmeli,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Zâhir-bâtın mü’min temiz olmalı,
Gusül edip abdestini almalı,
Fevt etmeden namazını kılmalı,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Gel ey kardeş! Cemaate devam et,
Hak Resûl’e salât ile selâm et,
Doğru konuş, hep hayırlı kelâm et,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Oruç ile terbiye et nefsini,
Terk et gayrı heva vü hevesini,
Tevhid ile süsle her nefesini,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Muktedirsen haccı ihmâl eyleme,
Zekât da ver borcu imhâl eyleme,
Kul hakkını zinhâr ihlâl eyleme,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Anan baban sağ iseler ni’met bil,
Hizmet edip, ikrâmı ganimet bil,
Dua ederlerse câna minnet bil,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Akrabanı ziyaret et sevindir,
Ağlayanın gözyaşını sil, dindir,
Açı doyur, yoksulları giyindir,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Çalış, kazan; tembel tembel oturma,
Ele umut bağlayarak boş durma,
Tutumlu ol, kazancını savurma,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Haramdan kaç, helâldense hiç şaşma,
Helâl varken haram peşinde koşma,
Kendini bil, başkasıyla uğraşma,
Hak rızası belki onda gizlidir.

İşçi isen işini sev, zor görme,
İşverensen işçini sev, hor görme,
İşyerinde haksızlığa yer verme,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Esnaf isen terazini oynatma,
Vezni noksan, ezik-çürük mal satma,
Hîle ile halkı sakın aldatma,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Memur isen adaletten ayrılma,
Zulmederek îmanından sıyrılma,
Rüşvet ile Hak yolundan eğrilme,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Evli isen iyâlini hoşça tut,
Evlâdına Kur’ân ve ilim okut,
Dîni öğret; hem müjdele, hem korkut;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Büyüğünü ta’zîm eyle hürmet et,
Küçüğünü taltîf eyle himmet et,
Akranını tekrîm eyle hizmet et;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Sâlih refik edin hemen kendine,
Kötülerin kapılma hiç fendine,
İtibâr et refîkinin pendine;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Her misafir Hak’tan bir hediyyedir,
İkrâm etmek sünnet-i seniyyedir,
Kendin yeme, misafirine yedir;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Mahlûkâta ibret ile nazar et,
Hayvanlara zulmetmekten hazer et,
Yemini ver, suyunu da hazır et,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Şeytan senin düşmanındır, dost sanma,
İsti’aze etmeden onu anma,
Dost’a sığın, düşmanına aldanma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

İşlediğin günahları unutma,
Ham hayalle kendini hiç avutma,
Günahkârla tövbekârı bir tutma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

İstiğfâr et günâhına nâdim ol,
Şimden gerû Hak emrine hâdim ol,
Hakk’a rücû eyle gayrı âdem ol;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Zulmü reddet, zâlimlere yâr olma,
Bu dünyada hiç kimseye bâr olma,
Gül ol koklan, can inciten hâr olma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Vatan için canını ver hiç korkma,
Al bayrağı kanını ver bırakma,
Anayurda kahbe düşmanı sokma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Varlıkta da darlıkta da şükreyle,
Kaza, belâ nerden gelir fikreyle,
Gece-gündüz Yaradan’ı zikreyle,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Tevakkî et kibir, hased, riyâdan,
Baykuş gibi korkup kaçma ziyâdan,
Tevfîk dile Cenâb-ı Kibriyâ’dan;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Emanete sakın hıyanet etme,
Ahdi bozup terk-i diyânet etme,
Şehadette cürmü sıyânet etme;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Kötü sözden koru-kolla dilini,
Kötü işe âlet etme elini,
Kötülere uyup şaşma yolunu,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Dedikodu mahveder bir milleti,
Fitne-fesat, münafıklık illeti,
Revâ görme nefsine bu zilleti;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Hiç kimseyle alay etme, kalp kırma,
Ayıbını bulup yüzüne vurma,
Sen düşersin, kimseye tuzak kurma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Kur’ân olsun her işte hüccetin,
Hak’tan dile her ise hâcetin,
Şer’a uymak olsa da gayet çetin;
Hak rızası belki onda gizlidir.

“Beyne’l-havfı ve’r-recâ”da kıl karar,
Korku ile recâdan gelmez zarar,
Aklı olan kullukta izzet arar;
Hak rızası belki onda gizlidir.

İyi bil ki ölüm sana pek yakın,
Gaflet edip isyana düşme sakın,
“Gel ey kulum!” hitâbı gelir Hakk’ın;
Hak rızası belki onda gizlidir.

AŞKÎ Hakk’a dâvet eder ihvânı,
Hem diler ki olalar duâhânı,
Yüz akıyla verirsek imtihânı;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Read Full Post »

Ey (aşk ile kulluk yolunda) yolcu,

Âzâd iken esîr idik Allah’a çok şükür

Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâhlarız

190ask


12 Rebiülevvel 1430 (8 Mart 2009) itibariyle, beraberce bir Mevlid-i Nebi’ye daha şahid olduk,
Resulu Kibriya, aleyhi ekmelittehaya Efendimiz’in;

Dünyaya Doğumu: 12 Rebîulevvel 571 Pazartesi

Hicreti (Kuba’ya varışı): 12 Rebîulevvel 622 Pazartesi

Hicretin başladığı gece, canına kast etmek isteyenlerin bile,
emanetleri O`nda durmakta. Bu derece el-emin.

Ahirete Doğumu: 12 Rebîulevvel 632 Pazartesi

Bir şehre, bir ülkeye yahut dünyaya değil, âlemlere rahmet olarak gönderilmek ne demektir; bunun anlamını bir ömür düşünsek yeri. Çünkü O’dur ancak, alemlerin (dikkat müslümanların değil!) Rabbi olanın en sevgilisi…

Bu vesile ile Mevlam bizleri de ahlak-ı hamidiyye civarına hicret ettirsin nazındayız. Ve böyle devam edecektik hasbihalimize lakin aşk ülkesinin padişahından uzatılan billur kâseyi ikram etmeyi seçtik, afiyet olsun erenler:

Âzâd iken esîr idik Allah`a çok şükür / Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız

Hem azad iken esîr, hem de kul iken sultan…

Azatlıkta esareti hissetmek ve kul (köle ve esir) iken sultan gibi yaşamak…

Aşk, evvela Allah’tan kuladır. Allah kulu sever, sonra kul Allah’ı. Kulu yaratan ve ona aşk kabiliyetini veren Allah bununla kendisini tanımasını istemiş ve bu yüzden kainatı yaratmıştır. Allah’ı tanımak ancak aşk ile mümkündür. Aşk bir meşaledir ve kul (âşık=seven) Allah’ı (maşuk=sevilen) ancak onun ışığıyla görür. Ve gördüğü anda gerçek kulluk başlar. Kulluk mutlak itaattir. Eğer itaat Allah’a yapılıyorsa kul (abd) kelimesinin “hür insan, mal mülk sahibi olan kişi” anlamı; yok eğer kuldan kula itaat ediliyorsa “köle, irade ve özgürlüğü başkasının elinde olan insan” anlamı ön plana çıkar. Böylece Allah’a kul olmakla övünen nice sultanlardan, aşka kul olan sayısız padişahlardan yani şairin ifadesiyle “Aşk sultanının kölesi olan sultanlardan” söz edilebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde abd (kul) kelimesi “Allah’a iman eden, O’nun sevdiği kişi” anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kulluk, aslında seven ile sevilen arasındaki bir tavrın adıdır.

Bir kul (âşık), kendisinden istenen hizmeti (ayrılık acısına tahammül) ve verilen emri (kendinden vazgeçme, sevgili için olma, sevgili için can verme, akıl kaydından geçme) yerine getirdiği ölçüde kulluğa (âşıklığa) adım atmış olur. Bunun ötesi Sevgili’nin emrini yerine getirmekle kalmayıp onun rızasını kazanmak üzere gayretle çalışmak, çabalamak, saygı, sevgi, bağlılık vb. alanlarda mertebe kazanmaktır. Nitekim sufiler abd’in âbid (ibadet eden); ubûdiyet’in de ibadet’ten üstün olduğunu söylerler.

Hz. Peygamber de “abd” olmasını, “rasul” olmasından daha önemli bulmuştur. Zaten kelime-i şahadette de “abd” vasfı, “rasul” vasfından önde anılmıştır (abduhu ve rasuluh). Âbid hür, abd ise kuldur. Hür olanlar bir karşılık için, kul ve köle olanlar ise sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar.

Tasavvufta “âbid”in sevap kazanmak, ecir almak ve cennete gitmek için çalışmasından ziyade “abd”in yalnızca emri yerine getirmek ve itaat için çalışması önemli bulunur. Hani koca Yunus’un, “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni” demesi gibi.(Nasıl dediği 190. Mestmp3’ün şiir/ilahi suretinde buradan nûş edilebilir)


Nimete sahip olmayı isteyenle nimeti vereni isteyen arasında elbette çok dereceler farkı vardır. Bu durumda efendisinin mülkiyetinde bulunan kulun her şeyi efendisinin demektir. Nitekim kulluğun vasfı fakr u ihtiyaçtır. Âşık sevgiliye kuldur ve her şeyiyle onun uğrunda, yolunda, peşinde, izinde, özündedir. Bütün ihtiyaçları ondandır ve ondan gayrıya ihtiyaç bildirmez.

Bunun için aşk meş’alesinin ışık kaynağına yakın olması gerekir. Işıktan ne kadar uzaklaşırsa gölgesi (masiva) o kadar büyür; ışığa ne kadar yaklaşırsa gölgesi o kadar küçülür, hatta belli belirsiz bir hal alır. O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen, kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır. Tıpkı Allah`a yakın oldukça küçülen, tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda fenâ (Sevgili`de yok olma) makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orada hayat sürmeye başlar. Ezcümle insan abd (aşk) mertebesi için yaratılmıştır. Bu yolda âbid (âşık) olması için seçilmiştir. Hiç olmazsa müteabbid (âbidlere özenen) olması kendinden beklenir. Riyakar âbidlik ise en kötüsüdür.

Ne diyelim; âzâd iken esir olun inşallah!

Şükrettirene şükürler olsunki, bu haftada sözümüz yine O’nu anmakla kıymet kazandı. Ümmetin olduğumuz izzet yeter / Hizmetin kıldığımız devlet yeter

Güzel(i) düşünün, hoşça kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: