Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Aziz Çınar’

… Muhakkak ki Rabbin irade ettiğini fiile dönüştürür! (dilediğini dilediği gibi yapan ancak O’dur) [Hûd:107]

Dostunu tanı; O’nun selbî ve sübûtî sıfatları vardır. Sübûtî sıfatlarından irâde (dileme), kudret (güç yetirme), tekvin (yaratma) sıfatlarının ifade ettiği gibi O, her dilediğini anında yaratmaya muktedîr olandır. O, bir şeyi yaratmak isterse ona yalnız “OL” [Bakara:117, Âl-i îmrân:47, En’âm:73, Nahl:40, Meryem:35, Yâ-sin:82, Mü’min:68] demesi yeter. Ol dediği şey hemen oluverir.

Buradan da mâlûm olacağı üzere irâde yâni dilemek Allâh’ın bir sıfatıdır. Eğer Arap dilinde Cüz’î lâfzı Küll’den ayrılmış bir parça mânâsına ise bu irâde-i cüz’iye tâbiri ilim bakımından sakâmetle (bozukluk, sakatlık) mâlûl görünür. Çünkü bu cüz’î tâbirinden Allâh’ın küllî irâdesinden ayrılıp da öteye beriye dağılmış mânâsı anlaşılır. Hâlbuki Allâh’ın bu sıfatları hiçbir vechile kâbil-i taksîm değildir. Zira O, Ehad ve Samed’dir. Kendisinden ikinci bir varlık zuhura gelmemiş, tecezzi ve tekessürü (parçalara ayrılma, çoğalma) mümkün olmayan som ve tek bir bütün.

irade

Nitekim Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrâde, Kudret, Kelâm, Tekvin gibi İslâmiyet’te inanılması farz olan sekiz sıfatın insanlık âyinesinden görülmesi Hakk ile halk arasında bir münâsebet bulunduğuna muhkem bir burhandır. Bu sıfatlara Sıfat-ı Subûtiye denilmesi, subût bulacakları, zuhûr edecekleri muhîtin, tafsil i’tibâriyle âlem ve icmâl cihetiyle de âlemin özü olan Âdem olmasındandır. Âdem dediğimiz meyva âlem denilen ağacın mahsûlüdür. İşte bu sıfatlar tamâmıyla Hakk’ındır. Bunları kendine nisbet etmeye kimsenin hakkı yoktur. Yalnız bunların, insanda tecellîsi mazhariyet alâkasına göredir.

Her sıfat kim sende var izle anı
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı
Erişince zâtına özle anı
Gayre bakma sende iste sende bul
Çünkü Hakk’ın ef’al, sıfat ve zatı seninle zâhirdir. Ef’al sıfata, sıfat zata delildir. Şimdi bir iş sıfatsız açığa çıkabilir mi? Meselâ, ilimsiz iş açığa çıkmış olur mu? Böylece irade, kudret, işitme, görme, kelâm ve hayat olmadan bir iş açığa çıkabilir mi? Çıkamaz demek olur ki işler sıfatın vücuduna delildir. Böylece sıfat sıfatlanan (mevsuf) olmadan olur mu? Her sıfata bir mevsuf lâzımdır. Meselâ, irade mürid olmadan, kudret kadir olmadan olur mu? Olmaz. Bu halde sıfat da Hakk’ın vücuduna delil olmuş olur. Her şahıs kendinde zâhir olan ef’al, sıfat ile yüce Hakk’a delil yapabilir.

Bunlar tıpkı Güneş’in ziyâsı gibidir. Odayı aydınlatan ziyâ pencerelerin kâbiliyetine göre Güneş’indir. Yoksa küll olan Güneş’den ayrılıp da parça parça öteye beriye taksîm olunmuş değildir. Öyle tasavvur olunursa o vakit asıl irâdenin sâhibinden, bu sıfat eksile eksile biter. O vakit bir işin başlangıcında Besmele çekip Allâh’dan istiâne etmenin yâhut Allâh dilerse olur mânâsına gelen “inşâallâh” demenin hiç bir mânâsı kalmaz. Çünkü bu babda her ne yolda mütâlea edilirse edilsin araya bunun yarısı Hakk’dan, yarısı kuldan, yâhut çoğu Hakk’dan, birazı da kuldan gibi koyu koyusuna bir nevi ortaklık giriyor ki bu da [gizli] şirkten başka bir şey değildir.

Bunun için akla, zevke, tam bir kanaat verecek derecede öteden beri hallinde güçlükler çekilen, hattâ halli imkân hâricinde görünen bu irâde-i cüz’iye meselesini eğer câiz görülürse âfakî bir misâl ile izah edip kısa keselim:

Tavla oynanırken “se-yek 3-1” atmak istenir. Çünkü işe o yarar lâkin oynayan kimse elindeki zarları attığı vakit hiç istemediği ve işine yaramayan “şeş-beş 6-5” gelir oturur. Şimdi ne yapmak lâzım? İstenilen, “se-yek” mi oynanır, yoksa hiç istenilmediği hâlde kendi elimizle kondurduğumuz “şeş-beş” mi oynanır? Tabiî zarlar ne oynamayı hükmettiyse onu oynamaktan başka çâre yoktur. İşte elindeki zarları yine kendi eliyle atmak irâde-i cüz’îyesini sarf etmek demektir ki bir nevi tedbîrdir. Fakat atılan zarlar ne geldiyse o da takdîrdir. Tedbîr takdîre uymazsa kazâya rızâdan başka elden ne gelir?

Takdire bağlanup demişiz beli,
İrade-i cüz’ den çektik biz eli,
Dümeni şikeste keşti-i dili,
Nihayet engine saldık bakalım 

Şu hâlde “İrâde-i cüz’îye elimdedir, istediğimi yaparım” dâvâsiyle lâ-şuurî (bilinçsiz) bir hâlde Kader’in hükmüne karşı savaşa çıkan kahramanların benimsedikleri irâde-i cüz’îyenin ilimde kazandığı kıymet işte bu kadarcıktır.

Şu hakîkat her şeyden evvel bilinmelidir ki Allâh’ın Kur’ân’ında, Habib-i Kibriyası’nın hadîslerinde, gerçek ve yüksek âlimlerin eserlerinde insanlara böyle bir irâdenin verildiğine dair hiç bir işâret yoktur. Bilâkis Kur’ân-ı Kerîm’de “Bir ağacın herhangi bir dalını kesseniz, yâhut kesmeyip de o dalı yine öylece ağacında bıraksanız, bu her iki hâl Allâh’ın izniyle olur” [Haşr:5] meâlindeki âyetin hükmüne bakılırsa bu iki şıktan gerek vukua gelen kesme fiilinin, gerek zuhûra gelmeyip de yalnız tasavvurda kalan kesmemek niyetinin ikisi de Allâh’ın irâdesiyle olduğu işâret buyurulmuştur.

Diğer âyetlerde ise “Sizin istediğiniz olmaz ancak Allâh’ın istediği olur” [İnsan:30] ve “Her hareket edenin nâsiyesi (idare ve tasarrufu) Allâh’ın elindedir” [Hûd:56] ve “Sizi ve yaptığınız işleri yaratan Allâh’tır” [Sâffât:96] ve “Hiçbir şey için “Onu yarın kesinlikle yapacağım” deme (çünkü Allâh’ın onu inşa edip etmeyeceğini bilemezsin)! Sadece “İnşâ Allâh = Allâh dilerse, inşa ederse” kaydıyla demen, müstesna! Unuttuğunda Rabbini (hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret (hatırla)! Ve de ki: “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi) olgunluğa erdirir.” [Kehf:23-24] buyuruluyor.

“Allİh mü’minlerin nefislerini, mallarını satın aldı. Mukâbilinde kendilerine cennet verildi” [9:111] meâlindeki âyet-i kerîmede verildiği işâret buyurulan cennet nefis ve hevâ erbâbının husûsiyle amellerinin mukâbilinde ücret bekleyen sofuların imrenip de ağızlarının sularını akıttıkları cennet değildir. Bu cennet Allâh’ı gerçekten seven âşık-ı sâdıklardan, yüksek mânâ erlerinden Yunus Emre’nin:

Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri;
İsteyene ver sen ânı bana seni gerek seni
diye candan özlediği ve yine bu mânâ erlerinden Mısrî Niyâzî’nin:

Ne hâsıl ey Niyâzî Cennet-i İrfân’a varmazsan
Tutalım Hakk senin anda yerin Dârü’n-naîm etmiş
buyurduğu mânâ ve irfân cennetidir.

İşte bu cennet kendilerinde varlık benimsemeyen, kuvvet ve kudreti mâbudlarından bilen, Lâ havle’yi Allâh’ın istediği gibi okuyan kimselerin girebileceği cennettir.

Bir de şu âyet-i kerîmeye bakalım da ibret alalım; benliğimizle küs kütük kalmıyalım; fırsat var iken yol alıp maksada ermeye çalışalım. İbret almak istediğimiz âyet-i celîlenin meâli şöyledir: “Allâh, peygamberlerin hepsini toplayıp gönderildikleri oldukları ümmetlerden ne yolda cevap aldıklarını soruyor: Peygamberlerin hepsi birden: Biz ne yaptığımızı bilmiyoruz. Gaybı bilen ancak sensin” [Mâide:109] diye cevap veriyorlar.

Bu mubâreklerin dinî, ahlâkî, medenî, içtimaî bakımdan vücûda getirdikleri inkılâblar beşeriyetin kudreti fevkindedir. Bununla beraber Allâh’ın kendilerine tevcih ettiği bu suale karşı yaptıkları hârikulâde işlerin hepsini kendilerinde fâil ve mutasarrıf olan mâbudlarının tecellîsi olduğunu hep bir ağızdan ikrâr8 ve tasdîk ettiler. Kendilerine irâde-i cüziye nâmiyle bir pay ayırıp “Biz de şunu yaptık, bunu yaptık” diye bir şey söylemediler. Bu sınamaya karşı ilim ve edeb öğrendikleri muallimlerinden tam numarayı aldılar. Ve yine onun izniyle meb’us oldukları kavmi cehlin karanlıklarından ilmin aydınlıklarına çağırdılar.

İşte nefislerini, mallarını Allâh’a satan Allâh’ın hâlis mü’min kulları bunlardır. İşte beşeriyet mağarası, içinde Allâh’ın sağa sola çevirdiği Ashâb-ı Kehf bunlar olduğu gibi taayyün kubbeleri içinde kendilerini Allâh’dan başkası bilmeyen ve kendilerinde irâde-i cüziye tasavvur etmeyen velîler de bunlardır ve bunların izlerinden ayrılmıyan bahtiyârlardır.

Bu mubâreklerin ahlâk ve evsâfı aynı Kur’ân’dır. Peygamberimizin vefâtından sonra ashâbdan bâzı kimseler, Aîşe vâlidemizden, Peygamber efendimizin evde bulundukları müddetçe ahlâk ve etvârından bazı şeyler sordukları zaman, vâlidemizden “O’nun ahlâkı Kur’ân idi” cevâbını almışlar ve bu ârifâne ifâdeden istifâde etmişlerdir.

Ana karnındaki bir çocuğun teşekkül eden âzâ vâsıtaları çıkacağı muhitteki maksadlara uygun bir sûrette nasıl tertib olunmuşsa, meselâ görmek maksadına göz, işitmek maksadına da kulak vâsıta olduğu gibi Kur’ân ile insan arasında da aynı mutâbakat tesis edilmiştir. Onun için Kur’ân insâniyet mefhûmunun en kıymetli bir cevheridir.

İnsan da bu mukaddes cevherin parlak mayasiyle bezenmiş bir mahfazasıdır. Nasıl ki, hadîs-i şerîfde: “İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştir” buyurulmuştur. Fakat yalnız sûrete bağlanıp da insanın Kur’ân ile ne yolda bir münâsebet tesis etmiş olduğunun zevkini tatmayanlar Kur’ân ile ikiz doğmuş sayılmazlar. Çünkü “Rahmân (El Esmâ ül Hüsnâ ile işaret edilen tüm özelliklerin sahibi), Talim etti Kurân’ı (Esmâ mertebesindeki özellikleri oluşturdu). Halketti İNSAN’ı, Öğretti ona beyanı (Esmâ özelliklerini insanda açığa çıkardı); (Hz. Âli’nin deyişiyle “‘İnsan’, konuşan Kur’ân” oldu.)” [55:1-4] meâlindeki âyetin dizilişine bakılırsa ilk önce Kur’ân tâlim ediliyor. Sonra insan yaratılıyor mânâsı anlaşılıyor. Hâlbuki buna karşı insan yaratılmadan evvel Kur’ân kime tâlim olunuyor suali de vârid görünüyor.

Bu âyetin şu şekilde dizilmesine basîret gözüyle bakılacak olursa insanın yaratılması kendisine Kur’ân tâlim olunmaya bağlıdır, Kur’ân’ın ancak insan mefhûmunu takrîr ettiğini ilmî ve ahlâkî bir sûrette zevk ve o mânâda tahakkuk eden o anda insan olarak yaratılmış olur mânâsı bu âyetin bu sûretle dizilişinden pek açık olarak anlaşılır. İşte o vakit Kur’ân ve insan nüshaları birbiriyle birleşir ve “Bu kitapta şüphe yoktur” [Bakara:2] kanaatine şüphesiz bir îman ile varılmış olur.

Halkı Allah’ın izni ile bırak, yine O’nun emri ile arzularından geç. Bir ayet-i Kerimede şöyle buyrulur: “Eğer inanıyorsanız, Allah’a güvenin…” [Mâide:23] Kendini Allah’ın fiiline, iradesine terket. Saydıklarımızı yaparsan ilahi emirlere bir kab olursun. Halkı bırakmak; onların elinde hiçbir iyilik veya kötülük olmadığına ve olamayacağına inanmakla olur. Bütün kuvveti Allah’tan görüp halkın elinde mevcut olan bir şey görmeden Allah’ın kudretini tasdik etmekle mümkün olur. Kendini bırakmana gelince Hakk’a teslim olman ve sebepleri bir yana atmanla olabilir. Kendinden hiçbir hareket görme, gücüne kuvvetine mağrur olma. Bu halinde kendini hor görüp, özünden nefret etme. Hakk’a teslim ol, O’nun emirlerine göre hareket et. Şunu iyi bil ki, her şeyi evvel ahir yapan Allah’tır. Sen ana karnında bilinmez bir nesne iken, O besledi ve bu aleme getirdi. Ve yine sen, beşikte her şeyden habersiz yatarken esirgeyen O oldu. İşte o eski hallerini düşün ve Hakk’a güven. [Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî]

Hâsılı Ahmed Amiş Efendi Hazretleri ne güzel beyan buyurmuşlar hakikati: “İrâde-i külliyye’nin efrâd-ı beşerde zuhûruna o ferdin irâde-i cüz’iyyesi denir. İyyâke Na’büdü ve iyyâke nestain (Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım buluruz) irâde-i cüz’iyeyi silmiş süpürmüştür. Ârifler için irâde-i cüz’iyye’yi tasdik etmek küfürdür. Mahcuplar için de irâde-i cüz’iyye’yi adem-i tasdîk küfürdür.”

Ne edeyim Ya Rabbenâ cümle irâdet sendedir
Vermedin bir zerre kuvvet gayra kudret sendedir

Zâhirinden söyleyen sen dinleyen sensin Şehâ
Zâhir ve bâtın senindir ‘îş ve ‘işret sendedir

Nahnu akrabu fıkhına akreb olduğu içindir bize
Gayrı yok kurbdan müberrâsın hüviyyet sendedir

Çarşı-yı kesret içre açtı hikmet bir dükkân
Vezin eden sensin teraziyi meşiyyet sendedir

Zâhirindir bu cihân her âlemin sen cânısın
‘Reânî’ yoktur ara yerde ayn-ı ru’yet sendedir

Pertev-i nûr-i tecellî kurdu bir nev bârigâh
Hem müşebbeh hem münezzeh fasl-ı vuslat sendedir

Ne edip ne zann edip Şeyhî deyû söylediğim
Hep senindir hep senin bu nutk u sohbet sendedir

Hak evveldir ve âhirdir. Ezeldir ve ebeddir. Hakkın girdiği kalb ölmez. Ölmezler işte bunlardır. Ezelde Hak’ta idik. Hak’tan geldik, Hakka yürüdük. Gelmek gitmek; ab- dın ihtiyârında değil, Hakkın irâdesindedir. Mürîd demek; Hakkın irâdesine bilâ-kayd u şart boyun kesmiş, teslîm olmuş, eyvallah etmiş demektir. Buna «ikrâr» derler. İkrârı Hakka verenlerin, bu âlemde karârı kalmaz. Çünki karârını ezelden vermiştir. Nasîbini almış- tır ve (elhamdülillah) demiştir.

Allâh’ın irade ve kudretinin bittiği yer neresidir ki; orada “beşerin irade ve kudreti” başlasın cânım efendim…

İrâde-i cüz’iyye olduğu zaman fânî,
Zât’ından tulû eder İrâde-i Sultânî.

Bakî selâmette olunuz erenlerim, ferman “fa’âlün limâ yürîd” hazretlerinindir.

Ne eyleyeyim Sensiz beni; Beni benden al ki
Sen ben’de, ben de Sende olayım.
Andan sonra da Âdem olayım.
İrâde buyur da mürîd olayım.
Fermân buyur da derviş olayım.
Hak Dost, Dost Hak.
Dostu buldum.
İstemem ne tâc, ne post
Gönül, Dosta oldu post

Şükür elhamdülillâh
Hâzâ min fazl-ı Rabbî

Elimiz bu kadarına uzandı, söz tamam oldu
Nâ-tamamların elinden lütfun tutar oldu

Hem bir avuç toprakta kusurdan başka ne ola ki…

Reklamlar

Read Full Post »

Bismillah yâ Fettâh, Bismillah yâ Rahmân, Bismillah yâ Rahîm, Bismillah yâ Muîn, Bismillah yâ Sabûr, Bismillah yâ SelâmBismillah yâ Şâfî, Bismillah yâ Kâfî, Bismillah yâ Hayyu’l Kayyûm. Destur Fethu’l-ebvâb-el-hayr, Destur def’i ref’i şerr ü belâ, Destur Fethu’l-Kulûbinâ, Destur yâ Feyyâz, yâ Mu’tî, yâ Kerîm.

Feyz-i irfân hakikat ilmini ihsân buyur
Öyle yazdırdın, öylece kabul buyur

selam_olsun

Selâmete giden yolda sen varsın
İyi kullarına her yerde kârsın
ES-SELÂM adınla herkese yârsın

Selâmun aleykum, selâm olsun size fakat ayrılanların verdiği selâm değil her zerresi birliği haykıran öylesine selâm ki biteviye yenilenip duran, “her an bir iş ve oluşta olanın” [Rahmân:29] nefesiyle…

Mâdem dünya bir gündür, o gün bugündür, bir kördüğümdür. Düğümlerin çözüleceği günü bugün bilip birlikte yaşamaya var mısınız?

Selamdan evvel söze başlamayın. Kim selamdan önce söze başlarsa ona cevap vermeyin. [Râvi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) R. Ehâdis:466-6]

Es-selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berakâtuhu

Selâm ile size yönelene, siz de daha kapsamlı, daha güzel bir selâm ile karşılık verin yahut aynısıyla karşılayın. Muhakkak Allâh, her şeyde Hasîb’dir (açığa çıkanın sonucunu yaşatandır). [Nisâ:86]

ve aleykumuss-selâm ve rahmetullâhi ve berakâtuhu

Aşkla başladı, cümle fâninin fenâda safâ sürdüğü hayat ve bütün varlığı sevgisinden yaratmıştır Allah. Hâsılı her şey sevmekten, aşktan ibarettir. Aynı şekilde ahirette ibadet yoktur amma muhabbet vardır, sevmek vardır, iman vardır ve elbette “selâm” vardır.

Kapılar açıp köprüler kuran anahtar kelimemiz şimdi de “selâm” ve işte bu anahtarın çıktığı ummân:

İmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olmazsınız. İşlediğiniz takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız. [Müslim:İman-93]

Nâm-ı tû Selâm u geşte Sâlim
Ez gerden-i men figen mezâlim

Senin adın Selâm (her çeşit afet ve kederlerden emin olan) ve Sâlim (Eksiği, noksanı olmayan, hatâsız, kusursuz ) olarak geçer mâdem benim yakamdan mezalimi, zulüm ve haksızlıkları düşür.

Peki nedir selâm?

Selâm ( السلام ) Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Allah onu yeryüzüne vazetti, aranızda yayınız [Et-Tergib ve’t Terhib:III-428]

Bir kere şunu bilmiş olasın ki:
O Selâm’dır (yaratılmışlara selâmet ihsân eden, yakîn ve kurb hâlini oluşturan, mâiyet sırrını açığa çıkaran) [Haşr:23]

ES-SELÂM CELLE-CELÂLUHÛ: Kullarını, dünyevî ve uhrevî âfetlerden kurtaran, mahlûkâta (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere “İSLÂM”ın hazmını veren; Dar’üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahîm ismini tahrik ile açığa çıkardığı isim – özelliktir! “Selâmün kavlen min Rabbin Rahîm = Rahîm Rab’den “Selâm” sözü ulaşır (Es-Selâm ismine yüklenen özelliği, Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!” [Yâsin: 58]

Mâdem O Selâm’dır, kulu olana yakışan da “Tehallaku bi-ahlâkillah, tehallaku bi ahlâki rasûlullah” yâni Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın ve Rasûlullahın ahlâkıyla ahlâklanın, rengine boyanın emrine muhabbetle tâbi olmaktır. Öyle ya O El-Kerîm olarak mutlak cömert biz de kul olduğumuz kadarıyla mukayyet cömert:

Anadolu köylerini gezen turist abla, gördüğü ilgiden ziyadesiyle memnun olduğu halde rehberlerine, Müslümanların neden bu kadar cömert ve misafirperver olduğunu sormuş.  Gönül dilinden anlayan, Müslümanlığı ve insanlığı ince bir görüşe hayatından sızan hazreti insan hemen cevap vermiş: “Çünkü Müslümanların iman ettikleri Allah da çok cömert ve misafirperver”

Ahlakı Kur’an olan Habibullah Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmak ise Kur’ân’ın bütününü yaşamak, güzel ahlakı tamamlamak, rengine cümle boyanmak olsa gerektir.

Burada şâhid olduğunuz cümleler ise O’nun selâmını alanlardan, irfan meclisinde dinlediklerimizden…

“Kardeşlerime selâm olsun” buyuran Habîb-i Kibriyâ’ya duyulan sevgiyi en çok O’nun rengine boyanan mü’minlerin yüzünde görürüz zirâ Efendimiz’in selâmını almıştır onlar.

İşte o selâm can kulağına erişti ya:

Selâm itmişsin ey hûri-likâ âdemlik itmişsin
Cahîm-i firkatin şimdi bana Dârü’s-selâm oldu

– Dârü’s-selâm, selâm yurdu, ne efsûnkâr bir kelime. Kelâm-ı kadîm’de yeri var mı?

Allâh, Selâm Yurduna (bedensel sınırlamalar ötesindeki, hakikatinize bahşedilmiş kuvvelerle yaşam boyutuna; ana vatanınıza) çağırıyor. [Yunus:25]

Bu dâveti can kulağıyla işitenlerin de diline pelesenk olmuş evrad u ezkarlar biliriz:

Allâhümme ente’s-selâm  ve minke’s-selâmu ve ileyke yeûdu’s-selâm fe hayyinâ Rabbenâ bi’s-selâm ve edhilnâ dâreke dâre’s-selâm. Tebârekte Rabbenâ bi’s-selâm ve teâleyte leke’l-hamd ü yâ zelcelâli ve’l-ikrâm: Ey Allah’ım, zatı ayıptan ve sıfatı noksandan ve kötü fiillerden pâk ve sâlim olan ve kullarını korkulu şeylerden kurtarıcı sensin. Dinî ve dünyevî âfetlerden ve kahr eserlerinden iki cihanda selâmet ve kurtuluş sendendir. İki cihanda selamet, sana dönüşe ve kavuşmaya bağlıdır. Ey Rabbimiz, bizi korkunç şeylerden muhafaza buyur ve selametle ebedî hayata eriştir. Bizi fazlınla ve lütfunla ‘Darüsselam’ ismiyle isimlendirilen cennetine koy. Sen selamet, bereket ve ihsan sahibisin. Ey azamet, celâl, ikram ve cemal sahibi olan Allah’ım! Zatınla, ef’âlinle, sıfatınla herkesten ve her şeyden yücesin. Bütün hamd ve senâ ancak sana mahsustur.

Yâ Rab beni kavuşdur dârü’s-selâm-ı yâre
Rûhumda iştiyâkım çokdur o huld-zâre

asırlardır bu topraklarda, her sabah okunan Evrâd-ı Bayramîyye’de geçer:

Merhaben bi’s-sabâhi’l-cedidu ve bi’l-yevmi ‘s saidu ve bi’l-melekeynil kerimeynil katibeyniş – şâhideynil âdileynil hâfizayni : Şu gelen yeni sabaha selam olsun merhaba yeni sabah ve merhaba pek uğurlu ve güzel günümüz ve merhaba beni yalnız bırakmayan koruyucu, yazıcı, âdil melekler, size de selâm olsun.

Biz, bu selâmın âdâbını O’ndan öğrendik ki O’da Rabbinden aldı selâmı:

Cibril (a.s.) Bana geldi ve buyurdu ki: “Ya Muhammed (s.a.s.) Rabbin Sana selam ediyor ve şöyle buyuruyor: Muhakkak ki Allâh ve melekleri, Nebi’ye salât eder… Ey iman edenler, siz de O’na salât (yönelin) edin ve tam bir teslimiyet ile selâm verin! [Ahzab:56]

Emrini duyduk, işittik ve imân ettik:

“Ey Allah’ın Resûlü, sana nasıl selam vereceğimizi (tahiyyat dua­sından) öğrenmiş bulunuyoruz. Ancak sana nasıl salât (dua) edeceğiz?” dedik. Bunun üzerine:

“Şöyle deyiniz!” buyurdu: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed Kemâ salleyte alâ Îbrahime ve alâ âl-i İbrahim. İnneke hamîdun mecîd. Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kemâ bârekte alâ İbrahîme ve alâ âl-i İbrahime inneke hâmîdun mecîd. [Tirmizi:Vitr-20]

Böylelikle bize asırlardan öncesinden gönderdiğin selâmı da canla başla almış olalım yâ Habîballah:

Benden sonra gelen ümmetimden kıyamete kadar rast geldiklerinize selâm söyleyin. (Resulallah (s.a.s.) Meymune (r.anha)’nın evinde otuz kadar ashabına nasihat ve veda ettiğinde bu hadisi şerifi söyledi.) [Râvi: Hz. İbni Mes’ud (r.anhüma) R. Ehâdis:79-3]

Ki kendi hakikatinin gereğince sevk-i tabi ile hareket edenlerden, seni bilenlerden, sana selâm vermeyen yoktu yâ Habîballah:

Cebrail (a.s.) Bana gözükmeye başladıktan sonra hiç bir taş veya ağaç geçmezdim ki, Bana “Esselâmu Aleyke Yâ Resulallah” demiş olmasın. [Râvi: Hz. Âişe (r.anha) R. Ehâdis:352-8]

İslâmiyette birine selam verirseniz o da size ve aleykümüsselâm der, güzel sûrette mukâbelede bulunur. İşte Salavât-ı Şerîfe dahi böyledir derhal Peygamberimizin ruhu tarafından size iade edilir, şu halde Efendimize gönderilen salavat ve selâmların ehemmiyeti âşikâr oldu. Eğer “YÂ ALLAH” diye zikr ü tesbihte iseniz “Beni düşünen sevgili kulum, seninle beraberim, sen ne istersen söyle vereceğim” der ve sizi aynı sizin gibi anar. Hamam ve Câmi gibi kubbeli boş ve geniş yerler bu anışı isbat eder ki, “Yâ ALLAH” derseniz aynı sözün sizin kulağınızda da akisler yaptığını duyarsınız. Hayatta hiç bir hareketimiz, sesimiz gibi zâyî olmayıp yine bize geliyor aksediyor demektir. Şu halde dâima Rabbimizi ve Peygamberimizi anmamızın lüzumu anlaşıldı demektir.

Selâmı veren emân verir, selâmı alan selamette olur,  garîbe bir selam, bir altın yerine geçer. [Kutadgu Bilig]

– Peki insan selâmı nereden öğrenmiştir?

Hz. Adem, ilk insan olması sebebiyle başka bir insanla selamlaşması mümkün değildir. Bu bakımdan ilk selamlaşması meleklerle olmuştur. Buna işaret eden hadis şöyledir: “Cenâb-ı Hak Adem’i yarattığı zaman; git şu oturan meleklere selam ver, selamını nasıl karşılayacaklarını dinle. Zira onların karşılığı senin ve evladının selamı olacaktır.” buyurdu. Bunun üzerine, Hz. Adem, ‘es-Selamu aleykum’ dedi. Melekler de ‘es-Selamu aleyke ve rahmetullah’ diye mukabelede bulundular. [Muhyiddin Nevevî, Riyazussâlihin:II-270]

– İnce insan demek olan müslüman, selâmı kimlere verir?

Evinden çıkarken geride kalan hane halkına ve her girdiğinde boş da olsa evine selam ver:

Bir eve girdiğiniz zaman ehline selam veriniz, çıktığınız ·zaman da selam veriniz… Eve girdiğin zaman, evde kimse yoksa, ‘es-Selamu aleynâ ve ala ibadillahissalihîn’ deyin zira melekler selamı size iade eder. [Musannaf, X:359-389]

Bu selamdan sana da pay var merak etme:

Adam evine girince şöyle desin: “Allahım, ben senden hayırlı giriş ve hayırlı çıkış dilerim. Allah’ın adıyla girdik ve Allah’ın adıyla çıktık. Ve ancak Rabbımız olan Allah’a tevekkül ettik.” Sonra nefsine selam versin. [Râvi:Hz. Ebû Malik el Eş’ari (r.a.) R. Ehâdis:66-11]

Sımsıcak bir güleryüzle yolda karşılaştıklarından, müsait durumda olanlara, bir iyi dilek temennisi olarak selâm ver:

Yemek yedirmek ve tanıdığına da tanımadığına da selam vermektir. (Bir kimse Peygamberimize islamiyetin ne türlüsü iyi? diye sormuştu) [Râvi: Hz. İbni Amr (r.anhüma) R. Ehâdis:252-8]

agac_selam.jpg

Her selâm ile biraz daha kendine geleceğini, arınacağı hatırlayarak selâm ver:

Birbiriyle karşılaşan iki müslümanın misali biri diğerini yıkayan iki el gibidir. (Selam verir musahafa eder, mağfiret olunurlar.) [Râvi: Hz. Enes (r.a.) R. Ehâdis:392-1]

Hatta beraber yürüdüklerini bir süre göremesen ilk görüşte yine selam ver:

İki müslüman beraber giderken aralarına bir ağaç, toprak veya bir kaya girerse, biri diğerine selam versin ve selamı çoğaltsınlar. [Râvi: Hz. Ebud Derda (r.a.) R. Ehâdis:32-2]

Yolda bir engelli kardeşine rastlarsan, sesini ve kalbini yumuşat, sakın selâmı unutma:

Âmâya (âmâdır diye) selam vermemek, hıyanettir. [Râvi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) R. Ehâdis:250-7]

Gün içinde, yolun, Allah’ın evi olan mescitlere mutlaka uğrasın, camiye girdiğinde, iki rekat namaz kılmadan oturma, buna “camiyi selamlama” mânâsına tahiyyatül mescid derler:

Biriniz mescide girdiğinde, oturmadan önce iki rekat namaz kılsın. [Müslim:Salatü’l-Müsâfirîn-11]

Tahiyyat ile şâhid olduğun selamlaşma sahnesinden sonra namazın sonuna yaklaşırken, huzurdan ayrılmanın acısıyla önündekine ve sağ yanına, sol yanına ve arkandakine başını çevirerek ‘es-selâmu aleykum ve rahmetullah’ diyerek verdiğin selâmda ise  ikâme-i salâttan idâme-i salâta geçiş vardır erenlerim, dört yanın selâmet içinde olduğu halde…

Bu selâmın ehli indinde bir başha esrârı daha vardır: Onun için namazda selâm: “Esselâmın aleyküm ve rahmetullah Rabbi’l- maşrık”:Âmin “Esselâmu aleyküm verahmetullah Rabbi’l-mağrib”:Âmin Can kulağın açıksa, birisi ALLAH selâmıdır, biri Resûlullah’a selâmdır.

Habîb-i Kibriyâ Efendimiz selam verip (namazdan çıkınca) üç kere istiğfarda bulunup Allahümme ente’sselâm ve minke’sselâm tebârekte ve teâleyte yâ ze’lcelâli ve’l-ikrâm. (Allah’ım sen selamsın. Selâm.et de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin)” buyururlardı. [Tirmizî:Salât-224]

Hayatın en büyük gerçeği olan ölümü unutmamak için mezarlıklara uğramayı da ihmâl etme:

Yahya Kemal’in Madrit Büyükelçiliğimizi yaptığı yıllarda nüfusumuz 14- 15 milyon kadarmış. Bir vesile ile kendisine ülkemizin nüfusu sorulduğunda: “Türkiye’nin nüfusu 50 milyondur…” buyurunca  orada bulunlar bu cevaba şaşırmışlar tabi ve hayretlerini gizleyemeyerek: “Bu nasıl olur” demişler. Bunun üzerine Yahya Kemal şu izahı yapmış: ”Bunda şaşılacak ne var ki? Biz ölülerimizle birlikte yaşarız”

Ölen insanlarla, münasebetin kesilmemesinde, selamın pek büyük bir rolü vardır.

Bir adam akrabasının, yakınının kabrine gider, selam verir ve onun yanında oturursa, selamını alır ve onunla yanındaki kalkıncaya kadar ünsiyet eder. Esselamü aleyküm yâ ehlel kubûri, minel mü’minîne vel müslimin. Yağfürullahü lena ve leküm, entüm selefüna ve nahnü bil ısri. Allah bizi ve sizi affetsin, Siz önden gidicisiniz, biz de peşinizden, size kavuşacağız. Ey Allahım! Onların ecrinden bizi mahrum etme. Ve onlardan sonra bizi fitneye uğratma. Allah’a iman ederek dünyadan çıkmış olan ey fani ruhlar, çürümüş bedenler, toprak olan kemikler selam üzerinize olsun. Allahım, indi ilahinde bunlara rahmet indir ve bizden (onlara) selam ulaştır. Esselamü aleyküm ey mü’minler kavminin yurdu. Biz ve siz yarın bize vaad edilene kavuşacağız. Ey Allahım! buradakilere mağfiret et. Esselamü aleyküm ey müminler kavminin yurdu. Biz size kavuşacağız. “İnnâlillah ve innâ ileyhi râci’ûn.” Sizler büyük bir hayra nail oldunuz. Ve dünya şerrini de atlattınız. [Râvi: Hz. Beşir (r.a.) R. Ehâdis:215-2]

Mezarlıktan çıktan sonra, kalbin baharı olan çocuk sesi de eksik olmasın hayatından

Habib-i Kibriya Efendimiz çocuklarla selamlaşırdı. Bu suretle çocuklarla münasebet kurar ve onları okşar severdi. Bir gün Hz. Peygamber Ensar’ı ziyaret ediyordu, Ensarlı çocuklar Peygamber’in etrafını çevirdiler. Peygamber onların başını okşadı ve selam verdi. O, engin bir tevazu içinde çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş, hal hatırlarını sormuş, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmiş, onların kusurlarını da hoş karşılamıştır. Bundan dolayıdır ki, dünyanın en mutlu çocukları, onun yaşadığı dönemin çocuklarıdır diyebiliriz.

Elbette dost meclislerine de uğrar gelip geçerken yolun:

Sizden biri bir meclise gelince selam versin. Oturma gözüküyorsa otursun. Kalkıp gitmek isterse yine selam versin. Zira birinci selam ikinci selamdan evlâ değildir. (İkinci selama da ihtiyaç vardır. [Râvi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) R. Ehâdis:23-8]

Sonra o meclislerde, bize selâmı öğreten Sultânı hatırlamayı, hatırlatmayı unutma:

Meclis olmuş tıka basa
Nice vaaz nice kıssâ
Güzel adın anılmazsa
Sohbet nedir yâ Nebî
Salli ala resulinâ Ahmed,
Muhammed, Mustafâ

Meclislerinizi Bana selat ve selam getirmekle ziynetlendiriniz. Zira Bana salavat getirmeniz kıyamette size nur olur. [Râvi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) R. Ehâdis:293-5]

Hele bir de günlerin efendisi Cuma geldiyse selâm, mahlukatın nefesiyle âleme yayılır:

Cuma günü olduğunda, kuş kuşa, vahşi hayvanlar vahşi hayvanlara, yırtıcılar da yırtıcılara “Selamün aleyküm, bugün Cuma günüdür” derler. [Râvi: Hz. Ali (r.a.) R. Ehâdis:60-11]

Cumaları ve selâmı yayan  nefesleri uc uca ekleye ekleye ekleye, selam.et içre yaşarken banttan izlediğin filmin sonu yaklaştığında:

Müslümana ölüm geldiğinde azaları birbirini selamlar. Ve şöyle derler: “Selam sana. Sen benden, ben de senden kıyamete kadar ayrılıyoruz.” [Râvi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) R. Ehâdis:235-11]

Ten kafesinden kurtulup da en yüce sevgiliye kavuşma vakti geldiğinde:

Tahıyyetühüm yevme yelkavneHÛ Selâm* ve eadde lehüm ecran kerîma; O’na kavuşacakları (ölüm, zati tecelli) gün, onlara tahiyye’si (hayat-esenlik dileği) “Selâm”dır… Onlar için kerîm (şerefli, bitmez) bir ecir hazırlamıştır. [Ahzab:44]

Ve bir berzahtan geçilir, en büyük zevk alemine varan seferde:

Mü’minlerin kıyamette sırat üzerindeki alametleri: “Ya Rabbi Sellim, Sellim” sözüdür. (Selam ismiyle tecelli edip selamete erdir.) [Râvi: Hz. Muğire İbni Şu’be (r.a.) R. Ehâdis:305-12]

Sabr edenlere, Adn cennetinde, vatanına döndüğünde selâm:

Selâmün alayküm Bima sabertüm fenı’me ukbed dar; “Selâmun aleyküm sabretmenizden dolayı… Yurdun sonu ne güzel!”, (der, melâike). [Ra’d:24]

Selâmun aleyküm (Selâm ismiyle işaret edilen kuvvesi sizde açığa çıksın) sabretmenizin sonucu… Son vatan ne güzel!” (“Vatan sevgisi imandandır” hadisinde işaret edilen “vatan” bu olsa gerektir.

Temizlenenlere, zümer cennetinde karşılama selâmı:

Ve siykalleziynet tekav Rabbehüm ilel cenneti zümera hattâ iza cauha ve fütihat ebvabüha ve kale lehüm hazenetüha Selâmün aleyküm tıbtüm fedhûluha hâlidiyn; Rablerinden ittikâ edenler (beşeriyetlerinden korunanlar) ise zümreler hâlinde Cennet’e sevkolunmuştur… Nihâyet oraya geldiklerinde ve onun kapıları fetholunduğunda (açıldığında), onun bekçileri onlara: “Selâm’un aleyküm! Tayyipsiniz, tertemiz olmuşsunuz… Ebedi kalıcılar olarak girin oraya” [Zümer:73]

ve bir cennet nimeti olarak selâm:

La yesmeune fiyhâ lağven illâ Selâma ve lehüm rizkuhüm fiyhâ bükreten ve aşiyya; (Onlar) orada lağv (faydasız boş söz) değil ancak “Selâm” işitirler… Orada kendilerinin sabah-akşam rızıklanmaları da sözkonusudur. [Meryem:62]

Ki zâten canların çektiği de ancak selâmdır, selâm!

Lehüm fiyhâ fâkihetün ve lehüm mâ yeddeûn; Onlar için orada meyvalar (amellerinin hâsılası idrâklar) vardır… Ve onlar için temennî -arzu ettikleri/canlarının çektiği şey vardır. Selâmün kavlen min Rabbin Rahîm; (Ki o temennî ettikleri/canlarının çektiği şey) “Selâm”’dır; (yani) Rahîm Rabb’den bir söz (devamlı, selâmet hükmü) [Yâ-sin:57-58]

Ehli Cennet, nimetlerine dalmış halde iken kendilerine bir nur zahir olur. Başlarını kaldırınca görürler ki, Rab, üstlerinden kendilerini şereflendiriyor. Ve “Esselamü aleyküm ya ehli Cennet” diye buyuruyor. İşte bu, Allah Tealanın Kur’andaki “Selamün kavlen mirrabbirrahim” ayetindeki buyurmasıdır. Ondan sonra Allah onlara nazar eder, onlar da Allah’a nazar ederler. Ve Rablarına nazar ettikleri müddetçe, başka hiçbir nimete iltifat etmezler. Ta ki, Allah Tealanın temâşâsı kalkıp, nuru ve bereketi kalıncaya kadar. [Râvi: Hz Cabir (r.a) R. Ehâdis:247-1]

Peki… O’nda ğâib olanlara bir de sualimiz olsa, bu cennet için zahiri kıyam.eti beklemek şart mıdır?

“Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan
Haşr-ü neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan 

Yüzünü gölgeye (beden) değil güneşe(ruh) çevirdiğinde, kendini bulup, aslına dön.üş.düğünde selâmı kendinden kendine verirsin:
VesSelâmû aleyye yevme vülidtü ve yevme emutü ve yevme üb’asü hayya; “Doğduğum gün, öleceğim gün ve Hayy olarak ba’solacağım gün Selâm bana”. [Meryem:33’ten Ruhullâh olan Hz. İsâ aleyhisselâm’ın selâmı]

Mânâyı kelamsız anlayana sahibinden selâm olsun, geride kalanlara ise ayet açık:

Sen onlara aldırma ve: “Selâm” de! Yakında bilecekler (işin hakikatini)! [Zuhrûf:89]
Artık o halde olanlara saygılı davranarak onlardan uzak dur ve selam vererek ayrıl. Belki de yakında hakikatlerini bilirler.

Kâse-i ömür dolarken, Bir “Gel” emri ile vakit tamam olmadan evvel,
Selâm secdesine* varıp işbu fâni kelâm, sırlanmazdan evvel

Buyrun bakalım Şevkutarâb Mevlevi ayin-i şerifinin birinci selâmı’ndan cân kulağına nice bin şifa dolacak…

Sevgili: “Sizlere selâmlar olsun!” deyince bu ses bütün âlemi tuttu. Neşeden, gönül selam secdesine kapandı, can da beline gayret kemerini kuşandı…

Selâm Secdesi: İhtiram maksadıyla, şer’î ölçüler içinde yere kapanma. Bu secdeye dair kelâm-ı kadîmden misaller şunlardır:
1. Meleklerin Allah’ın emri üzerine Hz. Âdem’e secde etmesi. Meleklere: “Secde edin Âdem’e” dediğimizde secde ettiler (yoktan vâr olmuştaki Esmâ’dan meydana gelmiş varlığa – Esmâ mertebesine) ancak İblis, benliğinin yüceliğinden (enfüsünde gördüğüyle âfaktaki hakikatten perdelenerek) inkâr etti. Hakikati inkâr edenlerden (kâfir) oldu. [Bakara:34]
2. Hz. Yakub’un eşi ve on bir çocuğu ile birlikte Hz. Yusuf’a secde etmeleri. Anne babasını tahtın üzerine oturttu ve sonra da hepsi birden ona secde ettiler. [Yusuf:100]

Selâm secdesine, secde-i tahiyye de denir. Turûk-u Mevlevîyye şeyhleri ve dervişleri, yaşları ve rütbeleri ne olursa olsun baş keserek* bir.birine secde ederlerdi.
Baş Kesme: Ahîler, Halvetîler, Mevleviler,Bektâşîlerde ve daha nice ehl-i tarîk arasında, sağ ayağın baş parmağını, sol ayağının baş parmağı üstüne koymak (mühürlemek), eller düz ve parmaklar açık olarak sağ kol, sol kolun üstüne gelecek şekilde, elleri omuz başlarına çaprazvarî götürmek sonra da belini bükmemek şartıyla başını öne doğru, nazarlar kalbe olacak şekilde eğmek. Baş kesme; canlar karşılaştıklarında, şeyhin, tarikat büyüklerinden birinin huzurunda, bir velînin türbesinde yapılır.

Önce selam, sonra kelam, sonunda da ve’ s-selam

Onların ondaki Allâh’a yönelişleri: “Subhaneke Allâhümme : Subhansın sen Allâh’ım; seni tenzih ve tespih ederiz”dir. Birbirlerine yönelişleri, sağlık temennileri, iltifatları ise: “Selâm”dır (Selâm ismi mânâsı sürekli açığa çıksın bizde) Yönelişlerinin sonucunda ulaştıkları, son sözleri ise: “El Hamdu Lillâhi Rabb-ül âlemîn : Hamd Rabb-ül âlemîn Allâh’ındır”  [Yunus:10]

Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır [Fussilet:31] Cennette, arzu edilen herşey bulunacağı için, bunlarla ilgili bir duaya ihtiyaç kalmayacak ve Cennet ehlinin duası, en saf, en yüce ve en haz verici kısmından, yani tesbih ve hamdden ibaret kalacaktır ki, bu da Cennet nimetlerinden bir büyük nimettir.

Ey mu‘tebir, kâfî sana maksûd içün bunca beyân.
Fehm-i zekî ashâbına ‘ibret gerektir her zamân

İslâm ile selâm aynı kaynaktan geliyor. Aslından sızan bir gönül selâmı her şeyi kucaklıyor. Hepimizin fıtratında bu ‘selâm’ ile ‘islâm’ var. Ve nükteye âgâh olanların gönlündeki madde âleminden mânâya açılan kapıdan (nokta-i süveydâ) bütün diğer zerredeki o noktaya dalga dalga bir akış var her selâm ile çoğalan. Bu noktanın keşfiyle, bu hikayeyi başlatan sonsuz aşkın gönülden gönüle devrederek aktığını, görebilir, hissedebilir, yaşayabilirsiniz…

Saklarım gözümde güzelliğini
Her neye bakarsam sen varsın orda
Kalbimde gizlerim muhabbetini
Koymam yabancıyı sen varsın orda

Aşkımın temeli sen bir âlemsin
Sevgi muhabbetsin dilde kelâmsın
Merhabâsın dosttan gelen selâmsın
Duyarak alırım sen varsın orda

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: