Fıtratından mektup var

İnsanın yaratılışında var olan, mayâsında hazır bulunan huy, tıynet ve mizaç için pek münâsip bir kıvâm: “fıtrat”

İmdî şiirin öz ahengine kıymadan, üzeri kapalı kalması muhtemel kavramlara dâir basit işâretlerle bir güzele gönül verelim:

Kâinatta tâ ezelden bir muammâdır döner
Ol muammâ künhüne her kim ki âmâdır, döner
Asl-ı hilkat bir fitildir sâde lem’âdır döner
Katre-i âb içre buz, kar, çığ, buhar bak müncelî

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Eksi Sonsuz’dan beri evrende, bir bilmece devreder durur. Bu bilmecenin gerçeğini göremeyen, zaman mekan dolabında kör gibi döner durur. Yaradılışın aslı bir fitildir ki sâdece parıltısı döner dolaşır, kendi durur! İyi bak, bir su damlasının içinde buz, kar, çığ, buharı apaçık parlıyor.

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Ehadiyetten çıkan “mum” zulmeti nûr eylemiş
Can verip emvâta birden nefha-i sûr eylemiş
“RABBî erinî” söyleyen her sîneyi Tûr eylemiş
Kâh Mûsâveş bayılmış, kâh ayıp olmuş deli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Mutlak birlikten yanan çerâğ, karanlığı nûr eylemiş. Sûr’a nefes verilmiş ve böylece ölülere can gelmiş. [Arâf:143’den] “Bana kendini göster” diyen her sîneye kelâmını indirmiş, devrini tamam eyleyip TÛR’da (Hz. Mûsâ’nın vahiy ve tecellîye mazhar olduğu dağ, Tûr-ı Sînâ yâni ilâhî feyiz ve tecellîlerin müşâhede edildiği yer) Kâh Mûsâ gibi bu hitâbı duyunca kendinden geçmiş kâh kendine gelmiş ve câzibeye kapılmış.

Nuh Necîyullah olup bir zümreyi tathîr eder
Batn-ı Meryem içre bak “nefahtün”ü takrîr eder
Kerbelâ’da kıssa-ı İsmâil’i tefsîr eder
Anla kim Kurân-ı nâtık! Sez şu rûh-u İncil’i

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Allah’ın kurtardığı Nuh Nebî olup bir topluluğu temizler. Safiyullah olmuş bir kabuğun derinliklerine, ilk yaratılışta üflediği nefesi yerleştirir.

Büyük kurban (zıbh-azîm) İsmâil makamını Kerbelâ’da Hüseyin ile tefsîr eder, bu gerçeği açığa çıkarır. Sessiz kitap Kurân ise ikiz kardeşi olan canlı kitap insândır. Ene nâtıku’l Kurân (Konuşan kitabım) buyuran Cenâbı Şâhı Velâyetin hakikatini anla da İncil’de müjdelenen ruhu böylece sezersin: Allah Allah! Baba Bismillahın bâ’sı: Oğul Zıbh-i Azim’in manâsını anlayan anladı…

Devrimiz kaldığı yerden devâm ediyor:

“Lâ fetâ” nın sırrının ifhâmıdır bil “Zülfikâr!”
“Allemel esmâ” rumûzu “üscüdû” dan âşikâr
Bin isim zâhirde amma bir müsemmâ yâdigâr
“Küllü şey’in hâlik illâ veche” nin de tevili:

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak Nebi sözüdür: “Lâ fetâ illâ ‘Alî ve lâ seyfe illâ zülfikâr” Hiçbir yiğit yok ancak Alî sırrını devâmındaki “hiçbir kılıç yok ancak Alî’nin kılıcı” Zülfikar sözünden bilinir. [Bakara:31’den] Bütün isimler yüklenince “Üscudû: Âdem’e secde edin” emri geldi ve sırrın üstü açılmış oldu [Bakara:34’den]

Kaşların mihrâbına geldi hitâb-ı üscudû
Ol melâik zümresine oldu fermân iptidâ

Görünürde çokluk-çeşitlilik kinâye olarak “bin isim” görünüyorsa da türlü isimle isimlendirilen, işaret dilen tek “bir” vardır.

Her şey (bütün değil parça oluşu itibarıyla) yoktur sadece O’nun vechi (mevcuttur) Hüküm O’nundur… O’na (hakikatiniz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürüleceksiniz. [Kasas:88’den] işâretiyle kaynağa dönülürse görülür ki:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Dikkat et HAK beş teni bir baş ile izâh eder
Lâ ve illâ’da kalırsan hâlini berzâh eder
Nârı İbrâhîm’e cennet, Nemrud’a düzâh eder
Kurtulur her bir belâdan kim ki söyler bir “Belî!”:

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak beş eri, tendeki beşeri bir baş ile temsil eylemiş (insanı göstermeye vesikalık fotoğrafta bir baş yetiyor) O da değil bu da değil (neti neti) veya “sadece O başka değil” tenzih ve teşbihde kalırsan köprüde kalmış “hem o hem bu ne o ne bu” menziline varamamış olursun.

Ateşi İbrahim idrâkine cennet (birlik), Nemrûd idrâkine cehennem (ayrılık) eyler. Kim ki rabbini kabul eder, merkeze bağlandığını rabıtasını bilir elest meclisindeki ahdini [Arâf:172’den] tâzeler artık her belâdan kurtulmuş olur kim ki söyler:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

İŞİTECEK KULAĞI OLANLAR İÇİN DEVÂM EDİYOR…

“Lâ fetâ” nın sırrının ifhâmıdır bil “Zülfikâr!”
“Allemel esmâ” rumûzu “üscüdû” dan âşikâr
Bin isim zâhirde amma bir müsemmâ yâdigâr
“Küllü şey’in hâlik illâ veche” nin de te’vili

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak Nebi sözüdür: “Lâ fetâ illâ ‘Alî ve lâ seyfe illâ zülfikâr” Hiçbir yiğit yok ancak Alî sırrını devâmındaki “hiçbir kılıç yok ancak Alî’nin kılıcı” Zülfikar sözünden bilinir. [Bakara:31’den] Bütün isimler yüklenince “Üscudû: Âdem’e secde edin” emri geldi ve sır aşikar oldu[Bakara:34’den]

Kaşların mihrâbına geldi hitâb-ı üscudû
Ol melâik zümresine oldu fermân iptidâ

Görünürde çokluk-çeşitlilik kinâye olarak “bin isim” görünüyorsa da türlü isimle isimlendirilen, işaret dilen tek “bir” vardır.

Her şey (bütün değil parça oluşu itibarıyla) yoktur sadece O’nun vechi (mevcuttur) Hüküm O’nundur… O’na (hakikatiniz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürüleceksiniz. [Kasas:88’den] işâretiyle kaynağa dönülürse görülür ki:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Dikkat et HAK beş teni bir baş ile izâh eder
Lâ ve illâ’da kalırsan hâlini berzâh eder
Nârı İbrâhîm’e cennet, Nemrud’a düzâh eder
Kurtulur her bir belâdan kim ki söyler bir “Belî!”

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak beş eri, tendeki beşeri (azâlarıyla birlikte) bir baş ile temsil eylemiş (insanı göstermeye vesikalık fotoğrafta bir baş yetiyor) O da değil bu da değil (neti neti) veya sadece O başka değil de kalırsan köprüne kalmış “hem o hem bu ne o ne bu” menziline varamamış olursun. Ateşi İbrahim idrâkine cennet (birlik), Nemrûd idrâkine cehennem (ayrılık) eyler. Kim ki rabbini kabul eder, merkeze bağlandığını rabıtasını bilir elest meclisindeki ahdini [Arâf:172’den] tâzeler artık her bir belâdan kurtulmuş olur kim ki söyler:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

“Din-i Fıtrat” “Eb” ve “Umm” üzre edilmiştir binâ
Aslını bulmaz isen bil oldun evlâd-ı zinâ
Böyle nâ-pâk bir nesepten Rabbenâ ahfizlenâ
Haykırırken Besmele’nin âhiri hem evveli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Yüzünü Hanîf olarak (bir tanrıya tapınmaksızın, Allah’a şirk koşmaksızın) o Tek Dîn’e doğrult… O Allah Fıtratı’na ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. [Rum:30’dan] işâretiyle târif edilen din, Baba (Eril-Potansiyel-Ağaç-Rahman) ve Anne (Dişil-Üretken-Meyve-Rahîm) kutsal ikilik üzerine inşâ edilmiş bir binâdır. Kim bu sembollerin aslını bulamazsa geldiği kaynağı bilemez, temizlenemez ve nesebi bulanık kalır ki böylesi uygunsuz hallerden Rabbimiz bizleri muhafaza buyura. Oysa Besmele’nin başındaki “B sırrı” ve sonundaki Rahîmiyet’te bu gerçeği haykırır durur:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Sen Süleymân-ı zamanken nâr ü hâk, âb u yele
Tekne bil dâim vücûdun kaptırıp verme sele
Ahsen-i takvim bu demdir, bir daha geçmez ele
Ol sırât-ı münhariften yoktur elbet erzeli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Kendinde toplanan dört unsura hâkim olan Süleymân’ın güncel versiyonu olma imkânı sen iken, varlığını bir tekne bil ve akıp giden dünya (zaman-mekan dualite) seline kaptırmayasın. İnsan doğmak bir şans değil bir fırsat ki en güzel yaradılış ve potansiyel sendedir, “şimdi ve burada” bu nefestedir ki geçen bir daha ele geçesi değil. Doğru gitmeyen, bir tarafa sapan bozuk yoldan (ikilik-kişilik-ayrılık) daha alçak ve fenâ yol bulunmaz.

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Gülistân-ı Aşk’a dâhil ol da gül der solmadan
Murg-u Anka uçmadan, ol Kâf’a toprak dolmadan
Ölmeden öl! Âkıbet “Küntü türâba” olmadan
Tut hazır ALLAH uzatmışken sana burda eli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Aşkın gül bahçesinde olanlara katıl da [Fecr:29’dan] gül topla gül-e birik(tir) vaktin geçmeden. Anka (Simurg) kuşu (ruh) uçmadan Kâf dağı (Beden) toprak altında kalmadan ikilikten, kişilikten geç ölmeden ölümü öldür, korkuyu korkut ki sonun: “keşke toprak olaydım” olmadan [Nebe:40’dan] Allah sana “şimdi ve burada” elini uzatmışken BEN KİMİM? cevabını kendinden vererek tut kendine uzanmış kendi elini:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Çün o eldir “Mâ rameyte iz rameyte” mazharı
Kilk-i takdîrle mücehhez levh-i mahfuz masdarı
Dest-i Hablullah bu Hüznî kâinatın mefharı
“El ele el HAKK’a” dermiş HAKK’a ermiş her Velî

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

(Sen elinle) attığın zaman da sen atmadın, Allah attı [Enfâl:17’den] manasının açığa çıktığı el işte “O El” dir. Gizli levhâlarda, ezelden takdir olunanı yazan kalemi tutan da “O EL” dir hem daha nice imkanlarla donanmıştır. Kâinâtın övündüğü, Allah’ın ipini tutan el de “O EL” dir ey Hüznî! “El ele el HAKK’a” diyerek el olmuş HAKK’a ermiş her Velî’nin eli de “O EL” dir:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Lâ ve illâ kalksın artık “hatt-ı fâsıl” kalmasın
“Çift deniz” bir nokta olsun “inci:mercan” salmasın
“Fâtımâ benden bedeldir” başka manâ almasın
“Lâhmi-ke Lâhm-î”yle yek vücûd olur dü sevgili

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Ayrılık çizgisini çizen el kalksın da algıladıklarının hepsini “inkar” ve sadece birini “kabul” eden sınırlar kalmasın zîrâ ayırmaya değil birleştirmeye geldik. [Rahman:19’dan] birbirine kavuşmak üzere salıverilen iki deniz “şimdi ve burada” bir nokta olsun ki zamanda ve mekana inci mercan (ilim-kesret) meyveleri salmasın; görünenin ne olduğu (malum) anlaşılsın.

“Ümmü ebu-ha Babasının anneciği” diye has muhabbete mazhar olan Makam-ı Kevser kendinden doğan Muhammediyet’in de kaynağıdır. Özü bir olanların “Etin etimdir” ile yüzü de bir olur, iki sevgili (nübüvvet-velâyet) bir olur:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Muhabbetle efendim…

Erenlerin dilinden

Târik-i Bektâşiyye erenlerinden Sâdık Baba’dan (v 1820. Beşiktaş);
– “Ey oğul! Bize namaz kılmaz demeyin, biz her vakit namazdayız” buyururken her halinin huzurda olduğunu kastetmektedir, namazın sonunda selam verip de huzurdan ayrılmayanlardandır.nazenin

Cemaatle namaz için camiye doğru aramgâhından ayrılır, yolda giderken rast geldiği dervişi:
– “Dedem nereye gidiyorsun?” diye sual eyleyince
– “Eh artık olmaz der” gitmeyip geri döner.
– “Öyle sormamalı, uğurlar olsun demeli” karşılığını verir.

Sâdık Baba’nın (ruhaniyetine selâm olsun) böyle bir suali bâtıl görmesinin sebebi “niyetinin açığa çıkması” olsa gerektir. Zira bir yere gitmeye niyet etmiş amma ulaşmaya muktedir mi? Yola çıkmış amma gidip gidemeyeceğini daha bilmiyor ki söylesin, şimdi bu suale nice cevap versin….

Hani müslümanın incelmişine derviş derler ya işte tarîki nâzenin derler pek ince yapılı, narince bir yolun uluları böyle buyurmuş erenlerim huu

***

[MECZUBÎN’DEN GENÇ OSMAN VE GEÇENLER]
Dede, Hz. Numan Hacıbayram-ı Veli Sultan (ruhaniyetine selam olsun) huzurunda, gelen geçen lüzumsuzlara söylenmektedir. Kulak kesildik:

dede

– Ne var yok dede
– Tırı vırı
– Nasıl yani?
– Faso fiso
– Halini sorduk dedem ne var ne yok?
– Biz de önce dünyanın halini söyledik
– Tamam da sende ne var ne yok?
– Allah yok mu!
– Sümme haşa, o nasıl lakırdı Allah var, şerîki yok
– Bizde başka türlü derler: Allah var, proplem yok
– Sen problemi çözmüşsün maşallah…Allah’la aran nasıl bakalım?
– Nasıl olsun hep O’nun dediği oluyor.
– Maşallah, Allah’ın dediği olur zaten
– İyi ya biz de dostuz. Arkadaşlık “peki” demekle kâimdir.

Ta böylece, daha nice divana sığmaz sözler çıktı divânesinden …

29. Mektup

29. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmidokuzuncusudur.

1mursidinmektuplari

Ahsenü’l-hâlıkîn, Ahkâmu’l-hâkimîn, Erhamu’r-rahimîn, nime’l-Mevlâ ve nime’n-Nasırîn, Ekremü’l-ekremîn, Rabbü’l-âlimîn, Rabbü’l-ârifin ve Rabbü’l-âlemîn, Cenâb-ı zü’l-Celâl, ve’l-Cemâl, ve’l-Kemâl ve takaddes Hazretleri’ne hamd ü senâ olsun.

Eşrefü’l-âlemîn, efdalü’l-âbidîn, ekmelü’l-kâmilîn, a’bedü’l-âbidîn, hâtemü’n- nebiyyîn, mahbûbu’l-âşıkîn ve rahmeten-li’l-âlemîn Efendimiz(sav)’e sonsuz salât ü selâm olsun. Hulefâ-i Resûlulah, evlâd ü iyal-i Resûlullah, ashâb-ı Resûlullah ve etba’-ı Resûlullah (sav) hazerâtına ta’zimat ve tekrimatımız tarafı âcizanemizden arzolunsun. Yâ Rabbî, nebiler, sıddıyklar, şehidler ve sâlihler zümresini bizlere refik eyle. Âmin

Es-selâmu aleyküm ve rahmetullahî ve berakâtuhû.

Derviş İhsan Efendi, Cenâb-ı Hakk, seni sırat-ı müstakiminde kâim ve dâim eylesin. Hoş nazarlara mazhar eylesin, bed nazarlardan muhafaza eylesin. Güzel evlâdım, zât-ı âlinize gösterilen ehl-i beyt hakkındaki rüya hakîkaten Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir mazhariyetidir. Mübarek olsun. Seyr u sülûkunda sabit kadem olan dervişe işte böyle kademe kademe mertebeler gösterilir, kemâl menzillerine ulaştırılır. Ziyâdesiyle memnun oldum. Cenâb-ı Hakk feyzini müzdâd eylesin. Bu vesileyle ehl-i beytten bir nebzecik bahsetmek, bildiklerinin ve gördüklerinin haricinde birazcık da fakirin gördüklerini arzetmek ilerisi için lâzım olacaktır kanaatindeyim. Güzel evlâdım, ehl-i beyt-i Mustafa’yı sevmek sadece âşıklara değil cümle ümmet-i Muhammed’e bir nev’î farzdır. Farz, vâcib, sünnet tâbirleri mükellef kişinin fiillerini tasnif etmek üzre kitaplarda yerini almış ve öylece tâlim edilmiştir. Amma zahirî şartların yanında bâtını şartlar vardır. Meselâ; îmânın şartı ‘amentü billahi’ diye başlayan cümlede mevcûddur ki altıdır. Amma îmân ondan mı ibarettir? Tabiî ki hayır. îmân nimetinin ve cevherinin muhafaza olunması ve bu îmânın rükûnlarının belli olması için bu şartlar altı umde direk gibidir. Binanın duvarlarını ve çatısını yaptığında inşa etmiş olursun. Lâkin onu iskân etmek yani mesken haline getirmek ayrıca tefrişat ister. Pencere yaparsın, kapısını koyarsın, perdesini, kilimini, oturacak döşeğini hazırlarsın. Yiyecek, içecek muhafazası için bir yer, ayrıca evi ısıtmak için başka bir yer inşa edersin. Bunların hepsi eve dâhildir. îmânın şartlarını altı olarak bilip de sadece o altı şartın cümlelerinde ve zâhirinde kalınırsa, bu kişinin îmânı; penceresi, kapısı, tefrişatı olmayan evin haline benzer. Cenâb-ı Hakk buna işaret buyurarak Kur’ân-ı Kerîm’inde “Ey îmân edenler, Allah’a ve Resûlü’ne îmân ediniz.” buyurmaktadır. Bu da gösterir ki, îmânın bâtınî şartı, derûnî hali vardır. Allah Teâlâ bunu tahsil etmemizi bizzat emretmektedir. îmânın bâtını şartlarından evveli edebdir. Edeb kalbin ahlâkı demektir. Yani kalbin Allah Teâlâ’nın râzı olduğu amellere rağbet etmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasından ve muhabbetinden düşmek korkusunun kalbde yerleşmesinin tezahürüdür.

Edeb mevzu’unu inşâallah başka bir vakit arzederim. Zaten seyr u sülûkunuzda bu edeb üzere yürümektesiniz. îmânın bâtınî şartlarından biri ise muhabbettir. Buradaki muhabbetten kasdımız fart-ı muhabbet yani aşktır. Muhabbetin ifratına yani tamamıyla bir bedeni, bir sahayı işgaline aşk denir. Aşk, Allah Teâlâ’nın hududunu aşmak mânâsına gelmez. Zaten o sebebden dolayıdır ki bu aşk, kalbdeki edebi zuhûra getirir. îmân zevkinin ve ziynetinin kalbde tam olarak temekkün(mekân tutması, yerleşmesi) etmesi halidir. Kul mahlûk olması ve Cenâb-ı Hakk’a abdiyyetle mukayyet olması hasebiyle, aşk ve muhabbetinde de başıboş değildir. Bu sahada da terbiyeye muhtaçtır. İnsanın terbiye sahası muhakkak bir insan elinden geçer. Cenâb-ı Hakk böyle murâd etmiştir. Şimdi bu beyândan sonra deriz ki; kişinin Allah ve Resûl muhabbetinin terbiyesine mazhar oluşu yani bu terbiyenin bu âlemde ismiyle, cismiyle zâhir oluşuna ehl-i beyt-i Mustafa denir. Ehl-i beyt, Resûlullah Efendimiz’in aşkına zahiriyle, bâtınıyla, kalbiyle ruhuyla tâbi olmak ve bu mensûbiyetle azîz olmak mânâsına gelir. Efendimiz (sav) ehl-i beytini Nuh’un gemisine benzetmektedir. Demek ki; dünyevî hırslar, makam ve mevki muhabbeti, hevâ ve hevese tâbi olmak yahut mâsivaya muhabbet ettiği halde Allah ve Resûlü’ne muhabbetten gafil olmak helâk edici bir tufandır. Bu tufanın önünde ne kal’alar, ne dağlar, ne başka bir şey tutunabilir, hepsini siler geçer. Amma Allah Teâlâ’nın lûtf u ihsanıyla vücûda gelen bir gemi bu tufandan selâmetle çıkılmasına vesiledir. Hak Teâlâ Ümmet-i Muhammed’in ma’rûz kalacağı tufana karşılık ehl-i beyt-i Resûlullah’ın halini nazarımıza vererek kurtuluş yoluna yani her şeyden çok Efendimiz’i sevme haline işaret eylemişlerdir. Ehl-i Resûl ile âl-i Resûl arasında fark vardır malûmunuz. “Âl” kelimesi Efendimiz’in muhabbetine mazhar ve onun yolundan giden herkesi içine alır. “Âl-i Muhammed” olabilmek için ehl-i beyt-i Muhammed’i sevmek îcab eder. Tasavvuf ehlince on iki imam hazerâtı ‘aşk imamları’ olarak kabul edilir. Yani bunlar husûsî muhabbetin, Allah Resûlü’ne husûsî aşkın timsalidirler.

[audio http://semazen-doc.com/mestmp3/sahimaliabaya.mp3]

Muhterem İhsan Efendi oğlum, gerek ehl-i beyt-i Mustafa gerekse on iki imam mes’elesi, sû-i istimâle açık hale gelmiştir. Sanki bu zâtlar belli bir zümreye aitlermiş gibi yahut ancak belli kimseler bu zâtları seviyor ve sevgileri onlardan soruluyormuş gibi bir ahlâk-ı rezile husûle gelmiştir. Bunun altında başka tezgâhlar vardır. Bir kere ehl-i sünnet ve’l-cemaat olan, Allah ve Resûlü’ne îmân eden hiçbir kimse ne ehl-i beyti sevmemezlik halinde bulunabilir, ne de Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz başta olmak üzere bu nesilden gelen imamları sevmemezlik edebilir. Tarihte böyle insanlar kendilerine ‘ehl-i sünnetiz’ deseler de bu onların kendilerinden rivayettir. Yani onları sevmemekle ehl-i sünnet olmak bir arada olmaz. Mümkün değildir. Şimdi gelelim bunları sevdiğini iddia ettiği halde ehl-i sünnet olmaktan uzak kişilerin haline. Bu gürûhun dalâletine birçok nişâneler vardır. Hangisinden başlamak lâzım fakir dahî taaccüb ediyorum ve hatta bunları beyân etmekten dahî hicâb ediyorum. Güya Hazret-i Ali Efendimizi severler, bu sevgilerinden dolayı Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman Efendilerimize hakarette bulunup söverler. Diyâr-ı Rûm(Anadolu)’da Hazret-i Ali’yi peygamber gibi kabul eden hatta Şaman dini üzre Hazret-i Ali’yi Allah kabul edenler bile varmış. Zaten dalâlet küçük küçük başlarsa kişiyi büyük dalâlete sevkeder. Fazilet ve edeb de küçük küçük kabullerle kişiyi âl-i edeb sahibi kılar. Bu nasıl iştir? Hazret-i Ali’yi seven insanlar yahut bu iddiada olan kişiler nasıl olur da hazerât-ı Ebu Bekir, Ömer ve Osman Efendilerimiz’e dil uzatır, nâsaz laflar sarfederler? Bir kere asr-ı saadette ehl-i beyti aşk derecesinde seven kişilerin başında bu halîfeler gelmektedir. Bu üç zâtı en çok sevenlerin başında da Hazret-i Ali gelmektedir. Bu ahmak ve terbiyesiz insanlar sadece Hazret-i Ali Efendimiz’in ve on iki imamın çocuklarının isimlerini bilseler bu alçaklıktan vazgeçmeleri îcab ederdi. Öğrenmemeleri davalarında samimi olmadıklarını gösterdiği gibi, öğrendikten sonra hâlâ hakaret etmeleri hıyanetlerini ve alçaklıklarını göstermektedir. Fakîr Şam’da bizzat ziyaret ettim. Cenâb-ı Ali(kv) Efendimiz’in diğer hanımlarından olma üç çocuğunun kabri yan yana bulunmaktadır. Bekir bin Ali, Ömer bin Ali, Osman bin Ali şeklinde kabr-i şerifleri üzerinde Hazret-i Ali Efendimiz’in Bekir, Ömer ve Osman isimli oğullarının ismi yazılı öylece durmaktadır. Haseneyn Efendimiz’in çocuklarında, İmam Zeynel Âbidin, İmam Cafer Sâdık Hazretleri’nin çocuklan ve torunlarında Bekir, Ömer ve Osman isimleri mevcûddur. Peki bu nifak nereden geldi? Bunun menşei sadece cehalet değildir. Ümmet-i Muhammed içerisine bilerek sokulmuş fitnedir. Bu hıyanete çanak tutanlar da haindir, vesselâm.

Bazı ahmaklar da derler ki; on iki imam ma’sûmdur. Bilhassa Şia mezhebine mensub müraîler eimme-i ma’sûmeyn diyerek on iki imamı ma’sûm kabul eder, bunu yapmakla kalmazlar, o soydan gelenleri de ma’sûm kabul ederler. Bu akaidde olan kişiler kendilerini nasıl ehl-i sünnet ve’l-cemaate ve Resûlullah Efendimiz’in şeriatına isnad ederler? Bir kerre peygamberler sahib-i ismettir. Yani Allah Teâlâ onlarda isyan edecek bir zerre halketmemiştir. Fakat ma’sûmdurlar, denmez. Zîrâ onlardan zelle sadır olur. Ma’sûmdur demek, o fiili gaflet ve hıyanetle yapmadılar, demektir. Amma ma’sûm değillerdir. Zîrâ yaptıkları fiillerden mes’ul tutulurlar. Yani peygamberlerin dahî kendilerine mahsus bir hesap verme şekilleri vardır. Ma’sûm olsalar hesaba ne hâcet vardı? Bendeniz burada kelâm bahislerini açmak ve mevzu’u fikrî mütalaaya sevketmek için konuşmuyorum. Bu insanların dine dayandırarak kendi bid’atlerini yapmamaya kalkışmalarına mâni olman ve duyduğunda müdahale etmen için ma’lûmât arzediyorum. Zaten sırat-ı müstakimin feyzini, nurunu, kokusunu alan kişiye bu sözlerin çirkinliği ayan beyân görünür. Bu nurdan ve sürûrdan mahrum olana da sözle bir şey anlatmak mümkün değildir amma en azından habis fikirlerini etraflarına yaymalarına mâni olmak için ma’lûmât sahibi olmak şarttır. Hazret-i Ali Efendimiz’i veyahut Hazret-i Hasan ve Hüseyin Efendilerimizi hep nazara vermek isteyenlere de dikkat edilirse başka bir menfaat vardır. Ya mevcûd nizam içerisinde fitne çıkarmak, ya kendilerim oraya nisbet ederek kendi değerlerini artırmaya çalışmak veyahut siyaseten kendilerine bir zemin bulmak maslahatı peşinde koşmaktadırlar. Eğer böyle olmayaydı onlara bakan kişiler Hazret-i Ali Efendimiz başta olmak üzere ehl-i beytin ahlâkını, ibadet ve taatını, insanlara karşı mürüvvet ve ihsanını görürlerdi. Amma hak getire. Hazret-i Ali’yi sevdiğini söyler, alnı secde görmez. Hüseynî meşrebim, der, şarabı kafaya diker. Yâ hû be insafsız, namazı terk eden Yezid miydi, Hazret-i Ali miydi? Gece gündüz ayyaş olup kadeh kadeh içen Yezid miydi, Hazret-i Hüseyin miydi? Muharrem’de oruç tutmanın farz olduğunu hangi peygamber bildirmiştir? Yani Efendimiz(sav) böyle bir farzı bildirmiş midir? Kur’ân-ı Kerîm’de böyle bir emir var mıdır? Tabiî ki Muharrem ayının faziletine Efendimiz işaret etmiş, kendileri de oruç tutmuşlardır. Amma senenin her gününü oruçlu geçirse kişi, farz olan orucu tutmuş olur mu? Şah-ı Velî İmam Ali, Ramazan’da mescidde şehid olmadı mı? Hem Ramazan orucunu tutar hem de beş vaktini mescidde imam olarak îfâ ederdi. Bu nasıl muhabbettir ki muhabbet ettiğin zâta ne kavlin, ne fiilin, ne halin, ne aşkın benzer. Bazen diyorum ki, acaba bunlar Yezid de, uyanıklık yapıp Ali mi görünüyorlar? “Namaz kılmaz mısın?” diye sordum, ne dese beğenirsin? “Bizim namazımızı Ali kıldı.” Fesübhânallah… ya bunlann başka Ali dedikleri biri var, yahut da tâbi oldukları deli var. Kur’ân’dan sorarım, Kur’ân bilmez. İlla âyet okusa, ne kadar te’vil âyet varsa yaptığı fiile uygun bir te’vil bulup Kur’ân’ı da tahrif etmeye çalışır. Cenâb-ı Hakk şerlerinden muhafaza eylesin.

İhsan Efendi oğlum, bu mektûb böyle başladı, galiba böyle devam edecek. Bu arzettiklerim mühim mes’eledir. Eskiden Balkanlar’da İslâm’ın sancaktarlığım Bektaşîyye yaparken şimdi bu sancak da yerlere düştü. Nerde o eski Bektaşî dervişleri! Allah, Muhammed, Ali diyerek akıncıların ardından hatta bazen önünden, dört bir tarafa, Balkanlar’a ve Avrupa’ya yayılırlar, halkın teslis inancını kullanarak ve o damardan girerek Hıristiyanlar arasında İslâm’ı yayarlardı. Herhalde bu ecnebiler Bektaşîyye’nin bu kuvvetini farkettiler ki, tahribatı ilk önce bu meşreb üzerinde yapmaya başladılar. Meşrebe içkiyi soktular, hevâ ve hevesle kadınları, kızları dâhil ettiler. At izi it izine döndü. Pîr izini bozdular. Şimdi belki dersin ki; “Efendim, pîr yolu bozulabilir mi, sahibi yok mudur?” Evlâdım, pîr yolu pîr sözünü tutanlar için bozulmaz. Yoksa bir çıkarsın, pîr çıkarsın. Görmüyor musun Hazret-i İsa(a.s)’nın tebliğ ettiği dini ne hale getirdiler? Hz. İsa “Ben Allah’ın oğluyum.” dedi mi? Tevhîd akaidini teslise çevirdiler. Yaptıkları melanetten utandıklarından “Yok, esasında teslis yapmıyoruz, şöyle şöyle kasdederek böyle diyoruz.” gibi te’vile kalkıştılar. Sen neticeye bak. Şarab içiyorlar, Hazret-i İsa’nın kanıdır, diyorlar. Pul gibi ekmeği ağızlarına tıkıyorlar, İsa’nın etidir, diyorlar. Peygamberin kanını içen, etini yiyen ümmetten ne beklersin? İşte bunun gibi yani Allah Teâlâ’nın bahşettiği dini bile insanların eline bıraksan tahrif oluyor. Hiç pirlerin meşrebi tahrif olunmaz mı? Güzel evlâdım, insan dine kendisini uydurmaya çalışmalıdır. Dini kendisine uydurmaya kalkarsa böyle acayip sapıklıklar zuhûr eder. Tarîkat ve meşrebler de böyledir. Kendini yola uyduracaksın. Yolu kendine uydurursan, uydurur uydurur durursun. Azgınlığa had ve hudud kalmaz. Binâenaleyh, bugün Bektaşî meşrebine inen tokat ne şundandır ne bundan. Allah Teâlâ’nın indirdiği bir silledir ve başta Hacı Bektâş-ı Velî olmak üzere erenlerin gadapla vurduğu tokattır. Bak şimdi güleceksin. Geçen senelerde bir gürûha tesadüf ettim. İnsan yaşadıkça daha ne maskaralıklar görecek. Allah hayatın da mematın da hayırlısını ihsan eylesin. O gürûha sordum; siz kimlersiniz, diye. Ne dediler, biliyor musunuz? Aleviyiz, Bektâşîyiz, dediler. Ben taaccüb ettim. “Yani Hazret-i Ali’yi seven Bektaşîleriz mi demek istiyorsunuz?” O adamcağız ne dese beğenirsin. “Hayır biz Aleviyiz hem de Bektâşîyiz.” dediler. Yâ hû bu nasıl iş? Alevîlik Şia gibi bir mezheptir, dört halîfeyi kabul etmez, hatta bazıları Efendimiz’i kabul etmez, dört imamı tanımaz(yani İmam-ı Âzam, İmam Şafiî, İmam Mâlik, İmam Hanbelî). Kendilerince sözüm ona ibadetleri, farklı farklı amelleri vardır. Bektaşîyye ise çok farklıdır. Bektaşîyye tarikattır. Her tarîkat muhakkak şeriat üzredir ve gene muhakkak dört mezhepten birine mensubdur. Ahmed-i Yesevî Hazretleri’nin yolundan gelir Bektaşîyye. Acaba bunlar “Makâlât”ı da mı bilmezler? (Mâkâlat, Hacı Bektâş-ı Velî’nin sohbetlerinden kaleme alınan eserdir. Zîrâ Bektaş-ı Velî Hazretleri’nin yazmış oldu¬ğu eser mevcûd değildir.) Bir Bektaşî sofusunun kıldığı namazları, tuttuğu oruçları yani bu meşrebin nafile ibadetlerini yapabilecek adam pek azdır. Bir kere beş vakit namaza beş nafile namaz ilave olunur. Her abdestten sonra asla terk edilmeyen salât-ı vudû(abdest namazı) vardır. Pazartesi, perşembe oruçları, ayın ortasında üç gûn oruç. Ayrıca Recep ve Şaban ayları oruçla geçer. Dâimâ zikir üzre olur, halk arasında zikrini gizler. Daha birçok nafile ibadetlerle nefsini tezkiye eder bir Bektaşî dervişi. Ahkâmı, erkânı gayet zordur. Bektaşîyye kişniş şekeri değildir. Demir leblebidir. Dâimâ irfan üzere müteyakkız (uyanık) olmalıdır. Velhasıl, şimdi al sen bu meşrebi, sapık bir mezheple aynı kefeye koy. Bu şuna benziyor: Adama soruyorsun, siz kimlersiniz diye, o da cevaben Caferîyim, Nakşîyim, diyor. Bir başkasına soruyorsun, Kadiriyim, Zeydîyim, diyor. Diğerine soruyorsun, Mecûsîyim, Rufaîyim, diyor yahut Hıristiyanım, Mevlevîyim, diyor. Eşeğim, Kıbrıslıyım, demek gibi bir şey. Güzel evlâdım, hep ağlatacak değiliz ya! Bazen de böyle güldüreceğiz. Zaten işimiz artık buna döndü. Ağlanacak hale gülmekteyiz. Daha acayibi halk o kadar câhil hale geldi ki, bunlar arasındaki tezat ve tenakuzun farkına bile varmıyorlar. İşte hevâ, hevese tâbi olmak, Hak Teâlâ’nın zikrinden yüz çevirmek kişiyi böyle şeytanın maskarası câhil olmaktan kurtaramıyor.

Derviş İhsan Efendi oğlum, Hazret-i Ali Efendimiz’i sevmek ile Alevî olunsaydı, Hak Teâlâ, Resûlullah Efendimiz, Cebrail(as) hepsi Alevî olurdu. Hz. Hüseyin’in ve ehl-i beytin muhabbetini savunanlarda bir illet daha farkettim. Bizim Balkanlar’da birçok tekke var. Eskiden bu tekkelerde ehil insanlar yetişir ve postnişîn olurlardı. Şimdilerde ehliyet sahibi ve mânevî terbiyeden nasîbdâr olmuş kişiler azaldı. Babadan oğula, oğuldan onun oğluna geçen şeyh müsveddeleri tekkeleri işgal etti. Şimdi “Ne alâkası vardır?” diyeceksin. Şöyle alâkası var: Dededen, atadan kendilerine bir şey kaldığını ve kendilerine hürmet edilmesi gerektiğini göstermek isteyen bu serseriler ehl-i beyti ve onların sülale-i pâklerinden gelenleri devamlı olarak zikrederek “Bakın işte biz de böyle bir aileden geliyoruz, nasıl peygamberin torununa kasdettiler, sizler de şeyhinizin oğluna ve torunlarına, ailesine kasdetmeyiniz, hürmet ediniz.” demeye getiriyorlar, yani davaları başka. Bir kişinin dedesi mimar diye torununa mimarlık beratı veriyorlar mı? Babası hekîm olanın çocuğuna “Al şu hastayı, tedavi et!” diye eline hasta veriyorlar mı? Amma hem ilmi tahsil etmişsin, hem o ilim hal olarak sende zuhûr etmiş, bir de böyle bir aileye mensubiyetin var, pek âlâ. Âlâ ve rânâ. Hiç kimsenin lafı yok. Amma sen durduk yere kendini hep o büyüklere nisbet ederek, falancanın, filancanın soyundan geldim, diyerek ihvanı ifsada, ümmet-i Muhammed’i iğfale kalkışıyorsan Hak Teâlâ’nın sillesinin ne sadası ne devası ne de davası vardır. Bir gün tepene muhakkak iner. Bizim korkumuz, bu nev’î insanlar yüzünden cemiyetlerin tamamen helâk olmasıdır. Cenâb-ı Hakk bu gâfillerin şerlerinden ve şerîr hallerinden bizleri muhafaza eylesin.

Ehl-i beyt-i Mustafa’nın muhabbetine mazhar İhsan Efendi oğlum. Diyar-ı İran’da, ki Şiiler de ehl-i beyt için ağlar, ehl-i sünnet cemaati de. Şiiler siyaseten ağlarlar. Yani sadaret bizde, Müslümanlara biz baş olmalıyız, derdindelerdir. Acemler, İmam Zeynel Âbidin Efendimiz’in eşinin Acem olması münasebetiyle oradan bu davayı gütmektedirler. Ehl-i sünnet ise muhabbetten ağlar. Bu muhabbeti taze tutarlar. Zîrâ kıyamete kadar muhakkak zâlimler, dini tahrip etmek isteyen ve sâlihlerin canlarına kasdedecek olan şakîler olacaktır. Bunlara karşı uyanık olmak için, ehl-i beytin muhabbetine yakın olmak lâzımdır. Ehl-i beytin, Efendimiz(sav)’e yakınlıkları sayesinde din-i İslâm ayân beyân anlaşılmıştır. Ehl-i beyt olmayaydı bugün Efendimiz(sav)’in sünnet-i seniyyesini idrak edemez, hayatımızda olması gereken birçok fiili amel olarak tatbik edemezdik. Cenâb-ı Hakk şefaatlerine nâil eylesin. Bu muhabbetlerimiz vesilesiyle ehl-i beyt-i Mustafa’nın himayesini ve himem-i ruhâniyetlerini üzerimize sayebân eylesin. Cenâb-ı Hakk bizleri râzı olduğu sevgi üzre dâim eylesin. Kör muhabbetten, şaşı muhabbetten, muhabbet ediyorum derken sırat-ı müstakiminden kaymaktan, râzı olduğu kullara dil uzatmaktan Ümmet-i Muhammed içersinde nifak çıkarmaktan ve çıkaranların şerrinden bizleri muhafaza eylesin. Cenâb-ı Mevlâ size âlem-i mânâda gösterilen ehl-i beyt hakkındaki o rüyanın ve mânânın sırrıyla yaşamayı ihsan eylesin. Rüyada beline sarılan o hizmet kemerini şerefle taşımayı ve dâimâ şerefle hizmet etmeyi Hak Teâlâ nasîb eylesin.

Allahümme salli ala Muhammedin ve alâ âlihî ve ehl-i beytihî, ve hulâfaihî, ve ezvâcihî ve evlâdihî ve ashâbihî ve etba’ihî ecmaîn. Ve âlihim velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn. Dualar ve niyâzlar kabulü için el-Fatihâ.

30. mektupta görüşmek üzere…