Harfler kadehdir

tertil_umutrehberi
Hak Dostlarının sertâc-ı ibtihâcı, muhakkîklerin büyüğü Şeyh-i Ekber Cenâbı Muhyîddîn hazretleri saâdetle buyuruyorlar ki:

Henüz pek genç iken bir gemide seyahat ediyordum. Geminin güvertesinde idim. Güvertenin kenarına ilişmiş bir yolcu daha vardı. Vakit gece idi, denizde azâmetli dalgalanma vardı. Bir an baktım ki kenarda bulunan yolcu sarsıntıdan dengesini kaybetti ve birden bire denize yuvarlandı.

“Ayy adamcağız düştü!” dememe fırsat kalmadı ki yolcu, bu âleme mensûb olmayan gâyet latîf bir mahlûk tarafından hemen gemiye çıkartıldı ve kulağına doğru bir şeyler söylendi. Acaba hayal içinde miyim diye bir an durakladım fakat hayal içinde olmadığımı biliyordum. Bilgim yakîne ersin için yolcuya yaklaştım, üstünü başını yokladım, su içinde idi ve paçasında sular sızıyordu. Bu defa dayanamayarak merak içerisinde:

“Bu hal nedir? Seni sudan çıkaran kimdir?” diye suâl eyledim. Yolcu cevâben:
“Ben de senin gibi bir şey bilmiyorum” dedi.

Yalnız dalganın sarsıntısı ile denize düştüğüm esnâda; zamana, mekana sığmayan bir muhakeme içinde idim. Kendi kendime artık öyle bir yerdeyim ki diyordum… Burada hiç kimse bana elini uzatamaz. Ve şimdi öyle biri lazım ki kudreti, kuvveti, denize de dalgasına da bütün varlığa geçsin. İşte bu zamana sığmayan muhakeme neticesinde ki derhal teslim oldum, aşk ile

ZÂLİKE TAKDİRÜL AZîZİL ALîM [Yâ-sîn:38]
El-azîz ve El-alîm olanın takdîridir bu… İşte bu bütün değerlerin yüce sahibi, ilmiyle vâredenin ezelî karârıdır!
diyerek inledim

Bu cümlenin neticesinde senin gördüğün, benim ise görüp bilemediğim o latîf mahlûk beni derhal tuttu, çıkardı sonra da:

“Yabancı değilim. Okuduğun âyetin manâsıyım. Emr-i ilâhî ile vücudlandım, seni çıkarmaya memur edildim” dedi ve benden kayboldu.

İşte Hazret-i Muhyiddin bunu aynen böyle naklettikten sonra,

VE RETTİLİL KUR’ANE TERTÎLA [Müzzemmil:4]
Kurân’ı tertil üzre (tane tane, tefekkür ederek, tafsîle çıkararak, sindire sindire, en güzel bir şekilde) oku!

ayetini beyan ederlerken buyurdular:

Kuran-ı Mübîn’in harflerini, kelimelerini okurken hakkını yerine getirerek okuyunuz. Zîrâ hariçte vücud bulur. O hakkı vermeden okursanız eksik vücudlu olarak zâhir olur. Bir de Kur’an’ı hakkıyla okuduktan sonra ihlâs-ı tamm ile iman ile tefekkür edin de o vücud canlansın ve istenilen şeyi yapsın.

kuran_sifa

Hz. Âişe annemizin tarifine göre tertîl, eğer biri harfleri saymak istese, sayabileceği kadar ağır okumaktır. Mufassal sûreleri (Kaf-Nas arası) bir gecede okuduğunu söyleyen birine İbn Mes’ud “Desene şiir döktürür gibi döktürmüşün” diye cevap verir.

Kur’an’ın Mushaf’a indirgenmesi gibi, tertil tecvide, tecvid telaffuza, kıraat ses sanatına indirgenmiştir. Tertil emrinin amacı, vahyin manâlarının akleden kalbe iyice hâkkedilmesi, pekiştirilmesidir vesselâm [Furkân:32]

Evet, bu ne muazzâm bir hakikattir.

Ladikli Ümmi Ahmet Ağa Hazretlerine, sofrada iken torunu Kuran okur, Ahmet Ağa yanlış geçtiği yerlerde uyarırmış, Nenesine bir gün sormuş, Neneciğim Dedem Ümmi iken nasıl oluyor da benim yanlışlarımı bulabiliyor?, Nenesi bilmem oğlum dedene sor münasip bir şekilde diye eklemiş. Bir gün sofrada yine bu hal olunca torunu dedesine sorar. Dedesi; Ben okuma yazma bilmem oğlum, lakin sen okurken Kuran’ın harflerinin her biri secde eder, secde etmeyen bir harf olunca anlarım ki yanlış olmuştur.

Bu hususları biraz daha canlandıralım:

Emr-i dînîde, fem-i Muhamedî’den:
“Besmele ile başlanan her işin sonu hayr olur” buyrulmuştur.

Çok kere görülür, niceleri Besmele ile başlar da bir netîce alamaz.

Maâzallah bu işin inceliğinin farkında olmayan da: “Besmele ile başladım da sonu çıkmadı, arkası gelmedi” der ayağı kayıverir.

Halbuki o kimse Besmele ile başlamamıştır. Besmelenin yalnız harflerini telaffuz etmiştir, kelimelerini okumuştur.

Yoksa hakikatte Besmeledeki Rahmân ve Rahîm isimlerini kulağına küpe yapan kimseye ferş’ten arş’a kadar olan sahâ sivrisineğin kanadı kadar gelmez ve elbette bütün eşya ondan sâdır olan, emre musahhâr olur.

Hakk’ın ismiyle yürüyen kimsenin önünde hangi vücûd durabilir, hangi mevcûd tutunabilir?

Buna umûr-u harîcîyyeden bir misâl verelim:

Bir asker, hükûmetinden emir alır, onun ismiyle, onun emriyle bir memleketin halkını diğer bir memlekete sevk edebilir ve hiç kimse de ona “Bunu niçin yapıyorsun” diyemez. Belki o memlekette ondan daha üstün akla, ondan daha üstün ilme, fenne, zenginliğe, rütbeye sâhib olan bir çok kimse bulunursa da bunların hepsi “Ama niçin?” demeksizin tıpış tıpış askerin gösterdiği istikâmete yürüyüp gitmekle mükellefdir.

Çünkü o asker, hükûmetin ismini anmış, kendi ismini unutacak kadar onda fâni olmuş, onun kıyafetini giymiş, onun emriyle hareket etmiştir.

Bu, böyle olduğu gibi Hakk’ın isminde fâni olan, geçici vücûdunu, cüz’i irâdesini, kudret eline teslîm eden Hakk’ın etiketine sâhip bulunan halifetullâh olan Hazret-i İnsan da yine O’nun emri ile ARŞ ARŞ İLERİ dese arş dâhi yürüyüp gider!

Fakat hüner o ismi anmada, o ismin kuvvetini arş emrine koyabilmektedir.
Yoksa ﻋﺮﺵ AYN RÂ ŞİN’den teşekkül eden kelimenin zâhirinde ne kuvvet vardır.
Sâde bir târif içindir arş sözü
Yoktur ayn ra kaf’ta üstünlük özü

Maddeten de öyle değil midir? Kumandanın biri vazifeli iken bir ARŞ komutu ile binlerce candan teşekkül etmiş bulunan orduyu tav’an, zorlanmadan rap rap diye yürütebilir. Bir imam milyonlarca kişiyi ALLAHUEKBER diyerek yatırıp kaldırabilir. Fakat vazifesinden ayrılsın, o sıfat kendisinden alınsın belki o arş kelimesi ile kendini bile yürütemez!

İşte manâ âlemi de böyledir. Besmele’nin yapacağı icrâat da böyledir. Esâs olan Besmele’nin sâhibinden vâzifeli olmasıdır. Besmeleli işin içinde kulun kendisi bulunmaz!

O vazîfe ne vakit alınabilir?

Bunu da size safîyyullâh olan Hazret-i Âdem ile izâha gayret edelim:
Ve alleme AdemelEsmâe kullehâ [Bakara:31]
Sonra Âdem’e bütün Esmâ’yı (Esmâ ül Hüsnâ’sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (yükledi)

Cenâb-ı Hak esma-i ilâhisini Âdem’e tâlim buyurduktan sonra

“Senin ismin nedir?”
diye tecellîyât-ı subhânî’de bulunduğu vakit Hazret-i Âdem:

“Bilmiyorum… Unuttum yâ Rabbî”
deyince Rabb-i Müteâl Hazretleri:

“Demek benim ismini öğrenince kendini unuttun. O halde seni yeryüzünde halifem, nâib-i Hak kıldım” buyurdular.

İşte Besmele’yi okuyan kimse ism-i ilâhî’nin zevki ile kendinden geçecek, varlığını kaybedecek olursa o işi yapan doğrudan doğruya Hak olur. Hakk’ın şer işi olmadığından elbette netîcesi de hayr olur. Havl ve kuvvet ancak Alah’ındır!

Hakkında “attığın zaman sen atmadın Allah attı” [Enfal:17] buyrulan insanlığın târifi olan Efendimiz ile bir dostu arasında:

“Sana cennet hazînelerinden bir hazîne tâlim edeyim mi”
“Aman yâ Resûlallâh”
“Bismillâhirrahmânirrâhim ve Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”

sûretinde bir muhabbet-i şâhâne zuhûr eylemiştir.

Lâ havle an masiyetillâhi illâ bi-ismetillâhi ve lâ kuvvete ala tâatillahi illâ bitevfîkillâh
Heyhât ne var ki sen ismet perdenle örtmez isen günahlardan korunmak ne mümkün ve sen hazinenden tevfîk buyurmazsan tâate nasıl güç buluruz.

Ben günahkâr bir âdemim ismet nedir ey Nebî?

 

Hayâdan hayata yayılan güzellik

Ruhlara sûkun veren bedii zevklere âşina canlara,
Hayadan ötesi hayal, aslı yok bir düşünce,
Hayadan öte hayat, esası bozuk günce… [İ. Pala]

Gönülleri inceltmenin zevki selime varmanın bedii duyulara aşina olmanın yollarından biri de san’attır, musikidir. Musiki Allah’ın bedii eser yaratıcı (El-Mübdi) esmasının tecellisi ile seslerin ahenginden oluştuğuna göre; kainatın ve özellikle insan vücudunun ve tabii yaradılışın ahengine; fikirlerini, düşüncelerini ve yaşam biçimlerini hemahenk edenler, zaten aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Rasulullah ile ve “ölmeden evvel ölme” sırrına nail olmakla, daha dünyada iken cennet hayatı yaşamaya başladıklarından, elbette her bedii seste cennet kapılarının açılışını duyarlar.

Bu seslerden bir ses bildiğimiz geleneksel Kadiri Mukabelesi’nden besmele-i şerif ile başlayalım istedik haftaya Neyzen Süleyman Yardım’ın uşşak ney taksiminden sonra Ömer Faruk Belviranlı 180. mestmp3 den sesleniyor aşina gönüllere…

Geçen hafta bir “iradi ölüm” kapısı açıldı ki daha geçmeyenler kaldı söz bahçemizde; Biri iradi diğeri tabii olmak üzere iki ölüm vardır. Nefsini iradi ölümle öldürenin tabii hayatı onun gerçek hayatı olur. İradi ölüm, kötülüğü çokça emredici olan nefsi O’nu varedenin hoşlanmadığı hallerden temizleme, ezme, etkisiz hale getirme sanatıdır. Ki bu yol: Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Ölmeden evvel ölünüz buyruğunun işaret ettiği mana da bu olsa gerektir.

Nefsin ölümü/öldürülmesi onun ilahi buyruğun egemenliği/denetimi altına alınması, canının istediği herşeyi yapmaması manasındadır. Bu pencereden bakınca hayatın kökü hayâdır. Bir insanın hayâsı ne kadar fazla ise hayatı o kadar mükemmeldir. Diğer ahlaki faziletler de hayâya tabidir, hayâ demek hayat demektir. Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır. Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde, onun hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür.

Haya duygusu kaybolan kimsenin kalbi ölür. Hz.Ali (k.v.)

Nefsi temiz kılmanın vesilelerinden biridir Allah’tan hayâ. Kendisini Rabbinin huzurunda bilen can şayet aklına mabudunun rızasına aykırı bir davranışta bulunma cesareti gelse dahi derhal hazır ve nazır bildiğinden hayâ ederek nefsin o cesaretini kırar.

Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, “görüldüğümüzü ve izlendiğimizi bildiğimiz” hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz çok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtraten kerih, insana sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da alıkoyar. Kişi, hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten sakınır ve hayâsızlığı ölçüsünde aleni günah işler.

‘Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi’ endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, bizi günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. Ki, işte bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.

Hayâ âbidesi aleyhi ekmelüttehâyâ Efendimiz, bu hususta  ” Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. O(sav) ki kendisinde bulunan hayanın kemalinden dolayı hiç kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun boylu bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip kapalı bir şekilde anlatırdı. Hoşuna gitmeyen bir sözün bir kimseden çıktığını işitince: “Falan kimse, neden böyle yaptı?” demezdi; “Bazı kimseler neden böyle yapıyormuş?” demekle yetinirdi. Hz. Osman’ın bir zirvesi olduğu hayâ hali, günaha çağıran binbir kapıyla yüzyüze gelen şu zamanın biz mü’minleri için de bir kurtuluş reçetesi sunuyor olsa gerek.

Bizler de, Allah’ı Basîr (Herşeyi Gören), Semi’ (Herşeyi İşiten), Habîr (Herşeyden Haberdar Olan), Alîm (Herşeyi Bilen) gibi isim ve sıfatlarıyla tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, ayrıca hayatımızın her anında meleklerin bize yoldaş ve arkadaş olduğunu unutmaz isek, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi ne kolay, hatta nemümkün olacaktır.

Hem Hayyiyun, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle sabittir, Öyleyse gel, sen de bundan nasibini al a güzel! Evet O Hayâ sahibidir; yâni Cenâb-ı Hak hayâ eder, utanır. Kerem sâhibidir; yâni cömerttir, güzel bağışlarda, davranışlarda bulunucudur. Ekremül-ekremîndir hattâ,kulundan istihyâ eder, hayâ eder, utanır. Sübhànallah!.. Efendimiz böyle buyuruyor: Allah-u Teàlâ Hazretleri utanır kulundan… “O kulu, Rabbine, Allah’a iki elini kaldırmış, ellerini açmış duâ ediyor da; Allah da o duâ eden kulunun açmış olduğu avuçlarına hiçbir hayır koymuyor. Böyle yapmaktan utanır Allah…” Yâni, duâ için açılmış olan iki elini, kolunu, içine hiçbir hayır koymadan, boş çevirmez, boş çevirmeye hayâ eder. Kereminden, lütfundan, merhametinden dolayı kulu boş çevirmez. Elini boş döndürmez, avucunu boş bırakmaz. Mutlaka duâ edene lütfeder, ihsân eder. Allah-u Teàlâ Hazretleri, kulun istediğini bazen aynen verir, bazen daha hayırlısını verir, istediğinden âlâsını verir. Bâzen de en güzel mükâfat olarak, âhirette ona çok büyük sevaplar verir. Ama elini boş döndürmez, eline mutlaka bir şeyler koyar. Avucu boş dönmez. Çünkü Kulu istediği halde, onu vermemekten utanıyor Allah-u Teàlâ Hazretleri.

Mevlam bizlere utanma duygusu versin, hayâ duygusu versin…
Yaptığımız eğrilikleri anlayıp, onlardan kurtulmayı nasîb eylesin…

Ey İbn’ül vakit olan Sufi,
Hak Teala geçmekte olan Vakt-i şerifin,
ömr-ü azizin kıymetini idrak edebilmeyi müyesser kıla!
Hem Muharrem’dir bugün, ister Kerbela’ya ağla ister Filistin’e
ama unutma! Neyi kaybettiğini hatırla!

Vakt-i şerif, Cuma, Muharrem ile gelen yeni sene,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim