Emanet ve Kıyamet

إِنَّ اللَّـهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ ۚ إِنَّ اللَّـهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ ۗ إِنَّ اللَّـهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

emanet_ayeti

Şüphesiz Allah size, emanet (ve iş)leri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size, gerçek, ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah (sözlerinizi, hükümlerinizi) hakkıyle işitici, (bütün yaptıklarınızı) hakkıyle görücüdür. [Nisa:58]

Hak’tan adâlet değil rahmet, kullardan rahmet değil adâlet istenir.

– Daima abdestli gezdiğinizi duymuştuk, okuyabildiniz mi kıble istikametine asılı duran levhadan nasibinize düşen ayet-i kerimeyi?

– Şimdi meal-i şerifini bir daha okuyasın, Sure-i Nisa’nın, ellisekizinci ayetidir bu unutmayasın!

Aziz üstadım bu denli üstüne düştüğünüze göre vardır elbet bir hikmeti… Biz cahiliz ve dahi cahil cesur olur ya hikmetten sual ederiz?

– Sen hiç Kabe’nin içini gördün mü?

– Nerde efendim, fotoğraflarına bakıp bakıp yanarız, uzaktan, uzaktan…

– İşte bu ayet, Hazreti Kibriya Efendimizin sadr-i pakine, cismen Kabe’nin içinde bulundukları halde inen yegane ayet-i celiledir.

– Manası pek mühim olmalı o halde…

– Manası bizde hep bir hatırayı canlandırır. Merhum Mahir İz hocamızın yıllar önce söylediği, ama o zaman tam olarak anlayamadığımız ölçüyü zevk-i tehattur eyleriz. Rahmetli hocaya gerek siyâsi konularda, gerekse gündelik hayatta aradığımız insanın özelliklerinden sual eylediğimizde şu cevâbı alırdık:

“Bir iş için aradığınız adamda sırasıyla şu üç vasıf bulunmalı” derdi Hoca:

1. İşini iyi bilen ve yapan (liyâkat ve ehliyet sahibi),
2. Doğru, dürüst, güzel ahlaklı
3. İnançlı ve dindar.

Biz derdik ki: “Hocam inançlılığı ve dindarlığı birinci sırada bulunması gerekmez mi? Siz onu üçüncü sıraya bıraktınız.” Hoca’nın cevâbı çok ârifâneydi:

Oğlum siz câmiye imam veya tekkeye şeyh arıyorsanız dediğiniz doğru. Ama işe adam arıyorsanız, doğrusu adamın önce işini bilmesidir. Din ekmek kapısı değildir. Kuran-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerin tebliğinden bahsedildiğinde “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.” [Şu’arâ:109] buyrulur. Bütün peygamberlerin hayatı anlatırken bu “ücret istememe” den bahsedilir. İşini bilmeyen bir doktor, beceriksiz bir avukat veya âciz bir siyasetçi inançlı ve dindar olsa, ama doğru ve dürüst olmasa ne faydası var? Öyleyse doğru sıralama budur.”

Aradan neredeyse yarım asır  geçti. Türkiye’de köprünün altından çok sular aktı. Biz de hocanın söylediğinin doğruluğunu yılların tecrübesiyle ile daha iyi kavradık.

İnançlı ve dindar insan genel anlamda emânet şartlarını taşıyan iyi bir kuldur. İş bilen ve doğru insan ise yönetim anlamındaki özel emanetin şartlarını taşıyan kimse demektir. Özel anlamda emâneti belirleyen Nisâ sûresindeki bu âyetin nüzûl sebebi de hocamızın haklılığını ve tespitinin doğruluğunu teyit ediyor.

Malumâliniz üzre Mekke’nin fethi sırasında Allah Rasûlü, Kâbe’ye girmek üzere geldiğinde Kâbe anahtarı kendisinde bulunan Abduddâroğullarından Osman bin Talha kapıyı kilitlemiş ve anahtarı da Hz. Peygamber’e: “Allah’ın peygamberi olduğunu bilsem vermekten çekinmezdim.” diyerek vermek istememişti.  Hz. Ali, Osman bin Talha’nın kolunu büküp anahtarı zorla aldı ve kapıyı açtı. Allah Rasûlü de Kâbe’ye girip iki  rekat namaz kıldıktan sonra dışarı çıktı.  Çıktığında amcası Abbas anahtarın kendisine verilmesini istediyse de bu âyetin inmesi üzerine anahtar Osman’a olay safahatıyla anlatılarak ve inen bu âyet kendisine okunarak teslim edildi. Osman derhal iman ediverdi. Demek ki önce iş bilmek; ehliyet ve liyâkat sonra sözüne sadık olmak… İnanç da onu taçlandırıyor.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, emânetlerin zâyî edilmesini, dünyâ hayâtını kıyâmet sahnelerine çevirecek derecede büyük bir ifsat, bozulma sebebi olarak görmüştür. Bir toplantıda Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem etrafındaki sahâbilere birşeyler anlatırken, bir bedevî geldi ve

– Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem sözünü kesmeyip konuşmasına devam etti. (O kadar ki) oradakilerden kimisi (kendi içinden) “bedevîyi işitti ama, sorusundan hoşlanmadı”; kimisi de ” galiba işitmedi” diye durumu yorumladı. Derken Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem, sözünü bitirince

-” O, Kıyâmeti soran nerede?” buyurdu. Bedevî;

-Benim, buradayım ya Resulallah! dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber;

-“Emânet zâyi edildi mi Kıyâmeti bekle!” buyurdu. Bedevî;

-Emânet nasıl zayi’ olur? dedi. Resûlulhah sallellahu aleyhi ve sellem de;

-” İş, ehil olmayana verildi mi Kıyâmeti bekle!”buyurdu

Hayat-ı seniyyelerinde de böyledir. Resulullah efendimiz hicret buyururlarken de kılavuzu Abdullah bin Uraykıt müşrikti. Ama en iyi kılavuzdu. İşini en iyi yapan adamdı. Müslüman’dan seçmedi efendimiz. İşi en iyi yapanını seçti.

-Ölçü, kainatın efendisinden: “emanete riayetsizliği, bir kıyamet habercisi gibi değerlendirip  işleri ehline vermek” Bu iş çok basit bir görevden devlet sorumluluğuna kadar böyle midir?

Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin hal ve evsafıdır. Kur’an-ı Kerîm’i huşû’ ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile, veliler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça, ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar. Biz bu ten kafesinden ancak bu vâsıta ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için bu yoldan yani, tevhîd tarîkından başka çare yoktur. [Hz. Pir Mevlana]

– Can kardeşim sen bir de şu ayetleri ekle hikmete: İsterse kendileri ve yakınları aleyhine olsun, adaleti ayakta tutarlar. [Nisâ:135] Hatta bir kavme olan kinleri adaletten ayrılmalarına yol açmaz. [Maide:8] De ki: Rabbim bana adaletli olmayı emretti. [Araf:29] Buradan yayılan manayı münifi hayatın her alanına yaymak mümkün: ister partiye oy ver, ister memura kadro, ister marketten deterjan al, ister hatuna ayakkabı farketmez; o işi en iyi yapan kimse ona teslim etmeli, zamanı, kadroyu, mangırı, ömr-ü azizi isrâf etmemeli erenlerim.

– Nasibimizce anladık efendim payımıza düşeni: emanetler ehline verilmeli, adam kayırmaktan, torpilden, uzak durulmalı; cemaat ve tarikat mensuplarına dahi, bizdendir diye ehil olmadıkları işler ve emanetler verilmemelidir.

– Bir numune-i imtisalde şanlı tarihimizden olsun, hem de bir ecnebi dilinden, Kanuni devrinin Avusturya elçisi Baron de Busbecq’den dinleyelim:

Vazife ve memuriyetleri, herkese Sultân verir. Bunu yaparken ne zenginliğe ehemmiyet verir ne boş ricâ ve dâvâlara… Yalnız liyâkate bakar, seciye arar, fıtri kâbiliyet ve istidât düşünür. Namussuz, tembel ve âtıl olanlar hiçbir zaman yükselemezler. Türklerin neye teşebbüs ederlerse muvaffak olmalarının, hakim bir ırk haline gelmelerinin ve gün geçtikçe büyümelerinin sırrı ve hikmeti burdadır.

Cenab-ı Hakk ve Hadi-i Mutlak -celle celaluhu- Hazretlerinden umarız ve dileriz ki, önce üzerimizdeki emânetlerden terettüb eden vazîfeleri hakkıyla îfâ ederek müsterih bir kalb ile huzûruna varabilmeyi cümlemize nasîb eylesin! sonra tertemiz şeriat ve apaydınlık tarikatın hükümlerinin yerine getirilmesindeki şevk ve neş’eyi ziyade eyleyip bizleri tevhid ehli kimselerin söz ve halinden istifade ettirsin! Amin ya muîn!

Toplum için tevhid ilkesi; adâlet.
Birey için tevhid ilkesi; itidâldir.
Tevhîd eyle yâ Hû

Reklamlar