25. Mektup

25. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmibeşincisidir.

1mursidinmektuplari

İnsanı kendisine muhatab olarak yaratıp esmâ-ı ilâhîyesini tâlim eden ve eşyanın dahî ismini, hem cismini hem letâifini ilmullahından ve hikmetullahından ihsan eden, konuşmayı ve lisânı insan için îcad edüp lisânımızı hareket ettirmekten âciz olduğumuz haldeyken bi’l-kuvve Kur’ân’ın mânâsını ve kelâmullahın feyzini sadırlarımıza nakşeyleyen, Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ olsun.

Pâk ve münevver sadr-ı Muhammedi’lerine kitabullahın inzal edildiği ve mutahhar mübarek fem-i saadetinden kelâmullahın “Kur’ân” olarak sudur ettiği nur-i Muhammedîyeleriyle cümle eşyaya ve âlemlere rahmetin ve feyzin nüfuz ettiği mahbûb-i ilâhî, habîb-i edîb-i kibriyâ, fasîhu’l-lisân ve’l-beyân ol Muhammed Mustafa Efendimiz’e salât ve selâm olsun. Evlâd, ezvâc, ashâb ve tâbi olanlara salât ü selâmın ve hamd ü senanın bereketi îsal olunsun. Âmin.

Selâmun aleyküm, İhsan Efendi

Derviş İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk feyzini müzdâd eylesin. Feyz-i ilâhî ve tevfîk-i ilâhî dâimâ refîkin(arkadaşın) olsun. Güzel evlâdım, tasavvuf edebinde, zaten tasavvuf edeb demektir amma söz böyle zuhûr etti, husûsî konuşma şekilleri vardır. Derviş, sözü söylemeden anlar. Lâkin söz söylendiğinde de nasıl anlaması gerektiğini büyüklerinden aldığı sohbet üslubuyla anlamaya gayret etmesi lâzımdır. Her ilmin kendine ait lisânı veyahut her lisânın sahasına göre bir mefhumu vardır. Tasavvufun da kendine mahsus özel ıstılahâtı vardır. Sûfiyyenin ahkâmını ve ilmî hüviyetini ortaya koyan birçok mefhum mevcuttur. Meselâ; tevhîd, cem, cemü’l-cem, takva, verâ, tevazu’, mahviyyet, fenâ dereceleri, bekâ makamları gibi daha bir çok îzaha muhtaç mefhumlar vardır. Bunlar şimdilik dursun. Bir de dervişe günlük hayatında, sohbette, meydanda lâzım olacak kullandığı veya kullanılagelinen tâbirler vardır. Derviş bu sözleri ilk önce öğrenmeli, mânâsı üzerinde düşünmeli, sonra hayatına tatbik etmeli ve bu lisân üzre konuşmalıdır. Daha evvel de arzettiğim gibi, üslûb-ı lisân ayniyle insandır.

Derviş oturuş, kalkış, yürüyüş üslûbuna dikkat ettiği gibi konuşma üslûbuna da fevkalâde dikkat etmelidir. Fasîhu’l-lisân Fahr-i âlem Efendimiz (sav) “Kendinizi cehennem ateşinden veya Hakk’m cemâlinden uzaklaşma ateşinden koruyunuz, velev ki bir güzel kelimecik olsun.” buyurarak bir güzel sözün dahî insanı cehennemden kurtarabileceğine, bir sözün güzelliğiyle insanın nârını nur edebileceğine işaret buyurmuşlardır. Mamâfih büyük âlimler, bir kelime güzel sözün, bir kerecik dahî olsa “Lâ ilahe illallah” denilmesine işaret etmesini söylemiş olsalar da, yine pek çok âlim güzel bir sözün te’sirinin yani tevhîdden beslenen sözlerin te’sirinin kişiye sayısız fâideler vereceğine işaret etmişlerdir. Her güzel sözün kökünde muhakkak tevhîd vardır. Güzel söz de insanı Allah ile birliğe götürür. Çirkin sözlerin kökünde de ikilik vardır. Daha doğrusu tevhîdden ayrılmış uçlardır ki onlara kök dahî denmez. Kökü necis ve habis olduğu için ondan neş’et edenler dahî çirkin olur.

O halde İhsan Efendi oğlum, âriflerin sohbetine ve o sohbetin özüne nüfûz eylemeye çalış. Lâkin o öze işaret eden ve o cevherle beslenen, böylece zuhûr eden sözlere dahî dikkat eyle. Hem o lisân üzre konuş hem o lisânın mânâsına göre amel et. Bir adam konuştuğunda sohbet meclisine erişip erişmediği üslûbundan belli olur. Binâenaleyh mürşid sohbetine erişip de ahvâlini ve akvâlini(sözlerini) düzeltemeyen, su başında susuz kalmış insan gibi mahrumiyetini göstermiş olur. Mürşidi vesilesiyle bir yoldan feyz alan kişi lisanıyla tebarüz eder.

Güzel evlâdım, vaktiyle bizler zât-ı âliniz gibi aynı mânevî rahle-i tedrisattan geçtik. Büyüklerimiz konuştuğumuzda bizleri îkaz eder ve mensûbu olduğumuz yolun âdâbına uygun konuşmaya sevkederlerdi. Dervişânın kendine mahsus, âdetâ îcad eyledikleri bu tâbirlerden bir kısmını zikretmem hem sizin için hem de diğer kardeşlerimiz için güzel kelimelerin şuyû bulmasına(yaygın olmasına) vesile, böylece Cenâb-ı Hakk’m rahmetinin şümûlüne de vasıta olur inşâallah.

Meydan terbiyesinde en ayıp sözlerden biri ‘ben’ demektir. Dervişin ‘ben’ diye söze başlaması ta başında kabahat etmek, demektir. ‘Ben’ sözü lisânına bile yerleşmeyecek ki benlikten kurtulabilsin. Günahların birçoğu hayalde ve dimağda kendisini meyil olarak gösterir ve bu meyil kalbe, kalbden de lisâna te’sir eder. ‘Ben’ demenin hata olduğunu bilen derviş benlik sevdasından uzaklaşmakla kalmaz, aldığı terbiye ile öyle bir noktaya gelir ki ‘ben’ demeyi ve benliği unutur. Mürşidlerin ‘ben’ kelimesini kullanmaktan dervişlerini sakmdırmasındaki murâd benliği unutturmaktır. Onun yerine ‘bendeniz’ tâbir ederler. Bendeniz, köleniz manasınadır. Derviş bu kelimeyi herkese kullanabilir. İster derviş olsun ister keşiş. Karşısındaki insanla günlük hayatında bu şekilde konuşabilir. Karşımızdaki insanın ezelden sahip olduğu, Allah Teâlâ’nın ‘ruhumdan ruh nefheylediğim’ buyurduğu o ruha istinaden bu sözü söyler. Yani “Ben sendeki Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği ruhun kölesiyim, sen hazret-i insan sûretinde yaratılmışsın. O halde böyle yüksek bir cevhere sahipsin. Sana değil, senin özündekine tâlibim. Biz bu özde birleşiyoruz.” demektir. Tabiî ki derviş ârif olacak. Savaş meydanında zâlim bir çıfıta, kibirli, hak tanımaz deyyuslara ‘bendeniz’ şeklinde hitab etmek câiz değildir. Belagât, sözü yerinde kullanmaktır. Zâlime el pençe divan durmak ve ona nezaket göstermek İslâm’ın rezil kabul ettiği ahlâktandır. Derviş sadece nefsiyle cihad etmez, cihad meydanında da en güzel şekilde Müslüman’a yakışacak vakarını, heybetini gösterir, kimseden çekinmez. Bendeniz sözünde bir başı eğiklik ve kölelik yoktur. Tam tersine “Ben Allah’tan başka kimseye kul olmam.” idrakinin ilanı ve hürriyetine müştak bir hal vardır. Herhalde anlaşılmıştır. Bazen ‘ben’ kelimesi yerine ‘fakır’ tâbiri kullanılır. Gerçi fakîr kelimesinin o büyük manâsıyla ‘ben’ kelimesi mukayese bile edilmez amma âdet olmuş, yerine kullanılır, diyoruz. Yoksa fakır kelimesinin ulvî mânâsı ben kelimesinin süflî dairesine asla sığmayacak kadar büyüktür. Hadd-i zâtında ‘fakîr’ iddialı bir sözdür. Çünkü “Benliğim dâhil her şeyi terk ettim, ne benliğimden ne başka kimseden bir şey ümid ettim, ben ancak Allah Teâlâ’ya muhtaç ve tâlibim.” demektir. Derviş bu kemâlde olmasa da konuşurken fakîr tâbirini kullanır. Zîrâ sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzre azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyâzının neticesine erişir. Yani fakîr, fakîr diyerek inşâallahu Teâlâ o da Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine dâhil olabilir. İnsanda böyle bir hal yoksa övünebileceği, güzel diyebileceği bir hali de yoktur. Ancak bu fakrın sırrına ve zevkine erişmişse, işte o insanın bu âlemde güzel bir sermayesi var, demektir. Allah Teâlâ’ya muhtaç olmaktan daha büyük bir nimet yoktur. Biz ‘elhamdülillah’ derken dahî Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğumuzun hamdini ilan ederiz. Efendimiz(sav) “El fakru fahrî” buyurarak Livâü’l-hamd sırrını ne güzel işaret eylediler. Fefhem(düşün).

Derviş lisânında mümkün mertebe menfî konuşulmaz. Yani insanı kötü düşünceye, üzüntüye, kötülüğe sevkedecek, sıkacak tâbirlerden ihtizâr edilir (kaçınılır). Daha evvel de zikrettiğim gibi mü’minin konuşması bile dua gibidir. Meselâ; düşersin, yanarsın, hastalanırsın şeklinde îkazda bulunmaz. “Dikkat et yanmayasın, şöyle yap ki hastalanmayasın, düşmeyesin.” şeklinde konuşur. İki şekilde de karşıdakini îkaz vardır. Lâkin birisi menfî, diğeri müsbettir. Derviş hep müsbet taraftan konuşmalı. Hem ağızdan çıkan söz dua gibi olduğundan, ‘yanarsın’ dediğinde adamın yanmayacağı da varsa yanıverir. ‘Hastalanırsın’ dersin, bu söz vücûd bulur, hastalanıverir. Bu husûsa ziyâde dikkat etmeli. Küpün içinde ne varsa dışarıya o sızar. Dervişin de ağzından güzel sözler akmalı. Sonra “El bela-ü müekkilü’l lisân”, “Bela lisâna bağlıdır.” demişler. Yani menfî bir şey söylediğinde hem vücûd bulur hem de o menfî sözden kuvvet alarak şeytan ve nefis kendine yol bulur. Hazret-i Yakub(a.s)’un çocuklarına; “Yusuf’u kurdun yemesinden korkuyorum, çekiniyorum.” demesi üzerine hemen diğer çocuklar “Yusuf’u öldürürüz sonra kurt yedi, deriz.” diye karar almışlardır. İçimize tulü’ eden (içimize doğan) birçok şeyi lisânımızla zikretmememiz îcab eder. Bunun misalleri çoktur. Anlaşıldı ki derviş dâimâ müsbet şeyleri zikredecek, menfî bir durum varsa da onu müsbet cümlelerle îkaz ederek muavenette(yardımda) bulunacak. Sufî ıstılahlarından biri de ‘mihmân olmak’tır. Avâmın ‘uyumak’ sözüne karşılıktır. Burada çok büyük bir nezaket vardır. Mihmân olmak, misafir olmak demektir. Hakîkaten de biz uyuduğumuzda ‘ben’ ve ‘benim’ dediğimiz her şey bizden alınır. Uyku denilen bir hal bizi kuşatır. O anda zâlimi, kâfiri, mü’mini, âlimi hepsi bir hale bürünür. Ruhlar kabiliyetlerine göre bir yerde bekletilir. Allah zevkiyle ve aşkıyla, Resûlullah muhabbetiyle gününü geçiren, nefsiyle cihad eden kişi yattığında uyumaz. Mihmân olur. Peki nereye mihmân olur? Hangi makama misafir olur? Allah’a misafir olur. Allah ve Resûlü’ne müştak olan ruhlar beden hapsinden bir müddet âzâd olup ulvî ruhlarla ve ulvî âlemlerle hemdem olur. Ruhu Allah Teâlâ’nın vahdet denizine gider, orada bir müddet kalır. Bedene ‘uyan’ emri verildiğinde ruh vücûda iade olunur. Bu dünyadaki mekânına misafirlikten avdet eder. Amma o ruh misafirlikte olduğu müddetin zevkiyle o bedene dâhil olduğundan o zevkle döşeğinden kalkıverir. Hele büyükler için ‘uyudu’ sözü gaflet mânâsına geldiğinden çok kaba bir hatadır. Efendimiz(sav) “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.” diyerek bu sırra işaret buyurmuşlardır. Kalpleriyle, kalıplarıyla ve cesed-i pâkleriyle dâimâ Hazret-i Allah’ın murakabesinde olan peygamberler uyumakla abdestlerini zâyi etmezler. O halde; uyku büyükler için gaflet değil, Hakk’ın husûsî ikramıyla Hakk’a âşinâ oldukları bir demdir. Böylece insanların ve bu hayatın meşakkatinden bir müddet almır, huzurullahta dinlendirilirler. Mürşid-i âgâhlar ibadet taata ve cihada kuvvet olsun diye yatarlar. Bedenleri döşekte iken yatar gibidir. Amma ruhları ya terbiyesini vermekle memur olduğu kişilerle beraber irşadla, ya da bu irşad için lâzım olan ma’lûmâtı ve ilhâmâtı almakla meşguldür. Onların yatışı istirahat değil istihâredir. Çünkü bir adam bu bedenle kayıtlı olduğu müddetçe velâyet makamında da olsa birçok yere yetişemez. Ama bedeni bıraktığında ruhuyla daha hızlı hareket eder, seri olur. Yani evlâdım, senin anlayacağın evliyâullahın uykusu dahî bir nev’î meşguliyettir. Benim bir sohbet şeyhim vardı. Bazen geçer içerdeki döşeğine uzanır, aramızdaki samimiyetten dolayı da “Dur şu ihvanın bir haline bakayım müsaadenle, sonra tekrar konuşuruz.” der ve öylece yatardı. Ma’lûmâtını alır, sonra yanımıza avdet ederdi. Fakîr buna çok defa şâhid oldum. [audio http://semazen-doc.com/mestmp3/122-ahbenolaydim.mp3]

Derviş kapıyı, vesaireyi kapamak, örtmek gibi tâbirler kullanmaz. Kapıyı kilitle diyerek de konuşmaz. Kilitlemek, kapamak ve örtmek tâbirleri kalbe huzursuzluk veren ve örfümüzde de hoş olmayan şeyler için kullanılmıştır. Kapının kilitlenmesi tâbiri artık o kapının açılmamasına, güzel giden bazı şeylerin bitmesine işaret eder. Bunun yerine “Kapıyı çevir!” veyahut yatarken “Kapını sırla!” tâbir edilir. Hatırıma gelmişken hemen söyleyeyim; yeni yeni âdetler çıktı. Geçenlerde maalesef bir arkadaşımız konuşurken tevafuk eyledim. O kişi vefât eden tanıdığı için “Toprağa verdik.” deyince başımdan aşağı sanki kaynar sular döküldü. Yâ hû, insan toprağa verilir mi? Biz Nasranî miyiz ki toprak toprağa, ateş ateşe, küller küllere kavuştu, diyeceğiz. Topraktan yaratıldık ama topraktan gelmedik ki, biz Allah’tan geldik, yine Allah’a döneceğiz. Toprağa giren cesettir. Biz cesetten ibaret değiliz ki! Ve inşâallah toprağın içine girsek de toprakta kaybolmayacağız. Biz toprağa sırlanacağız. Kabrimiz bizler için sır kapısıdır. Dünya üzerinde sırlanır, âhirete o sırla nurlar gibi doğarız inşâallah. Geçmişte yaşamış âlimler bu sözleri Müslüman evlâdının söyleyeceğini bilseydiler bu nev’î sözlerin küfür olduğunu kitaplarına dahî yazmaktan çekinmezlerdi. Toprağa hayvan verilir, insan değil. İşte lisân bozulunca insanlık da bozulur. Ol sebebden Allah Teâlâ, halîfe olmamız hasebiyle lisânlarımızı kelâmıyla süslemiş ve indirdiği Kur’ân-ı Kerîm ile lisânımızı dahî ıslah eylemiştir. Tekrar mevzu’muza dönersek; kilitlemek ve örtmek tâbiri dervişin lisânında olmaz. “Ocağı yak, ateşi yak.” denmez. “Ateşi uyandır, ocağı uyandır.” denilir. Eskiler ne der bilirsin. Beddua ederken “Ocağın yansın!” derler. Şimdi seyr u sülûkunda zarafeti meşk eden bir kişi sözlerinde kabalık etse hoş mu? Hoş değil. “Ateşi söndür!” de denmez. “Mumu söndür, kandili söndür!” tâbirleri de hoş tâbirler değildir. Onun yerine “Ateşi veya mumu dindir!” denir. Efendim, “Böyle söylense ne olur? Günah mıdır? Maksadımız anlaşılmış olmuyor mu?” diye itiraz edilirse biz yine iyi tarafından bakarak şöyle cevap veririz: “Efendim, böyle güzel söylediği zaman olmuyor mu, neden güzel tarafından konuşmayalım? İnsanlar kaba saba konuşarak kabalaşır. Ruh kemâle ermez, hamlaşır. Ham ervah olur. Günlük hayatında bu nezakete dikkat etmeyen kişi Kur’ân-ı Kerîm’deki ve hadîs-i şerîflerdeki nezaketi nasıl anlar? Sonra âyet-i kerîmeyi okur, kendisi âyât-ı beyyinâtın ahlâkî güzelliğine erişeceği yerde o güzellikleri kendi çirkinliğine benzetir. Ondan sonra da olan olur. Bak evliyâullahın sözlerine, hakikatten nasîbdâr olan âlimlerin eserlerine. Üslûbları ne kadar zarif, ne kadar nazik, ne kadar kerîmdir. O üslûb ile tanışan insanlar âdetâ Kelâmullah’ı ve kelâm-ı Resûlullah’ı anlamaya hazır hale getirilir. Hadîs-i kudsîde ne buyruluyor: Allah Teâlâ’ya bir adım yaklaşana Cenâb-ı Hakk on adım yaklaşır. Kişi kendi hayatında konuştuğu lisâna ve tavırlarına Allah için dikkat ederse Cenâb-ı Hakk da o kişiye kendi kelâmını, zarafetini, habîbinin edebini on kat daha fazla onun üzerinde müessir kılar. Kişi Kur’ân’ı ve hadîsi daha iyi anlamaya muvaffak olur. Allah Teâlâ’nın kelâmından ve Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinden feyz alarak bu ahlâk ile ziynetlenen kişi daha güzel bir hale, daha ulvî makamlara elbet ulaşır. Bizler seyr u sülûkumuzda dâimâ kemâl üzre hareket etmek ve en güzeli tercih etmek ile mükellefiz. Derviş hem haliyle hem sözüyle numûne olmalı, mensûbu olduğu yola, büyüklerine kendi üzerinden taş attırmamalıdır.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, mektûbunda sorduğun suâllere cevap vermeye kalkar isem bu satırlar epeyce uzayacak amma inşâallah söz veriyorum birkaç güne kadar hem bu mevzu’un devamını hem de senin suâllerine cevabı diğer mektûbda yazmaya gayret edeceğim. Yağmur sağnak sağnak yağarsa toprağın içine nüfuz etmeden üzerinden akıverir. Azar azar inerse toprağın içine nüfûz eder. Biz de bu arifane ma’lûmâtı şimdilik burada bırakalım. Cenâb-ı Hakk râzı olduğu amellerimizi tamamlamaya muvaffak eylesin. Eksiklerimizi tamam eylesin. Noksanlıklarımızı kemâliyle, kusür u küsürumuzu settariyetiyle, günahlarımızı af ve mağfiretiyle, seyyiâtımızı dahî ihsan eylediği hasenâtıyla ikmal eylesin. Her halimizi rıza-i şerifini tahsile vesile eylesin. Cenâb-ı Hakk’ın selâmı, rahmeti, inayeti, muvaffakiyeti dâimâ üzerine olsun İhsan Efendi oğlum. Vesselâm.

26. mektupta görüşmek üzere…