Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Cerrahi’

Ne yana dönersen Vechullâh karşındadır (Allâh Esmâsı!) Muhakkak ki Allâh tüm varlığı kapsar ve ilim sahibidir [Bakara:115]

Ne yana dönersem gördüğüm nedir? Çiçek, ağaç, kuş, toprak, çocuk ve bulut ya toprak demek hepsi bir mertebeden Hak!

Nice yıldır misafirsin bu tende
Cehâlettir anı bilmez isen sende

hb

Efendi hazretlerine suâl eylerler:
– Bîat’ten sonra derviş…
Hazretim derhal müdahale eder, suâlin gerisi dökülmeden:
– Bîat’ten sonra hâlâ derviş mi var?

Aşkın ilk nefesi benim (diye bildiğimin) son nefesi olurmuş meğer…

‘O ve Ben’ hikâye, yalnız O, illâ Hû

Aşk ocağında cân olanlar iyi bilirler; azâmet-i ilâhiye, kullukta ki acz ve yokluk nisbetinde arz-ı cemâl eyler. Nokta-i acze indiğiniz anda, bütün harflerde ve rakamlarda seyr ve hareket eden siz olursunuz. Heykel-i cismâniye takılıp kalanlar aldanırlar. Hakîkate nazar edenler, hakîkate uyanlar, kesâfetten kurtulup letâfet buldular, semâvat ve arzın nûrâniyetine iltihâk ettiler.

İsrâfil’in öttürdüğü sûr; aşkın da nefhâsıdır ki, birincisinde seni senden alır, yok eder, ikincisinde de ebedî hayata bağlar. Sûr’un öldüren birinci nefhasını, yavrusunu uyutan annenin ninnisine benzetebilirsiniz. İkinci nefhayı, çocuğun hareketini görmek isteyen babadan, üstâd-ı aşktan bil! Çünkü dirilticidir.

Bir zât aşkı târif ederken: “dumansız ateş, anahtarsız kilit, konaksız yolculuk, kadehsiz şarap, sessiz ve kelimesiz konuşma, menfaâtsiz alış-veriş, tertemiz bir gönül sâhibi olmak ve nihâyet yandıktan sonra da yakmak” buyurmuştu vaktiyle.

Hz. Pir Mevlânâ’nın “Cümle ma’şûktur, âşık perdedir. Âşık hastadır, ma’şûk zindedir” demeleri de pek mânîdardır.

Eğer beşer sır saklayabilseydi, hayır ve şer, dedikodu peydâ olmazdı.

Bedenin her zerresinden gönül gözü ile bakan, gönül kulağı ile işiten, gönüllere hitâp ederek gönül sesi ile konuşan, kendini kurtarmış, aslına varmış demektir. Artık daha fazla konuşmaya tahammülüm kalmadı.

Gül yağı kazanının ateşi fazla geldi, kapak oynamaya başladı, imbik borularını darmadağın edecek. Mevzûmuza bir son verelim.

Çamurlarla oynamak ve onları tasfiye etmekle uğraşmak, âşıkın âdedi değildir. Eğer üzeri çamurlanmış bir defîne bulursa, onu yıkayıp temizlemekten çekinmez. Sevgisinin şiddetinden dolayı muhabbet sâhibine ‘âşık’ demişlerdir. Âşık yanar halde bulunan bir vücûttur, gönülden aldığı ateşle yanar ve maddi olan şeyleri de o ateşle yakar.

Ey âşık! Sana ifrât derece sevginden dolayı âşık demişlerdir. Huyundan vazgeçme sev, yan, yine sev. Gece gündüz, yaz ve kış demeden yan ve yine sev.

Yanan âşık, yakmasını da bilirse o zaman kemâle erdi ve ma’şûkluk makâmında karar kıldı demektir. Esâsen bir an âşık olanın ikinci bir idrâk ânı ma’şûkluktur.

Biz sevdik âşık olduk
Sevildik ma’şûk olduk
Her dem yeniden doğarız
Bizden kim usanası

Aşk gönüller semâsında uçarken, arz üzerindeki temiz gönüllerin da’vetine dayanmaz iner, icâbet eder, sînesine çeker.

Aşk kimin gönlünü doldurmuşsa o vücûdu âdeta elsiz, ayaksız, hareketsiz bırakır. İki kanatla göklere uçulur. O kanatlar her makâmda olduğu gibi burada da “Lâ” ve “illâ”dır.

Evet, şâyet sultân-ı aşk bir gönül kâbesinden ezan okursa, o vücûdun her mesâmesi ve her tüyü ve cevâhiri “ALLAHU EKBER” diyerek huzûru ikrâr eder ve bir anda mâsivâyı terk ederek ağaçlar gibi kıyamda, mahlûkat gibi rukûda ve secde-i insâniyede kemâle ererek, mahbûbluğu tahiyyatta idrâk eder.

Gayb âleminden, esfeli safiline aşkın te’siri ile inen insan, yine aşk ile zâhirden bâtına urûç etmesini becererek “Kâb-ı kavseyn” dâiresini tamamlayabilirse ne mutlu o insana.

Maksadım, (ALLAH cc ve MUHAMMED sav) sevgisini anlatmak, kelime-i şahâdeti tam mânâsı ile bilmek ve tasdîd etmek. Bunun için de güzel ahlâk ve aşk sâhibi olmak, benlikten kurtulmak ve bu husûstaki muvaffakiyete erişmek için de yalnız şeriatın vücût hareketinin kâfi gelmediğini anlatmak. Dünyâdaki her şeyin geçici olduğunu, bununla berâber yaşamak için, evvelâ yuva ve vatan muhabbetinin icâb ettiğini, dilimin döndüğü kadar anlatmak istedim.

İlim, dünyâda da, uhrâda da, aşkta da sonsuzdur. Çünkü, bizde gizli olan hazine de sonsuzdur. Gaib zannettiğimiz her varlık bizdedir. Biz bizim olursak, her şey bizimdir.

Aradığınızı ölmeden evvel bulun! Hakîki sevgilinizi bilin! Dost da sizdedir düşman da sizdedir. ALLAH’ın ve Peygamberin nûru da sizdedir. Vesvese, hannas, şeytânet dahi sizdedir. Dışınız kâinatın ve dünyâmızın özetidir. Gönlümüz âlem-i ervâh’ın merkezidir.

Kardeş, sen ancak o düşünceden ibâretsin. Geri kalan varlığın ise kemik ve deriden başka bir şey değildir. Düşüncen mânevî, varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense, külhana layıksın. Koku satanların tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına koyarlar. Cinsleri kendi cinsleriyle karıştırır; bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler. Fakat mercimek, şeker arasına karışırsa (taneleri) birer birer ayıklarlar. Tablalar kırıldı, canlar döküldü ve iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar. Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberleri gönderdi. Peygamberler gelmeden önce hepimiz birdik; iyi miyiz, kötü müyüz kimse bilmezdi. Âlemde kalp akçeyle sağlam akçe bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamıyla geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk. Peygamberlerin güneşi doğunca “Ey, karışık olan, uzaklaş! Ey saf, beri gel! (denildi). Renkleri göz fark edebilir; lâ’li de taştan ayırt eden, gözdür.  İnciyi de göz tanır, külü gübürü (çer-çöp) de… Onun içindir ki toz toprak gözü incitir. [Hz. Pir Mevlânâ]

İşte, her husûsta büyük âlem olduğunuzu anlamalısınız!. Şâyet hedefiniz süflî ise, siz de süflîsiniz. Eğer hedefiniz âlî ise, siz de âlîsiniz.

Öyle sanırdım ayriyem
Dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni
Bildim ki ol cânân imiş

Geliniz, baş üzerindeki göz nûrunuzdan bakanın, gönlünüzden bakan olduğunu bilin! Sûrette semâda bizi besleyen Hz. ALLAH, mânâdan da, gönül âleminden de bizleri beslemektedir.

Ey sevgilim! Biliyorum ki Sen, “Lâ” deyinceye kadar kendinden geçenleri sever ve tercih edersin ammâ “İllâ” diyecek kadar geçecek olan iki saniyelik zamânâ bile acıyanlara da zâtınla tecellî edersin.

Yâr, her dem sana nazâr eyler
Seni gafil görürse güzâr eyler

Onun için bizler de biraz da düşünme ve temâşâ zevkini bulalım ve onsekizbin âlemi, onsekizbin gözle seyrân etmenin neş’esinde yaşayalım.

Yâr, istemez ki âşıkı ağyâra yâr ola
Her dem dili bin dert ile bî-karâr ola

 

Reklamlar

Read Full Post »

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım çarpmıştı sizi, bakıp dururken! Sonra, şükredesiniz diye, ölüm halinizin ardından sizi yine diriltmiştik. [Bakara:55-56]

saika_umutrehberiÂrifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi
Nûş edip sahba-yı zâtı cân olur her bir demi
Mazhar ona ayni zâhir görünür gider gamı
Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûktan ma’şûku âşıktan cüdâ

Bir “anahtar kelimenin – keyword” ipine tutunarak çekildiğimiz hakikat yolculuğunda vakti geldi diye yol gösteren güzelimiz: “sâika” ama bu da bahâne elbette, nihâyetinde O’nu görmek istediler diye başladı bütün hikaye, tıpkı O’nun da görülmek, bilinmek, sevilmek isteyişi gibi…

Arapça bir isim olan ṣā‘iḳa (ﺻﺎﻋﻘﻪ) evvelen yıldırım demek iken, ölüm, mevt, nüzûl ateşi, semadan gelen şiddetli ses,  mühlik ve azap, bulutları sevkle vazîfeli melek mânâsında da kullanıldığı vâki.

Ser-levhâmıza nakşedilen ayeti kerimemizde, Allah kelâmında geçen “Sâika” ismine tefsirlerde umumiyetle “yıldırım” manası verilmiştir. Sâika, Hakk kudretinin tecellîsi anında neye isabet ederse, onun tahammül hududunu geçtiğinde, o nesne kendini kaybeder. Biz de, beşer diliyle bu durumu tarif için “öldü” deriz. Sâika öyle bir maddedir ki  zâhiren elektrik akımı suretiyle temas ettiği maddeyi bozar, yok eder.

Haziran 1980’de Massachusettes şehrinde ABD’de vukû bulan bir hadîseyi paylaşalım zahirden bâtına yol bulma niyyetiyle: Edvin Robinson geçirdiği bir trafik kazasında işitme ve görme kabiliyetlerini kaybetmiştir. Kör ve sağır olarak yaşayan Edvin 4 Haziran 1980`de kendisine çarpan yıldırımdan sonra 20 dakika şuursuzca yerde yatmış ve kendine geldiğinde ise işitme ve görme yetilerini tekrar kazanmıştır.

Gönül Tur-i Sîna’sından tecelli etti çün Allah
Erişti sâika, sâlik hemen oldu fenâfillah

Ayete baktığımızda İsrâiloğulları’ndan seçilmiş yetmiş kişinin, Hz. Mûsâ’ya îman etmeleri için Allah’ı açıkça, kendi gözleriyle görmek istediklerini anlıyoruz. Devâmında ise bu isteklerine mukabil olarak bir yıldırımın onları yakaladığı bildirilmektedir. Müfessirlerin ekserisi sâika adı verilen ani gelen, şiddet içeren yıldırımının inanmak için Allah’ı görmek isteyen İsrailoğulları’na bir ceza olarak indiğini söylerler. Aslında bu görüşleri Sure-i Nisâ’nın dünyada Allah’ı görme isteğininin akıbetine dair 153. ayeti de desteklemektedir:

(Resûlüm) ehl-i kitab senden, kendilerine Semâ’dan bir Kitab indirmeni istiyorlar… Gerçekten (onlar) bundan daha büyüğünü Mûsâ’dan istediler… “Allah’ı cehreten = açıkça, bize göster” (erinallâhe cehreten-Bizi Allah ile yüz yüze getir) demişlerdi (ancak ölmeden önce ölmek ile, ruh boyutunda mümkün olan müşahadeyi müstakil nefsleri ile dilediler) de zulümleri yüzünden onları yıldırım yakaladı… [Nisâ:153]

Aynı ayetleri irfânî yönden değerlendirdiğimizde “Allah’ı görmek istemenin” neden cezayı gerektirecek bir istek olduğu suâli, sorgulayan her insanı düşündürmektedir. Çünkü bu vâkıanın hemen öncesinde, İsrâiloğulları’nın peygamberi olan Hz. Mûsâ da Sînâ Dağı’nda Allah ile kelâm ederken aynı şeyi isteyerek nidâ etmişti:

Ey Rabbim! Göster bana (kendini) ki (ne olur) bakayım sana… [A’râf:143]

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti. Ey âşık! Aşk; Tûr’un cânı oldu. Tûr sarhoş, Mûsâ da düşüp bayılmış! [Mesnevi-i Manevi]

Peygamber de ümmeti de bir bakıma aynı şeyi istiyor, gelin görün ki ameller niyetlere göredir ve biri hiç niyetli olmadığı halde inanmak için Allah’ı görmek, diğeri isi zaten inandığı Allah’a yol olan Rabbü’l-hasını  (a’yan-ı sabite) bilmek için görmek istemişti (men arefe rabbehu fekad arefe rabbehu)

Hz. Mûsâ’nın bu isteğine karşın  Allah Tealâ şu cevabı vermiştir:

Beni asla göremezsin. Ama yine de şu dağa bir bak; eğer o öylece yerinde kalırsa o zaman Beni görebilirsin! Ve Rabbi şavkını dağa gösterir göstermez (nuru tecelli edince) onu toza toprağa çevirdi ve Mûsâ da bayılıp düştü, uyanıp kendine geldiğinde dedi ki: “Ne sınırsız bir yücelik Seninki! Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden (ikilik, şirk hali) de münezzehsin. Bu talebimden ötürü tövbe ettim. (Ben ümmetim içinde Seni görmeden) iman edenlerin ilkiyim!” [A’râf:143]

İşte Hazret-i Mûsâ o tecellîyi dağda bile görmeye tahammül edemedi. Buradaki nükteye dikkat edin: Bana kendini göster! demek ikiliktir yâni talip ve matlûbu ayrı ayrı görmektir. Şu halde, sen kendinle oldukça beni görebilmen nasıl mümkün olur? Bu vücut gözüyle Hak görülebilir mi? O ancak kendi nuruyla görülür. Onu gören yine kendidir. Nasıl ki Hazret-i Mevlânâ: Ben sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum,  Halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarımdan daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor.

 Hz. Musa, Yüce Allah’ın dünyada (ikilik halinde, zira görmek fiilinin sonuç vermesi için bir bakan bir de görülen gerekir meğer o gözlerden bakan Hak ola) görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki şiddetli iştiyak, ayrılık acısı sebebiyle Allah’a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın sözlerini her cihetten duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, şevk ve neşe içinde ahiret ve cennet hayatına kavuştuğunu zannetmişti.

Bu âyette Hz. Mûsâ’nın bayılıp düşmesini ifâde eden “sâika” kelimesi ile İsrâiloğulları’na cezâ olarak verilen ve yıldırım olarak tercüme edilen “sâika” kelimesinin aynı oluşu, insanın hayretini artırıyor, satırlardan öte bir mânâ sızdırıyor.

Sure-i Bakara’da bu “Sâika” vakıasından sonra neler olduğu şöyle anlatılmaktadır:

Sonra sizi şükredesiniz diye ba’s ba’de’l-mevte mazhar ettik [Bakara:56]

Âyete dikkat edilirse bu istekte bulunan seçilmiş yetmiş kişinin, inen “sâika” sonucunda önce öldükleri sonra diriltildikleri buyrulmaktadır. Burada mevt kelimesi üzerinde biraz duralım: Arapça’da (ﻣﻮﺕisminin ilk anlamı ölüm ise de Arap dilbilimci Râğıb’a göre hislerini kaybetme, akıl melekesinden yoksun kalma, aklen ölme, rüzgarın veya sıcaklığın şiddetini yitirmesi, nefsin arzularının körlenmesi, bastırılması hatta bazen uyuma anlamlarına da gelmektedir.

Ayette geçen “mevt” kelimesini biyolojik bir ölüme değil de Allah’ı görme talebinde bulunanların “sâika” sonrasında yaşadığı fenâfillâh haline yani gizli şirke olan kendi varlığının hiçliğini idrak etmeye bir işaret olarak da alabiliriz. O vakit “sâika” varlığı yok eden bir hakikat tecellisidir, zahiren temas ettiği yeri nuru ve narı ile yakarak yok eden yıldırım misali.

Bu kelimeyi lugatteki “nüzûl ateşi” ilahi tecellinin getirdiği yakıcı, kendinden geçirici bir mânevî sekr hali mânâsına alırsak mevt, ölümden sonra gelen diriliş, sahv, uyanıklık ise insanda oluşan bekâbillah idrakidir.

Fenâfillah bulan sâlik olur nefsine hem fâik
Bulur bir sermedî varlık görür hep ‘semme vechullah’

Başka bir ifade ile hakikatte yegâne vâr olanın ” Vâhidü’l-Kahhâr” olduğunun farkına varmaktır. Bu öylesine bir nasiptir ki ayetin sonunda bu nimetin değerlendirilerek, kıymetinin bilinmesi, şükredilmesi gerek bir nâiliyet olduğu zikredilir; toplu halde âyeti aşk ile bir daha okuyalım:

“Yâ Musa, biz Allâh’ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz” demiştiniz de bunun üzerine yıldırım (varlığınızı yok eden hakikat bilgisi) çarpmıştı sizi, siz bakıp dururken! Sonra, ölümü (yokluğunuzu, gerçekte yegâne var olanın Vâhid’ül Kahhâr olduğu gerçeğini, zâtî tecellide yok olmayı, fenâfillâh) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla (bekâbillâh) hayata başlatmıştık (gerçek hayatla dirilttik) sizi, belki bunu değerlendirirsiniz (tevhid nimetine şükredersiniz) diye [Bakara:55-56]

Sure-i Bakara’dan mülhem bir niyaza aminhânız efendim:

Nefs firavununun zulmünden kaçıp vâdedilen topraklara kavuşmak için çöle düşmüşsen ey tâlip! Vaktin asâsını elinde tutan rehberine güven ve O’na teslimiyette kusur etme! Zâhiren yokluğunda Sâmirî’ye aldanıp da arkasından oyalanacak, avunacak “altın buzağılar” teselli oyuncakları arama kendine! Rehberinin seni yarılan denizden nasıl geçirdiğini, susadığında düştüğün kuyudan, taşlaşmış kalbinden nasıl su çıkardığını unutma! O, seni “tevbe”ye çağırmış, hakîkate kılavuzlamış, senden nefsini öldürmeni, arzularından geçmeni istemiş ve bununda O’nun rengine boyanma yolunda en hayırlı bir iş olduğunu sana söylemişti. Ama sen “ölmeden önce ölmek” yerine ancak mânâ âleminde, ruh ülkesinde, cem hâlinde gerçekleşmesi mümkün olan bir tecrübeyi O’ndan istemiş “Allah’ı açıkça, dışarıda, kendi gözünle görme” ısrarını sürdürmüştün. Fakat bilmiyor musun ki “sende senlik” kaldıkça yâni dağ gibi benliğin yerinde durdukça gizli şirk halindeki bu niyâzın abes yere uğraştır. İşte Allah Tealâ, rahmetinin bir tecellisi olarak bunun sana yaşatmak için “sâika” vasıtasıyla sana tecelli etmiş önce fenâ, cem makamını sonra da bekâ, fark makamını sana idrak ettirmiştir. Ey tâlip! bu şükredilmesi gereken en büyük nimettir. Üstelik bununla da kalmamış seni hüviyyetinin ayrılmaz gölgesinde dinlendirmiş, hasret çektiğin nimetleri sana cömertçe sunmuştur.

Göster cemâlin şem’ini yansın oda pervâneler
Devlet değil mi âşıka şem’ine karşı yâneler
Ol hâli çok a’lâ güzel yağmaladı gönlüm evin
Pek bağla aşkın zencîrin boşanmasun dîvâneler

Zikrimiz el fakrü fahri oldu Elhamdulillah,
Haza min fadli rabbi, Allah, Eyvalah

Read Full Post »

KENDİMİZİ TANIYALIM
Birinci Tavır

Nefs-i emmâresini zabt idemez ehl-i hevâ
Ten gemisine dümenci olmaz her çevüren

Meşrebi îcâbı bütün vakitlerinde, vücudun kuvvetlerini şehveti uğrunda kullanan bir acâyib bendir.

nefs7.jpg

Geldi tenbîh remz-ile görmez misin
Tutup emri ölmeden ölmez misin

Nefs mertebelerinde birinci tavır “sadr-ı hayvaniye”dir. Bu mertebenin nefsi “nefs-i emmâre”, seyri “seyr-i ilallah”, âlemi “şehâdet”, zikri zâhirde “Lâ ilâhe illallah” bâtında “La ma’bûde illalâh” (hakikatte güç ve kuvvet sende değil amir sen değilsin, senin kulun değilim ey nefs, kulluğum ancak Allah’adır mânâsına), makamı ise “sadr”dır. Bu mertebede tabiatıyla bulunan sâlik, kelime-i tevhid zikrine (darb-ı tevhid) devam etmelidir.

Nefs-i emmârenin bütün işleri, kahra muvâfıktır, bütün işleri şeytânın beğendiği işlerdir.

zikr_tevhid

Nice mecruh eylediyse ruhunu emmâre nefs
Sen de gürz-ü zikr ile dön başına eyle kısâs
Azgın nefs-i emmâren ruhunu nîce bin günâh ile nasıl yaraladı ise sen de zikir topuzuyla ona kısas uygula; vur başına darb-ı zikri… çünkü bundan başka bir amelin kalbe etkisi yoktur. Nefs-i emmâre, bir mürşid-i kâmile biat eden sâlik için manevî yolculuğunun başlangıç noktasıdır. Bu mertebe adını Yusuf suresi 53. ayet-i kerimesinden almıştır: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.”

Ben kendimi temize çıkaramam. Doğrusu bir kişi, elbette kendi isteklerinin zorbalığında olduğunda bir kötülük içinde olur. Ancak Rabbinin merhametini anlayanlar başka. Muhakkak ki Rabbim mağfiret edendir, tüm varlığı özünden vâredendir.

Kelime-i tevhîd zikri ile sâlikin nefsinde “nefy” gider “isbât” kalır. Vasf-ı mekkâre (hilekar, yük hayvanı) olan bu mertebede bulunan kullarına Allah, “İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar” [Araf:179] ayeti ile seslenmiştir. Nefs-i emmâre mertebesinde ki kötü huylar: hırs, kin, haset, şehvet ve benzerleridir.

Sorarsan nefsini emmâredür ol
Sana sihr eyleyen mekkaredür ol

Nefs-i emmâre mertebesinde bulunan sâlikin şehvetini eşeğe, kinini ve gadabını zehirli yılana, nefsinin tamah ve aç gözlülüğünü kurta, ihanetini tilkiye, murdarlığını ise köpeğe benzetirler. Bu mertebede olan kişi, yaptığı iyilik ve güzelliklerle övünür, başkaları da bilsin ister çünkü nefsi dünyevi istek ve arzularının esiri olmuştur.

İşit hem vasfını emmarenün gel
Dahı ol halini mekkarenün gel.

Nefs-i emmâre mertebesinden kurtulmak isteyen sâlik öncelikle tüm yaptıklarından pişmân olup samîmi bir tevbe ile tevbe etmelidir. Bunun yanında sadrını tüm kötülüklerden temizlemelidir. Böylece sadrın üzerini örten “kışr” (kabuk) ortadan kalkacak ve “lüb” (öz) ortaya çıkacaktır. Kelime-i tevhid zikrine ve ibadetlerine devam eden sâlik, nefsi ile sürekli mücadele ederek “ilme’l yakîn”e erişebilecektir.

İrerse sadruna çün darb-ı tevhîd,
Gele tasdik kalbe gide taklîd

Nefs-i emmâre, sürekli kötülüğü emreden, kulu Rabbinden uzaklaştırıp kötülük işlemeye sevk eden en alt mertebede bulunan isyankâr nefistir. Bu mertebede bulunan kişinin tek düşüncesi; dünya, dünyevi menfaatler ve fiziksel ihtiyaçların giderilmesidir.

Bu tavrın nûru, gök (mavi); vâkıâtı (gördüğü rüyalar), yırtıcı ve vahşi hayvanlardır. Sâlikin bu mertebede gördüğü rüyalara itibar edilmez. Bu mertebenin günü cumartesi (onun için en uğurlu gün), feleği Ay, peygamberi Hz. Âdem, eseri ise “fenâ-yı mâsivâ”dır.

Nefs-i emmâre mertebesinde bulunan sâlik, ibadet etse de bunu azaptan kurtulmak için veya riyakârlıktan dolayı yapar. Bu mertebede akıl etkili olduğu için bazen ruh gelse de akıl onu geri göndermektedir. Bu makamda rüyada görülen hayvanlar iyiye yorulmamakta, bu hayvanların sıfatları ne ise görülen rüyalar o şekilde tabir edilmektedir. Bir şeyh rehberliğinde sülûk eden müridlerde güzel vakıalar da yaşanmaktadır. Zamanını tezkiye ve tasfiye ile geçiren müridin fiilleri ve sözleri değişir, güzel sıfatlar kazanır ve “kalb” makamına girer. Aksi takdirde salik “berzah”ta kalır.

Talep makamı olan bu makamın günü cumartesidir çünkü Kureyş kavmi cumartesi günü Hz. Peygamber’e tuzak kurmak amacıyla Dâru’n-Nedve’de toplanmışlardır. Burada Dâru’n-Nedve, sadrı; Kureyş, nefs-i emmâre güçlerini; Hz. Peygamber, ruhu; Hz. Ebu Bekir ise ruhun güçlerini simgelemektedir. Nefs-i emmâre mertebesinde sadr da toplanan nefsanî güçler sürekli olarak ruha tuzak kurmak için fırsat beklerler.

Nefs-i emmâre mertebesinin yıldızı “ay”dır. Çünkü ayda bulunan özellikler sadırda da bulunmaktadır. Salik bu mertebede nûrânîlik rengini aydan almaktadır. Ay ışığı düştüğü keteni nasıl mahv ediyorsa salikte kötü sıfatlarını bu makamda mahvetmektedir.

Bu mertebenin peygamberine Hz. Âdem denmesinin sebebi ise onun “ebu’l evlâd” (nesillerin babası) oluşudur. Hz. Âdem nasıl nesillerin babası yani başlangıcı ise nefs-i emmâre de nefis mertebelerinin başlangıcıdır.

Nefs-i emmâre mertebesinde sâlikin nefsi sürekli olarak bedenin fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasını ister, kalbi ise maneviyattan zevk almaz. Burada kişi şirk, küfür, gaflet, cehalet, dünya sevgisi, tûl-i emel, ikiyüzlülük, gurur, heva, gazap, şehvet, hırs, buhl, ucb ve kibir, intikam, kin, düşmanlık, cimrilik gibi sıfatlara sahiptir. Sahip olduğu bu kötü sıfatları düzeltmek isteyen mürid, kâmil bir mürşide intisab ederek kelime-i tevhid zikrine başlar. Sâlikin bu kötü huylardan tamamı ile kurtulabilmesi mümkün değildir. Ancak bu kötü huylar güzel huylara dönüştürülebilir. Sâlik bu mertebeye özgü olan kötü huyları düzeltmeden bir üst mertebeye geçemez.

Özenmez misin ol yâre aldanmışsın ağyâre
Seni azdırmış emmâre, gel Allah’a dönelim gel 

“Nefs-i hayvaniyye” de denilen bu mertebede bulunan kişinin nefsini bilmek, Rabbini tanımak ve mârifet tahsil etmek gibi kaygıları bulunmaz. Onun tek kaygısı “akl-ı meaş” (geçim derdi)’dir, “akl-ı mead” (ahiret fikri)’den ise habersizdir. Nefis, bedenin fizyolojik isteklerinin etkisi altındadır oysa insan bedenden ibâret midir?

Benim bu emmare nefsim, ne ders aldı, ne de ibret
Yaşımdan ve ak saçımdan, nedeni kara cehalet

EŦ-ŦAVRU’L-EVVEL
Mefā’įlün / Mefā’įlün / Fe’ūlün

Nedür ol ŧavr-ı evvel śadruñ ey yār
Mine’l-ħalķi ile’l-ħalķ oldı her bār
Śorarsañ nefsini emmāredür ol
Saña siĥr eyleyen mekkāredür ol
Çün oldur ma’den-i fisķ-ı đalālet
İde Ĥaķķ śadrını şerĥ-i hidāyet
Anuñ aħlāķıdur ĥırś u küdūret
Ġađab buħl ü ĥased hem daħı şehvet
Didi emmārenüñ ehline ol Ĥaķķ
Bular en’ām gibi oldı muĥaķķaķ
Daħı en’āmdan oldı hem eđāll ol
Naśįb olmadı çünkim raĥmeti bol
İşit hem vaśfını emmārenüñ gel
Daħı ol ĥālini mekkārenüñ gel
Dönübdür şehvet-ile bu ĥımāra
Ġađabla kin ile āġūlu māra
Eźā ider cihān ħalķına her dem
İder her kişinüñ göñlüni pür-ġam
Ŧama’la ĥırśla ķurdurur hemān ol
Cihānı yimege ister bula yol
Ķoyun ķuzı gibi a’māliñi āh
Ŧaġıdurdı eline girse bir rāh
İdübdür ĥįle vü tezvįri śan’at
İşitdüñ dilkiler gibi ħıyānet
Hemān ki kelb gibi daħı o murdār
O leş gibi düşer dünyāya her bār
Bu evśāfuñ birisi kimde ki var
Hemān oldur düşinde olan ıžhār
Gehį dilkü görinür gāhį aślan
Gehį kelb gehį ķurd gāhį ķaplan
Bu evśāf olduġı-çün anda ey yār
Görinür kendüsine yine onlar
Bu evśāfdan ħalāś olmayıcaķ sen
Bes olmaz saña Ĥaķķ’uñ yolı rūşen
Ħalāś olmaġa isterseñ ‘ilācı
Yüri bir yire göster iĥtiyācı
Nedāmet tįġı-ile yāre śadruñ
Çıķarup ŧaşra ķıla cümle mekruñ
Yuya hem tevbe-i ābıyla anı pāk
Vücūduñ çirklerinden eyleye pāk
Çü śadruñ şerĥ olunca pāk hem
Olur ķalbüñ Ĥaķ-ı esrārına maĥrem
Daħı şerĥ olıcaķ ol cild-i ĥayvān
Gider ķışrı açılur lübb-i insān
İde çün nefy-ile iŝbātı her gāh
Ki diye “Lā ilāhe illa’llāh”
İrerse śadruña çün đarb-ı tevĥįd
Gele taśdįķ ķalbe gide taķlįd
Çü śıdķuñ gelmese her dem saña ger
Sebeb bu mübtedįseñ ey birāder
Saña ‘ilme’l-yaķįn ise irādet
Yaķįn gelene dek eyle ‘ibādet
Gehį śıdķ u gehį kiźb ola kāruñ
Çü olmaz bir makām içre ķarāruñ
Gele ‘ilme’l-yaķįn ķalb evine gāh
Gide geldügi gibi yine her gāh
İrince sem-‘i cāna tevbe telķįn
Dilinden mürşidüñ bulınca temkįn
Olur dilinde dā’im źikru’llāh
Olur göñlinde ķā’im fikru’llāh
Lisān-ı pįri ola her ne dirse
Daħı anuñ göziyle ne görse

Bu denlü kâfîdür fe’fhem diyelüm
Mu’ammâ sorana ebsem diyelüm

Buradan da nefse yol vardır efendim.

Serkeş atlar zapt olunur dizginleri çekilerek
Benim bu azgın nefsim, kimler yola getirecek

Gerçeğe ne ibâdetle, ne okumakla gidilir sâdece değerli bir şeyini kaybetmekle, dert  ve musibetle… Terakkî zevkte olmaz ancak belâ ve mihnette… O halde ey tâlip tabîat mertebesinde kurtuluşun çaresi asıl, açlığa sabr eylemektir!

🔑 Nefs-i Emmâre’den geçebilmek için bizim hiçliğimizi ve ancak tecellî edenin Allah olduğunu ilmen de olsa bilmek gerektir.

 

Read Full Post »

💧
Dem uram evsâf-ı evlâd-ı Ali’den kim müdâm
Mâdih-i al-i Ali müstevcîb-i ğufrân olur

image

Kerremallahu veche’nin şehâdetinin 1397. sene-i devriyesinde vesîle-i şefaat ümidiyle Ali gibi yâri olanlara selâm olsun…

Ezel peymânesin nûş eyleyen “peymân”e sâdıktır
Elest bezmindeki âdâb ile erkâne sâdıktır

Hezârân âh u feryâd etse de çarhın cefâsından
Kazây-ı Hakk’a râzîdır, dem ü devrâne sâdıktır

Şuûnât-ı tenevvü’ seyrin eyler, bîzebân, bîfem
O, “Fa’âlün limâ yürîd” e hayrânâne sâdıktır

O abd olmuştur ancak zâhiren zerrât-ı ekvâne
Velî bâtında yalnız Hazret-i Yezdân’e sâdıktır

Bahâristân-ı âlemde, eğerçi andelîb olmuş
Hakîkatte gariptir, külbe-i ahzâne sâdıktır

Baş eğmez kimseye Hızr olsa ol meydân-ı aşk içre
Seg-i bâb-ı Alî’dir…Sâhibü’l meydâne sâdıktır

Muhammed şârına bâb-ı Alî’dendir duhûl El-hak
Bu sırrın âşinâsı Hayder’e şâhâne sâdıktır

Debistân-ı hakîkatte muallîm Âl-i Tâhâ’dır
Dilâ! Tullâb-ı âşıkı ol mekteb-i irfâne sâdıktır

Muhabbet farz-ı ayn oldu azîzim Âl-i Yâsîn’e
Velî erbâb-ı irfân işte bu imâne sâdıktır

Nedir “Kenz-i Hâfî”nin sırrı hem mazmûn-i “Mâ evhâ”
Şeb-i isrâ’da şâb-ı emrede îkâne sâdıktır

Kim “er-Rahmân alel arş’ istevâ” remzin ki fehm eyler
Olan vâkıf bu sırra, rü’yet-i insâne sâdıktır

Buyurdu “Men reânî, kad reel Hak” Ahmed-i Muhtâr
Bu kavli anlayan, cân içre ol cânâne sâdıktır

Ne anlar zâhid-i hodbîn hitâb-ı “Len terânî”den
Görülmez baş gözüyle Hak…der, ol bîgâne sâdıktır

Rüsûm ashâbı “Hikmet” anlamaz mâ’nâ-yı elğâzı
Değil ilm-i ledünnî, onlara efsâne sâdıktır

Read Full Post »

son_mektup

Yine bir def’a: Müşâhede iderem ki bir kaç muhteşem ‘azîzler bir yire cem’ olup tevhîd iderler. Ba’dehu İsmullâh sürüp “Kayyûm” ismin çekerler. Fakîreye dahi hitâb iderler ki: “Sen dahi “Kayyûm” ismin sür.” Şeyhüme ‘arz itdüm, “Kayyûm” ismin virdi. ••• Yine bir def’a ‘Îd-i şerîf gicesi ‘âlem-i bâtında görürem ki Habîb-i ekrem (salla’llâhu aleyhi ve sellem) hazretleri ve efendi hazretleri bir yirde otururlar. Habîbullahuñ mübârek başında siyâh dülbend var. Üzerinde kisve-i mübâreki ‘aselî renk. Hilye-i şerîfdeki şeklinde görürem. Ba’dehu Habîb-i Ekrem hazretleri bir filori çıkarup efendi hazretlerine virdiler. Anlar dahi bu fakîreye virdiler. Sag elüme alup bu filori elümde büyüdi. Bir büyük müdevver âyine gibi oldı. Ammâ rengi altundur, lîkin âyine mesâbesindedür. Gâyet mücellâ musaffâ ki ta’bîri mümkin degül. Elümde tutarken hâtıruma hutûr itdi ki “gâlibâ bu âyinedür ki Cemâl-i Hazretullâh müşâhede olınur” diyü. Âyine elümde kaldı. Uyandım…

Yine bir kere: Gördüm ki bir kaç muhteşem aziz bir yere toplanıp kelime-i tevhidi zikrederler. Sonra İsmullahı sürüp “Kayyûm” ismini çekerler. Fakîreye de “Sen de “Kayyûm” ismini zikret” derler. Şeyhine sordum, “Kayyûm” ismini verdi.
***
Yine bir kere: Bayram gecesi iç aleminde gördüm ki Habib-i Ekrem (s.a.s.) hazretleri ve efendi hazretleri bir yerde otururlar. Habibullah’ın başında siyah tülbent var. Üzerinde bal renkli mübarek giysisi. Hilye’deki şeklinde görüyorum. Sonra peygamber hazretleri bir altın para çıkarıp efendi hazretlerine, onlar da fakîreye verdiler. Sağ elime aldım. Bu para elimde büyüdü. Bir büyük yuvarlak ayna gibi oldu. Rengi altın ama ayna gibi. Öyle, saf, öyle parlak ki anlatması mümkün değil. Elimde tutarken aklıma düştü ki “Galiba Hazret-i Allah’ın cemalinin görüldüğü ayna budur.” Ayna elimde kaldı. Uyanıverdim…

Gönül âyinesin sûfî, eğer kılar isen sâfî, açılır sana bir kapı, ayân olur Cemâlullah…
* Seb’a esmâ ile isim süren tarîk-i halvetîyye meşâyıhından İbrâhim Şevkî Efendi’nin bir nutk-u şerifini, aziz ziyaretçilerimize zevk-i tehattur olsun deyu ikram etmek dileriz:

İkinci esmâya mazhar olasın
Uyarıp kalbini hakkı bulasın
Levvâme’den mülhime’ye varasın
Devam et zikrine eyleyip uzlet
Geceyi gündüz et uyuma yâhû
Safâlansın ruhun vurup darb-ı hû
Hicâblar kalkacak bir makâmdır bu
Ayân olsun sana vech-i hüviyyet
Hak ile Hak olup Hak ismini sür
Ene’l-Hak şerâbın içip Hakk’ı gör
Vâkıf ol sırrına mâsivâyı sür
Bulasın sırrında dost ile halvet
Alıp Hay ismini Hak ile hayyol
Karış evliyâya velâyeti bul
Lâ-mekân şehrine bulup özge yol
Hafâdan ahfâya eyleyip hicret
Aceb safâlıdır makam-ı Kayyûm
Çok hikmet gösterir devâm-ı Kayyûm
Bir bahr-i âzamdır hitâm-ı Kayyûm
Bunda cem’ oluptur farz ile sünnet
Yedinci makamdır makam-ı Kahhâr
Ne yâr vardır bunda ve ne de ağyâr
Bundan öte vardır nice bin esrâr
Her biri bir yüzden gösterir hikmet
Cem’ul-cem’ âleminde olasın
Rızâ-yı Mevlâ’yı onda bulasın
Gâhî cem’e gâhî farka gelesin
Ey Şevkıyâ işte böyledir vahdet

Read Full Post »

Serîr-i bezmgâh-ı fakrı her bir câna vermezler Değil her cânâ yâhû, belki cânâna vermezler Efendi, umma sen âb-ı hayat-ı bâdeden hisse, Anı insana tahsis ettiler, hayvana vermezler Kadem rencîde kılma, zahmet etme zâhidâ, zîrâ, Sımat-ı bezm-i irfânı kuru unvâna vermezler Gidip beyhûde bâr olma miyân-ı cur’a-nûşâna, Bu işretgâh-ı mânâda sana peymâne vermezler Vücudun hâk-ı hırmen etmeyince seng-i ğam, Fahrî! Hakîkat hırmeninden kimseye bir dâne vermezler

kabe_kadim

Meâlen izah edersek: Fakr meclisinde, baş köşeyi sıradan insana vermezler, her insana değil, belki sevgiliye bile vermezler. Ey efendi! sonsuz hayatın kapısı olan fakr bâdesinden bir hisse bekleme, çünkü o kâmil insanların hakkıdır. Onu, nefs-i emmâre seviyesinde, hayvan gibi yaşayanlara vermezler. Ey zahîd! sen ayağını yorma ve zahmet edip o meclise gitme! Zira, irfan sofrasına oturmayı, kuru unvana vermezler. O mânâ şarabından içenlerin yanına gidip boş yere onlara yük olma, o mânâ meclisinde, sana bir yudum bir şey vermezler. Ey Fahrî! gam değirmenin taşı, senin benliğini öğütüp yok etmeyince hakîkat harmanından kimseye bir dane vermezler.

Hadi ey âb-ı hayat, bir nağmeye başla da döndür değirmen gibi beni… Şu varlık buğdayı tezce un olsaydı, halkın varlık metâsı şu değirmenden dışarıda kalırdı. [Hz. Pir Mevlana]

Bir değirmen metaforudur gidiyoruz günlerdir, sadece başımız değil ömrümüz dönüyor andıkça değirmen misalini… Önce Cahit Zarifoğlu’nun bir denemesini koyalım sofraya:

Adaşım Cahidî Ahmet Efendi’nin bir beyti var, şöyle:

Akil isen can gözün aç, tut kulak bu sözüme Bir değirmendir bu dünya öğütür bir gün bizi

Elbistanlı Muzaffer Hoca’yla konuşuyoruz. -Dünya bir evcik’tir. Esas ev ötede, diyor. Bir ağabeyimiz, kendisine servetini çoğaltmasını ve saklamasını telkin eden bir rüya görüyor. Ve kendi kendine: -Herhalde bir kıtlık, bir afet, bir yokluk meydana gelecek. Zor günler gelecek. Bunun için de böyle bir rüya gördüm. Bari bundan böyle hesabımı bileyim, israfta bulunmayayım, malıma sahip olayım da zor günlerde zorluk çekmeyeyim, diyor. Ancak rüyasını ulu bir zata tabir ettirmenin daha isabetli olacağını düşünerek, böyle bir zata gidiyor ve rüyasını anlatıyor. O mübarek zat şöyle diyor: -Güzel bir rüya görmüşsün. Elbette servete sahip olmak, onu çoğaltmak gereklidir. Serveti çoğaltmak demek ise onu tasadduk etmek, muhtaçları arayıp onlara dağıtmak ve sevdiklerine hediyeler vermektir…

Bu mübarek sözlerden de anlaşılmalı ki servet, insanı bir değirmen gibi öğüten bu evcik için değil, ötedeki esas ev için. Selef-i salihîn Allah’a yalan olmakta birbirleriyle yarış ederlerdi. Cennet ve cehenneme ve bunların el’an yaratılmış olduğuna inanır ve ayet gereğince “cennete girmek için yarışırlar”dı. Kalbinde “zerre miktar iman” olan kişi, Peygamber Efendimiz’in müjdesi ile, cehennemde kalmayacağım, öte dünyada, o büyük ve esas evde cennete dahil olacağını umabilir. Evcik’te nasıl yaşanması gerektiğinin binlerce tarifinden bir tarif, bir yol, tek başına bir ışık, bir kurtarıcı olan hadisi şerif şöyle: Buyuruyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: -Kalbinde zerre miktarı iman olanın cennete gireceği umulur. Bu müjdeyi duyan sahabe sorar: -Ya Resulallah, zerre miktar iman nedir? -Bir Müslüman vakit namazlarından birini elinde olmadan kaçırır, bir sonraki namazın vakti girdikten sonra hatırlar da, bundan dolayı kalbine şiş saplanmış gibi olursa, onda zerre miktar iman vardır.

Evcik, güzel, doyumsuz, ama meşakkat ve görevler dolu. Evcik sevimli bir kelime. Muzaffer hoca bu küçültme takısı ile onu sevimli gösteriyor, onun lanetlenmemesi konusundaki, gereği gibi sevilip değerlendirilmesi konusundaki görevleri hatırlatıyor. Ancak bir yandan da her şeyin iyisini ve büyüğünü isteyen insana (bize), evin de, malın da, sevabın da en çoğunu isteyeceğimizi düşünerek, evcik’le büyük ev’den söz etmeye bir yol açıyor, bize asıl menfaatin büyüğünü işaret ediyor. Gönlünüzü, enerjinizi, dikkatinizi, bu küçük kulübe ile bu evcik’le fazla eğleştirmeyin demek istiyor. Zira bu evcik, bu sevimli ve tadı şey insanları dişlileri arasına alıyor ve bağırıp çağırmalarına aldırmadan kanını kemiğine katarak öğütüp bir gün toprağa atıveriyor.

Dünya var olduğundan bu yana değirmen misali dönmekte, insanlar da iki taşın arasında öğütülen buğday tâneleri misali hayatın acı tatlı olaylarıyla ömrünü geçirmekte…

Gerçek âşık Dost yolunda ün eyler Darb-ı tevhid ile bağrın hûn eyler Değirmen daneyi döner un eyler Derviş hu der döner kâfir mi olur?

Değirmen taneyi döne döne un eylerken tavaftaki müslüman her bir devirle özünde olmayan kirleri atıp aslına dönüyor; Lebbeyk, lebbeyk ey kerem sahibi, başımda senin sevdan var, senin suyunla değirmen taşı gibi dönüp durmadayım…

yurukdegirmen

devran

Sultânü’l-âşikîn Yûnus Emre [v. 1320] (kuddise sırruhu) hazretleri bir nutk-ı şerîfinde haremdeki tavaf manzarasını anadolu insanı gözünden ne de güzel resmediyordu… Sözcükleriyle sanki kalbime doğru sızıyor, içinden kavrayarak yüreğimi avucunun içine alıyor, beş asır sonrasından İsmail Dedemin Hicaz’daki şehnaz bestesini de alarak el ele verip devrana kalkıyoruz:

Yürük değirmenler gibi dönerler El ele vermişler Hakk’a giderler Gönül Kabesini tavaf ederler Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Semâda melekler kanat açarlar Önde bir kılavuz Hakk’a uçarlar Müminler üstüne rahmet saçarlar Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Hep turnalar gibi yüksek uçarlar Kanadıyla halka rahmet saçarlar Ab-ı kevser şarabından içerler Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Derviş Yunus ider görün n’oldu bana Aşkın muhabbeti dokunur cana Aklını başına devşir divane Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Buradan sonra sus yol almaya bak, bunu da iyiden iyiye bil ki su garibin başını değirmen gibi döndürür ha döndürür… Bir teferrüc eyleyip baktım cihânın yüzüne Her neye baktım ise ibret göründü gözüme Âkil isen cân kulağın aç nazar kıl sözüme Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Alt taşı değirmenin yeryüzün tutmuş karâr Göklere kılsam nazar nicedir leyl ü nehâr Nice yüz bin enbiyâ toprağa kıldı karâr Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Âline aldanma sakın mekr ile hîle kılar Verdiğini geri alır sanma kim bâkî kalır İki taşın arasında dânenin hâli n’olur Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Halk edipdir kudretinden kâr-âgâh ol Hudâ Çark içinde dânesin ömrü ona oldu gıdâ Bulmadı iflâh ecelden enbiyâ şâh u gedâ İki cihânın güneşi fahr-i âlem Mustafâ Bir değirmendir bu dünyâ un ider bir gün bizi Câhidî geç bu hayâlden bakma dünyâ malına Zehr olur her kim ki yerse sunma onun balına Âkil isen kıl seyâhat, gir Rasûlün yoluna Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni

Rûhu’l-Beyân’da; “Beyt’in Rabbine kulluk etsinler” ifadesindeki “Beyt”den maksat kalptir ki o, Kabe-i Hakiki’dir. Vâridât ve ilhâmâtın metafıdır (tavaf alanıdır)” buyrulur. Şimdi Kabe-ı Muazzama’ya ziyaret farz-ı ilahidir. Nedir O? Taştan yapılmış bir binadır, O’nun şerefi yerindedir. Bina olmasa da orada yine de yeri tavaf olunur. Asıl o yerdedir mukaddeslik ama yeryüzü topraktır. Cenab-ı Hak efdal-i mahluk olarak insanı yaratmıştır. Mü’minin kamili, meleklerden de üstündür. Asıl kabe, kabe-i hakiki insan-ı kamildir… Burada gidip dönüyoruz o dönmek zahiridir. Asıl düşünen insanlara lazım olan insan-ı kamili bulup da etrafında dönmesi, hizmetinde bulunmasıdır. Bir taş binanın etrafında dönmek kolaydır, imkanı olan herkes yapar onu. Fakat kamil mümini bulup da O’nun etrafında dönmek, sohbetine nail olup sözünü dinlemek, hizmetinde bulunmak, insanı kemale o ulaştırır işte.

Peygamber efendimiz’in asr-ı saadetinde müslüman olmuş, O’nu tanımış, O’nun çevresinde dönen müslümanlara sahabe diyoruz. Sahabe-i kiram Peygamber SAS Efendimiz’i nasıl dinlermiş? Tasvir, anlatım, ta’rif şöyle: “Sanki başlarının üzerine ürkek bir kuş konmuş gibi… Sanki kıpırdandıkları zaman bu kuş ürküp kaçacakmış gibi… O kuş kaçmasın diye, hiç kıpırdamadan, nefesini bile dikkatle alıp vererek, Peygamber Efendimiz’i öyle dinlerlerdi.” Evladını gömen insanlardan asr-ı saadet içre ashab-ı kiram yapan işte Hazreti Peygambere olan tabiyetin, hizmetin, muhabbetin mükafatıdır. Nitekim Resuli Kibriya hazretleri bir gün ashabına: “Kalkınız ve savaşınız” buyurduğunda Sa’d bin Ubâde’nin “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki atlarımızla birlikte denize dalmayı emretsen hiç tereddütsüz denize dalarız” demesinde bu adanmışlık duygusu, bu hizmet aşkı vardır.

Peygamber-i ahir zamana varis olanlar kıyamete kadar eksik olmayacaktır. Kabe-i hakiki olan O varisleri bulup onların etrafında belki peyklerin döndüğü gibi dönmek, O’nun hizmetinde bulunmak, sözünü dinlemek, gösterdiği yoldan dışarı çıkmamak gerektir. Hal böyle olunca Kabe-i hakikiye götürecek olan yolları aramak her mü’min-i muvahhidin boynunun borcu olsa gerektir.

Read Full Post »

İçinde sevginden başka hiçbir şey olmayan şu gönlüme and olsun ki senin dostlarından olmayanı sevemem. Canım sana feda değilse başından dert eksik olmasın, gamsız kalmasın. Gözlerim senin için yaş dökmüyorsa görmesin seni bir daha, aydın olmasın. Ümidim senden başkasınaysa, onmasın. Varlığım senin için değilse yıkılsın gitsin. Hangi cazibe var, hangi güzellik var ki senin ışığının vurmasından ibaret olmasın. Hangi bey, padişah var ki o senin yoksulun olmasın. Gönlümün düşmanların diledikleri hale gelmesine razı olma; bak da gör, gönlümün isteği, senin razılığından başkası değil. Sensiz geçen bir ânı bile kaza edemem, fakat ne çare? Başa gelen senin takdirinden başka bir şey değilki. A gönül, canını feda et, ver gitsin, ne diye üstüne titriyorsun onun; ko yoluna gitsin. Yaradanın yok mu senin? Kendi üstüne titreme de başkaları senin üstüne titresin; canına and olsun, sana senden başka düşman yok!  [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

benimhalaumudumvar
Bahr-i rahmet katresi yanında cümle yok olur
Her ne denlü çok olursa bizde cürm ile hata

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ] 
– Şeytan diyor ki : “Al başını git!”
– Ona de ki: “Sen gittin de ne oldu?”
– O ne cevap veriyor bir dinlemek lazım
– “Benim hala ümidim var” diyor sanki
– Arada bir dinlemek iyi olabilir sanki
– Efendi Hazretleri gibi şeytanı dinleyip tersini yapacaksan ne âla…
– Bu fırtına durulur mu? Benden adam olur mu? Benim yola, aşka zararım dokunur mu? Dedem, benden de ümidin var mı hala?
– Ümitsizlik haramdır cancağazım. Allah seni ümit diye yarattı, Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne de Allah’tan ümidini keser!
– Haram olmasa, ümidin yok yani…
– Hem haramı da hafife alma; Hakkın istemediği, senin de iradende erimiş işte, al sana kaymaklı ekmek kadayıfı; az şey midir ya huu!
– Elimi bırakma ne olur!
– Sen seni bıraktığında dahi seni bırakmaya niyeti olmayanların aslına, nesline, demine huu
– Canım feda onlara; bir ümit tekkeye girerken, suretlerine bakıp niyaz ediyorum; ömrüm fedâ olsun diye… bir ümit
– Bakma sen, ham meyvayız hala, koparmışlar dalımızdan; bir ümitle yaşıyoruz erenlerim
– İnad etsem bile bırakmazlar, sahibim var; benim hala umudum var…
– Eyvallah dersin olur biter!
Eyvallah ya huu

İster ol taş, ister ol mermer gibi; sohbet et erlerle, ol cevher gibi. Daima kalbinde yer ver kamile; gönlün olsun daim arifler ile. Dön ümitsizlik yönünden, yön ümit; dön karanlıktan, güneş var, nura git. Çekmek isterken gönül kalp ehline; ten sürükler ferdi çirkef hapsine. Kalbe arif sohbetinden ver gıda; eyle bir ikbâl sahibinden ikbâl rica. [Mesnevî-i Mânevî]

Ya Rabbi bu buluşmayı ayrılığa döndürme, ağlatma aşkınla mest olanları. Ya Rab can bahçesini tazeleştir,yemyeşil et, kastetme şu sermest gönüllere, kastetme şu bağa bahçeye. Hazan mevsimi gibi dökme yapraklarını, kırma gönül dallarını, sana sığınanları yoksul ve perişan etme. O ağaçta senin kuşunun yuvası var, kırma dalını, yakıp yandırma o kuşu. Ya Rab kendi canını, kendi mumunu birbirine vurma, kırma, dökme, kör et düşmanları, güldürme onları bize. Hırsızlar aydın güne düşmandır ama yapma etme, onuların gönüllerinin istediğini. Devlet, ikbâl Kâbesi ancak bu halkadır; yıkma Ümit Kabesini. Çadırın şu direğini sökme, nihayet senin çadırındır sultanım, etme eyleme. Ya Rab biliriz kimini vuslatla kimini hasretle pişirirsin lakin dünyada ayrılıktan acı bir şey yok,ne istersen yap, bizi ayrılıkla imtihan etme, onu yapma yalnız… [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

ayirma

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: