Yetim Çocuk

Medine-i Münevvere’de, o nurlu şehirde bir bayram sabahı… Varlığı ile kainatın bayram ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) bayram namazından çıktı ve bayram sabahı oynamakta olan çocukları gördü ancak bir çocuk vardı ki diğer oynayan çocuklardan ayrı bir yerde duruyor ve ağlıyordu. Bu görüntü karşısında o merhamet ve şefkat kaynağı, Rauf ve Rahim olan Yüce peygamber(sav) çocuğa sordu:

– Ey çocuğum seni böyle ağlatan nedir?

Çocuk çocukluğu ile ve soruyu soranın kim olduğunu bilmeksizin:

– Ey adam çekil benim başımdan, benim derdim zaten bana yetiyor. Babam Resulullah’ın gazalarından birinde şehid oldu annem yalnız kalınca bir adamla evlendi o da hayırsız çıktı evimizi aldı, malımızı yedi ve işte şu gördüğün halim: çıplağım, açım, hüzünlü ve düşkünüm. Ne zaman ki bayram geldi ve bayram kıyafetli çocukların oynadığını gördüm, hüznüm tazelendi ve ağladım.

Ümmetinden birisinin en ufak bir mutsuzluğu ile mutsuz olan ve ümmetine çok düşkün bulunan Hazreti Peygamber (sav) çocuğa buyurdular ki:

– Ey yavrum ister misin ki baban ben olayım, Aişe annen olsun, Fatıma ablan Ali amcan Hasan ve Hüseyin de kardeşlerin olsun… İster misin?

Bu hitabı işiten garibim, şehid çocuğu, konuşanın kim olduğunu anladı da feryat ile:

– Aman ya Resulullah nasıl kabul etmem, nasıl istemem sizi şimdi tanıyabildim..

ve Resulullah hazretleri ile o şehid çocuğu, beraberce el ele hane-i saadete, kutlu eve yöneldiler. Orada yemek yedi ve Resulullah tarafından bayramlık elbiseler giydirildi. Bu yetim çocuğun ismi Buceyr iken Efendimiz (sav) bu ismi “Beşir” olarak değiştirdi. Artık karnı tok, güvende olan Beşir güle oynaya arkadaşlarının yanına gider. O yeni hali ile tekrar oyun oynayan çocukların arasına gittiğinde çocuklar dediler ki: az önce aramızda dikilip duruyor ve ağlıyordun şimdi ne oldu da gülüyor oynuyorsun çocuk onlara cevap verdi:

– Demin açtım; şimdi doydum, çıplaktım; giydirildim, annesiz ve babasızdım; şimdi Resullah gibi bir babaya sahib oldum, Aişe annem oldu Fatıma ablam oldu Ali amcam oldu Hasan ve Hüseyin kardeşlerim oldu nasıl gülmem nasıl bayram etmem…

Çocuklar hep bir ağızdan feryad ettiler:
– Ah keşke bizim de babalarımız Resulullah’ın beraberinde gazaya katılıp da şehid olsalardı…

Beşir bin Akra (r.a.) Efendimiz’in (sav) vefatına kadar O’nun yanında kaldı. O vefat ettiğinde asıl yetimliği başlamıştı. Şöyle ağlar dururdu:
– İşte şimdi yetim kaldım. İşte şimdi garip oldum…

İnsanların nefsânî arzularını putlaştırdığı, cemiyet yaralarının vurdumduymazlıkla geçiştirildiği bir zamanda, şahsî menfaat ve endişelerini aşarak, kendisini toplumun ıztırâbından mes’ûl hisseden, yetimleri, mazlumları ve kimsesiz mâsumları kendi yavrusu gibi bağrına basabilen canlara aşk olsun…

Reklamlar

Sen’den eserdir

Bir hayal içindekine,
… Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka değildir. [Hadîd, 20]

Herşey dile gelmiş bana cananımı söyler…

Alemin nakşını hayal gördüm
Ol hayal içre, bir cemal gördüm
Her eşya çü mazhar-ı Hak’tır.
Ânın için, kamu kemâl gördüm


Sen ışıksın ben senin pervânenim
Mestinim, meftûnunum, dîvânenim
Ben senin gölgen değil ya nenim?
Mestinim, meftûnunum, dîvânenim…

Can kulağımıza erişmeseydi hâtiften şol nidâ: “Bülbül â divân-ı aşktan bir varak naklet!” çıkamazdık divana, toplayıp kendimizi cüret edemezdik, kendimizden sızanları yare sunmaya cesaret edemezdik “yüreğimi çoğaltın” emanetine muhatap olmasaydık;

Kâinatın sesi aşk doludur, Hak Dost’tan neşet eden bu aşk, O’nun elinden tutanlara intikal eder. Zaten O (sav) da Veda Hutbesinde kendisini dinleyenlere “Burada bulunanlar, çağrımı bulunmayanlara iletsinler” diye seslenir ve sanki yüreklere “Yüreğimi çoğaltın” makamından bir emanet yükler.

Sûretten sıfâta gel ki yolda sâfiyet neş’esi bulasın…

Davetine icabet edip geldik efendim huzurlarınıza,
aşka olsun can özünden merhaba!

İnsanın ziyadesiyle kendini bulduğu, mest olduğu bir eser ikram ederek sohbeti açalım:

Severim her güzeli, senden eserdir diyerek
Koklarım goncaları sen gibi terdir diyerek [264. Mestmp3]

Bestekarı Halid Lem’i Bey’e de sözün sahibi Bedîi Ziya Bey’e de aşk olsun, rahmet olsun, nur içinde yatsınlar… Severim her güzeli diyor, orada cümleye bir virgül koyuyor çün bu laf hovarda meşrep bir adamın lafı gibi gelebilir. Fakat, o virgülden sonra “senden eserdir” dediği cümlede o “sen”i “şarkılar SENİ söyler”deki “sen”i öyle bir belli ediyor ki, işte bestekârlık bu olsa gerek erenlerim…

“Sen’den eserdir” diye bir güzeli sevmek, yaratılmışların hepsinde yaratanı görmek meselesidir. Göz, ruhun penceresi gibidir. Ruh, göz penceresinden bakar ve bütün yaratılmışlarda yaratıcının güzelliğini ve kudretini seyreder. Sonra döner ‘Severim her güzeli senden eserdir.’ sözleriyle eserde müessiri, nakışta nakkaşı görür, bulur.

Kendisinde üç huy bulunan kimse, imanın tadını alır. Allah ve Rasûlü’nü diğer her şeyden fazla sevmesi, sırf Allah için başkalarını sevmesi, ateşe atılmaktan nasıl hoşlanmıyorsa, tekrar(küfre) dönmekten hoşlanmaması! [Hadis-i şerif]

Ve bulduğun zaman da sevmeye zaten mahkum olursun, en güzel O çünkü. Yegane sevilmeye layık O. Tevhid meselesi bu… Meseleyi anladığın zaman bu şarkıyı, ayağa kalkıp ceketini ilikleyip öyle dinlersin, aman işte şarkı diye hafife almazsın… Gerçi başka türlü düşünenler var, şarkı, eğlence, oyun diyorlar. Hayır eğlence ve oyun değildir. Senin gözünde ve gönlünde her şeye eğlence ve oyun gözüyle bakmak, ibadet denilen mükellefiyetleri sade bir seccade üstüne, dar kalıplar arasına sıkıştırmak hevesi var. Senin istidâdın öyle, başkasının istidadına ne karışıyorsun. Gülü koklarken Allah’ını ve Habibini hatırlamayan bir gönül ehli tanımıyorum. Çünkü gül malum Efendimize remizdir. Bir pirinç tanesi yere düştüğünde, Efendimizin terinden yaratılmıştır diye sırf o muhabbetin, o aşkın feyzinden istifade edebilmek için bir pirinç tanesini bile yere düşürmemek…

Tamam bu bir anekdottur, İslam mitolojisidir diyelim (tabir uygun değil ama neyse) Pirinçten güle, bülbülden dağa, aklına gelen her varlığa, bir halının nakşına, şu suyun ışıktaki parlayışına kadar her şeyi “Sen’den eserdir diye” sevebilmek, bu iş başkadır işte erenlerim, işte böylece ten tekke olur, gönül de makam, ta böylece kalpler cemal nuruyla dolar, aman ya huuu…

Kelâm sahibi olan Allah, bulutun kulağına bir sır söyledi, gözünden su tulumu gibi yaşlar boşandı. Gülün kulağına bir sır söyledi; onu renk ve râyiha saltanatı ile güzelleştirdi. Taşa bir sır söyledi; onu mâden içinde akik etti. Yâni latîf sıfatı ile tecellî edip buluttan su akıttı, gülü güzelleştirdi, taşı da kıymetlendirdi. İnsan vücuduna bir sır verdi. O sırrı muhafaza edenleri sonsuzluğa yüceltti. İlâhî âlemden ilham alan bu vücutlar, cisimden kurtulup Hakka yakınlığın sırrına erdi. [Hz. Pir Mevlana]

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

Tecelli cilvesi, cümle gölgeler.
Her zerresi binbir ismin belgeler.
Hay varken hayale kanmaz bilgeler.
Zat-ı Hak’tan gayrı zeval gördüm

– Ser levhaya yazdığın satırların devamı böyle olsa gerek…

– Eyvallah… Binbir ismin görmek için dışarı bakmak kadar kendi içine bakmak da yol değil midir?
– Vaktiyle dervişin biri neşelenip tefekküre dalmak için müzeyyen bir bahçeye gider. Bahçenin rengarenk tezyinatı karşısında mest olur. Gözlerini kapar da murakabe ve tefekküre dalar.

– Murakabeye dalmış ya, ne demektir murakabe?
– Kalbi kötü düşüncelerden muhafaza, zahirde ve batında Hakkı müşahadedir.

– Biz devam edelim… Orada bulunan gafil bir kişi, dervişin uyuduğunu zanneder. Onun bu haline hayret eder, canı sıkılır da: – Ne uyuyorsun? Gözünü aç da üzüm çubuklarını, çiçek açmış ağaçları, yeşermiş çimenleri seyret! Allah’ın (c.c.) rahmet eserlerine nazar et! der. Derviş de ona şöyle cevap verir:

Ey heveskar insan! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilahiyyenin en büyük eseri gönüldür. Onun dışındakiler bu büyük eserin gölgesi mesabesindedir.

– Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün… Su içine aksedip görülenler, hayalî bir bağbahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargâh-ı ilahîdir. Onların zarif ve latîf akisleri, su ve çamurdan olan Dünya alemindedir. Eğer bu alemdekiler, gönül alemindeki o neş’e selvisinin aksi olmasaydı, Cenab-ı Hakk bu hayal alemine “aldanış” mekanı demezdi.” dedi.

– Sûre-i Al-i İmran, 185. ayette: “Her canlı ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı muhakkak kıyamet günü tastamam verilecektir. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp Cennet’e sokulursa, artık o, muhakkak muradına ermiştir. (Bu) Dünya hayatı aldanma metaından başka bir şey değildir.” buyrulur.

– Gafil olanlar, Dünya’yı cennet zannederek “Cennet budur!” diyenler, bu derenin görüntüsüne kananlardır.

Dünyâya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budalanın biri, kuşun gölgesini sımsıkı yakalamak istedi. Ama dalın üzerindeki kuş bile buna şaştı kaldı. [Hz. Pir Mevlana]

– Asıl bağ ve bahçelerden, yani Hak dostlarından uzakta kalanlar, o hayale meylederek aldanırlar.

Bu gurbetten “dost” deyip gitmezsen âhirete,
Döner o vuslat günü ikinci bir gurbete!

– Bir gün bu gaflet uykusu nihayet bulur, gözler açılır, hakikat görülür. Fakat son nefeste o manzaranın ne faydası olur?

– Ne mutlu o kimseye ki, ölümden evvel ölmüş, onun ruhu, bu bağın hakikatinden koku almıştır…

Ey akıllı kişi, sevgiliyi tortusuz, hicapsız görmek istiyorsan, ölmeden evvel öl. Böylece kendi isteğinle ölümü seç de, seni sevgiliden ayıran perdeyi, yırt at. Fakat bu ölüm, seni mezara götüren ölüm değildir. Seni değiştiren, seni insanlığa, aşka, nura götüren ölümdür. [Hz. Pir Mevlana]

Yâ Rabbî! Yarın ilâhî huzûrunda hesâba çekilmeden evvel kendimizi hesâba çekerek daha hassas bir kalbî kıvâm ile sana kul olabilmeyi bizlere nasîb eyle! Gelgeç nefsânî sevdâlar ve gafletler sebebiyle şu fânî dünyâda ilâhî hudutları çiğneyerek ebedî saâdet hayâtımızı israf etmekten bizleri muhâfaza buyur!..

Yâ Rabbi! Alemi “Sen’den eserdir” bilerek Son nefesimizi Cemâl-i İlâhî’ne kavuşma aşk ve iştiyâkıyla verebilmeye medâr olacak feyizli bir ömür yaşamayı cümlemize nasîb eyle!

Âmîn ya Mûin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Tâc-ı Târik-i Cerrahiyye

Dört terk üzerine kırk dallı tâcın sır ve şekilleri:
Halvetiyye tarikatının Sünbüliyye, Şemsiyye, Cerrâhiyye (Hz. Nureddin Muhammed bin Abdullah er-Rumi el-İstanbuli (v.1720)’ye nisbet edilir. Halvetiyyeden Ramazaniyye’nin şubesidir), Sinâniyye ve Bayrâmiyye kollarının saadet tacları beyaz ve sarı çuhadan yapılmıştır. Dört terkli ve kırk dallı, pamuklu kırk dikişlidir. Merkez kutbunda düğme yoktur. Destârları siyah ve yeşildir.

taci_serif_cerrahiyye

Yukarıda resmedilen tâcların istivâlarının dört kapı üzerine kırk dallı  oluşunun sırları şunlardır.

1. Bu tarikatların sâlikleri etvâr-ı seb’adan, yani yedi nefis tabakasından zâhir olan dört kapı üzerine kırk menzil itibarıyla seyr-i süluk ederler. Yedi tavır: Tab'(tabiat), Nefs, Kalp, Ruh, Sır, Hâfi, Ahfâ

Dört kapı ile kırk menzil şunlardır:  Kırk menzilden on menzili nefs-i emmârenin kötü tabiatı ile ilgili olan şu hallerdir:

1. Dünya sevgisi
2. Yalan
3. Hased
4. Kibir
5. Gazap
6. Nefsâniyet
7. Nifak
8. İşret
9. Cehâlet
10. Cimrilik

Bunları terk etmek, sâlik için en gerekli husustur. Kırk menzilden şu on menzil “nefs-i levvâme” ye aittir.

1. Tamah
2. Ucûb
3. Gıybet
4. Mekr, hile
5. Kin beslemek
6. Riyâyı terk
7. Tevbe
8. İnâbe
9. Perhiz
10. Riyâzet üzere olmak

“Nefs-i mülhime”nin on menzili ubûdiyet (kulluk) içindir.

1. Korku
2. Huşû
3. Verâ
4. Tebettül
5. Recâ
6. Rağbet
7. İhlâs
8. Tefekkür
9. Uzlet
10. Zühd üzere olmak

“Nefs-i mutmainne”nin on menzili “yakîn” üzere olmak içindir.

1. Sehâvet, cömertlik
2. Kanaat
3. Teslimiyet
4. Tevâzû
5. İstikâmet
6. Sabır
7. Hayâ
8. Rızâ
9. Edep
10. Tevekkül

Bunların hepsi kırk menzildir. Halvetiyye tarikatında giyilen tâcın sırrı, “Bu kırk menzil ile nefsimi değiştirdim ve yüksek ahlaka eriştim” demeye işaret eder. Allahım cümle kardeşlerimize kolaylıklar ihsan eyle, cümle dervişlerin başarıya ulaştıranı ve mürşidi Sensin.

Sırrını sır eyle, işini tefekkür eyle, ikrârını saf eyle, ibretle bak. Erenlerin sırları hususunda uyanık ol, varlığını aşka ver. Hakkı özünde mevcut bil, mahbûb-ı canda yok ol. Fakr içinde fahr bul. Ehl-i hâl-i ârif ol. Fakr u fenâda hoş bekâ bul. Sülûkun aşk u muhabbet, varacak dostun Allah olsun, diyelim yâ Hû, yâ men leyse illâ Hû…

Tâlib-i feyz-i Hudâ’yız Halvetî Cerrâhî’yiz,
Câlib-i fevz-i Hudâ’yız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Cerrâhî’den bâde-i aşk nûş eyledik ezelde,
Biz ol bülbül-i şeydâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Çün cemâl-i Mustafâ’ya âşık olduk gönülden,
Bir nigehe can fedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Hazret-i Hayder-i Kerrâr gönlümüz sultânıdır,
Çâker-i âl-i abâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Ehl-i beyte muhabbette dost oluruz dost ile,
Buğz edenlerden cüdâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
On iki imâm ile on dört ma’sûm baş tâcımız,
Üftâde-i su’adâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Cihâr yâr-ı güzîne de ashâb ü ansâra da,
Ta’zîm ü tekrîm edâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Rehberimiz kitap sünnet düstûrumuz şerî’at,
Ehlullâha muktedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Biri iki göremeyiz tevhîddedir yolumuz,
Sâlik-i râh-ı rızâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Hazret-i Pîr Nûreddîn’den irşâd aldık vuslata,
Nâil-i cûd ü atâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

İtikatta ehl-i sünnet vel-cemâat yolumuz,
Kalender-i hoş-edâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Erenlere belî dedik yollarına baş koyduk,
Ehl-i aşka mübtedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Mezhebimiz Hanefî’dir meşrebimiz Halvetî,
Râh-ı Hak’da hüveydâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Gazâ-yı ekber eyleriz nefsimizle dem-be-dem,
Hem hatâ-pûş ridâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Meydân-ı aşkta uryânız Dîvân-ı Hak’da giryân,
Devrânda mest-i sevdâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Her birimiz bir velîdir hamdülillah Aşkıyâ,
Bâb-ı vuslatta gedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz

Hasbihal

Aziz Dostlar,

Bu Cuma farklı bir kıvamda misafiriniz oluyoruz.
ilim ve irfan ehlinden özür dileyerek fakirin kendi hayatından
(benliğe lanet) bir kaç hatırayı paylaşmak dileriz yüksek müsaadelerinizle…
(Fakirhaneden uzakta olduğumuzdan nâşi bu hafta yeni mestmp3 yükleyemedik, Hak vere…)
 
1.
Halvet Günleri 2000

Cemaatin içinde, 40 vakit boyunca dualarına misafir olduğumuz hayli yaşlıca (belliki bakıma muhtaç) bir dedemiz vardı bize duada “azim ve sebat” dersi verdi. Her vaktin sonunda eller duaya kalktığında mırıldandığı duası hiç değişmedi ne eksik ne fazla hala kulağımda:
– Allahım ne olur yeğenim ziyaretime gelsin, Amin
– Allahım ne olur yeğenim ziyaretime gelsin, Amin
– Allahım ne olur yeğenim ziyaretime gelsin, Amin

taki imam efendinin “el-faaatiha”sı ile nihayet bulana dek..
 
2.
Halvet Günleri 2005

Yine cemaatin müdavimlerinden her hafta bir hatm-i şerif temam eylediğine şahid olduğumuz Mısırlı bir gemi kaptanı var. Hücreye misafir olduğunda bize Resuli Kibriya hazretlerini anlatıyor ve sonunda hangi sıklıkta efendimizi rüyada gördüğümüzü soruyor?! (tanıdığı bütün müslümanların Efendimizin gülyüzünü rüyasında gördüğü hissine kapılıyoruz) hemfikir olmuşcasına “bize nasip olsun hayırlı bir düş” keşkeleriyle

– ne mümkün üstadım diyoruz. hemen reçeteyi uzatıyor
her gün 1000 defa O’nu düşünüp aşk ile salavatı şerifeye devam edenlerden olunuz 40. günün sonunda mutlaka Habibi Kibriya efendimiz misafiriniz olacaktır
 doğrusu böylesine kat’i konuşan kaptanımıza şaşırıp kalıyoruz.
(belkide muhabbetine imreniyoruz…)

3.
O’nun ayında, O’nun cennet bahçesinde
Şaban 2009

Cennet bahçelerinde kıldığımız 2 rekat namazın akabinde bir tefekkür: her gün 1000 kere O’nu anmak, O’na selam göndermek (ve elbette O’ndan gelecek selam ile ihya olmak, yeniden can bulmak) gündelik telaşların arasında, zamanın koşuşturmacasında, dünyanın hayhuyunda ne kadar zor değil mi sadece bir söz mü sizce salavat yoksa bir sözü mü Hak Dost’un güzelliğiyle güzelleşmenin

ve dua:
Ya Rab ne olur
lutfeyle bizlere, biliriz ki layık değiliz gül cemaline ama sen ikram eyle bu Cuma bayramında ihsan eyleye müslüman yüreklere
gönüller muradı, aşıklar vuslatına vesile olsun diye BİZE NASİB OLSUN HAYIRLI BİR DÜŞ ki gül kokusu taa O’na yeniden kavuşana dek eksilmesin üzerimizden

Hasretim, yanarım yüzünü göster, kölen bu devletle avunmak ister
Râzıyım rüyada yüzünü göster, aşık ma’şukuna can sunmak ister
Kerem et ne olur yüzünü göster, kim böyle bir düşten uyanmak ister
Azatlık istemem cemâlin göster, elim ellerine dokunmak ister
Canımı yoluna kurban etsem az, dostlar defterine köleni de yaz
Kapına gelmiş bir garip dilenci, açıver kapını yüzünü göster
Gönül hasretinden yakınmak ister, açıver ne olur yüzünü göster
Garip ayağına kapanmak ister, erenler yolundan giderek ermiş
Benzeri bulunmaz yüzünü göster, gönüller nûrunla yıkanmak ister
Alemlere rahmet cemâlin göster, kölen rahmetine sığınmak ister

Cuma ile (daha bir)mübarek olasınız efendim
“Hazret-i insan” sıfatının farkına varıp makamına eresiniz
Gül yüzünü rüyanızda göresiniz, huzur bulasınız

Ümit Akdemir,
9 Şaban 1430
Medine-i Münevvere

O’nun ayından, Uşşâka salâ

Ey âşık,
Uykun varsa yol üstünde uyu! Hak yolundan uzak durma, orada yat.
Belki bir yolcu orada uyandırır, uykunu giderir, açılırsın!
Hz. Pîr(rh.a)

“Ve O’dur suçları örten ve çok çok seven  [Bürûc:14]

 

irfanmeclisi

Bu mevsimin güzellikleri karşısında mest oldum, bir şey söyleyemeyeceğim! Ey görünmez güzellikler şarabı sunan saki; bu güzelliklerden sen bahset! Çünkü, senin aklın başında. O eşsiz ve pek büyük yaratıcının lütfu ile acayip bir aynacının elindeki şu gönlüm, ayna gibi susarak, dilsiz dudaksız bir şeyler söylüyor gördüğü güzellikleri aksettiriyor. [Divan-ı Kebir, c. VI, 2696]

 
Bâb-ı Hak açıldı, uşşaka salâ,
Dost yüzü saçıldı, müştâka salâ

Ve Bahar nasıl başlarsa filizlenen ilk çiçeğin açmasıyla, müslümanca yaşanmış bir Cuma’dan haftaya, aya yıla ve ömre yayılan güzellik ile etrafımız güllük gülistanlık olsun diye geldik erenler. Cuma günü ile bütün bir haftaya, ramazan ayı ile bütün bir yıla, ve dahi ömre yayılacak hoş kokular güzel haller derme niyetindeyiz.

Benim her günüm Cuma’dır; hutbem ise dâimidir. Şu minberim yücelerden yücedir; ben mertlik ve insanlık maksuresinde oturmaktayım! [Divan-ı Kebir, c. V, 2589]

Kemâli tahsil, cemali müşahade gayesiyle geldiğimiz alemde, bu niyetle erdik, Habizi zişanın “Şaban benim ayımdır” buyurduğu gül kokulu iklime, şükür kavuşturana, aferin fırsat kollayıp kıymet bilene… Herkes seni kendisine çağırır, Hazret-i Hak açılan bu kapı ile seni sana çağırıyor… duyana!

Madem ki ay  Peygamber Efendimizin pek sevdiği bir ay, onun varlıkla ünsiyet izinden giderek başlayalım söze: Yeni ayın hilalini gördüğünde onu tıpkı beklediği bir misafirmiş gibi karşılar ve adeta onunla hoşbeş ederdi. “Hilal(yeni ay) hayır ve rüşddür (metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gider)” buyuran Efendimiz “Ey Hilal, Seni yaratan ve kavislendirene iman ettim” diye ona hitap ederdi, sanki kendisinden anlayan bir can varmışçasına… (Peygamber Efendimiz’in duaları incelendiğinde anlaşılacaktır ki: O, varlığa cansız, şuursuz nesnelermiş gibi bakmıyor, aksine onları Yaratıcı’nın sanat eserleri, güzel isimlerinin, yüce vasıflarının birer tecelligâhı görüyor, ünsiyet kuruyordu, hoş canlı cansız bütün varlıklar da O’na koşmaya can atıyor, O’nun yakınlık atmosferine girme aşkıyla yanıp tutuşuyor ya…)

Ve devam ediyor:
Ey Allahım, bu ayın ve kaderin hayrını senden diler, şerrinden sana sığınırım. Allah’ım, bu ayı bizler için emniyet, iman, selamet, İslam, Rahman’dan hoşnutluk ve şeytandan sakınma vesilesi olarak üzerimize doğdur.

Can ile cananı itdi hoş bahis,
Can canan oldu, mahvoldu bahis

Madem O’nun sevdiği bir aya girdik, bu günden tezi yok O’nu incitecek hallerden de uzak durmaya başlamalı değil miyiz!? Nasıl mı? (Hak dostun vuslatına perde günah söz, hal, kişi ve mekanlardan uzak durmaya, Oruç ve namazla O’na daha da yaklaşmaya başlayarak)

Geçer bir lahzada rûya misali ömrü insanın,
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma, fahr-i alem-i zişanı incitme

İşte ol Fahr-i alem-i zişanın yolundan gidenlerden, bir gönül erinden, geçeceği yolda eza veren bir çöp gördüğünde eliyle bir bir toplayan yahut parasını verip toplatıp attırmadan yoldan geçmeyen bir güzel insandan bahsetmek dileriz. Aslen Eyüpsultan doğumlu, Evkaf katiplerinden Çöpatlamaz denmekle maruf Şeyh M. Atıf Efendi (i.1835)

Himmetleri üzerimize sayeban olsun deyu bir nutku şeriflerinden alınan uşşak ilahiyi Hafız Sami Savni Özer yorumuyla istifadelerinize sunuyoruz. [203. Mestmp3]

İrfan meclisine erişebilsem, varıp anlar ile görüşebilsem
Aşkın kervanına karışabilsem, yolda bırakmazlar alırlar seni
Aşıklar solmaz taze gülleri, zikr-i tevhid ider daim dilleri
Evliyaullahın nurlu yolları, yolda bulunagör alırlarlar seni
Hazreti Nureddin aşkın rehberi, Atıf dervişlerin edna kemteri
Gelirsen demezler gelme dön geri, kapıdan savmazlar alırlar seni

Vakt-i şerif, Cuma, Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Uykun varsa yol üstünde uyu!

Ey Dost,
Gel gülşen-i tevhide şu bülbül gibi Ya Hû
Nâlan olup Allah diyelim Hû diyelim Hû

163gul

… Zira hakikat budur ki gözler körelmez ve lâkin sînelerdeki kalbler körelir. [Hac, 46]

– Kalpleri nasıl basiret sahibi ve zinde kılarız erenler?
– Yunus Emre der ki Dünya yalandır /Güvenme malına malın talandır / Seherde aşığa uyku haramdır

– E-peki kalkalım geceleri, varalım biz de aşıklar pazarına
– Göğün kapılarının açılıp gönüller muradının, aşıklar vuslatının zamanı
Gece ibadeti, seher vakti müşahadesi lazım. Bu karın tokluğu ile ne mümkün!

– Başka ne lazım?
Kalbi kırık, mahzun, duygu yüklü, pek hassas bir hal (aslından uzak düşmenin, eksik ve kusurları hatırlamanın verdiği, kavuşmanın hasretinin verdiği hüzün, acep ne ola benim halim endişesinin verdiği bir hâl) lazım. Bunca uyku ile ne mümkün!

– Peki ya sonra?
– Hak ile ünsiyet, yakınlık, dostluk lazım, tenhalarda gözyaşı dökmek lazım.
Bu kalabalık, mahlukat, ağyar ile ünsiyet, eşyaya kopmaz bir bağ var iken ne mümkün! Ve’l hâsılı hicret etmek gerek iki gözüm

– Yolculuk nereye dedem?

– Esir-i derd-i gam olan insane bir mahpushane olan dünyasında bir sefer gerektir azizim… Bir yer ne kadar geniş olursa olsun içinden ihtiyarî olarak çıkmak imkanı bulunmayınca, orası hapishane, canlara sürgün demektir. Geçmekte olan şu dünya sürgünümüzde alemi lahute giden Mevlâ zikridir. Hicreti de böylece Mevlânın hoşlanmadığı şeylerden çekinmek, yasak ettiklerini terketmen, âlem-i mânâya ve fezâyı hakikate, alemi lahuta gitmek diye bilmek gerek…

Terk ehline karışan, hem zevkine erişen
Bahr-i ledün ile görüşen, Mevlâ zikridir zikri
Dervişlerin zikri Hû, zikri Hûdur, fikri Hû
Vecde gelip diye Hû, Mevlâ zikridir zikri

Ehlinin dilinden, yolda bekleyen samimi canlara ikramımızdır:

Uykun varsa yol üstünde uyu! Hak yolundan uzak durma, orada yat. Belki bir yolcu orada uyandırır, uykunu giderir, açılırsın! [Hz. Pir(rh.a)]

Bağrı başı Hak için açıkların, gözü yaşı Hak için sâdıkların
Ya ilahi bizlere imdâd kıl, her nefes lütfun ile şâd kıl
Bir güzel hicret sevdalılarına aşk olsun efendim, hu diyelim hu
Hoş kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Gel muştusu erişti cana

(Ey) Can,
Ey dil istersen eğer kâmil ola noksanın
Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlana’nın

Nefsi arıtmak, gönül huzuru sağlamak ve olgunluğa erişmek maksadıyla ikrar verilecek kapı Mevlâna dergâhıdır. Çünkü orası gönül hastalıklarının şifâ bulduğu eksiklerin temam olduğu yerdir. Çileye talib can olan nev-niyaz, dünya endîşelerinden kurtulmak arzusunu izhâr edercesine çileye soyunur, matbah-ı şerîfte nev-niyâz makâmı da denilen saka postunda üç gün boyunca oturur; yapacağı hizmetleri görür ve kendisine yapılanlara (âdetâ yok sayılmak suretiyle itibâr edilmeyişine, tahkîr ve tezlîllere) tahammül eder ve yola girmeyi kabul ederse üç günün sonunda ikrârı alınmak üzere aşçıdedenin huzuruna çıkarılır. Şahsa, bu gördüklerinden başka ne gibi sıkıntılarla karşılaşacağı ve ne çileler çekeceği hatırlatılır, bu yolun zorlukları ifade edilir ve:

“… İşte üç günden beridir ki Mevlevî tarîkatinin namaz, niyâz, hizmet ve meşakkatini gözlerinle gördün ve nefsinde tecrübe ettin. Halbuki bunlar hiçbir şey değildir. Daha bir çok çileler çekmek, mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek gerekir. Bütün bunlara tahammül edeceksin. Sana her kim kötü davranırsa, onlara zinhar mukabele göstermeyeceksin… Her kimden gelirse gelsin, her türlü kazâ, belâ ve cefâya boyun eğeceksin. Eğer bunları yapabileceksen yolumuza girebilirsin… Eğer bunlara râzı isen ikrârını alırız.” denir, şahıs da bunları kabûl ederek ikrâr verirdi.

. . .

 

Sertarîk:

“Vakt-i şerîf hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ ola.

Dervîş kardaşımızın niyâzı kabûl ola.

Âşiyâne-i Mevleviyyede râhatı müzdâd ola.

Demler safâlar ziyâde ola.

Dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû.”

gülbangini okuduktan sonra dedeler hep birlikte “Hû” derler. Başta sertarîk dede ve arkasından kıdem sırasıyla diğer dervîşler meydana çıkarlar.

Ki o dilsiz dudaksız bak ne der:

[Sultânımsın, sultânımsın; cânımda, gönlümde imânımsın.

Bana üflersen ben dirilirim. Bir cân da nedir? Yüz cânımsın.]

Gel muştusu erişti câna,

Gel diyor yüceler yücesi.

De sen cân ol da kanatlanıp uçma…

Kurak yerde dalgaların sesi duyuldu birden

De sen balık ol da sıçrayıp denize dalma

Hazır gel muştusu erişmişken câna, Saba Mevlevi Mukabelesinin 2. Selamını nûş eyleyip biz dahi bir yer bulalım aşk meydanında…

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;

Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim